Lavabonun altındaki ya da arkasındaki mikroplar banyonuzdaki gerçek mikroplar mıdır ve onları nasıl yok edebilirsiniz?
Ev temizleyici ürünlerin üzerinde keskin dişli, kötü görünüşlü yaratık olarak özdeşleştirilmiş bakteri, küf ya da mantar görmüş olabilirsiniz. Banyonuzu, duşunuzu veya tuvaletinizi günlük olarak temizlemediğiniz zaman bu tür mikropları evinizde görebilirsiniz.
BANYO MİKROPLARI HER YERDE
Kötü haber banyonuzda birçok mikrop olabilir. Gerçekte vücudunuzda birçok mikrop olabilir. New York Üniversitesi Tıp Merkezi, Tisch Hospital Mikrobiyoloji ve Bağışıklık Direktörü Dr. Philip M. Tierno, insan bedenindeki hücrelerde de çok fazla mikrop olduğunu belirtiyor ve ekliyor; "Vücudumuzdaki hücrelerin yüzde 90'ı aslında mikrop hücreleridir. Mikroplardan uzak duramaz ve köpük içinde yaşayamayız. Çoğu mikroplar bizim için zararsızdırlar."
ZARARLI OLANLARDAN BAZILARI BANYONUZDA OLABİLİR Mİ?
Zararlı mikroplar
Gastrointestinal yani mide ve barsaklarla ilgili virüsler mide sorunlarına neden olabilir. Bunlar norovirüs içerir ve alafranga tuvaletinizin oturduğunuz yerinde ortaya çıkabilir. Gastrointestinal virüsler, kolayca yayılabilir ve sert zeminler üzerinde bir hafta kadar kalabilir.
Enterik patojen ise, kirli, iyi yıkanmamış yiyeceklere yayılabilir. Bu hastalık yapıcı mikrop E. coli, salmonella, shigella ve campylobacter (Spiridaceae ailesinden bakteri türü. Bunlar gram (-), virgül şeklinde çok hareketli ve insan ve hayvanlarda enfeksiyonlara neden olan çubuk (baton) lardır) içerir. E. coli 0157:H7 olarak adlandırılan mikrop ishal veya kanamalı ishale neden olabilir. Restoranlardan bulaşabilen bu bakteri çocuklar ve yetişkinler için öldürücü olabilir.
Deri ve solunum organizmaları, staphylococcus aurea "staph" bacterisi gibi antibiyotiklere dirençli MRSA ve Group A Strep, flesh-eating bacteri olarak bilinir. Dermatophitic fungi mikrobu atletlerin ayağı gibi unsurlarla bulaşabilir. Banyoda yalınayak dolaşma bulaşma yollarından biridir.
Diğer residual fungi mikrobu duşlarda yerleşir ve temizleyici maddelerde küf, siyahlaşma olarak belirtilir. Bunlar enfeksiyona sebep olmaz ancak exacerbate astım ve allerjenlere neden olabilir.
Banyonuzu boşaltmadan önce mikropları azaltmak için yapmanız gerekenleri öğrenin. Tüm mikroplardan banyoda yüzde 1 -2 oranında olması hastalanmanıza neden olabilir. Yiyeceklere ve el temizliğine dikkat ederseniz riski aza indirebilirsiniz.
BANYONUZU NASIL TEMİZ TUTARSINIZ?
Banyo temizliği için birkaç kurala önem vermelisiniz. Tuvaleti kullandıktan sonra mutlaka kendinizi de temizleyin.
- Banyonuzu düzenli temizleyin. Banyo zeminini, sert yüzeyleri, lavaboları dezenfekte bir temizleyici ile en az haftada bir temizleyin. Yapamıyorsanız ayda bir yapın.
- Evinizde siz ya da ailenizden biri kusuyor ya da ishal ise, tuvaleti veya banyoyu kullandıktan sonra temizleyin.
- Banyo temizliği için doğru temizleycileri kullanın. Uzmanlar banyo temizliğinde en iyi dezenfektanın çamaşır suyu olduğunu belirtiyor. Temizlik suyunuzun yüzde 10'una çamaşır suyu ekleyin. Sulandırılmış olanlar yerine kendiniz hazırlayın. Birkaç saat içinde herhangi bir mikrop çiçeklerde bile üreyebilir. Bu nedenle sulara klor tableti ekleyebilirsiniz. Temizlik kovanızı sabun, çamaşır suyu ve su ile doldurun, 10 dakika beklettikten sonra banyonuzu fırçalayın, silin.
- Duşakabin duvarlarınızın küf ve mantarlanmasını önlemek için duvarları 15 günde ya da ayda bir temizleyin. Perdelerinizi de sık sık yıkayın. Gerekirse 6 ayda bir değiştirin.
- Çeşmelerden kapı kollarına kadar her yeri çamaşır suyu veya benzer bir temizleyici ile temizleyin.
- Süngeri tekrar tekrar kullanmayın. Bakteriler süngerde tekrar çoğalabilir. Bunun yerine ucuz sünger alın ya da eski havlu, bez parçaları kullanıp atın. Küvet, lavabo gibi yerlerin temizliği kişisel hijyen için önemlidir.
- Tuvalatten sonra ve dişlerinizi fırçalamadan önce ellerinizi yıkayın. Sifonu çekerken tuvaletinizin kapağını kapatın.
- Hastalıklardan sonra kullandığınız diş fırçasını atın.
Yaz gelince, vücudumuzdaki serotonin de tavan yapınca mutsuz olmak zordur. Bir iki ufak aksilik de canınızı sıkmasın, sıkılmak yerine küçük detaylarla hayatınızı kolaylaştırın. Cosmopolitan dergisi, yaz mevsiminin rahat geçmesini sağlayan tüyoları 'Summer' dergisinde derledi.
Yaşam
Balkon keyfini layıkıyla yaşamak için balkonunuzun bakımını iyi yapmalısınız. Kış mevsiminde evin en çok zarar gören bölümü olmasına rağmen çoğunlukla ihmal edilir. Balkonun su akıtma sistemi, karoları ve boyası gözden geçirilmeli, paslanan korkuluklar, antipas boya ile boyanmalıdır. Balkonunuzda barbekü varsa bacasının tıkalı olup olmadığını kontrol etmelisiniz.
Kış mevsiminin olumsuz yol koşullarında yıpranan otomobilinizi, yaz boyunca sorunsuz kullanmak istiyorsanız, şu günler tepeden tırnağa bir bakım yaptırmanızın tam zamanı. Hatta geç bile kaldınız. Yaz boyunca başınız ağrımadan otomobilinizi kullanmanızın yolu, iyi bir bakım yaptırmaktan geçiyor.
Tatil dönüşü dinlencenizi iyi bir şekilde sonlandırmak istiyorsanız; gitmeden önce maillerinizi kontrol etmek, ev için alışveriş yapmak ve kıyafetlerinizi düzenlemek için boş bir gün ayırın. Dönüşte rahat olacaksınız.
Yolda
Tatile giderken uçak korkunuzu yenmek için uçağa binmeden birkaç gün önce uykusuz kalın ki uçağa bindiğiniz gibi uykuya geçin. Şayet kıta değiştirmiyorsanız zaten kısa bir süre sonra yolculuğunuz sona erecek. Böylece uyandığınızda her şey bitmiş olacak.
Seyahat esnasında kocaman bir çanta yerine bir bel çantasını yanınızda bulundurursanız hem hareket özgürlüğünüz olur; hem de cüzdan, sağlık sigorta kartı, cep telefonu, güneş gözlüğü ve biletleri aradığınızda kolayca bulabilirsiniz.
Güzellik
Islak kalan kaşlarınız, bakışlarınızı değiştireceği için onların kendi hâlinde kurumalarına izin vermeyin. Denizden ya da havuzdan çıktıktan sonra saçlarınızı nasıl kurutuyorsanız kaşlarınızı da öyle kurutun.
Yaz akşamlarında yanık teninizde gözlerinizin daha parlak ve büyük görünmesini istiyorsanız, bir kat siyah rimelin üzerine bir kat lacivert rimel sürün; bu, gözlerinizin beyazını ortaya çıkaracaktır. Gözleriniz bu sayede daha iri görünür.
Sıcak günlerde makyajınızı korumak için elmacık kemiklerinize ilk olarak krem fondöten, daha sonra toz pudra sürün.
Tırnağınız kırılmış ve törpünüz ve evde kaldıysa kibrit kutusunun yakma şeridi ile tırnağınızı kısa sürede törpüleyebilirsiniz.
Sağlık
Yazın havuz ve denizden kapılan enfeksiyonlardan ve ıslak mayoyla durmaktan oluşan idrar yolu enfeksiyonundan korunmak için temiz çamaşır kullanmak, bol su içmek gibi bilinen önlemlerin dışında yaban mersini tüketerek de kendinizi önceden koruma altına alabilirsiniz. Bu meyvenin veya suyunun idrar yollarında bir çeşit 'teflon etkisi' yarattığı kabul ediliyor.
Bir havuza temiz diyebilmek için klor kullanmanın yeterli olmadığını unutmamak gerekir. Girdiğiniz havuzun klor miktarı çok önemlidir. Klor, aşırı miktarda olursa, gözde iritasyon yaratarak kızarma, yanma gibi belirtilere yol açar. Sadece klor kullanarak temizliği sağlanan havuzlarda yüzüyorsanız, başınızı suya sokmamalısınız.
Moda
Bu yaz trende uyarak birkaç parça dore ya da lame renkli kıyafet dolabınızda yerini aldıysa eğer, bu parlak renkleri, kıyafetinizin sadece bir bölümünde kullanın. Dore renkli babet giyiyorsanız; pantolon veya bluzunuzda dore tonları olmamalı.
Yaz mevsiminin en sık kullanılan ve bronz tene en çok yakışan rengi beyaz, yine moda. Tepeden tırnağa beyaz giyinip, aksesuvarlarla renklenin.
Ceketler, yalnızca ciddi görünüm yakalamak isteyenlerin değil, trend takipçilerinin de bu sezon gözde parçalarından biri. Boyfriend Ceket olarak dile yerleşen akım; iç astarı çizgili ya da pötikareli dar kalıp uzun ceketleri kolları kıvırıp atlet üzerinde giyilerek, en iyi şekilde takip edilebilir.
Gladyatör Rüzgarı
Gözü yükseklerde olanlara sözümüz yok; ancak topuklu ayakkabılar, rahat tarzıma hiç uymuyor diyorsanız bu yaz şanslısınız. Sandalet rüzgârı 2009 yazında fırtına gibi esiyor. Özellikle birkaç sezondur görmeye pek alıştığımız Gladyatör modeller bu yıl da popülerliğini koruyor.
Modada da bu sezon 80'li yıllara dönüş var. Neon renkler, vatkalarla yükselen omuzlar, tulumlar, geniş üst parçalara eşlik eden skinny jean ve pantolonlar öne çıkıyor.
Mutfak
Yaz mevsimini daha hafif geçirmek için kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmalı; haşlama, ızgara, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Sonuçta 1 gram yağ 9 kkal enerji verir.
Özellikle sıcak aylarda yumurta satın alırken, marketlerde soğuk ortamda muhafaza ediliyor olmasına dikkat edin. Dışarıda 1 gün durması, buzdolabında 1 hafta kalmasına eşdeğerdir.
