1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

#14.03.2010 09:53 0 0 0
#14.03.2010 09:48 0 0 0
  • Küresel ısınma, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artış için kullanılan bir terimdir. Bu olay son 50 yıldır iyice saptanabilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır.

    Dünya'nın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyılda 0.6 (± 0.2)°C artmıştır. İklim değişimi üzerindeki yaygın bilimsel görüş, "son 50 yılda sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde farkedilebilir etkiler oluşturduğu" yönündedir [1].

    Küresel ısınmaya, atmosferde artan sera gazlarının neden olduğu düşünülmektedir. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülmektedir.

    Su buharı, diğer sera gazlarından farklı olarak güneşten gelen radyasonun şiddetine ve gezegenin ortalama ısısına göre sabit olan bağlı bir değişkendir. Dolayısıyla küresel ısınma konusunda pasif etkiye sahiptir. Ancak diğer sera gazları, yer yer bağımsız değişken olarak küresel ısınma üzerinde aktif bir etki yaratabilirler. Örneğin karbondioksit, yoğun volkanik etkinlik sonucu ya da insanlar tarafından fosil yakıtların yakılmasıyla yoğun olarak atmosfere salınabilir. Bu durum, gezegenin ortalama ısısından bağımsız olarak ortaya çıkabilen ve ortalama ısının artması sonucunu doğuran bir etken olarak işlev görür.

    Bugün için bilim çevrelerinde küresel ısınmadan başat rolün atmosferde karbondioksit oranının artmasına bağlanmaktadır. Her ne kadar atmosferdeki karbondioksit,

    * yeşil bitkilerin fotosentez olayında,
    * karbondioksitin litosfer yüzeyinde suda çözünmesiyle,

    atmosferden çekilmekte ise de, bu mekanizmaların kapasitesinin üzerinde karbondioksit salınımı, gezegen üzerinde sera etkisi yaratmaktadır.

    Su buharı dışındaki sera gazları dolayısıyla gezegen yüzeyindeki ortalama ısının artması, buharlaşmanın artmasına yol açacaktır. Bu ise atmosferde daha fazla su buharı, yani bulut oluşmasına yol açar. Bulutlar, güneşten gelen radyasyonun bir bölümünü dış uzaya yansıtırken bir bölümünü soğurarak ısınırlar, bir bölümünü de yeryüzüne geçirirler. Litosfer ve hidrosfere ulaşan bu radyasyonun da bir bölümü soğurularak ısınmaya yol açarken bir bölümü dış uzaya yansır. Dış uzaya yansıyan radyasyon yeniden bulut kütlesi ile karşılaştığında, aynı olaylar yaşanır, yansıtılır, soğurulur, dış uzaya kaçar.

    Bu mekanizma, su buharı dışındaki sera gazlarının atmosferde artması sonucu bulutların sera etkisini artırmakta, küresel ısınmaya yeni bir katkıya yol açmaktadır.

    Etkileri

    II. Dünya Savaşı sonrasında dünya nüfusu 2 kat, buna karşılık enerji kullanımı 4 kat artmıştır. 1958 yılında atmosferdeki 315 ppm/m3 karbondioksit oranı 2004'te 379 ppm/m3 olmuştur. ABD dünya nüfusunun %4'üne sahipken karbondioksit üretiminin %25'ini gerçekleştirmektedir.

    The Observer gazetesinin Şubat 2004'te yayımladığı Pentagon'a ait Küresel Isınma Raporu'na göre önümüzdeki 20 yıl içerisinde Avrupada birçok kıyı kenti sular altında kalacaktır. Guardian gazetesinde 2004 yılında yer alan küresel ısınma haritasına göre bundan en az etkilenen bölgeler Türkiye ve Ortadoğu ile kıyı kesimleri hariç Kuzey Afrika'dır.

    Dünya'nın ısınma tarihçesi

    Ölçümlere göre 1860-1900 yılları arasında, denizde ve karadaki küresel sıcaklık her ikisinde de 0,75°C yükseldi. 1979'dan beri kara sıcaklığı deniz sıcaklığının iki katı hızla yükseldi. Uydudan yapılan sıcaklık ölçümlerine göre alt troposferdeki sıcaklık 1979'dan beri 0.12 ile 0.22°C arasında yükselmiştir.

    NASA'nın hesaplamalarına göre, güvenilir ölçümlerin yapılabildiği 1800'lerden beri 2005 yılı, 1998'i geçerek, en sıcak yıl olmuştur. Dünya Meteoroloji Organizasyonu ve BK İklim Araştırma Biriminin hesaplamalarına göre ise 2005, 1998 yılının ardından hala ikinci sıradadır.

    Nedenleri

    İklim sistemi içsel ve dışsal (insani etkiler, güneş hareketleri ve sera gazları, vb.) nedenlerden etkilenmektedir. Klimatologlar dünyanın bugünlerde ısındığı konusunda hemfikirdirler. Bu değişimin detaylı nedenleri açık bir araştırma alanıdır ama bilimsel çoğunluk sera gazlarının son zamanlardaki sıcaklık artışının başlıca nedeni olduğunu belirtmektedir.

    Dünya'nın atmosferine karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) eklenmesi dünya yüzeyinin sıcaklığını yükseltmektedir. Atmosferdeki CO2 artışı dünyanın yüzeyini ısıtmakta ve kutuplara yakın buzların erimesine yol açmaktadır. Buzlar eridikçe, yerini kara veya açık sular almaktadır. Her ikisi de buzdan daha az yansıtıcıdır ve böylece daha fazla solar radyasyon emmektedirler. Bu da daha fazla ısıya, dolayısıyla erimeye yol açmaktadır.

    Dünya ısınıyor, hem de hızla. Peki bizler bu ısınmanın ne kadarından sorumluyuz?

    Küresel ısınma, endişelenmeyi gerektirmeyecek kadar uzak ya da belirsiz bir gelişme olarak görülebilir -bir hafta sonrasının hava durumunu dahi genellikle doğru tahmin edemeyen günümüz bilgisayar teknolojilerinin öngördüğü bir diğer gelişme... En azından, soğuk bir kış gününde birkaç derecelik ısınmanın o kadar da kötü olmadığını düşünebilir ve iklim değişikliğine ilişkin uyarıları, yaşam biçimlerimizi değiştirmek için geliştirilen çevreci korkutma taktikleri olarak algılayabilirsiniz. Ancak değişen Dünya konulu dosyamızın birinci bölümü " Jeo-Alarm "a göz atmanızda yarar var. Dünya'nın insanlığı tedirgin eden haberleri olduğunu göreceksiniz.

    Şu anda Alaska'dan And Dağları'nın karlı zirvelerine kadar her yer ısınıyor, hem de hızla. Sıcaklıklar geçtiğimiz yüzyıldan bu yana Dünya genelinde 0,6ºC arttı ancak en soğuk, en uzak noktalar çok daha fazla ısındı. Sonuçlar pek de iç açıcı değil. Buzullar eriyor, nehirler kuruyor, kıyılar erozyona uğruyor ve yakınlarda yaşayan toplulukları tehdit ediyor.
    " Eko-Alarm " başlıklı bölümde okuyacağınız gibi, flora ve fauna da ısınmadan etkileniyor. Değişiklikler büyük ölçüde gözden ırak gerçekleşiyor. Ancak akıldan ırak olmamalı çünkü bunlar gezegenin geri kalanı için geleceği gösteren işaretler.

    Bazı şüpheciler, "Hemen karar vermeyin" diyor. İklim kararsızlığıyla ünlüdür. Bin yıl önce Avrupa ılımandı ve İngiltere'de şaraplık üzümler yetişiyordu; 400 yıl öncesine gelindiğinde ise iklim değişmiş, hava serinlemiş ve Thames belirli aralıklarla donmaya başlamıştı. Şu andaki ısınma da doğanın kaprisi, geçici bir durum olamaz mı? Uzmanlar, "Bundan çok da emin olmayın" diyor. Kuşkusuz, izleyen sayfalarda okuyacağınız ısınma belirtilerinin bazıları iklimin doğal ritmiyle açıklanabilir. Ancak gezegen genelinde ateşi yükselten bir diğer etken daha var.

    Yüzlerce yıldır ormanları kesiyor; kömür, petrol ve benzin yakarak bitkilerle okyanusların soğurabileceğinden çok daha büyük bir hızla karbon dioksit ve ısıyı tutan diğer gazları atmosfere salıyoruz (bkz. "Döngüde Kaybolan Karbon", NG Türkiye, Şubat 2004). Atmosferdeki karbon dioksit düzeyi bugün, yüz binlerce yıl önce olduğundan çok daha yüksek. İklim uzmanlarından George Philander, "Bizler artık iklimi belirleyen süreç üzerinde etkili olabilen jeolojik unsurlarız" diyor.

    BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 2001'de yayımladığı ve bir dönüm noktası oluşturan raporda, geçtiğimiz yüzyıldaki ısınmanın çok büyük ölçüde insan etkinliğinden kaynaklandığını açıkladı. Küresel sıcaklıklar, binlerce yıl öncesindeki dönemlerde olduğundan çok daha hızlı bir şekilde artıyor. Ve iklim modellemeleri, yanardağ ve güneş patlamaları gibi doğal iklim güçlerinin tüm bu ısınmayı açıklayamadığını gösteriyor.

    IPCC, yüzyılın sonuna kadar 1,5 ila 5,5ºC 'lik bir sıcaklık artışı öngörüyor. Ancak ısınma aşamalı olmayabilir. " Süre-Alarmı " bölümünde yer verilen geçmiş dönemlere ait iklim kayıtları, gezegenin karmaşık bir termostatı olduğunu akla getiriyor. Ve bazı uzmanlar günümüzdeki sıcaklık artışının yıkıcı bir iklimsel sendelemeyi hızlandırabileceği konusunda kaygılı.
    küresel ısınmanın etkilerini görmeye başladık, hatta bu pazara bile yansımaya başladı... ama halen dünya insanlarının ve ülkemiz insanlarının tam olarak nasıl bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu anlamadıkları görülüyor. eğer bu ısınmanın boyutları hızla devam ederse bunun sonucunda türettiğimiz gıdalar önce fahiş fiyatlara satılacak sonra bulunamayacak...

    Akşehir gölü kurudu, Konya ovası hızla çöl olma yolunda, bir çok balık nesli tükendi ve bir çoğuda tükenme sınırında. Türkiye bir su cenneti değil, elindeki suyu ise kullanmayı bilmiyor, Dsi'nin su politikası tam bir fiyasko ve gelecek 10 yıl içerisinde su alanlarımız kurumaya devam edecek... ormanlık alanlar talan ediliyor, kaçak inşaatlar ve orman yangınları tüm yeşil örtüyü yok ediyor. öyle bir politika ile yönetiliyoruz ki, kaçak inşaatlara önce göz yumuluyor ardından ya yıkılıyorlar ya da üstü örtülüyor. bir ülke düşünün ve o ülkeyi yönetiminde olanların bizzat kendileri iskansız ve kaçak yapılaşma yapıyorlar. devleti yönetenler bile bu talana ortak oluyor.

    Türkiye Amerika ve Avusturalya ile birlikte dünyanın küresel ısınma tehlikesine karşı birlikte yapılabilecekleri tartışmasında üstüne düşeni görmezden geliyor, nükleer santraller kurmaya devam ediyor ve kirletme yarışında ilk 20'ye giriyor... oysa bir çok ülke nükleer santrallerin yerine altarnatifler üretme çabasında ve rüzgar enerjisinden yararlanıyorlar... ama bu maliyeti ucuz ve doğayla dost enerji üretimine yatırım yapmayı akıl edemiyor...(!)

    Marmara denizinde balık türleri hızla tükenmekte, anadoluda ki su kaynakları bilinçsizce tüketilmekte ve bütün bunlara rağmen geleceği planlayan ve ona göre projeler üretecek bir politikamız yok... elindeki bütün kaynakları tükettikten sonra mı bir şey yapmayı düşünecekler? bu zihniyetler ne zaman değişecek?

    bu ülke israf edecek lükse sahip değil hele çocuklarımıza bırakaağımız bir dünya konusunda bu kadar bilinçsiz hareket etmeye hiç kimsenin hakkı yok... yarın çocuklarımız bizlerin ve bizden öncekilerin yanlışlarının vebalini ödemek zorunda değil ama ne acı ki hiç hoş olmayan gerçekler miras bırakmaktayız... balıksız denizler, yanmış ormanlar, tüketilmiş su kaynakları, bitmiş bir tarım ve kocaman bir çöl...

    çok acil önlemler alınmalı ve herkes mutlak birşeyler yapmalı halk bu konuda bireysel çabalar gösterirken yönetimde bulunanların dikkatini de bu yöne çekmeli... bütün bunlara seyirci olmak çok büyük gaflet olacak...
    Dünyamız hızla ısınıyor,bu gidişle 40 yıl içinde dünyanın tüm buzulları eriyecek,yükselen deniz seviyesi yüzünden tam 45 milyon insan mülteci durumuna düşecek!
    Bilimadamlarınca yapılan çalışmalara göre,insanlık aşağıdaki 9basit şeyi tam anlamıyla yaparsa,insanoğlu şu anki karbondioksit seviyesinin 1970lerdeki seviyeye çekebilecek,yani çözüm için bir 30 yıl daha kazanmış olacağız.

    Bu konuda yapılması gereken 9basit şey;

    1-Ampülünüzü Değiştirin
    Standart akkor ampülünüzü tasarruf ampulü ile değiştirin,yılda 75 kg karbondioksit salınımını önlemiş olacaksınız.
    2-Daha Az araba Kullanın
    Daha sık yürüyün,bisiklet kullanın ve toplu taşıma araçlarını tercih edin.Araba kullanmadığınız her 2 km için 0.75 kg karbondioksit tasarrufu elde edeceksiniz.
    3-Geri Dönüşüme Katkıda Bulunun
    Evinizden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüşüme kazandırarak yılda 1200 kg karbondioksit salınımını önleyebilirsiniz.
    4-Otomobilinizin Lastiklerini Kontrol Edin
    Düzgün şişirilmiş lastiklerle litre başına aldığınız yol %3 oranında artacaktır.Her 4 litre benzin tasarrufu 10 kg karbondioksiti atmosferden uzak tutar.
    5-Daha Az Sıcak Su Kullanın
    Suyu ısıtmak için çok fazla enerji gerekir(1 gr su için 540 cal).Daha az su tüketen bir duş başlığı ile yılda 175 kg,giysilerizi kaynar su yerine ılık suyla yıkayarak da 250 kg karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.
    6-Ambalajları Fazla olan Ürünlerden Kaçının
    Çöpünüzü %10 oranında azaltarak yıllık 600 kg karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.
    7-Su Isıtıcınızı Ayarlayın
    Isıtıcınızı kışın 2 derece aşağı,yazın 2 derece yukarı ayarlayın.Bu basit ayarlama yılda tam 1000 kg karbondioksit tasarrufu sağlar.
    8-Bir Ağaç Dikin
    Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emer.
    9-Çözümün Parçası Olun


    Küresel ısınmaya, atmosferde artan sera gazlarının neden olduğu düşünülmektedir. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülmektedir.

    'Sera gazları' Dünya'nın ısı dengesini oluşturmasını sağlayan en büyük faktör. Dünya üzerine gelen Güneş ışınları Dünya üzerindeki doğal bir örtü (su buharı, karbondioksit ve buhar gazı) tarafından bir kısmı emilip Dünya'ya yansıtılmaktadır. Bu yansıma Dünya'nın normal sıcaklığını oluşturmaktadır. Sera gazlarının artması veya azalması ise sıcaklık sisteminin dengesinin bozulmasına yol açmaktadır.

    Küresel ısınma nedir: Bütün dünyada sıcaklığın sistematik bir şekilde artması süreci anlaşılmaktadır. Bu yolla bir iklim değişikliği meydana gelmektedir. Çünkü sıcaklık artınca buharlaşma artar, yağışlar ve hava hareketleri değişir. Küresel iklim değişikliğini; belirli olmayan zamanlarda meydana gelen hava halleri değişikliği ile karıştırmamak gerekir. Örneğin belirsiz zamanlarda veya herhangi bir mevsimde meydana gelen kuraklık (örneğin bizde kış kuraklığı) veya yaz kuraklığı olan bölgelerde yağışlı yazlar olayı "hava değişikliği" olarak nitelenir yani iklim değişikliği değildir. O nedenle son 10-15 yıl içinde, sıcaklığın bütün dünyada sistematik olarak artışı, 1983 yılından itibaren ölçmelerle belirlenmiştir. Son yüzyılın en sıcak ve en kurak yazları son 8 - 10 yıl içinde yaşanmıştır. Sıcaklık ölçümleri ile elde edilen bu sonuçları, bazı buzul erime olayları da desteklemektedir. Örneğin, güney kutbundan şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte buzul parçalarının koparak ayrılması, İzlanda Buzul'larının son 30 yılda şimdiye kadar görülmeyen bir hızla erimeleri, Himalaya ve Alpler'de cereyan eden buzul erimesi süreçleri gibi dünya üzerinde yaygın olarak görülen süreçler "Küresel Isınma" gerçeğinin yadsınamaz kanıtlarıdır.



