Bu kaçıncı yazdığı karalama bilemiyordu Bilgisayarının klavyesi bozulmuş olması onun yazmasını engelleyemiyorduMasasının üzerinde duran beyaz kağıtlara; beynindekileri, sağanak halinde yağmurun yağması,bardaktan boşanması gibi hızlıca yazmaya çalışıyorduGelişi güzel bir tema seçmiş,onun üzerinde birkaç gündür kafasını yormuştu"Yalnızlık"Kendi öz yaşamından esinlenerek yalnızlık üzerine denemesini tamamlamaya çalışıyorduBir nevi içsel dünyasını anlatıyorduBu koca metropolde nasıl yalnızlığa düştüğünü üçüncü tekil ağzıyla duygularını beyaz kağıda serpiştiriyordu
Aslında ümitsizlik içerisinde kıvranıyordu. Günlerdir hatta aylardır sağlıklı düşüncelerinden uzaktı.Yazmakla kendisini oyalıyordu.Paranoyak durumda olduğunun da farkında değildiMazisindeki yıkıntının enkazını hala üzerinde hissediyorduBir türlü atamamıştı üzerindenMaziyi zaman zaman yad ediyor,anlamsız gözlerle etrafa bakıyordu sadeceElinden ne gelebilirdi ki
Aşık olmuş ve sevmiştiBir hayranı ile duygusal yakınlaşmasından sonra çok geçmeden evlenmiş ve mutluluğu yakaladığını sanmıştıİlk yazdığı ve tesadüf eseri olarak yayımladığı Rıhtımdaki Yalnızlık romanı ona mutluluğun kapısını açmıştıArtık yalnız olmadığını düşünmüş evlendiği kadınla ömür boyu birlikte olacağını hayal etmişti
Cicim ayları çok kısa ve çabuk geçmiş her şey gerçeğine dönüşmüştü ne yazık kiBeklentiler tersine dönmeye başlıyorduKadın,kocasının yazarlık dünyasının ahım şahım bir şey olmadığını anlayınca isyanları oynamakta geç kalmadıOdadaki kitaplar ve yazarın edebi çalışmaları ona diken gibi batmaya başlamıştıÜstüne üstlük bir türlü hamile de kalamıyorduHalbuki çocuk özlemiyle yanıp tutuşuyorduYapılan tetkiklerde kocasının spermlerinin ölü olduğu ortaya çıkmış yıkıma uğramıştıBunu da kocasına koz olarak kullanmayı ihmal etmedi
Kocasının yaşantısı beklediği gibi çıkmamış bir nevi hayal kırıklığına uğramıştıRıhtımdaki Yalnızlık'ın yazarı böyle sürünmeli miydi?Ekonomik sıkıntılar,yiyip bitirmişti kadını.Ev kirasını bile veremediği aylarda boynundaki altınını bozdurmak zorunda kalınca iyiden iyiye fıttırmıştıEkonomik krizin hat safhada olması da geçimlerini zorlaştırıyordu"Bu yazar müsveddesiyle bir ömür böyle yoksulluk içerisinde geçmez" düşünceleri hakim olmaya başladı kendisindeEvde olmadık hır gür çıkarıyorduO, gençliğini doya doya yaşamak istiyorduKendi kendine kızmaya başlamıştı. "Nasıl bir hata yapmışım,kitaplar arasında kendi dünyasına çekilmiş,kağıt ve kalemden başka bir şey düşünmeyen bu basit adamla evlenmişim.Böyle hayat çekilir mi?...Ben yanılmışımBu,böyle sürmez
Kocası bir gün internet sitesinin birine öykü yazmaya çalışırken,kadının hırçınlığı hat safhaya çıkmıştı:
Bıktım senin yazılarından ve sitendenSen,benimle mi evlisin yoksa sanal alemle mi? Diye öfkesini kocasına kusmuştu
Yazar, evliliğin sağlıklı bir şekilde gitmeyeceğini çoktan hissediyordu:
- Bu benim tutkum, dünyam.Kopamam bu yazarlıktan
- O zaman herkes başının çaresine baksınSenin gibi yazarın da yazılarının da içine edeyimGençliğim senin yüzünden heba olacak beEvlenmemizin üzerinden beş yıl geçti bir tatile bile götürmedin beniRahipler gibi eve hapsettin
- Herkes yoluna diyelim o zaman
Boşanmalarının ardından yüksek olan kirayı vermekte zorlanıyordu genç yazar
Çok geçmeden bir tanıdığının yardımı hızır gibi yetişmişti onaŞehrin dışındaki gecekondusunu koruması açısından kira almadan oturmasını teklif edince hiç gurur yapmadan kabullendiOnun için varsa yoksa kitaplarıydıKitaplarını gecekondunun iki odasına da yığdıTavana kadar her taraf kitaplarla doluydu..Mutfakta bile kendisine kahvaltı hazırlamaya çalışırken kafasına takılan bir şey olsa koşup araştırıyorduÇoğu zaman ocakta tava bile yanıyorduGecekondu ona huzur veriyorduBahçesini ekip biçiyor doğa özlemini az da olsa gideriyordu.Etrafındaki tahtadan çitleri tamir ediyor,bu gecekonduyu gözü gibi kolluyordu
Bir gün yayınevinden gelen teklif,onu rahatlatacağa benziyorduO gün yayınevi sahibi tarafından sıcak karşılanmış ve yapılan konuşmalar can simidi olmuştu:
- Rıhtımdaki Yanlızlıktan sonra ikinci bir romanını basmayı düşünüyorum.Hazırda var mı taslak.
- Var
- Adı nedir?
Son Şarkı
- Hımmm.Peki sana avans olarak bir miktar para veriyorumİşine yarar,sıkıntılarını giderirsin
Adam,çok mutlu olmuştuO gün felekten bir gün çalmak istedi.Cebinde artık para vardıBir an için kendisini güçlü hissetti.Onun da zaafları vardıO da sonuçta bir insandıEvlenmeden önce arada bir takıldığı üçüncü sınıf pavyonların iç burkan havasını özlemiştiYaşamım kıskacında ufalanıp oralara sürüklenen hayat kadınları ona bir nevi ilham veriyorduHepsinin trajik öyküleri olduğunu kabulleniyorduBirini yazsam bir roman çıkar diye düşündüHatta geçmişte birisiyle dostlukta kurmuş aşk yaşamıştıPavyon karısı ona:
-Bana aşık olacak ne buldun? Ben sıradan bir pavyon kadınıyımHatta sürtüğün tekiyim
- Aşkın kutsallığı işte burada yatıyor. Aşk, seçici olmazGözlerde başlar yürekte kaynaşırSen gerçek hayatın içinden gelen çok değerli bir kadınsın Senin gibileri her insan koklayamaz.Koklasa da anlayamaz içine çektiği kokunun ne kadar değerli olduğunu
Pavyon karısı, susmayı yeğlerdi, bu filozofça konuşmalar karşısındaİşte şimdi o pavyon karısı geldi aklına.Onunla çoğu duygularını paylaşmış mutlu olmuştu o zamanlar
Sönmeyen Yıldız pavyonun dış kapısından içeri girdiğinde içerinin bar kapısında bekleyen iri kıyım badigardın önünden içeri sıyrılıp girdiGirer girmez pavyonun loş havası yüzünü yaladıİçerdeki boş masalardan birine oturdu..Sahnede dansöz kıvrak oyunlarıyla sarhoşların hayal alemine girmek için çırpınıp duruyorduÇok geçmeden yanına gelen konsomatris ile sohbete dalmışlardı
Kadın:
- Anlaşılan bu alemin toylarındansın
- Öyle sayılır
Geçmişte aşk yaşadığı pavyon kadını Gamzeyi gözleri aradı. Yanındaki kadın ilgisini çekmemişti
- Sana bir şey soracağım. Gamze hala burada mı çalışıyor?
- Evet biraz sonra sahneye şarkı söylemek için çıkacak
Sabırsızlanmaya başlamıştıBir an onunla yaşadığı tatlı anılarını anımsadıSesine hayrandı.Üçüncü sınıf pavyonlarda bu sesin yok olmasına hayret eder hatta kendisine:
- Sen büyük gazinoların assolisti olmaya layık bir sanatçısınderdi.
- Oralara gitmek için dayın olacak koçum,dayın
Çok geçmeden beklediği Gamze, yerini almış,Zeki Müren'den söylediği şarkıyla yürekleri hoplatıyordu adeta
Rüyalarda Buluşuruz
Yıllar var ki biz seninle
Bakışarak konuşuruz
Sevdalanmış kalbimizle
Rüyalarda buluşuruz
Bu şarkıyla kavuşuruz
Aşk gülümüz solsa bile
Gözümüz yaş dolsa bile
Zaman geçmiş olsa bile
Rüyalarda buluşuruz
Bu şarkıyla kavuşuruz
Yazar,gecenin geç saatinde yuvarlana tekerlene gecekondusunun yolunda yalpalarken,şarkının sözlerini mırıldanıyordu:
R ü y a l a r d a B u l u ş u r u z !... R ü y a l a r d a B u l u ş u r u z !...
657 S.K.'nun uslu bir devlet memuruydumAmirlerimin sözünden hiçbir zaman çıkmadım.Verilen görevleri,aksatmadan layıkıyla yaptım.
Mesleğim icabı(ziraatcı), uzun yıllar köy grubunda kaldığım için altımda motosikletle grubuma bağlı köylerde dolaşmadığım yer,basmadığım toprak kalmadı.
Tarımsal verimliliği, artırmak düşüncesiyle teknik bilgileri, geceli gündüzlü köylülere anlatmaya çalıştım.Ne de olsa asıl görevimdi.Yılmayacak ve yediğim ekmeğin karşılığını devletime ödeyecektim.Diğer memurlar gibi mesai mefhumum yoktu.Gerektiğinde cumartesi ve pazar günleri bile köylülerle iç içe oluyordumSürekli olarak nasıl daha çok yararlı olabilirim diye düşünmekteydim
Köylü komşularımla, iç içeydimİlk çocuğum, çok küçüktü.Süte,yoğurda,çökeleğe ihtiyacım oluyordu.Her zaman şehre gidemiyordum.Komşularımız,ineklerini sağıp;yoğurt,çökelek ve peynir yapıp şehre satmaya götürürlerdi.Onlardan paramla istediğim zaman; "Hayvanlarımıza nazar değer" diye benim isteğimi geri çeviriyorlardı
Hatta bir gün;hanım,araziye çık da iki kilo sertinden şeftali getir dediğinde,ilk önce tarlanın sahibini aramış, bulamayınca da parasını sonra veririm düşüncesiyle gönül rahatlığı içerisinde;ağacından toplayıp gelmiştim.Bir gün sonra köylüye parayı uzattığımda:
- Bir daha böyle bir şey olmasın diye inceden fırçayı yemiştim.
En önemlisi de hiç unutamadığım bir anım:
Beklenmeyen bir anda yağan kırağı, arazide toplanmamış olan mahsulleri yakmıştı. Yine motosikletle araziyi dolaşırken, büyük bir ağacın altındaki birkaç sıra biberler, ağacın koruyuculuğundan yanmaktan kurtulmuşlardı. Bir,iki kilo kadar toplamıştım. Haber, köye benden önce gitmiş ; benim adım kelepirciye çıkmıştı.
Bazı zamanlarda, köy kahvesinde mizahi öyküler de anlatılır olmuştu:
" Neymiş efendim, Ziraatçı ile köy imamı,mahsülü olan tarlaya girmişler.Köylünün oğlu,bunları görünce;babasına seslenmiş:
-Baba, bunların hangisini çıkarayım tarladan?
- İkisini de çıkar oğlum. İkisi de beleşçi çünkü diye yanıtlamış
Dayanamadım, bu insanlar niye böyleydiKahvede oturduğum zamanlar da beleşten maaş aldığımı ileri sürüyorlardıHalbuki benim sadece maaşım vardı.Başka da dikili bir çöpüm bile yoktu
Zamanla idealist duygularım sönmüş olsa da, yine yılmadan çalıştım. Benim canla başla çalışmamı görmezden gelen bu insanlara karşı, kırılmaya başlamıştım.
Kendi kendimi sorgulayıp, şehre taşınmaya karar verdim ve taşındım da... Artık köye, minibüsle gidip gelmeye başladım.
