İsla dinine göre evlatlık mirasa hak kazanamaz Mal dinen mirasa hak kazanan kimselere verilir Ancak daha hayatta iken malından istediği kadar bu kişiye hibe edebilir fakat miras olarak bırakamaz Ayrıca öz evlatları varsa bunlar arasında adaletli bir paylaşım yapması gerekir
Vefat eden kişinin öz evlatlarına miras kalır Üvey evladına miras kalmaz Bu bakımdan babanızın malları size ve kardeşinize kalır Üvey annenizin malları da (kardeşinden başka kimse yoksa) tamamı üvey annenizin kardeşine kalır
Evlat edinme, bir başkasının çocuğunu kendi ailesi içine katma âdeti, tarihin her devrinde tatbik edilen bir husustur Bilhassa İslâmdan önceki Cahiliye Devrinde bu âdet daha yaygındı İsteyen kimse, seçtiği herhangi bir kimseyi öz çocukları arasına katarak onu evlatlık aldığını ilân ederdi Aldığı çocuğa "Sen benim oğlumsun, ben sana vârisim, sen de bana vârissin" diyordu Böylece, o çocuk öz oğlu sayılıyordu Ailenin bir ferdi olduğu gibi, aynı zamanda aile fertlerinin sahip olduğu hak ve vazifelere de ortakoluyor, ailenin ismini alıyordu Evlatlık edinen kimse bu çocuğun babası sayılıyordu Evlât edinenin hanımı da, çocuğun annesi yerine geçiyordu Oğlanın hanımı da bu babanın gelini kabul ediliyor, dolayısıyla, boşandıktan sonra gelini ile evlenmesi mümkün olmuyordu
Peygamberimiz de (asm) Zeyd bin Sâbit'i kendisine evlâtlık olarak almıştı Hz Zeyd küçük yaşta köle olarak satılmış, Hz Hatice deonu satın almıştı Daha sonra onu Peygamberimize hediye etti Hz Zeyd, Peygamberimizin hizmetinde bulunuyordu Babası ve amcası, kurtarma akçesi karşılığında onu Peygamberimizden istemeye geldiler Peygamberimiz Hz Zeyd'i serbest bıraktı Fakat Zeyd, Peygamberimizi baba ve amcasına tercih ederek onun yanında kalmayı kabul etti Bundan sonra Peygamberimiz onu kölelikten azad etti Hazır bulunan cemaata hitap ederek, "Şâhit olunuz, Zeyd benim oğlumdur, ben onun vârisiyim, o da benim vârisimdir" buyurdu Bunun üzerine babası ve amcası memnun olarak ayrıldılar Bundan sonra Hz Zeyd Peygamberimizin evlâtlığı olmuştu Artık "Muhammed'in oğlu Zeyd" diye çağrılıyordu1
Hak din gelince, Cahiliye devrinde yapılan ve uygulanan âdet ve alışkanlıklar birer birer değişiyor, insanlara meşru olan yol gösteriliyor bâtıl ve haksızlıkların yerini hak ve adalet esasları alıyordu Cahiliye âdetlerinden birisi de o zamanki uygulanış şekliyle evlâtlık müessesesiydi
İnsan tabiatına aykırı düşen bu uygulamayı Cenab-ı Hak hem açıkemirle, hem de Peygamberi üzerinde fiilen tatbik etmekle kaldırdı
Bu konudaki âyetin meali şöyledir:
"Allah, evlâtlıklarınızı oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmadı Bunlar, sizin dillerinize doladığınız boş sözlerdir Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola O eriştirir Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın Allah yanında en doğrusu budur Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yoktur"2
İşte bu âyet-i kerime ile evlâtklık âdeti kaldırılmış oldu Meşru olmayan bu âdet haram kılındı Çünkü, evlâtlıkla ne hakiki bir evlat olunur, ne de evlâtlık edinen kişi gerçek bir baba olur
Bu yasaklama ve "Sen benim oğlumsun" demekle hiçbirçocuğun gerçek bir evlât olmadığı hususunda Peygamberimize Allah'ın emirleri bildirildi Evlâtlığın boşadığı hanımın "babalık" tarafından nikâhlanmasının meşru sayıldığı açıklandı3
Evlâtlık müessesesinde şu mahzurlar bulunduğu içindinimizde yasaklanmıştır Önce meşru olmayan bir yolla başkasının çocuğjnu kendi evlâdı yerine getirerek haksız ve sahte bir muamele yapılmaktadır Yabancı bir çocuğu evlât kabul etmek fıtratı değiştirmektir Mukaddes olan nesil meselesini tahrif etmek, çocuğun asıl ana babasının unutulmasına sebep olmaktır
İkinci olarak, bu çocuk büyüyünce aile içerisinde mahremiyet hususlarına riayet edilmeyecektir Tesettür, bakma ve temas gibi durumlara uyulmayacaktır Oğlansa ailenin bütün kadınlarıyla bir arada bulunacak, kızsa ailenin bütün erkekleriyle birlikte yaşayacaktır Halbuki, ister kız olsun ister oğlan; evin hanımı annesi olmadığı gibi, o ailenin akrabası da evlâtlığın ailesi sayılmaz, bir yabancıdan farksızdır Bunlar büyüyünce aile içinde bulundukları müddetçe devamlı haramla yüz yüze bulunacaklardır
Başka bir mahzur da, evlâtlık olarak alınan çocuk mirasa ortak olacaktır Böylece daha yakın akrabalar kısmen veya tamamen mirastan mahrum kalacaklardır Hakları çiğnenen mirasçılar bu çocuğa bir düşman gözüyle bakacaklardır Çünkü, evlâtlık hakikatta miras hakkına sahip değildir
İşte bütün bu mahzurlardan dolayı dinimiz evlâtlık almayı tavsiye etmemiştir ancak, bahsi edilen bu evlâtlık meselesinden ayrı olarak, insanın bir yakınının, bir dostunun çocuğunu himayesine alması, kimsesiz ve yetim bir çocuğu alıp evlâdı gibi onu sevmesi, ona yedirmesi, içirmesi, onu terbiye edip okutması bir fazilettir Fakat, bu durumda da onu kendisine tescil etmemesi, evlât haklarını ona devretmemesi, mahremiyet meselesine dikkat etmesi icap etmektedir Ancak, kişi isterse, hayatta iken malının bir kısmını o çocuğa bağışlayabilir Veya ölmeden önce malından bir miktar verilmesini vasiyet edebilir Nitekim, Peygamberimiz bir çok hadislerinde kimsesiz çocuklara ve yetimlere bakanlara Cenneti müjdelemiştir4
Sonuç:
Bu konunu üç önemli özelliği vardır:
1- Evlat edindiğimiz çocuk kız olursa babalığa, erkek olursa analığa mahrem olacağı için beraber yalnız kalma ihtimaline göre caiz değildir Bu konu süt emzirmekle çözülebilir Annalık süet anne, babalık da süt baba olacağından dini açıdan da bir sakınca kalmaz
2- Evlatlık alanlar, çocuğun esas anne ve babasının vereceği şefkat ve göstereceği merhameti gösteremeyebilirler Bu açıdan çocuğun gerçek anne ve babasından mahrum bırakma sorumluluğu vardır Bu da çocuk açısından önemli bir durumdur Ancak kimsesiz çocuklar için bu sakınca olmayabilir
3- Evlat edinen ailelerin kalacak mirasları bu çocuğun olacaktır Halbuki, o miraslar akrabalara kalması gerekirdi Bu da başkasının hakkının evlatlığa verilmesi demektir ki caiz değildir Bu konuda bir çözüm olarak gerçek mirasçılarla helalleşilir ya da evlatlık mirastan kanunen mahrum bırakılarak çözüm aranabilir
Bu üç sebepten dolayı evlat edinmenin doğru olmadığını söyleyebiliriz Bu üç engeli de dini açıdan çözebilirsek evlat edinmek inşallah haram olmaz
Erkeklerden nikâh, ncseb ve velâ yoluyla mirasçı olanlar on kısımdır:
1 Ölen kişinin oğlu
2 Ölen kişinin -ne kadar aşağı inerse insin- oğlunun oğlu
3 Ölen kişirnn-babası
4 Ölen kişinin -ne kadar yukarı çıkarsa çıksın- baba tarafından de-desi
5 Ölen kişinin -ana-bababir veya bababir veya anabir- kardeşi
Her ne kadar paylan değişik olsa da Allah Teâlâ kardeşleri mirasçı kılmıştır -
6 Ölen kişinin ana-bababir olan kardeşinin ve bababir olan kardeşinin oğlu
Ölen kişinin anabir kardeşinin oğlu ise zevi'l-erham (uzak akraba) olduğundan miras payı yoktur
7 Ana-baba bir olan ve bababir olan amca Anne tarafından olan amca ise uzak akraba sayılır
8 Ana-bababir olan amcanın ve bababir olan amcanın oğlu
Ana tarafından olan amcadğlu uzak akraba sayıldığından mirastan pay alamaz
9 Öien kişi kadınsa, onun kocası
10 Köleyi âzad eden efendi ve onun asabeleri Maddelerdeki sınıflar aynhrsa onbeş sınıf olur
Kadınlardan Mirasçı Olanlar