    Küresel ısınma ekolojik dengeyi de etkilemektedir ve tür azalımını hızlandırmıştır. On iki bin yıl öncesinin memelilerinden Mamutların küresel ısınma sonucu soylarının tükendiği belirlenmiştir. Şu anda ise birçok canlı türü küresel ısınmanın tehdidi altındadır. Yapılan araştırmalara göre: -Küresel ısınma yüzünden büyüyen ozon deliğinin kanser vakalarını arttırdığı belirlenmiştir. -Değişen hava ve iklim koşullarından dolayı, özellikle insan spermlerinde büyük bozulmaların meydana geldiği ve bu durumun küresel ısınmanın yaratacağı olumsuzluklardan ziyade insanlığın genlerinde bir tahribata yol açtığı öngörülmüştür. -Şu anki artış hızıyla Dünya'nın ısısı her yıl 0.1 santigrad derece, buzulların ki ise 0.3 santigrad derece artmaktadır. -Küresel ısınmanın bu hızla artması Dünya üzerindeki karbondioksit miktarının 2050 yılında normalin %50 üstüne çıkması anlamına geliyor. Bu da canlı türlerini 4'te 1'inin yok olması demek; yani 56000 bitki türü 3600 hayvan çeşidi. -Küresel ısınma ile büyük kasırga ve el-ninolar yılda birkaç kez görülen olaylar olmaktan çıkacak ve özellikle insan yaşamını büyük ölçüde etkileyecek boyutlara ulaşacaktır. -Tatlı su alanlarının birçoğu kuraklaşma tehdidi altında olmasından dolayı, zaten Dünya'nın büyük bir bölümünün sağlayamadığı temel besin maddelerine ulaşmak her insan için daha da zorlaşacaktır. -Küresel ısınma nedeniyle yakın gelecekte su savaşları ortaya çıkabilecek, açlıktan ve besin değerlerine ulaşmak için insanların toplu halde birbirini katlettiği haller yaşanabilecektir. Bu gidişle kuraklık da %30 artacaktır. -Alplerdeki buzullar 22. yüzyıla kadar eriyecek ve bunun getirdiği sellenme ve doğal afetler Avrupa'yı yaşanmaz hale getirecektir. Bunların yanı sıra; bu sıcaklık ve su seviyesi artışı ise Dünya üzerindeki yaşam olanaklarını azaltacaktır.

    Küresel ısınmaya bi de ideolojik olarak bakalım: Dünya üzerinde kapitalizmin çekirdeklerinin belirmesi ve sürecin ilerlemesiyle birlikte insanlık bambaşka bir yola girmiş oldu. Modern kapitalist üretime geçişle birlikte daha fazla kâr amacıyla üretimin arttırılması, çok daha fazla miktarlarda hammadde ihtiyacını doğurdu. Hammaddenin temel kaynağı olan doğa her geçen gün bir öncekinden daha fazla sömürülmeye başlandı. Yeni hammadde kaynakları bulabilmek için yeni coğrafyalar keşfedildi.

    Kapitalist üretim biçiminin dünyanın her yerine yayılması, kendine yeni yeni hammadde kaynakları bulması çok uzun zaman almadı. Sanayileşme sürecinde gerek fabrikalara yer açmak amacıyla gerekse de tarımsal üretimi arttırmak üzere yeni tarım alanları elde etmek için ormanlar yakılmaya başlandı. Ayrıca bu fabrikalarda çalışacak işçilerin barınabilmeleri için de yer gerekliydi. Yeni yerleşim yerlerinin kurulması için dönümlerce ormanlık alan yok edildi. Hali hazırda Amazon ormanları ve Hindistan'da Dünya'nın çatısı olarak tabir edilen Himalayalarda ormanlar yanlış ve sömürücü politikalar yüzünden yok olmaktadır. Brezilya ve Hindistan hükümetleri gelişmiş kapitalist ülke olma yolunda hızla ilerlerken ekolojik dengeyi de yok etmekten çekinmemektedir. Hızla nüfusu artan Hindistan'ın su ihtiyacı Himalaya ırmaklarından karşılanmaktadır ve günlük politikaların bir sonucu olarak hızlı tüketim Hindistan halkının geleceğini tehdit etmektedir. Delhi Üniversitesi uzmanları bölgedeki vahşi yaşamın hızla yok olduğunu ve kaplan, kara ayı, geyik, leopar ve sarı şahinlerin soylarının yok olmak üzere olduğunu belirtmektedir. 1972'den beri bilim adamlarınca yapılan gözlemlerde Himalaya ormanlarının %15'inin yok olduğu ve böyle giderse 2100 yılına kadar yarısının yok olabileceği belirlenmiştir. Amazon ormanlarının ise bugüne kadar %20'sinin yok edildiği ve Dünya'nın ciğerleri sayılan bu ormanların tahribatında bütün Dünya'nın acı bir şekilde etkileneceği belirlenmiştir.

    Marx ve Engels'in Alman İdeolojisi'nde büyük sanayi şöyle anlatılır: "Dünya tarihini ilk olarak hakiki bir şekilde bu büyük sanayi yarattı. Ve bunu, bütün medeni milletleri ve bu milletlerin her ferdini, ihtiyaçlarını tatmin etmek bakımından dünyanın geri kalan bütününe tâbi kılabildiği ölçüde gerçekleştirdi ve böylece milletlerin daha önceki o tabii yalnızlığını ve birbaşınalığını ortadan kaldırdı. Tabiat bilimlerini sermayenin kölesi haline getirdi ve işbölümünün son tabii veçhesini de yok etti. Emek içinde mevcudiyeti mümkün olan bütün tabii unsurları, genel olarak ortadan kaldırdı ve bütün tabii ilişkileri para ilişkileri haline getirecek şekilde değişikliğe uğrattı. Tabii şehirlerin yerine, üç beş gün içinde yerden mantar gibi biten büyük sanayi şehirleri peydahladı. ... Ticaret şehirlerinin kır üzerindeki zaferini kesin noktasına ulaştırdı." Doğa, insanlığın doğuşundan bu yana, böyle bir toplu saldırı ile karşılaşmamıştı.

    Kapitalizmden önceki toplumlarda varolan çevre sorunları lokal düzeylerde kalan ve doğanın üstesinden gelebileceği sorunlardı. Ancak, anarşik yapısı ve doğayı ve insan emeğini alabildiğine sömürme eğilimiyle, kapitalizm, doğanın kirlenmesinde, bozulmasında büyük bir sıçrama yaratmıştır.

    Marx'ın açıkladığı gibi, insanoğlu doğaya egemen olduğu oranda doğayı sömürmeye başladı.

    Dünya üzerindeki küresel ısınma etkileri ilk olarak emperyalist ülkelerin bilim adamları tarafından 'insanlık etkisi' olarak belirlenmiştir. Ancak kapitalist ülkelerin sömürücü politikalarının farkedilmesi, sorunun insanlık açısında bir uyanışa ön ayak olacağını umutlarını doğursa da hala insanlar G.W.Bush'un "Dünyadaki karbondioksit salınımının büyük baş hayvanların artışından kaynaklanıyor." Sözüne yeterince tepki verememektedirler.

    Yaptıkları sömürünün zararları gözardı edilemeyecek duruma geldiğinde kapitalist ülkeler sözde çözüm arayışlarına girişmişlerdir. 1992 yılında ilk olarak Rio toplantıları yapıldı. Fakat katılan ülkeler ve bilim insanları bu panelde suçu bütün insanlığa mal etmeyi başardılar. Elde edilen verilerin sağlıklı olarak tartışalamadığı Rio toplantısından sonra 1997'de Japonya'nın Kyoto kentinde Dünya'nın önde gelen ülkeleri toplanarak karbondioksit salınımını azaltmayı ve 1990 seviyesinin altına indirmeyi öngören Kyoto Protokolünü imzaladılar. Bu protokol göstermektedir ki, emperyalist ülkeler sadece bir şey yapıyormuş gibi görünmektedirler. Çünkü karbondiooksit salınımı 1990 yılı seviyesinin altına indirilse bile salınım devam edeceğinden tehlike arz eden konular öneminden hiçbir şey kaybetmemektedir. Üstelik, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturan ancak sera gazı salınımı Dünya genelinde %25'i bulan ABD, Kyoto protokolünü imzalamamıştır. Emperyalist ülkeler köşeye sıkıştıklarını anladıklarında ve fosil yakıtların zararlarını bir nebze kabul ettiklerinde ise kendince Dünya halklarını kandırarak nükleer enerjiyi öne sürmektedirler. Nükleer enerjinin zararlarını ört bas etmeye çalışan emperyalist ülkeler, küresel ısınmanın alternatifi olarak radyoaktiviteyi iyi bir şey gibi gösterip, kurulu teknolojilerini gelişmiş ve gelişmekte olan küçük burjuva ülkelere satmaya çalışmaktadırlar. Amaçları kar ve sömürüden başka bir şey olmayan bu ülkeler; zararsız olan hidrojen, güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi ve füzyon teknolojisi yöntemlerini göz ardı etmekte, hatta engellemekten çekinmemektedir.