Yıllarca devlet memurluğu yaptım; hiç birikimsiz, parasız Kıt kânâât geçiniyordum. Alternatif gelir kaynakları aramaya başladım. O zamanlar, oldukça revaçta olan, triko kazak makinesi aldım. Eşimle ördüğümüz kazakları el altından satmaya çalışıyordum. Gizliden gizliye de cumartesi,Pazar günleri tezgah açıyordum.Çok geçmeden işler yoluna girdi.Para kazanmaya başladım.
İdealim; çocuklarımı okutmak, onlara iyi bir eğitim vermekti.Emeklilik günlerim yaklaşmıştı. Biriktirdiğim parayla Ankara'dan bir daire aldım.
Bu arada fırsat buldukça, bol bol roman okuyor ve öykü denemeleri yapıyordum. Öykü yazarken, kimselere söyleyemediklerimi, sayfalara döküp, hiç olmadığım kadar rahatlıyordum. Yazdığım öyküler, epey birikince, Ankara'ya gelirken öykülerimi de yanımda getirmiş,yayıncı bir arkadaşıma gitmiştim. 'Bunları,nasıl bastırabiliriz?' dediğimde;gayet net bir şekilde:
- Ayhan,seni kim anlar,kim dinlerSen, sıradan bir insansın.Senin yüzünden sıkıntıya giremem
Kaynar sular, başımdan aşağı inmiş gibi olmuştum. Bütün hevesim kırılmış, yazma isteğim aniden yok olmuştu. O sinirle, yazdıklarımı yırtarak çöpe attımBir daha yazmamak üzere yemin ettim.Sadece okuyucu olacaktım
Emekli olup Ankara'ya geldim. Şimdi, tam on yıl geçti."Tek emekli maaşı ile ne yaparsın ne edersin koca metropolde" diye düşünmeye başlamıştım Ankara'ya geldiğim zamanlar
Bu geçen on yılda neler mi yaptım?
Pazarlara çıkıp, tezgah açmaya başladım. Pazarların raconu ise daha da acımasızdı
İlk dayağımı, poşetçi mafyasından yedim. Zorla alacaksın dediler. Ben, inatlaşınca üzerime saldırdılar. İlk vuran kazanır düşüncesiyle(askerde komando eğitimcisiydim)ilk hamleyi; ben, yaptım.İlk yumruk ve rakibin yere yıkılışıBir ıslıkla mafyanın adamları çok geçmeden üzerime çullandılarYara bere içinde günlerce yattım.Ama yılmadım.
Yine o acımasız olan pazar ortamının içersinde yerimi aldımMafyalardan ürküp, pusanların yanında farklıydım artık.Gizli bir saygı gösteriyorlardı bana karşıMafya, beni yine ezmek isteyince;sallamayı çekip korkusuzca salladım sağa sola.Hepsini çil yavrusu gibi dağıttım.Ben,korkmadan ekmeğimi kazanacaktım; hem de gururla, eğilmeden ve tek başıma
Uzun süre zabıtalarla köşe kapmaca oynadım, korsan satışlarımdaTezgahımdaki mallar alındı ve ekmeğim bölündü
Böylece aradan on yıl geçti
Ben, hala pazarlardayımHer sabah tezgah açıyorum
Ben, hala namuslu bir şekilde ekmeğimin kavgasındayım
Ben, hâlâ yazıyorum. Yemin etmeme rağmen. Neyse yeminimin kefaretini dağıtacağım ve yazmaya devam edeceğim. Çünkü beni anlayan sadece yazılarım!..Bunu şimdi daha iyi anlıyorum
İşte benim ekmeğimi kazanırken;çektiklerimin kısa bir özetini sizlerle paylaşmak istedim
Kadın hayallere acılan kapıdan yürümüş usulca
Omuzlarından düşmüş hazanın şalı
Gece rengi ruhuna göğün mavisi sinmiş
Yüzündeki küskün ifade
Gözlerindeki buğu
Dudağındaki kirli gülüş ayın suyunda yunmuş
Kadın aşka açılan kapıdan sızmış bir yüreğin kıyılarına
Papatyanın masum dokunuşu gibi hayata
Dokunmuş sevgilinin ruhundaki yeni doğmuş çocuğun yanağına
Sokulmuş karanlığın bittiği yerde ışık saçan gözlerinin tenhalarına
Rüzgarı savurmuş nefesi
O dokunmuş aşkla ruhuna
Kadın sevda sularına açılan kapıdan süzülmüş damla, damla
Ne yaşanılmışı almış
Ne gelecek düşlerini yanına
Sevdalının selinde kaybolmuş daha büyük mavilerin koynuna
Psikiyatri son zamanların yıldızı yükselen bilim dalı.
Birçok insan, insanı ve hayatı psikiyatrinin veri ve kavramlarını
esas alarak değerlendirmeye çalışıyor.
Bu nereye kadar doğru?
SORU: Freud'un görüşleri ile İslam alimlerinin nefis kavramı hakkındaki açıklamalarını bir arada değerlendirdiniz mi? Arada bir uyum yok mu sizce? Meselâ Freud'un 'id-ego-süperego' üçlemesi, bizim 'nefis-benlik-vicdan' tariflerimize benzemiyor mu? Freud'un tespitlerini İslâmî kavramlarla bağdaştıramaz mıyız?
Cevap: Freud'un bazı görüşleri, İslamî kavramlara da kısmen uyabilir. Meselâ, bahsettiğiniz 'id-ego-süperego' üçlemesinin 'nefis-benlik-vicdan' üçlemesine hayli benzediği açıktır. O da kendince gerçeği bulmaya çalışan, hayli de zeki bir insandı ve bazı doğrulara yakınlaşmıştı. Zaten, "Her fırka-i dalalette bir dane-i hakikat bulunur." Yani, her yanlış fikrin tamamen yanlış olması gerekmez.
Ancak Freud, birçok yerde büyük, hatta komik hatalar da yapmıştır. Bu, bugün bilimsel olarak, hatta taraftarlarınca dahi kabul edilmektedir. Meselâ o, süperego'nun sadece bilinç düzeyinde olduğunu; bilinçaltının ise tamamen id denilen dürtülerden oluştuğunu iddia eder. Oysa meselâ suçluluk duygusu hem (onun tabiriyle) süperego'ya aittir, hem de bilinçaltı bir süreçtir.
Veya onun neredeyse yok saydığı, görmezden geldiği ölüm gerçeğini, yok olmaktan korkmayı, bugünkü psikiyatri bilimi en temel bir problem olarak görür. "İnsan, öleceğini bile bile yaşayan tek canlıdır ve bu, insan için en önemli stres kaynağıdır" denilir. Oysa Freud'un âleminde ölüm gerçeği yok gibidir. Bin dereden su getirir de, ölüm vadisine uğramaz. Freud'un, annesinin ölümünden sonra depresyona giren bir çocukla ilgili meşhur bir analizi vardır: "Anne objesini, ölümünden sonra içselleştirmiş; ama ona karşı olan ambivalan duygularından dolayı, süperego anksiyetesi yaşayıp depresyona girmiş, falan filan..." Bu yorum, günümüzde psikiyatri çevrelerinde neredeyse gülerek karşılanmakta ve "Onca ince mekanizmayı görüp de apaçık ve dehşetli ölüm gerçeğinin bu depresyondaki rolünü görmemek nasıl bir analizdir?" denilmektedir.
İslâmî tarife hiç uymayan bir diğer nokta olarak, onun süperego tanımı, aile ve toplum baskısı ve tepkileri sonrası gelişen, yani kökü dışarıda bir kavramdır. Doğuştan gelen fıtrî bir temeli yoktur. Oysa bizim vicdan dediğimiz his, insanın doğuştan sahip olduğu bir 'fıtrat-ı zişuur'dur. Sadece yapılması, yapılmaması gereken şeyleri değil, bazı hakikatleri de fısıldayan bir histir.
Freud'un bunlar gibi birçok açık hatası, bugün psikiyatri ile uğraşanların malumudur. O yüzden, onun psikiyatri âleminde bile artık tam kabul görmeyen fikirlerini esas gibi kabul edip, İslâmî terimleri onlarla tefsir etmek çok yanlış olur.
Aslında belirtmem lazım ki, sizin gibi soru soranlar da olmasa, Freud'un adını unutacağım neredeyse. Zira bugünkü psikiyatri dünyasında Freud'un görüşleri pek kabul görmemekte ve onu onaylayanlar bile fikirlerini ancak hayli değiştirerek kabul etmektedirler.
Soru: Bilim âleminde Freud artık terk ediliyor ve doğruya yaklaşma var yani?
Cevap: Doğruya yaklaşma tabirini ihtiyatlı kullanmak lazım. Zira, en azından psikiyatride hâlâ hakim olan meyil, dine soğuk bakan anlayıştır. Hatta, ölüm konusunda Freud'u eleştiren Yalom dahi ateisttir. Ölümün önemini kabul eder ama, çözümü yine dinin dışında aramaya çalışır.
Zaten, esas önemli olan nokta şu: Kur'ân ile materyalist bilim arasındaki asıl fark, tesbit ve isimlendirmeden de önce, bakış açısıdır. Kur'ân herşeye Allah hesabına bakar, inançsız bilim ise bizzat kendisi hesabına. Meselâ, bir yazıya, harflerin şekilleri, büyüklükleri, renkleri gibi özellikleri için, yani bizzat o yazının kendisi için bakmak başkadır; yazının ifade ettiği mânâ için bakmak bambaşkadır. İşte bu temel bakış açısı noktasından, dini dışlayan bilim ile, Kur'ân'ın tarzı arasında dağlar kadar fark vardır. Materyalist bilim herşeyi (ve tabiî insanı da) kendisi için var olan, bizzat kendisini gösteren ve kendisine hizmet eden varlıklar olarak görürken, Kur'ân herşeyi Yaratıcısına nisbetle ve yaratılış hikmetine göre ele alır.
O yüzden, sadece Freud ve takipçileri değil, genel olarak 'modern' psikiyatristler, ego'yu (benliği) bizzat kendisi için var olan ve kendi çıkarlarını korumaya çalışan bir kişilik elemanı olarak tarif ederken; İslâmî açıdan benlik, elindeki kabiliyetleri Allah'ı tanıyabilmek için kullanan, kendisi adına var olmayı değil, Yaratıcısını bulmayı hedeflemiş (ya da öyle kullanılması gereken) bir araçtır. Yine materyalist psikiyatri, malum üçlemede önceliği id (yani nefis)'e verir, "Esas amaç, usulünce de olsa, id'in tatmin edilmesi, deşarj olmasıdır; ana hedef zevktir" der. Oysa Kur'ân, esas olarak vicdanın hakim olması, nefsin ise terbiye edilmesi gerektiğini ifade eder ve esas amacı Allah'ın rızası olarak gösterir. Burada nefis sadece bir itici güç, bir binektir. Dizginlenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir binek.
Zaten Yaratıcı unutulsa ya da düşünülmezse, ona yönelik manevî yönler de anlaşılmaz, görülmez. Oysa insan, Kur'ân'ın ifadesiyle, ancak ve ancak Allah'a kul olmak, O'nu tanımak ve O'na ibadet etmek için yaratılmıştır. Bu şu demektir: İnsana verilen tüm kabiliyetler de (akıl, vicdan, benlik, nefis, hayal vs.) ancak Allah'ı tanımaya, ona yönelmeye vesile olmak için verilmişlerdir. Bu ilişkiyi yok farz edince o kabiliyetleri hakkıyla anlamak (ve tabiî, tatmin etmek de) mümkün değildir. Allah'ın, Kendisine kul olsun diye, Kendi isimlerinin aynası olsun diye, ona verilmiş küçücük ölçücüklerle Rabbini bulsun diye yarattığı insanı, Allah'ı düşünmeden nasıl doğru tanıyabilir ve tarif edebiliriz ki?
Meselâ bir otomobil düşünün. O otomobili, yapımcı firmayı, üretim amacını, kullanım kılavuzunu bilerek incelemek ve kullanmak başkadır; ne işe yaradığını (hatta taşıt olduğunu bile) bilmeden değerlendirmek bambaşkadır. Bir adam düşünün ki, o otomobilin bir hedefe gitmek için yapılmış bir ulaştırma aracı olduğunu dahi bilmiyor (ya da kabul etmiyor). Ona bir araba verdiniz. Eğer kullanma kılavuzunu okumazsa, açıklamaları da dinlemezse, o arabayı küçük bir ev, lüks bir baraka gibi düşünecektir muhtemelen:
"Koltukları da rahatmış, iyi uyunur. Aydınlatma da var. Şu dışarıdaki lambalar da süs ve eğlence için olmalı. Ama nedense tuvalet koymamışlar? Bu büyük simit gibi şeyi de, kitap okurken rahle gibi kullanabilirim. Ama yok, pek işe yaramıyor; sökeyim bari, kalabalık etmesin. Şu üzerinde rakamlar olan kol da anlamsız, onu da atalım. Motoru da sanırım kalorifer için koymuşlar. Ama bu kadar büyük bir motor, kalorifer için fazla değil mi? Yine de iyi ısıtıyor. Aslında bu şey, bir ev olarak çok uygun sayılmaz ama, ne yapalım, idare edeceğiz."
