1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Lavabonun altındaki ya da arkasındaki mikroplar banyonuzdaki gerçek mikroplar mıdır ve onları nasıl yok edebilirsiniz?

    Ev temizleyici ürünlerin üzerinde keskin dişli, kötü görünüşlü yaratık olarak özdeşleştirilmiş bakteri, küf ya da mantar görmüş olabilirsiniz. Banyonuzu, duşunuzu veya tuvaletinizi günlük olarak temizlemediğiniz zaman bu tür mikropları evinizde görebilirsiniz.

    BANYO MİKROPLARI HER YERDE
    Kötü haber banyonuzda birçok mikrop olabilir. Gerçekte vücudunuzda birçok mikrop olabilir. New York Üniversitesi Tıp Merkezi, Tisch Hospital Mikrobiyoloji ve Bağışıklık Direktörü Dr. Philip M. Tierno, insan bedenindeki hücrelerde de çok fazla mikrop olduğunu belirtiyor ve ekliyor; "Vücudumuzdaki hücrelerin yüzde 90'ı aslında mikrop hücreleridir. Mikroplardan uzak duramaz ve köpük içinde yaşayamayız. Çoğu mikroplar bizim için zararsızdırlar."

    ZARARLI OLANLARDAN BAZILARI BANYONUZDA OLABİLİR Mİ?
    Zararlı mikroplar
    Gastrointestinal yani mide ve barsaklarla ilgili virüsler mide sorunlarına neden olabilir. Bunlar norovirüs içerir ve alafranga tuvaletinizin oturduğunuz yerinde ortaya çıkabilir. Gastrointestinal virüsler, kolayca yayılabilir ve sert zeminler üzerinde bir hafta kadar kalabilir.

    Enterik patojen ise, kirli, iyi yıkanmamış yiyeceklere yayılabilir. Bu hastalık yapıcı mikrop E. coli, salmonella, shigella ve campylobacter (Spiridaceae ailesinden bakteri türü. Bunlar gram (-), virgül şeklinde çok hareketli ve insan ve hayvanlarda enfeksiyonlara neden olan çubuk (baton) lardır) içerir. E. coli 0157:H7 olarak adlandırılan mikrop ishal veya kanamalı ishale neden olabilir. Restoranlardan bulaşabilen bu bakteri çocuklar ve yetişkinler için öldürücü olabilir.

    Deri ve solunum organizmaları, staphylococcus aurea "staph" bacterisi gibi antibiyotiklere dirençli MRSA ve Group A Strep, flesh-eating bacteri olarak bilinir. Dermatophitic fungi mikrobu atletlerin ayağı gibi unsurlarla bulaşabilir. Banyoda yalınayak dolaşma bulaşma yollarından biridir.

    Diğer residual fungi mikrobu duşlarda yerleşir ve temizleyici maddelerde küf, siyahlaşma olarak belirtilir. Bunlar enfeksiyona sebep olmaz ancak exacerbate astım ve allerjenlere neden olabilir.

    Banyonuzu boşaltmadan önce mikropları azaltmak için yapmanız gerekenleri öğrenin. Tüm mikroplardan banyoda yüzde 1 -2 oranında olması hastalanmanıza neden olabilir. Yiyeceklere ve el temizliğine dikkat ederseniz riski aza indirebilirsiniz.

    BANYONUZU NASIL TEMİZ TUTARSINIZ?
    Banyo temizliği için birkaç kurala önem vermelisiniz. Tuvaleti kullandıktan sonra mutlaka kendinizi de temizleyin.

    - Banyonuzu düzenli temizleyin. Banyo zeminini, sert yüzeyleri, lavaboları dezenfekte bir temizleyici ile en az haftada bir temizleyin. Yapamıyorsanız ayda bir yapın.

    - Evinizde siz ya da ailenizden biri kusuyor ya da ishal ise, tuvaleti veya banyoyu kullandıktan sonra temizleyin.

    - Banyo temizliği için doğru temizleycileri kullanın. Uzmanlar banyo temizliğinde en iyi dezenfektanın çamaşır suyu olduğunu belirtiyor. Temizlik suyunuzun yüzde 10'una çamaşır suyu ekleyin. Sulandırılmış olanlar yerine kendiniz hazırlayın. Birkaç saat içinde herhangi bir mikrop çiçeklerde bile üreyebilir. Bu nedenle sulara klor tableti ekleyebilirsiniz. Temizlik kovanızı sabun, çamaşır suyu ve su ile doldurun, 10 dakika beklettikten sonra banyonuzu fırçalayın, silin.

    - Duşakabin duvarlarınızın küf ve mantarlanmasını önlemek için duvarları 15 günde ya da ayda bir temizleyin. Perdelerinizi de sık sık yıkayın. Gerekirse 6 ayda bir değiştirin.

    - Çeşmelerden kapı kollarına kadar her yeri çamaşır suyu veya benzer bir temizleyici ile temizleyin.

    - Süngeri tekrar tekrar kullanmayın. Bakteriler süngerde tekrar çoğalabilir. Bunun yerine ucuz sünger alın ya da eski havlu, bez parçaları kullanıp atın. Küvet, lavabo gibi yerlerin temizliği kişisel hijyen için önemlidir.

    - Tuvalatten sonra ve dişlerinizi fırçalamadan önce ellerinizi yıkayın. Sifonu çekerken tuvaletinizin kapağını kapatın.

    - Hastalıklardan sonra kullandığınız diş fırçasını atın.
#11.03.2010 12:56 0 0 0
  • Yaz gelince, vücudumuzdaki serotonin de tavan yapınca mutsuz olmak zordur. Bir iki ufak aksilik de canınızı sıkmasın, sıkılmak yerine küçük detaylarla hayatınızı kolaylaştırın. Cosmopolitan dergisi, yaz mevsiminin rahat geçmesini sağlayan tüyoları 'Summer' dergisinde derledi.

    Yaşam
    Balkon keyfini layıkıyla yaşamak için balkonunuzun bakımını iyi yapmalısınız. Kış mevsiminde evin en çok zarar gören bölümü olmasına rağmen çoğunlukla ihmal edilir. Balkonun su akıtma sistemi, karoları ve boyası gözden geçirilmeli, paslanan korkuluklar, antipas boya ile boyanmalıdır. Balkonunuzda barbekü varsa bacasının tıkalı olup olmadığını kontrol etmelisiniz.

    Kış mevsiminin olumsuz yol koşullarında yıpranan otomobilinizi, yaz boyunca sorunsuz kullanmak istiyorsanız, şu günler tepeden tırnağa bir bakım yaptırmanızın tam zamanı. Hatta geç bile kaldınız. Yaz boyunca başınız ağrımadan otomobilinizi kullanmanızın yolu, iyi bir bakım yaptırmaktan geçiyor.

    Tatil dönüşü dinlencenizi iyi bir şekilde sonlandırmak istiyorsanız; gitmeden önce maillerinizi kontrol etmek, ev için alışveriş yapmak ve kıyafetlerinizi düzenlemek için boş bir gün ayırın. Dönüşte rahat olacaksınız.

    Yolda
    Tatile giderken uçak korkunuzu yenmek için uçağa binmeden birkaç gün önce uykusuz kalın ki uçağa bindiğiniz gibi uykuya geçin. Şayet kıta değiştirmiyorsanız zaten kısa bir süre sonra yolculuğunuz sona erecek. Böylece uyandığınızda her şey bitmiş olacak.

    Seyahat esnasında kocaman bir çanta yerine bir bel çantasını yanınızda bulundurursanız hem hareket özgürlüğünüz olur; hem de cüzdan, sağlık sigorta kartı, cep telefonu, güneş gözlüğü ve biletleri aradığınızda kolayca bulabilirsiniz.

    Güzellik
    Islak kalan kaşlarınız, bakışlarınızı değiştireceği için onların kendi hâlinde kurumalarına izin vermeyin. Denizden ya da havuzdan çıktıktan sonra saçlarınızı nasıl kurutuyorsanız kaşlarınızı da öyle kurutun.

    Yaz akşamlarında yanık teninizde gözlerinizin daha parlak ve büyük görünmesini istiyorsanız, bir kat siyah rimelin üzerine bir kat lacivert rimel sürün; bu, gözlerinizin beyazını ortaya çıkaracaktır. Gözleriniz bu sayede daha iri görünür.

    Sıcak günlerde makyajınızı korumak için elmacık kemiklerinize ilk olarak krem fondöten, daha sonra toz pudra sürün.

    Tırnağınız kırılmış ve törpünüz ve evde kaldıysa kibrit kutusunun yakma şeridi ile tırnağınızı kısa sürede törpüleyebilirsiniz.

    Sağlık
    Yazın havuz ve denizden kapılan enfeksiyonlardan ve ıslak mayoyla durmaktan oluşan idrar yolu enfeksiyonundan korunmak için temiz çamaşır kullanmak, bol su içmek gibi bilinen önlemlerin dışında yaban mersini tüketerek de kendinizi önceden koruma altına alabilirsiniz. Bu meyvenin veya suyunun idrar yollarında bir çeşit 'teflon etkisi' yarattığı kabul ediliyor.

    Bir havuza temiz diyebilmek için klor kullanmanın yeterli olmadığını unutmamak gerekir. Girdiğiniz havuzun klor miktarı çok önemlidir. Klor, aşırı miktarda olursa, gözde iritasyon yaratarak kızarma, yanma gibi belirtilere yol açar. Sadece klor kullanarak temizliği sağlanan havuzlarda yüzüyorsanız, başınızı suya sokmamalısınız.

    Moda
    Bu yaz trende uyarak birkaç parça dore ya da lame renkli kıyafet dolabınızda yerini aldıysa eğer, bu parlak renkleri, kıyafetinizin sadece bir bölümünde kullanın. Dore renkli babet giyiyorsanız; pantolon veya bluzunuzda dore tonları olmamalı.

    Yaz mevsiminin en sık kullanılan ve bronz tene en çok yakışan rengi beyaz, yine moda. Tepeden tırnağa beyaz giyinip, aksesuvarlarla renklenin.

    Ceketler, yalnızca ciddi görünüm yakalamak isteyenlerin değil, trend takipçilerinin de bu sezon gözde parçalarından biri. Boyfriend Ceket olarak dile yerleşen akım; iç astarı çizgili ya da pötikareli dar kalıp uzun ceketleri kolları kıvırıp atlet üzerinde giyilerek, en iyi şekilde takip edilebilir.

    Gladyatör Rüzgarı
    Gözü yükseklerde olanlara sözümüz yok; ancak topuklu ayakkabılar, rahat tarzıma hiç uymuyor diyorsanız bu yaz şanslısınız. Sandalet rüzgârı 2009 yazında fırtına gibi esiyor. Özellikle birkaç sezondur görmeye pek alıştığımız Gladyatör modeller bu yıl da popülerliğini koruyor.

    Modada da bu sezon 80'li yıllara dönüş var. Neon renkler, vatkalarla yükselen omuzlar, tulumlar, geniş üst parçalara eşlik eden skinny jean ve pantolonlar öne çıkıyor.

    Mutfak
    Yaz mevsimini daha hafif geçirmek için kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmalı; haşlama, ızgara, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Sonuçta 1 gram yağ 9 kkal enerji verir.

    Özellikle sıcak aylarda yumurta satın alırken, marketlerde soğuk ortamda muhafaza ediliyor olmasına dikkat edin. Dışarıda 1 gün durması, buzdolabında 1 hafta kalmasına eşdeğerdir.

    Yazın pazardan aldığınız sebzelerin ömrünü uzatmak için yeşil sebzeleri yıkadıktan sonra havlu kâğıda sarıp buzdolabına koyun.

    Bu aylarda bolca bulunan kırmızı erikleri, buzluk poşetine koyup buzluğunuzda saklarsanız kışın rondo ile komposto yapabilirsiniz.