    Dünya gelecek yüzyılda ciddi bir krizle karşı karşıya kalacaktır. ABD, AB ve gelişmekte olan emperyalist ülkeler Küresel Isınmanın farkında oldukları halde çözüm yollarından hep kaçmaktadırlar. Bunun nedeni de tüketim ve kar amaçlı sistemlerini ayakta tutabilmenin yollarını aramaktır. Fosil yakıt tüketiminin artmasıyla ABD petrol ihtiyacını karşılamak için Irak'a savaş açmış, Fransa nükleer teknolojini satmak için adeta Avrupa'nın ortasında radyoaktif pazar kurmuştur. Hindistan ve Brezilya ormanları insan üstü bir hızla yok etmiş ve yok etmeye devam etmektedir. Kapitalist azınlığın rahatlığı için bütün insanlık büyük ve muhakkak bir tehlikenin içindedir.

    Çözüm yolları sunmak, bireysel açıdan saçma görünebilir. "Ülke politikalarına olduğumuz yerden karışamayız" düşüncesi bizlere boyun eğmeyi öğretmiş sistemin başarılı olduğu tezini doğrulamaktan başka bir işe yaramamıştır. Kapitalist sistem; sömürü, para, kar ve tüketim için Dünya halklarının hayatlarını hiçe saymaktadır. Bizler de Dünya üzerinde olduğumuza göre ve bu yazıyı okuyup birşeylerin farkına varabildiğimize göre en azından böyle gitmeyeceğini birilerine anlatmamız şimdilik yeterli olabilir.

    TEMA Diyor ki; Toprağı Koruyun,
    Küresel Isınmaya El Koyun!..

    Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli Raporu (IPCC), küresel ısınmanın son 50 yılda % 90 oranında insan eliyle arttığını ve asırlarca süreceğini resmen ilan etti. Rapora göre, sera gazlarından biri olan karbondioksitin küresel düzeydeki artışı büyük ölçüde fosil yakıt (petrol, petrol türevleri,doğalgaz ve kömür) kullanımından ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanıyor. Metan ve diazot mono oksit(N20) oranlarındaki değişimlerin kaynağı da yine tarımsal faaliyetler.

    ABD, Rusya ve Japonya Atmosferi En Çok Kirleten Üç Ülke
    Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli Raporu'na (IPCC) göre; atmosfere karbon salarak dünyayı en çok kirleten ilk üç ülke 5,5 milyar ton ile ABD, 2.8 milyar ton ile Rusya ve 1.3 milyar ton ile Japonya gibi, sanayileşmiş ülkeler. Türkiye bu sıralamada 2004 yılında atmosfere bıraktığı 294 milyon ton ile 13'ncü olarak üst sıralarda yer aldı. Sadece bu üç ülkenin yılda atmosfere saldığı 9.6 milyar ton olduğu göz önünde bulundurulursa, Türkiye'nin 294 milyon ton ile neden olduğu zarar çok düşük oranda kalıyor. Ancak, Raporda Türkiye'nin 1990-2004 yılları arasında %72,6'lık bir artış kaydederek atmosferi kirletme konusunda dünyada en hızlı artış kaydeden ülke olması ise endişe verici. Yeni Rapor da TEMA Vakfı'nın daha önceki IPCC ve NASA Raporları'na dayanarak 15 yıldan bu yana söylemekte olduğu, eğer tedbir alınmaza Türkiye 40 yıl sonra çöl olacak uyarısının artık çok uzak bir gelecek olmadığını destekler nitelikte.

    Uzmanlar, küresel ısınmanın etkilerinin asırlarca süreceğini kaydediyorlar. Ama mücadele için kararlı olursak ve harekete geçersek, bu etkiyi azaltabilir, en aza indirgeyebiliriz. IPCC Raporu'na göre, karbondioksit sera etkisine neden olan en etkin gazdır. Eğer topraklarımızı doğru yöntemlerle işler ve akılcı kullanırsak hem sera etkisi yaratan bu gazın azalmasını hem de organik karbon tutulmasını sağlayarak toprağın verimini arttırırız.

    Topraktaki Organik Karbonu Yöneterek, Toprağın Verimini Arttırabilir, Küresel Isınmanın Etkilerini Azaltabiliriz. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde toprağın tarımsal üretkenliğinin azalması tarım, mera, orman vb alanların amacı dışında kullanılarak kısmen insan etkili toprak kalitesi kaybına neden olmaktadır. Toprak kalitesi ve tarımsal verimlilik arasındaki pozitif ilişki aynı şekilde toprak organik karbonu ve toprak kalitesi arasında da mevcuttur. Dolayısıyla devam eden bozunma süreci toprak kalitesini azaltmaktadır. Bozulan ekosistem ve tarımsal topraktaki organik karbon da çözünerek CO2 ve CH4 formunda atmosfere salınmakta ve iklim değişikliği nedenleri arasında yer almaktadır.

    TEMA Diyor ki; Küresel Isınmaya Karşı Mücadelede Çaresiz Değiliz
    TEMA Vakfı, Dünyaca kabul edilen bilimsel veriler ve toprak konusundaki 15 yıllık bilgi ve deneyimleri ışığında; toprakların doğru ve verimli kullanılarak toprakta organik karbon oluşumunun ve tutulmasının arttırılmasının, küresel ısınma, açlık, erozyon, çölleşme, ormansızlaşma ve tarım alanı kaybı gibi sorunların çözümü için atılacak büyük bir adım olduğu değerlendirmektedir.

    Toprakta organik karbon tutulması her yönüyle kazanç sağlayan bir süreçtir. Verimliliğini kaybetmiş toprakların rehabilitasyonundan, kaynağı belli olmayan kirliliğin azaltılarak yüzey, yer altı sularının temizlenmesi gibi yan faydalarla ekosistem kalitesinin yükseltilmesine ve fosil yakıt emisyonunu azaltarak atmosferdeki CO2 miktarının azaltılmasına kadar bir çok yönü vardır. Nitekim, yapılan bilimsel tespitler; toprak işleme yöntemleri, bitkilendirme, tarımsal ormancılık(ağaç tarımı) gibi uygulamalar ile hektar başına 1.3 tona kadar organik karbonun toprakta tutulmasının sağlanabildiğini göstermiştir.

    İnsan Neslinin Devamı İçin Kararı Biz Vereceğiz
    TEMA Vakfı; Tarım, Çevre ve Orman ile Enerji Bakanları'nın biraraya gelerek ortak eylem planı oluşturmasının olumlu bir gelişme olduğunu değerlendirmektedir. Ancak bu planda sivil toplum kuruluşlarının görüş ve çözüm önerileri de mutlaka yer almalıdır. Kaybedecek vakit yoktur. Karar vericilerin bu konuda sürdürülecek mücadeleyi kağıt üzerinde değil, bizzat uygulayarak gerçekleştirmesi gerekliliği kamuoyunun beklentisidir. Kararı bizim neslimiz alacaktır, ama bu karar bizden sonraki tüm insan neslinin devamlılığını belirleyecektir.

    Toprak Yoksa Hayat Yok...El Koyun; Türkiye Çöl Olmasın !..
    TEMA Vakfı, "Türkiye Çöl Olmasın!" sloganıyla başladığı ve "Toprak Yoksa Hayat Yok. El Koyun!" mesajı devam eden mücadelesine hız kesmeden sürdürüyor. Ülke genelinde başta halkımız, kurum ve kuruluşlar olmak üzere 300.000'ni aşkın TEMA Gönüllüsü ve Temsilcisi ile gerçekleştirilen çalışmalar, küresel ısınmanın etkilerinin azaltılması için ülkemizin yaptığı çalışmalara katkı sağlamaya devam edecektir.