Aynen onun gibi, insanı da 'bu dünyaya bir imtihan için gönderilmiş ve Yaratıcısını tanıyıp O'na kulluk edecek kabiliyetlerle donatılmış ve böylece O'nun rızasını ve sonsuz bir cenneti kazanmaya aday bir kul' olarak değil de; 'tesadüfen dünyaya gelmiş, çok yetenekli ama kısacık ömürlü bir konuşan hayvan' nazarıyla görenler, insandaki muazzam his ve kabiliyetleri böyle basit, hatta komik bir nazarla değerlendirir, büyük hatalara düşerler.
İlk başta bahsedilen bazı benzer tesbitler konusuna bir de şu açıdan bakabiliriz: Bizim 'nefis, vicdan, benlik' üçlememiz asırlardan beri vardır ve haktır da. Hak olduğunu, Freud'un bile bu tariflere yakınlaşması ile de görüyoruz zaten. Onların tam doğruyu bulup bulmaması, kendi sorunlarıdır. Ne zaman ki Kur'ân'ın tesbitlerine yaklaşırlar, o zaman doğruyu bulmuş olurlar. Ve o zaman da biz onların hesabına seviniriz, Kur'ân hesabına değil. Zira Kur'ân'ın bilimin onayına ihtiyacı yoktur. Bilim düşünsün.
Zaten her atılan taşın peşine koşmak, her kabul gören teoriyi Kur'ân'a uydurmaya çalışmak, habire minder dışına çıkmaya yol açar. Böyle yapan ve orta yol bulmaya çalışanların, bir süre sonra maalesef saf değiştirdikleri de çok görülmüştür.
Soru: Fikirlerinize katılmakla birlikte, Freud ve benzeri ilim adamlarına yönelik tarzınızın biraz küçümseyici olduğunu düşünüyorum.
Cevap: Eğer denilirse ki: "Siz necisiniz ki bu meşhurlara karşı meydana çıkıyorsunuz? Siz sinek gibi olup da, kartalların uçmalarına nasıl karışıyorsunuz?" Biz de deriz ki: "Kur'ân gibi bir üstadımız varken, yolunu şaşırmış felsefenin ve pusulasız aklın talebeleri olan o kartallara, hakikat noktasında, sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değiliz. Biz onlardan ne kadar aşağı isek, onların üstadı dahi, bizim üstadımızdan bin defa daha aşağıdır. Evet, büyük bir padişahın emrindeki küçük bir asker, küçük bir şahın büyük bir komutanından daha güçlüdür."
Bizler kendi nefsimiz itibarıyla ne kadar aciz, cahil ve eksik olsak da, Allah'ın kelamı olan Kur'ân elimizde varken, dinsiz felsefeyi, materyalist bilimi beş paraya almayız. Onlarla ortak noktada buluşmak ve onların da onayını almak için eğilip bükülmek değil, her bir Kur'ân hükmünün, bilimin eli yetişmediği muazzam hakikatleri içerdiğini ilan ve isbat ederiz.
Bu yüzden de bazı Müslümanların, günümüzde inkârcılığın neredeyse temellerini oluşturan Freud'cu düşünce gibi fikirleri—gösteriş, reklam ve yaygaralarına kanıp—kesin gerçekler zannedip Kur'ân ile uyuşturmaya çalışmalarına karşı çıkıyoruz.
Kur'ân'ın onların onayına ihtiyacı yok. Ve Allah'ın safında olan tek bir kişi bile, çoğunluktur. Meşruiyet, onaylanma derdini onlar düşünsün.
Nitekim Kur'ân'daki "Onlardan yüz çevir; Allah sana yeter!" hitabına mahzar olan Resûlullah'ın (a.s.m.) tarzı da böyle idi. O, iddialarını biraz yumuşatmasını, biraz alttan almasını, hiç olmazsa bazı önemli putlara saygı göstermesini rica edenlere, gelen vahye tebliğ edip, malum cevabı vermişti: "Bir elime güneşi, bir elime ayı koysanız bile..." Ve yine, Kâfirûn sûresindeki "Leküm dîniküm veliyedîn" (Sizin dininiz size, benim dinim bana) âyetinin mânâsı da buna yakındır: "Ey kâfirler! İnançlarımız ve bakış açılarımız arasında dağlar kadar fark var. Doldurup orta noktayı bulamayız. Siz kendi yolunuza, biz kendi yolumuza."
Zaten bilirsiniz ki, aslî hak kitap olan İncil'in zamanla tahrif edilmesi de kısmen bu sebeple olmuştur. Zamanlarında akıl ve bilim kılıfındaki her iddiayı kesin gerçek kabul eden bazı ruhbanlar, İncil'deki ifadeleri onlara uydurmak için habire değiştirmiş, bozmuş, sonunda çoğu yeri gerçekten akıl ve bilim dışı olan bugünkü ifadeler ortaya çıkmıştır.
Soru: Peki, bugüne kadar niçin dünya çapında bir psikoloji veya psikiyatri uzmanı yetiştirmedik? Nerede yanlış yapıyoruz?
Cevap: Son dönemlerde Müslümanlar olarak özgün fikirler üretemeyişimiz ve İslâm âleminin bilimsel olarak geri kalmışlığı maalesef bir gerçektir. Ancak, "Pas tutmuş, kirlenmiş bile olsa bir altın, parlak ve boyanmış bile olsa bir tenekeden kıymetlidir." Birkaç asırlık bir durgunluk dönemi yaşadı diye, ondört asrı aydınlatan "İslâm'da bir hakikatsizlik mi var?" vehmine düşmek, anlamsız olur.
Kaldı ki, zaten bizim geri kalmışlığımız, Kur'ân'a bağlı olmamız sebebiyle değil, tersine Kur'ân'dan kopmamız sebebiyle olmuştur. Buradan çıkış yolu da, Bati felsefesinin kokuşmuş ve haktan sapmış prensiplerini İslâm'a yamamak değil, doğrudan doğruya Kur'ân'dan ilham alıp, iman esaslarının gözlüğü ile insana, kâinata, ilimlere bakmak ve taze bir sentez yapmaktır. Ancak o zaman orijinal çalışmalar üretip bilimsel ve maddî yönden de ileri gidebiliriz.
Mübalağa etmeyeyim ama, aşağı yukarı hergün Hıristiyanlık propagandası ile ilgili, okuyucularımızdan birkaç haber ve belge geliyor. Yok incil dağıtmışlar, yok kitap göndermişler... Son günlerde de bol bol "9 ipucu ile bu KİŞİ'yi tanıyabilir misiniz?" yazılı kağıtlar. Hıristiyanlık anlayışına dayalı bir Hz. İsa portresinin parçalarını ortaya çıkaracak dokuz soru... Arkasından bedava kitaplar. Okuyucularımızın gayret ve heyecanlarını takdir ediyoruz ama bundan alınacak bir ibret, bir ders yok mudur? Niye biz de Peygamber Efendimiz'in (SAV) en çarpıcı 9 yönünü tanıtıcı bir faaliyete girişmiyoruz? Gerçekten onun bu günlere apaçık ışık tutan dokuz sözünü Hıristiyan dünyasının düşünen beyinlerine, onların anlayabileceği şekilde gönderip takdim etsek neticesiz mi kalır sanıyorsunuz? Muharref Hıristiyanlık muhatap müşteri bulur da, orjinalitesini koruyan İslâmiyet ortada mı kalır? Getirdiği kitabın sadece Hz. Meryem'in, Hz. İsa'yı dünyaya getiriş sahnesinde anlattıklarını, bugünkü gelişmiş tıp ve jinekoloji açısından ele alsak bile, düşünenler için büyük değişikliklere vesile olur. En azından Hz. Kur'an ve Hz. Muhammed'e (SAV) karşı bakış ufuklarında büyük farklılıklar meydana getirebiliriz...
"The Lancet" Dergisinin Aralık 24/31, 1983 sayısının 147-77 sayfalarında Michel Odent, "Su Altında Doğum" başlıklı yazısında şunları söylüyor:
"Bizim inanışımıza göre ılık su, doğumun birinci dönemini, noradrenalin ve diğer katekolaminlerin (Adrenalin, noradrenalin vücudu stress ve heyecan durumlarına hazırlar) salgılanmasını azaltmak yoluyla kolaylaştırmaktadır. Sinirsel iletimde ve kasların doğrudan gerilme tesirinde, ayrıca preferik damar faaliyetlerinde değişiklikler meydana gelmektedir. Bununla birlikte diğer faktörleri mantığa uygun biçimde açıklamak zordur. Meselâ bizim bulgularımıza göre bazen kadının yalnızca suyu görmesi ve suyun havuzu doldurduğunu işitmesi gerekli inhibisyonlar için yeterli olmakta ve kadın, havuz daha tam olarak dolmadan doğum yapabilmektedir. Bizim müşahedelerimize göre, su, doğum yapan kadınların çevresinde olup bitenlere karşı ilgisiz olmalarını sağlayacak bir şuur durumuna kavuşmalarını temin etmektedir.
Havuza giren kadınların bazen doğumları su altında, alışılmadık bir hızla cereyan etmektedir. Ayrıca kadınların çekingenliklerini azaltma mevzuunda da yardımcı olmaktadır.
Bunun için özel bir su gerekmez. Normal şekliyle sular yeterli olur. Netice olarak diyebiliriz ki, herhangi bir hastahanede doğum odasının ve ameliyathanenin yakınında böyle bir havuz yapmak son derece faydalıdır."
Bu ifadelerden sonra dönüp Kur'an'ımıza baktığımızda Hz. Meryem'in doğum hâdisesinde şu ifadeleri görüyoruz:
"Sonra doğum sancıları Meryem'i bir hurma ağacına dayanmaya götürdü (mecbur etti) "Ah ne olaydım, bundan önce ölseydim de, unutulmuş olsaydım" dedi... Meryem'i (Cebrail) aşağı tarafından şöyle çağırdı: "— Sakın üzülme, Rabbin senin alt yanında bir "Su arkı" yarattı. Hurmanın dalını kendine doğru silkele, üzerine devşirilmiş taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun"
(Meryem Suresi / 23,24,25,26)
Niçin yaş hurma... Yaş hurma hakkında, en yeni ilmi araştırmalarda şöyle denmektedir: Hurmada Oxytoksin maddesi gibi, rahim kaslarını kasıp doğumu hızlandırıp, doğumdan sonra da ağızları açık kalan damarları sıkıştırıp kanamayı önleyen bir madde vardır. Ayrıca hurma, kalın bağırsakları da temizleyip lavman vazifesi görerek doğum ameliyesini kolaylaştırmakta faydalıdır.
Hurmadaki madde, rahim kaslarını kasarken aynı zamanda ağrı da meydana getirecektir. O sırada yukarıda anlatıldığı gibi suyun içinde doğum yapmak veya yakında su sesini, şırıltısını duymak hatta suyun bir yere dolduğunu bilmek, gereksiz yere duyulacak ağrıları yok ederek, çok rahat ve sakin durumda doğum yapılmasını sağlayacaktır.
Kur'ân, "İnsanlara, güzel söz söyleyin"(1) der. Herkese, her insana, her konuştuğunuza, bütün insanlara "güzel söz söyleyin!" Hitap genel ve umumi. Herkesi içine alıyor. Hatta inanan, inanmayan, size taraftar olan, karşı gelen her insana.
"Güzel söz" Kur'ân'ın ifadesiyle "hüsnen" kelimesidir. Hani şu dilimizde iyi niyet anlamına gelen "hüsn-ü niyet", iyi düşünce karşılığı olarak kullandığımız "hüsn-ü zan", güzel ahlâk demek olan "hüsn-ü ahlâk", kabul görme ve iyi karşılama manasına gelen "hüsn-ü kabul" deyimlerinde yer alan "hüsün"dür Kur'ân'ın sözünü ettiği kelime...
Kelimenin çok zengin bir anlamı var. Sadece "güzel" anlamına gelmez, "iyi, tatlı, hoş, şirin" gibi anlamları da içerir.
