1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında


  • noimage


    Çok eski zamanlarda hali vakti oldukça iyi ,çoluğu çocuğuyla eşiyle mutlu yaşayan bir adam varmış.Huzuru yerinde, ailesi içinde bir sıkıntısı olmayan bu adamın son günlerdeki düşünceli ve dalgın hali eşinin dikkatinden kaçmamış.'bey seni son zamanlarda çok dalgın ve düşünceli görüyorum.Allaha şükür işlerin bildiğim kadarıyla iyi;çoluk çocuğumuz sağlıklı ,seni böyle düşündüren nedir 'diye sormuş.'Çocukları yatırınca anlatırım 'cevabını vermiş.Daha tv lerin yayında olmadığı,çocukların okul derslerini bitirince ,aile bireylerinin erkenden yatak odalarına çekildiği yıllar...Evin annesi küçükleri öpüp koklayarak yatırıp,büyük kızının odasına kapıyı tıklayarak girmiş.'Güzel kızım yatıyor musun ,hayırlı geceler ' 'hayırlı geceler annaciğim biraz kitap okuyup ben de yatacağım ,sen beni bekleme 'deyip annesinin yanağına bir öpücük kondurmuş.Siz, annenin 'güzel kızım 'dediğine bakmayın;kuzguna yavrusu şahin görünür misali;huyu çok iyi ,eli becerikli sesi billur gibi kızın,diğer kardeşlerinin aksine yüzü pek güzel değilmiş.Anne yatak odasına gelince ,eşinin anlatacaklarını çok merak ederek ,karşısına oturup soran gözlerle yüzüne bakmış.Adam öksürüp boğazını temizleyerek anlatmaya başlamış.'Hanım sen benim çocuklarıma düşkünlüğümü bilirsin,kızı erkeği birbirinden ayırmadan severim.Onlara haramı helalı öğreterek, iyi ahlaklı insanlar olarak yetiştirmeye uğraşıyoruz.Büyük kızımız senin gibi dikiş nakışa olan düşkünlüğünden sanat okulunu bitirdi.Yemek ve ev işlerinde kolay kolay kimse eline su dökemez.Ama sen de biliyorsun ,akranları ev bark sahibi olduğu halde kızımızı istemeye gelen hayırlı bir kısmeti yok .Ona dertlenip üzülüyorum 'demiş.'Komşumuz Ahmet beylerin uzak bir akrabalarının ana babası olmayan ,çalışkan becerikli fakat maddi yönden oldukça zor durumda olan delikanlı tanıdıkları varmış.Ona sizin Nazlıyı verelim.Evini barkını sen kur ,ilerde dükkanda sana da yardımcı olur diyor;Nazlı'ya bunu incitmeden nasıl söyleriz diye düşünüyorum.'demiş.'Ben o delikanlıyla görüştüm ,gayet efendi ,saygılı elinden tutan olursa ,iyi de bir tüccar olup,bizim kumaş dükkanımızda bana yardımcı olur.Ne dersin ,bunu nazlıya bir açsan 'demiş.'Tamam bey sabah ola hayrola,şimdi yatalım ben bir çare düşünürüm.
    Anne ayşe hanım her sabah gün doğmadan kalkar,namazın ardından çayı ocağa koyar,sofrayı hazırlar,eşini ve çocuklarını kaldırır;kahvaltının ardından büyük kızı Nazlı ile günlük işlerini yaparlardı.Nazlı çok hamarat ,eli çabuk ,becerikli bir kızdı.Tek kusuru yüz güzelliğine sahip olmamasıydı.Onu uzun süre tanıyanlar güzel huyundan ,merhametli,yardımsever hallerinden onu ruh güzelliği yüzüne yansımış görürler,yadırgamazlardı.Anne o gün de,çocuklarını okula ,eşini işe uğurladıktan sonra''Nazlım birer bardak çay koy da ana kız sabah keyfi yapalım ''dedi.Nazlı iki çay bardağını koyduğu çay tepsisiyle ,evlerinin Eyüp camiini gören cumbalı oturma odalarına gelip,annesinin çayını verip sedire annesinin karşısına ilişti.Annesi hemen ev işlerine başlamadıysa önemli şeydi anlatacakları.''Eee kızım lafı eveleyip gevelemeden sadede geleceğim.Sen de kardeşlerin de çok iyi ahlaklı gençler olarak yetiştiniz .Sen çok becerikli ,çalışkan tertipli bir kızsın.Sağlığımızda baban da ben de senin yuvanı kurup ,mutlu olduğunu görmek isteriz .Komşumuz Ahmet beylerin uzaktan akrabaları bir genç varmış;ana babası o küçükken genç yaşta ard arda vefat etmişler.Akrabaları sahip çıkıp büyütmüşler.Baban görmüş, terbiyeli çalışkan bir gençmiş.Ahmet amcan babana'' sizin Nazlıyı ona isteyelim ,sen de maddi yönden destek olursan yuvasını kuralım bu gençlerin''demiş.''Sen ne dersin kızım?''deyince,Nazlı utanarak ''siz bilirsiniz annem''dedi.
    Baba Hasan bey evlerine çok yakın Eyüp meydanındaki kumaşçı dükkanını besmeleyle açtı.Ortalığı gözden geçirip düzensiz birkaç kumaş topunu düzeltip ,o günün gazetesini alıp okumaya başladı.1950 lili yılların İstanbulu...Cadde ve sokaklarda şimdiki trafik keşmekeşi yok.Az sonra dükkan komşusu Ahmet bey sabah kahvelerini içmek için kapıdan kafasını uzattı.''hayırlı sabahlar dostum,birer az şekerli köpüklü söylüyorum kahvecinin çırağına.'' ''Gel Ahmet'ciğim gel zahmet etme ,kahvecinin çırağı birazdan uğrar,Hasan amca misafirin var mı ,yalnız mısın ahveni getireyimmi ?diye söyleriz.Nasılsın dünden beri iyi misin ''diyerek sohbete başladılar.
    Ahmet beylerle ayni zamanda evleri de ayni mahallede idi .Ahmet beyin eşi Ayşe hanımın genç kızlık arkadaşı idi.O da güngörmüş hanımefendi bir insandı.Tek eksikleri çocukları yoktu.Arkadaşı Ayşe çocuklarını büyütürken öz teyzeleri gibi ilgilenip yardımcı olmuştu.Nazlıyı da ''yüreği güzel kızım Rabbim güzel huyların hürmetine hayırlı kısmet versin sana ''diye dualar ederek severdi.O yüzden Ahmet beyin o uzak akrabaları,Kerem adlı yeğenleri için kız ararken ,Ahmet beyin aklına Nazlıyı o koydu.''Bey ne dersin Nazlıyı Kereme alırsak hem biz hem de Hasan beyler maddi manevi koruyup kollarız fena mı olur?'' ''Dur hanım dur sana kalsa hemen düğünü yapacaksın.Tamam biz Nazlıyı çok sevdiğimiz için iç güzelliği yüzüne yansıyor.Ya Kerem görünce beğenmezse ''dedi.


    Güzel bir ilkbahar sabahı...Eşini işine uğurlayan Rahmiye hanım sabah kahvesine komşusu Ayşe hanıma uğramaya karar verdi.'şu Nazlı'yı isteme işini de konuşurum ' diye geçirdi içinden.Ağaçlar tomurcuklarını patlatmış,sümbül ve leylakların kokusu havaya karışarak insanın genzine doluyor,kuşların cıvıltısı tatlı bir nağme gibi insanı dinlendiriyordu.Ayşe hanım bahçedeki çiçeklerini suluyordu.'Gel ahretlik gel ,kahvemizi asmanın altında içelim'diyerek komşusunu çardaktaki minderli sedire davet etti.Benim de canım yalnız içmek istemedi.'Nazlııı Rahmiye teyzenle benim kahvelerimizi yapıver kızııım.' 'Tamam annem hemen,Rahmiye teyzeciğim hoş geldin 'diyerek mutfağa koştu.'Bahçen de insanın gönlünü şenlendiriyor,komşum.Leylak ve sümbüller coştu,maşallah havalar da gitgide ısınıyor'.Nazlı kahvelerini birer bardak suyla ikram edip,sabah bulaşıklarını yıkamak için mutfağa döndü.'Ne yaptınız Ayşeciğim Hasan beyle konuştunuz mu?Bizim şu Kerem'i ,geçen yıl geldlğinde görmüştün.Yetiştiren amcasını ve yakınlarını hiç üzmedi.Allah için eli yüzü de düzgün.Bir de hayırlısıyla evlendirirsek gözümüz arkada kalmaz.'Ne diyeyim Rahmiye hanımcığım ,nasip kısmetse olur'dedi.'Ben Keremle konuşurum,bir iki güne bir kahvenizi içmeye uğrarız.'diyerek kalktı ,'evde işler beni bekler.' İki gün sonra Rahmiye hanım akşam ziyarete geleceklerini haber verdi.Nazlı evi güzelce süpürüp sildikten sonra ,mor sümbüllerden masadaki vazoya yerleştirdi.Kardeşleri derslerini odalarında yapıp ,oyuncaklarıyla orada oynadıkları için ,misafir odaları her zaman derli topluydu.(misafir kabul ettikleri odaları evin en geniş tertipli odalarıydı.Şimdilerde klasik veya modern son model eşyalarla döşeli,evin bilhassa çocuklarına girmesi yasak olan salonlar bilhassa 1980 li yılların müzeleri,o dönem pek yaygın değildi.yalnış okumadınız müze tabiri bana ait bir söz .Yeni evli olduğum 1975-80 li yıllarda, salonlar temizlenir paklanır ,sonra evin çocukları ve beyleri yayılmasın(ev hanımlarının tabiri) diye sıkıca kapatılır;çok kalabalık da olsa gelen misafir,oturma odasında ağırlanırdı.Eğer eve yeni taşınılmışsa kapısı açılıp bir müze !! gibi gösterilirdi.Her zaman eşime ,anneme ve kardeşime' inşaallah Rabbim bize salonu çok büyük bir ev almayı nasip eder de,çoluk çocuğumuzla geniş geniş otururuz derdim.'Çok şükür bu arzum gerçekleşti.Şimdi uzun yıllardır oturduğumuz evimin geniş(müze olmayan )salonunda bu yazımı yazıyorum.Konuyu dağıttım...Akşam yemeğinden sonra misafirlerini beklemeye başladılar. Nazlı üzerini giyinip saçlarını ensesinde bir kurdele ile topladı.Siyah saçları pırıl pırıl,kara gözleri, biraz irice burnuyla tezat oluşturan minyon yüzü çok güzel bir kız olmadığını gözler önüne seriyordu.Dişleri inci gibi ,gülümserse şirin bile sayılabilirdi.Ancak ilk görüşte kimsenin güzel diyemiyeceği bir tip.Kumral saçlı ,pembe beyaz yanaklı diğer kızkardeşinin yanında esmere yakın sarımtrak teni,siyah saçlarıyla pek de güzel olmadığının farkındayd.Bazen aynaya bakınca teninin kara sarı rengini yıkıyarak açmaya uğraşırdı.Heyecanlanıp sıkıldığı zaman biraz daha içine kapanır ve sararırdı.Annesi onun heyecanını yenmek için,'kızım sakin ol Ahmet amcanla Rahmiye teyzen her zaman geliyor,Kerem de herkesin yanında senin gibi sıkılır ,panik yapma' gibi sözlerle kızını rahatlatmaya çalışıyordu.