    Saygılarımızla;

    Toprağına Sahip Çık !
    TEMA Vakfı

#13.03.2010 22:20 0 0 0

  • noimage


    Hüzün ,buruk, acı yanımız
    Onlar egellide olsa , canlarımız
    Damarlarımızdaki kanımız ,yürek aşklarımız
    Yazımız, kışımız , baharımız
    ____________________Engelli çocuklarımız

    Kimileri 7, kimilerimiz 17, kimileri 27 yaşında
    Onlar tap taze ,hayatın henüz baharında
    Vefakar cefakar,Öğretmen Anne
    Sema hanım... başlarında
    Bir hayat var,
    Yaşama , geleceğe bir hazırlık var, orada

    Selam Sema Öğretmenim selam Sana
    Geleceği hazırlıyorsun eğitiminle ,sevgili çocuklarımıza
    Seninle koşuyor bu taze bedenler,,Aya güneşe yıldıza

    Engelli yavrumumuza sahip, çıkan
    _____________Tüm bilge naif yüreklere merhaba

    Toplum olarak buruk yanımız, kanayan yaramız
    Yürek acımız, tüm varlıkları ile onlar canlarımız
    ______________________Engelli çocuklarımız

    Atatürk Türkiyesinin aydın yüzleri sayesinde
    Bilge ,saygın, merhamet,, şevkat , sabır yanı ile
    Sema öğretmenlerimizin elinde
    Gelecekleri güvende
    Engelli ______________________çocuklarımız

    _____Şair 67____

    Toplumumuzun kanayan yarası engellilerimiz,
    Bireylerin çabaları ile hayata kazandırmak çok zor,
    Büyük projeler, büyük emek lerle olur ancak bu kanayan toplumsal yaralarımıza merhem olmak
    Bu gibi sosyal projelere ancak Devlet ve özel kurumların eliyle mümkün olmaktadır
    Tecrübel,i bilge eleman yetiştirmek, ancak saygın kurumların eliyle olur
    Bu gibi kurumlarda görev yapmak engellilerimizi geleceğe hazırlamak her babayiğin yapa bileceği bir iş değil emek ister, bilgelik ister öz veri ister, merhamet ve şevkatli olmayı gerektiren bir ortam
    Burada insanlık konuşuyor, burada asalet öz merhamet bilgelik konuşuyor
    Burada mesleğine aşık olmalı insan,Tıpkı Sema Öğretmen gibi
    Görüyorum ki Sema Öğretmen gibi nice gönüllü sema öğretmenler var burada
    Yaradılanı Yaradandan ötürü seven

    Yunus Emreler,Hasanlar, Mesutlar,Evin,ismihan, Enise, Murat İilker,Sedar Cengizhan,larında yaşamaya hakı var, Onlarda can, hemde yürekerimizin buruk, yanı,özürlülerimize, engellilerimize toplum olarak sahip çıkma , onları kucaklama zamanı Haydi merhametli Ulus İnsanı,İnsanlıkta duyur adını

    Duyarlı asil yüreklere selam ve Saygı


    ________Ali Cemal AĞIRMAN____
#13.03.2010 18:56 0 0 0
  • Hayatta hepimizin yerine getirmek zorunda olduğu sorumlulukları vardır. Ama en büyük sorumluluk çocuk yetiştirmektir. Çünkü; malum biz istedik diye oldular. Onlara sormadık ki sizi dünyaya getirelim mi? diye. O zaman canımızın içi olan çocuklarımız için ne yapsak azdır.

    Hangi ana babaya sorsanız, bu dünyadaki görmek istediği en büyük şeyin sıralamasında; önce çocuklarının sağlığı, sonra geleceğini mimarilendirecek eğitimi, sonrasında iyi bir meslek ve iyi bir eş seçimi vs. gelir.

    Çocuklarımız sırf bizim değil, ülkemizindir de. Ne kadar iyi eğitirsek o kadar başarılı işlere imza atarlar. Yurtdışında gencecik öğrencilerimizin yaptığı projelerin ödül alması veya genç bir doktorumuzun ciddi bir hastalıkta önleyici olacak bir tedaviyi bulması, şimdiye kadar yapılmamış bir ameliyatı gerçekleştiren bir Türk doktoru hangimizi gururlandırmaz ki.. Çünkü vatanımızın evladır. Sırf ailesi için değil, ülkesine belki yurt dışında görev alacak tüm dünyaya faydası dokunacaktır.

    Benim üzüldüğüm sizlerle paylaşmak istediğim konu ise eğitimin yurdumuzda deneme tahtası haline getirilmesidir. Çocuklarımız adeta kobay gibi kullanılıyorlar. Ben "En iyi okul en yakın okuldur" diye evimize yakın bir ilkokula verdim oğlumu ve beş yıl aynı öğretmende okuma şansıyla mezun ettirdim. Niye şans diyorum çünkü kızımı ilkokul birden itibaren Kızılayda iyi bir okulda okutturmak için çabaladık. Maalesef beş yılda beş öğretmen değişti çocuğum. Neden mi yıllarca merkez okullara gelmek isteyen öğretmenler emekliliklerine yakın bu okullara geliyorlar ve çocukları bırakın bir yılın sonunu beklemeyi bazen yarı dönemden sonra emekli olup gidiyorlar. Kızım ilköğretimdeki sık öğretmen değişikliği sıkıntısını ortaokulda derslerde çok yaşadı. Neyse ki lise döneminde toparladı şimdi üniversitede

    Oğlumu da yine mahalledeki okulundan OKS (Şimdiki adı LGS) sınavlarında başarı şansı düşmesin, hem dershanesi Kızılay'da olacak okuluna da yakın olsun düşüncesiyle mahallemde okutmadım. Ama bin pişman oldum. Ortabire başlattık o sene bizim okul pilot okul seçildi. Çocuğumun defterini kontrol ediyorum. Ders yok, sayfalar boş endişe içinde okula koştum. Yeni sistem bu dediler. Ama kitap da verilmedi bu çocuklara dedim. Efendim öğretmenler biz de internette bize ayrılan bir site var. Bir gün önce oradan çıktı alıyoruz. Biz de çalışıp geliyoruz demezler mi? Bütün veliler endişeli, kaygılı benim gibi. Derken veli toplantısında dile getirdik ne olacak bu çocuklara; ödev yok, nasıl bir sistem bu. Bir de çok şaşıracaksınız. Öğretmenler de bize hak verdiler. Yılların matematik öğretmeni neymiş efendim çocuk ezberci olmayacakmış adına "Okula gelirken bahçede kaç ağaç gördün. Ya da kaç basamak sonra sınıf var gibi saçma sapan soruyoruz" dediler. Hele sosyal dersi kitabı yoktu o dönemler verilen fotokopi notlarda birresim koymuşlar eski uygarlıklara ait bir hayvan ve bir insan, başka da ne olduğu pek seçilmiyor. Soru: Bu uygarlıkta resme göre ne pişirirler di, geçimleri sizce ne olurdu, efendim odaları hangisiydi" halen bunları yazarken o zamanlar ki yükselen sinir katsayım yine zıpladı.

    Neyse uzun lafın kısası OKS sınavlarına gelip çattık, sonra kitap filan verildi. Ama çocuklarda sıkı bir ders yok, ödev yok bir rahatlık tabi. Sınavlarda ezbercilik sistemine karşıyız artık çocuklar yorum yapmayı öğrenecek önemli olan bu filan hikaye Çocuklar beklemediği sorularla karşılaştı. Benim oğlumun 70 neti vardı. Daha önce bu puanla Ankara içi bazı Anadolu Liselerine puanı yeterken o sene açıkta kaldı.

    Bir de bu Anadolu Lisesi sınavı öncesi çocukların ve velilerin kafası bir kez daha karışıyor. Askeri Okul, Polislik vs. sınavlara başvurular oluyor. Biz oğlumun isteği üzerine Askeri Lise Sınavlarına soktuk ve oğlum Kuleli Askeri Lisesini kazandı. Tabi bayağı mutlu olduk. Ama benim delikanlı ister istemez futbolla da uğraşıyor, atletik, uzun boylu sağlık sorunu yok, nasıl olsa kazanırım rahatlığı da eklenince Anadolu Lisesi Sınavını kazanamadı. İstanbul'a Askeri Lise Sınavlarına sağlık elemeleri için gittiğimizde de her türlü muayeneden geçti sağlam raporu aldı. Ancak dişlerinden ikisinde sorun var diye dişten elendi. Aslında şu anda çocukların çoğu ortodonti ile dişleri yaptırıyor. Bir de ağzını açsa bile dişindeki sorun görünmüyor. Ama bu tip sınavlarda en ufak bir şeyi kabul etmiyorlar kural böyle. Her işte bir hayır vardır dedik ve kapattık her iki sayfayı da.