Yazın pazardan aldığınız sebzelerin ömrünü uzatmak için yeşil sebzeleri yıkadıktan sonra havlu kâğıda sarıp buzdolabına koyun.
Bu aylarda bolca bulunan kırmızı erikleri, buzluk poşetine koyup buzluğunuzda saklarsanız kışın rondo ile komposto yapabilirsiniz.
Buzdolabı alırken nelere dikkat edilmelidir:
Üstten kapaklı derin donduruculu buzdolapları, klasik modellerdir ve tam derin dondurucuya az ihtiyaç duyup buzdolabının içindekileri bir hamlede gözden geçirmek isteyenlere göredirler. Çift kapaklı ve derin dondurucusu aşağıda olan modeller, soğutucunun içindekilerin göz seviyesinde kalmasını sağlar ve derin dondurucu kısmı da daha geniştir. Yan yana (gardırop tipi) buzdolapları ise derin dondurucu ve soğutucu bölmelerinin yan yana bulunduğu modeller olup, derin dondurucuyu sık kullananlar için idealdir. İki kısım da neredeyse eşit büyüklüktedir. Geniş tabakların sığması biraz problem olabildiğinden, misafir ağırlamayı sevenler için ideal bir çözüm olmayabilir. Fakat dondurulmuş gıdaları sık tüketiyorsanız, diğer iki seçenekten daha geniş bir derin dondurucu alanınız olacağı kesin.
Buzdolabınızı seçerken, dondurucu ve soğutucu bölmelerinin farklı ısı ayarları olmasına özen gösterin. Bu sayede, söz gelişi dondurmanızı katı seviyorsanız dondurucunuzu daha soğuk bir dereceye ayarladığınızda, soğutucunuzdaki sütün içinde buz kristalleri oluşmayacağından emin olabilirsiniz.
Eğer sık buz tüketiyorsanız, kendinden buz yapma fonksiyonu olan bir buzdolabı seçebilirsiniz. Arada sırada buza ihtiyacınız oluyorsa, bu özellikten vazgeçebilirsiniz; çünkü makinenizin sürekli temiz olmasını sağlamak için devamlı buz atıp yeniden buz yapmak zorunda kalabilirsiniz.
Unutmayın; tüm ev eşyalarınız arasında en çok elektriği buzdolabınız tüketir; çünkü sürekli çalışmaktadır. Enerji kullanımına duyarlı iseniz, aldığınız buzdolabının enerji standartlarına uyumluluğuna dikkat etmelisiniz. Üretici firmanın etiketinde A'dan G'ye kadar bir enerji sıralaması bulacaksınız. A en verimli, G en az verimli ürünleri simgelemektedir. Buzdolabınızı seçerken enerji tasarrufunu da bir kriter olarak kullanabilirsiniz.
No defrost özelliği, karlanmayı önlemeye yarayan bir tekniktir. Bulaşık Makinesi: Standart beyaz plastik tekneli bulaşık makineleri, genellikle en ekonomik olanlarıdır. Lüks modellerde kullanılan paslanmaz çelik tekneli bulaşık makineleri ise, yüksek ısılara daha çabuk çıkabildiklerinden temizlikte daha iyi sonuç verir.
İç sepetlerin derinliği, markadan markaya değişir ve bazı modellerde ayarlanabilir. Alt sepette daha çok yer veren seçenekler; uzun ve geniş tencereleri, tabakları, vazoları yıkamak için gereklidir.
Çalışma ömrünün sonlarına gelen bir buzdolabının bozulmasını beklemek yerine, değiştirmekle bir çok sıkıntı ve fazla ödemelerden kurtulmak mümkündür. çünkü yeni bir buzdolabı 8-10 yaşında olandan çok daha az enerji tüketecektir.
Yeni bir buzdolabı alınacağı zaman, istenilen özelliklere sahip, ihtiyaca uygun ölçülerde ve mutfağa en iyi uyabilecek model araştırılmalı ve diğer istenilen özelliklerin biraraya geldiği en az elektrik tüketen buzdolabı seçilmelidir.
Doğru ölçü
Geniş buzdolapları küçük olanlardan daha fazla enerji kullanacağı için yanlızca ihtiyaç olan kadar büyüklükte bir buzdolabı seçmek yararlı olacaktır. Bir veya iki kapı Daha uzun soğutma tüpleri ve daha geniş kompresörlere ihtiyaç olacağından birden fazla kapılı modeller genellikle daha fazla enerji kullanımı anlamına gelirler. Üst ve alt derin dondurucular üst ve alt dizaynlı modeller yanyana olanlardan daha verimlidirler. Bunun nedeni izole edilecek alanın daha az olmasıdır.
Otomatik defrost
El ile ayarlı buzdolapları verimlidir fakat 1/4 inç kalınlığında buzun oluşması verimin azalması için yeterlidir. Bu nedenle otomatik defrostlar daha iyidir. Eğer otomatik veya yarı otomatik model seçilecekse, sıcak gazlı olan tercih edilmelidir. Verimi daha yüksek olacaktır. Anti-yoğuşma sistemi Sıcak tüplü, anti-yoğuşma sistemli bir model seçilirse buzdolabının cidarlarında terleme olmayacaktır. Watt oranı Bir çok buzdolabının arkasında ünitenin elektrik aksamı ile ilgili bilgi veren küçük bir etiket veya enerji etiketi bulunur. Aynı ölçü ve özellikteki buzdolapları için daha küçük sayılar daha verimli buzdolaplarıdır.
Bazı buzdolabı etiketlerinde güç HP olarak verilir. Watt cinsinden elde etmek için HP birimli rakam 746 ile çarpılır. Soğutucunun tasarımından kaynaklanan tüketime ilaveten, aletin kullanılış biçimi de elektrik tüketimini etkiler. Bu nedenle kullanıcının dikkat etmesi gereken noktalar şöyle sıralanabilir.
Kullanım
Koruyucu bakım
Buzdolaplarının verimli kullanılmasında düzenli bakım esastır. Düzenli bakım proğramı sistemin verimliliğini arttıracak ve aletin ömrünü uzatacaktır. örneğin, serpantinler aylık olarak metalik olmayan bir fırça ile temizlenmeli, otomatik defrost yılda bir servis elemanına ayarlatılmalı ve kapıların açık pozisyondan otomatik olarak kapanması için seviye ayarı yapılmalıdır.
Hava alacak şekilde yerleştirilmeli
Serpantinli buzdolaplarının arkasında duvar ile en az10 cm mesafe olmalıdır. Buzdolabının etrafı toz ve hava sirkülasyonunu etkileyici diğer maddelerden uzak tutulmalıdır. Hava ne kadar rahat sirküle ederse, serpantinler de ısıyı o kadar iyi yayacaktır.
Isı kaynaklarından uzak tutulmalı
Fırın ve diğer ısı kaynaklarından gelen sıcak hava, buzdolabınızın serin kalmak için daha çok çalışmasına neden olacaktır. Buzdolabınızı güneş alacak yere, soba veya radyatör yanına yerleştirmemelisiniz.
Fazla paketleri kaldırmalı
Koruyucuların kalınlığı arttıkça, buzdolabı içindekileri serin tutmak için daha çok çalışacaktır. Buzdolabına koymadan önce, gıdaların fazla olan paketleri çıkarılmalıdır. Boşluk kadar enerji tasarruf edeceğinden ince plastik flimlerin kullanılması daha iyi olacaktır.
Buzdolabındaki derin dondurucudan çıkaracağınız donmuş bir malzemeyi bir gün önceden alarak buzdolabınıza koyunuz ve orada çözülmeye bırakınız, dolayısıyla dolaba soğukluk vereceği için buzdolabınızın daha az enerji harcamasını sağlamış olursunuz.Yani buzluktaki malzemeyi doğrudan açığa koyarak enerji kaybına sebep olmayınız. Buzdolabınızdaki buz kalınlığının 5 mm' yi geçmemesine dikkat ediniz.
Buzdolabının kapağını mümkün olduğu kadar az açınız veya uzun süre açık tutmayınız. Buzdolabının dondurucu ve gövde kapısının açılıp kapanması esnasında önemli ölçüde soğuk hava kayıpları olur. Bu yüzden kapıları mümkün olduğu kadar az açık tutmaya özen gösterilmelidir. Buzdolabına sıcak malzeme koymayınız. Aksi halde üniteniz ısıyı uzaklaştırmak için daha uzun süre çalışarak enerjiyi fazla tüketecektir. Sıvı yiyeceklerin üzeri kapatılmalıdır. Aksi halde dolabın içindeki nem oranını arttırarak kompresörün daha fazla çalışmasına neden olur.
Güneydoğu Anadolu'ya gitmenin tam mevsimi... Son yıllarda pek çok turizm şirketinin de tur düzenlediği bu bölgeye gitmişken mutlaka görülmesi gereken pek çok yer var. Jüri üyelerimiz bunların arasından en önemlilerini belirledi.
HASANKEYF (BATMAN)
(Aldığı oy: 7)
İpek Yolu'nun önemli geçiş merkezlerinden biri olarak tanınan Hasankeyf'in tarihi 10 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Kayalıkların arasındaki 4 binden fazla mağarasıyla ünlü ilçenin kuzey cephesi, Dicle'nin kıvrımlarıyla sınırlanıyor. GAP kapsamında bulunan Ilısu Barajı tamamlanınca sular altında kalacağı için gündemden düşmeyen Hasankeyf, Benim ve Roz'un Sonbahar filmine de konu oldu. Jüri üyelerimizden Vedat Atasoy'un "Oradaki hayat mutlaka görülmeli," dediği Hasankeyf'i tavsiye eden diğer isimler ise Tayfun Talipoğlu, Derya Alabora, Ebru Gökteke, Orhan Kural, Saffet Emre Tonuç ve Şerif Yenen.
NEMRUT (ADIYAMAN)
(Aldığı oy: 6)
2150 metre yükselikteki Nemrut, Kommagene Krallığı zamanında yapılan, 10 metreyi bulan krallara yakışır heykelleriyle UNESCO Dünya Kültür Mirası'nda da yer alıyor. Burada yazın bile havanın soğukluğundan içiniz titreyebilir; ama muhteşem manzarayı görünce "Buna değermiş!" diyeceksiniz. Özellikle güneş doğarken ve batarken bulunmak ayrıca keyifli. Sonrasında Kahta'daki baraj gölü kıyısında balık yemeyi de ihmal etmeyin. Nemrut'u öneren jüri üyelerimiz arasında Ebru Gökteke, Orhan Kural, Şerif Yenen, Saffet Emre Tonguç, Haluk Özözlü ve Lütfi Özgünaydın yer alıyor.
DEYRULZAFARAN MANASTIRI (MARDİN)
(Aldığı oy: 3)
Etkileyici mimarisiyle dikkat çeken Deyrulzafaran Manastırı, yukarı Mezopotamya'nın en tanınmış tarihi yapıtlarından ve Süryani Kilisesi'nin merkezlerinden biri. Mardin'in 3 kilometre doğusunda bulunan manastır, 5. yüzyılda inşa edilmiş. Önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyormuş; ancak 15. yüzyıldan sonra manastırın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı, Deyrulzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlanmış. 52 Süryani patriğinin mezarlarıyla önemli bir kültürel mirasın buluştuğu manastırı tavsiye eden jüri üyelerimiz Orhan Kural, Ebru Gökteke ve Derya Alabora.