#11.03.2010 12:50 0 0 0
  • Buzdolabı alırken nelere dikkat edilmelidir:
    Üstten kapaklı derin donduruculu buzdolapları, klasik modellerdir ve tam derin dondurucuya az ihtiyaç duyup buzdolabının içindekileri bir hamlede gözden geçirmek isteyenlere göredirler. Çift kapaklı ve derin dondurucusu aşağıda olan modeller, soğutucunun içindekilerin göz seviyesinde kalmasını sağlar ve derin dondurucu kısmı da daha geniştir. Yan yana (gardırop tipi) buzdolapları ise derin dondurucu ve soğutucu bölmelerinin yan yana bulunduğu modeller olup, derin dondurucuyu sık kullananlar için idealdir. İki kısım da neredeyse eşit büyüklüktedir. Geniş tabakların sığması biraz problem olabildiğinden, misafir ağırlamayı sevenler için ideal bir çözüm olmayabilir. Fakat dondurulmuş gıdaları sık tüketiyorsanız, diğer iki seçenekten daha geniş bir derin dondurucu alanınız olacağı kesin.

    Buzdolabınızı seçerken, dondurucu ve soğutucu bölmelerinin farklı ısı ayarları olmasına özen gösterin. Bu sayede, söz gelişi dondurmanızı katı seviyorsanız dondurucunuzu daha soğuk bir dereceye ayarladığınızda, soğutucunuzdaki sütün içinde buz kristalleri oluşmayacağından emin olabilirsiniz.

    Eğer sık buz tüketiyorsanız, kendinden buz yapma fonksiyonu olan bir buzdolabı seçebilirsiniz. Arada sırada buza ihtiyacınız oluyorsa, bu özellikten vazgeçebilirsiniz; çünkü makinenizin sürekli temiz olmasını sağlamak için devamlı buz atıp yeniden buz yapmak zorunda kalabilirsiniz.

    Unutmayın; tüm ev eşyalarınız arasında en çok elektriği buzdolabınız tüketir; çünkü sürekli çalışmaktadır. Enerji kullanımına duyarlı iseniz, aldığınız buzdolabının enerji standartlarına uyumluluğuna dikkat etmelisiniz. Üretici firmanın etiketinde A'dan G'ye kadar bir enerji sıralaması bulacaksınız. A en verimli, G en az verimli ürünleri simgelemektedir. Buzdolabınızı seçerken enerji tasarrufunu da bir kriter olarak kullanabilirsiniz.

    No defrost özelliği, karlanmayı önlemeye yarayan bir tekniktir. Bulaşık Makinesi: Standart beyaz plastik tekneli bulaşık makineleri, genellikle en ekonomik olanlarıdır. Lüks modellerde kullanılan paslanmaz çelik tekneli bulaşık makineleri ise, yüksek ısılara daha çabuk çıkabildiklerinden temizlikte daha iyi sonuç verir.

    İç sepetlerin derinliği, markadan markaya değişir ve bazı modellerde ayarlanabilir. Alt sepette daha çok yer veren seçenekler; uzun ve geniş tencereleri, tabakları, vazoları yıkamak için gereklidir.

    Çalışma ömrünün sonlarına gelen bir buzdolabının bozulmasını beklemek yerine, değiştirmekle bir çok sıkıntı ve fazla ödemelerden kurtulmak mümkündür. çünkü yeni bir buzdolabı 8-10 yaşında olandan çok daha az enerji tüketecektir.

    Yeni bir buzdolabı alınacağı zaman, istenilen özelliklere sahip, ihtiyaca uygun ölçülerde ve mutfağa en iyi uyabilecek model araştırılmalı ve diğer istenilen özelliklerin biraraya geldiği en az elektrik tüketen buzdolabı seçilmelidir.

    Doğru ölçü
    Geniş buzdolapları küçük olanlardan daha fazla enerji kullanacağı için yanlızca ihtiyaç olan kadar büyüklükte bir buzdolabı seçmek yararlı olacaktır. Bir veya iki kapı Daha uzun soğutma tüpleri ve daha geniş kompresörlere ihtiyaç olacağından birden fazla kapılı modeller genellikle daha fazla enerji kullanımı anlamına gelirler. Üst ve alt derin dondurucular üst ve alt dizaynlı modeller yanyana olanlardan daha verimlidirler. Bunun nedeni izole edilecek alanın daha az olmasıdır.

    Otomatik defrost
    El ile ayarlı buzdolapları verimlidir fakat 1/4 inç kalınlığında buzun oluşması verimin azalması için yeterlidir. Bu nedenle otomatik defrostlar daha iyidir. Eğer otomatik veya yarı otomatik model seçilecekse, sıcak gazlı olan tercih edilmelidir. Verimi daha yüksek olacaktır. Anti-yoğuşma sistemi Sıcak tüplü, anti-yoğuşma sistemli bir model seçilirse buzdolabının cidarlarında terleme olmayacaktır. Watt oranı Bir çok buzdolabının arkasında ünitenin elektrik aksamı ile ilgili bilgi veren küçük bir etiket veya enerji etiketi bulunur. Aynı ölçü ve özellikteki buzdolapları için daha küçük sayılar daha verimli buzdolaplarıdır.

    Bazı buzdolabı etiketlerinde güç HP olarak verilir. Watt cinsinden elde etmek için HP birimli rakam 746 ile çarpılır. Soğutucunun tasarımından kaynaklanan tüketime ilaveten, aletin kullanılış biçimi de elektrik tüketimini etkiler. Bu nedenle kullanıcının dikkat etmesi gereken noktalar şöyle sıralanabilir.

    Kullanım
    Koruyucu bakım
    Buzdolaplarının verimli kullanılmasında düzenli bakım esastır. Düzenli bakım proğramı sistemin verimliliğini arttıracak ve aletin ömrünü uzatacaktır. örneğin, serpantinler aylık olarak metalik olmayan bir fırça ile temizlenmeli, otomatik defrost yılda bir servis elemanına ayarlatılmalı ve kapıların açık pozisyondan otomatik olarak kapanması için seviye ayarı yapılmalıdır.

    Hava alacak şekilde yerleştirilmeli
    Serpantinli buzdolaplarının arkasında duvar ile en az10 cm mesafe olmalıdır. Buzdolabının etrafı toz ve hava sirkülasyonunu etkileyici diğer maddelerden uzak tutulmalıdır. Hava ne kadar rahat sirküle ederse, serpantinler de ısıyı o kadar iyi yayacaktır.

    Isı kaynaklarından uzak tutulmalı
    Fırın ve diğer ısı kaynaklarından gelen sıcak hava, buzdolabınızın serin kalmak için daha çok çalışmasına neden olacaktır. Buzdolabınızı güneş alacak yere, soba veya radyatör yanına yerleştirmemelisiniz.

    Fazla paketleri kaldırmalı
    Koruyucuların kalınlığı arttıkça, buzdolabı içindekileri serin tutmak için daha çok çalışacaktır. Buzdolabına koymadan önce, gıdaların fazla olan paketleri çıkarılmalıdır. Boşluk kadar enerji tasarruf edeceğinden ince plastik flimlerin kullanılması daha iyi olacaktır.

    Buzdolabındaki derin dondurucudan çıkaracağınız donmuş bir malzemeyi bir gün önceden alarak buzdolabınıza koyunuz ve orada çözülmeye bırakınız, dolayısıyla dolaba soğukluk vereceği için buzdolabınızın daha az enerji harcamasını sağlamış olursunuz.Yani buzluktaki malzemeyi doğrudan açığa koyarak enerji kaybına sebep olmayınız. Buzdolabınızdaki buz kalınlığının 5 mm' yi geçmemesine dikkat ediniz.

    Buzdolabının kapağını mümkün olduğu kadar az açınız veya uzun süre açık tutmayınız. Buzdolabının dondurucu ve gövde kapısının açılıp kapanması esnasında önemli ölçüde soğuk hava kayıpları olur. Bu yüzden kapıları mümkün olduğu kadar az açık tutmaya özen gösterilmelidir. Buzdolabına sıcak malzeme koymayınız. Aksi halde üniteniz ısıyı uzaklaştırmak için daha uzun süre çalışarak enerjiyi fazla tüketecektir. Sıvı yiyeceklerin üzeri kapatılmalıdır. Aksi halde dolabın içindeki nem oranını arttırarak kompresörün daha fazla çalışmasına neden olur.
#11.03.2010 12:44 0 0 0
  • Güneydoğu Anadolu'ya gitmenin tam mevsimi... Son yıllarda pek çok turizm şirketinin de tur düzenlediği bu bölgeye gitmişken mutlaka görülmesi gereken pek çok yer var. Jüri üyelerimiz bunların arasından en önemlilerini belirledi.

    HASANKEYF (BATMAN)
    (Aldığı oy: 7)
    İpek Yolu'nun önemli geçiş merkezlerinden biri olarak tanınan Hasankeyf'in tarihi 10 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Kayalıkların arasındaki 4 binden fazla mağarasıyla ünlü ilçenin kuzey cephesi, Dicle'nin kıvrımlarıyla sınırlanıyor. GAP kapsamında bulunan Ilısu Barajı tamamlanınca sular altında kalacağı için gündemden düşmeyen Hasankeyf, Benim ve Roz'un Sonbahar filmine de konu oldu. Jüri üyelerimizden Vedat Atasoy'un "Oradaki hayat mutlaka görülmeli," dediği Hasankeyf'i tavsiye eden diğer isimler ise Tayfun Talipoğlu, Derya Alabora, Ebru Gökteke, Orhan Kural, Saffet Emre Tonuç ve Şerif Yenen.

    NEMRUT (ADIYAMAN)
    (Aldığı oy: 6)
    2150 metre yükselikteki Nemrut, Kommagene Krallığı zamanında yapılan, 10 metreyi bulan krallara yakışır heykelleriyle UNESCO Dünya Kültür Mirası'nda da yer alıyor. Burada yazın bile havanın soğukluğundan içiniz titreyebilir; ama muhteşem manzarayı görünce "Buna değermiş!" diyeceksiniz. Özellikle güneş doğarken ve batarken bulunmak ayrıca keyifli. Sonrasında Kahta'daki baraj gölü kıyısında balık yemeyi de ihmal etmeyin. Nemrut'u öneren jüri üyelerimiz arasında Ebru Gökteke, Orhan Kural, Şerif Yenen, Saffet Emre Tonguç, Haluk Özözlü ve Lütfi Özgünaydın yer alıyor.

    DEYRULZAFARAN MANASTIRI (MARDİN)
    (Aldığı oy: 3)
    Etkileyici mimarisiyle dikkat çeken Deyrulzafaran Manastırı, yukarı Mezopotamya'nın en tanınmış tarihi yapıtlarından ve Süryani Kilisesi'nin merkezlerinden biri. Mardin'in 3 kilometre doğusunda bulunan manastır, 5. yüzyılda inşa edilmiş. Önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyormuş; ancak 15. yüzyıldan sonra manastırın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı, Deyrulzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlanmış. 52 Süryani patriğinin mezarlarıyla önemli bir kültürel mirasın buluştuğu manastırı tavsiye eden jüri üyelerimiz Orhan Kural, Ebru Gökteke ve Derya Alabora.

    ZEUGMA (GAZİANTEP)
    (Aldığı oy: 2)
    Bugünkü adı Belkıs Köyü olan Zeugma, Fırat Nehri'nin kıyısında yer alıyor. MÖ 300 civarında Büyük İskender'in generallerinden Selevkos I Nikator tarafından kurulan bu antik şehir, Roma döneminden kalan mozaikleriyle ünlü. Hatta bu 'mozaik şehir', kazılar tamamlandığında dünyanın en büyük mozaik müzesi ve en önemli açık hava müzelerinden biri olacak. Zeugma kazılarından çıkarılan mozaikler, Gaziantep Müzesi'nde sergileniyor. Jüri üyelerimizden Coşkun Aral ve Saffet Emre Tonguç da mozaikleri kadar kendine has heykel ve kabartmalarıyla da ünlü Zeugma'ya uğramanızı tavsiye ediyor.