    Netice itibariyle o yılı hatırlamak dahi istemiyorum. Bence her iki türlü de bir mağduriyet yaşadık aslında ama yapabilecek fazla da bir şey yoktu.

    Şimdi oğlum dokuzuncu sınıfta, normal lise ama sayısal bölümde ve ders durumu çok iyi. Gelgelelim yine dershaneyiz ve bu sefer yine bir değişikliğin kurbanıyız bugüne kadar olan sınavların tamamen dışında bir üniversiteye giriş sınavı olacakmış. Neden bu kadar çok değiştiriyorlar anlayamıyorum.

    İnşallah sırf benim çocuğum değil, Allah herkesin çocuğunun ve ailelerinin maddi manevi emeklerini boşa çıkarmasın ve istediği üniversiteyi kazansınlar.

    Aysel AKSÜMER



#13.03.2010 18:14 0 0 0
  • noimage



    yavan her şey
    tuzsuz yemekler kadar/ lezzetsiz
    banılmadan yenilen yeşil erik
    sarı bir hüzün serili yeşilin omuzunda

    havanda, kirli dumanını dövüyorlar havanın
    bitmiyor acısı değişen dünyanın
    dağlıyor yaranın sancısı
    hayat yırtık pabuçlarda pençe yamaları

    sönmüş fenerleri kapkara bir deniz
    geri gider, evvel koşan ayaklar
    Tanrım, ne zor ölünün ardından eve yürümek
    açık kapısında odalarının
    umarsızca, görünmeyen başları beklemek

    kuzey rüzgârlarına karşı, dar bir balkon kalbim
    kar yanığında kaldı, açmaz yeşilim
    bekle dedim yediveren ölüme
    yeter açma artık yüzümde

    annemin çağırmayan bakışı/nda
    uzak bir dağ çiçeği duyumsayamadığım
    hükümsüz kaldı çocukluğum
    Babam'ın sarmayan ellerinde
    sonbahar (y) ağıyor ömrüme halâ

    dikenli çalılar bürümüş bakımsız bahçem
    o yer, ıhlamur ağaçları şahitliğinde gençliğim
    yüzüp, doyamadığım aşkım denizin
    aynasında menevişlenemiyor artık sular
    cüce kaldı boyuma, kısılan sesim
    bir türlü alışamadığım yeni kendim

    hangi mevsim bu anımsamıyorum
    dağılmış evin sığınağı nerde
    kimliksiz, çat kapı girip saklandığım
    yok/um /yokluğumla doğu(yu) ramadığım kendim
    hüznümü öğütemeyen, kırık değirmen taşı
    geçmişin, uzak gecesinde kalmış parçaları

    vedâdan ağırlaşmış, kalkmayan eli
    amaçsız, başıboş yorgun kâhyayım
    uykuyla uyanıklık arasında akan
    yatışmayan kara bir mayi
    yüz/ünden, sallantıda hayat basamağım


    ölümün zehiri sızdı içime
    kan sızıyor yürek
    kalmadı, tende can veren renk
    hırsız, zorba talih, çaldı şen sözümü
    hangi renge yaslayayım özümü


    bu kasaba aynı yer değil
    aynı değil toprağa inen bu yağmur/ bu cemre aynı değil
    yaprağı dalda sanıp tünek diye konan kuş(um)
    saklanamazsın artık
    indi yere duvarın üstünde duran çocukluğum

    gözlerine yüklenenden
    endaze bulamıyor kendine
    tepeden tırnağa, geri çekilmekte
    hiçe değer içindeki can suyu

    Hadiye Kaptan
#13.03.2010 18:06 0 0 0
  • Türkiye'de haftada 45 saat olan çalışma süresi bazı sektörlerde fazla mesailerle 72 saate kadar çıkıyor. Oysa Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde bu süre, fazla mesai dahil, 48 saati aşmıyor. Bu durumda Türk işçisi aynı işi yapan Avrupalı bir işçiye göre yılda 1152 saat fazla çalışıyor.

    Yüksek boyutlardaki işsizlik olgusunun oluşturduğu 'tehdit' nedeniyle milyonlarca işçi sigortasız çalışmaya razı olurken, yasal olmayan fazla çalışma sürelerine itiraz edemeyen işçilerin Avrupa'da aynı işi yapan işçiye göre yüzde 50 daha fazla çalıştırıldığı belirlendi. Hizmetlerin, ticaret ve turizm gibi sektörlerde normalde üç işçiyle yapılması gereken işlerin, iki işçinin yasaya aykırı biçimde fazla çalıştırılması yoluyla yaptırıldığı ifade edildi. Buna göre yasaya aykırı biçimde fazla çalışma sürelerinin, Türkiye'de istihdamı azaltıcı etki yaptığı da ortaya çıktı.

    İmalat sanayiinde 52.1 saatlik rekor
    Hak-İş'in hazırladığı 'İşsizlik Kıskacındaki Modern Kölelik: Fazla Çalışma' raporuna göre; işsizlik bir 'tehdit unsuru' olarak kullanılarak, işçiler ve yasal süreleri aşan fazla çalışmalar yaptırılıyor. Türkiye'de çalışma saatlerinin haftada en fazla 45 saat olarak belirlenmesine rağmen, mesailerle birlikte ortalama çalışma süresi 50 saat oluyor. Ancak bu süre bazı sektörlerde 72 saate ulaşıyor. AB standartlarında ise ortalama çalışma süresi fazla mesailer de dahil 48 saati aşamıyor. Türkiye'de imalat sanayii işçisinin haftalık çalışma süresi 52.1 saatle rekor düzeye ulaşırken, aynı süre Yunanistan'da 42.7, Slovenya'da 40.3, İrlanda'da 39.1, AB-15 ortalamasında ise 38.5 saatte bulunuyor.

    'AB'ye uyduralım, işsizlik yüzde 25 azalır'
    Türk işçisine hizmetler, ticaret ve turizm gibi birçok sektörlerde de günde 12 saate, haftada 72 saate ulaşan çalışma süreleri uygulanıyor. AB'de 2 bin 304 saat olan fazla mesailer de dahil yıllık yasal çalışma süresi, Türkiye'de 2 bin 430 saate ulaşıyor. Ancak uygulamada ise yasadışı ve yasal fazla mesailer de dahil bu süre imalat sanayiinde 2 bin 500 saate, hizmetler, ticaret ve turizm gibi sektörlerde ise 3 bin 456 saate ulaşıyor. Buna göre hizmetler, ticaret ve turizm sektörlerinde çalışan bir işçi AB'deki işçiye göre 1152 saat fazla çalışıyor.

    İnsan kaynakları danışmanlık firması Mercer'ın, çalışanların gerçekte ne kadar zamanlarını iş yaparak geçirdiklerini ölçmek amacıyla gerçekleştirdiği Haftalık Çalışma Saatleri Analizinde, yıllık izin politikalarının dışında 16 ayrı ülkenin haftalık çalışma saatleri karşılaştırılmış.

    Analizde değerlendirilen haftalık çalışma saatlerinde Fransa, 35 saat ile en alt sınırdaki ülke olmuş.

    Almanya, Fransa'yı 38 saat ile takip ederken, Çin, Çek Cumhuriyeti, İtalya, Japonya, Meksika ve ABD'de haftalık çalışma saati 40 olarak belirtilmiş.

    Analiz sonucunda, 45 saat ile Avrupa ülkeleri ve ABD'nin üzerinde çalışma periyotuna sahip Türkiye'yi, bölgesel farklılıklar gösteren Avustralya ve Kanada, 44 saati aşmamak kaydıyla Brezilya ve 45 saati aşmamak kaydıyla Güney Afrika'nın izlediği görülüyor.

    Mercer analizinin haftalık periyot değerlendirilmesinde İngiltere, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ise maksimum 48 saatle en yüksek çalışma saati düzenlemesi getiren ülkeler olarak sıralanıyor. Türkiye, haftalık çalışma saati olan maksimum 45 saat ile ortalamanın üstünde kalan ülkelerden biri olmuş.

    Mercer Türkiye Genel Müdürü Sibel Yücesan, çalışma saatlerini, hukuki düzenlemelerle ortaya konan rehber ilkelerin belirlediğini, ancak pratik uygulamalar, kültürel alışkanlıklar ve rekabet koşullarının zorlamaları bulunduğunu belirtiyor.