ZEUGMA (GAZİANTEP)
(Aldığı oy: 2)
Bugünkü adı Belkıs Köyü olan Zeugma, Fırat Nehri'nin kıyısında yer alıyor. MÖ 300 civarında Büyük İskender'in generallerinden Selevkos I Nikator tarafından kurulan bu antik şehir, Roma döneminden kalan mozaikleriyle ünlü. Hatta bu 'mozaik şehir', kazılar tamamlandığında dünyanın en büyük mozaik müzesi ve en önemli açık hava müzelerinden biri olacak. Zeugma kazılarından çıkarılan mozaikler, Gaziantep Müzesi'nde sergileniyor. Jüri üyelerimizden Coşkun Aral ve Saffet Emre Tonguç da mozaikleri kadar kendine has heykel ve kabartmalarıyla da ünlü Zeugma'ya uğramanızı tavsiye ediyor.
HALFETİ (ŞANLIURFA)
(Aldığı oy: 2)
Siyah gülün ana yurdu olan ve muzdan fıstığa pek çok lezzetin yetiştiği Halfeti, taş evleri ve Fırat Nehri manzarasıyla dikkat çekiyor. Birecik Baraj Gölü sebebiyle topraklarının büyük bölümü sular altında kalmış durumda. Halfeti, Saffet Emre Tonguç ve Coşkun Aral'ın önerisi olarak listemize girdi.
MİDYAT (MARDİN)
(Aldığı oy: 2)
Mardin'e bağlı olan Midyat'ın kiliseleri, bahar aylarının piknik mekânı Beyaz Su, Cevdet Paşa Camii ve Estel Köşk Meydanı, bu ilçede görmeden geçilmemesi gereken yerlerden. Süryaniler tarafından kurulduğu tahmin edilen Midyat, Tayfun Talipoğlu ve Derya Alabora'dan oy aldı.
HARRAN (ŞANLIURFA)
(Aldığı oy: 2)
Tarih boyunca önemli uygarlık merkezlerinden biri olan ve dünyanın en eski yerleşim yerlerinden kabul edilen Harran, GAP'ın kalbinde yer alıyor. Konik kubbe şeklindeki evleri, camileri, mezarlık ve türbeleriyle tanınan Harran, Haluk Özözlü ve Lütfi Özgünaydın'ın favorileri arasında yer alıyor.
MERYEM ANA SÜRYANİ KADİM KİLİSESİ
(Aldığı oy: 1)
Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi, Diyarbakır'daki tek faal Süryani kilisesi. Yapım tarihi tam bilinmeyen ve defalarca onarılan kilisenin, Bizans döneminde yapılan mihrabı ve Roma tarzındaki kapısıyla ilginç bir mimarisi bulunuyor. Bu nedenle de Derya Alabora görülmesini tavsiye ediyor.
ULU CAMİ (DİYARBAKIR)
(Aldığı oy: 1)
Anadolu'daki en eski cami olarak bilinen Ulu Cami, kapısındaki güneş saati, mimarisindeki Roma ve Bizans izleri ve Şam'daki Emeviye Camii'ne olan benzerliğiyle farklı kültürleri tek bir çatı altında buluşturuyor. Ebru Gökteke, Ulu Camii'nin görülmesi gerektiğini belirtiyor.
ÇARŞILAR (GAZİANTEP)
(Aldığı oy: 1)
Gaziantep'in eski yerleşim bölgesinde yer alan çarşıların kalbinde yeni restore edilen Bakırcılar Çarşısı yer alıyor. Ama etrafındaki hanlar (Kürkçü Hanı, Hasırcı Hanı, Tütüncü Hanı vs.) ve diğer mesleklerle ilgili çarşılar alışverişkolikler için ideal. Antep çarşılarını öneren jüri üyemiz ise Vedat Atasoy.
karanlık sulardı onlar
simsiyah ve ürkek kaç sevda yutmuştu
kaç sevda doğurtmuştu diplerden
sen katran varilleri yuvarlardın aç dalgalara
gelip geçtikçe el koyduğun
sahipsiz şileplerin güvertelerinden
ben tuzlu damlalar eklerdim sulara durmadan
yüzümü yasladığım küpeştelerden
yine de az bu yaşlar derdin
daha çok çağlamalısın ki deniz utanmalı denizliğinden
azaptı ay ışığı
tuzaktı bu sevda ıslağında suların karanlığı
kaygan ve korunaksızdı pruvalar
kaç kez yuvarlandım kaptan köşklerinden
ve her seferinde affetim karanlığını
şikayetim yoktu suyun ihanetinden
yalnızca ıssızlığın batırdı beni
kaç kez vurgun yedim sessizliğinden
...
şimdi al git
bütün o şilepler
filikalar
can yelekleri
serenler
ve hatta
tirşe rengi denizin süt liman sayfalarına
ıssızlığımla karaladığım tüm şiirler
hep senin olsun
götür istersen
o hiç bilmediğin gazap günüm gelene kadar
devran senin
sevin eğlen ey yar
çekildim ve tükendim
ve gittim kendimden
yenildi batık sevdaların ecesi
bu tarumarda şimdilik
mağrur ve muzaffersin sen...
Herkes gibi biri olmanı yada hiç kimse olmanı istiyorum. Sesini duymak için telefonlara sarılmaktan vazgeçmek , ismini duyduğumda içimin titreyip,gözlerimin dolmasından kurtulmak istiyorum. Senin benim için herhangi biri olman ne kadar zor bir bilsen... zaten kolay ne vardı ki benim için? Sanki seni öldürmemle sevmem arasında hiç bir fark yoktu. Ve ben hep sevgim yüzünden cezalıydım. Hiç sonu olmayan bir yolda seninle yürümek ,saatlerce sana sarılı kalmak,sadece ama sadece bir kez olsun sana sarılıp uyumak,bir sabah gözlerimi açtığımda yanımda seni bulmak isterken ,sen sevgimle utanmamı sağladığın için galiba gerçekten ' BİRTANEYDİN ' ...
İşte bu yüzden imkansızlığına hep inandım!
Ben yalnız kalıp seni düşünmeyi deli gibi sever olduğumda,sen benim her şeyim olduğunda ben senin için hiç yoktum! Bu yüzden yalnızlıklarım,ağlamalarım,özlemlerim canını hiç acıtmadı.
Sen beni hiç sevmedin!
Ben seni seviyorum dediğimde Seni Seviyordum!
Ben seni özlüyorum dediğimde Seni Özlüyordum!
Ben senin için ölürüm dediğimde ben senin özleminden zaten ölüyordum...
Ve şimdi senin hayatından gidiyorum...
Ne zaman aralıkta bir yağmur yağsa,
ben o köprü de olacağım,
ne zaman bir parfümeriye girsem
hala kokunu arıyor olacağım.
Ben kaybettim...
Sen kazandın!
Artık sesimi duymayacaksın...
Sana sımsıkı sarılmak istiyordum , kokunu içime yıllarca bana yetecek kadar çekerek sana sımsıkı sarılmak istiyordum... Gelmedin!
Gelsen yapabilir miydim bilmiyorum...
Ben artık gidiyorum...
Eğer hayatından çekildiğimi hissedersen ,bana sana geri dönmemem ve seni yeniden deliler gibi sevmemem için şans dile...
Burnunuzun İçinde ki Kasırga Hapşurmak hastalik belirtisi olabilirmi, hapşırma sıksık ikidefa, hapşırmayı durdurmak için, hapşurma nedenleri
Tıp Terimleri Sözlüğü'nde hapşırık:
"Burun mukozasının uyarılması sonucu havanın burundan ve ağızdan neredeyse bir kasırga hızıyla dışarıya boşaltıldığı ani hava boşaltma tepkisidir." diye tanımlanıyor. Hapşırma sırasında, burun ile yutak bölgesi arasında bulunan "hançere" adı verilen kapakçık aniden açılıyor. Havanın dışarıya atılmasının nedeni bu
Peki, bütün bunlar niye oluyor?
Hapşırmak bir hastalık belirtisi mi yoksa?
Normal koşullarda hayır. Buruna bazı toz zerreleri kaçmış da olabilir. Toz zerrecikleri hassas burun mukozasını uyarınca, burnun temizlenebilmesi için büyük bir güçle dışarıya atılıyorlar. Hapşırma tepkisi yalnızca insanlara özgü değil. Diğer memelilerde de görülüyor; tepki gelişmeden önce kısa ve kasılma tarzında bir nefes alma eylemi gerçekleşiyor.
* saç taramak,
* cımbızla kaş almak,
* fazla yemek yemek
* gözleri ovuşturmak gibi hiç tahmin edemeyeceğiniz nedenleri de var.
Ayrıca ;
* kadınlar âdet dönemlerinde
* hamilelikte hormon düzeyindeki değişiklikler nedeniyle hapşırmaya daha yatkın oluyorlar.
İNANÇLAR DA VE TARİH SAYFALARINDA HAPŞIRIK
Neden "Çok yaşa!" ya da "İyi yaşa" deriz?
Hapşırdığınız zaman, çoğunlukla hemen yakınımızdaki kişiler "Çok yaşa!" ya da "İyi yaşa" deyip sizinle aynı duyguları paylaşırcasına gülümsüyorlar. Neden acaba? Aynı olumlu tavır neden hıçkırık, öksürük, geğirme, kusma gibi toplum içinde isteyerek ya da istemeyerek verdiğimiz diğer tepkilerde de gösterilmiyor?
Eski Romalılar, Yunanlılar ve Papalık
Yüzyıllardan beri böyle alışılageldiği için. Eski Romalılar, hapşırana "Salve" ya da "Sen sağlıklı ol" diyorlardı; Yunanlılar ise uzun bir yaşam diliyorlardı. "Tanrı seni korusun" dileğini 6. yüzyılda ilk kez Papa Gregorius söylemişti. Bunun için iyi bir nedeni vardı: O yıllarda veba çok yaygındı. Bu öldürücü hastalığın seyrine hapşırık da eşlik ediyordu.
Homeros'un Odysseia'sında
Eskiden hapşırık, şeytanların vücudu ele geçilmesinin ya da terk etmesinin bir göstergesi sayılıyordu. Bu nedenle atalarımız, güçlü bir "hapşu"yu şans ya da ölümü gösteren iki taraflı bir simge olarak görüyorlardı. Nitekim, hapşıran kişiye sağlık dilemeye, Yunanlı şair Homeros'un (M.Ö. 800′ler) Odysseia'sında bile rastlanıyor.
Talmud ve İlyas Peygamber
Museviliğin en önemli ve temel eserlerinden biri olan Talmud'da bu konuya da yer verilmiş. Esere göre, biri dua ederken hapşırmak zorunda kalırsa, bu, Tanrı'nın onu duyduğu ve duasını kabul ettiği anlamına geliyordu. İncil'de İlyas Peygamberi (Eski Ahit. Krallar 2. Kitap, 4,35) anlatan efsanede, din adamının, henüz ölen bir çocuğa ağız yoluyla suni solunum yaptırdığı: çocuğun arka arkaya yedi kez hapşırarak yaşama döndüğü ve bu nedenle de hapşırığın yaşamın simgesi olduğu anlatılıyordu.