    HALFETİ (ŞANLIURFA)
    (Aldığı oy: 2)
    Siyah gülün ana yurdu olan ve muzdan fıstığa pek çok lezzetin yetiştiği Halfeti, taş evleri ve Fırat Nehri manzarasıyla dikkat çekiyor. Birecik Baraj Gölü sebebiyle topraklarının büyük bölümü sular altında kalmış durumda. Halfeti, Saffet Emre Tonguç ve Coşkun Aral'ın önerisi olarak listemize girdi.

    MİDYAT (MARDİN)
    (Aldığı oy: 2)
    Mardin'e bağlı olan Midyat'ın kiliseleri, bahar aylarının piknik mekânı Beyaz Su, Cevdet Paşa Camii ve Estel Köşk Meydanı, bu ilçede görmeden geçilmemesi gereken yerlerden. Süryaniler tarafından kurulduğu tahmin edilen Midyat, Tayfun Talipoğlu ve Derya Alabora'dan oy aldı.

    HARRAN (ŞANLIURFA)
    (Aldığı oy: 2)
    Tarih boyunca önemli uygarlık merkezlerinden biri olan ve dünyanın en eski yerleşim yerlerinden kabul edilen Harran, GAP'ın kalbinde yer alıyor. Konik kubbe şeklindeki evleri, camileri, mezarlık ve türbeleriyle tanınan Harran, Haluk Özözlü ve Lütfi Özgünaydın'ın favorileri arasında yer alıyor.

    MERYEM ANA SÜRYANİ KADİM KİLİSESİ
    (Aldığı oy: 1)
    Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi, Diyarbakır'daki tek faal Süryani kilisesi. Yapım tarihi tam bilinmeyen ve defalarca onarılan kilisenin, Bizans döneminde yapılan mihrabı ve Roma tarzındaki kapısıyla ilginç bir mimarisi bulunuyor. Bu nedenle de Derya Alabora görülmesini tavsiye ediyor.

    ULU CAMİ (DİYARBAKIR)
    (Aldığı oy: 1)
    Anadolu'daki en eski cami olarak bilinen Ulu Cami, kapısındaki güneş saati, mimarisindeki Roma ve Bizans izleri ve Şam'daki Emeviye Camii'ne olan benzerliğiyle farklı kültürleri tek bir çatı altında buluşturuyor. Ebru Gökteke, Ulu Camii'nin görülmesi gerektiğini belirtiyor.

    ÇARŞILAR (GAZİANTEP)
    (Aldığı oy: 1)
    Gaziantep'in eski yerleşim bölgesinde yer alan çarşıların kalbinde yeni restore edilen Bakırcılar Çarşısı yer alıyor. Ama etrafındaki hanlar (Kürkçü Hanı, Hasırcı Hanı, Tütüncü Hanı vs.) ve diğer mesleklerle ilgili çarşılar alışverişkolikler için ideal. Antep çarşılarını öneren jüri üyemiz ise Vedat Atasoy.
#11.03.2010 12:34 0 0 0
  • Konu: Batık Sevda
    noimage



    karanlık sulardı onlar
    simsiyah ve ürkek kaç sevda yutmuştu
    kaç sevda doğurtmuştu diplerden

    sen katran varilleri yuvarlardın aç dalgalara
    gelip geçtikçe el koyduğun
    sahipsiz şileplerin güvertelerinden

    ben tuzlu damlalar eklerdim sulara durmadan
    yüzümü yasladığım küpeştelerden
    yine de az bu yaşlar derdin
    daha çok çağlamalısın ki deniz utanmalı denizliğinden

    azaptı ay ışığı
    tuzaktı bu sevda ıslağında suların karanlığı
    kaygan ve korunaksızdı pruvalar
    kaç kez yuvarlandım kaptan köşklerinden
    ve her seferinde affetim karanlığını

    şikayetim yoktu suyun ihanetinden
    yalnızca ıssızlığın batırdı beni
    kaç kez vurgun yedim sessizliğinden

    ...


    şimdi al git
    bütün o şilepler
    filikalar
    can yelekleri
    serenler

    ve hatta
    tirşe rengi denizin süt liman sayfalarına
    ıssızlığımla karaladığım tüm şiirler
    hep senin olsun
    götür istersen

    o hiç bilmediğin gazap günüm gelene kadar
    devran senin
    sevin eğlen ey yar

    çekildim ve tükendim
    ve gittim kendimden

    yenildi batık sevdaların ecesi
    bu tarumarda şimdilik
    mağrur ve muzaffersin sen...


    Ceyda Görk




#11.03.2010 11:25 0 0 0
  • noimage



    bir deniz duruldu içimde
    katreler dalgalar durdu

    ne lodos ne poyraz
    kâr etmiyor artık
    bir kağıt sandal bile olsa
    sürükleyemem açıklara

    vazgeçtim özlediğim kıyılardan
    bu nasıl vazgeçiştir
    bilmiyorum

    ...


    karalanmıp atılmış yırtık bir defter yaprağı gibi
    sırt üstü uzanıyorum sulara
    kıprtısız

    kan çanağı gözlerimle gri bulutlara bakıyorum
    ölü suların aksine
    onlar sürekli koşuyorlar


    bir çift kanat sesi duyuyorum yalnızca
    sürekli dönüyor başımda
    alçalıyor yükseliyor

    aç bir martı mı
    alıcı bir kuş mu seçemiyorum
    sadece
    pençelerini
    hissediyorum tuz yanığı tenimde


    duyguları dağlanıp
    hasret tütünü basılmış bir yürekle
    umarsız kıpırtısız
    kendimi
    unutmaların o dayanılmaz hiçliğine bırakıyorum

    ...


    nasıl da tuzlu bu sular
    nasıl yakıyor
    bu kadar acırken nasıl unuturum
    bilmiyorum


    köpürüp şahlanıp kıyılara vuramıyorum
    yosun saçlarım
    mercan dudaklarım cansız
    istiridyelerim azad'etti incilerini
    göç etti balıklarım başka denizlere

    sereni kırık kalender teknelerim nerede
    onları nasıl özlüyorum

    ...

    bir deniz duruldu içimde
    katreler dalgalar durdu
    kurudu nihayet
    kurutuldu

    bitmek
    tükenmek dedikleri böyle bir şeymiş
    anlıyorum

    yar elinden atılan taş gibi
    yuvarlandım kayalardan

    dibe vurmayı bekliyorum



    ceyda görk
    10 ağustos 2006 sa:07.10

#11.03.2010 09:51 0 0 0
#11.03.2010 07:19 0 0 0
  • Konu: Hoşçakal

    noimage


    Herkes gibi biri olmanı yada hiç kimse olmanı istiyorum. Sesini duymak için telefonlara sarılmaktan vazgeçmek , ismini duyduğumda içimin titreyip,gözlerimin dolmasından kurtulmak istiyorum. Senin benim için herhangi biri olman ne kadar zor bir bilsen... zaten kolay ne vardı ki benim için? Sanki seni öldürmemle sevmem arasında hiç bir fark yoktu. Ve ben hep sevgim yüzünden cezalıydım. Hiç sonu olmayan bir yolda seninle yürümek ,saatlerce sana sarılı kalmak,sadece ama sadece bir kez olsun sana sarılıp uyumak,bir sabah gözlerimi açtığımda yanımda seni bulmak isterken ,sen sevgimle utanmamı sağladığın için galiba gerçekten ' BİRTANEYDİN ' ...
    İşte bu yüzden imkansızlığına hep inandım!
    Ben yalnız kalıp seni düşünmeyi deli gibi sever olduğumda,sen benim her şeyim olduğunda ben senin için hiç yoktum! Bu yüzden yalnızlıklarım,ağlamalarım,özlemlerim canını hiç acıtmadı.


    Sen beni hiç sevmedin!
    Ben seni seviyorum dediğimde Seni Seviyordum!
    Ben seni özlüyorum dediğimde Seni Özlüyordum!
    Ben senin için ölürüm dediğimde ben senin özleminden zaten ölüyordum...
    Ve şimdi senin hayatından gidiyorum...
    Ne zaman aralıkta bir yağmur yağsa,
    ben o köprü de olacağım,
    ne zaman bir parfümeriye girsem
    hala kokunu arıyor olacağım.
    Ben kaybettim...
    Sen kazandın!
    Artık sesimi duymayacaksın...
    Sana sımsıkı sarılmak istiyordum , kokunu içime yıllarca bana yetecek kadar çekerek sana sımsıkı sarılmak istiyordum... Gelmedin!
    Gelsen yapabilir miydim bilmiyorum...
    Ben artık gidiyorum...
    Eğer hayatından çekildiğimi hissedersen ,bana sana geri dönmemem ve seni yeniden deliler gibi sevmemem için şans dile...


    Suat Ve Nazlı

#10.03.2010 17:54 0 0 0
#03.03.2010 21:03 0 0 0
  • Canım yüreğin bu harika çalışmaya can vermiş ortaya çıkarmış...Emeğine sağlık diyorumm..:)

#03.03.2010 20:46 0 0 0


  • Burnunuzun İçinde ki Kasırga Hapşurmak hastalik belirtisi olabilirmi, hapşırma sıksık ikidefa, hapşırmayı durdurmak için, hapşurma nedenleri


    Tıp Terimleri Sözlüğü'nde hapşırık:
    "Burun mukozasının uyarılması sonucu havanın burundan ve ağızdan neredeyse bir kasırga hızıyla dışarıya boşaltıldığı ani hava boşaltma tepkisidir." diye tanımlanıyor. Hapşırma sırasında, burun ile yutak bölgesi arasında bulunan "hançere" adı verilen kapakçık aniden açılıyor. Havanın dışarıya atılmasının nedeni bu

    Peki, bütün bunlar niye oluyor?
    Hapşırmak bir hastalık belirtisi mi yoksa?
    Normal koşullarda hayır. Buruna bazı toz zerreleri kaçmış da olabilir. Toz zerrecikleri hassas burun mukozasını uyarınca, burnun temizlenebilmesi için büyük bir güçle dışarıya atılıyorlar. Hapşırma tepkisi yalnızca insanlara özgü değil. Diğer memelilerde de görülüyor; tepki gelişmeden önce kısa ve kasılma tarzında bir nefes alma eylemi gerçekleşiyor.

    Hapşırmanın nedenleri oldukça çeşitli

    Doktorlar en büyük nedenler arasında:

    * alerjileri,
    * burun poliplerini,
    * baharda uçuşan polenleri,
    * tozlar
    * hayvan tüylerini gösteriyorlar.

    Ama bir de;

    * saç taramak,
    * cımbızla kaş almak,
    * fazla yemek yemek
    * gözleri ovuşturmak gibi hiç tahmin edemeyeceğiniz nedenleri de var.

    Ayrıca ;

    * kadınlar âdet dönemlerinde
    * hamilelikte hormon düzeyindeki değişiklikler nedeniyle hapşırmaya daha yatkın oluyorlar.