Kadınlardan nikâh, neseb ve velâ sebebiyle mirasçı olanlar yedi sınıftır Maddelerdeki sınıflar ayrılırsa on sınıf olur Bunları da şöyle sıralayabiliriz:
1 Ölenin kızı
2 Ölenin -ne kadar aşağı inerse insin- kızının kızı
3 Ölenin annesi
4 Ölenin -baba veya anne tarafından- nineleri
6 Ölenin hanımı veya hanımlan
7 Öleni âzad eden kadın
Konusu: Hak sahipleri arasında terikenin taksim edilme şeklidir
Delilleri: Kitap, sünnet ve icma-ı ümmetin ilmidir
Miras "Ekonomik ve hak sahipleri" konusunu içerdiği için, kıyasın veya herhangi bir içtihadın bu konuda etkili olamıyacağı bizim için düşündürücü olmalıdır
Kitaptaki delilden kastımız Kuran-ı Kerimdeki çocukların ve ana-babaların mirasını konu alan şu ayet-i kerimedir:
"Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur Ölenin çocuğu varsa ana babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır Eğer çocuğu yok da ana -babası ona varis olmuş ise, anasına üçte bir (düşer) Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır Şüphesiz Yüce Allah, ilim ve hikmet sahibidir" (Nisa: 4/11)
İslam, Batı hukuk kurallarından daha farklı bir yol izler Aslında burda hiç bir zaman kadın gözardı edilmemektedir İslam'ın miras hukukunda paylar ile mükellefiyetler arasında gayet bir dengeleme yolu tutulmuştur Mesela, daha çok harcama yapma mecburiyetinde olanlara çok, daha az harcama durumunda olanlara az hisse verilmiştir İslam aile hukukuna göre evlenirken mehir verecek, düğün masrafı yapacak, evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak onlara yiyecek, giyecek, mesken ve bu gibi temel ihtiyaçları temin edecek erkektir
İşte bu sebepledir ki genellikte mirasta erkeklerin payı, kadınların iki misli olmuştur
Hukuk sistemleri varislerin alacağı paylarda olduğu gibi, yakınlık ve uzaklık derecelerine göre akrabanın varis olup olmayanını tayin konusunda da farklı telakki ve uygulamaları benimsemişlerdir
Mesela İslam dışı bazı Batı Sistemleri'nde ölenin çocukları varsa ana babası varis olamamaktadır
İslam miras hukuku payları dağıtırken adil denge esasına riayet ettiği gibi, varisleri tayin ederken de yakınlık derecesi ile beraber faydayı gözö önüne almış, dünya ve ahiret hayalında ölüye faydası dokunan ve dokunacak olan akrabayı mirastan mahrum etmemiştir
Sünnetteki delil olarak Peygamberimiz (sav)'in bu konuda bir çok hadisi şerifleri bulunmaktadır
Sırası ile birkaç tanesini verelim:
1- Ahmed ve Hakim'in rivayet ettiği hadis Peygamberimiz (sav),
"Feraiz ilmini öğreniniz ve insanlara da öğretiniz Çünkü ben bugün var yarın yok olan fani birisiyim, ilim yok olacak ve fitneler çıkacaktır Öyle ki iki kişi miras hisselerinde anlaşmazlığa düşecek de adaletle hükmedip aralarını ayıracak birini bulamayacaklar" [1] buyurmuştur
2- Ubade bin Es-Sabit hadisi:
"Resulullah (sav) iki ninenin, mirasın altıda birini alıp taksim etmelerine hükmetti" [2]
3- Usame bin Zeyd Hadisi:
"Müslüman kâfire, kâfir müslümana varis olamaz" [3]
4- Mikdam bin Mediyekri hadisi Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Kim geriye bir mal bırakırsa varislerinindir Ben varisi olmayanın varisiyim Onun adına diyet borcunu (varsa) öderim ve ona mirasçı olurum Dayı, varisi olmayan yakının varisidir Onun adına diyet borcunu öder ve mirasını alır" [4]
İcma'daki delil ise,
Beyhaki'nin İmam Şafii'nin talebesi olan Muhammed BNasr'dan naklettiğine göre, ister bir tane olsun ister birden fazla olsun nine veya ninelerin payının altıda bir olduğuna dair sahabe ve tabiin görüşünde vaki
olan icmaıdır [5]
_____________________________
[1] Tirmizi
[2] Müsned, Neylül Evtar, s 59
[3] Buhari, 6383
[4] Ebu Davud ve İbn-i Mace
[5] Kadı Ebu Şuca', Ğayet'ül-İhtisar ve Şerhi , Ravza Yayınları: 378-380
İslâm'da aile müessesesi, otoriteye değil, "sevgi"ye dayanır Sevgisiz otorite, kırıp dökmekten, kalpleri birbirinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz
Ailenin temel fertleri olan karı-koca arasında sevgi ve saygı olduğu takdirde, bu durum ailenin bütün fertlerine yansıyacaktır Ailede herkesin vazifesi bellidir İdarecilik görevi "baba"nın üzerindedir Bu idarecilik, tahakküme dayanan bir idarecilik değil; şefkate, nezakete, anlayışa dayanan bir idareciliktir Bunu, tıpkı çobanın sürüsünü "kurtlardan" korumak için uyanık durmasına ve titizlik göstermesine benzetebiliriz
Ailede reis, evin erkeğidir Allahu Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın onlardan, kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılması ve mallarından infak etmeleri sebebiyle, erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler" (Nisa sûresi/34)
İbni Ömer'in (r a) rivayet ettiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz İdareci çobandır ve emri altındakilerden sorumludur Erkek, ev halkının çobanıdır ve onlardan sorumludur Kadın, kocasının evinin ve çocuklarının çobanıdır ve onlardan sorumludur Köle, efendisinin malının çobanıdır, o da ondan sorumludur Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız ve hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz" (Buhâri, Ahkam:1)
Erkeğin Vazifeleri, hakları, mesuliyetleri
Hadis-i şerifte erkek "çoban" olarak teşbih edilmektedir Bu teşbihten de anlaşılacağı üzere erkeğin mesuliyeti çok büyüktür Ev halkına helâl rızık temini için çalışacak, çabalayacak; onları maddî-mânevî kötülüklerden koruyacak; onların dünya ve âhiret saadetini temin için gerekli şartları ve imkanları hazırlayacaktır
Bu şuurla çalışan erkeğin yaptığı çalışmalar ibâdet hükmüne geçmektedir Hattâ ailesinin ağzına koyduğu bir lokma bile sadaka hükmünde olmaktadır
Sa'd b Ebi Vakkas'ın (ra) naklettiğine göre Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sen, Allah rızâsını arayarak yapacağın her harcamadan dolayı muhakkak ecre nail olacaksın Hattâ eşinin ağzına koyduğun lokmaya kadar" (Buhârî, İmân: 41)
Evin reisi olan erkek, hiçbir zaman, eşinin ve çocuklarının üzerinde hakları olduğunu unutmamalıdır
Bu hususta Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır Öyleyse her hak sahibine hakkın ver" (İslâmî Hayat, c, 1/26)
Erkeğin mükellefiyetleri, görevleri ve buna mukabil hakları, eşine karşı nasıl davranması gerektiğiyle ilgili hadis-i şeriflere bakalım:
Amr bin Ahves'den (r,a) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz, kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır Kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri yatağınıza oturtmasınlar, arzu etmediğiniz kimselerin de evlerinize girmesine müsaade etmesinler Yine dikkat ediniz, kadınlarınızın sizin üzerinizdeki hakkı, yeme içmelerini ve giyimlerini lâyıkıyla yerine getirmenizdir" (İbni Mâce, Nikâh: 3)
Ebû Hüreyre (ra), Peygamberimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Allah'a ve Âhirete imân eden, bir şey gördüğü zaman, yâ hayır söylesin veya sussun Sizler, kadınlar hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır Bunun ise en eğri kısmı üst tarafıdır Eğer eğri kemiği doğrultmaya çalışırsanız, onu kırarsınız Kendi haline bırakırsanız, dâima eğri kalmaya devam eder Öyle ise, birbirinize, kadınlarınıza iyi davranmayı tavsiye ediniz" (Müslim, Rada: 60)