Burun; ruha giden yol
Birçok ilkel kabile burnu "ruha giden yol" olarak görüyordu ve hapşırırken.ruhun bir bölümünün bedeni terk edeceğine inanılıyordu. Buna karşılık, İngiliz Doktor Oliver Wendell Holmes. 19. yüzyılda tuttuğu notlarda, doğum sırasında bebeğin hapşırmasının, mutlu bir yaşam sürdüreceğinin belirtisi olduğunu yazıyordu.
Yanımızda birisi rasgele hapşırdığı zaman biz de mikrop kapar mıyız?
Kulak-burun-boğaz uzmanları, hapşırırken, ağızdan çıktıktan sonra havada etkinliği 45 dakika devam eden ve 2.000-5.000 bakteri damlacığı içeren bir bulutçuğun püskürtüldüğünü belirtiyorlar. Ama bu bakterilerin çoğunluğu zararsız. Hapşıran kişi, stafilokoklar gibi patojen bakteriler taşımadığı sürece, soğuk algınlığına yakalandığımızda sık sık yaşadığımız gibi, başkalarına hastalık bulaştırmamız mümkün değil.
Hapşırığın öldürücü olabildiği ağır vakalar da var
Ancak tıpkı, Chicago'da Dr. Selig J. Kavka'nın 81 yaşındaki annesinin yaşadığı olayda olduğu gibi. Uzun zamandır kansızlık sorunu olan yaşlı kadın, iki defa şiddetli hapşırmış ve bu yüzden kalp krizi geçirerek ölmüştü. Aynı şey birkaç hastasının daha başına gelince, iç hastalıkları uzmanı olan Dr. Kavka, olayın temeline inmeyi denedi.
Hangisi önce gelişiyordu?
Hapşırık mı kalp krizine, yoksa kalp krizi mi hapşırığa yol açıyordu?
Doktorun elinde, kalp krizinin hapşırığa yol açtığına ilişkin iki kanıt vardı. Birincisinde doktorlar, güçlü ve sık sık hapşırmayı ağır hastalarda, genellikle beyin hastalıkları ya da epilepsi (sara) belirtisi olarak kabul ediyorlardı. İkinci kanıt ise, hapşırığın beyinde, henüz yeri tam olarak belirlenemeyen özel bir bölge tarafından kontrol edilmesiydi. Nöroşirurji uzmanları, beyin ameliyatı sırasında, mekanik dokunmayla tesadüfen uyarılan hastaların, narkoz altında bulunmalarına rağmen hapşırdıklarına tanık olmuşlardı.
Lütfen yardım edin hapşırmak istiyorum
Hapşıramamaktan ya da az hapşırmaktan şikâyetçi insanlar olduğunu biliyor muydunuz? Bir gün Dr. Kavka'nın muayenehanesinde beliren bir kadın, hapşırabilmek için sabun köpüğü yuttuğunu söylemişti. Kadının bu girişimi başarılı olmuştu, ama güçlü şok dalgalarının etkisiyle sol gözünün retinası yırtılmıştı.
Lütfen yardım edin daha çok hapşırmak istiyorum
Bir hapşıran öteki hapşırana ne demiş? "Hadi yarışalım mı?"
Bu tepkiyi harekete geçirecek daha rahat ve keyifli yollar da var: örneğin enfiye Almanya'nın eski başbakanı Helmut Schmidt, incir, bal, rezene, yasemin, sandal ağacı ya da limon ile zenginleştirilmiş ve toz haline getirilmiş nikotinden zengin enfiyeyi Kuzey Yarıkürede de popüler hale getirmişti. Öyle ki, birbirleriyle yarışan hapşırık kulüpleri bile ortaya çıktı. Ama dikkat! Bunun da yan etkileri var. Sodyum bakımından zengin olan enfiyenin tansiyonu yükselten etkisi var. Doktorlar, enfiye kullananların, kullanmayanlara oranla yüksek tansiyondan üç kat daha çok şikâyetçi olduklarını belirtiyorlar.
Öğrencilerin okullarda eğlenmek için kullandıkları hapşırık tozu (tıpta ptarmikum olarak geçiyor) biraz daha masum. Yaramaz yumurcaklar yeşil ve siyah boynuzotu, meyhaneciotu, mayıs çiçeği, mercanköşk ve tütünden oluşan bu karışımla arkadaşlarını ve öğretmenlerini kızdırıyorlar.
Hapşırığı durdurmak?
Yapay olarak harekete geçirilebildiğine göre, hapşırığı yapay olarak durdurabilmek de mümkün müydü? Eskiden bunun yapılabileceğine inanıyorlar ve bu amaçla üşenmeden yüzlerine hayvanların içyağını sürüyorlar; sarımsak, bayır turpu yiyorlar ya da fındık yağı veya zeytinyağı içiyorlardı. Ancak, bugün uzmanlar bunların boşuna yapıldığını belirtiyorlar. Hiçbir şey hapşırmayı durduramıyor. 12 yaşındaki bir İngiliz kızın başına gelenlerde olduğu gibi. Trisha Reay için ızdırap süreci basit bir nezleyle başlamıştı. Ama zavallı kızcağız, izleyen 153 gün boyunca, her 15 saniyede bir sürekli hapşırmıştı; yani yaklaşık 881.000 defa
Yine böyle bir hapşırık krizine tutulan 17 yaşındaki Amerikalı June Clark, bu sorunundan elektroşok yardımıyla kurtulabildi. 167 gün boyunca hiç durmadan hapşırmıştı. Almanya'nın Essen kentindeki Uniklinik'te çalışan bir profesör, bu sorunun bir tür virüs enfeksiyonu sonucu beyin dokusunun iltihaplanmasıyla ortaya çıktığını belirtiyor ve olayı, kafa içinde işlemekte olan elektrik devresinin kısa devre yapması şeklinde yorumluyor.
Saatte 300 defa
Ama 23 yaşındaki Amerikalı genç kızı, bir hafta boyunca saatte 300 defa hapşırtan şey, sarhoş bir adamın bir külah dondurmayı kaba bir şekilde kızın yüzüne bastırmasıydı. Bu işkenceden, ancak bir narkoz maddesi olan kokain hidroklorid yardımıyla kurtulabildi.
Sürekli hapşırdığı için dört kez işinden atıldı
Ya 38 yaşındaki Bremenli tornacının basma gelenlere ne demeli? Sürekli arka arkaya hapşırmak zorunda kalan adamcağız, her defasında değerli bir malzemenin kullanılamaz hale gelmesine yol açıyordu. Bu nedenle arka arkaya dört kez işinden atıldı. Bir günde, neredeyse 100 defa hapşırmak ve 800 kez öksürmek zorunda kalıyordu. Yaklaşık 5 doktor gezmiş ve bahar nezlesi, öksürük, bronşit ve soğuk algınlığına iyi gelen 500′e yakın ilaç kullanmıştı. Aylarca bu şekilde yaşadıktan sonra, bir gün sorun kendiliğinden çözülmüştü.
Rekor
Bu konudaki rekor, 987 gün boyunca sürekli hapşırarak "Guinness Rekorlar Kitabı"na girmeye hak kazanan İngiliz Donna Griffıth'e ait.
Hapşırık kalıtsal olabilir mi?
Was-hington Eczacılık Fakültesi'nde görevli Profesör Roberta Pagan, hapşırık için bir şey söyleyememekle birlikte, hapşırık nöbetinin özellikleriyle kalıtsal yapı arasında bir ilişki olduğunu saptadı. Yani, nesiller boyu bazı ailelerin üyeleri arka arkaya üç kere, başka ailelerin üyeleri ise sekiz kere hapşırıyorlar. Ancak nedeni henüz açıklanamıyor.
İnsanların beşde birinde var olan ve nedeni bilinmeyen hapşırık
Bir de, özellikle otomobil sürücüleri için çok tehlikeli olan "photic hapşırık tepkisi" var. Bu tepki, karanlıkta ilerlerken birden parlak bir ışığa bakıldığında beliriyor. Örneğin, bir süre tünelde gittikten sonra dışarıya çıkınca İnsanların yaklaşık beşte biri bu reflekse sahip, ama bu kadar sık rastlanmasına karşın, nedeni bu-güne kadar açıklanamadı. İngiliz filozof Francis Bacon bu konu üstünde çok düşünmüştü. 1635′te, ışığın beyindeki suyun çekilmesini sağladığını, bunun sonucunda da gözyaşlarının yoğun bir şekilde aktığını ve bir şekilde bütün bunlara hapşırık tepkisini harekete geçirdiğini yazmıştı.
İngiliz Gerald Legg, kısa bir süre önce daha sağlam temellere dayanan bir açıklama yaptı. Bilim dergisi "New Scientisfe olayın nedenini şöyle açıklıyordu: "Ani ışık yansımasından dolayı göz bebekleri küçülüyor, bunun sonucu olarak gözyaşı bezleri tuzlu sıvılarının salgılanmasını artırıyor. Gözyaşı, gözyaşı kanalıyla burun boşluğunun üst bölümüne ulaşıyor. Burada, burun içindeki mukoza dokusunu uyarıyor ve hapşırık tepkisi harekete geçiyor. Burun mukozası, soğuk algınlığı nedeniyle zaten hassas olduğu takdirde, tepki daha da çabuk ortaya çıkıyor."
Araştırmacı N. Deshmukh, "photic hapşırık tepkisi"ni elektriksel olaylara bağlıyor. Görme siniri ve burun ile bağlantılı olan "trigeminus siniri", beyinde birbirlerine o kadar yakın duruyorlar ki, uyarılar bir sinirden di-ğerine kolayca atlayabiliyor.
Bilim adamları, otomobille bir tünel yolculuğundan çıktıktan sonra göze yansıyan ışığın yol açtığı hapşırığın nedeni konusunda hemfikir olana kadar yapılacak tek şey var: Yanınızdan mendilinizi eksik etmemek
Sakın hapşırığınızı tutmayın.
Gürültülü bir "hapşu" sesiyle başkalarını rahatsız etmek istemeyen bazı kibar insanlar, hapşırmaları gerektiğinde, burun deliklerini ve ağızlarını sıkıca kapatıyorlar. Sakın bunu yapmayın! Sağlığınız için çok zararlı bir davranış. Dışarıya çıkamayan havanın yarattığı basınç beyindeki damarları etkileyeceği için, gökyüzünde şarkı söyleyen meleklerin arasına karışabilir ya da şiddetli bir baş ağrısı veya güçlü bir burun kanaması yaşayabilirsiniz. Daha da ilginç şeyler duymak istiyorsanız hemen ekleyelim: Deforme olmuş yüz kemikleri, kulak ve ağız boşluğu ya da ense omurlarıyla kendinizi en yakın hastanede bulabilirsiniz. Beyin felcinin yaşandığı olaylara bile rastlandı. Öyleyse, annelerimizin de hep söylediği gibi, var gücünüzle hapşırın. Sinemadayken yanınızdaki kişileri rahatsız edersiniz belki, ama sağlığınızı da korumuş olursunuz.
Hapşurma nedenleri
Hapşurma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşurma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir. Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Hapşurmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varamayız. Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da.
Ancak tıp bilimi hapşurma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır. Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşurma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi.
Hapşurma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor. Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşurmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18′i bu hassasiyete sahip. Hapşurma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş.
İnsanlara hapşırdıktan sonra 'çok yaşa' deme adetinin kökeni Hıristiyanların 'God bless you' yani 'Tanrı seni takdis etsin' veya Tanrının hayır duası üzerinde olsun' cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.