    İNANÇLAR DA VE TARİH SAYFALARINDA HAPŞIRIK

    Neden "Çok yaşa!" ya da "İyi yaşa" deriz?
    Hapşırdığınız zaman, çoğunlukla hemen yakınımızdaki kişiler "Çok yaşa!" ya da "İyi yaşa" deyip sizinle aynı duyguları paylaşırcasına gülümsüyorlar. Neden acaba? Aynı olumlu tavır neden hıçkırık, öksürük, geğirme, kusma gibi toplum içinde isteyerek ya da istemeyerek verdiğimiz diğer tepkilerde de gösterilmiyor?
    Eski Romalılar, Yunanlılar ve Papalık
    Yüzyıllardan beri böyle alışılageldiği için. Eski Romalılar, hapşırana "Salve" ya da "Sen sağlıklı ol" diyorlardı; Yunanlılar ise uzun bir yaşam diliyorlardı. "Tanrı seni korusun" dileğini 6. yüzyılda ilk kez Papa Gregorius söylemişti. Bunun için iyi bir nedeni vardı: O yıllarda veba çok yaygındı. Bu öldürücü hastalığın seyrine hapşırık da eşlik ediyordu.
    Homeros'un Odysseia'sında
    Eskiden hapşırık, şeytanların vücudu ele geçilmesinin ya da terk etmesinin bir göstergesi sayılıyordu. Bu nedenle atalarımız, güçlü bir "hapşu"yu şans ya da ölümü gösteren iki taraflı bir simge olarak görüyorlardı. Nitekim, hapşıran kişiye sağlık dilemeye, Yunanlı şair Homeros'un (M.Ö. 800′ler) Odysseia'sında bile rastlanıyor.
    Talmud ve İlyas Peygamber
    Museviliğin en önemli ve temel eserlerinden biri olan Talmud'da bu konuya da yer verilmiş. Esere göre, biri dua ederken hapşırmak zorunda kalırsa, bu, Tanrı'nın onu duyduğu ve duasını kabul ettiği anlamına geliyordu. İncil'de İlyas Peygamberi (Eski Ahit. Krallar 2. Kitap, 4,35) anlatan efsanede, din adamının, henüz ölen bir çocuğa ağız yoluyla suni solunum yaptırdığı: çocuğun arka arkaya yedi kez hapşırarak yaşama döndüğü ve bu nedenle de hapşırığın yaşamın simgesi olduğu anlatılıyordu.
    Burun; ruha giden yol
    Birçok ilkel kabile burnu "ruha giden yol" olarak görüyordu ve hapşırırken.ruhun bir bölümünün bedeni terk edeceğine inanılıyordu. Buna karşılık, İngiliz Doktor Oliver Wendell Holmes. 19. yüzyılda tuttuğu notlarda, doğum sırasında bebeğin hapşırmasının, mutlu bir yaşam sürdüreceğinin belirtisi olduğunu yazıyordu.

    Yanımızda birisi rasgele hapşırdığı zaman biz de mikrop kapar mıyız?
    Kulak-burun-boğaz uzmanları, hapşırırken, ağızdan çıktıktan sonra havada etkinliği 45 dakika devam eden ve 2.000-5.000 bakteri damlacığı içeren bir bulutçuğun püskürtüldüğünü belirtiyorlar. Ama bu bakterilerin çoğunluğu zararsız. Hapşıran kişi, stafilokoklar gibi patojen bakteriler taşımadığı sürece, soğuk algınlığına yakalandığımızda sık sık yaşadığımız gibi, başkalarına hastalık bulaştırmamız mümkün değil.

    Hapşırığın öldürücü olabildiği ağır vakalar da var
    Ancak tıpkı, Chicago'da Dr. Selig J. Kavka'nın 81 yaşındaki annesinin yaşadığı olayda olduğu gibi. Uzun zamandır kansızlık sorunu olan yaşlı kadın, iki defa şiddetli hapşırmış ve bu yüzden kalp krizi geçirerek ölmüştü. Aynı şey birkaç hastasının daha başına gelince, iç hastalıkları uzmanı olan Dr. Kavka, olayın temeline inmeyi denedi.

    Hangisi önce gelişiyordu?
    Hapşırık mı kalp krizine, yoksa kalp krizi mi hapşırığa yol açıyordu?
    Doktorun elinde, kalp krizinin hapşırığa yol açtığına ilişkin iki kanıt vardı. Birincisinde doktorlar, güçlü ve sık sık hapşırmayı ağır hastalarda, genellikle beyin hastalıkları ya da epilepsi (sara) belirtisi olarak kabul ediyorlardı. İkinci kanıt ise, hapşırığın beyinde, henüz yeri tam olarak belirlenemeyen özel bir bölge tarafından kontrol edilmesiydi. Nöroşirurji uzmanları, beyin ameliyatı sırasında, mekanik dokunmayla tesadüfen uyarılan hastaların, narkoz altında bulunmalarına rağmen hapşırdıklarına tanık olmuşlardı.

    Lütfen yardım edin hapşırmak istiyorum
    Hapşıramamaktan ya da az hapşırmaktan şikâyetçi insanlar olduğunu biliyor muydunuz? Bir gün Dr. Kavka'nın muayenehanesinde beliren bir kadın, hapşırabilmek için sabun köpüğü yuttuğunu söylemişti. Kadının bu girişimi başarılı olmuştu, ama güçlü şok dalgalarının etkisiyle sol gözünün retinası yırtılmıştı.

    Lütfen yardım edin daha çok hapşırmak istiyorum

    Bir hapşıran öteki hapşırana ne demiş? "Hadi yarışalım mı?"
    Bu tepkiyi harekete geçirecek daha rahat ve keyifli yollar da var: örneğin enfiye Almanya'nın eski başbakanı Helmut Schmidt, incir, bal, rezene, yasemin, sandal ağacı ya da limon ile zenginleştirilmiş ve toz haline getirilmiş nikotinden zengin enfiyeyi Kuzey Yarıkürede de popüler hale getirmişti. Öyle ki, birbirleriyle yarışan hapşırık kulüpleri bile ortaya çıktı. Ama dikkat! Bunun da yan etkileri var. Sodyum bakımından zengin olan enfiyenin tansiyonu yükselten etkisi var. Doktorlar, enfiye kullananların, kullanmayanlara oranla yüksek tansiyondan üç kat daha çok şikâyetçi olduklarını belirtiyorlar.
    Öğrencilerin okullarda eğlenmek için kullandıkları hapşırık tozu (tıpta ptarmikum olarak geçiyor) biraz daha masum. Yaramaz yumurcaklar yeşil ve siyah boynuzotu, meyhaneciotu, mayıs çiçeği, mercanköşk ve tütünden oluşan bu karışımla arkadaşlarını ve öğretmenlerini kızdırıyorlar.

    Hapşırığı durdurmak?
    Yapay olarak harekete geçirilebildiğine göre, hapşırığı yapay olarak durdurabilmek de mümkün müydü? Eskiden bunun yapılabileceğine inanıyorlar ve bu amaçla üşenmeden yüzlerine hayvanların içyağını sürüyorlar; sarımsak, bayır turpu yiyorlar ya da fındık yağı veya zeytinyağı içiyorlardı. Ancak, bugün uzmanlar bunların boşuna yapıldığını belirtiyorlar. Hiçbir şey hapşırmayı durduramıyor. 12 yaşındaki bir İngiliz kızın başına gelenlerde olduğu gibi. Trisha Reay için ızdırap süreci basit bir nezleyle başlamıştı. Ama zavallı kızcağız, izleyen 153 gün boyunca, her 15 saniyede bir sürekli hapşırmıştı; yani yaklaşık 881.000 defa
    Yine böyle bir hapşırık krizine tutulan 17 yaşındaki Amerikalı June Clark, bu sorunundan elektroşok yardımıyla kurtulabildi. 167 gün boyunca hiç durmadan hapşırmıştı. Almanya'nın Essen kentindeki Uniklinik'te çalışan bir profesör, bu sorunun bir tür virüs enfeksiyonu sonucu beyin dokusunun iltihaplanmasıyla ortaya çıktığını belirtiyor ve olayı, kafa içinde işlemekte olan elektrik devresinin kısa devre yapması şeklinde yorumluyor.

    Saatte 300 defa
    Ama 23 yaşındaki Amerikalı genç kızı, bir hafta boyunca saatte 300 defa hapşırtan şey, sarhoş bir adamın bir külah dondurmayı kaba bir şekilde kızın yüzüne bastırmasıydı. Bu işkenceden, ancak bir narkoz maddesi olan kokain hidroklorid yardımıyla kurtulabildi.

    Sürekli hapşırdığı için dört kez işinden atıldı
    Ya 38 yaşındaki Bremenli tornacının basma gelenlere ne demeli? Sürekli arka arkaya hapşırmak zorunda kalan adamcağız, her defasında değerli bir malzemenin kullanılamaz hale gelmesine yol açıyordu. Bu nedenle arka arkaya dört kez işinden atıldı. Bir günde, neredeyse 100 defa hapşırmak ve 800 kez öksürmek zorunda kalıyordu. Yaklaşık 5 doktor gezmiş ve bahar nezlesi, öksürük, bronşit ve soğuk algınlığına iyi gelen 500′e yakın ilaç kullanmıştı. Aylarca bu şekilde yaşadıktan sonra, bir gün sorun kendiliğinden çözülmüştü.

    Rekor
    Bu konudaki rekor, 987 gün boyunca sürekli hapşırarak "Guinness Rekorlar Kitabı"na girmeye hak kazanan İngiliz Donna Griffıth'e ait.
    Hapşırık kalıtsal olabilir mi?
    Was-hington Eczacılık Fakültesi'nde görevli Profesör Roberta Pagan, hapşırık için bir şey söyleyememekle birlikte, hapşırık nöbetinin özellikleriyle kalıtsal yapı arasında bir ilişki olduğunu saptadı. Yani, nesiller boyu bazı ailelerin üyeleri arka arkaya üç kere, başka ailelerin üyeleri ise sekiz kere hapşırıyorlar. Ancak nedeni henüz açıklanamıyor.

    İnsanların beşde birinde var olan ve nedeni bilinmeyen hapşırık
    Bir de, özellikle otomobil sürücüleri için çok tehlikeli olan "photic hapşırık tepkisi" var. Bu tepki, karanlıkta ilerlerken birden parlak bir ışığa bakıldığında beliriyor. Örneğin, bir süre tünelde gittikten sonra dışarıya çıkınca İnsanların yaklaşık beşte biri bu reflekse sahip, ama bu kadar sık rastlanmasına karşın, nedeni bu-güne kadar açıklanamadı. İngiliz filozof Francis Bacon bu konu üstünde çok düşünmüştü. 1635′te, ışığın beyindeki suyun çekilmesini sağladığını, bunun sonucunda da gözyaşlarının yoğun bir şekilde aktığını ve bir şekilde bütün bunlara hapşırık tepkisini harekete geçirdiğini yazmıştı.
    İngiliz Gerald Legg, kısa bir süre önce daha sağlam temellere dayanan bir açıklama yaptı. Bilim dergisi "New Scientisfe olayın nedenini şöyle açıklıyordu: "Ani ışık yansımasından dolayı göz bebekleri küçülüyor, bunun sonucu olarak gözyaşı bezleri tuzlu sıvılarının salgılanmasını artırıyor. Gözyaşı, gözyaşı kanalıyla burun boşluğunun üst bölümüne ulaşıyor. Burada, burun içindeki mukoza dokusunu uyarıyor ve hapşırık tepkisi harekete geçiyor. Burun mukozası, soğuk algınlığı nedeniyle zaten hassas olduğu takdirde, tepki daha da çabuk ortaya çıkıyor."
    Araştırmacı N. Deshmukh, "photic hapşırık tepkisi"ni elektriksel olaylara bağlıyor. Görme siniri ve burun ile bağlantılı olan "trigeminus siniri", beyinde birbirlerine o kadar yakın duruyorlar ki, uyarılar bir sinirden di-ğerine kolayca atlayabiliyor.
    Bilim adamları, otomobille bir tünel yolculuğundan çıktıktan sonra göze yansıyan ışığın yol açtığı hapşırığın nedeni konusunda hemfikir olana kadar yapılacak tek şey var: Yanınızdan mendilinizi eksik etmemek

    Sakın hapşırığınızı tutmayın.
    Gürültülü bir "hapşu" sesiyle başkalarını rahatsız etmek istemeyen bazı kibar insanlar, hapşırmaları gerektiğinde, burun deliklerini ve ağızlarını sıkıca kapatıyorlar. Sakın bunu yapmayın! Sağlığınız için çok zararlı bir davranış. Dışarıya çıkamayan havanın yarattığı basınç beyindeki damarları etkileyeceği için, gökyüzünde şarkı söyleyen meleklerin arasına karışabilir ya da şiddetli bir baş ağrısı veya güçlü bir burun kanaması yaşayabilirsiniz. Daha da ilginç şeyler duymak istiyorsanız hemen ekleyelim: Deforme olmuş yüz kemikleri, kulak ve ağız boşluğu ya da ense omurlarıyla kendinizi en yakın hastanede bulabilirsiniz. Beyin felcinin yaşandığı olaylara bile rastlandı. Öyleyse, annelerimizin de hep söylediği gibi, var gücünüzle hapşırın. Sinemadayken yanınızdaki kişileri rahatsız edersiniz belki, ama sağlığınızı da korumuş olursunuz.