Hz Âişe (ra) Resûlullah'ın (asm) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Mü'minlerin imân bakımından en üstünü, ahlâkı en güzel olanı ve ailesine en lütufkârı olup, en iyi davrananıdır" (Tirmizî, İmân:6)
Kocanın hanımına karşı görevleri
Bu hadis-i şeriflerin ışığında evin reisinin hanımına karşı görevlerinin ne olduğunu hatırlayalım:
• Evin reisi, evin geçimini temin için çalışacak, ama o çalışmanın Allah'ın emri olduğunu unutmayacaktır Bu şuurla çalıştığında hanımı için yaptığı her harcamadan da sevap kazandığını bilerek hiçbir zaman şevkini, azmini kaybetmeyecektir
• Erkek, hanımına yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir İmkanı ölçüsünde hanımı ve çocukları için harcama yapmaktan kaçınmamalı, cimrilik etmemelidir
• Erkek, yeri gelince ev işleri de yapmalıdır Peygamber Efendimiz (asm) evde bulunduğu zaman, evdekilere yardımcı olmuş, hattâ yeri süpürmüştür
• Erkek hanımının bir hizmetçi veya köle olmadığını unutmamalıdır Gerçekte hanımın çocuğunu emzirmesi, yemek yapması, bulaşık yıkaması, vs ev işlerini görmesi "mecburiyeti" yoktur Hanımın yaptığı bütün o hizmetler birer sadakadır İşte bunu bilen evin reisi, hanımına kızmak şöyle dursun, her zaman ona teşekkür etmelidir
• Koca hanımına karşı sevgi ile muamele etmeli, otoritesini takınmamalıdır Bir kimse isterse binlerce kişiyi emrinde çalıştıran bir işveren veya yönetici olsun; evine geldiğinde o âmiriyet ve yöneticilik elbisesini çıkarmalı, aile fertleriyle şefkate, sevgiye ve tevâzua dayanan bir diyalog kurmalı, hattâ çocuk gibi olmalıdır Yâni yeri gelince çocukla çocuk olmalı, hanımıyla sıcak bir diyalog kurmalıdır
Vazife başındayken herkesin kendisinden ürktüğü ve titrediği Hz Ömer (ra) bakınız bu hususta ne diyor: "Erkeğin suhulet ve ünsiyetle, hânımı yanında çocuk gibi olması gerekir Toplum içinde yine erkek olsun"
Peygamber Efendimiz (sav) hanımlarıyla şakalaşır, onların gönüllerini hoşnut ederdi Hz Âişe validemizle yarış yaptığı, bazen kendisinin o'nu, bazan da Hz Âişe validemizin kendisini geçtiği vakidir
İşte bu tatbikatı göz önünde bulundurarak evde, "sert erkek rolü" oynamaktan vazgeçilmelidir
Evin reisi eve geldiğinde herkesin içi açılmalı, yüreği ferahlamalı, onun eve dönüşü dört gözle beklenmelidir Yoksa eve geldiğinde, herkesin hışmından sakınmak için köşe bucak sakındığı bir reis, aslî vazifesini suistimal ediyor demektir
• Erkek, hanımının yanlışlarını, hatalarını, noksanlarını hoş görmelidir Yemeğin tuzu eksik olmuş diye hanımını azarlayan erkek, "ham erkek"tir
• Erkek, karısının akrabalarına da tıpkı kendi akrabaları gibi değer vermeli, onların hatırını saymalı, onlarla samimi ve sıcak bir diyalog kurmalıdır
Kadının kocasına karşı görevleri
Atalarımız "yuvayı dişi kuş yapar" demiştir Bundan maksat, yalnızca evin maddî bakımdan dirlik düzenini sağlamak değildir Hanım aynı zamanda ailenin moral değerlerini diri tutmak, ailede huzurun ve neşenin dâim olması için gayret göstermek durumundadır
Şimdi, kadının vazifeleri, mükellefiyetleri, evde nasıl davranması icap ettiği, beyine karşı nasıl muamele etmesi gerektiğiyle ilgili hadis-i şeriflere bakalım:
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:"Kocasının izni olmadan (zevci huzurunda) bir kadının (nafile orucu tutması) ve yine müsadesi olmadan evine (herhangi bir kadın veya erkeğin girmesine) izin vermesi caiz olmaz" (Riyazü's-Salihin c1/324)
İbni Ömer'in (ra) rivayetine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur: "Ey kadınlar topluluğu, bol bol sadaka verin, çok çok istiğfar edin Çünkü ben Cehennemliklerin çoğunun sizlerden olduğunu gördüm' "Bunun üzerine onların arasından iyi konuşan bir kadın, 'Yâ Resûlullah, bizim neyimiz var ki, Cehennemliklerin çoğu bizden olmuş?' diye sordu "Peygamber (asm), 'Çünkü siz fazla lanet eder ve kocalarınıza karşı nankörlük edersiniz Ve akıl ve din bakımından eksik bir varlık bilmiyorum ki, akıllı olan bir erkeğe sizden daha fazla üstün gelebilsin?' buyurdu
"Kadın, 'Yâ Resûlullah, din ve akıl bakımından eksiklik nedir?' deyince, Peygamber (asm), 'Akıl eksikliği bir erkeğin şahitliğine karşılık iki kadının şahit olmasıdır Bu akıl eksikliğidir Kadın [hayız vb sebepler yüzünden] günlerce namaz kılmaz ve Ramazan ayında oruç tutmaz Bu da din eksikliğidir' buyurdu" (Müslim, İmân: 132)
Ümmü Seleme'den (ra) rivayete göre, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz: "Herhangi bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet'e girer" buyurmuştur (Riyazü" Salihin, c1/326)
Abdurrahman b Avfdan (ra) Resûlullah'ın (sav) şöyle buyurduğu rivayet edildi: "Kadın beş vakit namazını kılar, ramazan orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, ona: Cennetin hangi kapısından dilersen oradan gir, denilir" (Tergib ve Terhib, c4/214-14)
Bu hadis-i şeriflerin ışığında, kadının uyması gereken muaşeret esaslarını hatırlayalım:
• Kadın kocasına itaat etmelidir Kocaya itaat ve kocanın haklarına riâyet etme hususunda Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: "Cenâb-ı Hakkın, erkekleri kadınlardan üstün tutması ve mallarını infak etmeleri yüzünden onlar, kadınlar üzerine reisdirler Saliha kadınlar, Allah'a itaat ve tenhâ kaldıktan halde bile Allah'ın hıfziyle kocalarının haklarına riâyet edenlerdir" (Nisa sûresi/34)
Bu hususla ilgili şu hadis-i şerife bakalım:
Ebû Hüreyre (ra) Peygamber Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, herhalde kadının kocasına secde etmesini emrederdim" (R-Salihin c 1/325)
• Kadın, aile sırlarını kimseye söylememelidir Şüphesiz bu hususa evin reisi de riâyet etmelidir, ama bu hususa bilhassa kadınlar dikkat etmelidirler Çünkü onlar bir araya geldiklerinde, sanki normalmiş gibi birbirlerine en mahrem meseleleri dahi söyleyebilmektedirler
• Kadın, evden dışarı çıkarken koku sürmemeli, süslenmemeli, dikkat çekici bir şekilde giyinmemelidir Koku sürünerek dışarı çıkmayla ilgili şu hadis-i şerife bakalım: Ebû Musa'dan (ra) Nebi'nin (sav): "Her göz zina eder Bir kadın güzel kokular sürünüp de erkeklerin bulunduğu yere uğrarsa zina etmiş olur" buyurduğu rivayet edildi, (age, c 4/278)
• Kadının kocasının izni olmadan nafile oruç tutması, kocasının rızâsı olmadan çarşı-pazara çıkması, komşu ziyaretlerine gitmesi caiz değildir Kadın her yerde ve her zaman kocasının şerefine, namusuna sahip çıkmalı, kocasının malını korumalıdır
• Kadın kocasına karşı sesini yükseltmemeli, her zaman tatlı dilli, güler yüzlü olmaya çalışmalıdır Eve yorgun-argın gelen evin erkeği, güler yüzle karşılanmak ister
• Kadın kocasının eve döneceği saatlerde kendisine çekidüzen vermeli, ev işi yaparken giydiği kıyafeti değiştirmeli, en güzel kıyafetini giymelidir Maalesef günümüzde bu hususa pek dikkat edilmemektedir Kadın kocasının yanına, evi silip süpürürken giydiği kıyafetle çıkarken, birlikte ev gezmesine gittiklerinde en güzel elbisesini giymektedir Halbuki kadın gezmeye giderken gösterdiği hassasiyeti kocasının yanında da göstermelidir
• Kadın kocasının akrabaları ve misafirleri geldiğinde, onlara yemek yapmalı, "yüz ağartmalı"dır Onun bu şekilde "misafirperverliği" kocasını çok memnun edecektir
• Kadın, kocasının nazarının yalnız kendi üzerinde olması için gayret göstermeli, kocasına karşı soğuk ve itici davranmamalıdır