İnsanın hem kulağına hoş gelen, hem gönlünü okşayan, hem de içini açan ve rahatlatan, dolayısıyla onu sevince ve neşeye götüren, heyecanını ve şevkini artıran sözdür "güzel söz."
"Güzel söz yılanı deliğinden çıkarır" ama, "sözün güzeli"nin bir özelliği bulunmalı. Yine Kur'ân diliyle güzel söz, "gönül alıcı" olmalı, "doğru" olmalı, ama mutlaka "yumuşak" söylenmelidir. Âyette yer aldığı biçimiyle, "Gönül alıcı sözler söyleyin"(2) , "Sözün doğrusunu söyleyin." (3)
"Yumuşak söz" de Kur'ân sözüdür. Âyetteki ifadesiyle "kavlen leyyinen"dir.
Bu Kur'ân metodu sadece bir tespit ve tavsiyeden ibaret değildir. Bir uygulama şeklidir, tatbik edilmiş bir örnektir.
Bir örnek değil, iki örnektir. Birinci örnek aynı zamanda iki kardeş ve iki peygamber olan Hz. Musa ile Hz. Harun'un hayatında yer alır.
Mısır kralı Firavun (II. Ramses) tanrılık iddiasında bulunur. Mısır halkını toplamış onlara seslenmişti: "Ben sizin en yüce rabbinizim." (4)
Bunun üzerine Cenabı Hak, Hz. Musa ile Hz. Harun'a tebliğ görevi verir ve emreder:
"Firavun'a gidin. O iyice azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, olur ki sizi dinler yahut Allah'tan korkar" diye uyarıda bulunur.
İki kardeş peygamber giderler, Tâhâ Sûresinde uzunca geçtiği üzere Allah'ın varlık ve birliğini anlatırlar, halkına yaptığı baskıdan vazgeçmesini söylerler.
Yumuşak söz tesir etmiştir. Karşılıklı konuşma ve tartışma başlar. Bütün Mısır halkının hazır bulunduğu bir ortamda yapılan mucizesihir gösterilerinde Musa Aleyhisselâm haklı çıkmış, Firavun'un imajı iyice sarsılmış ve akabinde ordusuyla birlikte Kızıl Deniz'de boğulmuştur.
İkinci örnek ise Peygamber Efendimizle (a.s.m.) alâkalıdır.
Uhud Savaşı öncesi Peygamberimiz (a.s.m.), sahabileriyle istişare etmiş, onların fikrini almış, ortak karar sonucu düşmanla Medine'nin dışında Uhud Dağı eteğinde karşılaşmıştı.
Savaş öncesi ve sonrası dava arkadaşları olan sahabilerle yaptığı görüşme ve konuşmalarda Peygamberimiz (a.s.m.) devamlı tatlı dilli, güler yüzlü ve yumuşak sözlü davrandığı için Kur'ân bu davranışını övüyor. Bu şekilde davranmasının da Allah'ın bir lütfu ve ikramı sonucu olduğunu ifade ediyor:
"Allah'ın bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen huysuz, katı kalpli birisi olsaydın muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi." (5)
İşin aslına bakılırsa, sadece Hz. Musa ile Peygamberimiz (a.s.m.) bu şekilde davranmış değiller, başta Hz. İbrahim, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf başta olmak üzere bütün peygamberler, daha sonraları bütün hak dostları, insanların gönlüne giren, onları hep doğruya, güzele ve hakka çağıran her İslâm bilgini bu yolu takip etmiştir.
Zaten İslâm hiçbir zaman kabalığı, sertliği, kırıp dağıtmayı, öldürüp yok etmeyi, insanları cebren ve kaba kuvvet kullanarak silah zoruyla, baskıyla yola getirmeyi ne tavsiye eder, ne de böyle bir yaklaşıma müsaade eder.
Çünkü İslâmın dili, "nâzikâne, nezîhâne ve kavli leyyindir." Yani, nezaket, nezih ve tatlı dildir.
"Onların kıssalarında akıl sahipleri için bir ibret vardır. Bu Kur'ân ise uydurulabilecek bir söz değildir. O kendisinden öncekileri doğrular ve herşeyi iyice açıklar; iman eden bir topluluk için de bir hidayet ve bir rahmettir."
Yusuf Sûresi, 12:111
KISSALAR, Kur'ân-ı Kerimin bahisleri içinde çok önemli bir yer tutar. Hattâ Kur'ân'ın ruhunun kıssalarda yattığını, adeta herbir kıssada Kur'ân'ın özünü bulmanın mümkün olduğunu da söyleyebiliriz.
Bunu anlamak için, herşeyden önce, Kur'ân kıssalarının tümüyle gerçek olduğunu ve içlerinde hiçbir hayale, hurafeye yer vermediğini dikkate almak gerekir. Yüce Kitabımızın geçmiş kavimlerden bize naklettiği hadiseler, yaşanan hayattan alınmış ibret levhalarıdır. Bunlar tarihin bir döneminde, belirli bir toplumda olup bitmiş vak'alar gibi görünse de, gerçekte, devam eden ve yaşanmakta olan bir hakikatin kesitleridir. O gün belirli bir toplumda, falan veya filan kahramanların oynadığı rolleri bugün burada biz oynarız, yarın başka yerde daha başkaları. Şairin dediği gibi, "Vak'a hergün tebdil-i kıyafetle gelir." Kıyafet ne kadar değişse de, yaşanan vak'alar, değişmez hakikatleri tekrar tekrar canlandırmaya devam eder.
Kur'ân'ın kıssalarından yararlanmak için gerekli olan şey, tıpkı Kur'ân'ın bütününe yönelirken olduğu gibi, onlara "ibret" gözüyle bakabilmektir. Nitekim Kur'ân da kıssaların bu özelliğini vurguluyor ve onlarda "akıl sahipleri için ibretler bulunduğunu" belirtiyor.
Kur'ân'ın bu vurgusu üzerinde ne kadar duracak olsak, onun önemini abartmış olmayız. Çünkü kıssaların merak çekici yönleri pek çoktur. Eğer insan ibret gözüyle bakmaz da onlarda neyi aradığını bilmeden kıssalara yaklaşırsa, kendisini asıl anlamdan çok uzak yerlerde bulabilir. Meraklar, gereksiz ayrıntılara saplanır; hurafelere kapı açılır; baştan sona hakikatten ibaret olan gerçek kıssalar, gönül eğlendirici efsanelere dönüşür. Nitekim Tevrat ve İncil'deki kıssaların başına gelen şey aynen bundan ibarettir.
Ne yazık ki, eski kitaplara karışan hayaller ve iftiralar, zamanla Müslümanların kültürüne de sızmış, onları Kur'ân kıssalarındaki ibretleri bulup çıkarmaktan alıkoymuştur. "Nuh'un gemisi hangi ağaçtan yapıldı? Hz. Musa'nın ayakkabısı hangi hayvanın derisinden idi? Hz. Süleyman'ın kıssasında konuşan karıncanın adı neydi?" gibi ipe sapa gelmez sorulara dikkatleri yönelten, "Zülkarneyn atını Ülker yıldızına bağlardı" gibi palavralarla kıssayı bütün ciddiyetinden soyutlayan hikâyeler, maalesef Kur'ân kıssalarının anlaşılması önünde büyük bir engel teşkil etmiştir.
Oysa Kur'ân kıssalarından herbiri, önümüze ibret levhaları koymakta, bizi önemli sorular karşısında bırakmakta ve son derece ciddî bir muhasebeye sevk etmektedir.
Kur'ân kıssaları, yerin dibine geçen veya bir sayha ile olduğu yerde çöküp kalan yahut bir taş yağmuru altında yok olan kavimlerden haber verir. Peki, bu kavimler niçin helâk olmuşlardı? Öğüt verenlere karşı onların tavırları ne olmuştu? Onlardaki bozulmalar ile bugün bizim toplumlarımızdaki bozulmalar arasında paralellikler var mı? O vak'aları zamanımıza taşıdığımızda kahramanların yerine kimleri koyabiliyoruz? Daha da önemlisi, kendimizi bu kahramanlardan hangisinin yerine koyabiliyoruz?
Kur'ân'daki kıssalardan hangisini önümüze alıp da bunlar gibi soruları peş peşe sıralayacak olsak, ondan çıkarılacak nice ibretler buluruz. Nitekim Kur'ân da dikkatimizi kıssaların bu özelliğine yöneltiyor ve "Onlarda ibretler var" diyor—tabii gerçekten "akıl sahipleri" isek!
Kur'ân'ın "O kendisinden öncekileri doğrular" ifadesi de dikkat çekicidir. Daha önceki kitaplarda yer alan bilgilerin sahih olan kısmı Kur'ân'da doğrulanmış, beşer elinden bu kıssalara bulaşmış olan asılsız hikâyeler ise ayıklanmıştır. Onun için, Kur'ân'da yer alan kıssaların ayrıntıları için eski kitaplara başvurmak ve Kur'ân'ın ayıkladığı şeyleri tekrar oradan bulup çıkarmak doğru değildir. Doğru olan şey, önceki kitapları Kur'ân'ın tasdikine sunmak ve ancak onun tarafından doğrulanmış olan şeye yönelmektir.
Yine Kur'ân'ın tanımlamaları arasında geçen "Bu uydurulabilecek bir söz değildir" ifadesi, bize bu konuda büyük bir özgüven aşılıyor. Önceki kitaplara karışan beşer eli, o kıssaların arasına, Allah'a noksan sıfatlar yakıştırmaya ve peygamberlere iftira atmaya kadar işi vardırmış ve onları okuyanları neye inanacaklarını bilemez hale getirmişti. Kur'ân'da yer alan kıssalar ise baştan sona hakikatlerden ibarettir. Üstelik onlarda gerekli olan "herşeyin ayrıntısı" vardır. Gerek Kur'ân âyetlerinde, gerekse Kur'ân'ı açıklamakla görevli bulunan Peygamberimizden bize gelen sahih hadislerde bildirilen ayrıntılar, ibret almak isteyecek kimse için yeterli ayrıntılardır. Bundan ötesine göz dikmek akıl sahiplerine yaraşacak bir iş değildir.
Çeyrek çay bardağı ıhlamur
Çeyrek çay bardağı ebegümeci
1 diş sarımsak
1 tatlı kaşığı
limon suyu
su
Hazırlanışı:
1 bardak kaynamış Suyun içinde ıhlamur ve ebegümecini 10 Dakika demle Süz içine Sarımsak ve Limon suyunu ilave et.
Uygulanışı:Cam kavanozda saklanıp akşamları sürülecek.Gündüz güneş korumalı bir krem sürülecek
Gebelik dönemi ve öncesinde, reçeteli veya reçetesiz satılan tüm ilaçları kullanmadan önce bu dönemde kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması gerekiyor.
Gebelik dışında kullanıldığında hiçbir yan etkisi olmayan ilaçlar, gebelik döneminde kullanıldığında gelişmekte olan bebeğe zarar verebiliyor. Herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanmayan bir kadın adet döneminin ikinci yarısında gebe olduğunu düşünerek gerekli önlemeleri almalı ve kendine zarar verecek şeylerden kaçınmalıdır.
BABA ADAYLARI DA DİKKATLİ OLMALI
Doktorlar, baba adayının aldığı ilaçların da gebeliği etkilediğini belirtiyorlar. Uzmanlar gebelik öncesi dönemde erkeğin kullandığı ilaçların spermi direkt olarak etkileyerek bebekte doğumsal anomalilere neden olduğunu gösteren çalışmalara dikkat çekiyor. Bazı ilaçlar ise meniye (ejekülata) karışarak cinsel ilişki sırasında annenin rahim ağzından emilir ve gelişmekte olan embriyoya zarar verebilir. Bu konuda daha fazla bilimsel araştırmaların yapılması gerekmektedir.
GEBELİKTE İLAÇ KULLANIRKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ
Doktora danışmadan kullandığınız, yan etkisi az olan ve reçetesiz satılan birçok ilaç gebelik sırasında kullanıldığında gelişmekte olan bebeğe zarar verebiliyor.
Alerji için kullanılan birçok ilaç doğumsal anomalilere yol açar. Gebeliğin ilk üç aylık döneminde bu ilaçların kullanılmaması ve doktora danışılması gerekir.
Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçları kullanmadan önce hekime danışmalısınız. Gerekli durumlarda asetominofen türevi ilaçlar kullanılabilir.
Öksürük için kullanılan birçok ilacın da gebelikte güvenilirliği konusunda kesin bilgiler yoktur. Özellikle gebeliğin ilk üç ayında bu ilaçları kullanmaktan kaçınmak gerekir.