    Japonya'da çalışanların büyük bölümünün geç saatlere kadar kültürlerinin bir yansıması olarak çalıştığını anlatan Yücesan, ''Uzun çalışma saatleri ülkelerin verimli veya çalışkan olduğunu göstermiyor. O saatlerdeki elde edilen üretim ve çıktı ve işin kalitesi çalışma saatlerinin uzunluğundan daha önemli. Türkiye'de beyaz yakalılarda 45 saatin altında uygulamalar var. Genelde aralığı 40-45 saat olarak belirleyebiliriz'' değerlendirmesinde bulunmuş.

    Mercer'in 60'tan fazla ülkede yapılan araştırmalar sonucu, kanunlar çerçevesinde ve sözleşmelerle belirlenen iş süreçleri için referans kaynak durumundaki Evrensel Yan Hak ve İstihdam İlkeleri (Worldwide Benefit & Employment Guidelines) raporuna dayandırılan analize göre ülkeler ve haftalık çalışma saatleri şöyle:

    Avustralya: 38-46 saat
    Brezilya: Maksimum 44
    Kanada: Eyaletlere göre maksimum 40-44-48 saat
    Çin: 40 saat
    Çek Cumhuriyeti: 40 saat
    Fransa: 35 saat
    Almanya: 38 saat
    Hindistan: Maksimum 48 saat
    İtalya: 40 saat
    Japonya: 40 saat
    Meksika: 40 saat
    Güney Afrika: Maksimum 45 saat
    Birleşik Arap Emirlikleri: Maksimum 48 saat
    İngiltere: Maksimum 48 saat
    ABD: 40 saat
    Türkiye: Maksimum 45 saat

#13.03.2010 17:23 0 0 0
  • Konu: Mum ve Ayna
    noimage


    Meşhur bir sözdür;

    "Işığı yaymanın iki yolu vardır; ya mum olacaksınız ya ayna"

    Hangisini seçerdiniz? Mum olmayı mı, ayna olmayı mı?

    Yoksa bırak şimdi mumu, aynayı; ben aydınlanayım yeter diyenlerden misiniz?

    Hangi tarafı seçtiğiniz sizde saklı kalsın, biz mum veya ayna olmak üzerine
    biraz söyleşelim

    Işık, varlığın temel taşlarından birisidir ve bir enerji barındırır içinde
    Dinamiktir, asla durduğu yerde durmaz, hızı vardır, ulaşabileceği sınırsız
    noktalara kadar yolculuk yapması doğasının gereğidir

    Asıl kaynağı tektir belki ama o kadar çok çeşidi vardır ki, saymak imkansız
    Değişik formatlara bürünen o gizemli enerji, insanoğlunun dünya yaşamında
    pek çok kılığa girmiştir zaman boyutunda; kimi zaman hayatın can kaynağı,
    kimi zaman ölümün ve yok oluşun acı tırpanı olarak

    Güneş olup başımıza taç olduğu, ay olup ruhumuzu kabarttığı, ateş olup
    aşımızı yaptığı, ışık olup yolumuzu aydınlattığı pek çok formda bizimle iç
    içedir adeta

    Gazabına uğradığımız anlarda ise inanılmaz acılar bırakmıştır geçmişimize ve
    genlerimize Onunla oyun olmaz

    Sözümüzde ve sorumuzda mumun acizane temsil ettiği bu enerji, bizim sırrını
    çözemediğimiz yaşamı, kendi ellerinde istediği şekle sokar ve bizim önümüze
    koyar; birazcık oynayabilelim diye

    Oyun sırasında da gülümseyerek izler bizi;
    bakalım onunla aşık atabilecek miyiz, onun gücünden bir parçacık
    taşıyabilecek iradeyi ve gücü gösterebilecek miyiz diye?

    Bir mum olabilsek, dibimize ışık veremeden kendi kendimize erisek bile, onun
    sonsuz gücünün minicik bir yansıması olabiliriz ancak' Sonsuz bir denizde
    tek bir katre gibi

    Mumun ışığını yansıtan ayna ise, daha şanslıdır mumdan aslında Hem aktarıp
    çoğaltır, hem erimez, eksilmez mum gibi

    Ama sanaldır yüzündeki parlak ışık, sanılandır

    Mum eriyip bittiğinde, sessiz karanlıklara teslimdir ayna
    Sonsuzluğun bekçisidir, yokluğun ışıksız diyarında

    Bekler bir mum daha yansın ki karşısında, bağrından bir dem daha nur vursun
    dünyaya

    Aynanın hasret dolu bekleyişi; hem umudu taşır zerrelerinde, hem de yokluğun
    kavuran acısını

    Zordur bu bekleyiş, belki eriyip tükenmekten daha zor'
    Keşke mum olsam der ayna o zaman içinden, keşke eriyip yok olsam da, şu
    geçmek bilmeyen zamanın içindeki bu sonsuz bekleyişin karanlığından
    kurtulsam

    Vakti gelir ve bir kibrit gelip, ışığın büyülü elini değdirir mumun yumuşak
    ve savunmasız gövdesine
    Yanar, aydınlatır, dibini göremeden, kendini bilemeden

    Ayna ile ışığın kavuşmasıyla yansıma başlamıştır artık
    Şenlik vaktidir şimdi, hani o "ben aydınlanayım yeter" diyenlere

    Vuslat yaşanmış, ayna ile mumun karanlığa inat yansımaları sona ermiştir
    Mum, zamanın ve ışığın yokluğa karışmıştır, dönüşmüştür artık
    Kısa ömründe gücünün elverdiğince, bir süreliğine de olsa ışığı yansıtmıştır
    ya bedeninden; bu yetmelidir ona

    Aynanın içini kahreden zaman, mum için en büyük düşmandır
    Sonsuz enerjinin sahip olduğu güç yoktur mumun zerrelerinde Zamanın ve
    maddenin haset ve pinti ellerine mahkumdur o Ancak kendine bahşedilen
    kadarını sunabilir çevresine

    Işığın bir kırıntısını titreyerek taşıyan mumun zamanı dolunca ışığı söner;
    yine titreyerek erir biter kendi damlalarının arasınd
    Giderken bıraktığı son şey, eriyen bedeninden çıkan bir nefeslik is ve
    küçücük bir cızırtı sesidir sadece


    Ayna da kendisini seyredenlere şölen yaşatmış olmanın kısacık zevkiyle,
    sonsuzluğun önünde saygı duruşuna devam eder

    Şimdi söyleyin, ışık yaymak isterseniz, mum mu olmak istersiniz ayna mı?

    Zor bir seçim değil mi, hepimize kolay gelsin



    N.Dabağlar
#13.03.2010 16:34 0 0 0
  • Konu: Anılar
    noimage



    Genclige adim attigim caglarimi hatirliyorum

    Baharin ilk günleri gibi hircin,sert firtinali

    ama yinede ilik rüzgarlarin estigi günlerimi

    Baharin renk cümbüsüyle dolu günleri gibi

    her yeni günün bir öncekinden daha farkli ama

    papatya tarlasi gibi saf ve engin duygular dolu günlerimi...

    Evimizin bulundugu sitenin ortasindaki cayirlikta her yil

    üzeri yikilircasina dolu olan Ahlat agacini hatirliyorum

    Tadini birseye benzetemedigimiz ama zipirlik cagimizin

    verdigi meyve talani hirsiyla üzerine dolustugumuz

    ve karnimiz sisene kadar ahlat tikindigimiz günlerimi hatirliyorum.

    Safti duygularimiz,kirlide olsa düsüncelerimiz

    delikanliliga adim attigimiz o günlerde tertemiz duygulardi...

    cünkü duygular bizi yönlendiriyordu,

    rüzgarin dallari bir yöne egdigi gibi

    bizde duygularimizla bir yöne hareket ediyorduk,

    rüzgarin yönüne...

    Kayanin tepesinden deredeki gölcüge atlarken

    kafamizin bir tasa carpacagini düsünmüyorduk

    sadece atlamak vardi düsüncemizde

    Sile'de kendimizi dalgalara dögdürürken

    sirtimiza yedigimiz dayagi degil

    dalgalarla nasil eglendigimiz vardi kafamizda.

    O günler cook geride kaldi

    ama anilar hala yasiyor...


    politika
#13.03.2010 16:22 0 0 0
  • OLACAĞI BUYDU İŞTE !...
    ERGENEKON DA SONUNDA TEMEL'LİK OLDU....


    Alıntı



    "Kapatma davasında çok sayıda yasaklı, Ergenekon davasında çok sayıda zanlı var. Kapanmış dosyalar da yeniden açılıyor. Nereye varır?" diye sordum.

    Bir örnekle anlattılar:

    "Dört kişilik bir eğitim uçağı Karadeniz'de mezarlığa düşmüş.

    Lazlar 80 ceset çıkarmışlar.