Karşılıklı hoşgörü ve nezaket
Karı-koca karşılıklı olarak birbirlerine hoşgörülü davranmalı, nazikâne şekilde hitap edip, zerafet ölçüsünde muamele etmelidirler
Birbirlerine karşı; "Efendi", "Bey"; "hatun", "hanım" gibi nazikane ifadelerle hitap etmelidirler Bizde yerleşmiş örfe göre, erkek yabancıların yanında hanımının isminden bahsetmez Hanımından bahse mecbur kaldığı yerde; "refikam", "ayalim", "çocuklarımın anası", vb gibi ifadeler kullanır Hanım da kocasından bahsederken; "Bizim Bey", "Bizimki", "Bizim Efendi" gibi tâbirler kullanır
• Karı-kocanın birbirlerini kıskanmaları gayet normaldir Kıskançlıkla ilgili şu hadis-i şerife bakalım: Muğiyre'den (ra): "Bir kere Sa'd b Ubade: 'Karımın yanında bir erkek görürsem hiç aman vermeden onu kılıcımın keskin ağzı ile vurur tepelerim' demişti
"Bunun üzerine Peygamber Efendimiz mecliste bulunanlara: "Sa'd'ın bu kıskançlığına şaşıyor musunuz? Allah'a yemin ederim ki, ben ondan daha kıskancım Allah'ın kıskançlığı da benimkinden çoktur Bunun içindir ki -gizli olsun, açık olsun- fuhuş ve kötü şeyleri yasaklamıştır Cenâb-ı Allah kadar kullarını seven hiç kimse yoktur Bunun içindir ki, insanları uyaran ve müjdeleyen Peygamberler göndermiştir Allah kadar iyilik etmeyi seven de yoktur Bunun içindir ki, kullarına cenneti va'd buyurmuştur' dedi" (Hayatü's-Sahabe, c3/274)
Hz Ali de (ra) kıskanmayanları kınayarak şöyle demiştir: "İşittiğime göre kadınlarınız çarşı ve pazarlarda erkekler arasında gezip dolaşıyorlar Sizde kıskançlık duygusu yok mu? Şunu bilin ki kıskanmayan kimsede hayır yoktur" (age, c3/276)
• Karı-koca eve geldiklerinde selâm vererek ve dua ederek çocuklarına örnek olmalıdırlar Selâm ve dua ile ilgili hadis-i şeriflerden bazılarına bakalım: Enes b Mâlik (ra) der ki: Resûlullah (sav) bana: "Oğlum ailenin yanına girdiğinde selâm ver ki, sana ve ailene bereket olsun" buyurdu (Tergib ve Terhib, c3/462)
• Karı-koca işte bu şekilde eve girerken, yemek yerken, yatarken Allah'ın adını anarak, selâm vererek, dua ederek; hem şeytanlardan Allah'a sığınmak, hem de Allah'tan hayırlar niyaz etmelidirler
Karı-koca, şeytandan Allah'a sığınırken, aynı zamanda Allahu Teâlâ'nın mutî (itaatkâr) kulları olan melekleri de evlerinde ağırlamalıdırlar Bunun için de meleklerin eve girmesine mâni olacak hallerden sakınmalıdırlar Meselâ, resim olan eve melek girmez Bunu bilerek, ona göre hareket etmelidirler
Hz Ebû Hüreyre (ra) Peygamber Efendimizin (sav) bu hususta şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "İçinde resim veya heykel gibi bir şey olan eve melâike girmez" (Ramûz, c2/470-8)
İslâmî şuura sahip karı-koca, birbirlerinin haklarına riâyet edecek, İslâmî ölçüleri göz önünde bulunduracak ve bunun neticesinde hem kendileri mesut olacak, hem de çocuklarını huzurlu bir atmosferde büyüteceklerdir Bunun için de her ikisi de dindarlıkta birbirlerini örnek almalıdırlar Saadetin temel şartı budur
Karı-koca arasındaki, sevgi ve hoşgörü, ancak İslâmî şuur ve âdapla gerçekleşir Onun ötesindeki sevgi, arizî (geçici) ve yapmacık bir sevgidir O nevi sevgilerin ömrü, çok kısadır Halbuki, dindar karı-kocalar arasındaki sevgi gerçek mânâda sonsuzdur Zira o sevginin asıl meyvesi, ebedî hayatta ortaya çıkacak, o dindar karı-koca Cennette ebedîyyen bir arada olacaklardır
Cevap: İmâma uyan kimse tek kişi ise, imâmın sağ yanında hizâsında durur Solunda durması mekrûhtur Arkasında durması da mekrûh olur Ayağının topuğu, imâmın topuğundan ileri olmazsa, namazı sahîh olur
İki ve daha çok kişi, imâmın arkasında durur Birincisi, imâmın tam arkasına, ikincisi birincinin sağına, üçüncüsü birincinin soluna, dördüncüsü ikincinin sağına, beşincisi üçüncünün soluna olarak dururlar
Bir kadın, imâmın arkasında durur Yanında durmaz Erkek de var ise, kadın erkeğin arkasında durup imâmla kılar
Cevap: Farzı yalnız kılan kimsenin yanında, o farzı cemâ'at ile kılmaya başlasalar, birinci rek'atte secde etmedi ise, ayakta iken bir yana selâm vererek, namazı bozar İmâma uyar
Birinci rek'atin secdesini yaptı ise, dört rek'atli farzlarda, iki rek'ati tamam kılıp selâm verir
Üçüncü rek'atin secdesini yapmadı ise, ayakta bir tarafa selâm verip bozar ve cemâ'ate katılır Üçüncü rek'atin secdesini yaptı ise, dört rek'ati tamamlar Sonra, öğle ve yatsı namazlarında imâma uyup, dört rek'at nâfile kılması iyi olur
İkindiyi, böyle cemâ'at ile kılamaz Sabah ve akşam farzında birinci rek'atte secde ettikten sonra da, namazı bozar Fakat, ikinci rek'atin secdesini yaptı ise, namazını tamamlar Sonra imâmla nâfile kılmaz
Usul usul cama değen her damlada ayrı bir nota ayrı bir ritm ve bütünde yeni bir şarkı oluşuyor
Her değişen mevsimde gökteki yıldızlara dokunup dokunamama telaşım artıyor Puslu ve kapalı havalardan nefret ediyorum
Kışları sevmem, kar yağmasını sadece evde sıcak kahvemi yudumlarken seviyorum
Hem yağmurlu havalarda dışarıda söylenen şarkıda beni anlatıyor, dinle
Duyuyor musun? Hani geçen gece bana bağırdığını ve beni nasıl üzdüğünü anlatıyor yağmur şarkısında
Hani beni azarlayıp, sonra hiçbirşey olmamış gibi bana sokulmanı bana dokunmanı ve benim hırçınlığımdan sana git dediğimi anlatıyor
Hani sen geçen akşam dışardayen saatlerce beni beklettiğini ve gelmediğini Hesap sorunca benden nasıl nefret edip beni sevmediğini anlatıyorlar
Adını söyleyemedim sevgilim doğru mu?
Hani beni seviyordun Sen şimdi bana yalan mı söyledin?
Şimdi otuzlu yıllarıma kadar ben hiçbir şey öğrenmeden saf saf mı gezmişim?
Şimdi söyle bana bu aşk mı? Değil biliyorum, şimdi öğrendim
Hani o umursamaz vurdumduymaz tavrın var ya
Neyse ben söylemeyeceğim, anlamadığıma şaşıyorum
Aşkın gözü kör derler ya, aşkın değil aşığın gözü K Ö R !!!
Sendin o üniversite yıllarımda beni kapıda bekleyen, ders bitiminde hani koşa koşa kaçar gibi herşeyden herkesten gidişimiz vardı El ele kol kola, ve gözlerimizi kimse ayırmazdı İkimizdik ne aramızda bir keçi, ne bir kedi kimse yoktu
Şimdi durup düşünüyorum dışarıda söylenen şarkıda yağmur bana neler anlatıyor Ama yoksun, yoksun, yoksun Duymalıydın bu sözleri
Bu masal yabancı değil hani bir kadın bir erkeği sever ve erkek kadını aldatır, bir gece gelmez evine, ertesi gün yalan söyler
İşte böyle birşeydi Sevildi, yaşandı, son söz söylendi ve bitti
Bitti
Ben bu masalın neresinden tutsam sökülüyor İçli içli ağlar mı bir masal Ağlıyor işte
Şişşştttt suss duymasın kimse
Ağlama , ağlatma kimseyi
Seni ağlatan aldatan anlamadıktan sonra kimse silmez gösyaşını, kimse elini tutup ağlama demez, kimse öpmez kızarmış gözlerinden
Sarılıp, başını yasalayacağın bir dost bile bulamazsın yeri geldiğinde
Korkmuyorum yalnız kalmaktan Zamanla elbet alışacak bu yürek
Demir kapı kilitlendi mi açılmaz bir daha
Anahtarını attım bir kuyuya, dilek diliyordum hatta başında, usul usul ağlıyordum yine
Allah''ım sevgilimi geri gönder bana, ne olursa olsun kavuşursam bırakmam bir daha
Yıllar geçti Şimdi ne üniversitede dersliğin önünde bekleyen, ne beni koruyup gözeten kalbi bir mendil kadar temiz sevgilim yoksun
Sevmiyorum ne sonbaharı ne kışı Yağan yağmurlar kanatıyor
Yağan yağmurda saklanıyorum, duymak istemiyorum bu şarkıyı
Hep aynı geceyi anlatıyor
Bir kadın neden ağlar söyleyin bana
Bir kadın neden kahreder?