Çoğu zaman engelli bireyi topluma kazandırmak şeklinde bir söz duyarız. Görünürde anlaşılır olan bu sözün oldukça soyut olduğunu ve herkese göre farklı anlamlara gelebileceğini düşünmeden edemiyor insan. Gerçekten bu sözün anlamı nedir?
Kuşku yok ki toplum bir ortak yaşam alanından oluşuyor. Ortak yaşam alanını kapsayan her şey hemen herkes için açıktır. İsteyen istediğini bu ortak alandan alabilir ve yetenekleri ölçüsünde de kendini bu alanlarda yetkin kılabilir. Kısaca toplum bireylere kendilerini geliştirme fırsatları tanır.
Bu herkes için eşit bir fırsat mıdır? İstenen budur, ancak pek çok nedenden dolayı bu fırsatlardan eşit yararlanabilmek söz konusu değildir. Bir şekilde herkes kendi payına düşeni alıp onunla yetinmek durumunda kalmaktadır.
Peki, engellilerimiz ne durumdadır?
Engelli sözcüğünün anlamında bile görebileceğimiz gibi bir dışlanmışlık söz konusudur. Engellilik bir iç durum değildir. Dışardan gelen bir sınırlamayı ifade eder. Bedensel özürlü (özürlü sözcüğü bilerek kullanılmıştır) bir birey tekerlekli sandalyesi ile dışarı çıktığında kaldırımlarda rampa yoksa bir engelle karşılaşmış demektir. Engeli ne kendisi yaratmıştır ne de kendinden kaynaklanmaktadır. Kendi durumu bir bedensel özürden oluşan ve sınırlanan bir bireyden ibaretken, kaldırıma rampa yapmayanlar onu engellemiştir.
Bu örnekten yola çıkarak, pek çok konuda özürlü bireylerimizin engellendiğini görürüz. Durumlarına uygun düzenlemeleri yapması gereken kurumlar üstlerine düşeni yapmadıklarında engel oluştururlar. Ülkemizde özürlü bireyler için engelli kelimesinin oldukça yaygın kabul görmesinin nedeni işte bu durumdur. Toplum olarak gerçekten çeşitli sınırlılıkları olan bireylerimizin ihtiyaçlarını gidermeyerek engeli yaratan bir anlayışa sahibiz.
Engelli sözcüğünü bir terminolojik ve daha kabul edilebilir bir kavram olarak algılamak, yeni engellerin doğmasına neden oluşturabilir. Bu nedenle ailelerimizin engeli kavramına bu anlamda bakmalarını önermek doğru olacaktır.
Eğitim, sağlık, kültürel etkinlikler ve ulaşım gibi temel konularda özürlü bireylerimize oluşturduğumuz engelleri ortadan kaldırmak için yapılması gerekenlere odaklanmaktan kaçınmamamız gerekir. Eğitim engelleri, bu engeller içinde en yaygınıdır ve sonuçları kalıcı bir olumsuzluğa dönüşebilmektedir. Okullarımızın uyguladığı programlarda özürlü bireylerimizin eğitim ihtiyaçları mutlaka daha yoğun bir şekilde dikkate alınmalıdır.
Hastane koridorlarında, telefon başında hayırlı haberi almak için bekleyen aile fertleri, bebeğin kız veya erkek olmasından çok "elinin-ayağının" düzgün olması için dua ederler.
Ama takdir-i İlahi ki, bazen minik yavrunun sağlığı ile ilgili bir problem çıkabilir. Doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrasında karşılaşılan bazı sebeplerle yavru, bedensel veya zihinsel özürlü olabilir. Böyle anlarda önemli olan bunun bir imtihan olarak görülmesi, umudun ve cesaretin kaybedilmemesidir. Hepimize örnek olabilecek, gelecekten umutlu, bilinçli annelerden Hülya Akgül, Asuman Demir ve Fatma Yıldırım bugün bizlerle... Kendileriyle bu özel çocukları, hakkında konuştuk. (Zaman/Röportaj)
DURUM KABULLENİLMELİ
Asuman Demir'in 8 yaşındaki kızı Zeynep kalçasında, kaburgasında ve sırtında şişliklerle doğmuş. Zeynep büyüdükçe bu şişlikler de büyüdüğünden Asuman Hanım ve eşi doktorun söylediği -geri zekalılık, ayakların içe dönmesi vb.- riskleri göze alıp Zeynep'in 9 aylıkken ameliyat olmasına karar vermişler. Zeynep, ameliyat sonrasında ayakları içe döndüğü için 1.5 yaşından beri cihaz takıyor, 2 senedir de koltuk değneği kullanıyor.
Asuman Demir, "Zeynep'in durumu başlangıçta bizleri çok üzdü. Hatta eşim bunu kabullenmekte çok zorluk çekti diyebilirim. Zamanla bunu yendikten sonra Zeynep'in kendi durumunu olduğu gibi kabul etmesine ve sağlıklı yetişmesine çalışmaya başladık. Onun toplumla ve kendiyle barışık olması için, çocuğum sakat diye hiçbir ortama girmemezlik etmedim. Tedavi için hastaneye gittiğimizde ondan daha kötü durumda olanları gösterip, haline şükretmesi gerektiğini söylüyordum. Şu anda Zeynep normal bir ilkokula devam ediyor. Bunların etkisiyle kızım artık yolda kendisine bakanlara, devamlı soru soranlara pek fazla aldırmıyor." şeklinde anlatıyor duygularını...
Hülya Akgül'ün 12 yaşındaki kızı Burçak ancak cihazla duyabiliyor. Hülya Hanım, Burçak 6 aylıkken bunu öğrenmiş ancak sebebini hâlâ tam olarak bilmediğini söylüyor. Duyunca ailece çok üzüldüklerini, ancak bunun bir faydası olamayacağından hemen Burçak'ın eğitimine başladığını dile getiriyor Hülya Hanım... Sebebi çok açık... Burçak'ın en kısa zamanda konuşabilmesini, kendini ifade edebilmesini istediği için. Hatta bu sebeple işaret dilini dahi öğretmemiş kızına... "Bu dili öğretseydim, zor geleceğinden konuşmayı asla öğrenemezdi" diyor Hülya Hanım ve ilave ediyor:
"Bizim gibi durumlarla karşılaşan aileler, önce kendilerini eğitmeli, çocuklarının farklılığını kabullenmeliler bence. Ancak o zaman çocuğa normal davranışlar sergileyebilir, onun psikolojisini olumlu etkileyebilirler. Benim çocuğum, 'Niçin herkes kulaklık takmıyor?' diye sorduğunda 'Kiminin gözü bozuktur gözlük takar, kimi duyamaz senin gibi kulaklık takar. Burada önemli olan senin bu yolla duyuyor olmandır' dedim. Bir daha da bu konu ile ilgili bir şey sormadı. Şu anda Burçak sağır-dilsizler okulu yerine normal bir okula gidiyor. Belki o tür bir okulda daha başarılı olabilirdi ama ben kızımın daha başarılı değil, daha çok dünyaya açılıp daha çok kişiyle iletişim kurmasını istiyorum."
ÇOCUKLARI İKNA
Sohbetimizin en son konuğu Fatma Yıldırım'ın ise 2'si görme özürlü olmak üzere 4 tane çocuğu var. Kızı Şengül 19, oğlu Ahmet 8 yaşında. Fatma Yıldırım çocuklarının yetişmesi için ikisini de körler okuluna yazdırmış.
"İlk kızım gayet sağlıklıydı. Daha sonraki kızım Şengül, 6 aylık olduğunda gözlerinde bir bozukluk olduğunu farkettik. Doktor göz damarları kuruduğu için gözlerinin göremeyeceğini söyledi. Eşim ve ben hoca-doktor demedik dolaştık. Ancak Allah böyle istemiş. Kızım kör oldu. O zamanlar dernek falan bilmiyoruz. Eşim körler okulunu öğrenmiş. Şengül 5 yaşındaydı sırası geldi ve kaydını yaptırdık. 5 yaşında hem de göremeyen bir çocuğu yatılı okula vermek ne demek biliyor musunuz? Hem ağladık hem buna razı olduk. Çünkü onun yetişmesi için tek çare bu idi. Tüm anne babalar çocuklarının üniversiteye gitmesini isterler. Biz Şengül'ün İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü'nü kazandığına üzüldük diyebilirim. Çünkü gidiş-gelişi problem olacaktı. Neyse, Allah kolayını verdi. Şimdi tek isteği okulunu bitirip öğretmenlik yapmak. Daha sonraki sağlıklı doğumu, Ahmet'in dünyaya gelmesi izledi. Ahmet de 2 yaşındayken göz damarlarının kuruması sonucu kör oldu. Şengül'e göre daha hırçın olan Ahmet, zaman zaman 'Ben Allah'a gözlerimi kör ettiği için küstüm' şeklinde isyan, 'Anne, ben bol bol havuç yiyeyim ki, gözlerim iyileşsin' diye ümit ediyor. Küçük bir çocuğun sorularına cevap vermek, ona durumunu izah etmek gerçekten zor. Ama biz sabır ve sevgiyle bunun üstesinden gelmeye çalışıyoruz" şeklinde anlatıyor duygularını Fatma Yıldırım...
TEVEKKÜL VE SEVGİ
Annelerin bu zor sınavı tevekkülle karşıladıklarını gözlemliyoruz. Onların tek sermayeleri gerçekten sabır ve sevgi. Ancak çoğu zaman çevre faktörleri onların yoluna engel oluyor, onları yıldırmaya çalışıyor. Bilinçsizce sarfedilen birkaç cümle, çocukların eğitimi için okul yetersizliği, ulaşım problemleri, cihazların pahalılığı, yetkililerin ilgisizliği bunlardan sadece birkaçı...
Hülya Akyol, "Sağlıklı olsun, özürlü olsun çocuklarımız çok değerlidir. Toplumumuz özürlü insanlara acıyarak değil, onları bir şeyler başarmaya teşvik ederek yardım edebilirler. Başarmanın da yolu eğitimden geçtiğine göre özürlülere yönelik daha çok okul açılmalıdır " dedi.
Hayatta bazı şeyleri seçme şansımız yoktur. Onlar irademiz dışında katlanılması zor da olsa bize verilmiştir. İsyan etmek de bize uymadığına göre yapılacak tek şey, onlarla yaşamayı öğrenmektir.
Fikir, irade ve hareket özgürlüğü müdafaası adına insanın
kutsallaştırıldığı bir devirde yaşıyoruz. Hayatına haram-helal
sınırları getirecek, zihniyetini sorgulanmaz iman esaslarıyla
biçimlendirecek herhangi bir kutsalı olmayan modern insan tam olarak
kendini kutsallığın merkezine koymuş durumda. Kur'an-ı Kerim'deki
tabiriyle "hevâsını ilah edinen"[1] insan tipini moderniteprototip
olarak takdim etmektedir.Felsefî/ahlakî ve toplumsal/hukukî düzlemde
kıyamet alametlerini hatırlatan tezahürleriyle karşılaştığımız bu tablo,
Avrupa modernleşmesiyle başlayan ve aslen bizim dışımızda cereyan etmiş
bulunan gelişimin mirasıdır. Avrupa modernliği,Tanrı ve dolayısıyla Din'i
[kiliseyi] yeryüzünde hakikatin mutlak ölçüsü gören ortaçağ Hıristiyanlık
düzenine son verirken mutlak ölçü fikrini reddetmedi.Sadece ölçüyü dinden
alıp bilime ve dolayısıyla insanın eline verdi. Artık hayatın bütün
alanlarında gerçekliğin de doğruluğun da belirleyicisi insan olmuş oldu.
