1. Okul gecesi için hazırlıklar bitti. Fakat Can, evden getirmesi gereken makası unutmuş. Gösterinin en önemli bölümünde kullanılacak olan makası bulamıyor. Can'ın içinde bulunduğu bu durum için hangisi ya da hangilerini düşünmek doğru olur?
I. Sorumluluk bilinci gelişmemiş.
II. Unutkanlık, hepimizin başına gelebilir, yeni bir makas alınır.
III. Gösteriyi iptal etmeliyiz.
Davranışlarından hangisi doğru olur?
2. Her bireyin toplum içinde sorumlukları vardır. Bu sorumlulukları yerine getirmeyen bireyler zor duruma düşerler ve başkalarını da zor duruma düşürürler.
Aşağıdakilerden hangisi bu duruma örnek olarak gösterilebilir?
A) Okulda yapılan grup çalışmasında öğrencinin gereken araçları getirmemesi
B) Öğrencinin sınava çalışmaması
C) Okula gitmemek
D) Kitap okumamak
A) Bir işte üstümüze düşen göreve sorumluluk denir.
B) Toplum içinde en küçük gurup ailedir.
C) Grup içindeki herkes sorumluluğunu yerine getirmelidir.
D) Çocukların görünüşleri pekte önemli değildir.
Doğru Cevaplar
1. a 0 Puan
2. a 0 Puan
3. c 0 Puan
4. b 0 Puan
5. a 0 Puan
6. b 0 Puan
7. d 0 Puan
A) Bir kişinin grup içerisinde sahip olduğu görev
B) Uzun süreli ve kanunlarla belirlenmiş nitelikleri olan gruplar
C) Ortak bir amaç için çalışanların oluşturduğu toplumsal yapı
D) Bir kimsenin davranışlarının sonuçlarını üstlenmesi
10. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş olan Çocuk Hakları Sözleşmesi ülkemiz tarafından da kabul edilmiştir.
Bu durum aşağıdakilerden hangisini göstermektedir?
A) Ülkemizde çocuk haklarının korunmasına önem verildiğini
B) Çocukların her istediklerini yapabilecekleri
C) Birleşmiş Milletlerin ülkemiz tarafından kurulduğunu
D) Çocukların kendi haklarını koruyabildiğini
Doğru Cevaplar
1. c
2. c
3. d
4. c
5. b
6. d
7. d
8. b
9. d
10. a
Çocukluğumdan beri 80 yaş üstü, 100 yaşına kadar yaşayanlar dikkatimi çeker. Onlarla konuşmak bana büyük bir keyif verir.
Akraba ve komşularımızdan da 100 yaş sınırına kadar yaşayanlar oldu.
Onlara karşı duyduğum ilginin sebebini uzun yıllar düşündüm, neden hoşuma gidiyor bu insanlar, bu insanlarla sohbetten neden bu kadar fazla keyif alıyorum diye?
Daha sonra fark ettim ki, toplumdaki diğer insanlardan belirgin bir farklılıkları var; Hepsi de güler yüzlü, pozitif enerji dolu.
Çoğu o yaşa kadar neredeyse hiç doktora gitmemiş, yumurta, kırmızı et, tereyağı, kolesterol hiç dert olmamış onlara.
Çoğu köylerde yaşıyor, dağlarda, tabiatla baş başa, hayvanları, tabiatı seven, onlarla konuşan bir halde.
Şimdi anlıyorum ki beni bir mıknatıs gibi çeken onlardaki pozitif enerji ve hayata bakışları idi.
Hepsinde görebildiğim, izleyebildiğim iki önemli ortak özellik vardı; Gam çekmemek ve yün kıyafetler.
Çoğu " hayatta hiçbir şeye gam çekmedim " derdi. Ama genellikle hepsi yaz-kış demeden yünden bir kıyafet giyerlerdi.