Yar diye diye bekledim yıllarım geçti Hep bu yaram kanadı hiç kapanmadı, dilimden her söylenen sözde aldatıldım türküsü söylüyorum Bilmez ki bir erkek bunun ne olduğunu Ama bir kadın bunu yazar aklının en tenha bölgesine ve hiçbir şekilde silmez
Bir erkek bunu yeni aşkını bulduğunda unutur, bir kadın yeni sevgilisinde hep aynı durum yeniden başına gelecek diye daha çok ağlar
Bunu ne giden ne gelen anlar...
Hiç bir acı tercüman deil içimdeki acıya
Hiç bir söz teselli deil şu acıya
Sesizliğin bedelini canımla ödüyorum
Dileğim bir mucize gerçekleşsin ACILARIM dinsin
Herşey ne kolay ne basit gelmişti
En başta senin yokluğunun bu kadar acı olduğunu bilseydim hiç bu yalnışları yaparmıydım
ÖLÜMÜN diğer adının sen senin diğer adının hasret olduğunu öğrendim
Acı çekerek günler geçiyor
Gözümü kapadığımda hep aynı resim sen seninle hayallerim
Bu duyguları bana yaşatan sensin
Ama sen bunlardan bi haber
Aşk bu kadar acı olduğunu bilseydim
Hiç bulaşırmıydım
Hiç ömrümle oyun oynarmıydım
Hep bir yanım eksik
Şimdi sana bir başkasıyla mutluk dileyecek kadar yüreğim büyük değil olgun değilim
Hasretinden ağlıyorum şimdi
Yaşamamın sebebi bile sen
Seni bir kez daha görmeye cesaretim varmı
O acılara katlanacak kadar büyümedim
O masum bakışları bir daha görmeye ömrüm yeticekmi...
Ömer b Hattab (ra) şöyle anlatır:
Allah yolunda cihat için iyi cins bir atımı bir kimseye bağışlamıştım Bu kişi ata iyi bakamadı ve onun kıymetini bilemedi Daha sonra bu kişinin atı ucuz fiyata satacağını anladım ve Allah Resulü'ne bu atı satın alma konusunu sordum? Hz Peygamber (as): "O atı satın alma ve bağışladığın şeyi geriye alma Çünkü bağışladığı şeyi geriye alan, kustuğunu yiyen köpek gibidir" buyurdu
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3044
İbn Ömer'in (ra) anlattığına göre:
Ömer b Hattab bir kişiye Allah yolunda bir at bağışlamıştı Daha sonra o atı satılırken gördü ve onu satın almak istedi Bu konuyu Hz Peygamber'e sorduğunda Hz Peygamber (as): "Onu satın alma! Sadaka yaptığın şeyi geriye alma!" buyurdu
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3046
İbn Abbas'ın (ra) anlattığına göre:
Hz Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: "Sadakasından geri dönen kişi, kusan sonra da bu kustuğunu yiyen gibidir"
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3048
İbn Abbas'ın (ra) anlattığına göre:
Hz Peygamber (as): "Hibe ettiği şeyi geriye alan, kustuğunu yiyen gibidir" buyurmuştur
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3050
Beşir oğlu Numan'ın (ra) naklettiğine göre:
Numanı Babası Beşir, Hz Peygamber'e getirip: "Ben şu oğluma bir köle bağışladım," dedi Hz Peygamber (as): "Her çocuğuna bunun gibi bir hibe yaptın mı?" diye sordu Babam: "Hayır" deyince; Hz Peygamber: "Öyle ise bu oğluna verdiğini geri al" buyurdu
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3052
Cabir b Abdullah'ın (ra) anlattığına göre:
Hz Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir kimseye umra suretiyle bir mal hibe edilirse o mal (cahiliye dönemindekinin aksine bağışlayanın değil) artık hibe edilen kimsenin ve onun çocuklarının malı olur Çünkü o, hibe edilen kimsenin mülkiyetine girer ve onu bağışlayan kimseye dönmez Zira yapılan bu bağışa mirasçıların hakkı taalluk etmiştir"
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3062
Ebu Hureyre'nin (ra) naklettiğine göre:
Hz Peygamber (as) "Umra suretiyle bağış yapmak caizdir" buyurmuştur
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3073
İbn Ömer'in (ra) anlattığına göre:
Hz Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: "Bir müslümanın bir şey vasiyet etmek istediği halde onu yazılı halde yanında bulundurmadan iki gece geçirmesi doğru değildir"
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3074
Sa'd b Ebu Vakkas şöyle anlatmaktadır:
Veda haccında ölüm tehlikesi geçirdiğim hastalığımda Hz Peygamber (as) beni ziyaret etti Ben: Ey Allah'ın Resulü! Hastalık ve ağrılarım bu dereceye varmıştır Ben varlıklı bir insanım Bir tek kızımdan başka varisim yoktur Bu yüzden malımın üçte ikisini tasadduk edeyim mi? diye sordum Hz Peygamber: "Hayır," cevabını verdi Ben: Yarısını edeyim mi? dedim Hz Peygamber yine: "Hayır" dedi ve: "Üçte birini tasadduk et, üçte bir de çoktur Ey Sa'd! Senin, varislerini zengin bırakman, onları muhtaç ve halka ellerini açar bir halde bırakmandan daha iyidir Ey Sa'd! Allah rızası için yaptığın her harcamanın karşılığını mutlaka alacaksın Hatta (yemek yerken) hanımının ağzına koyduğun bir lokmadan da ecir alacaksın" buyurdu Ben devamla: Ey Allah'ın Resulü! (Siz Medine'ye döneceksiniz de) ben burada dostlarımdan geride mi kalacağım? diye sordum Hz Peygamber: "Hayır, sen geriye bırakılmayacaksın (Eğer burada kalır da) iyi amel yaparsan elbette onunla merteben yükselir Belki de burada uzun süre kalırsın da birtakım kimseler senden faydalanır; bazı kimseler de zarar görür Rabbim! Ashabımın hicretini tamamla, onları gerisin geri çevirme Ancak, çaresiz olan Sa'd b Havle'dir," buyurdu Ravi: Sa'd b Havle'nin Mekke'de ölmesinden dolayı Hz Peygamber'in ona çok üzüldüğünü söylemiştir
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3076
İbn Abbas (ra) şöyle anlatır:
İnsanlar vasiyetin miktarını üçte birden dörtte bire indirseler iyi olur Çünkü Hz Peygamber (as): "Malınızın (sadece) üçte birini bağışlayın Aslında üçte bir dahi çoktur" buyurmuştur
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3080
İbn Ömer'in (ra) anlattığına göre:
Ömer b Hattab'ın payına Hayber'de bir arazi düşmüştü O, bir gün bu arazi konusundaki görüşünü almak üzere Hz Peygamber'e (as) gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Hisseme Hayber'de bir arazi düştü ki daha önce ondan daha kıymetlisi elime geçmemiştir Bu mal hususunda ne buyurursunuz?" diye sordu Hz Peygamber: "İstersen toprağı vakfederek gelirini tasadduk edersin" buyurdu İbn Ömer dedi ki: Hz Ömer bu araziyi alınıp satılmamak, miras olunmamak ve hibe edilmemek üzere tasadduk etti Gelirinden de fakirlere, akrabalara mükatep (hürriyetini satın alma sözleşmesi yapmış olan) kölelerin hürriyete kavuşturulmasına, Allah yoluna, yolculara ve misafirlere tasadduk etti Onun idaresini üzerine alan kimseye bunu servet aracı olarak kullanmamak şartıyla normal ölçüler içerisinde ondan yemesinde ve bir başkasına yemesi için vermesinde mahzur yoktu
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3085
Talha b Musarrıf (ra) şöyle anlatır:
Abdullah b Ebu Evfa'ya (ra) Hz Peygamber (as) vasiyette bulunmuş muydu? diye sordum Abdullah b Ebu Evfa da: "Hayır," dedi Ben: Öyle ise müslümanlara vasiyet niçin gerekli görüldü, yahut niçin vasiyette bulunmak emredildi? dedim O, "Yüce Allah'ın kitabına bağlanmayı vasiyet etti" şeklinde cevap verdi
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3086
Hz Aişe (rah) şöyle anlatır:
Hz Peygamber (as) geriye ne bir dinar, ne bir dirhem, ne bir koyun, ne bir deve bıraktı ve hiçbir şeyi de vasiyet etmedi
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3087
Saîd b Cübeyr (ra) İbn Abbas'ın şöyle söylediğini anlatır:
İbn Abbas bir defasında: "O perşembe günü, o perşembe gündü ne acı gündü!" demiş ve gözyaşları kumları ıslatacak şekilde ağlamıştı Bunun üzerine ben: Ey Abbas oğlu! Perşembe günü ne oldu ki? diye sordum O şöyle dedi: Hz Peygamber'in (son hastalığındaki) ağrısı arttı da: "Bana yazacak bir şey getirin Size bir şey yazdırayım da benden sonra yolunuzu kaybetmeyesiniz" buyurdu Bunun üzerine orada bulunanlar (yazılsın yazılmasın diye) aralarında anlaşamayarak münakaşa ettiler Hz Peygamber de: "Bir peygamberin huzurunda münakaşa etmek yakışmaz" buyurdu Oradaki sahabeler: "Hz Peygamber'in neyi var, hastalıktan dolayı sayıklıyor mu? Kendisine bir sorun" dediler Hz Peygamber: "Beni (kendi hâlime) bırakın! Böylesi daha iyi Sizlere üç şey vasiyet ediyorum: Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarınız Yabancı heyetlere benim ikram ettiğim gibi siz de saygı gösterip ikram ediniz" buyurmuştur İbn Cureyc: "İbn Abbas burada üçüncüyü söylemedi, yahut söyledi de ben unuttum" demiştir
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3089
1) Abdullah bin Mes'ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'O gün cehennem getirilecek, onun yetmiş bin bağı olacak ve her bağ ile beraber cehennemi çeken yetmiş bin melek bulunacaktır' buyurdu."