Mide ekşimesi ve hazımsızlık için kullanılan ilaçların gelişmekte olan bebek üzerinde olumsuz etkileri gösterilmemiştir. Bu ilaçlar hekime danışılarak kullanılabilir.
Mide bulantısı için kullanılan ilaçlardan mümkün olduğu kadar sakınmak gerekir. Bunlar gelişmekte olan bebeğin iskelet, dolaşım ve sindirim sisteminde anormalliklere neden olabilir.
kabızlık için kullanılan kaşıntı giderici, lokal Anestezik gibi ilaçlar sistemik alınmadığı sürece gelişmekte olan bebeğe zarar vermez, ancak hekime danışarak kullanılmalıdır.
GEBELİK ÖNCESİNDE ANNE ADAYLARININ DURUMU
Hipertansiyon, şeker hastalığı ve epilepsi (sara) gibi sürekli ilaç kullanımı gerektiren durumlarda doğum kontrol uygulaması kesilmeden önce gebelik döneminde anne adayının önceden var olan Sağlık probleminin tedavisine nasıl devam edileceği belirlenmelidir. Gebelik öncesinde kullanılan ilaçların birçoğu gebelik döneminde kullanılamaz. Gebelik dönemi anne adayının kullandığı birçok ilacın dozunun tekrar ayarlanmasını gerektirir. Anne adayını gebelik öncesinde sağlık problemi ile takip eden doktor ve gebeliği takip edecek olan jinekolog beraber değerlendirmeli ve gebeliği süresince beraber takip etmelidir.
İLAÇLARIN RİSKE GÖRE SINIFLANDIRILMASI
İlaçlar gebelik dönemindeki etkilerine göre 4 kategoriye ayrılır:
Kategori A: Bu kategorideki ilaçlar gebelik sırasında kullanıldığında herhangi bir sakınca olmayan ilaçlardır. Örneğin vitaminler önerilen dozlarda kullanılabilir.
Kategori B: Bu kategorideki ilaçlar gebelik sırasında kullanımlarında çok ciddi risk içermeyen ilaçlardır. Gerekli olduğu durumlarda doktor kontrolü altında kullanılabilir. Enfeksiyonların tedavisinde kullanılan penisilin grubu ilaçlar bu kategoridedir.
Kategori C: Bu kategorideki ilaçlar gebelik sırasında kullanımlarındaki zararlı etkileri kesinleşmemiş ilaçlardır. Hayvan deneylerinde ilaçların zararlı olabileceğine dair veriler elde edilmiştir.
Kategori D: Bu kategorideki ilaçların gebelik sırasında kullanılması bebek için risk oluşturur. Epilepsi tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar gibi mutlaka kullanılmaları gerektiğinde, anne adayının ve bebeğin sağlığı açısından yarar zarar durumu değerlendirilerek karar verilir.
Kategori X: Bu kategorideki ilaçlar gebelik sırasında kesinlikle kullanılmaması gereken ilaçlardır.
Doç.Dr. Eyüp Külah, diyabet hastalarını diyet Tuz konusunda kesin bir dille uyardı. Külah, diyet tuzların diyabet hastalarını öldürdüğünü belirterek diyabet hastalarının diyet tuzlarını kesinlikle kullanmaması gerektiğini söyledi.
Zonguldak Diyabet Diyaliz ve Kronik Hastalar Derneği tarafından "Diyabet Böbrek Hastalığı Nedir? Nasıl Engellenebilir?" konulu konferans düzenlendi. Konferansa konuşmacı olarak katılan Doç.Dr. Eyüp Külah, Metin Akpınar'ın durumuna üzüldüğünü söyledi.
Zonguldak Diyabet Diyaliz ve Kronik Hastalar Derneği tarafından her Ay düzenli yapılan konferansın 32.'si düzenlendi. Zonguldak Belediyesi Nikah Salonu'nda düzenlenen konferansa konuşmacı olarak Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Eyüp Külah katıldı. Eyüp Külah, katılımcılara "Diyabet Böbrek Hastalığı Nedir? Nasıl Engellenebilir?" konusunda bilgi verdi.
Dünyada 130 milyon kişinin diyabet hastası olduğunu belirten Külah, hemodiyalize giren hastaların en sık nedeninin diyabet olduğunu belirterek şunları söyledi: "Gece idrara kalkmak, idrarda köpürme, ayakta şişme, görme bozukluğunun gelişmesi, tansiyonun yükselmesi ve kontrolünün zorlaşması, kan şekerinin düşmesi diyabet böbrek hastalığının belirtileridir. Kan şekerinin yükselmesi, Hipertansiyon, obezite, bilinçsiz hasta, dikkatsiz doktor diyabetik böbrek hastalığının risklerindendir. Kilo fazlalığı böbrek fonksiyon bozukluğunu artırır. Aşırı kilo böbreği yiyen sebeplerden biridir. Metin Akpınar'ın durumunu görüyorsunuz. Çok kilo almış. Ben Metin Akpınar'ı gördüğümde çok üzülüyorum."
Doç. Dr. Eyüp Külah, diyabet hastalarını diyet tuz konusunda kesin bir dille uyardı. Külah, diyet tuzların diyabet hastalarını öldürdüğünü belirterek diyabet hastalarının diyet Tuzları kesinlikle kullanmaması gerektiğini söyledi.
Bir insanın Günde tüketeceği tuz miktarının 6 gram olduğunu anlatan Külah, sözlerine şöyle devam etti: "Biz bu Tuzu en çok ekmekte alıyoruz. Günümüzde büyük marketler ortaya çıktı. Bunların raflarında diyet tuzları var. Bunların üzerinde yazması gereken uyarılar yazmamaktadır. Aslında bunların üzerinde 'Diyabet ve şeker hastalarının kullanmaması gerekir' diye yazması lazım. Ama yazmıyor, bu bir hata. Avrupa'da bunların hepsinde yazıyor. Eğer ölmek istiyorsanız bu diyet tuzlarını alıp kullanın. Bunlar diyabet ve şeker hastalarını öldürür. Biz bu diyet tuzların diyabet ve şeker hastaları tarafından kesinlikle kullanılmamasını istiyoruz. ABD'de idam cezalarında, elektrikli sandalye, iple Asma veya zehirleme kullanılır. O zehirleme ilacında kullanılan Maddelerle bu diyet tuzların yapımında kullanılan maddeler aynı. Bu diyet tuzlarını asla kullanmayın.
Vücudun herhangi bir yerinde çıkan kırmızı ve siyah renkteki et benlerinin koparılmasının tehlikeli olduğunu biliyor muydunuz? Uzmanlar, et benlerinin bir kısmının koparıldığı zaman kansere dönüşme riski taşıdığı konusunda uyarıyor.
Trakya Üniversitesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adnan Görgülü, vücudun herhangi bir yerinde çıkan kırmızı ve siyah renkteki et benlerinin koparılmasının kansere yol açabileceğini söyledi.
Koparmak tehlikeli!
Prof. Dr. Adnan Görgülü, et benlerinin insan vücudunda koparılmadığında herhangi bir zararı ya da yararı olmayan kırmızı, siyah ya da siyaha yakın renkteki et parçaları olduğunu söyleyerek, "Eğer koparılmaya, kesilmeye, kaşınmaya kalkışılırsa koparıldığı yerde yara oluşur. Bu yara kaşındıkça daha da büyür ve oradaki hücreler zarar görür. Bu da kansere yol açabilir' dedi.
Et benlerin koparıldığı yerde meydana gelen yarayı kapatmak için vücutta hücre artışının meydana geleceğini söyleyen Prof. Dr. Adnan Görgülü, "Bu hücre artışının etkisi ile yara, zamanla kansere dönüşür. Et benleri ya doğuştandır ya da doğduktan itibaren ilk birkaç yıl içerisinde oluşur.
Vücutta doğuştan var olan et benlerinin, dokunulmadığı takdirde insan sağlığı için herhangi bir zararı yoktur. Alınmasını gerektirebilecek tek neden ise estetik görünümden şikâyetçi olmaktır' dedi.
Sonradan oluşanların bir kısmı Kanser tehlikesi taşıyor
Prof. Dr. Adnan Görgülü, 15 yaşından sonra meydana gelen et benlerinin doğuştan beri var olan ya da doğduktan itibaren ilk birkaç yıl içerisinde oluşan et benlerinden farklı bir yapıya sahip olduğunun Altını çizerek, sonradan oluşan et benlerinin sadece bir kısmı koparıldığı zaman kansere dönüşme riski taşıdığını da söyledi
Vücudumuzun en büyük organı olan derinin, yaş ilerlemesine bağlı olarak çeşitli değişimlere uğradığını ve yaşlandığını belirten FemmePlast Plastik ve Estetik Cerrahi Merkezi Genel Direktörü Doç.Dr. İbrahim Aşkar, deride görülen değişikliklerin yüzde 90'ını güneş ışınlarının yol açtığı hasarların etkilerine bağlı olduğunu söyledi.
İç organları, potansiyel dış tehlikelere karşı koruyan ve insan vücudunun en büyük organlarından olan deri, Sıvı ve ısı dengesini düzenleyerek, mikroplar ile ultraviyole ışınlarına karşı bariyer görevi üstleniyor. Ancak insan hayatının kaçınılmaz bir gerçeği olan yaşlanma, ilk önce deride başlıyor.
Ortalama 25-30 yaşından itibaren deri yaşlanmasının başladığına dikkat çeken FemmePlast Plastik ve Estetik Cerrahi Merkezi Genel Direktörü Doç.Dr. İbrahim Aşkar, deri yaşlanmasının karmaşık ve birçok faktörün etkisiyle ortaya çıktığını söyledi.
Güneş ışınları, bronzlaşma ile deriye Sağlıklı ve güzel bir görünüm verilirken, uzun vadede erken deri yaşlanmasına da yol açılabiliyor. Güneşin ve çevresel faktörlerin derinin üzerindeki olumsuz etkilerine karşı düzenli olarak güneş koruyucu kullanmasının faydalı olduğunu belirten Doç.Dr. Aşkar "Yaşlanma, yaşayan organizmaların temel biyolojik bir sürecidir. Yaşlanma sürecinde tüm organ fonksiyonlarında azalma ve zayıflama olur. Derinin yaşlanmasında genetik olarak belirlenen içsel yani kronolojik yaşlanma ve çevresel faktörler katkıda bulunur. Genetik yaşlanma ile baraber kuruluk, elastikiyet, ince deri çizgileri ve deri incelmesi ile karakterizedir. Çevresel yaşlanma ise sigara, aşırı Alkol kullanımı, yetersiz beslenme ve olumsuz çevresel faktörlere bağlı olarak gelişir. Ancak deride görülen değişikliklerin yüzde 90'ından fazlası güneş hasarının yol açtığı (fotoyaşlanma) çevresel etkilere bağlıdır. Çevresel etkiler yaşlanmayı hızlandırır, artırır ya da erken başlatır. Deri bu değişiklikleri çarpıcı bir şekilde yansıtır. Özellikle güneş gören alanlarda ince ve kaba kırışıklıklar, kuruluk, elastikiyet artışı ve lekeler belirir. Bu etkiler kişisel önlemlerle engellenebilir ya da yavaşlatılabilir" dedi.
ÇEVRESEL FAKTÖRLER OLUMSUZ ETKİLİYOR
İçsel yaşlanmanın yanı sıra, çevresel faktörlerinde sürekli deri üzerinde olumsuz etkileri olduğu belirtildi. Deri sigara içimi, egzoz Gazı ve endüstri artıkları gibi başka genetik harabiyete yol açan Maddelerin olumsuz etkisi olduğun ifade eden Doç.Dr. İbrahim Aşkar, derideki değişikliklerin, genellikle yüz, göğüs, kolların dış yüzleri gibi açık bölgelerde görüldüğünü belirtti. Bozulmuş deri görüntüsünden kaynaklanan daha büyük psikolojik problemler kişinin sosyal ilişkilerini, işlerini, imajlarını ve sonuç olarak da sağlıklarını olumsuz etkilediğini söyleyen vurgulayan Doç.Dr. Aşkar, yaşlanmayı geciktiren ve azaltan kozmetik ürünlere talep gider artmaktadır. Yaşlanmanın tedavisinde temel olarak 2 temel uygulama bulunduğunu belirten Aşkar, onları şöyle açıkladı:
MEDİKAL TEDAVİLER
Güneş koruyucular: Yüksek güneş koruma faktörü (SPF) içeren güneş koruyucular özellikle erken çocukluk döneminde ve düzenli olarak kullanılırsa güneşe bağlı gelişen deri hasarını ve güneşe bağlı yaşlanmayı önleyebilir. SPF güneş koruyucu kullanılmadan minimal düzeyde oluşan kızarıklığı oluşturabilmek için gereken en az ultraviyole (UV) enerjisidir. SPF 15 ya da daha yüksek olan güneş koruyucular UV ile oluşabilecek hasarı önlemesinin yanında UV ile karşılaşmış alanlarda oluşmuş güneş hasarın gerilemesini sağlar. Ayrıca insanlarla yapılan bir çalışmada yüksek SPF'li güneş koruyucuların deri kanseri riski bulunan insanlarda yeni Kanser öncüsü değişikliklerin sayısını azalttığı ve var olan değişikliklerde iyileşme sağladığı gösterilmiştir.