    Handan Akbaş
#18.03.2010 09:49 0 0 0
  • Konu: Gurbet/lik

    noimage


    Gurbet yada gurbetçilik nedir? Doğduğun topraklardan ayrı kalmak mı? Sevdiklerinden, yolunu gözleyenlerden, can dostlarından uzaklarda, bilinmeyen coğrafyalarda, özleyip de kavuşamamanın ötesinde, biz olamadığımız ve asla bizim olamayacak denizler ötesi topraklarda olmak mı? Yoksa bizi davul zurna ile karşılayan ev sahiplerinin şimdi kapıyı göstermeleri mi? Yoksa dilimizi, geçmişimizi unutup doğu-batı sentezi hilkat garibesi bir neo kültürün evladı olmak mi? Yoksa karnımın doyduğu heryer benim vatanım deyip gül gibi yaşayıp gitmek mi?

    Bilinen en eski gurbet türküsü şöyle der: Ben annemi, ben babamı, ben köyümü özledim. Vatanında iken eğlenceli bir kına gecesi şarkısıdır ama gurbette dinlendiği zaman insanın içine işler, ince belli bir çay bardağı buğusunda göz yaşlarımızı içimize akıtırız. Alışık olduğumuz nevresimi sabunla yıkanmış yün yorgan yerine hazır saten bir yorganı yüzümüze çekerek geride bıraktıklarımızı düşünürüz. Artık ana sesinin sıcaklığının yerini, bizi binlerce kere yollarını arşınladığımız emek ve kaybolan yıllarımız kokan fabrikalara çağıran çalar saatler almıştır. Pencereden dışarıya bakan bir çift durgun göz, renkli insanların doldurduğu, fakirlik kokan ama mutlu cıvıl cıvıl bir mahalle yerine tek tük yaşlıların karşıdan karşıya geçtiği tek tip binaların onları selamladığı ruhu buza çalmış mahallere isyan etmez mi? Bazen canın çeker takarsın kırık bir memleket havası, havasından mıdır suyundan mıdır, memleketinde ki aynı hazzı rakına meze yapamazsın, kulakların buna isyan etmez mi?

    Mehmet Şen
#18.03.2010 09:43 0 0 0




  • noimage

    Yüreğindeki serçenin gözlerindeki uçurumdan
    Siyah gecenin taştan bozma döşeğine düştüm usulca
    Ay güneşte bırakır olmuştu artık ışığını sıcağını
    Yıldızlar toprağın nasırlı avuçlarında
    Karanlığı yaran haşin bir rüzgârın son durağı olurdu ruhum
    Issız yanım korkar
    Üşür
    Ne bir adım ileri ne bir adım geri
    Ruhum kök salar bulunduğu yere
    Duymuyor musun kulaklarda çınlayan sessizliğimin sesini anne



    Biçilmiş kundağımı giymiştim
    Bebektim
    Gelindim
    Gömüldüm
    Gözünün gördüğü ben değildim
    İçimdeki kız
    Senin ninninde kaldı
    Dilindeki duada
    Uyuttuğun beşikteyim ben hala
    Sen giydirdiğin pabuçlarımla yarınlara uğurladım sansan da



    Kirlendim içimdeki sönmez harın isinde
    Kimsesizlikle buzullara çadır kurdu ruhumdaki karınca
    Yıları saymadım
    Gün düne koşuyordu bensiz
    Takvimdeki yaprak bile kopuyordu dilimdeki söz kadar sessiz ve belirsiz
    Zamanlarda kayboldum anne
    Kayıtlarda ismim kimsesiz kız ruhu öksüz



    Hayat masal değildi anne
    Ben düşleri kâbusla takas etmiştim
    Baharım zemheri kışın ayazıydı
    Kırağı düşerdi ektiğim ümitlerin üstüne
    Her hayal dönüşsüz uğurlanırdı balkonumdaki baykuşun gagasında



    Şimdi vakit hazanı geçti
    Bir nefesin gölgesinde vuslatta ruhum
    Kasırganın ortasında ılık bir melteme düştü yolum
    Mavi gökyüzünde beyaz bulut evim
    Ay gece lambam
    Yeşil bir elbise giyindi ruhum
    Sen acımdan uzaktın anne
    Mutluğumda da ırağımdasın
    Yoksun.....



    Sedanur
#18.03.2010 08:36 0 0 0
  • noimage



    En çok sen düşerdin aklımın zindanlarına
    Kurduğum darağacında yine kendim takandım ilmeği boynuna
    Kül rengi bir toprağa gömerdim içimdeki yaşla
    Sen aşk uzaktın bana hayal bile olsa



    Surlarla çevrili bir şehirdim
    Kayaydı toprağım
    Yabani otlar
    Ekmeden piştiklerimdi yıllık hasadım
    Bereket yağmurları
    Hüzün bulutumdan damlayan iki damla yaş
    Sevdayla çağlayıp sarılmak toprağa aşkla uzaktı ruhuma



    En büyük servet sevgiydi
    Bilirdim
    Fakirdim lakin
    Hep el açtım
    Dilendim
    Sadaka sevgiler
    Yıllık zekâttı paya düşen
    Doymak uzaktı ruhumdaki sofrada



    Şimdi hayallere sığmayan
    Gittikçe büyüyen şelale misali aşk
    Ve bitmez bir sevda şöleni kurdun aç ruhumun karargâhına
    Gözlerinin gölgesi
    Nefesinin çatısındaki yuvamda


    Sedanur
#18.03.2010 08:30 0 0 0
  • Sensizliğe yenilmek,
    Sana yenilmekten zor olsa da,
    Ardımda bir sürü belkiler bırakarak
    Seni içimden terk ediyorum...


    Emeğine sağlık Arda...Bu güzel şiiri sunumunla yeniden okumuş oldum...

#17.03.2010 21:57 0 0 0

  • noimage



    Bugün çok erken kalkmıştık
    Traş olduk. Mataralarımızdan birer yudum su içip, toprakla teyemmüm ettik
    Siperlerimiz ölüme beş dakikalık mesafedeydi Huşu ile sabah namazını kıldık. Siperlerimizin kenarlarında bulduğumuz çiçekleri sol yakalarımıza taktık
    Bugün düğün günümüzdü. Gelinliklerimizi giyindik. Süslendik. Bayrağımız nazlı nazlı dalgalanıyordu. Sanki bize; "Bana kan lazım" diyordu.
    Derken kumandanın emri okunmaya başlandı.... ""EY YİĞİTLERİM, KAHRAMAN ECDADIMIN EVLATLARI, YÜCE TÜRK MİLLETİNİN ALPERENLERİ, OĞUZ ATAMIZIN BIRAKTIĞI MİRASA CANIYLA KANIYLA SAHİP ÇIKAN CİVANMERTLER, EY MEHMETLER...

    YÜREĞİNİZDE SÖNMEYEN MEŞALE OLAN "VATAN SEVDASIYLA" HAK PEYGAMBERE LAYIK OLMAK İÇİN BURAYA GELDİNİZ... TÜRK DÜŞMANLARINA HADDİNİ BİLDİRME GÜNÜ İŞTE BUGÜNDÜR... ANALARINIZ; SİZLERİ KINALAYIP YOLLAMIŞTI... HAZRETİ İBRAHİM'DE OĞLU İSMAİL'İ MEVLAYA TESLİM ETMEYE GÖTÜRÜRKEN ANASI KINALAMIŞTI... ALLAH YOLUNDA VATAN UĞRUNA KURBAN OLMAYA HAZIR MISINIZ?""
    Hep bir ağızdan: "ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA İLAHE İLLAHU ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VELİLLAH İL HAMD" Sesleri ile Çanakkale "Vatan Vatan" diye şahlanıyordu.

    Kumandan emri okunmaya devam ediyordu;
    "YARIN SİZİN YÜREKLERİNİZDEDİR... YARIN SİZİ RAHMETLE, MİNNETLE, ŞÜKRANLA ANACAKTIR; BU MEMLEKETİN ÖZ VE HAS EVLATLARI.... SİZİ UNUTANLARI; SİZİN MÜBAREK KANLARINIZ BOĞACAKTIR.... YARINLARA MUTLAKA MUTLAKA TÜRK GÜNEŞİ DOĞACAKTIR.."
    Hep biz ağızdan: "ALLAHÜMME SALLİ ALÂ SEYYİDİNA MUHAMMEDİ'NİN NEYBİY ÜL ÜN BİYÜL VE ALÂ ALİHİ VE SAHBİHİ VE SELLİM" Nidası yükseliyordu; siperlerden...
    Süngülerimizi kuşandık... Musaflarımızı çıkardık. Allah'ın Ayetini okuduk. Manevi iklimi ruhumuza dokuduk. İlk harekât başladı; "Allah Allah" sesleri Boğazın hırçın dalgalarında yankılanıyordu...
    İlk gidenlerin adından; musaflarımızı açıyoruz. Ayetlerimizi okuyorduk. Hemen ardından "Allah Allah" diyerek; vatana kurban oluyorduk....
    Bölük bölük, dalga dalga ölümlere koşuyorduk. Bedrin Arslanlarıyla coşuyorduk....

    BİZ KAYSERİ LİSESİ ÖĞRENCİLERİ....
    BİZ GALATASARAY LİSESİ ÖĞRENCİLERİ...
    BİZ İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ....
    BİZ BALIKESİR GÖNÜLLÜLERİ...

    noimage

    Bugün 18 Mart;
    Sol yanımız vatan diyor.... Anamız da vatan demişti... Anamız bizi yollarken; "Unutma yavrum, kınalı kuzum, unutma evladım, duyduk ki; düşman Çanakkale'yi geçmek istemiş.... Senin anan benim... Babandan başka el elime değmedi Babanın elinden başka el, saçımın teline değmedi....
    Biz sizi bağrımıza gömdük.... Biz sizi nurlu diyarlarda Hazreti Hamza ile gördük.... Gün eğleşme günü değil,,, Biz vatana destan olasınız diye sizi yolluyoruz... Gururumuz olun... Hak Peygambere lâyık olun... Mabedinizi kanlarınızla koruyun" demişti....
    Yavuklumuzun verdiği mendili çıkarıp, siperlerimizin kenarından kopararak sinemize taktığımız gülü sardık...
    Ve; Sıra bize gelince; Vira bismillahlarla ayağa kalkıp, siperlerden Şahadete koştuk....
    Süngü şakırtıları... Etlerimize süngü girişleri ile "hışşşş" sesleri.... "Eşhedü Enla İlahe İllallah Ve Eşhedü.........." Seslerimize karışıyor... Sırasını bekliyenler... "Vatan sağolsun" diyordu... Onlarda ardımızdan yürüyordu...
    Bitmiyordu düşman,
    Vuruldukça çoğalıyordu TÜRK
    Gün öğlen olmuş.... Kopan kollar, bacaklar, siperler kan gölüydü....
    ÇANAKKALE'DE VATAN YAZILIYORDU...
    Siperlerden;
    EZANLAR OKUNUYOR...EZANIN MANEVİ HAVASIYLA YÜREKLERİMİZE İLAHİ BİR KUDRET DOKUNUYORDU....
    Mataralarımızdan iki yudum su içtik. Teyemmümle abdest tazeledik...
    Bulunduğumuz siperde gönlümüzü Kâbe'ye çevirdik...
    Huşu içinde Kâbe'ye gidip geldik.... Huşu içinde Resulü Zişan Hazretlerinden yardım istedik.... "YA MUHAMMED HAÇLI AZDI, HAÇLI MÜSLÜMAN KANI İÇİYOR. ÖVDÜĞÜN FATİH'İN EMANETİ OLAN İSTANBUL'A GÖZ DİKMİŞ, ÇANAKKALE'Yİ GEÇECEĞİM DİYOR... BİZ "HUBBÜL VATAN MİNEL İMAN" HADİSİ ŞERİFİNE RİAYET EDİP SET VURDUK.... GEÇİT VERMİYORUZ.... BİZE DERMAN VERMESİ İÇİN DUALARINA, SANA MUHTACIZ YA MUHAMMED" ... DEDİK....
    BİLİNMEYEN SIRLAR ALEMİ... BULUT OLUP İNİYOR.... DÜŞMAN ASKERİNİN ÜSTÜNÜ KAPLIYOR... SONRA ONLARI ALIP BAŞKA ALEMLERE GÖTÜRÜYORDU....
    SATUK BUĞRA... GÜNDÜZ ALP... EYÜP SULTAN...ULUBATLI... OSMAN BEY.. ALPARSLAN... ERTUĞRUL GAZİ... ŞEYH EDEBALİ.... ANALAR ANASI HAYME ANA... YAVUZ SULTAN.. HAZRETİ FATİH AYAĞA KALKMIŞTI...
    HAZRETİ MUHAMMED ORADAYDI....