Müslim 2842/29, Tirmizi 2698
2) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'...Allah ateşi yarattığı vakit Cebrail'e:
−'Ey Cibril! Git, cehenneme bak' buyurdu. Cebrail gitti, cehenneme baktı. Sonra geldi ve:
−Ey Rabbım! İzzetine yemin ederim ki, cehennemi kim işitirse ona asla girmez dedi. Allah, cehennemi şehvet çekici şeylerle donatıp:
−'Ey Cibril! Git, ona bak' buyurdu. Cibril gitti, cehenneme baktı. Sonra geldi:
−Ey Rabbım! İzzetine yemin ederim ki, hiçbir kimse dışarıda kalmadan hepsi cehenneme girer diye korktum dedi' buyurdu."
Ebu Davud 4744, Tirmizi 2685
3) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) de
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Cehennem de nefsin arzularıyla kuşatılmıştır' buyurdu."
Buhari 6412, Müslim 2822/1, Tirmizi 2684
4) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Sizin şu ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir parçadır' dedi. Sahabeler:
−Ya Rasulallah! Vallahi dünya ateşi muhakkak kâfi gelir dediler. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−'Cehennem ateşi dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece daha fazla kılındı. Bunların her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir' buyurdu."
Müslim 2843/30, Buhari 3064, Tirmizi 2715
5) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Cehennem ateşi Rabb'ine şikâyet edip:
−Ya Rabb! Bir kısmım bir kısmımı yiyor ben kendi kendimi yiyorum, izin ver dedi. Allah da ona iki defa nefes vermesi için izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes yazın. Bulduğunuz en şiddetli sıcak onun hararetinden, en şiddetli soğuk da zemheririndendir' buyurdu."
Buhari 3062, Tirmizi 2719, İbn Mace 4319
6) Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir seferde idi. Bilal'e öğle ezanını:
−'Serinlik vakte bırak!' buyurdu. Bir müddet sonra yine:
−'Serinliği bekle, ta tepelerin gölgeleri arkalarına dönünceye kadar' buyurdu. Sonra:
−'Namazı serinliğe bırakınız. Şüphesiz sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır' buyurdu."
Buhari 3062
7) Utbe bin Gazvan (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Kocaman bir kaya cehennemin kenarından aşağı bırakılır, cehennem çukuruna yetmiş sene iniş yapar ve yine dibine varamaz.' Utbe bin Gazvan şöyle devam etti:
Ömer (Radiyallahu Anh) şöyle derdi:
−Cehennem ateşini sık sık hatırlayın. Onun sıcaklığı şiddetli, dibi derin ve kamçıları demirdendir."
Tirmizi 2701
8) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Bir gün Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde idik. Ansızın bir düşme sesi işittik. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−'Bu nedir, bilir misiniz?' diye sordu. Biz:
−Allah ve Rasulü en iyi bilendir dedik. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−'Bu, cehennemin içine atılmış bir taştır ki, yetmiş sonbahardan beri yol almaktadır. Şimdi o cehennemin içine uzandı ve nihayet dibine varıp dayandı' buyurdu."
Müslim 2844/31
9) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) den;
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Cehennem ve cennet münakaşa ettiler. Cehennem:
−Ben kibirlenenler, büyüklenenlere ve zorbalara tercih olundum dedi. Cennet de:
−Niye bana insanların ancak zayıfları, hakir görülenleri ve acizleri giriyor? dedi. Allah cennete:
−'Sen benim rahmetimsin, ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim' buyurdu. Cehenneme de:
−'Sen benim azabımsın, ben seninle kullarımdan dilediğime azabederim. Her birinize de dolusu vardır' buyurdu. Fakat cehenneme gelince dolmak bilmez. Nihayet Allah ayağını onun üzerine koyar, cehennem de:
−Yetişir! Yetişir! der. İşte o zaman cehennem dolar ve bazısı bazısına büzülür' buyurdu."
Müslim 2846/35
10) Harise bin Vehb el-Huzai (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Ben Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'...Dikkat edin! Size ateş ehlini de haber veriyorum: Onlar da her katı yürekli, kibirli ve büyüklük taslayan kimselerdir' buyurdu."
Buhari 4902, Müslim 2853/46, Tirmizi 2732, İbni Mace 4116
11) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Kıyamet günü cehennemden bir boyun çıkacaktır ki, onun gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan bir dili olacaktır. Diyecektir ki:
−Ben üç kişiye tayin edildim:
1−Her inatçı zorbaya,
2−Allah ile beraber başka bir ilaha ibadet eden her insana ve
3−Musavvirlere (yani) canlı resmi ve heykeli yapanlara' buyurdu."
Tirmizi 2700
12) Usame (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'...Lakin ateş ehli ateşe girmeye emrolunmuşlardı. Ben cehennemin kapısı önünde de durdum. Oraya girenlerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm!' buyurdu."