Nemlendiriciler: Çoğu zaman kuru deri yaşlanmış deri ile karıştırılmaktadır. Kuru deri herhangi bir yaşta ortaya çıkan ancak yaşla artan bir durumdur. Nemlendiriciler deriyi nemlendirir ve yumuşatır. Kuru deri kaşınmaya, egzamaya ve ikincil bakteriyel enfeksiyonlara karşı yatkın hale gelir.
Retinoidler: Retinoik asit, vitamin A'nın doğal bir ürünü olup yağda çözünen bir moleküldür. Hücre büyümesi, farklılaşması üzerine etkileri bulunmaktadır.Araştırmacılar retinoidlerin kronolojik ya da fotoyaşlanmanın etkilerini iyileştirme kapasitelerinin olduğunu ancak bu cevabın yaşla azaldığını bildirmektedirler.
a-Hidroksi Asitler (AHA): Son yıllarda yaşlanmış derinin tedavisinde AHA kullanımı sıklığı artmıştır. Bazı araştırmacılar AHA'ların derideki bozulmaları normalleştirici etkisi olduğunu ve fotohasarlanmaya bağlı deri değişikliklerinde iyileşme sağladığını bildirmişlerdir. Piyasada satılan çoğu kozmetik ürünlerin içinde yüzde 3-6 konsantrasyonlarda AHA içerirken, hekim kontrolünde daha yüksek konsantrasyonlar ile yüz peelingi yani soyma ve deri yenileme işlemi yapılmaktadır.
Antioksidanlar: Oksijen radikallerinin derinin özellikle ultraviyolenin yol açtığı çevresel yaşlanmasında belirgin bir katkısı vardır. UV'nin deride oksidatif hasara yol açtığı ve savunma sistemine ters etkileri bulunduğu için antioksidanlar derinin fotohasarlanmasında önerilir. Vitamin E, vitamin C, koenzim-Q bu antioksidanlardan bazılarıdır
GİRİŞİMSEL TEDAVİLER
Dolgu maddeleri: Yumuşak dokunun doldurulması deri Altına kollajen ve yağ gibi maddelerin enjekte edilmesidir. Deride bulunan kırışıklıkları, çökme ve izleri düzelmek için günümüzde yaygın olarak kullanılır
Kimyasal Peeling: Kimyasal peeling yüz, el, gövdede bulunan kırışıklıkların yanında fotoaging değişikliklerinin giderilmesinde en çok kullanılan yöntemdir. Kimyasal peeling deri görünümünü iyileştirmesi ve kanser öncülerinin giderilmesi için kullanılır. Kimyasal peeling ayrıca kırışıklıklar, lekeler ve yüzeysel akne izlerinin tedavisinde kullanılır.
Gaziantep Primer Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Duygu Bilir Kale, zayıflamak isteyenlerin şok diyet olarak nitelendirilen ve kısa sürede fazla kilo vermeyi sağlayan diyetlere aldanmamalarını söyledi.
Duygu Bilir Kale, yaptığı açıklamada, şişmanlığın birçok kişinin ortak derdi olduğunu, bu nedenle çok sayıda diyet önerisi bulunduğunu, ancak bilimin bu diyetlerin küçük bir bölümünü doğru kabul ettiğini kaydetti. Şişmanlığın bir estetik sorun olmaktan öte bir hastalık olarak kabul edildiğini, artık kilolu olan kişilerin sağlığı için zayıflama çabasında olduğunu anlatan Duygu Bilir Kale, şunları söyledi:
"Bir kişinin kilo vermeye başladığı andan itibaren insülin direnci düşerken, dokular insülini kullanmaya başlar ve kan şekerini dolayısıyla açlığı kontrol Altına alır. Kilo kaybı kolesterol ve yüksek tansiyonu düşürürken, kalp-damar hastalığı riskini azaltır. Ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirir hatta Depresyona yatkınlığı bile azaltır. Ancak tüm bu yararlar kontrollü ve dengeli bir şekilde kilo verildiği zaman ortaya çıkıyor. Sağlıklı ve kalıcı kilo vermekiçin haftada 0,5-1 kilogram kaybı yeterlidir. Vücut ağırlığının yüzde 10-15'ini kaybetmek pek çok hastalık riskini azaltabilir."
Yanlış diyetin nelere yol açacağına da değinen Duygu Bilir Kale, şöyle devam etti:
"Zayıflama diyetleri; kişinin günlük makro ve mikro besin öğesi ihtiyaçlarını karşılaması, damak tadına ve sosyal yaşamına uygun, varsa sağlık problemlerine çözüm getirici tıbbi öneriler içermesi gerekir. Kısa sürede kilo vermeyi hedefleten ve bu kurallara uymayan pek çok diyet mevcut ancak, yanlış diyetleri uygulayarak hızla zayıflayanlar aynı hızla kilo alırlar, üstelik sağlıklarından da olurlar. Sihirli şok diyetler kısa sürede ağırlık kaybı sağlar, ancak hızlı kaybedilen ağırlık, yağdan değil yağsız kitleden oluşur. Eski beslenme alışkanlıklarına geri dönüldüğünde kaybedilen ağırlığın korunması mümkün olmaz, daha fazla kilo artışı olur. Çok düşük kalorili diyetler ise 500-800 kalori veya daha az enerji gereksinimine göre düzenlenmiştir. Kaybedilen ağırlığın korunmasına yönelik değildir. Çeşitli Minerallerin kaybı ve ölümle sonuçlanabilir. Özel ürünleri öneren diyetlerde ise kişiler doğru beslenme alışkanlığı kazanmadıkları için ağırlıklarını koruyamazlar. Yetersiz ve dengesiz bir beslenme türü olduğu için çeşitli sağlık sorunlarına da neden olur."
Duygu Bilir Kale, tek besine dayalı diyetlerin ise monoton ve can sıkıcı olduğuna dikkat çekerek, "Çok kısa sürelerde fazla kilo kayıpları sağlansa da kilo kaybı kalıcı olmaz. Bir başka diyet yöntemi olan Su içme diyeti yani yemek yeme yerine acıktıkça Suyun tercih edildiği diyet. Bu tür diyette hiçbir besin alınmadığından hızlı kilo kaybı gözlenmekte, fakat uzun süre devamında sağlık problemleri oluşmakta ve kilolar hızla geri alınmakta. Öğün atlama; öğün atlama ile birlikte vücut çalışma hızı düşer. Kilo verme hızı azalır veya durur. Yağsız yemek yeme; sağlıksız ve hatalıdır. Yağda eriyen vitaminler vücutta yeterince emilmez. Uzun süre yağsız diyet uygulaması bağırsakları yavaş çalıştırır, kabızlık oluşur. Kalori hesabına dayalı diyette de yetersiz ve dengesiz beslenme söz konusudur" diye konuştu.
Şişmanlığın en etkili şekilde tedavi edilmesi için bir çok bilim dalının ortak çalışması gerektiğini ifade eden Duygu Bilir Kale, "Sağlıklı zayıflamak için, Dahiliye uzmanı ya da endokrinolog, diyetisyen, psikolog ve fizik tedavi uzmanından oluşan bir ekip ile en verimli sonucu alabiliriz. Ayrıca uzman bir diyetisyen tarafından hazırlanan kişinin beslenme alışkanlıklarına uygun bir diyet ve düzenli egzersizle beraber, değişen hayat tarzı ile zayıflamak göründüğü kadar zahmetli değildir. Bu uygulamalara rağmen kilo veremeyenler ilaç ya da cerrahi tedaviye ancak uzman doktorlar kontrolünde başlayabilir" şeklinde konuştu.
Duygu Bilir Kale, sözlerini şöyle tamamladı:
"Kolay yoldan kilo vermek herkesin hayali, ancak hızlı verilen kiloların aynı hızda geri alındığı unutulmamalı. Zayıflama ilaçlarının pek çoğu hızlı kilo kaybetmeyi vaat eder. Bu tür ilaçlarla verdiğimiz hızlı kilolar bize kalp, böbrek, sinir sistemi, karaciğer ve beyin hastalıkları olarak geri dönebilir. Piyasada içeriği bilinmeyen, bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmamış ve Sağlık Bakanlığı onayı olmayan bitkisel zayıflama hapları, özellikle internet ve Televizyonda uzman olmayan kişilerce tanıtılıp yüksek fiyatlarla satılıyor. Ancak dediğim gibi bu ilaçlar, vücuttan su atımını hızlandırır. Diyet uygulamasında su kaybı değil yağ kaybı önemlidir."
Rüyada kendisini sigara içerken görmesi, bir erkek için, bir hayli güçlüklerden sonra başaracağı bir girişime; orta yaşta ise, bozmaya mecbur kalacağı bir dostluğa; bekar bir kız, için maddi yönden iyi bir erkekle evleneceğine; evli veya çalışkan bir kadın için üzüntülü ve endişeli günlerin yaklaştığına işarettir.
Rüyada kendisini sigara içerken görmek, bir erkek için, karşılaşılacak bir çok zorluktan sonra başarıya ulaşılacağını belirtir. Orta yaşlı ise, bozmak zorunda kalacağı iyi bir arkadaşlığa işaret eder; Bekar bir kız rüyada sigara içmek varlıklı bir kişiyle evleneceğine işaret eder. Evli veya çalışkan bir kadın için üzüntülü ve sıkıntı verici günlerin yaklaştığına yorumlanır. Sigara almak yeni planlar içerisinde olduğunuzu işaret eder.
Yeni planlar yapacaksınız. Gelecekte birçok işiniz yolunda gidecek ve birçok hayaliniz gerçekleşecek.
Hoş ama oyalayıcı laf, konuşmadır. Sigara dumanı sıkıntıdır.
Yeni planlar yapacaksınız. Gelecekte birçok işiniz yolunda gidecek ve birçok hayaliniz geçekleşecek.
Rüyada sigara içtiğini görmek; eğlenceye olan düşkünlüğünüze, dostlar tarafından bir davete çağırılacağınıza, sigarayı attığını görmek; kötü bir haber alacağınıza işarettir.
Kur'an'da adı geçen hayvanlardan bir tanesi de, 'sivrisinek'tir. Mekke'li müşrikler, Fil, deve, gibi iri cüsseli hayvanlardan bahseden âyetleri işittiklerinde, Hz. Peygamber'e ve onun davetine icabet etmiş sahabeye itiraz etmemişlerdi. Oysa, âyetlere itiraz etmek, alaya almak için mumla bahane aramakta idiler.
Ancak, Cenab-ı Hak kitabında:
"Ey insanlar! Size bir misal getirildi; şimdi onu dinleyin: Sizin Allah'tan başka, dua edip çağırdıklarınızın (bâtıl ilahlarınızın) hepsi bir araya gelseler, bir sineği yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenene de!" (Hac, 73)
"Allah'tan başka veli edinenlerin hali, örümceğin durumu gibidir. Örümcek de bir yuva yapar; fakat yuvaların en zayıfı örümceğin yuvasıdır—keşke bilseler!" (Ankebut, 41)
âyetlerinde olduğu gibi, sinek ve örümcek gibi küçük canlılardan da misaller verdiğinde ve onların adlarını andığında, müşrikler, itiraza başladılar. Güya Kur'an'ı küçük düşürmek için aradıkları fırsatı bulmuşlardı. Allah, nasıl olurdu da, bu hakir ve küçük şeylerden bahsederdi. Hiç olur muydu? Onların bu tür itirazlarına, Cenab-ı Hak, Bakara Suresinin 26 âyetiyle cevap verdi:
"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de "Allah bu misalle ne demek istedi?" deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah'ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır."