Bu, ya bir yün çorap olurdu, ya da çoraba ilaveten yün bir içlik bulunurdu üstlerinde. Hem gam çekmemek, hem de yün kıyafetler bu ihtiyar delikanlıları negatif enerji birikiminden, stresten kurtaran önemli birer faktör olmuşlardı.
Hiçbir şeye gam çekmeyen, dert sahibi olmayan bu insanlar, varlıkta da yoklukta da mutlu olabilen insanlardı.
Gam çekmemek mi onları mutluluğa taşımakta, ya da mutluluğu bulduğu yol, teslimiyet mi, gam çekmelerine engel olmaktaydı? Şimdilik bu bilinmez deyip geçelim, okuyanlar, bu sorunun cevabını en güzel şekilde vereceklerdir nasıl olsa?
Bir dostla gam çekmemek hakkında konuşurken, yüz ifadesi değişti, bakışı derinleşti, derin düşünceler içinden;
"-İyi bir şey değil ki bu. İnsan hiçbir şeye aldırış etmeden, vurdumduymaz bir şekilde yaşayamaz ki. Böyle yaşamak iyi mi?" dedi.
Demek ki yanlış anlaşılmıştı, gam çekmemenin "vurdumduymaz" anlamında algılandığını yeni fark ediyordum.
Hayır, hiçbir zaman çevrede olup bitenlere aldırış etmemek anlamına gelmemeliydi gam çekmemek.
Gam çekmemek, çevredeki her şeyle ilgilenmek ama bunların derdini, sıkıntısını kafaya, kalbe yüklememek olmalıydı diye düşündüm.
"İstenilene sahip olamadığında, istediği olmayınca neden ve niçin'lerle beyni yormamaktır gam çekmemek." Mevlana hırs sahiplerinin sıkıntılarını bakın şöyle tarif etmektedir anlam olarak; " Ham tamah seni şükürden alıkoydu. İsteklerin o kadar fazlaydı ki, hırsın sana sahip olduklarını değil olamadıklarını gösterdi, bu yüzden eline geçene sevinemedin, şükredemedin. "
Bir hikaye anlatılır gam çekmemekle ilgili, öyle bir hikaye ki dillere destan;
Günün birinde, genç yaşında büyük mal varlığına kavuşmuş, zengin mi zengin yakışıklı delikanlı bir sabah kalktığında her yerin karanlık olduğunu görmüş. Aslında her yer aydınlıkmış da, delikanlının gözleri alamıyormuş ışığı.
Birden paniğe kapılmış;
"-Aman yarabbi, kör oldum!"
çığlığıyla başına toplamış herkesi. Genci önce bulunduğu şehirde göz doktoruna götürmüşler. Doktor bir şey bulamamış; "-Umut yok" demiş gence.
Sonra Ankara, İstanbul, Yurt dışı, sırayla dolaşılmış, hepsinde de aynı cevap;
"-Çare yok".
Amerika dönüşünde, uçakta bir ihtiyar bilgenin yanına düşmüş bu genç. Hayata küsmüş, umutsuz, bir ifadeyle otururken ihtiyar;
"-Evlat ne bu hal?" diye sormuş halini.
Bizim genç;
"-Dünya dolusu servetim var, hiçbir şeyim eksik değil, tam evlenme çağında iken bu hal geldi başıma. Sevdiğimin yüzünü bile göremeyeceksem yaşamamın ne anlamı var?" demiş.
İhtiyar gülümsemiş;
"-Hiç dert etme evlat, her şeyin bir çaresi var." Demiş insanın içini ısıtan bir ses tonuyla.
Delikanlının içini birden sevinç kaplamış. "Denize düşen yılana sarılır" misali, umut kapısı yakalamanın sevinciyle ihtiyarın ellerine sarılmış;
"-Söyle dede halimin çaresi nedir?"
İhtiyar da;
"-Hayatta hiç gam çekmemiş, dert sahibi olmamış birini bulup, gömleğini gözlerine sürersen gözlerin açılır" demiş.