Buhari 6456, Tirmizi 2729
1) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Ey Allah'ım! Kabrimi tapılan bir put yapma' buyurdu"
Malik 1/172-85, Abdurrezzak 15916, Ahmed 2/246
2) Ali bin Hüseyin (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:
"Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in kabrinin bulunduğu evin yanındaki gediğe gelen bir adam gördü Adam o gediğe giriyor ve orada dua ediyordu Ali bin Hüseyin (Radiyallahu Anhuma) adamı bu fiilden yasakladı da:
−Babam ve dedem tariki ile işittiğim bir hadisi sana nakledeyim dedi:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Kabrimi bayram yeri edinmeyin' buyurdu"
Ebu Yağla 469, Ebu Davud 2042, Ahmed 2/246
3) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Evlerinizi kabirler, kabrimi de bayram yeri edinmeyiniz Her nerede olursanız, oradan bana selam gönderiniz; sizin selamınız bana ulaştırılır' buyurdu"
Ebu Davud 2042, Ahmed 2/367
4) Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
"Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kalkamayıp vefatıyla neticelenen hastalığında şöyle buyurmuştur:
'Allah Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin Onlar nebilerinin kabirlerini mescid edinmişlerdir' Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in bu sakındırması olmasaydı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in kabri açıkta olurdu Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrinin mescid edinilmesinden korkmuş ve ondan ümmetini sakındırmıştır"
Buhari 4441
5) Zeyd bin Eslem (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Ey Allah'ım! Kabrimi kendisine namaz kılınan bir put yapma Nebilerinin kabirlerini mescidler edinen kavme Allah'ın gazabı şiddetlenir' buyurdu"
İbni Ebi Şeybe 2/269
6) Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
"Ümmü Seleme (Radiyallahu Anha) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e Habeşistan beldesinde gördüğü bir kiliseyi zikretti O kiliseye Mariye deniliyordu Ümmü Seleme (Radiyallahu Anha) o kilisede gördüğü resimleri anlattı Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−'Onlar öyle bir toplum ki; içlerinde salih bir kul veya salih bir kimse öldüğünde onun kabri üzere mescid inşa ederler O resimleri de oraya yaparlar İşte onlar Allah-u Teâlâ katında mahlûkatın en şerlileridir' buyurdu"
Buhari 427, Müslim 528/16, İbni Ebi Şeybe 3/225, Nesei 702, Ahmed 6/51
7) Abdullah ibni Mesud (Radiyallahu Anhuma) şöyle diyor:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i işittim:
'İnsanların en şerlileri kendileri hayatta iken kıyamet üzerlerine kopan ve kabirleri mescidler edinen kimselerdir' buyuruyordu"
İbni Hibban el-İhsan 2325, İbni Huzeyme 789, Tabarani 10413, Bezzar 3420, Ahmed 1/405-435
8) Cündeb bin Abdullah (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Vefatından beş gün önce Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i işittim:
'Sizden önceki kimseler nebilerinin ve salihlerinin kabirlerini mescid ediniyorlardı Ben size bunu kesin olarak yasaklıyorum' buyuruyordu"
Müslim 532/23, Ebu Avane 1/401, Tabarani Mucemu'l-Kebir 1686, İbni Sa'd 2/240
9) Ebu Mersed el-Ganevi (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Kabirlerin üzerine oturmayınız ve onlara doğru namaz kılmayınız' buyurdu"
Müslim 972/97-98, Ebu Davud 3229, Nesei 759, Tirmizi 1050, Beyhaki 4/79, Ahmed 4/135
Not: Kişi kabir ziyaretini, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in dediği gibi sadece ahreti veya ölümü hatırlamak için yapmalıdır
Bureyde (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
'Ben kabirleri ziyaretten sizi yasaklamıştım Artık onları ziyaret edebilirsiniz Çünkü kabirler sizlere ahireti hatırlatır Kim kabir ziyareti yapmak istiyorsa yapsın, ancak batıl bir söz söylemesin' buyurdu"
Müslim 977/106, Ebu Davud 3235, Nesei 2031, 2032, 4441, 5667, 5668, 5669, Beyhaki 4/77, Ahmed 5/3, 50, 355, 356, 361
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
"Ümmü Habibe ile Ümmü Seleme, Habeşistan'da gördükleri içinde resimler bulunan bir kiliseden bahsettiler Bu kiliseyi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e de anlattılar Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−'Onlar içlerindeki salih bir kimsenin vefat ettiğinde, kabri üzerine bir (türbe dikip) mescid yaparlar İçine de o şekilleri resmederler İşte onlar, kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileridirler' buyurdu"
Buhari 527
Bu hadis bize kabirlerin üzerine türbe yapmanın, bu şekilde oraları mescid edinmenin bizi Allah'ın yanında yaratılmışların en şerlisi haline dönüştürdüğünü bildirmektedir
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrinin bayram yeri edinilmesini yasaklayıp şöyle buyurmuştur:
"Evlerinizi kabirler, kabrimi de bayram yeri yapmayın! Nerede olursanız oradan bana salât-u selam getirin Çünkü selamınız bana ulaştırılır"
Ebu Davud 2042, Albani Sahihu'l-Cami 7226
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendi kabrine veya başkalarının kabrine ziyaret amacıyla yolculuk yapılmasını yasaklamıştır Çünkü her hangi bir kabri ziyaret amacıyla yolculuk yapmak, o kabri bayram yeri edinmektir
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
"Şu üç mescidin gayrına yükler bağlanıp yolculuk yapılmaz:
1) Benim bu mescidim,
2) Mescidi Haram ve
3) Mescidi Aksadır"
Buhari 1130, Müslim 1397/511
"Karşı cinsten olan insanlar birbirlerini her zaman daha iyi anlarlar. "
"Kendi cinsinden on dostun olacağına, karşı cinsten bir dostun olsun."
" Karşı cins, seni yanıtlarken, tarafsızdır. Kendisi ile mukayese etmeden verir yanıtlarını. Eş cinsli olmanın doğuracağı kıskançlık yoktur, söylemlerinde."
Bunlar, yetişirken ailem kadınlarının bana sıkça söylediği sözlerdi. Babamın tüm karşı çıkmalarına rağmen annem var gücü ile bizi destekler ve karşı cinsten insanlarla dostluklar, arkadaşlıklar oluşturmamız için çabalardı.
Babamla evlilikleri elli beş yıla dayandı. Elli beş yıl öncesinin Edremit'inde, annemin erkek arkadaşları varmış. Birçoğu ile - hayatta olanlarla - hala görüşür. Kardeş gibi sarılır, öpüşür. Hayatta tanıdığım en sosyal, en özgüvenli insandır. Bizim de öyle yetişmemiz için elinden geleni yapmıştır, her zaman.
Onun bu öğretileri sayesinde pek çok erkek arkadaşa sahip oldum. İçlerinde çok özel olan da oldu. Ama öyle güzeldi ki dostluğumuz, kardeşliğimiz, arkadaşlığımız asla kelimelere dökülmedi özelliğimiz.
İlk yürek titrememdi. Hatta o yaşlarımın ilk ve tekiydi.
Biz, ayrılmaz ikiliydik. İkimizden birini bulmak isteyen diğerimize sorar, öğrenirdi nerede olduğumuzu.
Bütün bu özelliğimize rağmen ne sorsam bana en doğru, en yalın, en olması gereken yanıtı verirdi. Birbirimizi uyarırdık. " Bak şu kişi sana farklı yaklaşıyor " ya da " Sana şöyle dedi ya? Aslında onun açılımı böyle idi."
Hiç unutmamam, bir cumartesi, her zaman buluştuğumuz pastanenin kapısından içeri girdiğimde donup kalmıştım. Benim de tanıdığım bir kızla yan yana oturuyorlardı. Üstelik kızın ona olan ilgisini fark etmiş ve kendisini uyarmıştım; " Davranışlarına dikkat et. Seninle ilgili düşüncesi dostça değil. Ve sen farkında olmadan onu destekliyorsun, yüreklendiriyorsun bu konuda" demiştim. Hemen arkasından da gizli bir uyarı göndermiştim; " Ama bu durumdan memnunsan "
Bana inanmamıştı." Yok canım yanılıyorsun. O benim arkadaşım " demişti. Yan yanaydılar, hem de keyifli bir sohbete dalmışlardı. Benim geldiğimi hissetti - hep hissederdi - başını kaldırdı, gözlerimiz buluştu. O kısacık zaman süresince ben kendimi toparlamış ve gülerek onlara yaklaşıyordum. Bir saniye gözlerime baktı " Selam " dedi. Bir daha ne o kızı onun yanında, ne de onu o kızın yanında görmedim.
Çok sonra bana hissettiklerimde haklı olduğumu söyledi. Kız, ona o gün duygularından bahsetmiş ve " Yanılmıyorsam duygularımız karşılıklı?" demiş. " Sana inanmadığım için özür dilerim. Hemcinsinin duygularını benden daha iyi anlayacağını düşünemedim. " dedi.
Biz kadınlar, daha doğrusu dişiler, birbirimizin beden dilinden çok iyi anlarız. Birbirimizin kokusunu çok iyi duyarız. Gözlerimizden, bedenlerimizden yayılan sinyalleri çok iyi algılarız. Bizim olana karşı gönderilen her türlü sinyali daha gönderildiği yere ulaşmadan yakalar ve şifresini çözüveririz. Önce bir karşı sinyal göndeririz " Yaklaşma " deriz. Bu ilk ve kibar olan uyarıdır. Sonrasında duruma göre ya sertleşilir ya da karşılıklı anlaşma sağlanır.
Nasıl ki, biz kadınlar erkek dünyasını anlayamıyorsak, erkekler de biz kadınların dünyasını anlayamazlar.
Bu çok ilginç bir olaydır aslında. Herkesin farklı bir naturası vardır. Farklı bir vücut kimyası. Ama cinslerin kendilerine özgü bazı temel özellikleri de vardır. Eş cins tarafından kolayca fark edilen, hissedilen, görülen benzerliklerdir bunlar. Karşı cinsin anlamasına imkân yoktur. Bu konuda ne kadar uzman, bilgili ve deneyimli olduğunu iddia etse de. Bir el hareketi, bir kelime ve hatta o kelime söylenirken ki ses tonu, vurgu. Hatta hatta o kelimenin kullanılmış olması. Hepsi birer işarettir.
Bu sebeptendir ki, çiftler arasında, tartışmalar çıkar. Bir taraf " Farkında değil misin? Sana yazıyor " derken diğer taraf " Saçmalama, olur mu öyle şey? Senin fesatlığın " diye red eder. Hatta masum bir insanı suçlamış olarak değerlendirilir ve haksız olan taraf oluverirsiniz. Üstelik fesat, kötü niyetli ilan edilirsiniz. Hiç yoktan
Hangi cinsten olursanız olun içinde olduğunuz bu ve benzeri bir durumu çok net algılayamazsınız. Üçüncü göz, yani olayın dışında kalan kişi, çok daha net gözlemler. Hele taraflardan biri kendi cinsindense; uyarılarını dikkate almak gerekir. Hem cinsdaşlığının hem de dışarıdan bakışının analizi en doğru olandır.
Benim ki küçük bir gözlem ve paylaşım.
Deneyimler ve yaşananlar sonucu oluşmuş bir saptama.