    noimage

    Bugün 18 Mart;
    Gün akşama varıyordu....
    Bütün haçlı bir olmuş inatla saldırıyordu....
    Haçlı Türk'ün iman gücünü anlamıyordu...
    Haçlı Türk'ü tanımıyordu...
    Türkün iman dolu sinesi.... Haçlıyı durduruyordu.... Düşman; Çanakkale'yi geçemiyordu....
    Bugün 18 Mart;
    Doksanbin vatan evladı.... Çanakkale sırtlarında... Kefensiz .....
    YAŞIMIZ 16- 20 .....
    SİZ GÜLESİNİZ... GÜLERKEN DE BİZİ BİLESİNİZ.... ARDIMIZDAN GELESİNİZ.... ÇANAKKALE'DE GEÇİLMEZ KALE OLASINIZ DİYE.... ÇANAKKALE'YE GELİRKEN DÖNMEYİ DÜŞÜNMEDİK...
    Kim ki; Bizim istirahat ettiğimiz toprakların üstünde domuz otlatırsa,
    Kemiklerimiz sağa sola uçuşurken.... Seyirlik edene de, Benim vatan olmuş ruhumun bir parçası toprağın üstünde iken, benim kemiklerim toprağın üstünde iken, göre göre benim vatan yaptığım bu toprakları gezen bedene de,,, Böylelerine hakkını helal edenede yazıklar olsun...
    Benim kanlarım onlara haram olsun...

    ÖZ VE HAS VATAN EVLATLARI DÜNÜNE LAYIK OLSUN...
    DÜN VATAN OLANLARA
    BU GÜN FATİHA OKUSUN
    BU GÜN 18 MART.....


    noimage


    ONSEKİZ MART MEKTUBU

    ŞAHADET ŞERBETİNİ HAYAT DEYİP YUDUMLAYAN
    VATANIN ASIL SAHİBİ ŞEHİTLERİMİZİN MAKAMLARI NURDUR...

    ALLAH (C.C); BİZLERİ YOLLARINDAN GİDENLERDEN VE ŞEFAATLERİNE LAYIK OLANLARDAN EYLESİN...

    TÜRK SİLAAHLI KUVVETLERİNEVE YÜCE TÜRK MİLLETİNE SAYGILARIMLA...

    ŞEHİTLERİMİZE VE BÜTÜN GEÇMİŞLERİMİZE FATİHA...

    ARZ EDERİM...

    Alnımızdan vurulup, toprağımıza dolduk
    Ömrümüz nisandayken; hazanı, kışı bulduk
    Güller yeşersin diye, ay yıldız için solduk.

    Cennet bahçelerinde, Zümrütlere dal olduk
    BİZ ONSEKİZ MART GÜNÜ; BAYRAKTAKİ AL OLDUK...

    Conkbayır'ı coşmuştu, kanımız oluk oluk
    Gelibolu sırtları, Mehmetçikle bir soluk
    Ölümlerle çağladık, yan yana, bölük bölük.

    Miraç"tan yeryüzüne, sicim sicim sel olduk
    BİZ ONSEKİZ MART GÜNÜ; BAYRAKTAKİ AL OLDUK...

    Berat şahlanışında, mucizeleri gördük
    Namert geçmesin diye; canımızdan set ördük
    Muhammed aşkı ile; küffar defteri dürdük.

    "Şehitler Ölmez." Diyen; Cebrail"e dil olduk
    BİZ ONSEKİZ MART GÜNÜ; BAYRAKTAKİ AL OLDUK...

    Süngümüzle, dipçikle; mermilerini yorduk
    Vira Bismillahlarla, Hak için düşman vurduk
    İmanlı yumruklarla, haçlıdan hesap sorduk.

    Yaratan"a şükredip; liyakatlı kul olduk
    BİZ ONSEKİZ MART GÜNÜ; BAYRAKTAKİ AL OLDUK...

    Çanakkale"yi geçip, İstanbul diyemedi
    Mihrabımın süsüne, elini değemedi
    Vallahi Yiğit Türk"ün; başını eğemedi,

    Sancağı bırakmayan, Şühedada el olduk
    BİZ ONSEKİZ MART GÜNÜ; BAYRAKTAKİ AL OLDUK...

    Sanmayın ki ölüyüm; sizlere emanetim
    Asıl emanetimiz; kalmasın öksüz, yetim
    Şehidim ben şehidim; sararmaz benzim, betim.

    Makam-ı Nur Mekân"da; şefaate bal olduk
    BİZ ONSEKİZ MART GÜNÜ; BAYRAKTAKİ AL OLDUK...

    KADİR DURAK

    noimage


#17.03.2010 21:09 0 0 0
  • noimage



    Yaşlanmakla ihtiyarlamayı karıştırıyoruz hep. Hatta aynı şey sanıyor, sayıyoruz da. Yanlış efendim. Aynı süreçse de kastedilen, içerikleri ve ulaşılan hedef farklı çünkü.

    Dünyaya geldiğimizin ertesi günü yaşlanmışızdır bir günlük de olsa. Bir yaşını geride bıraktığında yavrumuz, aklımızın köşesinden geçmez yaşlandığı, oysa bir yıl yaşlanmıştır. Demez miyiz bir yaş aldı diye?

    Önemli olan; gün be gün, adım adım yol alınan o yaşlanma sürecini iyi değerlendirmek. Geçtiğimiz yollarda güçlü ve güzel izler bırakmak. O yollarda yeşermiş artı değerlerden, olabildiğince çok derlemek ve geliştirmek değil mi kendimizi son nefesimize kadar. Ve veda ederken sevdiklerimiz yanı sıra yaşadığımız dünyaya, bu değerleri aktarıp miras bırakmak, ardımızdan da hayır ve o artılarla anılmak değil mi olması gereken. Olmuşsa, oluşturabilmişsek bu mutlu sonu; yaşlanmışızdır kaçınımsız ama asla ihtiyarlamamışızdır.

    İhtiyarlamak çok başka bir duygu ve oluşum. İdeallerle, çalışmakla, yaşama bakış açısıyla ilintili bir süregelim. O nedenle ki yirmi beş, otuzlu yaşlarda pek çok ihtiyar görmekteyiz çevremizde, yetmiş, seksen yaşındaki gençlerin yanı sıra.

    İdealsiz insan, üretmeksizin yaşayan, yaşamı bomboş, yemek içmek ve uyumaktan ibaret insan, bırakın ihtiyarlamayı, yaşamıyor, ölüdür hatta. Her yaşın bir güzelliği, o güzellikleri güzellik yapan bir takım değerleri vardır. Olmalıdır da.

    Belli bir yaşa gelinince, çekip eli eteği her şeyden, bir köşede ölümü beklemek, özlemek hatta ne zaman alacak emanetini, bir an önce alsa da çekip gitsem, böyle boş boş beklemenin anlamı yok duygularına kapılmak. Ya da artık burayla işim bitti deyip, kendini gideceği yere hazırlamak, o güne dek yapmamış, yapamamış olduklarının, borçlu gidecek olmanın bu anlamda telâşıyla.

    Gençlik yılları bir koşturma, bir yaşama telaşıyla nasıl olduğu anlaşılmaksızın, pek çok özlemin yoksunluğu, zaman yetersizliğiyle uçup gidiyor farkındasız.

    Bu yaşlanma sürecinde, o koşturmaların meyvesi alınmıştır artık. Evimiz vardır başımızı sokacak, arabamız ulaşımlarımızı kolay ve rahat kılacak, çocuklarımız tamamlamış öğrenim sürelerini, işlerini, eşlerini bulmuş, bir de torun vermişlerdir dünya tatlısı, borçlar ödenmiş, hatta birkaç kuruş birikimimiz de vardır bir kenarda, kötü günler ve kefen parası diye ayırdığımız. Sağlığımız da yerindeyse, ufak tefeklerini de, eh o kadar olacak deyip de göz ardı edebiliyor ya da umursamayabiliyorsak bundan büyük haz mı olur? Ne âlemi var şimdi bir köşeye çekilip de, kalan sayılı günlerin çetelesini tutmanın.

    İşte artık yaşama zamanıdır yaşayamadıklarımızın, işte artık yapma zamanıdır yapamadıklarımızın, biraz geç, biraz yoksun da olsa bahar yaşamaların, umutlar yeşertmelerin. Pek çok konuda, daha yetkin, daha ileri görüşlü ve birikimliyizdir yıllardır edine geldiklerimizle. Solmaya yüz tutmuş yapraklarını kurumaya bırakmak yerine, daha bir yeşertmenin, yeni yeni ürünler vermenin, ikinci ama daha bilinçli, daha doygun baharlar yaşamanın zamanıdır artık. En büyük şans verilmiştir bize değerlendirmemek olmaz, hâlâ hayattayızdır çünkü. Önce bunun kıymetini bilmenin şükrüyle sarılmalıyız ideallerimize. Pek çok kişiye verilmeyen verilmiştir, zaman verilmiştir, ideallerimizi özlemlerimizi yapılandırmaya. Öncelikle şükretmeliyiz, dediğim gibi bize bu imkân verildiği için, daha yolun yarısına varamadan göçüp gidenleri düşünerek.

    Pek çok sanat dalında çalışmalar yapmak, eserler vermek, sergilemek istemişizdir yıllardır. El becerilerimizi yapılandırmak, yardım derneklerinde çalışmalarda bulunmak, seyahatlere gitmek, uzaktaki akrabalara ziyarette bulunmak dünya gözüyle, birikimlerimizi yazıp yayınlamak, çiçekler, sebzeler yetiştirmek, toprakla uğraşma olanağımız varsa. Yine olanağımız var ve yalnızlıktan şikâyetçiysek; can yoldaşı bir genci paydaş etsek evimize ve yaşamımıza, eğitimini ve diğer yaşamsal gereksinimlerini karşılasak maddi gücümüzün yeterince, yaşama bir değer katsak ve kazandırsak böylelikle. Ne bileyim, ne özlemimiz varsa yaşama geçiremediğimiz, zaman ayıramadığımız o güne dek, hangisine imkânımız varsa onları hayata geçirmeye çalışsak. İçimizde bir yerlerde o güne dek gizleyip baskıladığımız çocuğu, genci çıkartıp gün yüzüne, yaşayıp yaşatarak, yaşlanmayı engelleyemez, ama ihtiyarlamayı tanımaksızın yaşayabiliriz yaşayabildiğimizce.

    Ve Hz. Muhammed; sağlığa, yaşama ve insan ilişkilerine yönelik ibretli önerilerinin her birinde olduğu gibi, o meşhur önerisinde de ihtiyarlamaksızın yaşlanmanın yolunu göstermiştir bir yerde de:

    HİÇ ÖLMEYECEK GİBİ BU DÜNYA
    YARIN ÖLECEK GİBİ ÖBÜR DÜNYA İÇİN ÇALIŞIN!!!