Böylece Ortaçağda kilisede iğdiş edilen insan vicdanınınyerini modern çağda
üniversitede manipüle edilen "akıl" aldı. Bu bakımdan "Modern çağda kutsala
yer yoktur" söylemi kadim kutsallık bilinci açısından doğrudur.
Ama bu, modern çağın anlam örgüsünde nevi şahsına munhasır kutsallar olmadığı
anlamına gelmez. Modern çağın da kutsalları vardır. Tek fark, modern çağın
kutsalları semadan inmiyor, yeryüzünde ve belli bir sınıfın tekelinde
üretiliyor. Somut bir anlatımla ifade edecek olursak bu çağda kapitalist
sistemin çarklarına su taşıyan her türlü kaimkân,tasarım ve obje kutsaldır;
meşruiyeti asla sorgulanamaz. Sözgelimi erotizm modern çağın kutsalıdır.
Erotizmin ahlakîliği, ticarî ve kültürel bir sektör olarak meşruluğu bu
çağda esaslı bir sorgunun daima fevkindedir. Modern insan erotizmin takdim
biçimini eleştirebilir; ama bir sektör olarak mevcudiyetini sorgulamayı
aklına bile getiremez. Bu ülkede de son birkaç yüzyıldır Batı'yla münasebetlerin
edilgen bir çizgide seyrettiğini düşünecek olursak modern dünyanın
kutsallaştırdığı değerlerin bizim zihniyetimiz üzerindeki etkilerini sorgulamak
tecessüs sayılmayacaktır. Nitekim fiilî durum da bu seyrin o gün bugün
topraklarımıza yansıma biçimi olarak maalesef değerlerimizin tahribatını
işaretliyor. Bugün uğradığımız inanç ve kültür erozyonunda semtimizden çekilen
semavî değerlerin yerlerini "dünyevî, beşerî ve hazcı değerler"in işgal ettiğini
esefle müşahede etmemiz bundandır.
Bu işgal manzaraları içinde cehalet, baskın seküler çevre ve iktisadî şartlar gibi
çeşitli izah biçimleriyle mazur görülerek bir nevi masumlaştırılan ve nihayet
kutsala özgü biçimde sorgulanamaz kılınan insan nefsi ve zımnında "ihtiyaç" diye
kılıflanan nefsanî duygular başlı başına bir problem olarak ele alınacak kadar
ehemmiyet arz ediyor. Çünkü dinle kurulması gereken samimi alakanın önünde eski
zamanlarda daha çok amelî plandamani teşkil eden nefsânîlik, bugün zihniyet planında
da önümüze duvarlar örmektedir. Ve hazin ki, bilinçaltımızda nefsaniyetimize
atfettiğimiz kutsallığın doğurduğu arızalar, hak ve hakikat arayışımızı sonuçsuz
kılmakta, Nasreddin Hoca fıkralarını hatırlatacak cinsten bir aymazlıkla ahırda
kaybettiğimiz iğneyi işimize öyle geldiği için dışarıda aratmaktadır.
[Modernist İslamcı akademisyenlerin çalışmalarında ilk bakışta takdir hissi
uyandıran sıkı argümantasyon örgüsü bir de bu zaviyeden değerlendirilse ilginç
sonuçlar alınabilir.] İnsan nefsinin ve nefsanî zaafların mazur görülmesi,
masumlaştırılması derken problemin sadece dindarlıkla alakalı olmadığını
belirtmeliyim. Terbiye edilmeyen nefsanî duygular modern insanın başına sosyal
hayatta da dertler açıyor, zamanla ağır bunalımlara davetiye çıkarıyor.
Psikolojik rahatsızlıklara (!) dönüşen birçok ruhî dengesizliğin temelinde
şımartılmış insan egosunun ölçüsüzlüğünün yattığını söylemek belki biraz cüret
işidir, ama hafife alınmayacak oranda hakikat payına sahiptir. Ve acı olan
modernitenin bu duruma müdahalesi, planlanmış yalanlar silsilesi halinde
senaryo üretmek ve bunları "psikiyatri" diye insanlara yutturmaktan ibarettir.
Böylece nefsanî zaaflar hastalık adı altında "özürleştirilerek" nefse mukavemet
duyguları örselenmekte, "nefis mücadelesi" yerini yüksek bedelli terapilere
bırakmaktadır. Ve maalesef gidişat, nefis ıslahıyla kazanılacak ahlakî
erdemlerin kaybı ve her halükarda kapitalist sistemin kazancıyla sonuçlanıyor.
Thomas Szasz'ın ısırgan yorumuyla eskiden cin tahakkümüne bağlanan şer eylemler
şimdilerde "karşı konulmaz dürtüler"e ya da "şizofreni"ye bağlanır olmuştur.[2]
DİN DİLİNDE ÇÖZÜLME
İnsan nefsinin kutsallaştırılmasında derinden etkilendiğimiz modern hümanist
felsefenin tesiri açık olmakla beraber İslamî camia olarak süreci besleyen
kendi kusur ve ihmallerimizi de konuşmalı, bunları özel bir muhasebe konusu
yapmalıyız. Bu bağlamda bilhassa resmî davet-irşad dil ve üslubunda görülen
çözülmenin etkisi müstakıllen tartışılmalıdır. Davet faaliyetleri üzerine
siyasîstratejik hesapların gölgesi düşeli beri maalesef kelamî anlamda yaşadığımız
şeyin adı toprak kaymasıdır. İnsanlar dinden kopup seküler alanlara yaklaştıkça
sürekli ayaklarının altına yeni yeni dinîzeminler serme gayretkeşliğine kapıldık.
Günah-kâr müminlere umut aşılayan nassları, olması gerektiği gibi, ümitsizliğin
önüne geçmek için gündeme getirmek yerine, adı konmamış yeni "dindarlık modelleri"
için referans kabul etme yanılgısına düştük. Başlarda belki nefsine yenik düşen
insanları Allah'ın rahmetinden, İslam'ın engin müsamahasından dışlamamak adına
benimsenen bu dil, bütün iyi niyetlere rağmen sekülerleşen insanları dinin
gölgesinde saf-duru hayat alanlarına çekmeyi başaramadı; ama sekülerist İslam
algısına meşruiyet referansları verme konusunda "cömertliğimizin" simgesi olmayı
başardı. Bu izlekte müsamaha konusu kılınan birçok haram zamanla mubahlara ve yer
yer "meşru haklar" a dönüştü. Ve nihayet modern din edebiyatında günahkârlığa karşı
gösterilen tolerans yarı Müslüman (!) yarı laik-liberal kesimin diliyle "insanın günah
işleme hakkı/özgürlüğü vardır" hinliğinde en hokkabaz ifadesini buldu. Modern davet
dilinin bu zaviyeden tahlili için toplumumuzun beş vakit namaz konusundaki tavrı iyi
bir örnek olabilir. Beş vakit namazı kılmamanın büyük günah olduğu ve son tahlilde büyük
günah işleyenlerin kâfir olmayacağı yönündeki kelamî prensibe yapılan atıflar,
tekfircilik beliyyesini önlemede ne kadar fayda sağladı bilinmez; fakat en azından
Türkiye'ye has, beş vakit namazı terk eden ve buna rağmen dindarlığından pek kaygı
duymayan bir Müslüman modelini sindirmede epey iş gördüğü kesin.
Beş vakit namazı terk etmenin Müslümanlıkla bağdaşmayan korkunç bir günah olduğunu
hangi hatip, hangi davetçi bütün çıplaklığıyla dile getirebilmektedir? Diyanet
İşleri Başkanlığı'na ait hangi hutbe, konuyla ilgili ayet ve hadislerdeki sert
uyarıların üstünü örtmeden durumun fecaatini gözler önüne sermiştir? [Yeri gelmişken
hutbelerdeki akmaz kokmaz "diplomasi" dilinin irşad konusundaki başarısızlığı da
dikkate alınmalıdır. Çok basit bir örnekle "Allah bizden şunu istemektedir",
"İslam bize şunu öngörmektedir" vb. cümleler,kaynak metinlerdeki çıplak ifadesiyle
"Allah bize şunu emreder" cümlesindeki ciddiyeti de uyarı tonlamasını da asla
karşılayamamaktadır.] Beş vakit namaz kılmayan damat/gelin adayımızın açıkça fasık
olduğunu,fıkhî tabiriyle şahitliğinin geçersiz olduğunu görmek gibi bir teyakkuzdan
nasiblenenimiz kaç kişidir? Daha hassas bir ölçü, bu son cümleleri okuyup da hafiften
de olsa irkilmeyen kaç kişi var? Belki ifadelerimi ağır bulanlar olabilir.Ben, istisnasız
bütün müctehid imamların Kur'an ve Sünnet'ten ya birebir istihraçlarıyla ya da üzerinde
ittifak olunmuş ictihadlarıyla teşekkül eden ve bin iki yüz yıldır İslam coğrafyasında
Müslümanlığın tanım ve pratiğini şekillendiren fıkıh verilerini dile getirdim.[Konuya
daha özel ilgi duyanlar herhangi bir mezhebe ait fıkıh kitabından "şehadet bahsi"ni
okuyabilir ve özellikle şahitte aranan "adalet" vasfının ne anlama geldiğini
inceleyebilirler.]
TASAVVUFTA NEFİS MUHASEBESİ
Burada asıl konumuzla alakalı boyuta geçmek üzere şunu da ifade etmeliyiz; modern
insan nefsinin kutsallaştırılmasında bilinçli ya da bilinçsiz tasavvuf terminolojisinin
de suistimal edildiği muhakkaktır. Bilhassa İbn-i Arabî terminolojisinden cımbızlanan
bazı kavramlar bağlamı ve amacı dışındakullanılarak istismar edilmiştir. Söz gelimi
seyr u sülûk mertebelerinin nihayet noktası olarak sûfiyyenin ideal şahsiyet
tanımlamasını yansıtan "insan-ı kamil" kavramı, bu mertebelerin gerektirdiği nefis
terbiyesi şartlarından yalıtılarak sıradan insanı şer'î sorumlulukları karşısında
lakaytlaştıran bir konsept içinde kullanılmıştır.Bî-namaz meclislerinde felsefî
tasavvufa ait en netameli konular tüm çıplaklığıyla mütalaa edilerek hem hak
edilmemiş bir ruh konforunun hevesine düşülmüş hem de dinin maksad-ı aslîsi
konusunda görüş ufku karartılmıştır. [Dinin maksad-ı aslîsi rızâ-ı Bârî'dir ve
tahsili ancak şer'îsorumluluklar temelinde mümkündür.] Oysa gerek tasavvuf
terminolojisine gerekse bu geleneğin pratiklerine bakıldığında "nefis muhasebesi"
başlığı altında insan nefsine karşı sert ve tavizsizbir tutum sergilendiği görülmek
-tedir. Bu gelenekte insan nefsinin mazeret üretilerek masumlaştırıldığına değil,
sürekli itham altında tutulduğuna, hatta göz açmasına fırsat verilmeyenamansız bir
"kaçak" muamelesi gördüğüne şahit oluyoruz. [Konuyla ilgili bilgiler ve sûfiyyenin
hayatından örnekler için tasavvufun baş eserlerinden İmam Kuşeyrî'ye ait Risale'nin
"Nefse muhalefet ve nefsin ayıpları" başlıklı babı incelenebilir.] İnsan nefsine
dair bu telakkinin sûfîlere hasbir yorum biçimi olduğu düşünülmesin. Zira söz konusu
nefis telakkisi nasslarda da karşımıza çıkmaktadır. Ayetlere baktığımızda sûfiyyeye
de diğer İslam âlimlerine de mezkûr telakkinin esaslarınıbizzat Kuran-ı Kerim'in
verdiğini göreceğiz. Birçok ayette nefis,arındırılması gereken bir varlık olarak
zikredilmiş, onun hevâ ve arzuları karşısında insanoğluhep sert uyarılara muhatap
olmuştur. Anılan telakki Yusuf suresi 53. ayette bir peygamberin dilindeaçık ve özlü
ifadesini bulmuştur: "Ben nefsimitemize çıkarmam; çünkü nefs,Rabbimin merhameti
olmadıkça, kötülüğü emreder."