Bunun üzerine delikanlı bütün tanıdıklarına haber salmış, bana böyle birini bulun demiş.
Aradan haftalar, aylar geçmiş, günün birinde beklediği haber gelmiş; Demişler filan şehrin filan kasabasının filan dağında bir çoban var, tarife uygun.
Delikanlı beni ona götürün demiş. Uzun yolculuktan sonra arabanın çıkmadığı yerde at sırtında, kimi zaman da yürüyerek varmışlar çobanın bölgesine.
Çoban ile delikanlı uzun ve keyifli bir sohbete girmişler. Aradan saatler geçtikten sonra delikanlı birden sormuş; "-Ne olur doğru söyle, bu güne kadar bir sıkıntın oldu mu? Hiç dert çektin mi?"
Çoban hayır demiş, delikanlı devam etmiş;
"-Hiç gam çektin mi bir şeye?"
Çoban;
"-Hayır ne gam çektim, ne de derdim oldu" demiş.
Bunun üzerine delikanlı;
"-Senden bir isteğim var beni kırma, gömleğini ver de gözlerime süreyim."
Çoban sakin bir ses tonuyla;
"Benim derdim, gamım olmadı ama hiç gömleğim de olmadı" demiş.
Kıssadan hisse; gam ve kederin gitmesi için illaki bir şeyler sahibi olmak zorunda değiliz. Hiçbir şeyimiz yokken de mutlu olabiliriz. Niyetimiz böyle olsun yeter.
Mevlana; " Yiğidim bütün ümitlerin kaybolduğu yerde bilmediğin yönden yepyeni, taptaze bir fidan yeşerir " derken, ümidini sakın kaybetme, sen bilmesen de yanında daima seninle olan biri var demekte, yani "nerede olursanız olun sizinle beraberim" sözünü hatırlatmaktadır.
Güzel sözler;
Mutlu kalmanın yolu, yaratıcı güce mutlak teslimiyetten geçer.
Konuya girmeden önce iyimser olmanın her şeyden memnun olmak anlamına gelmediğini belirtmek isterim.
İyimserlik, pozitif enerji sahibi olabilmektir, sevdiğinize ya da sevemediklerinize karşı.
Burada bahsedeceğim iyimserlik, her olaya, her söze karşı, normal insanların verebileceği tepkinin dışında, farklı bir üslup takınabilme farklı bir tepki verebilme hassasiyetidir.
Söylenebileceklerin belki de en ağırını öyle bir şekilde söylersiniz ki karşıdaki de gücenemez, tepkisi kırılır, düşünmeye itersiniz onu.
Daha basit bir tepkide karşılık görürken, böyle bir tepki ile karşılık bile veremez hale getirmektir insanı.
Tabi bunun adı gerçekte tam anlamıyla iyimserlik değil. Ancak bu, toplumda çok az kişiye nasip olmuş hallerden birisidir.
Size atılan bir okun, vücudunuza hiçbir zarar vermeden geçip gidebilmesini sağlamaktır da denilebilir.
Size yöneltilen her şeyden etkilenmeden kurtulabilmek, psikolojik sıkıntıya düşmeksizin, isabetli kararlar almaya devam edebilmenin bir başka yoludur.
Bu düşünce yolu, " Her savaşı kazanmak zorunda olmadığımızı " bilmemizi ve kaybettiğimiz savaşlardan da galip çıkmamızı sağlar.
Aslında üst düzey, kıvrak bir zekayı barındıran bir haldir bu gerçekte.
İnsanın düşünemediklerini kendisine düşündüren, düşündürme kapıları açan bir yoldur.
***
Günün birinde kumar oynayan öğrencisine kızan Eflatun, öğrencisinin "ama ben küçük bir paraya oynuyordum" cevabı üzerine
" Ben senin kaybettiğin paraya değil zamana kızıyorum " cevabını bu noktada düşünebiliriz.