    Perihan Reyhan ALKAN
#17.03.2010 20:37 0 0 0
  • noimage

    Evet böyle der, aynen böyle söyler Behçet Necatigil bir şiirinin bir dizesinde. Sevgiyi mi sadece, neleri neleri bırakmadık ki yarınlara, neleri ertelemedik veya ısmarlamadık ki?!

    Basım aşamasındaki kitabımda yer alan mektuplardan birinde, benzer duyguları ben de dile getirmiştim. (Bugün, dünün yarını. Dün de bir evvelki gününkiydi. Hani yarın belki, hatta muhakkak dediklerim? Hani yarınlardan beklediklerim, umut ettiklerim, yarınlara ertelediklerim? Bugün neredeler?) Ve yine benzer bir şiirimden birkaç dize;

    Ertelendi yarınlara bugünler
    Bugünlerse dünlerin yarınları.
    Gel değiştir seyrini kaderin
    En güzel şafağı göreceksin
    En güzel yarınları o zaman
    O yarınlar ki
    Sevgi dolu, umut dolu.
    Aydınlık ve sımsıcak.

    Hiçbir şeyi, evet hiçbir şeyi bırakmayalım yarınlara. Hemen bugün, hemen bu an hayata geçirelim.

    Öncelikle sevgiyi ertelemeyelim. Sevelim insanı, doğayı, hayvanı, havayı, suyu. Sevgisizliğin bizi getirdiği nokta vahim, görelim bunu lütfen.

    Gelinen bu noktada düşünüyorum ki, insanlar sevgiyi, sevmeyi mi unuttu ki acaba? Ne olduğunu ya da sevmek denen duygunun. Nasıl bir şey olduğunu veya.

    Bakıyorum da herkes herkese aşkım diye hitap ediyor, bir tanem, hayatım, canım Daha on dakika olmuş, hatta daha ilk merhabada yine aynı sözcükler, yüzünü dahi görmediği, bir vesileyle telefon görüşmesi yapmakta olduğu herhangi birine bile, kimdir, nedir, kaç yaşında ve konumu nedir bilmek düşünmeksizin.

    Bu kadar basit mi bu duygu, bu sözcükler, bu kadar mı sığ taşıdığı anlam? Adı üzerinde, bir tane, bir tane bir tanedir ve bir kişiye söylenir, tektir o, bir ikincisi yoktur. Varsa da bir tane olmaktan çıkar o bir tane, bir insanın onlarca bir tanesi olmaz. Can, en aziz, en değerli, kolay kolay vazgeçilemeyen, o halde, öylesi aziz, yüce, değerli ve vazgeçilmeze söylenebilir ancak ve uğrunda canını verebileceğine. Her önümüze gelene verebilir miyiz canımızı? Hayat da öyle. Aşk, o ulvi, o müstesna duygu. Kolay kolay rastlanamayan, yaşam boyu bir, bilemediniz iki kez rastladığımız, ya da hiç tanımadan yılları tükettiğimiz. Kolay mı telaffuz rast gele, aşkım demek her önüne gelene. Yapmayalım ne olur, ucuzlatmayalım bu yüce duyguları bu denli.

    Ve yürekten sevelim sevdik mi, canı gönülden, dilde olmasın sözcükten öte gidemeyen. Evet, seviyorsak söyleyelim ve yaşayalım o sevgiyi. Hemen şimdi, hiç ertelemeksizin ve de sık sık yineliyelim davranışlarımıza da yansıtarak.

    Yaşatıp yaşayalım o duyguyu tüm görselliği ve içtenliğiyle, yarınlara bırakmadan!..

    Yarınlar yok belki, hatta yarın bile yok belki de!


    Perihan Reyhan ALKAN
#17.03.2010 20:23 0 0 0
  • noimage

    Tabiatta, "yer çekimi kanunu" diye bilinen bir kural vardır. Allah tarafından konulan bu kural Dünya kurulalı beri mevcuttur. Normal şartlarda, yani onu tutacak bir nesne ve sistem oluşturulmamışsa, havaya atılan bir cisim havadan düşer. Olgunlaşmış bir meyve ağaçtan düşer. Diğer şeyler için de bu geçerlidir. Dünyada baştan itibaren belli olan bir kuralı Newton adlı Bilim Adamı sistematik bir şekilde anlattığı için "yer çekimi kanununu" bulan bilim adamı diye anılmıştır." Bu kanunu okullarda da öğretirler. Bize de öğrettiler. Yer çekimi kanununu ortaokulu bitiren herkes, daha liseye başlamadan bilir.

    Gel gör ki, okullarda "toprak çekimi" denilen bir başka kuralı öğretmezler. Çünkü müfredatta böyle bir konu yoktur. Bu konu müfredatta olmasa da, gerçek hayatta mevcuttur. Okullarda öğretmeseler de, hayat bu kuralı bizzat öğretir. Yaşlanan her insan, hele gurbette yaşlanan her insan toprak çekimi kuralını bizzat yaşayıp da öğrenir.

    Toprak çekimi nedir? Gelin bu hususu anlamaya çalışalım.

    Çok kolay gözlemlendiği üzere, insan, doğumdan ölüme giden hayat yolculuğunda, başta ve sonda doğaya ve toprağa daha çok bağlıdır. İnsan hayatının aşamalarını bir hilalin şekline benzetecek olursak; hilalin en ucundan belli bir kavise kadar olan kısmı gençlik, bu kavisten itibaren hilalin en ortasını geçip de, orta yaşlılığın başladığı yerin tam karşısındaki bir nokta, yaşlılık öncesi ve yaşlılığın başladığı yer olarak tasvir edilebilir. Bu noktadan itibaren, hilalin diğer ucuna kadar devam eder gider yaşlılık.

    Neticede çocukluk ve ihtiyarlık hilalin iki ucu gibi, birbiriyle yan yana durur. İşte, bu iki yerde insan toprağa yakındır. Hem fiziki olarak toprağa yakındır, hem de ruhen yakındır. Bu Allah'ın bir hikmetidir. Gerçekten de, insan yaşlandıkça bir dal gibi eğilir ve toprağa yaklaşır. Çocukluğunda zaten boyu kısadır ve insanoğlu çocukluğunda toprağa yine yakındır.

    Fiziki bu yakınlığı izah etmek kolaydır. Peki, çocuklarda ve ihtiyarlarda ruhen toprağa bağlılığı nasıl izah edeceğiz? Onu da şöyle izah edeceğiz.

    İnsan, çocukken ne mal, ne mülk, ne para, ne pul düşünür? Varsa yoksa, oyun düşünür ve etrafındaki nesnelerle, etrafındaki varlıklarla ilgilenir. Bir çocuğun etrafındaki en büyük, en görkemli nesne, elbette topraktır, nehirdir, denizdir, ağaçtır, sahildir, dağlardır, gökyüzüdür ve Allah'ın yarattığı benzeri tabiat değerleridir. Çocuklar, bunlarla elbette yakından ilgilenir ve hafızasında bu güzellikler silinmez yer bırakır. İnsan büyüdükçe, bu güzelliklerin yerini, iş-güç, para-pul, mal-mülk, makam-mevki gibi şeyler almaya başlar. Bir de evlenince, çoluk-çocuk, evlad-û iyal derdi ile baş başa kalır ki, bırak dere, deniz, ağaç, orman ve dağları, adeta dünyayı unutur.

    Sonra yaşlılıkta, çocuklar büyür, evlenir, evli evine-köylü köyüne herkes yuvasını bulur, bir de emekli olununca, tekrar aklına-gönlüne, unuttuğu değerler, çocukluğundaki nehirler, dağlar, ırmaklar, ağaçlar, dağlar ve diğerleri düşer. Toprak adeta tekrar varlığını hissettirir. İnsan unuttuğu toprağı yaşlılığında tekrar hatırlar. Belki de, sonunda içine gireceği "sadık dostu toprağı" hatırlamak zorunda kalır.

    Bu husus yani, insanın yaşlılıkta kendisini toprağa ruhen tekrar yakın hissetme hususu, hele, o kişinin çocukluk ve gençlikten sonraki hayatı gurbette geçmişse, bu ruhi değişim daha şiddetlidir.

    Bu yüzden, yaşlılar, "döneceğim de döneceğim" diye tutturur ve imkân bulan memleketine döner. Yaşlılığında memlekete dönen kişi, aslında memleketine dönmüyor. Toprağına dönüyor, çocukluğuna dönüyor. Memleketine dönme imkânı bulamayan, "beni memleketimin toprağına gömün" diye vasiyette bulunuyor. Bu müthiş bir hadise ve çok ibretli bir dönüş hikayesidir. Aynı, Mevlana'nın Mesnevisinin ilk 18 beytinde geçen hadise gibi. Ney, niye inliyor ve ağlıyor? Ney, niye sızlıyor ve feryat ediyor? Beni kamışlıktan kopardılar diyedir, tüm ağladığı ve feryadı. Biz de öyleyiz. Dünyada doğduğumuz topraklardan uzağız çoğu zaman. Bundan dolayı feryat-û figan ederiz. Kendi toprağımızda yaşasak bile, bu dünya bizim asıl vatanımız değil. Bu nedenle asıl vatanımızdan (Cennetten) uzak olduğumuzdan dolayı inleriz, feryat ederiz.

    Netice itibariyle, toprak asla unutulmaz. Güzellikler hiç unutulur mu? Unutulur mu hiç, çocukluğumuzdaki yemyeşil vadiler, tertemiz nehirler, ulu çınarlar, nehirdeki balıklar, kurbağalar, yengeçler, dağın yamacında özgürce uçan kuşlar, uçsuz bucaksız ovada çiçekler arasında uçuşan kelebekler hiç unutulur mu? Asla unutulmaz bu değerler, bu güzellikler. Bir gün gelir, bu güzellikler, bu değerler, mıknatıs gibi çeker kendine. Mıknatısın çekim gücü olur da toprağın olmaz mı? Gün gelir o da çeker kendisine. O günden sonra insanı bağlasan durmaz artık. O günden sonra insan, artık toprağına doğru koşar, kuş gibi uçar. Çünkü, toprak çeker. İşte bu çekim gücüne "toprak çekimi" denir.

    Toprak, yaşlanan insanı ruhen ve fiziken kendisine doğru çektiği gibi, gurbette yaşayan insanı kendisine çağırır da. Çocukluğunu ve gençlik yıllarını memlekette yaşayıp da hayatının yaşlılık yıllarına kadar gurbette yaşamak zorunda kalan birisi yeri, zamanı geldiğinde memleketine dönmek ister. Toprak onu çeker. İşte buna da "toprak çekimi" denir.

    Sonuçta "toprak çekimi" vardır. İnsan hayatının başında ve sonunda toprak vardır.

    Ahmet SANDAL
    Şair Yazar


#17.03.2010 20:17 0 0 0
  • "Yemek yemek", biri isim, biri mastar eki almış ve her ikisi de aynı harflerden müteşekkil iki kelime. Bu her iki kelime, yan yana geldiğinde "yemek yeme" şeklindeki isim fiili oluşturuyor. "Yemek yemek", her ikisi de aynı harflerden oluştuğu ve her ikisi bir araya geldiğinde farklı bir anlam oluşturduğu için, dilimize özgü ilginç bir durum bu. Üstelik, "yemek yemek" hayatımızda oldukça sık kullandığımız bir deyim.

    Gerçi, asıl anlatmak istediğim, konunun bu dil yönü değil. Fakat, giriş kısmında bu ilginçlikten dolayı, mecburen dil bilgisi yönüne de değindim. Ancak, asıl değinmek istediğim husus, "yemek yemek" dediğimiz ve çok da basite aldığımız bu olgunun aslında ne muazzam bir vakıa ve ne büyük bir hakikat olduğudur.