    Ölü sayısının artmasından korkuluyormuş .."



    # # #


    Alıntı

    Sordum: "Diyorlar ki:'Ergenekon'da ilk bir kaç dalga tutuklamalar sadece başlangıç. Asıl büyük dalga arkadan gelecek.' Ne dersiniz?"

    Anlattılar:

    Temel ile Dursun askerde paraşütçülük eğitimi alıyorlarmış.

    Komutan:
    "- Şimdi bir deneme atlayışı yapacağız. Aynı anda atlayacaksınız. İlk paraşüt açılmazsa paniklemeyin, ikinciyi deneyin" demiş.

    Atlamışlar. Temel birinci paraşütü çekmiş. Açılmamış.

    İkinciyi denemiş. O da açılmamış.

    Hızla aşağı düşerken Dursun'a bağırmış:

    "- Ula Tursun,iki paraşüt de açilmiy, yere çakilip öleceğum."

    Dursun kendinden emin,demiş ki: "

    - Korkma Temel,haçan bu sadece denemedur."

    # # #


    Alıntı

    "Erdoğan, kapatma davasından ne çıkacağını bilemeyen milletvekillerine,

    'Bu tren yoluna devam edecek, bundan emin olun' dedi. Bunu bir şey bilerek mi söyledi?"

    İşte yorum:

    Avcılar, Temel'in önderliğinde ormanda ilerliyormuş. Karşılarına küçük bir delik çıkmış.

    Temel: "- Yatın, tavşan deliği" demiş. Yatmışlar. Delikten tavşan çıkmış. Avlayıp yola devam etmişler.

    Yolda bakmışlar, daha büyük bir delik...

    Temel: "- Yatın tilki deliği" demiş. Yatmışlar. Tilki çıkmış, vurmuşlar.

    Sonra delik büyümüş: "- Yatın ayı ini" diye bağırmış Temel... Ayıyı da avlamışlar..


    Temel'in her şeyi bilmesinin rahatlığıyla keyiflenmiş avcılar...

    Bir süre sonra kocaman bir delik çıkmış karşılarına...Temel'e bakmışlar..

    Temel: "- Uşaklar"demiş, "...ne çikacağunu bilmeyrum. Siz yatın, ne çikarsa bahtumuza!"

    Ertesi gün gazetelerde şu haber varmış: "Dört avcı, tren altında kaldı."




#13.03.2010 16:09 0 0 0
  • Insan aliskanliklariyla yasar.sabah yataktan kalkmamiz, kahvalti yapma seklimiz, hep ayni yoldan hep ayni sekilde ise gitmemiz,is esnasinda hareketlerimiz...hep ayni sekildedir.böyle bir insanin düsünceleri de aynen belirli kaliplar icindedir.degismeyen ne ileri ne geri hep yerinde sayan ölcüler,degerler...Insan adeta programlanmis bir robot gibidir. Belirli saatlerde belirli seyler yapar,aksam olur,gece yataga giderken bile alistigimiz sekilde yatar uyur,sabah ayni seyleri yeniden günboyu tekrarlariz...
    Böyle tek düzeyde bir yasam insani gelistirir mi?...mutlu eder mi?...
    Burada bircogumuzun gözünden kacan önemli bir gercek var:Sadece aliskanliklariyla yasayanlar adeta görünmez bir kabuk icindedirler.Bu kabuk onlara huzurlu ve sakin bir ortam gibi görünür,menundurlar...ve yasantilarina öyle devam ederler.
    Düsünceleri de belirli kaliplarda,belirli ölcüler icindedir.Yeni fikirleri kabul etmezler, ne yapsaniz onlarin fikirlerini degistiremezsiniz,"Nuh"derler, "Peygamber"demezler.Halk deyisiyle " eski kafali"dirlar.
    böyle yasayan insanlar cogunlukla mutlu degildirler.Her gün ayni seylerin tekrarlanmasiyla tekdüze bir yasam icindedirler.
    Bilgiye, kültüre,sanata gereksinim duymazlar,kendilerini gelistiremezler.
    Peki bu dogru bir yasam tarzimidir?...Hayir.yanlis bir yasam tarzidir.Insan isterse kendini degistirebilir,gelistirebilir.
    Yasamina yeni seyler ekleyebilir,yeni seyler ögrenebilir,günlük yasamina yeni renkler katabilir.Kendini hapsettigi görünmez kabugunu kirabilir.Yasama baska gözlerle baska renklerle bakabilir.Bunu yapmak icin güclü bir istek,kararlilik
    ve devamli israrci olmak ,bunun mümkün olduguna inanmak yeterlidir.
    Kendinizi gelistirmek icin,kendinizi ilerletmek icin,daha mutlu,daha dolu bir yasam icin kirin kabuklarinizi...Bunu yaptiginiz zaman önünüzde,yeni ufuklar acilacak,yasama daha siki sarilacaksiniz.Her dogan gün sizin icin,yasamak zorunda oldugunuz bir zaman dilimi olmayacak,size yeni ilgi alanlari,yeni fikirler,yeni mutluluklar getirecektir.
    Hic korkmayin ! Kabuklarinizi kirin!...Bakin bir "Agustos Böcegi" bile gelismesi,büyümesi icin kendi kabugunu catlatip
    icinden cikiyor ve yasamini devam ettiriyor. Siz bir "Agustos Böcegi " kadar olamiyacak misiniz ?


    Herkese selam ve sevgiler


    Lennartin
#13.03.2010 16:01 0 0 0
  • Sehrin kiraathanesinde biri genc digeri yasli iki adam oturmus konusuyorlar.Genc yeni evli ,esinle kavga etmis ve Kahveye gelmis .Yasli esini kisa bir zaman önce kaybetmis, konusuyorlar:Allah erkegi mi ,yoksa kadinimi üstün yaratmistir ? Genc olani: " Tabii ki erkegi üstün yaratmistir" dedi. Yasli olan:"Bu kesinlikle söylenemez,erkek ve kadin birbirini tamamlar sekilde yaratilmistir". genc"Ne demek amca,kesinlikle erkek üstündür.Daha güclüdür,daha kuvvetlidir,daha akillidir, daha atilgandir"...Yasli basini iki yana sallamis:"Hayir demis,Bu saydiklarin bir dis görünüs
    erkekle kadin bir elmanin iki yarisi gibidir,birbirlerini tamamlarlar.Bir parcasi eksikse Elma`ya elma denemez".Genc kizgin gözlerle ihtiyara bakmis"kadinin erkekten bir üstün tarafini bana söyle de bende inanayim"demis. Yasli gülmüs:"Seni
    kim dünyaya getirdi? Genc biraz saskin cevap vermis:"Annem". " Peki seni kim büyüttü" "Annem"." Ana Hakki ödenir mi" genc biraz mahcup : "Ödenmez" Ihtiyar:" neden ödenmez" genc biraz yutkunmus:"öyle derler. " Ana gibi yar olmaz sözü dogru mu" "Evet dogru. " " Yuvayi disi kus kurar "sözü dogrumu? genc basini yana devirip ihtiyara bakmis: "Eeee.. biraz dogru ! "
    Yasli,hala tam inanmamis gözlerle bakan gencin omuzuna elini koymus :"simdi kabul ettin mi?" genc:Hayir tam kabul etmedim.
    Yasli adamin sabri tasmaya baslamis,biraz kizgin:"Bak oglum" demis. Sen daha cok gencsin,bazi seyleri anlaman icin zamana ihtiyacin var". Genc karsilik vermis"Iyi... bu söylediklerin ,dogru, tamam, ama yine de erkek daha üstündür" Yasli artik dayanamamis ve patlamis:Seni kim dogurmustu . "Anam". Dokuz ay seni karninda kim tasidi baban mi. "Hayir anam" Peki sen kücükken hasta oldugunda ,geceleri ateslendiginde,agladiginda uykusundan uyanip sana kim bakiyordu."Anam". Peki senin bir derdin oldugunda önce kime gidip anlatiyordun ? "Anama" Senin anan bir erkek miydi yoksa kadin mi? "Tabii ki kadin".Senin esin bir erkek mi , yoksa kadin mi? "Kadin " Evde yemekleri kadinlar mi yapar yoksa erkekler mi? "Kadinlar" Evin temizligini,yuvanin bakimini,camasirlari kim yikar ütüler...? "Kadin"
    Simdi inandin mi, kadinla erkegin birbirini tamamladigini,kimsenin daha üstün, yada daha asagida olmadigini...
    Haydi simdi kalk ve evine git,esini öp ve özür dile...



    Lennartim
#13.03.2010 15:59 0 0 0
#13.03.2010 15:42 0 0 0