    Hapşurma nedenleri

    Hapşurma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşurma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir. Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Hapşurmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varamayız. Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da.

    Ancak tıp bilimi hapşurma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır. Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşurma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi.



    Hapşurma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor. Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşurmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18′i bu hassasiyete sahip. Hapşurma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş.

    İnsanlara hapşırdıktan sonra 'çok yaşa' deme adetinin kökeni Hıristiyanların 'God bless you' yani 'Tanrı seni takdis etsin' veya Tanrının hayır duası üzerinde olsun' cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.


    -Alıntı-
#03.03.2010 20:02 0 0 0

  • noimage


    Çoğu zaman engelli bireyi topluma kazandırmak şeklinde bir söz duyarız. Görünürde anlaşılır olan bu sözün oldukça soyut olduğunu ve herkese göre farklı anlamlara gelebileceğini düşünmeden edemiyor insan. Gerçekten bu sözün anlamı nedir?

    Kuşku yok ki toplum bir ortak yaşam alanından oluşuyor. Ortak yaşam alanını kapsayan her şey hemen herkes için açıktır. İsteyen istediğini bu ortak alandan alabilir ve yetenekleri ölçüsünde de kendini bu alanlarda yetkin kılabilir. Kısaca toplum bireylere kendilerini geliştirme fırsatları tanır.

    Bu herkes için eşit bir fırsat mıdır? İstenen budur, ancak pek çok nedenden dolayı bu fırsatlardan eşit yararlanabilmek söz konusu değildir. Bir şekilde herkes kendi payına düşeni alıp onunla yetinmek durumunda kalmaktadır.

    Peki, engellilerimiz ne durumdadır?

    Engelli sözcüğünün anlamında bile görebileceğimiz gibi bir dışlanmışlık söz konusudur. Engellilik bir iç durum değildir. Dışardan gelen bir sınırlamayı ifade eder. Bedensel özürlü (özürlü sözcüğü bilerek kullanılmıştır) bir birey tekerlekli sandalyesi ile dışarı çıktığında kaldırımlarda rampa yoksa bir engelle karşılaşmış demektir. Engeli ne kendisi yaratmıştır ne de kendinden kaynaklanmaktadır. Kendi durumu bir bedensel özürden oluşan ve sınırlanan bir bireyden ibaretken, kaldırıma rampa yapmayanlar onu engellemiştir.

    Bu örnekten yola çıkarak, pek çok konuda özürlü bireylerimizin engellendiğini görürüz. Durumlarına uygun düzenlemeleri yapması gereken kurumlar üstlerine düşeni yapmadıklarında engel oluştururlar. Ülkemizde özürlü bireyler için engelli kelimesinin oldukça yaygın kabul görmesinin nedeni işte bu durumdur. Toplum olarak gerçekten çeşitli sınırlılıkları olan bireylerimizin ihtiyaçlarını gidermeyerek engeli yaratan bir anlayışa sahibiz.

    Engelli sözcüğünü bir terminolojik ve daha kabul edilebilir bir kavram olarak algılamak, yeni engellerin doğmasına neden oluşturabilir. Bu nedenle ailelerimizin engeli kavramına bu anlamda bakmalarını önermek doğru olacaktır.

    Eğitim, sağlık, kültürel etkinlikler ve ulaşım gibi temel konularda özürlü bireylerimize oluşturduğumuz engelleri ortadan kaldırmak için yapılması gerekenlere odaklanmaktan kaçınmamamız gerekir. Eğitim engelleri, bu engeller içinde en yaygınıdır ve sonuçları kalıcı bir olumsuzluğa dönüşebilmektedir. Okullarımızın uyguladığı programlarda özürlü bireylerimizin eğitim ihtiyaçları mutlaka daha yoğun bir şekilde dikkate alınmalıdır.
#03.03.2010 19:53 0 0 0

  • noimage


    ENGELLİ ÇOCUKLARA GÜÇLÜ ANNELER

    Hastane koridorlarında, telefon başında hayırlı haberi almak için bekleyen aile fertleri, bebeğin kız veya erkek olmasından çok "elinin-ayağının" düzgün olması için dua ederler.

    Ama takdir-i İlahi ki, bazen minik yavrunun sağlığı ile ilgili bir problem çıkabilir. Doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrasında karşılaşılan bazı sebeplerle yavru, bedensel veya zihinsel özürlü olabilir. Böyle anlarda önemli olan bunun bir imtihan olarak görülmesi, umudun ve cesaretin kaybedilmemesidir. Hepimize örnek olabilecek, gelecekten umutlu, bilinçli annelerden Hülya Akgül, Asuman Demir ve Fatma Yıldırım bugün bizlerle... Kendileriyle bu özel çocukları, hakkında konuştuk. (Zaman/Röportaj)


    DURUM KABULLENİLMELİ

    Asuman Demir'in 8 yaşındaki kızı Zeynep kalçasında, kaburgasında ve sırtında şişliklerle doğmuş. Zeynep büyüdükçe bu şişlikler de büyüdüğünden Asuman Hanım ve eşi doktorun söylediği -geri zekalılık, ayakların içe dönmesi vb.- riskleri göze alıp Zeynep'in 9 aylıkken ameliyat olmasına karar vermişler. Zeynep, ameliyat sonrasında ayakları içe döndüğü için 1.5 yaşından beri cihaz takıyor, 2 senedir de koltuk değneği kullanıyor.

    Asuman Demir, "Zeynep'in durumu başlangıçta bizleri çok üzdü. Hatta eşim bunu kabullenmekte çok zorluk çekti diyebilirim. Zamanla bunu yendikten sonra Zeynep'in kendi durumunu olduğu gibi kabul etmesine ve sağlıklı yetişmesine çalışmaya başladık. Onun toplumla ve kendiyle barışık olması için, çocuğum sakat diye hiçbir ortama girmemezlik etmedim. Tedavi için hastaneye gittiğimizde ondan daha kötü durumda olanları gösterip, haline şükretmesi gerektiğini söylüyordum. Şu anda Zeynep normal bir ilkokula devam ediyor. Bunların etkisiyle kızım artık yolda kendisine bakanlara, devamlı soru soranlara pek fazla aldırmıyor." şeklinde anlatıyor duygularını...

    Hülya Akgül'ün 12 yaşındaki kızı Burçak ancak cihazla duyabiliyor. Hülya Hanım, Burçak 6 aylıkken bunu öğrenmiş ancak sebebini hâlâ tam olarak bilmediğini söylüyor. Duyunca ailece çok üzüldüklerini, ancak bunun bir faydası olamayacağından hemen Burçak'ın eğitimine başladığını dile getiriyor Hülya Hanım... Sebebi çok açık... Burçak'ın en kısa zamanda konuşabilmesini, kendini ifade edebilmesini istediği için. Hatta bu sebeple işaret dilini dahi öğretmemiş kızına... "Bu dili öğretseydim, zor geleceğinden konuşmayı asla öğrenemezdi" diyor Hülya Hanım ve ilave ediyor:

    "Bizim gibi durumlarla karşılaşan aileler, önce kendilerini eğitmeli, çocuklarının farklılığını kabullenmeliler bence. Ancak o zaman çocuğa normal davranışlar sergileyebilir, onun psikolojisini olumlu etkileyebilirler. Benim çocuğum, 'Niçin herkes kulaklık takmıyor?' diye sorduğunda 'Kiminin gözü bozuktur gözlük takar, kimi duyamaz senin gibi kulaklık takar. Burada önemli olan senin bu yolla duyuyor olmandır' dedim. Bir daha da bu konu ile ilgili bir şey sormadı. Şu anda Burçak sağır-dilsizler okulu yerine normal bir okula gidiyor. Belki o tür bir okulda daha başarılı olabilirdi ama ben kızımın daha başarılı değil, daha çok dünyaya açılıp daha çok kişiyle iletişim kurmasını istiyorum."

    ÇOCUKLARI İKNA

    Sohbetimizin en son konuğu Fatma Yıldırım'ın ise 2'si görme özürlü olmak üzere 4 tane çocuğu var. Kızı Şengül 19, oğlu Ahmet 8 yaşında. Fatma Yıldırım çocuklarının yetişmesi için ikisini de körler okuluna yazdırmış.

    "İlk kızım gayet sağlıklıydı. Daha sonraki kızım Şengül, 6 aylık olduğunda gözlerinde bir bozukluk olduğunu farkettik. Doktor göz damarları kuruduğu için gözlerinin göremeyeceğini söyledi. Eşim ve ben hoca-doktor demedik dolaştık. Ancak Allah böyle istemiş. Kızım kör oldu. O zamanlar dernek falan bilmiyoruz. Eşim körler okulunu öğrenmiş. Şengül 5 yaşındaydı sırası geldi ve kaydını yaptırdık. 5 yaşında hem de göremeyen bir çocuğu yatılı okula vermek ne demek biliyor musunuz? Hem ağladık hem buna razı olduk. Çünkü onun yetişmesi için tek çare bu idi. Tüm anne babalar çocuklarının üniversiteye gitmesini isterler. Biz Şengül'ün İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü'nü kazandığına üzüldük diyebilirim. Çünkü gidiş-gelişi problem olacaktı. Neyse, Allah kolayını verdi. Şimdi tek isteği okulunu bitirip öğretmenlik yapmak. Daha sonraki sağlıklı doğumu, Ahmet'in dünyaya gelmesi izledi. Ahmet de 2 yaşındayken göz damarlarının kuruması sonucu kör oldu. Şengül'e göre daha hırçın olan Ahmet, zaman zaman 'Ben Allah'a gözlerimi kör ettiği için küstüm' şeklinde isyan, 'Anne, ben bol bol havuç yiyeyim ki, gözlerim iyileşsin' diye ümit ediyor. Küçük bir çocuğun sorularına cevap vermek, ona durumunu izah etmek gerçekten zor. Ama biz sabır ve sevgiyle bunun üstesinden gelmeye çalışıyoruz" şeklinde anlatıyor duygularını Fatma Yıldırım...

    TEVEKKÜL VE SEVGİ

    Annelerin bu zor sınavı tevekkülle karşıladıklarını gözlemliyoruz. Onların tek sermayeleri gerçekten sabır ve sevgi. Ancak çoğu zaman çevre faktörleri onların yoluna engel oluyor, onları yıldırmaya çalışıyor. Bilinçsizce sarfedilen birkaç cümle, çocukların eğitimi için okul yetersizliği, ulaşım problemleri, cihazların pahalılığı, yetkililerin ilgisizliği bunlardan sadece birkaçı...

    Hülya Akyol, "Sağlıklı olsun, özürlü olsun çocuklarımız çok değerlidir. Toplumumuz özürlü insanlara acıyarak değil, onları bir şeyler başarmaya teşvik ederek yardım edebilirler. Başarmanın da yolu eğitimden geçtiğine göre özürlülere yönelik daha çok okul açılmalıdır " dedi.

    Hayatta bazı şeyleri seçme şansımız yoktur. Onlar irademiz dışında katlanılması zor da olsa bize verilmiştir. İsyan etmek de bize uymadığına göre yapılacak tek şey, onlarla yaşamayı öğrenmektir.