    "Yemek yemek", iki muazzam nimetin bir araya gelmesidir. Bir tarafta "yemek" dediğimiz, Allah tarafından ihsan edilmiş ve yaşayan canlılara sunulmuş, nimet ve gıda var. Bu nimetler, bu gıdalar hadsiz ve hesapsız. Her an, her saat, her gün, her ay, her yıl güzel bir plan ve sistem içerisinde bizlere sunulmakta, mevsim mevsim, adeta bir sofra gibi önümüze serilmektedir. Bizler görüntüde bu nimetleri sanki bir çalışma, bir ücret ve bir bedel karşılığı alıyormuş gibiysek de, bizlere o bedeli elde etmek için, o çalışmayı göstermek için, o ücreti ödemek için gerekli olan kol gücünü ve akıl gücünü veren de Allah(cc)tır.

    Bir bakıyorsunuz, kış gelmiş, kışın meyvesi farklı. Bir bakıyorsunuz yaz gelmiş yazın meyvesi daha farklı. İlkbaharın, sonbaharın meyvesi farklı. Her mevsimin sebzesi, meyvesi farklı olmakla iş bitmiyor. Allah (cc), her mevsime göre ayrı bir iştah ve istek veriyor. Allah (cc), mevsimine göre halkettiği gıdaya göre iştah da veriyor. Yazın yemek için ağzının sulandığı bir meyveyi bir kış günü manavda görürseniz, bırakınız ağzınızın sulanması, içiniz titrer ve üşürsünüz. Ben geçen gün, bir manavda, bu kara kışın ortasında, birkaç adet karpuz gördüm, içim titredi, iştahım gelmediği gibi büyük bir üşüme hissi uyandı bende. Halbuki, o gıda yaz günü yendiğinde serinlik veriyor. Demek ki, yemek gıdasının verilmesiyle, iş bitmiyor "iştahın da verilmesi ve yeri zamanına göre verilmesi gerekiyor."

    Yemek yemek için, önce iştah gerekir. İştah olması yetmiyor. Yemek yemek için ağız lazım, diş lazım. Diş olması yetmiyor, dişimizle öğüttüğümüz gıdaların dil yardımıyla, yutağa doğru itilmesi gerekiyor. Yani dil gerekiyor. Yutak gerekiyor. Yemek borusunun önünde kapı vazifesi gören yutak olması yetmiyor, bu yutağın çalışabilmesi için tükürük bezlerinin çalışması gerekiyor. Yani, dil ile tadını alarak yediğimiz gıdaları yemek borusuna göndermek için tükürük bezleri ve yutak gerekmektedir. Görüldüğü gibi "yemek yemek" dediğimiz eylemin ikinci kısmında da nice nice nimetler, daha doğrusu hepsi de birer nimet olan organlar var.

    Yemek yemek", şeklindeki deyimin hem birinci kısmında, hem de ikinci kısmında, sonsuz şükür gerekmektedir. O (cc) sonsuz nimetler göndermiş ve gönderdiği sonsuz nimetleri yemek için de çeşit çeşit organlar halketmiş ve yeme duygusunu (iştahı) da vermiştir.

    Şimdi, "yemek yemek" deyimin iki kısmının mevcut olduğunu ve diğer kısmının mevcut olmadığını varsayalım. Yani, şunu varsayalım: Ağzımız, dişimiz, dilimiz, tükürük bezlerimiz, yutağımız yok, ancak, Dünyada bizle birlikte "yemek" dediğimiz gıdalar var. "Yemek var, yemek yeme uzuvları ve hissi yok". Bir işe yaramaz. Şimdi de şunu varsayalım: Dünyada biz varız, "yemek" dediğimiz gıdalar yok, ancak, ağzımız, dişimiz, dilimiz, tükürük bezlerimiz, yutağımız var. Yani, "yemek yok, yemek yeme uzuvları ve hissi var". Yine bir işe yaramaz.

    Öyleyse, yukarıda anlatılanları bir bütün olarak düşündüğümüzde, "yemek yemek" dediğimiz hususun aslında ne muazzam bir hadise, ne azim bir olay olduğunu anlarız. Esasında, çok daha kapsamlı tefekkür ettiğimizde, "yemek yemek" dediğimiz hususun bir mucize olduğunu fark ederiz. Her gün birkaç kez tekrarladığımız için üzerinden fazlaca düşünmeyip de geçtiğimiz ve "ne güzel yemek yedik, ne hoş yemek yedik, ne tatlı yemek yedik" deyip de, yalnızca gıdaların güzelliğine, hoşluğuna, tatlılığına atıfta bulunduğumuz, ancak, çoğunlukla yukarıdaki kapsamını düşünmediğimiz "yemek yemek" deyiminde durum o kadar da basit değil.

    "Yemek yemek" deyip her gün bir çırpıda söyleyip de geçtiğimiz, deyiminin kapsamını, niteliğini ve bir bütün olarak özelliğini düşünmediğimizde ve konuyu basite aldığımızda, gaflet ve nankörlük içinde oluruz. İnsanların bir çoğu bu hususta -maalesef- nankörlük ve gaflet içindedir. Bu durum, çok acı bir gerçektir.

    Nimetleri basite almak, insana has bir nankörlüktür. Artık,basite aldığımız o nimetler içinde dahi sonsuz nimetler saklı olduğunu fark edelim ve bu nankörlükten vazgeçelim. Yüce Rabbimize (cc) sonsuzbir şekilde şükredelim. Ve her yemek yemeye başladığımızda Bismillahile başlayıp Elhamdülillah ile bitirelim ve ortada da tefekkür edelim,İnşaallah.

    Ahmet SANDAL
    Şair Yazar
#17.03.2010 20:13 0 0 0
  • Geçen hafta Cumartesi günü Hacı Bayram-ı Veli Camii'nde Geleneksel olarak her yıl yapılan bir Mevlid-i Şerif'teydim. Yaşı oldukça ilerlemiş ve saçı-sakalları bembeyaz, bedeni de oldukça zayıflamış, hatta yürümekte bile zorlanan bir Hemşehrimiz, Mevlidin bitiminde uzun bir dua yaptı. Hepimiz amin dedik. Yapılan bu duada bir husus dikkatimi çekti. Duayı yapan o yaşlı Hoca Zat en az üç-beş kere, "bu şekilde her yıl yapılan Mevlidlere daha uzun ve nice seneler iştirak etmeyi" zikretti. Yani Rabbimiz(cc)den uzun ömürler diledi. Tabi uzun ömür hayırlı hizmetlere vesile olacaksa istenir ve Biz dahi isteriz. Allah (cc) hayırlı ve uzun ömrü herkese nasip etsin.

    Ancak, günümüzde, özellikle Dinden-İman'dan uzak kalmış bazı gençlerde, hayata karşı lakaytlık ve yaşama karşı isteksizlik, geleceğe karşı biganelik ve bilinçsizlik hâkimken, yaşı 90'lara yaklaşmış bir Yaşlı insandan bu şekilde (hayata karşı son derece kuvvetli bir şekilde) bağlılık, üstelik bedenen zayıf ve güçsüz duruma düşmüş iken hayata sımsıkı sarılmışlık çok dikkatimi çekti ve geçen Cumartesi'den beri tefekkür hâlindeydim. Tefekkürüm devam ederken, çok şükür karşıma bu gün, bu sabah bir Hadis-i Şerif Meali çıktı. Bir gazetede şu Hadis-i Şerif'i okudum: "Yaşlının bedeni kuvvetten düşer. Fakat gönlü şu iki şeye karşı gençtir: Uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi." (Câmiü's-Sağîr, No: 2471 Bu Hadis-i şerif'i okudum ve "Ya Rabbi (cc) şükür" dedim. Hem bir Hadis-i Şerif'in tecellisini bildirdiği ve hem de bir hâkikati müşahede ettirerek öğrettiği için. Böylece kafama takılan bir soruya cevap bulmuştum.

    Evet, hikmetli bir durum ki, Allah-û Teala Hazretleri insana yaş ve ömür verdikçe, aynı zamanda hayatı da o kişiye sevdiriyor. Gençler ise bu durumu idrak edecek bir yaşta olmadıkları ve o çağa gelmedikleri için hayatın kadr-i kıymetini Yaşlılar kadar bilemiyorlar.

    Hayat, yaşadığımız çağda gitgide zorlaşsa da, nice olumsuzluklar insanı hayattan soğutsa da, Yaşlılar asla bunları düşünmüyor ve dört elle hayata sarılıyorlar. Bu benzetme bilemiyorum doğru mu olacak, ama "teşbihte hata yoktur" kuralı gereğince bu benzetme bulunacağım. "Yaşlılar depremde yıkılan koca bir enkazın altında kalmış ve sonradan kurtulmuş bir adamın bilincine sahiptir."

    Televizyonlarda zaman zaman görüyorsunuz. (Allah kimseye yaşatmasın) Depremde, çocuk, genç, orta yaşlı, yaşlı hangi yaştan olursa olsun, enkaz altından çıkarılan bir insanın, enkazdan çıkarılma anındaki hayata bağlılık ve gözlerindeki sevinç ışıltısı ne kadar da bariz ve ne kadar da açık. Çünkü, o kişi o enkaz altında, hayatın gerçek değerini çok iyi anlıyor. İşte, yaşlılar da yaşları ilerledikçe kendilerini "yaş enkazı altında hissediyorlar" ve olanca güçleriyle hayata bağlanıyorlar.

    Gençler öyle mi? Heyhat! Nerede o bilinç, nerede o Gençlik! Hayatı boş-beleş bir durum ve sanki bedava verilmiş bir ikram sanıyorlar. Bedava elde edilen bir malın değeri olur mu hiç?

    Yaşlılar öyle mi? Nice zorluklar görüyor ve nice tecrübe yaşıyor. Hayatı daha iyi anlıyor ve tefekkür ediyor. İşte yukarıda örnek verilen Yaşlı Hoca Zat. Neredeyse yürüyemiyor, yaşı neredeyse 90, fakat daha da uzun ömür istiyor. Çünkü, hayat değerli ve insan için bu değerin idrakiyle kazançlı çıkması, salih amellerini ve ibadetini çoğaltarak kâr üstüne kâr elde etmesi mümkün. Keşke Gençler de bunu tefekkür etse.

    Bu vesile ile, Hadis-i Şerif'teki ikinci kısmı da tefekkür etmeye başladım şimdi. Yukarıdaki Hadis-i Şerif'i bir kez daha hatırlayalım: "Yaşlının bedeni kuvvetten düşer. Fakat gönlü şu iki şeye karşı gençtir: Uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi." Evet, Hadisi-i Şerif'in ilk kısmını yukarıda açıklamaya çalıştım. İkinci kısmı olan, "yaşlılarda neden mal sevgisi devam ettikçe eder" hususunun tefekkürüne şimdi başladım.

    Gerçekten de aynen Hadis-i Şerif'te belirtildiği gibi, "yaşlılar da mal sevgisi çok çok fazla." Bunu geçmişteki Yaşlı Ev Sahibimden çok iyi bildiğim gibi, etrafımdaki bir çok Yaşlı Kişiden biliyorum. Mal, mülk ve para, özellikle Dinden-İman'dan uzak kalmış Yaşlılar için çok ilginçtir, büyük bir sevda. Çocukluğumda gördüğüm bir manzarayı da burada belirtmek istiyorum. Bir yakınımızdaki yalnız yaşayan bir Yaşlı Kadın'a yiyecek birkaç kap yemek götürmüştük. İçeriye girdik ki, yaşı 90'larda olan o yaşlı kadın sandığının dibine özenle yerleştirdiği ve oradan çıkarttığı elindeki bir avuç parayı tek tek öpüyor ve sandığın dibine tekrar özenle yerleştiriyordu. Çok ilginç bir manzara. Çocukluğumdan kalan bir ilginç hatıra.