Yine bir filozofa şansa inanıp inanmadığı sorulduğunda " Evet inanırım, öyle olmasaydı sevmediklerimin başarılarını nasıl açıklayabilirdim? " cevabını verir.
***
Hikaye bu ya günün birinde Yavuz sultan selime bir şahtan hediye bir sandık gelir.
Yavuz sandığı açtırır, türlü türlü mücevherlerle doludur ama sandığın alt kısmına doğru pis bir koku gelmektedir.
İyice boşaltıldığında içinden içi pislik dolu küçük bir kutu çıkar.
Buna mukabelede bulunulması gereklidir, herkes bir fikir ortaya koyar, asker gönderelim diyenler çoğunluktadır.
Yavuzun aklına parlak bir fikir gelir, ve bir hediye sandığı hazırlattırarak gönderir.
Şah sandığı açtığında ipekler, kumaşlar ve mücevherlerle dolu olduğunu görür ama aklı sandığın içindedir, bir karşılık beklemektedir.
Sandığın içinden küçük bir kutu çıkar, açtıklarında lokumla dolu olduğunu görürler.
Lokumun tadına baktırır ve sonra herkes yer.
Kutunun dibinden ise bir not pusulası çıkar. Okuduklarında hayretle gözleri açılır. Bu notta;
" Herkes kendi yediğinden ikram eder " yazmaktadır.
***
Neyzen Tevfik'e atfedilen bir hikaye de bu pratik cevaplılığa iyi bir örnektir.
Günün birinde Neyzen İstanbul'un dar sokaklarından geçerken karşısına elinde baston, başında fesi olan beyzade çıkmış. Küçümseyerek Neyzene bakmış ve elinin tersini sallayarak;
"-Çekil yoldan, ben ite köpeğe yol vermem" demiş. Bunun üzerine neyzen tebessümle eğilip;
"-Hay hay, buyurun geçin ben yol veririm" demiş.
***
Sokrates hanımı çok geçimsiz ve dırdırı fazla olan biriymiş. Bir gün bir dostuyla evinde oturmuş sohbet ederken hanımı sürekli gelip geçtikçe söyleniyor, hakaretvari sözler söylüyormuş.
Sokrat'ın hiç aldırmadığını görünce daha da kızmış ve sürahideki suyu kafasından aşağıya boşaltmış. Bunun üzerine Sokrat dostuna dönerek gülümsemiş ve;
"-Bizim buralarda adet böyledir, ne zaman gök gürüldese yağmur yağar" cevabı vermiş
***
Bir sokağa bir doktor muayenehane açar ve tabelasına "Bu şehrin en iyi doktoru" diye yazar.
Bir müddet sonra ikinci bir doktor aynı sokakta muayenehane açar ve o da tabelasına "Bu ülkenin en iyi doktoru" yazar.
Bir süre sonra üçüncü bir doktor aynı sokağa muayenehane açar ve tabelasına " BU MAHALLENİN EN İYİ DOKTORU" yazar.
Yukarıdakini bir fıkra olarak okuduğumda dikkatimi çekmişti. İfadeler o kadar önemliydi ki, en küçük birim olan "mahalle" yazmasına rağmen en kuvvetli ifadenin onun tabelasında yazılı olduğu görünüyordu.
Öyle kelimeler vardır ki yerinde ve zamanında kullanıldığında sözün tesirini artırırlar.
Güzel sözler;
Her kötüde bir iyi gizlidir, sen hangisini gördün?
Güzel bakışlarla dolu günler diliyorum, esen kalın
Çoğu tadilat ve tamir bakım onarım işi yapıldı ve hepsinde de gelen işçiler sabah hafta içi 8.00_17.00 hafta sonu bu sabah 9.00 itibarıyle başlar yine 17.00 de bitirilirdi...Şahsen şahit olduğum çalışma saatleri bunlardır.Ayrıca konu ile ilgili hukuki saatler belirtilmiş zaten size...