Bu babda tasavvuf kitaplarının "nefis muhasebesi ", "nefse muhalefet" vb.
başlıklı bölümlerini mütalaa ederek hem sahih bir nefis şuuru, hem de bütün hüküm
ve uygulamalarıyla temel esprisini nefse muhalefette bulan ödünsüz Müslümanlık
erşuuru kazanmayabakmalıyız. Bu vesileyle İslam büyüklerinin nefis muhasebesi
çerçevesinde ortaya koyduğu ilke ve tecrübelerin sistematik bir anlatımıiçin bu
toprakların Müslümanlık bilinç ve hassasiyetinin baş mimarlarından İmam Gazzalî'nin
İhya'sı iyibir seçim olacaktır.İmam Gazzali, nefis muhasebesi meselesini "Ey iman
edenler, sabredinve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, savaş için hazır ve tetikte
bulunun ve Allah'tan korkun ki felahaeresiniz!"(Al-i İmran, 200) ayetinde geçen ve
ekseriya tetikte bulunmak, müteyakkız olmak şeklindemeallendirilen "murabata/ribât"
kelimesinin kavramsal içeriğine dâhil görür. Bu kelimenin tasavvufimuhtevası bir yana,
düşmanlara karşı tetikte olmanın esasta nefis terbiyesinden geçtiği ve nefsini
beklemeyen kimsenin düşmanı da -en azından düşman olarakbekleyemeyeceği
gerçeği nefis muhasebesinin murabatayla irtibatının haklılığını tartışılmazkılmaya kâfidir.
Bu bakımdan meseleninayetletemellendirilmesini tartışmayı zaid addediyorum.
NEFİS MUHASEBESİNİN İÇ BOYUTLARI
Nefis muhasebesini murabatayla ilişkilendiren İmam Gazzali, hem nasların
tevcihatıylahem de ehlullahın şahsî tecrübeleriyle ortaya kapsamlı bir murabata
projesi sunar. Bu minvalde murabatayımuşârata, murâkaba, muhâsebe, muâkaba,
mücâhede ve muâtebe olmaküzere altı durakhalinde takdim eder ve böylece nefsi
beklemenin ancakbu altı hususungerçekleştirilmesi halinde mümkün olacağını ifade
etmiş olur. (Bkz., Gazzâlî,İhyâu ulûmiddin, c. 4, s. 393)Altı hususun her birinin kabaca
ne anlama geldiğini yine İmamGazzâlî'den özetlemeyeçalışalım.Muşârata, nefisle
sözleşme yapmak. İmam Gazzâlî'nin anlatımıyla onu, adeta bir şirket ortağıgibi görüp
tasarruf hak ve sınırları, yetki ve sorumlulukları konusunda tabir yerindeyse bir tür
"nizamname" ye tabi tutmak. Murâkaba, sözleşmenin gerekleri karşısında nefsin
duyarlılığını, ciddiyet ve titizliğini sürekli takip etmek. En ufak bir yanlış yapmasına,
hududu çiğnemesinefırsat vermemek içinkendisini devamlı denetim altında tutmak.
Muhâsebe, nefsi hesaba çekmek, sorgulamak. Ne yaptı, ne etti sürekli kendisinden
rapor istemek.Muâkabe, yer yer kusurlarına ceza ile karşılık vermek. Hata ve
ihmallerinin bedeliniödeterek yaptığının yanına kar kalmayacağını bilmesini sağlamak.
İmam Gazzâlî bu konuda ehlullahdan birine ait manidar bir misal getirir.
Hassân b. Ebî Sinân adında bir Allah dostu bir gün bir yapının yanından geçer. Elinde
olmadan yapının ne zaman inşa edildiği merakınakapılır. Derhal mâlâyânî ile
ilgilendiğininfarkına varır, hemen toparlanır ve bu ilgi kaymasını bir yıllık nafile oruçla
cezalandırır.
İLGİ DAĞINIKLIĞI
Bugün ilgi dağınıklığından, işimize odaklanamamaktan yakınıyoruz. Yaptığımız işin
hakkını veremediğimiz aşikâr. Sebebi ise işimize gereken özen ve ilgiyi
göstermeyişimiz.Kendi işimizden, mesuliyetlerimizden esirgediğimiz ilgiyi de
maalesefüzerimize vazifeolmayan işlere harcıyoruz. Günümüzde sosyal bir problem
olarak meslekerbabının mesleğihakkında affedilmez cehaleti, sanatkâr sınıfının her
geçen gün itibar kaybına uğraması,işini bilmeyen insanlara dair acı örneklerin sayısının
artması bir de sözünü ettiğimiz ilgi kayması açısından okunsa nefis muhasebesi
bağlamında kaybettiğimiz değerin munhasıran dinî olmadığı da görülecektir.Burada
parmak basılması gereken bir başka husus, bugün ilgikaymasına sevk eden en etkin
sebep olarak medya vemedya karşısındaki edilgen konumumuzdur.Medya organlarının,
ilgili ilgisiz milyonlarcainsana kendilerine en ufak bir fayda teminetmeyecek -hatta çoğu
kez zararlı olacak haber ve gelişmeleridikkat çekici bir dille sunmasıkarşısında ilgi
disiplini için yapılabilecek şey artık ferdi gayretin sınırlarını aşıyor.Müslüman ferdin
mâlâyâni kuşatmasından kurtulup önce şahsî sonra ictimâî mesuliyetlerini
muvaffakiyetle yerine getirmesini temin etmeninyolları gerekli alt yapıçalışmalarına
kadar İslamî toplumsal proje olarak aciliyetleele alınmalıdır.Mücâhede, gayret etmek,
bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve çabaylanefsimizi Allah'ın rızasını kazanacağımız
birhayatın şartlarına alıştırmaya çalışmak. Muâtabe, nefsimizi temize çıkarma
gayretkeşliğiiçinde olmayıpsürekli eksik yanlarımızıgöz önünde tutmak, kendimizi
ayıplamak,kusurlubulmak.Bir suçlu ya da sorumlu bulmak gerekiyorsa gözlerimiz bir
başkasına değil önce kendi nefsimize çevrilmeli.
Tasavvufun muâtebe adıyla idealleştirdiği bu duygudan mahrum kalışımızın bedelini,
karakollara taşınansıradan mahalle kavgalarından tutun da mahkeme salonlarına
intikal eden cinayetlere kadarelim vakalarlasonuçlanan hak ihlalleriyle ödüyoruz.
Bunlarınekserisinin temelinde en az yanlış anlamalar kadar kendinihaklı, muhatabını
haksız görmeye şartlanmış nefislerimizin yattığı unutulmamalıdır. Burada bir
nükteninaltını çizmek adına belirtmek gerekirse muâtebenin sonmaddeye konulması
çok anlamlıdır. Zirabundan öncekihususları yerine getirmeye gayret edip de bir nebze
yol kateden insanlar şeytanın en tehlikeli tuzağıyla karşı karşıya kalırlar. Bu merhalede,
sen artık bu işibaşardın, bütün kötü hasletlerden arındın, nefsini terbiye ettin,diyerek
şeytan insanı kendini beğenmişlik havasına sokmaya çalışır. Tehlikenin bittiği sanılan
noktada şeytan insanın başına öyle çorap örer ki, nefis terbiyesi adına çekilen onca
zahmetten geriye "şişkin bir ego" kalmış olur. İşin bir başka vahim yanı, gerek konumu
itibarıyla erekse açıktan kusurları olmaması bakımından bu kimseye nasihat eden de
bulunmaz. Dolayısıyla hatasını idrak etme şansı diğerlerine göre çok daha az olur bu
kimselerin. Ki bu da imtihanın en çetin ve en tehlikeli tarafıdır.Allah dostlarının
mertebeleri yükseldikçe ayaklarının altındaki zeminin daraldığı ve nihayet milimlik bir
sarsılmanınbilekendilerini doruklardan aşağıya düşüreceğigerçeği bu açıdan düşünülürse
ebrârın hasenâtınınneden mukarrebîn için seyyiât sayıldığını anlamak daha da kolaylaşır.
.................................................. ...............................
[1] Câsiye, 23.
[2] Vahşi Dil, Thomas Szasz, Çev. Mehmet Atalay, Kaknüs, 2006, s. 191.
Yüce Rabbimiz, yaşamımız boyunca bizleri çeşitli vesilelerle denemektedir. Yaşadığımız her denemede göstermiş olduğumuz tavır, sonsuz hayatımızdaki mekânımız için belirleyici bir unsurdur.
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2)
İnsan, olumlu veya olumsuz yaşadığı her olayda bir hayır aramalı ve Rabbimizin yarattığı hikmetleri görmeye çalışmalıdır. Allah bir Kuran ayetinde, "Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz" (Enbiya Suresi, 35) buyurmuştur. Fakirlik kadar zenginlikte deneme konusudur. Kuran'da Rabbimizin bildirdiği üzere zenginlikle denenen Karun, mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu unutmuş ve bu servete kendinde olan bir özellikten dolayı ulaştığını düşünmüştür. Allah'ın kendisini denediğini unutan Karun, ardından tüm servetini kaybetmiştir. Bu gerçekler Kuran'da şu şekilde bildirilir:
Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." (Kasas Suresi, 78)
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik (Kasas Suresi, 81)
Müminler Allah'ın her an, her konuda kendilerini denediğinin ve en güzel ahlaka ulaşmaları için eğittiğinin bilincindedirler. Bu nedenle karşılaştıkları olumlu ve olumsuz her olayda son derece sakin ve tevekküllü bir tavır sergilerler. Panik ve endişe duygularını hissetmez ve asla "keşke" kelimesini kullanmazlar. Allah'ın her şeyi bir kader ile yarattığını bilen ve bu kadere teslim olan müminler, yaşamları boyunca tevekkülün lüksünü yaşarlar. Şüphesiz tevekkül, müminler için bir rahmet ve büyük bir kolaylıktır. " Size isabet eden Allah'ın izni ile idi" (Al-i İmran Suresi, 166) ayetinden de anladığımız gibi Rabbimizin izni ve bilgisi dışında hiçbir şey bizlere isabet etmez.