    Şimdi tefekkür sırası: Yaşlılar neden mala-mülke ve paraya düşkündür? Haydi düşünelim.

    Ahmet SANDAL
#17.03.2010 20:11 0 0 0
  • Şahadet, "lügat mânâsı itibariyle, şâhidlik etmek, bir şeyin doğruluğuna inanmak, delâlet, alâmet, işaret" gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin ıstılahi mânâsı ise, "Allah (cc) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek, din için muharebede şehit olmaktır". Bu yazımızda şahadeti ıstılahi mânâsı itibariyle kullanacağız.

    Şahadet büyük ve muhteşem bir hadise, mühim ve azim bir husus. Böyle mühim ve azim bir konuyu, azamet ve ehemmiyetine halel getirmeden nasıl basit ve sade bir şekilde anlatabiliriz?

    Şahadet hakkında yazı yazmak ve şahadeti anlatmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde önce bunları düşündüm. Evet, tartışmasız bir gerçek ki, şahadet, büyük, azim ve mühim bir hadise ve husus. Gel de en basit ve en tabi bir şekilde anlat.

    Anlatmak zor olsa da, şahadet üzerinde tefekkür etmek ve konuyu iç âlemimizde mütalaa etmek mümkün. Şahadetin, şehitliğin bir büyük paye ve en büyük bir zirve olduğunu anlamak mümkün. Şehitliğin bir mü'min için en mutlu bir akıbet olduğunu kavramak mümkün. Bütün bu mümkünlere rağmen, bu büyük paye ve zirveyi, olanca azameti ve olanca izzeti ile bir başkasına basit, sade ve tabi bir şekilde aktarmak, anlatmak kolay değil. Çünkü, böyle azametli ve mühim durumlarda sözler yetersiz ve tesirsiz kalabilir.

    Şahadeti gel de anlat. Ya da, "şahadet anlatılmaz, ancak yaşanır" diyerek işin içinden kolayca çık. Bu söz oldukça doğru, dikkat çekici, ancak konuyu açıklamaya yaramıyor.

    Şahadet, "nasıl anlatılır, en tabi ve en anlaşılır bir şekilde" diye düşünürken, birden şunu anladım. Bizim anlatmamıza gerek yok. "Zaten, Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şeriflerde anlatılmış" dedim. Üstelik, bu azim, mühim ve muhteşem hadise, oldukça sade, basit ve tabi bir şekilde anlatılmış. Böylece anlaşılır kılınmış.

    Gerçekten de, bu hususta Yüce Rabbimiz(cc)in beyanı ve Sevgili Peygamber Efendimiz(sav)in fermanı başka bir anlatıma ihtiyaç bırakmıyor. Gelin, şimdi, Bakara ve Al-i İmran Surelerindeki şehitlerle ilgili ayetleri hatırlayalım, Yasin-i Şerif'deki bir ayeti tefekkür edelim ve konuya ilişkin bir Hadis-i Şerif'i birlikte düşünelim.
    İşte şahadetle ilgili Ayetler: 1- "Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz." (Bakara Suresi 154. ayet) 2- "Bilâkis onlar (şehitler) diridirler, Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar." (Al-i İmran Suresi 169. ayet) 3- "O da, (Allah'a iman ettiği için kavmi tarafından öldürülen yani şehit edilen) "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi. (Yasin Suresi 27. ayet) İşte şahadetle ilgili Hadis-i Şerif: Câbir bin Abdullah -radiyallahu anh- der ki: "Bir defasında üzgün bir halde bulunurken Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'le karşılaştık. Bana:'Seni niye böyle üzgün görüyorum?' diye sordu. 'Babam Uhud'da şehit düştü. Geriye bakıma muhtaç çoluk-çocuk ve bir de borç bıraktı.' dedim. Bunun üzerine: 'Allah'ın babana hazırladığı nimeti sana müjde edeyim mi?' buyurdu.'Evet!' deyince devam etti: 'Allah hiç kimse ile yüz yüze konuşmuş değildir, daima perde gerisinden konuşur. Ancak babanı ihyâ etti ve perdesiz konuştu. 'Ey kulum! Ne dilersen benden iste vereyim!' dedi. Baban: 'Ey Rabb'im!' Beni dirilt, senin yolunda ikinci sefer bir daha öldürüleyim!' isteğinde bulundu. Allah-u Teâlâ: 'Fakat ben daha önce ölenlerin artık geri dönmeyeceklerine dair hüküm koymuştum.' buyurdu.(Tirmizî: 3013)
    Evet, bu sade, tabi ve basit anlatımlarla büyük bir hakikati (Şahadeti) kolayca anlamış olmaktayız. İşte anladıklarımız: 1- Şehitler ölü değildir. 2- Şehitler devamlı rızıklanmaktadır. 3- Şehitler Allah yolunda şehit olduktan sonra tekrar tekrar dirilip şehit olmayı isterler. 4- Şehitler büyük bir ikrama mazhardırlar. 5- Şehitler Allah ile yüz yüze konuşurlar.
    Yukarıda konunun anlatılma zorluğundan dolayı "şahadet anlatılmaz yaşanır" demiştim. Konu, şimdi Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif ışığında açıklık ve vuzuh kazandı. Bu noktada da, yine "şahadet anlatılmaz, yaşanır" diyorum. Ancak, bu sefer anlatamadığımdan dolayı değil, büyük bir ikram, nimet ve izzeti anladığımdan ve gıpta ettiğimden dolayı "şahadet anlatılmaz yaşanır" diyorum. Zaten, şehitler yaşıyor.

    "Allah (cc) bize de şahadeti yaşamak nasip eylesin. Vesselam."
    Not: Ülkemizde 18 Mart Şehitler Günü olarak kutlanmaktadır. 18 Mart Çanakkale Destanının yıldönümü. Bu vesile ile başta Bedir Savaşı, Uhud Savaşı ve Çanakkale Savaşı olmak üzere tüm savaşlarda, tüm cephelerde öldürülen Şehit ve Gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anarım. Allah (cc) şefaatlerine nail eyleye. Amin.

    Ahmet SANDAL

#17.03.2010 20:10 0 0 0

  • noimage


    İlk okul yıllarındayken, Çanakkale Zaferini anma haftası geldiğinde, öğretmenimiz büyük bir vazifeyi yerine getirmek için haftalar öncesinden titiz bir çalışmaya başlardı. Hangi öğrenciyi seçecek, hangi öğrencisine ne görev verecek kılı kırk yararak seçerek çalışırdı. Onun için sıradan, her yıl aynı şekilde kutlanan bir hafta değildi. Kanını taşıdığı atalarına karşı büyük bir sorumluluk hissederdi. Hiç akıl etmedim ama onunda bir yakını şehit ya da gazi olmuş muydu? Bu var olma ya da yok olma savaşında çok sevdiği birileri mi şehit olmuştu acaba? Niçin bu kadar önemliydi bu anma yıldönümü? İstiklal Marşımız okunurken bizlerden gizlemeye çalışırdı nemlenen gözlerini. Muhteşem bir program hazırlamak için didinir dururdu.

    İstiklal Marşı okunurken, bayrakların en güzeli göndere çekilirken, var gücümüzle, sesimizi en yüksek perdeye çıkartıp, gözlerimizi o büyük bayrağımızdan ayırmadan tatlı ve de coşkulu bir ahenk içinde milli marşımızı söylerdik. Bayrağımız gökyüzünde bizler yeryüzünde dalgalanırdık. Söylerken onurların, içimizde tarifi ve de yeri belli olmayan, anlatamadığımız bir sevgi dolardı. Nasıl ki makamları cennet olsun atalarımız o tarifsiz acıları ve kahramanlığı yaşadıysa bizlerde galiba öyle oluyorduk. Söylerken geçen her saniye içerisinde kabımıza sığmazdık. Sanki her bir öğrenci bir aslan olurdu. Korkusu olmayan, cesareti ve onuru had safhaya ulaşmış yiğitler olurduk. O yıllarda işin açıkcası niçin öyle olduğumuzu bilmezdik, pek anlamazdık ama o manevi duyguyu yaşardık. Bu olsa olsa atalarını unutmayan evlatlara verilmiş ilahi bir nimetti. Çünkü bizler, ne zaman nerede vatan, millet, anne, baba, kardeş, hatta arkadaş lafzını duysak, gözünü kırpmadan ölüme giden aslanlar olurduk. Yeter ki bu bayrak üzerimizde dalgalansın. Yeter ki arkadaşlarımızı, dostlarımızı, vatanımız bizlerden ayrılmasınlar. Çünkü bizler, Allah birdir, anne, baba, vatan, bayrak, kandan hatta candan dahi kutsal diye inanırız. Ölürken dahi mutlu oluruz. Ölümden korkmayan kaç insan var ki yeryüzünde. Ama söz konusu vatan olunca ölümden korkulmazdı. İstiklal marşından sonra şiirler okunur marşlar söylenirdi. Hepside birbirinden güzel ve anlamlı şiirler ve marşlar. Şimdi ne zaman Çanakkale İçinde Vurdular Beni marşı söylense yine duygulanırım. O yıllarımda şuna eminim ki şuurlu bir vatan ve millet bilinci yoktu. Ama yeri belli olmayan büyük bir sevgi vardı. Usul usul vatan sevdasına tutuluyorduk. Ne büyük bir sevdaydı bu sevda. Sevdikçe insan mutlu oluyor, sevmelere doyulmuyordu. Bu sevgiyi hiçbir sevgiyle mukayese dahi edemezdik. Anne babamızdan nasıl ki daha sıcak gelmiyorsa insanlar, vatanımızda öyleydi. İçinde anne baba sevgisi barındırıyordu. Milyonlarca evladı olan anne baba oluyordu vatanım.

    Çanakkale Zaferini usul usul, ağır ağır coşkulu bir şekilde anlatırdı öğretmenimiz. Bizler ise Hatice annesinin biricik kınalı kuzusu Hasan gibi, hiç ses çıkartmadan dinlerdik öğretmenimizi. Başkalarının kafasından sıktığı gibi uydurma destanları değil, belgelerle ispatlamış destanları anlatırdı. Ezineli Yahya Çavuşu, Kınalı Hasanı, Lütfi Beyi, birbirinden habersiz şehit olan iki köylünün nasıl birbirlerine haklarını helal ettiklerini, Seyit Onbaşının nasıl dev mermiyi kaldırışını

    O büyük savaşta, düşmanın cephane gücünü bizimkileriyle kıyaslamak dahi büyük bir cahillik olurdu. Bırakın cephaneyi bir kenara, günün üç vaktinde çoğu zaman bir öğün yemek bulabilen, o yemekte çoğu zaman bir tas hoşafı geçmezdi. Ama açlığı asla dert etmeyen yiğitlerin destanıydı bu. Dünya tarihinin ender şahit olduğu bir savaştı bu savaş. Var olma ya da yok olma savaşıydı. Cepheye giden atalarımızın muratları ne kahraman olmaktı ne de başka dünya nimetleriyle anılmaktı. Tek bir muratları vardı. Bu boğazdan haram içeri girmeyecek. Haram olan bir nesneyi nasıl ki boğazından geçirmemek için yaşamışsa atalarımız, o yılda haramı, haramzadeleri, insanlıktan nasibini almamış vahşileri o boğazdan içeri sokmayacaktı. Analar nasihat ederek yolluyordu daha bıyığı dahi terlememiş evlatlarını. Bak oğlum baban yemende kaldı, dayın balkanlarda, sen canımım son yongasısın, eğer bu vatan düşecekse sen de gelme. Öl ama gelme diyordu. Yarabbi en sevdiklerini unutmuşlar mıydı ki analar. Bu sözler vefasızlık mıydı? Asla asla asla ama söz konusu vatandı. Şerefti namustu. Yeri gelmiş kadınlarımız dahi bir er gibi vatanları için gece gündüz çalışmışlardı. Hele hele en çok dokunan yanı ise, daha körpecik çağında liseden, medreseden, üniversite sıralarını bırakıp gidenlerdi. Sanki ilahi bir ses, hadi gidin oraya, sizler cennet ehlisiniz mi demişti. Yedisinden yetmişine kadar lafı işte bu savaşta hakkıyla yerini buluyordu. Onlar neleri neleri bırakıp gittiler. Ama vatan gitmesin istediler. Peki neden? Niçin? Çünkü vatansızlık demek, yaşadıkça en büyük zindanda yaşamak demekti. Belki şahıs olarak zindanda yaşamaya zarı olurlardı ancak anne babaların kardeşlerin yaşamalarına razı olmazlardı. Bayraksız, ezansız, özgürlüğü olmayan bir vatan olabilir miydi?