Kararlarımız; olmasını istediklerimiz mi yoksa istemediklerimiz midir? Yoksa doğru olduğunu sandığımız aslında alnımıza yazılanlar mıdır?
Doğru kararlara imza atmak; eğitim seviyesi yükseldikçe, bilinçlendikçe, gözlem ve araştırma yeteneği geliştikçe daha kolaylaşsa da her zaman nedense sonucu mutlu edemiyor insanları....
Nelere karar veriyoruz sıralarsak; okul, iş, eş ve meslek, yaşayacağım şehir, oturacağımız ev vs. uzayıp gidiyor.
Tasarruflarımızın en büyük nedenlerinden biri de ev almak değil midir? Hayalleri kurulur. Belki bir kere tatile gittiğimiz ve çok beğendiğimiz bir şehir; yaşamımızı bundan sonra idame ettirmeye karar verdiğimiz bir yer olabilir. Ama bu kararın nelere gebe olduğunu bilemeyiz ki... Anlatacağım üzücü bir örnek olacak ama bir arkadaşımın başına geldi. Evlendikten sonra tayinini Gölcük'e istedi ve orada ev aldılar. Nereden bilebilirlerdi ki depremin olacağını ve hayallerini gerçekleştirdikleri evin enkazında kalacaklarını, neyse ki kurtuldular ama uzunca bir süre psikolojik tedavi aldılar.
Hele içindeki sesi dinleyerek son anda uçağa veya otobüse binme kararından vazgeçip sonra aynı gün kaza haberini duyduktan sonra ya ben de orada olsaydım diye şok geçiren insanları.
En zor kararlardan birisi de ameliyat olmak... Bazı rahatsızlıklar canından bezdirir insanları ama ölmek veya ölmemek ya da felç kalma gibi risklerini bildiği halde kabul etmek zorunda kalırlar ve ameliyat belgesini imzalarlar. Hem hasta hem de yakını için nasıl bir karardır bu, ancak yaşayanlar bilir. Ablam yıllar önce bel ağrılarından kıvranıyordu. Ameliyattan sonra doktorlar ayaklarını oynatabiliyor mu diye test ettiler, bir ayak parmağı oynatmak bu kadar mı sevindirir insanı buna yaşadık. Hele ameliyatı yapan doktorun mutluluğu "Şükürler olsun allahım başarılı olduk deyişi" hala kulaklarımdadır.
Keza; evlilik de öyle kim ister mutlu bir yuvayı yıkmayı, herkes kararlarını mutluluklarını üzerine kurmuştur çünkü...
Sonuç olarak;
Dilerim; aldığımız kararlar her ne olursa olsun hepimize şans getirsin, geriye bakıp sorgulatmasın, sonu hep iyi biten masallar gibi olsun.
Herkese; karınca kararınca geçinebilecek bir iş, azı karar çoğu zarar diyebilecek kadar mütevazi hayat, kararsızlığa düşmeyi gerektirmeyecek kararlar nasip etsin diyorum. Sağlıcakla kalın...
Geçenlerde bir çocuk mağazası önünden geçiyordum. Gözüm rengarenk oyuncaklara kaydı. Hepsi birbirinden güzel, çocukların dünyalarını süsleyen masalsı bu dünyayı gezme ihtiyacı duydum. Belki biraz da çok geçmişte kalan çocukluğumu da bir ziyaret etmek istedim.
Oyuncaklar; çocuğun ruh ve beden sağlığı için çok önemli diyor uzmanlar. Mutlaka yaşına göre seçilmeli, seçici olmalı vs. Dolaşırken masal dünyası kahramanlarına ait oyuncaklar, bebekler neredeyse çocuk olasım geldi.