    ÖZLEM DÜZTAŞ / ZAMAN
#03.03.2010 19:49 0 0 0
  • Fikir, irade ve hareket özgürlüğü müdafaası adına insanın
    kutsallaştırıldığı bir devirde yaşıyoruz. Hayatına haram-helal
    sınırları getirecek, zihniyetini sorgulanmaz iman esaslarıyla
    biçimlendirecek herhangi bir kutsalı olmayan modern insan tam olarak
    kendini kutsallığın merkezine koymuş durumda. Kur'an-ı Kerim'deki
    tabiriyle "hevâsını ilah edinen"[1] insan tipini moderniteprototip
    olarak takdim etmektedir.Felsefî/ahlakî ve toplumsal/hukukî düzlemde
    kıyamet alametlerini hatırlatan tezahürleriyle karşılaştığımız bu tablo,
    Avrupa modernleşmesiyle başlayan ve aslen bizim dışımızda cereyan etmiş
    bulunan gelişimin mirasıdır. Avrupa modernliği,Tanrı ve dolayısıyla Din'i
    [kiliseyi] yeryüzünde hakikatin mutlak ölçüsü gören ortaçağ Hıristiyanlık
    düzenine son verirken mutlak ölçü fikrini reddetmedi.Sadece ölçüyü dinden
    alıp bilime ve dolayısıyla insanın eline verdi. Artık hayatın bütün
    alanlarında gerçekliğin de doğruluğun da belirleyicisi insan olmuş oldu.
    Böylece Ortaçağda kilisede iğdiş edilen insan vicdanınınyerini modern çağda
    üniversitede manipüle edilen "akıl" aldı. Bu bakımdan "Modern çağda kutsala
    yer yoktur" söylemi kadim kutsallık bilinci açısından doğrudur.

    Ama bu, modern çağın anlam örgüsünde nevi şahsına munhasır kutsallar olmadığı
    anlamına gelmez. Modern çağın da kutsalları vardır. Tek fark, modern çağın
    kutsalları semadan inmiyor, yeryüzünde ve belli bir sınıfın tekelinde
    üretiliyor. Somut bir anlatımla ifade edecek olursak bu çağda kapitalist
    sistemin çarklarına su taşıyan her türlü kaimkân,tasarım ve obje kutsaldır;
    meşruiyeti asla sorgulanamaz. Sözgelimi erotizm modern çağın kutsalıdır.
    Erotizmin ahlakîliği, ticarî ve kültürel bir sektör olarak meşruluğu bu
    çağda esaslı bir sorgunun daima fevkindedir. Modern insan erotizmin takdim
    biçimini eleştirebilir; ama bir sektör olarak mevcudiyetini sorgulamayı
    aklına bile getiremez. Bu ülkede de son birkaç yüzyıldır Batı'yla münasebetlerin
    edilgen bir çizgide seyrettiğini düşünecek olursak modern dünyanın
    kutsallaştırdığı değerlerin bizim zihniyetimiz üzerindeki etkilerini sorgulamak
    tecessüs sayılmayacaktır. Nitekim fiilî durum da bu seyrin o gün bugün
    topraklarımıza yansıma biçimi olarak maalesef değerlerimizin tahribatını
    işaretliyor. Bugün uğradığımız inanç ve kültür erozyonunda semtimizden çekilen
    semavî değerlerin yerlerini "dünyevî, beşerî ve hazcı değerler"in işgal ettiğini
    esefle müşahede etmemiz bundandır.


    Bu işgal manzaraları içinde cehalet, baskın seküler çevre ve iktisadî şartlar gibi
    çeşitli izah biçimleriyle mazur görülerek bir nevi masumlaştırılan ve nihayet
    kutsala özgü biçimde sorgulanamaz kılınan insan nefsi ve zımnında "ihtiyaç" diye
    kılıflanan nefsanî duygular başlı başına bir problem olarak ele alınacak kadar
    ehemmiyet arz ediyor. Çünkü dinle kurulması gereken samimi alakanın önünde eski
    zamanlarda daha çok amelî plandamani teşkil eden nefsânîlik, bugün zihniyet planında
    da önümüze duvarlar örmektedir. Ve hazin ki, bilinçaltımızda nefsaniyetimize
    atfettiğimiz kutsallığın doğurduğu arızalar, hak ve hakikat arayışımızı sonuçsuz
    kılmakta, Nasreddin Hoca fıkralarını hatırlatacak cinsten bir aymazlıkla ahırda
    kaybettiğimiz iğneyi işimize öyle geldiği için dışarıda aratmaktadır.
    [Modernist İslamcı akademisyenlerin çalışmalarında ilk bakışta takdir hissi
    uyandıran sıkı argümantasyon örgüsü bir de bu zaviyeden değerlendirilse ilginç
    sonuçlar alınabilir.] İnsan nefsinin ve nefsanî zaafların mazur görülmesi,
    masumlaştırılması derken problemin sadece dindarlıkla alakalı olmadığını
    belirtmeliyim. Terbiye edilmeyen nefsanî duygular modern insanın başına sosyal
    hayatta da dertler açıyor, zamanla ağır bunalımlara davetiye çıkarıyor.


    Psikolojik rahatsızlıklara (!) dönüşen birçok ruhî dengesizliğin temelinde
    şımartılmış insan egosunun ölçüsüzlüğünün yattığını söylemek belki biraz cüret
    işidir, ama hafife alınmayacak oranda hakikat payına sahiptir. Ve acı olan
    modernitenin bu duruma müdahalesi, planlanmış yalanlar silsilesi halinde
    senaryo üretmek ve bunları "psikiyatri" diye insanlara yutturmaktan ibarettir.
    Böylece nefsanî zaaflar hastalık adı altında "özürleştirilerek" nefse mukavemet
    duyguları örselenmekte, "nefis mücadelesi" yerini yüksek bedelli terapilere
    bırakmaktadır. Ve maalesef gidişat, nefis ıslahıyla kazanılacak ahlakî
    erdemlerin kaybı ve her halükarda kapitalist sistemin kazancıyla sonuçlanıyor.
    Thomas Szasz'ın ısırgan yorumuyla eskiden cin tahakkümüne bağlanan şer eylemler
    şimdilerde "karşı konulmaz dürtüler"e ya da "şizofreni"ye bağlanır olmuştur.[2]




    DİN DİLİNDE ÇÖZÜLME



    İnsan nefsinin kutsallaştırılmasında derinden etkilendiğimiz modern hümanist
    felsefenin tesiri açık olmakla beraber İslamî camia olarak süreci besleyen
    kendi kusur ve ihmallerimizi de konuşmalı, bunları özel bir muhasebe konusu
    yapmalıyız. Bu bağlamda bilhassa resmî davet-irşad dil ve üslubunda görülen
    çözülmenin etkisi müstakıllen tartışılmalıdır. Davet faaliyetleri üzerine
    siyasîstratejik hesapların gölgesi düşeli beri maalesef kelamî anlamda yaşadığımız
    şeyin adı toprak kaymasıdır. İnsanlar dinden kopup seküler alanlara yaklaştıkça
    sürekli ayaklarının altına yeni yeni dinîzeminler serme gayretkeşliğine kapıldık.
    Günah-kâr müminlere umut aşılayan nassları, olması gerektiği gibi, ümitsizliğin
    önüne geçmek için gündeme getirmek yerine, adı konmamış yeni "dindarlık modelleri"
    için referans kabul etme yanılgısına düştük. Başlarda belki nefsine yenik düşen
    insanları Allah'ın rahmetinden, İslam'ın engin müsamahasından dışlamamak adına
    benimsenen bu dil, bütün iyi niyetlere rağmen sekülerleşen insanları dinin
    gölgesinde saf-duru hayat alanlarına çekmeyi başaramadı; ama sekülerist İslam
    algısına meşruiyet referansları verme konusunda "cömertliğimizin" simgesi olmayı
    başardı. Bu izlekte müsamaha konusu kılınan birçok haram zamanla mubahlara ve yer
    yer "meşru haklar" a dönüştü. Ve nihayet modern din edebiyatında günahkârlığa karşı
    gösterilen tolerans yarı Müslüman (!) yarı laik-liberal kesimin diliyle "insanın günah
    işleme hakkı/özgürlüğü vardır" hinliğinde en hokkabaz ifadesini buldu. Modern davet
    dilinin bu zaviyeden tahlili için toplumumuzun beş vakit namaz konusundaki tavrı iyi
    bir örnek olabilir. Beş vakit namazı kılmamanın büyük günah olduğu ve son tahlilde büyük
    günah işleyenlerin kâfir olmayacağı yönündeki kelamî prensibe yapılan atıflar,
    tekfircilik beliyyesini önlemede ne kadar fayda sağladı bilinmez; fakat en azından
    Türkiye'ye has, beş vakit namazı terk eden ve buna rağmen dindarlığından pek kaygı
    duymayan bir Müslüman modelini sindirmede epey iş gördüğü kesin.



    Beş vakit namazı terk etmenin Müslümanlıkla bağdaşmayan korkunç bir günah olduğunu
    hangi hatip, hangi davetçi bütün çıplaklığıyla dile getirebilmektedir? Diyanet
    İşleri Başkanlığı'na ait hangi hutbe, konuyla ilgili ayet ve hadislerdeki sert
    uyarıların üstünü örtmeden durumun fecaatini gözler önüne sermiştir? [Yeri gelmişken
    hutbelerdeki akmaz kokmaz "diplomasi" dilinin irşad konusundaki başarısızlığı da
    dikkate alınmalıdır. Çok basit bir örnekle "Allah bizden şunu istemektedir",
    "İslam bize şunu öngörmektedir" vb. cümleler,kaynak metinlerdeki çıplak ifadesiyle
    "Allah bize şunu emreder" cümlesindeki ciddiyeti de uyarı tonlamasını da asla
    karşılayamamaktadır.] Beş vakit namaz kılmayan damat/gelin adayımızın açıkça fasık
    olduğunu,fıkhî tabiriyle şahitliğinin geçersiz olduğunu görmek gibi bir teyakkuzdan
    nasiblenenimiz kaç kişidir? Daha hassas bir ölçü, bu son cümleleri okuyup da hafiften
    de olsa irkilmeyen kaç kişi var? Belki ifadelerimi ağır bulanlar olabilir.Ben, istisnasız
    bütün müctehid imamların Kur'an ve Sünnet'ten ya birebir istihraçlarıyla ya da üzerinde
    ittifak olunmuş ictihadlarıyla teşekkül eden ve bin iki yüz yıldır İslam coğrafyasında
    Müslümanlığın tanım ve pratiğini şekillendiren fıkıh verilerini dile getirdim.[Konuya
    daha özel ilgi duyanlar herhangi bir mezhebe ait fıkıh kitabından "şehadet bahsi"ni
    okuyabilir ve özellikle şahitte aranan "adalet" vasfının ne anlama geldiğini
    inceleyebilirler.]