    Ne doğru dürüst bir iletişim, ne doğru dürüst cephane, ne yiyecek ne giyecek düşmanla kıyaslamak akıl sınırlarına dahi sığmaz. Ancak bir şey vardı. Maneviyat denilen bir şey. Hak uğruna yaşamak diye bir şey. Peki ya bu hak uğruna ölmek, işte bunu da maddi güçle kimse karşılaştıramazdı. Savaşılan sadece düşman değildi. Açlıkla, yoklukla, yetimlikle, daha ömrünün baharındaki güzellikleri yaşayamamak işte bu noktada sabrın ve birbirini sevmenin ne kadar büyük bir nimet olduğu ortaya çıktı. Yan yana, can cana, ağlamadan, sızlanmadan, ardına bakmadan şehit olan bir millet vardı. Çünkü söz konusu olan vatandı. Kurandı, ezandı, namustu, bu uğurda bir değil milyon kez ölünmeliydi. Nasıl ki duygularımızı temiz tutmak için yaşıyorsak, onlarda vatanımıza haram pislik girmesin diye ölüyorlardı. Muratları temiz olmaktı. Alnının akıyla yaşamaktı. Bunun içinde vatana haramı sokmamak gerekiyordu. İşte bu zihniyetler ordusuna sahip olarak savaştılar. Aynı duygularla o cepheye gitseler, ve aynı ordulardan bin kat daha güçlü ordular saldırsa şunu yine öğreneceklerdi.

    Ç a n a k k a l e G e ç i l m e z.


    Ruhlarınız şad olsun
    Torunlarınız, evlatlarınız sizleri hiç unutmadı. Asla da unutmayacak unutturmayacaklar


    noimage


    Ahmet Öztürk
#17.03.2010 19:58 0 0 0
  • Konu: 5.sınıf
    Rica ederim kolay gelsin,başarılar dilerim...

    :)
#17.03.2010 19:52 0 0 0
  • Her insan ideallerine ulaşmak için büyük çaba verir. Bunun için zaman zaman kafa patlattığımız da olmuştur. Nasıl olacak , ne yapacağım diye düşünürken, aklımıza gelen çözümleri bile yine büyük çabalar vererek kendimiz için bir engel haline dönüştürürüz. İnsanın kendine olan güveni sağlaması gerçekten güç olduğu için, başarıya ulaşma yöntemi olarak genellikle sorunlara odaklanmayı seçer. Çözümler yerine sorunlara odaklanarak kaybettiğimiz enerji, bundan sonraki sorunlarımızla yüzleşmemizi daha da güçleştirmektedir.

    Örneğin; İdeallerinizden birisi, önemli bir mevkii sahibi olmak ve kariyerinizde elle tutulur önemli başarılar elde etmek olabilir. Bu isteğinize ancak zamanla edineceğiniz tecrübeler doğrultusunda varacağınızı düşünmekte bir olasılıktır. O kadar uzun zamanınız varsa neden olmasın değil mi? Fakat kendimizi engelleyici düşünce tarzımız yüzünden kaybettiğimiz zamanı geri almak gibi bir lüksümüz yoktur. "İnsanın en büyük düşmanı kendisidir" sözünü hatırlayacak olursak, isteklerimize ulaşmak için kendimizle barışık olmak en önemli kuralların başında gelir.

    Günümüz koşullarında, yıllar boyu aynı işyerinde çalışacağımızı yada aynı mesleği sürdürebileceğimizin güvencesini biz bile veremeyiz. Yani mesleğinizde sıçrama yapabilmek için kendinize fırsatlar yaratabilmeyi denemelisiniz. Hiç kimsenin ayağına aynı fırsat iki kere gelmez. Önyargılarımızı bir kenara bırakarak, fırsatlara açık olduğumuzu ve sorumluluk anlayışımızı her alanda gösterebilmeliyiz.

    Çalıştığınız işyerinde, üretilen mal ve hizmetin, üretim aşamasından tutun da müşteriye ulaştırılmasına kadar geçen aşamalar hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Kendinizi maaş alan bir personel olarak görmek yerine, bu işyerini devir almayı düşünen bir yatırımcı olduğunuzu hissedin. Ne alacağınızı, doğru ya da yanlış bir yatırım olup olmayacağını düşünün. Elinizde yeterli finansman kaynakları olursa rahatlıkla hareket edebileceksiniz gibi gelebilir. Ama önemli olan şu durumda yani çalışan pozisyonunda iken bunu değerlendirebilmek. Belki bu düşünce yüzünden bana gülüyorsunuz ya da kendinizi buna layık görmüyorsunuz.

    Acaba kendinizi sadece sosyal haklar ve maaş almaya endeksli bir yaşama mahkûm etmek bunun nedenleri arasında olabilir mi? Kendinizi daha iyilerine layık görebilmek için karakterinizin değişmesi mi gerekecek. Sizin için ulaşılmaz gelen başarı/hedeflere başkaları çok daha kısa sürede ulaşıyor. Birde bu duruma onların gözünden bakarak, başarı hikâyelerini dinlemeyi deneyin. Bakın göreceksiniz ki, önyargılarınız sizi geleceğe nasıl hazırlıyor!

    Emeklilik zamanlarımızı bile o kadar dolu dolu geçireceğimizi sanırız ki şimdiden bunun planlamasını yapmaya başlarız. Şu an yapamayacağımızı düşündüğümüz birçok isteğimizi emekli olduktan sonraki döneme erteleriz. Bu dönemde ki isteklerimiz genellikle; balık tutmak, bağ bahçe işlerine kendimizi adamak, dinlenebilmek, huzurlu bir emeklilik yaşayabilmek ve ihmal ettiğimiz akraba ilişkilerimize önem verebilmek başlığı altında toplanabilir. Sanıldığı gibi emeklilik döneminde bu isteklerimizi gerçekleştirebilecek enerjiyi kendimizde bulamayabiliriz.

    Normal bir günde günde 5-6 işi rahatlıkla hallederken, emeklilik dönemlerinizde 1-2 işi halledebilmek bile önemli bir başarı olabilir. Emeklilik dönemi için saydığım ve sizlerinde idealinde olan farklı istekleri, motive olabilmemiz açısından çok değerli isteklerdir. Günlük çalışma hayatının koşuşturması devam ederken bu ideallerimizi birer birer deneyimlemek gerekir. Şu an ki isteklerimizin bize vereceği haz yıllar sonra kesinlikle aynı olmayacaktır.

    Çevrenizdeki insanların emeklilik dönemlerinde bile hala geçim sıkıntısı içerisinde olduğunu görmek ve onların kendi isteklerini dahi gerçekleştirememiş olmaları çok doğru bir örnektir. An'ın kıymetini bilmekle ilgili daha öncede yazdığım yazılar oldu(görmek için tıklayın). Aslında tüm hayatımız şu AN'dan ibaret. Ne geçmiş deneyimler ne de geleceğin belirsizliği mesele, tek çözüm noktamız şu AN'ın kıymetini bilmekten ve farkındalığımızı arttırmaktan geçmektedir.

    İdeallerinizin çok çeşitli olması güzel bir şeydir ama bunu ertelemek de bir o kadar faydasızdır. Belirli bir marka araba sahibi olmayı istiyorsunuz diyelim. Maddi koşullarınız elverene kadar bu arabaya sahip olmayı beklemek yerine, aynı model arabayı kiralamak sureti ile kullanın ve gerçekten bu arabaya sahip olmakla olmamak arasındaki farkı deneyimleyerek görün. Çünkü isteklerinizi düşünmek ile onlara sahip olmak çok farklı hislerdir.

    Mesleğinizle ilgili endişelerinizin olduğunu farz edelim. İş değiştirmek ve daha çok kazanç elde etmek için şartların sizi buna sürüklemesini beklemenize gerek yok. Çalışmak istediğiniz firma ile anlaşıp düşük ücretli olarak yarı zamanlı çalışmak sureti ile yeni işinize başlayabilir bu işin size olan fayda/zarar dengesini, işyerinizdeki uzman kişilere danışabilirsiniz. Bu sayede iş çevrenizi genişletmiş ve rakiplerinize göre kaleyi içerden fethetmiş olacaksınız.

    Yazan : Turgay GEZİCİ
#17.03.2010 18:05 0 0 0
  • Konu: Kimde Suç




    Çocukları üç gündür açtı. Bir anne olarak yüreği kaldırmıyordu bu durumu. Günlerce iş aramıştı temizliğe gitmek için ama yoktu işte. Kimse çağırmamıştı. Dilencilik yapmayı bile göze alıp çıkmıştı evden ama zabıtalar daha o dakikada yakalamışlardı. Çok yalvardı; "evde çocuklarım üç gündür aç ne olur hiç değilse onları doyuracak kadar." "Dileneceğine git çalış" dedi birisi. Gururuna dokundu. Çalışacaktı elbet ama nerde? İş arıyordu işte.

    Fakirliğin gözü kör olsun diye düşündü.

    Eve bir kez daha eli boş dönmek ve çocuklarının sefaletini görmek istemiyordu. Ona arka çıkacak kimsesi yoktu hayatta. Derdini konu komşusuna da anlatamıyordu. Hepsinin hali neredeyse kendininkine benziyordu. Uzakta ışıl ışıl yanan apartmanlara baktı; iç çekti. Kaderine isyan etmemişti bugüne kadar ama çocukların açlıktan ağlayan hallerini düşündükçe kahrediyordu.

    İrfan efendiyi düşündü; "sen iste ben seni kraliçeler gibi yaşatırım" diyordu. Ayakları istem dışı bakkala doğru sürükledi.

    İrfan efendi de bakkalı kapatmak üzereydi. Görünce anladı. Geç arkaya ben geliyorum dedi. Bakkalın ışıklarını söndürdü ve arkaya geçti.

    Çocukları ile namusu arasında tercih yapması gerekti ve o kararını istemese de çocuklarından yana kullanmıştı. Görgüsüzce üzerine çullanan adamdan ve kendinden nefret ediyor, iğreniyordu.

    İrfan efendi işini bitirdiğinde galip gelmenin hazzıyla abanıp kaldı. Olan gücüyle altından çıkmak istedi ama başaramadı. Nefes alamıyordu. Duyduğu o koku midesini bulandırıyor; kusmak istiyordu.

    Pis pis sırıtarak kalktı; "bak gördün mü isteyince ne güzel oluyormuş?"

    Eve elleri yiyecek dolu döndü. Hiç değilse çocukları bu gece aç uyumayacaklardı. Onların yüzlerindeki mutluluğu gördükçe içi kan ağlasa da yüzü gülüyordu. Çocuklarını uyuttuktan sonra kendini banyoya zor attı. Üstündeki iğrenç pislikten ve ruhundaki kirden arınmak istiyordu. Olanca gücüyle ovaladı vücudunu. Ne kadar su dökse de, sabunlasa da o koku bir türlü gitmiyordu. Kaynar su dökündü bir ihtimal diye. Yok! İşte o koku halen vardı.