Birden şunu düşündüm: Oyuncaklar geçmişle gelecek arasında bir bağ sanki. Sanki bizim halihazırda kullandığımız eşyaların küçüğü onlarda, onlarınki de bizde. Paylaşıyoruz aslında Küçükler büyüklere özeniyor biz küçüklere niye mi? Bizler büyüyünce o masum dünyanın ne kadar güzel olduğunu geç fark ediyoruz. Menfaatin olmadığı, dedikodunun yer almadığı, masumane yıllar.
Bebeklik dönemine ait oyuncakların olduğu platformda önce bebeklerin dişleri çıkarken kullanılan rengarenk dişliklere gözüm çarptı. Ne kadar ilginçtir ki bu dişlikler yaşlanınca adını takma dişe dönüştürüyor. Şekli farklı ama çıkan diş için değil bu sefer eksilen dişler için kullanılıyor.
Sonra çıngıraklar: o kulağa çok güzel tını bırakan harika bir oyuncak olan bebeklerin dikkatini çeken. Biz büyüklerde de böyle güzel sesleri ya cep telefonlarımıza ayarlıyoruz ya da kapımıza. Çünkü hep kulağımız istediğimiz birinden gelecek telefon sesinde ya da sevdiğimiz birinin çat kapı gelip güzel bir melodiyle çalacağı kapı sesinde.
Bebek arabası süslerini gördüm. Hangimizin arabasında yok ki bir aksesuar, maşallah, ayıcık, kedicik, köpekcik maskot vs. gibi.
Çeşit çeşit bebekler gördüm. Eski yıllarda pazarlarda naylon bebekler vardı. Bazı yurtdışında yakını olan çocukların saçlı güzel bebekleri olurdu ya da dışarıdan gelme orijinal oyuncaklar. Çocukken kız çocuklarının oynadığı bebekler, evlenince kucaklarında sevdikleri bebeklere dönüşüyor.
En çokta yapbozlar çekti ilgimi: Çocukken ruh ve beden sağlığımızı geliştiren. ileriki dönemde ise ne ruh ne de beden sağlığı bırakan yapbozlar. Niye mi? Birşeyleri yaptık birileri geldi bozdu. Ya da sevdiklerimizi kaybettik hep bir yapbozun bir parçası boş kaldı. Yerini kimse alamadı. Ya da hep bir parça bekledik bir gün gelecek diye...
En en anlamlı bulduğum ise hacıyatmaz oyuncaklar oldu. Sert vuruyorsun ama o hiç düşmüyor. Çocuk vuruyor o dimdik geri kalkıyor. Çocuk mutlu gülüyor. Bize de öyle olmadı mı gözden düşürmeye çalışanlar, gereksiz uğraşanlar, bazen irili ufaklı iftiralar atanlar ama hiç yıkamadılar hacı yatmaz gibi hep dimdik durduk. Zaten hayat bu değil mi yıkılmamak üzerine kurulu çünkü hep derler düşene bir tekme daha vururlar diye. Onun için yıkılmamak lazım.
Gözümün görmek istemediği oyuncak olarak tek silahları gördüm. Oldum olası sevmem silahı çünkü ölümü çağrıştırıyor. Televizyonlardaki polisiye dizilerdeki karakterler örnek alınarak imrenilen silahların çocukların eline hiç yakışmadığını düşünüyorum. Aslında kimsenin eline yakışmıyor. Barıştan yana bizler için
Hayatınızın çocuklar aleminin çeşit çeşit oyuncakları kadar rengarenk geçmesi ve içinizdeki çocuğun ölmemesi dileğiyle
Hergeçen gün kalbimin küçüldüğünü hissediyorum birşeylere nazire eder gibi. Ben küçüldüm, artık kimse için fazladan yerim yok der gibi. Herkese zamanında fütursuzca kapılarını açtı, aylarca, senelerce hatta bir ömür boyu misafirler ağırladı baş köşelerde. Her ayrılan konuk birşeyler götürdü umarsızca. Şimdi yalnız, ne kapısını çalan, ne de götürdüklerini yerine koyan kimse yok. Kalbim alışmalı artık herşeyin yarım olduğuna, anlamalı ki paylaşılamayan herşeyin yarım olduğunu. Yastığa tek koyulan başa alışmalı, masada ki tek bardağa alışmalı, terk edilmeye alışmalı, zifiri karanlıkta birşeyler karalamaya alışmalı, kısaca alışmalı kalbim bu ne olduğunu tasvir edemediğim hüzünlü melodiye.