Bu âyet içinde ismi geçen sivrisineğin, Arapça adı 'BEÛD' dur. Âyette BEÛDAT' şeklinde yer alır. Kelimenin sonundaki 't' harfi kelimeye dişil bir anlam yükler. Yani âyette sivrisineğin dişisinden bahsedilmektedir. Ayrıca âyetin devamında yer alan 'FEVKAHÂ' (onun ötesinde) kelimesinin sonuna ilave edilmiş ve sivrisineğe işaret eden 'hâ' zamiri de, dişiliği ifade etmek için kulanılır. Yani misal olarak özellikle dişi sivrisinek seçilmiştir!
Kur'an'ın, özellikle dişi sivrisinekten bahsediyor olmasının elbette büyük bir hikmeti vardır. Ancak bu hikmet, âyetin nazil olduğu zamandan yüzyıllar sonra, bilimsel bir dizi araştırmalar sonunda ortaya çıkmıştır. SİVRİSİNEK yazısında ayrıntılarıyla okuduğunuz gibi, insanın kanını emen ve kanı yumurtaları için kullanan sivrisinek, dişi sivrisinektir. İşte Kur'an, bu gerçeğe işaret etmek için misali dişi sivrisinekten vermiştir.
Bütün dillerde olduğu gibi Arapça'da da, kelimelere 'dişil' ve 'eril' anlamlar yükleyen ekler vardır. Bu ekler sayesinde cümle içerisinde geçen bir kelimenin, meselâ bir fiilin bir dişiye mi, yoksa bir erkeğe mi ait olduğu belirtilir. Arap dilinde bu anlam yüklemesi, kelimenin sonuna ilâve edilen tek bir 't' harfi ile gerçekleştirilir.
Kur'an-ı Kerim'de, Arapça 'örümcek' anlamına gelen Ankebut adında bir sure vardır. Bu surenin 41. âyetinde, "Allah'tan başka veli edinenlerin hâli örümceğin durumu gibidir. Örümcek de bir yuva yapar; fakat yuvaların en zayıfı örümceğin yuvasıdır—keşke bilseler!" buyurur Cenab-ı Hak. Bu âyetin Arapça metninde, bir şeyi yapan veya edinen anlamında olan 'ittehaze' kelimesi 'ittehazet' şeklinde geçmektedir. Yani kelimenin sonundaki 't', fiile, dişil anlam verir. Açıkça anlaşıldığı üzere buradan, yuva yapan örümceğin dişi olduğu sonucu çıkar.
1984 yılında, dünyaca meşhur Alman bilim dergisi Kosmos, örümceklerle ilgili özel bir sayı çıkardı. Bu ilginç sayıda geçen şu satırları okuduğunuzda, eminiz çok şaşıracak ve bir Kur'an mucizesine daha tanık olmaktan dolayı, mutluluk duyacaksınız:
"Bahçe örümceğinin ağ yapma ve yiyecek yakalama kabiliyeti, sadece dişi örümcekler için geçerlidir. Yâni İslâm Peygamberi'nin gizlendiği mağaranın girişindeki yuvayı, dişi bahçe örümceği örmüştür. Erkek bahçe örümceklerinin hayatı üzerinde ise pek fazla bilgimiz yoktur. Sadece ağ yapma (yuva kurma) kabiliyetlerinin olmadığını biliyoruz...."
Soru:Kur'an' da "o müşrikleri nerde bulursanız öldürün" geçmektedir Bu ayeti nasıl açıklarsınız ?
Bilindiği üzere, Kur'an-ı Kerim bir defada bir kitap olarak indirilmemiş, olaylara göre 23 yıl zarfında gelmeye devam etmiştir Burada söz konusu olan, Hz Peygamberin ve ilk müslümanların müşriklerle savaş halidir Nasıl ki, bir devlet teröristlere şöyle bir ültimatom verebilir: "Size dört ay müddet Ya bu müddet zarfında teslim olursunuz, ya da görüldüğünüz yerde öldürülürsünüz"
Onun gibi, Tevbe Sûresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere, müşriklere dört ay süre verilmiştir Bu müddet zarfında onlara ilişilmeyecektir Fakat eski hallerine devam ederlerse, ölüm fermanı söz konusudur "Onları nerede bulursanız öldürün" mealindeki ayetin son kısmı "Allah Gafur ve Rahimdir'' diyerek biter Bununla "Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir Siz de öyle olun" mesajı verilmektedir Bir sonraki ayette ise şöyle denilir:
"Eğer müşriklerden biri eman ile sana gelirse ona eman ver Ta ki Allah'ın kelamını dinlesin (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir"
Bu ayette, müşrikler hakkındaki ilahi rahmetin eserlerini açıkça görmek mümkündür Demek ki, müşriklere bu dinin güzelliğini görmek, Allahın kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir Çünkü onlar, bu dini bilmeyen bir toplumdur Onlardan bu şekilde gelenler, İslam beldesinde emniyet içerisinde yaşarlar, gezerler Müslümanların hallerini gözlemlerler, neticede İslama girmeyebilirler Kabul etmediğinde "Sen müşriksin" denilip öldürülmez, emniyet içinde vatanına dönmesine yardımcı olunur
Tarihen de sabit olan budur ki, müslümanlar savaş haricinde gayr-i müslimleri öldürmemişlerdir Şayet öldüren olmuşsa, bu dinden değil, o şahsın İslamı bilmeyişinden kaynaklanmıştır Benzeri durum, gayr-i müslim ülkeler için de geçerlidir Sözgelimi, bir müslüman yabancı bir diyara turist olarak gidip de malından dolayı öldürülmüşse, bunu o ülke insanlarının İslama düşmanlığı şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır Günümüz hukuk sistemlerinin de kabul ettiği üzere, suçun şahsiliği esastır Birisinin yüzünden başkalarını da cezalandırmak adalete aykırıdır Kur'an bunu şöyle anlatır: "Hiçbir günahkar başkasının yükünü yüklenmez" (Necm Sûresi,, 38)
Serçe parmağının ucuna bakarak bir insanın resmini çizmek ne kadar yanlış bir sonuç doğurursa, bir tek ayetin sadece mealine bakarak Kur'an hakkında hüküm vermek de en az onun kadar yanıltıcı olur.
Bazı yazarların dillerine doladıkları ve İslam'ın evrenselliğine, toleransına, ondaki engin fikir hürriyetine perde çekmek için yanlış yorumladıkları bir ayet-i kerime var:
"Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür" (Bakara,191)
Konunun tahliline geçmeden önce bazı Kur'an hükümlerini hatırlamak gerekiyor. Ta ki, Kur'anın gerçek maksadı anlaşılsın ve bu ayetin de gerçek yorumu ortaya konulabilsin.
Konuyla yakından ilgili bir ayet-i kerime: "Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk sapıklıktan cidden ayrıldı.." (Bakara, 256)
Bu ayetin tefsirinde, ayet-i kerimeye "Zorlama denen şey dinde yoktur." manası da verilerek, "Sadece dinî konularda değil, hiçbir konuda zorlamaya izin yoktur." denilmiştir.
Aynı gerçeği ders veren bir başka ayet: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?" (Yûnus, 99)
Demek oluyor ki, Peygamberlerin görevi ve Kur'anın hedefi hakkın ve hakikatin tebliğ edilmesi, duyurulmasıdır. İnsanlar bu dünyaya imtihan için gönderilmişlerdir. İmtihanın vazgeçilmez bir gereği de kişinin doğru ve yanlış yoldan birisini kendi iradesiyle seçebilmesidir. Zorlama iradeyi yok edeceğinden imtihanın da bir manası kalmaz.
Bu manaya kuvvet veren pek çok ayet vardır:
"Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadır; sen onların vekili de değilsin" (En'am, 107)
"Peygambere düşen görev ancak tebliğdir (duyurmadır). (Mâide, 999
"Allah, dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı.." (Nahl, 93)
Bir başka ayet-i kerimede şu hakikate dikkat çekilir: "Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün alemlerden ganidir (müstağnidir)."(Âl-i İmrân, 97)
Yani, Allah, yarattığı ve bizzat terbiye ettiği alemlerden hiçbirinin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Güneşin ışığına, ağacın meyvesine, rüzgarın esmesine, mevsimlerin gelip gitmesine, canlıların görmesine, işitmesine muhtaç olmadığı gibi insanların inanmalarına, Onu tanımalarına, Ona ibadet etmelerine de muhtaç değildir.
Böyle pek çok ayet-i kerime var. Bunlardan çıkan ortak sonuç şudur: Allah'ın insanları imana, ibadete davet etmesi gibi, müminlere cihadı emretmesi de yine onların menfaati içindir. Bu mana bütün asırlar ve bütün insanlık alemi için geçerli olmakla birlikte, ayetlerin ilk muhatabı olan sahabelere ve Arap yarımadasındaki iman-küfür mücadelesine daha çok bakmaktadır.
İslam dini Arap yarımadasına zuhur ettiğinde o bölge insanlarının temel inancı putperestlikti. Ve Kur'anın ana hedefi de kalplere "tevhid" inancını yerleştirmekti.
Fatiha Suresi, Allah'ın "Rabbü'l-alemîn" olduğunu ilan ile başlar. Bütün alemler, gökler, yerler, insanlar, hayvanlar, cinler, melekler, bütün bitki türleri ancak Allah'ın terbiyesiyle hazır hallerine kavuşmuş ve bu sayede görevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmişlerdir. Bu bir tevhid dersidir.
Surenin devamında ancak Allah'a ibadet edileceği ve yine ancak ondan yardım dilenebileceği vurgulanır.
Bir başka ayette rızıkların ancak sema ile arzın işbirliğiyle teşekkül ettiğine dikkat çekilerek şükrün de yine ancak sema ve arzın Rabbine yapılması gerektiği ders verilir.
Bir diğer ayette bizzat Allah Resulüne (asm.) hitap edilerek, "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir." (Kasas, 56) buyurulmakla en büyük nimet olan hidayete kavuşturmanın da ancak Allah'a mahsus olduğu ilan edilir.
Böylece baştan sona kadar tevhid dersi verilerek sonunda, Nas Suresinde, Allah'ın "Rabbü'n-nas" olduğu ifade edilir. İnsanları terbiye eden ancak Allah'tır. Gözlerini görecek, kulaklarını işitecek, midelerin hazmedecek şekilde terbiye eden O olduğu gibi, akıllarını anlayacak, kalplerini inanacak, sevecek, korkacak şekilde terbiye eden de yine ancak Odur.
Maziye nazar ettiğimizde bütün peygamberlerin ortak davalarının "tevhid" (birlemek, Allah'ı bir bilmek) olduğunu görürüz. İnsanlık aleminin yanlış da olsa bir şeylere inandığına, ateizmin kitle çapında fazla görülmediğine, ancak şirkin bütün çeşitleriyle insanları yoldan çıkaran en büyük "fitne" olduğuna şahit oluruz.
İşte tevhid inancının en büyük tebliğ edicisi olan Hazreti Muhammed (asm) Mekke'de yine en büyük mücadelesini şirke karşı vermeye başladığında bütün müşrikler karşısına çıktılar ve onu bu davasından vazgeçirmeye çalıştılar. Amcasını ricacı olarak gönderdiler. "Bir elime güneşi bir elime ayı koysalar ben yine bu davadan vazgeçmem." cevabını alınca artık kuvvet, zorbalık ve işkence dönemi de başlamış oldu.
Şu nokta çok önemlidir: Mekke ve çevresinin müşrikleri başka beldelerdekinden çok farklıydı. Bunlar sadece batıl inançlarını kendi halleriyle yaşamakla kalmıyor, beldelerinde doğan tevhid nurunu söndürmeyi kendilerince kutsî bir ideal olarak benimsiyor, bu uğurda canlarını ve başlarını ortaya koyuyorlardı. Artık, iki şıktan başka bir seçenek görünmüyordu ortada. Ya tevhid inancı galip gelecek, insanlık alemine Kur'anın nuru ulaştırılacak, yahut insanların kalplerini batıl inançlar zaptedecekti. Başka bir ifadeyle, insanlara ya cennetin yolu gösterilecek, yahut cehenneme akış devam edecekti.
Kur'anın o dönemin müşrikleri hakkındaki şiddet ayetlerine bu gözle bakmak gerekir. Mesele sadece birkaç müşrikle mücadele değil, top yekun şirk inancıyla ve onu temsil eden, onu korumak isteyenlerle mücadeledir. Nitekim, Kur'anın Mekke müşrikleri hakkındaki şiddetli beyanlarını, yine bir nevi şirk inancını taşıyan başka kavimlere karşı sürdürmediğini görüyoruz. Teslis inancına sahip Hıristiyanlar ve diğer ehl-i kitap hakkındaki ifadeler hiç de öyle şiddetli değil.
"Ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin; içlerinden zulmedenler müstesna. Ve deyin ki, 'Hem bize indirilene, hem de size indirilene inandık. Bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz Ona teslim olmuşuzdur." (Ankebût, 46)
Bu noktayı gözden ırak tutan birtakım çevreler şöyle diyorlar:
"Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür" (Bakara,191) ayeti ortada iken İslam'ın farklı inançlara karşı toleranslı olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz?
Önemine binaen konuyu bazı yönleriyle biraz tahlil etmek gerekiyor: Ayet-i kerimenin muhatabı Arap müşrikleridir. "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır." (Bakara, 179)
Bu ayetlerle onları öldürenleri öldürmeleri, yurtlarından çıkaranları yurtlarından çıkarmaları emredilirken, fitnenin adam öldürmekten daha kötü olduğu da ayrıca vurgulanmıştır. Bir insanı öldürmek onun bu fani dünya hayatından faydalanmasına son vermek demektir. Fitne çıkarmak, insanları putlara tapmaya zorlamak ise onları ebedi cehenneme atmaktır. Bu ikincinin birinciden çok daha kötü olduğu açıktır. Kaldı ki Mekke müşriklerindeki fitnenin bir de katillik boyutu vardır: Kızlarını diri diri toprağa gömmeleri ve müminleri öldürmek için onlara savaş açmış olmaları.
Aynı mananın işlendiği şu ayet-i kerimeleri de burada akdim edelim: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa, 76)
"Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar, onlarla savaşın." (Enfal, 39)
Ayette geçen "onlar" kelimesinden kasıt müşriklerdir, "fitne"den kasıt da Allah'a ortak koşmaktır. "Fitne ortadan kalkıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır." (Bakara,193)
Son ayet hakkında yapılan tefsirlerden çok önemli gördüğüm iki hususu nakletmek isterim:
"Bu ayetin sebeb-i nüzulü, ehl-i Mekke'nin müminlere eza eyleyerek irtidatlarını (İslam dininden dönmelerini) teklif ve ısrar etmeleridir. Şu halde mana-yı nazım, "Siz müşrikleri katledin ki onlara galebe edesiniz ve .. irtidat fitnesi kalmasın. Ve ezalarından kurtulmak için onlarla kıtal etmelisiniz. Ta ki, şirk ortadan kalksın, din-i tevhid onun yerine ikame olsun. (Konyalı M.Vehbi Ef. 1-2/331)
Fitnenin ortadan kalkması için savaş emredilirken bir başka ayet-i kerime ile de şu sınırlamalar getirilmiştir: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez." (Bakara, 190)
Savaş, Allah yolunda olacaktır; toprak istilası, ganimet elde etme, köle kazanma gibi bir menfaat için yapılan savaşlar "cihat" özelliği taşımazlar. İkinci bir kayıt olarak da "haddi aşmama" getirilmiştir. Suçluya hak ettiğinden daha fazla ceza vermek de bir nevi zulümdür; işkence etmek, organlarını kesmek gibi.
Konunun doğru yorumlanması için Tövbe Suresinin ilk ayetlerinin de yine doğru anlaşılması büyük önem arz ediyor:
"Bu bir ayrılık ihtarıdır! Allah ve Resulü tarafından kendileriyle muahede yapmış olduğunuz müşriklere." (Tövbe,1)
"Artık yeryüzünde dört ay dolaşınız. Ve biliniz ki, şüphe yok ki, Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Ve muhakkak ki, Allah kâfirleri zelil kılıcıdır." (Tövbe, 2)
Bu ayetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan anlaşmaların feshedildiğini bildirir. Ve kendilerine dört ay mühlet verilen o İslam düşmanlarının hüsrana uğrayacaklarını ihtar eder.
Bir sonraki ayette müşrikler tövbe etmeye çağrılır, aksi hale acıklı bir azaba uğrayacakları haber verilir.
Beşinci ayette ise "Artık haram aylar çıkınca o (muahede hükmüne riayet etmeyen) müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz." emri verilir.
Altıncı ayette, anlaşma süresi bitmiş olsa bile, o müşriklerden kim eman dilerse, ona eman verilmesi ifade edilir ve şöyle devam edilir:
"Ta ki, Allah'ın kelamını dinlesin. Sonra (iman etmese de) onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünkü onlar şüphe yok ki bilmez bir kavimdir."
Bu ayet-i kerimeler son nazil olan ayetlerdendir. Artık Müslümanlar galip gelmişler, müşriklere ya iman etmeleri yahut harbe razı olmaları tebliğ edilmiş, kendilerine inanmaları (yahut göç etmeleri) için dört ay gibi uzun bir süre tanınmış ve Allah Resulü (asm.) "Arap yarımadasında artık iki dinin olamayacağını" açıkça ilan etmiştir.
Bu ayetin ve hadisin kendilerine tebliğ edildiği kişiler, yirmi seneyi aşkın bir süre İslam'ın nurunu söndürmeye çalışmış, Müslümanları yurtlarından uzaklaştırmış, onları göç ettikleri Medine'de de rahat bırakmayıp Medine'ye kadar gelerek onların hayatlarına kast etmek istemiş, şirk yolunda nice ölüler vermiş, nice sahabeleri şehit etmiş inatçı, bir bakıma idealist ve kararlı müşriklerdir. Buna rağmen kendileriyle anlaşma yapılmış, sulh içinde yaşama yolu denenmiştir. Bu anlaşmaları bozan taraf (iki kabile dışında) hep müşrikler olmuşlardır. Süre dolduğunda bu işin de sona ereceği açıkça haber verilmiştir. Artık gönüllere ya tevhit inancı hakim olacak, yahut putperestlik hüküm sürecektir. Bu işe bir son verme zamanı gelmiştir.
Müslümanlar galip hale gelmelerine rağmen karşı tarafa süre tanınmış, onlardan eman dileyip İslam'ı tanımak ve öğrenmek isteyenlere eman verilmiş, inanmasalar da hemen öldürülmeyip yurtlarına emniyet içine dönmeleri sağlanmıştır. Kaldı ki ayetin sonunda müşrikleri acıklı bir sonun beklediği bildirilmekle, kendileri son bir kez daha ikaz edilmiştir.
Diğer müşriklerden ve ehl-i kitaptan farklı olarak Mekke müşriklerine böyle bir muamelede bulunulması, hak dinin ve tevhid inancının Mekke ve civarında iyice kökleşmesi ve oradan bütün cihana yayılması içindir. Çekirdek sağlam olacaktır ki ondan nice ağaçlar çıkabilsin. Artık Arap yarım adasında kimse putlara tapamayacak, kimse Kâbe'yi çıplak olarak tavaf edemeyecek, kimse kızlarını diri olarak toprağa gömemeyecek, herkes alemlerin Rabbi olan Allah'a inanacak, Onun emirlerine uyacak ve yasaklarından kaçınacaktır. Herkes ahiret yolcusu olduğunu bilecek ve o ebediyet yurdu için güzel ameller işleyecektir.
Böylece melekleri çok gerilerde bırakan mübarek ve muhteşem müminler yetişecekler ve bunlar İslam'ın nurunu bütün bir insanlık alemine ulaştırmak için gayret göstereceklerdir.
İnsanlara zulmedilen beldelerden bu zulmü kaldırmak için cihad edecekler, ama galip geldiklerinde kimseyi İslam'a girmeye zorlamayacaklar, sadece, akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlayacaklardır.
Mekke müşriklerinin zulmü altında inleyenlerin kurtarılmalarını emreden şu ayet-i kerime çok anlamlı ve benzer zulümleri de ortadan kaldırma hususunda önemli bir rehberdir:
"Size ne oldu ki, Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver.' diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" (Nisa, 75)
İşte o çekirdek kadro etrafındaki yabancı ve zararlı unsurların temizlenmesi için, bu ayetin emriyle Müslümanlar Mekke'yi fetih girişimini başlatmışlar ve sonunda başarıya ulaşmışlardır. Artık çekirdek kemalini bulmuştur. Kısa bir zaman sonra Endülüs medeniyeti, arkasından Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri doğacak ve Kur'anın nuru cihanın her bir tarafına ışık saçacaktır. Kalplerden öncelikle şirk temizlenecek, tevhid hakim kılınacakır. Zulüm yerini adalete, sefahat güzel ahlaka terk edecektir.
Bu ayetten dersini alan müminler, batıl inançlarını halka zorla kabul ettirmek isteyenlerin güçlerini kırmak ve müminlere yapılan zulümlere son vermek gibi temel sebeple cihat yoluna girmiş ve yeni ülkeler fethetmişlerdir.
"İslamda gaye-i harp intikam, katil, tebdil-i dine icbar değil, hasmı mağlup etmek ve kuvve-i cebriyesini alıp dininde serbest olarak hükm-ü hakka tabi tutmaktır ki, i'layı kelimetullah bundadır." (Elmalılı Tefsiri, 2/864-5)
Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin halklarından cizye denilen bir vergi almakla, onları kendi raiyetleri sınıfına dahil etmişler, canlarını ve mallarını koruma altına almışlardır.
Zimmîler, yani bir İslam beldesinde yaşayan ve vergisini vermekle vatandaşlık haklarından faydalanmaya hak kazanan gayr-ı müslimler hakkındaki şu hadis-i şerif bu noktada çok anlamlıdır:
" Kim bir zimmîye zulmeder ve ona gücünün üstüne iş yüklerse kıyamet günü beni karşısında bulacaktır." (Ebû Dâvud, İmâre, 33, bkz. Münâvî, Feyzu`l-kadîr, 6/19; Bağdâdî, Tarîhu Bağdad, 8/170; Aclûnî, Keşfu`l-hafâ, 2/342.)
Büyük müfessir Fahreddin-i Razi hazretlerinin cihat konusundaki şu açıklaması çok önemlidir: "Kafirlerle savaşan kimsenin maksadı küfrü kaldırma azmi ve kasdı olmalıdır. Bu sebeple, kâfirle savaş halinde olan kimsenin, savaşsız olarak onu küfründen vazgeçirebileceği düşüncesi ağır basınca bu kimsenin onu öldürmekten vazgeçmesi vacip olur." (Tefsir-i Kebir; 4/436)
Yazımıza konu olan itirazı yapanların, İslam'ın şu hükmünü çok iyi değerlendirmeleri gerekiyor: "Kâfir eğer zimmî olsa, dahilde olsa cizye verse, hariçte olsa musalaha etse İslamiyet'çe hakkı mahfuzdur."
Buna göre, bir mümini öldürene kısas uygulandığı gibi, bir zimmîyi öldürene de kısas uygulanır. Eğer, Müslümanlar da bu ayeti söz konusu iddia sahibi gibi yanlış yorumlasalardı, fethettikleri ülkelerin bütün müşriklerini, putperestlerini, Hıristiyanlarını ve Yahudilerini kılıçtan geçirirlerdi.
Tarih bunun aksini söylüyor. İslam ülkelerinde varlıklarını sürdüren kiliseler, sinagoglar da böyle bir iddiayı yalanlıyorlar.
Söz konusu ayeti yanlış ve eksiz yorumlayıp İslam'a hücum eden kişiler yanlış yolda oldukları gibi, yine bu ayeti kendi akıllarınca değerlendirip bütün gayr-ı müslimleri öldürmeyi düşünenler de o kadar hatalı ve İslam'ın ruhundan o derece uzak bir yoldadırlar.
Üstad Bediüzzaman'ın "dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan" diye nitelendirdiği bu gibi kişilerin hataları İslam'a mal edilemez.
Böyle kimseleri bahane ederek İslam'a hücum etmek son derece yanlıştır. Eğer hücum edilecekse, Müslümanları dininden uzaklaştırmak için bir asırdan fazla zamandır aralıksız çalışan ifsat komitelerine edilmelidir; asıl suçlu onlardır.
İslam'ı aslına uygun olarak öğrenme imkanından mahrum bırakılan, Kur'anı eksik hatta yanlış öğrenen kişiler, sonunda bu İslam düşmanlarına da zarar vermeye başlamışlardır.
Kaldı ki böyle kimseleri organize eden bir takım örgütlerin dış kaynaklı oldukları, bir cinayet şirketi gibi faaliyet gösterip silah kaçakçılığından uyuşturucu ticaretine kadar her tür rezilliği para karşılığı yaptırdıkları da ayrı bir gerçektir.