    Karar verdi; bu koku içindeki pislikten geliyordu. Bir an evvel söküp atmalıydı. Zoraki kustu.

    İçini de temizlediğine karar verdikten sonra yatağına yattı ve hiçbir şey düşünmeden uyudu kaldı. Sabah olsun istemiyordu. Bütün gece rüyasında komşularını ve ışıl ışıl yanan evleri tek tek dolaştı ve "kimde suç?" diye sorguladı. Kimseden cevap alamadı ama. Her sorduğu kişi sadece utançla başlarını önlerine eğiyor ve bilmiyorduk diyorlardı.

    "Bilmiyorduk!"


    N. B. Ç.
#17.03.2010 17:54 0 0 0
  • Yastığına akan gözyaşlarını durduramıyordu bir türlü. Büyük bir boşluk içinde hissediyordu kendini. Artık bedeni yorgun düşmüştü ve düşünemez olmuştu hiçbir şeyi; hiç kimseyi. Gözlerinden uyku akıyor ama uyuyamıyordu bir türlü. Vicdanı onu rahat bıraksa belki uyuyacaktı ama

    Artık gözlerinden akacak yaş kalmayınca yerinden doğruldu yavaşça ve çocukların odasına gitti. Üstleri açılmıştı, örttü. Öpüp koklarken tekrar gözleri doldu. Çok zor bir durumdaydı ve ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Çocuklarına bakmaya doyamadı bir türlü. İç çekerek çıktı odadan dışarıya.

    Salonda ışık yakmadan dışarıyı izlemeye koyuldu. Hava çok soğuktu belli; camlar buz tutmuştu. Derin bir nefes aldı sanki son kez nefes alıyormuş ve doyamamış gibiydi. Hayatı film şeridi gibi gözlerinin önüne geldi.

    Ebru'nun; tek istediği şey sevdiği gençle evlenmek ve ondan çocuk doğurmaktı. Öyle parada pulda gözü yoktu. Nohut oda bakla sofa derler misali küçücük ve huzurlu bir ev ve Ali'si olsun yanında yeterdi ona.

    Ailesi de severlerdi Ali'yi. Çalışkan, dürüst ve saygılı bir insandı. Ayrıca kızlarını da çok seviyordu. Ebru'yu incitmeyeceğini ve onu el üstünde tutacağını çok iyi biliyorlardı.

    Aile arasında sade bir nikâhla evlendiler. Ali'nin anne ve bası o çok küçükken ölmüşlerdi. Amcası büyütmüştü Ali'yi kendi çocuklarından ayırmadan. Ebru ile evlenince de Ali'nin babasından kalan tek katlı evi ikisine vermiş; bundan sonra sizler için yapabileceğim tek şey mutluluk dilemek demişti.

    Çok mutluydu ikisi de. Hele ki ilk bebek müjdesini aldığında Ali sevincinden deliye dönmüş işine daha bir sıkı sarılmaya başlamıştı.

    Hülya'dan sonra bir de Ahmet doğunca sevinçleri ikiye katlanmıştı ikisinin de. Tek üzüntüleri ise arka arkaya anne ve babasını kaybetmesiydi Ebru'nun. Başka kardeşi de yoktu onlardan yadigâr kalan.

    Hayat işte! Doğum nasıl hakikat ise ölüm de hakikatti ve bunu en acı şekilde yaşamışlardı. Ama hayat devam ediyordu ve hiç değilse çocukları için yaşamalı ve mutlu olmalıydılar.

    Hülya beş yaşına gelmişti bile. Seneye okula göndereceklerini düşündükçe gururla birbirlerine bakıyorlardı.

    Bütün gece gördüğü kâbuslar yüzünden uyuyamamıştı Ebru ve eşine yalvarıyordu bugün işe gitme diye.

    Çalan telefon sesiyle irkildi. Çocuklarını komşuya bırakarak hastaneye koştu. Yol boyunca dua etmişti Ali'sine bir şey olmasın diye.

    Birden rahatsızlanmış ve yığılıp kalmış. Kimse anlamamış ne olduğunu. Doktorlarda anlamamışlar bir sürü tetkiklerden geçiriyorlardı. Kendinde değildi Ali. Ölü gibi yatıyordu. Ebru yalvarıyordu doktorlara "iyileşsin de isterse yatalak olsun; ben bakarım ona bir ömür boyu".

    Sigortası olmadığı için ellerinde ne var ne yok doktor ve hastane masraflarına gitmişti. Kıt kanaat geçiniyorlardı.

    En son evlerini de satınca artık ellerindekileri tamamen kaybetmişlerdi. Bir arkadaşının yardımı ile küçük bir fabrikada işe başladı. Temizlik ve yemek yapıyordu fabrikada çalışan işçilere.

    Aradan altı yıl geçmiş ve kocasında iyileşme olmamış; halen yatağa bağlı yaşıyordu. Kocasına artık sevgiyle değil de acıyarak bakmaya başladığını fark etti. Bir zamanlar yaşasın da nasıl olursa olsun ben ona bakarım diyen o değildi sanki.

    Böyle düşünmesinde iş yerinde bir süredir onunla ilgilenen Selim'inde rolü büyüktü. Önceleri Selim'in takılmalarına ve laf atmasına aldırmıyordu; fakat zaman geçtikçe duyduğu güzel sözler karşısında daha fazla kayıtsız kalamamış ve o da karşılık vermeye başlamıştı.

    İlk kez Selim'in arkadaşının evinde buluştular. Yıllar sonra bir kez daha kadın olduğunu ve sevgiye ne kadar muhtaç olduğunu anlamıştı. Aklında şimdi sadece Selimle geçirdiği mutlu dakikalar vardı. Hafta sonlarını iple çekmeye başlamıştı.

    Kocasının yüzüne bakamıyordu artık. Yaptığının ne kadar yanlış olduğunu bilse de; bir ömür boyu sakat ve yatalak bir adamla yapamayacağını biliyordu.

    O öğleden sonra Selim; "artık sensizliğe dayanamıyorum. Çocuklarını ve kocanı bırak bana gel" demişti. Şaşırdı önce Ebru nasıl olur diye ama o da katlanamıyordu Selimden ayrı geçen zamanlara.

    Kocasının iniltileriyle düşlerinden sıyrıldı Ebru.

    Oturduğu yerden isteksizce kalktı ve kocasının yattığı odaya gitti. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu Ali. Gözlerinde halen Ebru'ya duyduğu delice sevgi okunuyordu. Ne demek istediğini anlamaya çalıştı bir süre; sonra vazgeçti ve solgun gözlerle baktı kocasına son kez. Elveda demeyi çok istedi ama yapamadı. Odadan dışarı çıktı ve telefonu aldı eline.

    Saatine baktı gece yarısını çoktan geçmişti. Numaraları tuşladı tek tek.

    "Sevgilim benim. Seni özledim, geliyorum. Seni çok seviyorum"

    Telefonu kapattı.

    Arkasına dönüp bakmadı; çünkü geri dönerse çocuklarına ve kocasına yaptığı haksızlığı anlayacak ve pişman olacaktı, biliyordu.

    Kapıyı usulca kapattı ve "Elveda! Allah'a emanet olun" dedi.

    Karanlığa karışırken gözlerinden sadece iki damla yaş damladı; o da vicdanını rahatlatmak içindi belki!

    N. B. Ç.
#17.03.2010 17:48 0 0 0
  • Bir çoğumuz bu sözden hep ürkmüşüzdür.Bu sözü duyduğumuzda ürpermiş dalında rüzgarla sallanan kuru yaprak gibi titremiş , en azından benzimiz sararmıştır.Gerçekte ölüm nedir korkulacak bir şey midir.Bir yok oluş ,bir tükeniş midir.Bir ayrılık olmasına ayrılıktır.Ama bedenlerin ayrılığı birleşmiş ruhları da ayırır mı?Yoksa canlılığını kaybeden Sadece insanın biyolojik yönü olan bedenden sonra ,ruhların birlikteliği devam mı eder. Ölümden korku yetişme tarzını yanında, ölümün meçhul oluşundan kaynaklanıyor aslında fazlada anlaması güç bir olay değil ama insanlara soğuk ve ürkütücü yansıtıldığı için küçük yaştan itibaren ölüden, mezardan da hep korka gelmişizdir.İnsanlar, uydurma hortlak hikayeleri anlatarak zaman , zaman biri birlerini korkutmuşlar,korkuturken de korkmuşlardır. Demek oluyor ki ölümden korkmanın birkaç sebebi var, yetişme tarzı,sevdiklerinden ayrılma onları bir daha görememe düşüncesi, bir diğeri de meçhul bir yere gitme nelerle karşılaşacağını bilmeme;Gerçekten ölüm bir meçhule gidiş midir?Oysa her baharda yeşerip sonbaharda sararan bitkiler, olgunlaşan meyveler ,toprağa düşen çekirdekler bize ölümün, öldükten sonra dirilmenin bir provasını sunuyorlar..İnsan çekirdeği de hayat dalındaki ömrünü tamamladıktan sonra kıyamet gününde tekrar yeşermek üzere toprağa düşmüyor mu. Peki meçhul olan ne ? Kıyamete kadar geçecek zaman mı.Nasıl filizlenen çekirdek baharda gün ışığına çıkmayı sabırsızlıkla ve heyecanla beklerse, insan da mezarında kıyamet günü yeni bir hayata uyanmayı bekleyecek. Daha önce hiç gidip görmediğimiz bir yere , bir yolculuğa çıkacak oluruz da günler önceden hazırlık yaparız .Heyecandan uykularımız kaçar o günü iple çekeriz.Bir an önce gelmesini isteriz .O günü özlemle bekleriz.Peki ölüm de bilinmeyen bir hayata yolculuk değil mi hazırlık yapıp beklemek varken korkmak niye.Hatta merak edip özlemek varken.Bu sırra erenler ölümü bir düğün günü, bir kavuşmak olarak görmüşlerdir.Bunların en meşhuru Mevlâna Celaleddin-i Rûmi. Demek ki korku yenilirse insan ölümü de özlüyor.


    Celal Ünal
#17.03.2010 17:45 0 0 0

  • noimage



    Tenhalarımda yalızlığım büyüyordu
    Buram, buram is ve duman
    Aleve elenmiş özüm
    Külün avuçlarındaydı sözüm
    Dilimde şakıyan şaklaban kartaldı solarken bülbül



    Irağım mesafe
    Zaman gün değildi
    Benden ayrı
    Ölü duygularla
    Gece güne gün geceye uğurluyordu beni
    Sayısız yıldız gecelerimde ışıksız ıssızdı benim



    Bir piyondum
    Bir rol
    Bir renk
    Bir sahne
    Bende oynanıyordu hayat
    Benim mimiklerime çiziliyordu sahte tebessümleri
    Ama benden ırak



    Tendim ruhsuz
    Fersiz boşluğa amaçsız koşardı gözlerim
    Ne düş ne yarın hayali çizemezdi kalemim
    Siyah tuvalin üstüne karanlık sinmiş yorgun hayalim düşerdi benim



    Yüreğim kıskaçlarda
    Ruhumun çekilirdi kanı
    Üşürdüm
    Bir nefesin harında
    Lavların kollarında
    Donardım yumarken gözlerimi korda bir kütleydim ben adeta



    Bilinen değildi özüm
    Kimliğim sen
    Adım sende yazılı
    Mührümü çıkardın
    Çözdün zincirli yanlarımı
    Avuçlarında can bulan ruhuna damlayan ben sana emanet iyi bak sevdigim





    SEDANUR
#17.03.2010 17:39 0 0 0