Yalnızlık, yıllar sonra baba evine dönüş gibidir. Önce herşey sana yabancı gelir, dokunduğun eşyalar, hatıraların sana yabancıdır. Sonra yavaş yavaş alışmaya başlarsın, onlarda sana alışır, sonunda kendini en temiz, en masum halinle tekrar bulursun ve bunları yalnızlığına katarak bir ömür boyu avunursun.
Yalnızlık, yürümektir koşar adım bilinmezliğe, hınca hınç dolu mahşeri kalabalıklarda kimseye dokunmadan, aralarından kayarak, hiç bir iz bırakmadan. Esirgemektir bedenini yalan ellerin sıcaklığından. Sakınmaktır işleyeceğin günahlardan kendini. Bağlanmaktır kendi özüne bir başkasının herşeyi olmak yerine. Taşınabilmektir kendine bir daha dışarı çıkmamacasına. Kaldırabilmektir kadehini sessizliğin şerefine.
Bir kadın düşünün, evladının parmağına rüzgar değse kendi içinde fırtınalar koparan bir kadın. Sevdigi için ölmeyi göze alacak kadar kör aşık, hassas, içten ve sevgi dolu bir kadın. Aynı kadını bir kürk manto üzerinde, arzi endam ederken görünce düşünürmüsünüz sizde bu kadın o kadın mı? Kendi evladı için canı yanan o sevgi yumağı, canlı canlı derisi soyulan bir hayvancık için neden duyarsızlaşır. Neden vicdanı sızlamaz o kanlı kefeni üstüne geçirince? Bilmezmi o deri parçası da bir zamanlar bir kalbi örtüyordu, anası tarafindan sevgiyle yalanıyordu o ipek tüyler? Hissetmezmi acaba kendi bedeninde o zalimliği, o kanlı bıçağı, o tüccar ellerin kıyıcılığını, her giyişinde o deri parçasını?
Bir adam düşünün, evladı için dünyanın en iyi babası, güvenilir sığınak. Evladı için çarpan o babacan yürek, uyuşturucu sattığı çocukların damarlarından kazandığı o buruşmuş paraları sayarken hiçmi sızlamaz. Her zerk edilen zehirde bir ışığın söndüğünü görmeyecek kadar mı körleşir, kendi çocuğuna bakarken ışıldayan o alevli gözler. O zehir yapan elleriyle kendi evladının başını okşarken, başka bir babanında soğuk bir mezar taşını okşadığını bilmez mi? Kendi çocuğunun geleceğini, tükenmiş bedenlerin, uyuşmus dimağların, delik deşik kolların, olmayacak yarınların üzerine inşaa ederken baba olduğundan utanır mı acaba? Mal mülk yerine çocuğuna miras olarak, harcanmış hayatlar, vadesi gelmemiş ömürler, satılmış vücutlar bıraktığı zaman huzur içinde terki dünya edebilecek mi acaba?
Bir çocuk düşünün,. Şefkatli bir anneye, koruyan bir babaya sahip olduğu için kendini dünyanın en sanşlı çocuğu sayan. Kendi yaşıtı milyonlarca çocuğun aç yatıp, ezildiği, şiddet gördüğü bir dünyada; hastalandığında baş ucunda bekleyen sıcacık bir ana yüreği, korktuğunda korkusuz bir babaya sahip olduğunu bilmenin huzuru ne kadar paha biçilmez bir servettir. Annesinin kasap vitrininden farksız dolabı, babasının uyuşmuş banka hesabı bile solda sıfırdır bu gerçek servetin yanında. Gün gelir, babadan kalma mirasla kürk mantolar alınır ya da alın teriyle inşaa edilmiş bir evin bahçesinde bir köpeğin başı okşanır sevgiyle.