    TASAVVUFTA NEFİS MUHASEBESİ

    Burada asıl konumuzla alakalı boyuta geçmek üzere şunu da ifade etmeliyiz; modern
    insan nefsinin kutsallaştırılmasında bilinçli ya da bilinçsiz tasavvuf terminolojisinin
    de suistimal edildiği muhakkaktır. Bilhassa İbn-i Arabî terminolojisinden cımbızlanan
    bazı kavramlar bağlamı ve amacı dışındakullanılarak istismar edilmiştir. Söz gelimi
    seyr u sülûk mertebelerinin nihayet noktası olarak sûfiyyenin ideal şahsiyet
    tanımlamasını yansıtan "insan-ı kamil" kavramı, bu mertebelerin gerektirdiği nefis
    terbiyesi şartlarından yalıtılarak sıradan insanı şer'î sorumlulukları karşısında
    lakaytlaştıran bir konsept içinde kullanılmıştır.Bî-namaz meclislerinde felsefî
    tasavvufa ait en netameli konular tüm çıplaklığıyla mütalaa edilerek hem hak
    edilmemiş bir ruh konforunun hevesine düşülmüş hem de dinin maksad-ı aslîsi
    konusunda görüş ufku karartılmıştır. [Dinin maksad-ı aslîsi rızâ-ı Bârî'dir ve
    tahsili ancak şer'îsorumluluklar temelinde mümkündür.] Oysa gerek tasavvuf
    terminolojisine gerekse bu geleneğin pratiklerine bakıldığında "nefis muhasebesi"
    başlığı altında insan nefsine karşı sert ve tavizsizbir tutum sergilendiği görülmek
    -tedir. Bu gelenekte insan nefsinin mazeret üretilerek masumlaştırıldığına değil,
    sürekli itham altında tutulduğuna, hatta göz açmasına fırsat verilmeyenamansız bir
    "kaçak" muamelesi gördüğüne şahit oluyoruz. [Konuyla ilgili bilgiler ve sûfiyyenin
    hayatından örnekler için tasavvufun baş eserlerinden İmam Kuşeyrî'ye ait Risale'nin
    "Nefse muhalefet ve nefsin ayıpları" başlıklı babı incelenebilir.] İnsan nefsine
    dair bu telakkinin sûfîlere hasbir yorum biçimi olduğu düşünülmesin. Zira söz konusu
    nefis telakkisi nasslarda da karşımıza çıkmaktadır. Ayetlere baktığımızda sûfiyyeye
    de diğer İslam âlimlerine de mezkûr telakkinin esaslarınıbizzat Kuran-ı Kerim'in
    verdiğini göreceğiz. Birçok ayette nefis,arındırılması gereken bir varlık olarak
    zikredilmiş, onun hevâ ve arzuları karşısında insanoğluhep sert uyarılara muhatap
    olmuştur. Anılan telakki Yusuf suresi 53. ayette bir peygamberin dilindeaçık ve özlü
    ifadesini bulmuştur: "Ben nefsimitemize çıkarmam; çünkü nefs,Rabbimin merhameti
    olmadıkça, kötülüğü emreder."
    Bu babda tasavvuf kitaplarının "nefis muhasebesi ", "nefse muhalefet" vb.
    başlıklı bölümlerini mütalaa ederek hem sahih bir nefis şuuru, hem de bütün hüküm
    ve uygulamalarıyla temel esprisini nefse muhalefette bulan ödünsüz Müslümanlık
    erşuuru kazanmayabakmalıyız. Bu vesileyle İslam büyüklerinin nefis muhasebesi
    çerçevesinde ortaya koyduğu ilke ve tecrübelerin sistematik bir anlatımıiçin bu
    toprakların Müslümanlık bilinç ve hassasiyetinin baş mimarlarından İmam Gazzalî'nin
    İhya'sı iyibir seçim olacaktır.İmam Gazzali, nefis muhasebesi meselesini "Ey iman
    edenler, sabredinve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, savaş için hazır ve tetikte
    bulunun ve Allah'tan korkun ki felahaeresiniz!"(Al-i İmran, 200) ayetinde geçen ve
    ekseriya tetikte bulunmak, müteyakkız olmak şeklindemeallendirilen "murabata/ribât"
    kelimesinin kavramsal içeriğine dâhil görür. Bu kelimenin tasavvufimuhtevası bir yana,
    düşmanlara karşı tetikte olmanın esasta nefis terbiyesinden geçtiği ve nefsini
    beklemeyen kimsenin düşmanı da -en azından düşman olarakbekleyemeyeceği
    gerçeği nefis muhasebesinin murabatayla irtibatının haklılığını tartışılmazkılmaya kâfidir.
    Bu bakımdan meseleninayetletemellendirilmesini tartışmayı zaid addediyorum.

    NEFİS MUHASEBESİNİN İÇ BOYUTLARI


    Nefis muhasebesini murabatayla ilişkilendiren İmam Gazzali, hem nasların
    tevcihatıylahem de ehlullahın şahsî tecrübeleriyle ortaya kapsamlı bir murabata
    projesi sunar. Bu minvalde murabatayımuşârata, murâkaba, muhâsebe, muâkaba,
    mücâhede ve muâtebe olmaküzere altı durakhalinde takdim eder ve böylece nefsi
    beklemenin ancakbu altı hususungerçekleştirilmesi halinde mümkün olacağını ifade
    etmiş olur. (Bkz., Gazzâlî,İhyâu ulûmiddin, c. 4, s. 393)Altı hususun her birinin kabaca
    ne anlama geldiğini yine İmamGazzâlî'den özetlemeyeçalışalım.Muşârata, nefisle
    sözleşme yapmak. İmam Gazzâlî'nin anlatımıyla onu, adeta bir şirket ortağıgibi görüp
    tasarruf hak ve sınırları, yetki ve sorumlulukları konusunda tabir yerindeyse bir tür
    "nizamname" ye tabi tutmak. Murâkaba, sözleşmenin gerekleri karşısında nefsin
    duyarlılığını, ciddiyet ve titizliğini sürekli takip etmek. En ufak bir yanlış yapmasına,
    hududu çiğnemesinefırsat vermemek içinkendisini devamlı denetim altında tutmak.
    Muhâsebe, nefsi hesaba çekmek, sorgulamak. Ne yaptı, ne etti sürekli kendisinden
    rapor istemek.Muâkabe, yer yer kusurlarına ceza ile karşılık vermek. Hata ve
    ihmallerinin bedeliniödeterek yaptığının yanına kar kalmayacağını bilmesini sağlamak.
    İmam Gazzâlî bu konuda ehlullahdan birine ait manidar bir misal getirir.
    Hassân b. Ebî Sinân adında bir Allah dostu bir gün bir yapının yanından geçer. Elinde
    olmadan yapının ne zaman inşa edildiği merakınakapılır. Derhal mâlâyânî ile
    ilgilendiğininfarkına varır, hemen toparlanır ve bu ilgi kaymasını bir yıllık nafile oruçla
    cezalandırır.

    İLGİ DAĞINIKLIĞI


    Bugün ilgi dağınıklığından, işimize odaklanamamaktan yakınıyoruz. Yaptığımız işin
    hakkını veremediğimiz aşikâr. Sebebi ise işimize gereken özen ve ilgiyi
    göstermeyişimiz.Kendi işimizden, mesuliyetlerimizden esirgediğimiz ilgiyi de
    maalesefüzerimize vazifeolmayan işlere harcıyoruz. Günümüzde sosyal bir problem
    olarak meslekerbabının mesleğihakkında affedilmez cehaleti, sanatkâr sınıfının her
    geçen gün itibar kaybına uğraması,işini bilmeyen insanlara dair acı örneklerin sayısının
    artması bir de sözünü ettiğimiz ilgi kayması açısından okunsa nefis muhasebesi
    bağlamında kaybettiğimiz değerin munhasıran dinî olmadığı da görülecektir.Burada
    parmak basılması gereken bir başka husus, bugün ilgikaymasına sevk eden en etkin
    sebep olarak medya vemedya karşısındaki edilgen konumumuzdur.Medya organlarının,
    ilgili ilgisiz milyonlarcainsana kendilerine en ufak bir fayda teminetmeyecek -hatta çoğu
    kez zararlı olacak haber ve gelişmeleridikkat çekici bir dille sunmasıkarşısında ilgi
    disiplini için yapılabilecek şey artık ferdi gayretin sınırlarını aşıyor.Müslüman ferdin
    mâlâyâni kuşatmasından kurtulup önce şahsî sonra ictimâî mesuliyetlerini
    muvaffakiyetle yerine getirmesini temin etmeninyolları gerekli alt yapıçalışmalarına
    kadar İslamî toplumsal proje olarak aciliyetleele alınmalıdır.Mücâhede, gayret etmek,
    bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve çabaylanefsimizi Allah'ın rızasını kazanacağımız
    birhayatın şartlarına alıştırmaya çalışmak. Muâtabe, nefsimizi temize çıkarma
    gayretkeşliğiiçinde olmayıpsürekli eksik yanlarımızıgöz önünde tutmak, kendimizi
    ayıplamak,kusurlubulmak.Bir suçlu ya da sorumlu bulmak gerekiyorsa gözlerimiz bir
    başkasına değil önce kendi nefsimize çevrilmeli.



    Tasavvufun muâtebe adıyla idealleştirdiği bu duygudan mahrum kalışımızın bedelini,
    karakollara taşınansıradan mahalle kavgalarından tutun da mahkeme salonlarına
    intikal eden cinayetlere kadarelim vakalarlasonuçlanan hak ihlalleriyle ödüyoruz.
    Bunlarınekserisinin temelinde en az yanlış anlamalar kadar kendinihaklı, muhatabını
    haksız görmeye şartlanmış nefislerimizin yattığı unutulmamalıdır. Burada bir
    nükteninaltını çizmek adına belirtmek gerekirse muâtebenin sonmaddeye konulması
    çok anlamlıdır. Zirabundan öncekihususları yerine getirmeye gayret edip de bir nebze
    yol kateden insanlar şeytanın en tehlikeli tuzağıyla karşı karşıya kalırlar. Bu merhalede,
    sen artık bu işibaşardın, bütün kötü hasletlerden arındın, nefsini terbiye ettin,diyerek
    şeytan insanı kendini beğenmişlik havasına sokmaya çalışır. Tehlikenin bittiği sanılan
    noktada şeytan insanın başına öyle çorap örer ki, nefis terbiyesi adına çekilen onca
    zahmetten geriye "şişkin bir ego" kalmış olur. İşin bir başka vahim yanı, gerek konumu
    itibarıyla erekse açıktan kusurları olmaması bakımından bu kimseye nasihat eden de
    bulunmaz. Dolayısıyla hatasını idrak etme şansı diğerlerine göre çok daha az olur bu
    kimselerin. Ki bu da imtihanın en çetin ve en tehlikeli tarafıdır.Allah dostlarının
    mertebeleri yükseldikçe ayaklarının altındaki zeminin daraldığı ve nihayet milimlik bir
    sarsılmanınbilekendilerini doruklardan aşağıya düşüreceğigerçeği bu açıdan düşünülürse
    ebrârın hasenâtınınneden mukarrebîn için seyyiât sayıldığını anlamak daha da kolaylaşır.
    .................................................. ...............................
    [1] Câsiye, 23.
    [2] Vahşi Dil, Thomas Szasz, Çev. Mehmet Atalay, Kaknüs, 2006, s. 191.


    Talha Hakan Al
#03.03.2010 18:54 0 0 0
  • Yüce Rabbimiz, yaşamımız boyunca bizleri çeşitli vesilelerle denemektedir. Yaşadığımız her denemede göstermiş olduğumuz tavır, sonsuz hayatımızdaki mekânımız için belirleyici bir unsurdur.

    "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2)

    İnsan, olumlu veya olumsuz yaşadığı her olayda bir hayır aramalı ve Rabbimizin yarattığı hikmetleri görmeye çalışmalıdır. Allah bir Kuran ayetinde, "Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz" (Enbiya Suresi, 35) buyurmuştur. Fakirlik kadar zenginlikte deneme konusudur. Kuran'da Rabbimizin bildirdiği üzere zenginlikle denenen Karun, mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu unutmuş ve bu servete kendinde olan bir özellikten dolayı ulaştığını düşünmüştür. Allah'ın kendisini denediğini unutan Karun, ardından tüm servetini kaybetmiştir. Bu gerçekler Kuran'da şu şekilde bildirilir:

    Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." (Kasas Suresi, 78)

    Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik (Kasas Suresi, 81)

    Müminler Allah'ın her an, her konuda kendilerini denediğinin ve en güzel ahlaka ulaşmaları için eğittiğinin bilincindedirler. Bu nedenle karşılaştıkları olumlu ve olumsuz her olayda son derece sakin ve tevekküllü bir tavır sergilerler. Panik ve endişe duygularını hissetmez ve asla "keşke" kelimesini kullanmazlar. Allah'ın her şeyi bir kader ile yarattığını bilen ve bu kadere teslim olan müminler, yaşamları boyunca tevekkülün lüksünü yaşarlar. Şüphesiz tevekkül, müminler için bir rahmet ve büyük bir kolaylıktır. " Size isabet eden Allah'ın izni ile idi" (Al-i İmran Suresi, 166) ayetinden de anladığımız gibi Rabbimizin izni ve bilgisi dışında hiçbir şey bizlere isabet etmez.

    Kendisi için neyin hayır neyin şer olduğunu bilemeyen "İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir" (İsra Suresi, 11) Burada esas olan, kişinin karşılaştığı sonuç ne olursa olsun Allah'a güvenmesi ve kendisi için en hayırlı şeyi yaşadığına inanmasıdır. Allah zaman içinde yaşanan olaydaki hayırları elbette gösterecektir. Burada önemli olan konu, o olayı yaşarken gösterilen tevekkül ve Allah katında alınan ecirdir. Zaten sonucu kaderde belli olan bir olay karşısında endişe ve huzursuzluk duyarak ecri kaybetmek çok akılcı bir tavır olmaz.

    Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)

    Kuran'da, peygamberlerin yaşadıkları olumsuz gibi görünen her sınavın hayra dönüştüğüne şahit oluruz. Örneğin Hz. Yusuf'u kardeşlerinin kuyuya atması, ardından suçsuz yere yedi sene zindanda kalması oldukça zorlu bir sınavdır. Ancak sağlam bir imana sahip olan Hz. Yusuf, yaşadığı tüm olayların Allah'tan geldiğini ve sabredenlere ecirlerinin hesapsızca ödeneceğini bilerek tevekküllü davranmıştır. Sonunda ise Rabbimiz Hz. Yusuf'u, atıldığı Mısır zindanlarından kurtararak o ülkenin yönetiminde söz sahibi bir kişi yapmıştır. Yaşadığı olaylar şer gibi görünse de kendisi için hayra dönüşmüştür.

    " Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)

    Hz. Yunus da, bindiği gemide kura sonucu denize atılacak kişi olarak seçilmiş ve denize atıldığında kendisini dev bir balık yutmuştur. Ancak Hz. Yunus Allah'ı çokça andığı ve sığındığı için balığın karnından kurtulmuştur.

    Hz. Musa'nın Hz. Hızır ile yaptığı seyahatte ise bizler için çok önemli dersler vardır. Kaderi tersten görebilen Hz. Hızır'ın uygulamalarındaki hayrı fark edemeyen Hz. Musa, en sonunda şer gibi görünen her olayın hayırla yaratıldığı gerçeğini kavramıştır. İman eden herkes için bu kıssadan alınacak pek çok hisse vardır. Beraber yaptıkları yolculukta Hz. Hızır'ın uygulamalarına anlam veremeyen Hz. Musa'nın sözleri Kuran'da şu şekilde bildirilmektedir:

    "Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın." (Kehf Suresi, 71)

    "Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın." (Kehf Suresi, 74)

    Hz. Hızır'ın, uygulamaları konusundaki açıklaması ise şöyledir:

    "Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı."

    "Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkâr zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk." (Kehf Suresi, 79- 80)

    Kuran kıssalarında anlatılan bütün bu örnekler, insana önemli bir ders verir: Bir olayın "felaket" gibi görünmesi, onun gerçekte öyle olduğu anlamına gelmez. Eğer bir mümin, Allah'a güvenip sığınırsa, O'ndan yardım ister, O'na tevekkül ederse, onun başına gelecek hiçbir olay "kötü" değildir. Allah yalnızca onu denemek, Kendisi'ne olan sadakat ve inancını sağlamlaştırmak için çeşitli zorluklar meydana getirir, fakat bunların hepsinin hayırlı bir sonucu vardır.

    Eğer insan bu bilinçle yaşarsa, hem dünya hem de sonsuz ahiret hayatında güç durumda kalmaktan korunur ve ancak bu şekilde huzur ve mutluluğa kavuşur.

#03.03.2010 18:49 0 0 0
  • İşte, İslam'sız, vahiysiz, Sünnet'siz, zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz yaşadığımız bunalım çağında gelinen nokta, bütün izm'lerin iflas etmesi oldu. Bugün dünyanın kabul ettiği tek gerçek, artık hiçbir beşeri sistemin insanlık için bir vaadinin kalmadığı ve bütün bu sistemlerin çöktüğü gerçeği.


    Gazetesiyle, televizyonuyla, internetiyle, her türden ilanlarla, adeta bilgi sağanağı altında şemsiyesiz kalan ama kendine asıl lazım olan konularda cahil olan bugünkü insanın, yani bizim insanımızın dramı da ortada...



    Sonuç olarak, ortaya çıkan boşluğu, tatminsizliği giderecek aslolan ilme, bilgiye dair reçete yok.



    İnsan, hakiki mutluluğu elde edebilmek için onu nerede araması gerektiğini bilmelidir. Araçların ve kirli bilginin tahakkümünden kurtulmak gerek. Eskilerin dediği gibi "Kem âlât ile kemalât olmaz". Yani, kötü araçlarla insan kemale erişemez. Yanlış bilgi ve araçlarla, hatalı yöntemlerle, sapkın yollarla doğruya, iyiliğe, güzelliğe ve bunların hulasası olan mutluluğa ulaşmak mümkün değildir.



    Bu yüzden, lüzumsuz bilgi kirliliği içinde boğulup giden modern insan mutlu olamıyor. Teknolojik araçlar arttıkça, imkânlar çoğaldıkça, mutluluğun da o oranda artacağı zannediliyor.



    Oysa herkes biliyor ki dağdaki kanaatkâr bir çoban, şehirdeki bir holding yöneticisinden daha mutludur. Çünkü dağdaki çoban, daha az kaygıya sahiptir. Onda elem ve kedere yol açacak unsurların sayısı, diğerine nazaran asgaridir.



    Bu demlerde, zamanımızın hak dostlarının Yunus (aleyhisselam)'ın o meşhur duasını tesbihat edinmemizi tavsiye etmeleri manidardır. Hani, Enbiya Suresi'nde geçen ayeti kerime: "La ilahe illa ente subhaneke innî kûntu mine'z zalimin." (Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!)



    Sahih rivayetlere göre; Allah-u Zülcelâl'in emriyle yeşil denizden bir balık denizi yararak çıkar ve Yunus (aleyhisselam)'ı yutar. Onu götürüp bütün denizleri dolaştırır.



    Yunus Peygamber, balığın karnına düştüğü zaman önce öldüğünü zanneder. Sonra başını, ayaklarını ve ellerini hareket ettirince, yaşadığını anlar. Namaza durur ve şöyle der: "Rabbim senin için öyle bir yeri mescit edindim ki insanlardan hiç kimse buna ulaşmış değildir." Bunun üzerine Allahu Zülcelal, Onu balığın karnından çıkarıp selamete erdirir.



    Kur'anı Kerim'in beyanına göre: "Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: 'Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!' Diye niyaz etti."



    Nebiler Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: "Kendisiyle dua edildiği zaman, Allah'ın kabul ettiği, yine kendisiyle istendiği zaman, Allahın verdiği Allah'ın ismi azamı, (en büyük ismi); 'Senden başka hiç bir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.' Duasıdır."



    Böyle anlarda, hakiki huzur ve mutluluğu ve kalp itminanını, gecenin bir anında kalkıp bulan müminlerdir.



    Mümin, Yunus (aleyhisselam)'ın duasıyla O'na yönelir, en kısık ses ve solukları duyan Rahmet-i Sonsuz'un dergâhına iltica eder. Kapılar aralandığında, ruhunun tüm ilhamlarıyla yalvarır, yakarır ve bülbülü nalan olur adeta.



    Hakiki saadet, maddi araçlarla elde edilen bir şey olmadığı için İslâm düşüncesinde "manevi haz" kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmuştur.



    Madde ile sınırlı olmayan, bu yüzden de paylaşılınca azalmayan, zikir ve duayla elde edilen bu manevi hazlar, insanın, Merhametlilerin en Merhametlisi ile kurduğu en güçlü bağdır.



    Bu, hiç tükenmeyen bir enerji kaynağına, sürekli bağlı olmak gibi bir durumdur. Bunun adı, bütün kirlilikleri silip süpüren Muhabbetullah'tır, feyz-i Rabbani'dir





    ZEKERİYA MARAL
#03.03.2010 18:47 0 0 0
  • Konu: Biliyorsun
    Başarılı Flash çalışmanız için emeğinize sağlık diyerek Üçüncü Çalışma Gurubu Üyeliğiniz hayırlı olsun dileklerimle...
    Tebrik ederim...

#03.03.2010 18:41 0 0 0
  • Konu: Bozgun
    noimage



    telâşlı, tozlu yollara vurduk günleri
    kurt yeniği unutulmuş sandıklara devşirdik
    buruşuk eprimiş ve örselenmiş gölgemizi


    nemli rıhtım taşlarınca yosunlu
    bir yanardağ eskisince
    küllenmiş küflü hatıraları
    yok saydık
    unuttuk...


    savrulup gittik her birimiz
    bir başka şehrin akşamlarına


    tenhalığımızda
    kemirilmiş tırnaklarımızın acısıyla sızlarken
    bir başka sancılı şehrin tükenen musıkîsi içinde
    ferahnâk faslının nezaketiyle avunup
    sağır meşklerin riyakâr gülüşlerinde
    kaybolduk...

    ...


    ayrılıklara ağlayan kaldı mı bizden başka
    ihanet kuytusu arka bahçemizde
    sessiz sedasız
    bizden habersiz
    bir akşam yağmuru sükûnetinde düştü gözyaşlarımız


    ve gözyaşımızla büyüyen
    sardunyalar tomurcuk verdi de
    biz kendi tuzumuzda
    kavrulduk

    ...


    neden halâ
    yosunlu kurnalarını
    sadece güvercinlerin hatırladığı bir sebil gibi
    ıssız ve kupkuru avuçlarımız


    neden halâ
    bir öksüz gibi kırılgan
    ve ürkek
    ve ağlamaklı mısralarımız

    ...


    hani güneştik biz
    hani gökkuşağı yansırdı umutlarımızda

    hani silinip silinip
    yeniden yazılırdık sevdalara

    hani dört mevsimdik ya
    hani en çok da ilkbahardık


    mevsimler mi değişti
    takvimler mi


    aynalar mı
    sevdalar mı aldattı bizi


    tutunamadık o kasırgalarda

    nihayet
    zerre zerre
    toz duman
    savrulduk

    ...


    tenhalığımızda
    kemirilmiş tırnaklarımızın acısıyla sızlarken
    bir başka sancılı şehrin tükenen musıkîsi içinde
    ferahnâk faslının nezaketiyle avunup
    sağır meşklerin riyakâr gülüşlerinde
    kaybolduk


    ne yazık
    kaybolduk...



    CEYDA GÖRK


#03.03.2010 16:56 0 0 0
  • Konu: Karabatak

    noimage


    bir kum fırtınasından yadigâr dalgalarıyla
    gri-yeşil bir çöl misali bu akşam Boğaziçi

    karşı yakada Kandilli Beylerbeyi
    ilk ışıklarıyla
    solgun yakamozlar gibi gölgeler serptiği sahili
    ve keder kıpırtılarılarıyla huzursuz
    karşılıyor geceyi

    gözlerimi sürükleyip götüren akıntıda
    deli bir karabatak
    suları yararak
    bin iştiyak
    kara tüyleri akşam alacasında
    kara bir elmas gibi parlayarak
    bir telaş önümden geçip
    sularda gözden yitti

    biliyorum ki
    ben gibi yoksul ve yoksun değildi menzili
    o bir deniz dibi kadar zengindi

    ve ihtimal
    kuluçkadaydı dişisi
    kısacık saltanatı
    suların gümrah büyüsüne kenetliydi

    düşündüm de ömr-ü hazîni
    ve bir deniz kuşu kadar tutunamadığım hikâyemi

    fırtınasında alabora ettiğim teknemi benden geri alan
    o isimsiz asi denizi
    ve anaforlarda yiten gençliğimi

    acılanmak beyhûde şimdi


    bir kum fırtınasından yadigâr dalgalarıyla
    gri-yeşil bir çöl misali bu akşam Boğaziçi

    hırçın bir yeni yetme telaşında çırpınan yüreğimi
    avutmak için neylemeli

    şarkılar mı söylemeli sevdaya dair
    ki bilmez dinleyenler ahvalimi

    şiirlerim mi anlar beni
    ya da henüz söylenmemiş
    hiç duymadığım sözlerde midir teselli


    nerdesin karabatak
    çık gel daldığın diplerden

    senin hikâyene götür beni


    CEYDA GÖRK
    27ekim2009-KENT FASIL/Kuruçeşme-İST- sa:19.37



#03.03.2010 16:50 0 0 0