Kendisi için neyin hayır neyin şer olduğunu bilemeyen "İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir" (İsra Suresi, 11) Burada esas olan, kişinin karşılaştığı sonuç ne olursa olsun Allah'a güvenmesi ve kendisi için en hayırlı şeyi yaşadığına inanmasıdır. Allah zaman içinde yaşanan olaydaki hayırları elbette gösterecektir. Burada önemli olan konu, o olayı yaşarken gösterilen tevekkül ve Allah katında alınan ecirdir. Zaten sonucu kaderde belli olan bir olay karşısında endişe ve huzursuzluk duyarak ecri kaybetmek çok akılcı bir tavır olmaz.
Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)
Kuran'da, peygamberlerin yaşadıkları olumsuz gibi görünen her sınavın hayra dönüştüğüne şahit oluruz. Örneğin Hz. Yusuf'u kardeşlerinin kuyuya atması, ardından suçsuz yere yedi sene zindanda kalması oldukça zorlu bir sınavdır. Ancak sağlam bir imana sahip olan Hz. Yusuf, yaşadığı tüm olayların Allah'tan geldiğini ve sabredenlere ecirlerinin hesapsızca ödeneceğini bilerek tevekküllü davranmıştır. Sonunda ise Rabbimiz Hz. Yusuf'u, atıldığı Mısır zindanlarından kurtararak o ülkenin yönetiminde söz sahibi bir kişi yapmıştır. Yaşadığı olaylar şer gibi görünse de kendisi için hayra dönüşmüştür.
" Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)
Hz. Yunus da, bindiği gemide kura sonucu denize atılacak kişi olarak seçilmiş ve denize atıldığında kendisini dev bir balık yutmuştur. Ancak Hz. Yunus Allah'ı çokça andığı ve sığındığı için balığın karnından kurtulmuştur.
Hz. Musa'nın Hz. Hızır ile yaptığı seyahatte ise bizler için çok önemli dersler vardır. Kaderi tersten görebilen Hz. Hızır'ın uygulamalarındaki hayrı fark edemeyen Hz. Musa, en sonunda şer gibi görünen her olayın hayırla yaratıldığı gerçeğini kavramıştır. İman eden herkes için bu kıssadan alınacak pek çok hisse vardır. Beraber yaptıkları yolculukta Hz. Hızır'ın uygulamalarına anlam veremeyen Hz. Musa'nın sözleri Kuran'da şu şekilde bildirilmektedir:
"Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın." (Kehf Suresi, 71)
"Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın." (Kehf Suresi, 74)
Hz. Hızır'ın, uygulamaları konusundaki açıklaması ise şöyledir:
"Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı."
"Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkâr zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk." (Kehf Suresi, 79- 80)
Kuran kıssalarında anlatılan bütün bu örnekler, insana önemli bir ders verir: Bir olayın "felaket" gibi görünmesi, onun gerçekte öyle olduğu anlamına gelmez. Eğer bir mümin, Allah'a güvenip sığınırsa, O'ndan yardım ister, O'na tevekkül ederse, onun başına gelecek hiçbir olay "kötü" değildir. Allah yalnızca onu denemek, Kendisi'ne olan sadakat ve inancını sağlamlaştırmak için çeşitli zorluklar meydana getirir, fakat bunların hepsinin hayırlı bir sonucu vardır.
Eğer insan bu bilinçle yaşarsa, hem dünya hem de sonsuz ahiret hayatında güç durumda kalmaktan korunur ve ancak bu şekilde huzur ve mutluluğa kavuşur.
İşte, İslam'sız, vahiysiz, Sünnet'siz, zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz yaşadığımız bunalım çağında gelinen nokta, bütün izm'lerin iflas etmesi oldu. Bugün dünyanın kabul ettiği tek gerçek, artık hiçbir beşeri sistemin insanlık için bir vaadinin kalmadığı ve bütün bu sistemlerin çöktüğü gerçeği.
Gazetesiyle, televizyonuyla, internetiyle, her türden ilanlarla, adeta bilgi sağanağı altında şemsiyesiz kalan ama kendine asıl lazım olan konularda cahil olan bugünkü insanın, yani bizim insanımızın dramı da ortada...
Sonuç olarak, ortaya çıkan boşluğu, tatminsizliği giderecek aslolan ilme, bilgiye dair reçete yok.
İnsan, hakiki mutluluğu elde edebilmek için onu nerede araması gerektiğini bilmelidir. Araçların ve kirli bilginin tahakkümünden kurtulmak gerek. Eskilerin dediği gibi "Kem âlât ile kemalât olmaz". Yani, kötü araçlarla insan kemale erişemez. Yanlış bilgi ve araçlarla, hatalı yöntemlerle, sapkın yollarla doğruya, iyiliğe, güzelliğe ve bunların hulasası olan mutluluğa ulaşmak mümkün değildir.
Bu yüzden, lüzumsuz bilgi kirliliği içinde boğulup giden modern insan mutlu olamıyor. Teknolojik araçlar arttıkça, imkânlar çoğaldıkça, mutluluğun da o oranda artacağı zannediliyor.
Oysa herkes biliyor ki dağdaki kanaatkâr bir çoban, şehirdeki bir holding yöneticisinden daha mutludur. Çünkü dağdaki çoban, daha az kaygıya sahiptir. Onda elem ve kedere yol açacak unsurların sayısı, diğerine nazaran asgaridir.
Bu demlerde, zamanımızın hak dostlarının Yunus (aleyhisselam)'ın o meşhur duasını tesbihat edinmemizi tavsiye etmeleri manidardır. Hani, Enbiya Suresi'nde geçen ayeti kerime: "La ilahe illa ente subhaneke innî kûntu mine'z zalimin." (Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!)
Sahih rivayetlere göre; Allah-u Zülcelâl'in emriyle yeşil denizden bir balık denizi yararak çıkar ve Yunus (aleyhisselam)'ı yutar. Onu götürüp bütün denizleri dolaştırır.
Yunus Peygamber, balığın karnına düştüğü zaman önce öldüğünü zanneder. Sonra başını, ayaklarını ve ellerini hareket ettirince, yaşadığını anlar. Namaza durur ve şöyle der: "Rabbim senin için öyle bir yeri mescit edindim ki insanlardan hiç kimse buna ulaşmış değildir." Bunun üzerine Allahu Zülcelal, Onu balığın karnından çıkarıp selamete erdirir.
Kur'anı Kerim'in beyanına göre: "Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: 'Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!' Diye niyaz etti."
Nebiler Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: "Kendisiyle dua edildiği zaman, Allah'ın kabul ettiği, yine kendisiyle istendiği zaman, Allahın verdiği Allah'ın ismi azamı, (en büyük ismi); 'Senden başka hiç bir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.' Duasıdır."
Böyle anlarda, hakiki huzur ve mutluluğu ve kalp itminanını, gecenin bir anında kalkıp bulan müminlerdir.
Mümin, Yunus (aleyhisselam)'ın duasıyla O'na yönelir, en kısık ses ve solukları duyan Rahmet-i Sonsuz'un dergâhına iltica eder. Kapılar aralandığında, ruhunun tüm ilhamlarıyla yalvarır, yakarır ve bülbülü nalan olur adeta.
Hakiki saadet, maddi araçlarla elde edilen bir şey olmadığı için İslâm düşüncesinde "manevi haz" kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmuştur.
Madde ile sınırlı olmayan, bu yüzden de paylaşılınca azalmayan, zikir ve duayla elde edilen bu manevi hazlar, insanın, Merhametlilerin en Merhametlisi ile kurduğu en güçlü bağdır.
Bu, hiç tükenmeyen bir enerji kaynağına, sürekli bağlı olmak gibi bir durumdur. Bunun adı, bütün kirlilikleri silip süpüren Muhabbetullah'tır, feyz-i Rabbani'dir
telâşlı, tozlu yollara vurduk günleri
kurt yeniği unutulmuş sandıklara devşirdik
buruşuk eprimiş ve örselenmiş gölgemizi
nemli rıhtım taşlarınca yosunlu
bir yanardağ eskisince
küllenmiş küflü hatıraları
yok saydık
unuttuk...
savrulup gittik her birimiz
bir başka şehrin akşamlarına
tenhalığımızda
kemirilmiş tırnaklarımızın acısıyla sızlarken
bir başka sancılı şehrin tükenen musıkîsi içinde
ferahnâk faslının nezaketiyle avunup
sağır meşklerin riyakâr gülüşlerinde
kaybolduk...
...
ayrılıklara ağlayan kaldı mı bizden başka
ihanet kuytusu arka bahçemizde
sessiz sedasız
bizden habersiz
bir akşam yağmuru sükûnetinde düştü gözyaşlarımız
ve gözyaşımızla büyüyen
sardunyalar tomurcuk verdi de
biz kendi tuzumuzda
kavrulduk
...
neden halâ
yosunlu kurnalarını
sadece güvercinlerin hatırladığı bir sebil gibi
ıssız ve kupkuru avuçlarımız
neden halâ
bir öksüz gibi kırılgan
ve ürkek
ve ağlamaklı mısralarımız
...
hani güneştik biz
hani gökkuşağı yansırdı umutlarımızda
hani silinip silinip
yeniden yazılırdık sevdalara
hani dört mevsimdik ya
hani en çok da ilkbahardık
mevsimler mi değişti
takvimler mi
aynalar mı
sevdalar mı aldattı bizi
tutunamadık o kasırgalarda
nihayet
zerre zerre
toz duman
savrulduk
...
tenhalığımızda
kemirilmiş tırnaklarımızın acısıyla sızlarken
bir başka sancılı şehrin tükenen musıkîsi içinde
ferahnâk faslının nezaketiyle avunup
sağır meşklerin riyakâr gülüşlerinde
kaybolduk
bir kum fırtınasından yadigâr dalgalarıyla
gri-yeşil bir çöl misali bu akşam Boğaziçi
karşı yakada Kandilli Beylerbeyi
ilk ışıklarıyla
solgun yakamozlar gibi gölgeler serptiği sahili
ve keder kıpırtılarılarıyla huzursuz
karşılıyor geceyi
gözlerimi sürükleyip götüren akıntıda
deli bir karabatak
suları yararak
bin iştiyak
kara tüyleri akşam alacasında
kara bir elmas gibi parlayarak
bir telaş önümden geçip
sularda gözden yitti
biliyorum ki
ben gibi yoksul ve yoksun değildi menzili
o bir deniz dibi kadar zengindi
ve ihtimal
kuluçkadaydı dişisi
kısacık saltanatı
suların gümrah büyüsüne kenetliydi
düşündüm de ömr-ü hazîni
ve bir deniz kuşu kadar tutunamadığım hikâyemi
fırtınasında alabora ettiğim teknemi benden geri alan
o isimsiz asi denizi
ve anaforlarda yiten gençliğimi
acılanmak beyhûde şimdi
bir kum fırtınasından yadigâr dalgalarıyla
gri-yeşil bir çöl misali bu akşam Boğaziçi
hırçın bir yeni yetme telaşında çırpınan yüreğimi
avutmak için neylemeli
şarkılar mı söylemeli sevdaya dair
ki bilmez dinleyenler ahvalimi
şiirlerim mi anlar beni
ya da henüz söylenmemiş
hiç duymadığım sözlerde midir teselli