Koşuyorum banyoya .Bir çırpıda içerdeyim işte.Kilitledim kapıyı arkamdan.Bana sesleneni duymamak için ellerim kulaklarımda.Uzaktan artık çok uzaktan silik bir ses geliyor.Saçmalama ve gel şuraya.Evet.Hepsi dört saniye.Çömeliyorum çamaşır makinasının yanına.Başımı eğiyorum .Şimdi Ellerim dizlerimi kavramış durumda .Bekliyorum .Altı saniye.Şaşkın gözlerle dizlerime bakıyorum.Dur lütfen diyorum durrrr.Ellerim zaptedemiyor dizlerimin titremesini.Panikliyorum.Sakinnn..sakinnn diyorum .Kapı açılması için zorlanıyor.Yeter diyorum fısıltıyla lütfen ama yeter.İki saniye .Ayaktayım şimdi.Kapıya bakıyorum.Bir kere daha kilidi çeviriyorum anahtar deliğinde.Kapıya başımı dayıyorum.Bir süre hareketsiz duruyorum.Ve nefesimi tuttuğumu hissediyorum.Sıkıca kapanmış banyo penceresine uzanıyor titreyen ellerim.Açıyorum.Nefes diyorum nefessss.İçime çekiyorum kış soğuğunu.Kendime geldiğimi hissediyorum.Dışarıdan hiç ses gelmiyor şimdi.Ne televizyon sesi ne de başka bir ses.Kapana sıkışmış gibi duvarlara bakıyorum.Son 7 senedir baktığım duvarlara.Duvardaki bir çatlak dikkatimi çekiyor.Daha önce görmediğim bir açıklık.Elimle dokunuyorum ona.Çatlak diyorum.Evet çatlamış.O uzun zamandır orda duruyormuş.Sen görmemişsin diyorum.Bakıp ta görmediğin herşey gibi.Aynaya yaklaşıyorum sakince.Bakıyorum gözlerime yakından.Gözlerimde tek bir damla yok.Özenle yaptığım makyajım bile bozulmamış diyorum.Toplam 35 saniye.Gülmeye başlıyorum birden.Tuhaf bir durum bu diyorum kahkaha atarak aynada bana bakan kadına bakarken. Cevap veriyor birden kadın.Zamanı geldi diyor.Özgür olmak zamanıdır artık.Sadece kilidi çevir ve dışarı çık.Hem öyle bir çık ki dışarı geri dönmek mümkün olmasın.Toplam bir dakika.Kilidi çeviriyorum iki kere.Adım atıyorum salona.Bana bakana bakıyorum.Yüzümde bir gülümseme.Bir el işaretiyle dur diyorum.Yaklaşma bana.Şaşkın bakışlara gülümsüyorum.Çatlakmış diyorum.Evet orda ,burda, heryerde varmış bu çatlak diyorum.Elim ceviz masaya uzanıyor.Arabanın anahtarını elime alıyorum.Bana bakana ben de sakince bakıp yemek dolapta ,ısıtabilirsin diyorum.Kapıyı açıp çıkıyorum.Dört katı nerdeyse uçarak iniyorum.Apartman kapısında duruyorum bir süre .Ağlamaya başlıyorum.Birden arındığımı ve de rahatladığımı hissediyorum.Usul usul akan gözyaşlarım yanaklarımdan inerken neden gülümsüyorum peki ben?Gözyaşları ruhu temizler derler diyorum gülümseyerek ve geceye karışıyorum.Toplam 7 sene.