Zaman, öyküler yazdırıyor insanın hayatında. Olaylar ve kişilerle. An geliyor hiç yaşamam dediğiniz şeyi yaşıyorsunuz. An geliyor tanışmam mümkün değil dediğiniz kişi ile tanışıveriyorsunuz. Kimine kader diyip geçiyorsunuz. Kimine de tesadüf. Hoşsa, mutluysanız güzel bir tesadüf oluyor adı. Eziliyor, yok oluyormuş gibi hissediyorsanız da kader diyip çıkıveriyorsunuz işin içinden.
Olaylar mı, kişiler mi daha etken oluyor insanın hayatında? Yoksa ikisi birden mi?
Olaylar mı kişileri yaratıyor?
Kişiler mi olayları yaşatıyor?
Birini tanıyorsunuz. Hani şu tanışmam mümkün dediğiniz birini. Bir şey sebep oluyor. Tesadüf? Kader? Adını koymak için olaylar gerekiyor. Yaşamak gerekiyor.
Yaşamak.
Tanımak.
Anlamak.
Adını koymak.
Zamanın yazdırdığı bir öykü oluşuyor.
Hiçbir şey bilmeden çıktığınız bir serüven.
Siz.
Ve.
O.
Başlangıçta nelere güldüğünü bilmiyorsunuz. Hatta belki gülerken yüzünün aldığı şekli bile bilemiyorsunuz.
Neyin sizi ağlattığı hakkında hiçbir fikri yok. Hatta belki ağlamaktan nefret ettiğinizi ve bu yüzden hiç ağlamadığınızı bile bilmiyor.
O sizin neler yaşadığınızı bilmiyor. Siz onun hangi yollardan geçerek geldiğini.
Çerçeveler içine oturtmaya çalışıyorsunuz birbirinizi. Kendi sınırlarınızın içine hapsetmeye çalışıyorsunuz. Boşuna mücadele ettiğinizi fark etmeden. Karşılıklı yok sayıyorsunuz aslında birbirinizi.
Yürürken yanından geçip fark etmeyeceğiniz bir insanla yan yana buluveriyorsunuz kendinizi.
O'na göre kimsiniz?
Size göre kim?
Sıfat arar insan kendisine. Bulmak istediği sıfatlardan birini bulup oturmak ister odağına. Çoğunlukla bulduğu, aradığı sıfat değildir. Üzülür, incinir.
Kelimelerden, cümlelerden, tenlerden anılar yaratırsınız.
Karşılıklı içilen kahveden. Dokunan kadehlerden. Yakalanan bir bakıştan. Bir telefon konuşmasından. İki satırlık mesajdan.
Anılar biriktirirsiniz.
" En güzel anılar, iki kişilik hayallerden doğar "
Anı, geçmiş.
Hayal, gelecektir.
Geçmişinizi yaratırsınız, ,istemediğiniz kadar.
Gelecek?
Belki.
Hayal kurmayı unutmamışsanız.
İkiniz de.
Ben yine çocuk olsam, dizlerine yatsam. Ya da süt kokulu göğüslerine koysam başımı. Sen bana masal anlatsan, anne.
Bir varmış, bir yokmuş la başlamasın ama ne olur. Öylesine sevmez oldum ki o iki kelimeyi. Var ve yok. Kim var? Kim yok? Hiç bilemedim. Acaba sen mi bana öğretmedin anne? Yoksa ben mi seni dinlemedim, can kulağı ile? Her neyse; sen o cümleyi söyleme yine de.
Çok sevmesin kızla oğlan birbirlerini, olur mu anne? Hatta hiç sevgili olmasınlar. Sevgi, hep canımı yaktı anne. Biliyorum sen bana öyle olur dememiştin. Kızma, yalan söyledin demiyorum sana. Belki ben bilemedim yaşamasını? Ben yanlış anlamlar yükledim? Ama kim " Seni seviyorum " dediyse, beş dakika geçmeden canımı yaktı anne. Kulaklarım bile korkar oldu o cümleden. Yüreğim, çekingen. Sana nasıl söylerdim? Yapma anne. Her duan öyle başlamaz mıydı? " Tanrım, kızlarımın kıymetini bilecek, üzmeyecek, çok sevecek insanlar çıkart karşılarına. " Çıkmadı işte, ne yapalım? Yok, hâşâ Tanrı'ya niye sitem edeyim? Olur mu öyle şey? Mutlaka çıkmıştır da ben yaşamasını bilememişimdir. Biliyorum anacığım, sen bize sevginin en güzelini öğrettin. En doğrusunu yaşattın evimizde. Ama bak, beş parmağın beşi bile aynı değil. Demek ki her şey öğrenildiği, öğretildiği gibi yaşanamıyor. Üzülme, kıyamam sana. Arkadaş olsunlar? Arkadaşça, dostça sevsinler birbirlerini, olmaz mı? Hem hiç ayrılmazlar o zaman. Hiç üzmezler birbirlerini.
Gökten üç elma da düşmesin. Gökten ne düştüyse başıma hepsi taştı anne. Yok, kanatmadı, merak etme. Öyle bildiğin kaya parçası değildi. Mecazi anlamda dedim. Hani sen derdin ya hep " Muhallebi yesem, dişim kırılacak " diye? İşte onun gibiydi benim de söylediğim. Elma düşen var mı? Bilmiyorum ama bana hiç denk gelmedi, o elmanın bir tanesi bile.
Bana öyle bir masal anlat ki
Neden sustun anne?
İstediğim gibi masal mı yok?
Boş ver, adı üstünde " Masal " zaten. İnanacağım günleri çoktan geçtim nasılsa.
Öyle güzel öğrettiler ki, sevginin, aşkın, seni sevi yorum'un masal olduğunu; sen bile şaşar kalırsın, anne.
Ama ben yine de dizlerine yatayım. Sen saçlarımı okşa. Sevgiyle okşanmayı özledim anne. Yumuşak bir elin dokunuşunu özledim. Öyle sert dokundular ki bedenime, anneciğim. Her yeri yara, bere içinde.
Ya da süt kokulu göğsüne yaslayayım başımı. Sen şefkatle sarıl bana. Şefkatle sarmalanmayı özledim anne. Üzüntüsüz sevilmeyi özledim. Canım yanmadan sevmeyi. Ninem kırk yama yapardı, hatırladın mı? Yüreğim aynı öyle anne. Artık yamayacak yeri bile kalmadı. Ruhumu ise hiç bulamaz oldum.
Gençlik yıllarımızın erken zamanlarında hayaller kurarız, sıkça. Sevgiyi düşleriz. Kimi seveceğiz? Nasıl biri olacak? O bizi ne kadar sevecek? Uzar gider düşlerimiz, aynı çizgi üstünde, zıplaya zıplaya.
Bir dönem fizik görünüş önemlidir, hayali sevgilimizde. Esmer, sarışın, kumral. Nasıl bir işi olacak? Nasıl giyinecek? Evimiz, çocuklarımızUzar gider liste. Hayal ya! Ucu, bucağı yok nasılsa. Kurarız kurabildiğimiz kadar.
Lise yıllarına kadar pek bir hovarda geçer zamanlarımız. Cinsiyet, aşk-meşk çok fazla ilgimizi çekmez. Akil baliğ oluncaya kadar, tozunu atarız dünyanın.
Sonra, bir anda, her şey değişmeye başlar. Vücutlarımız değişir önce. Bakışlarımız, duruşumuz farklılaşır hemen ardından. Ve farklı kokular duymaya, duygular hissetmeye başlarız. Kanımız deli gibi akmaya başlar damarlarımızda. Lise yıllarımızın orta ve son dönemleridir. Yasaklar ve bedensel, ruhsal değişimlerimiz arasında sıkışır kalırız.
Kurallar çevirmiştir her yanımızı. Öyle kurallardır ki; " Erkeklerle konuşma. Yanlarına bile yaklaşma. Elleme, dokunma. " Hangi şaşkın akıllının koyduğu bilinmez." Gel beni ez, geç " derler adeta. Daha çok kışkırtırlar insanı. Hal böyle olunca bizlerde gençliğin dinamik adımları ile ezer geçeriz.
Ezdiğimiz her kuralla, çiğnediğimiz her yasakla büyüdüğümüzü zannederiz. Adam olduk sanırız. Kurduğumuz hayallere yaklaştığımızı düşünürüz, uzaklaştığımızı fark etmeden.
Üniversite yılları başlar. Olamadıysa ev hayatına adım atarız. Neresindeysek hayatın, ona göre yaşamaya devam ederiz.
Günler akıp gider. Biz arkasından bakarız. İnsanlar girer, çıkar hayatımıza. Tecrübe dediğimiz saçmalığı yaşarız, ard arda. Yaralanırız, kanarız, acırız, ağlarız. Törpüleniriz. Yontuluruz. Şekil alma savaşı verirken, öz şeklimizi kaybederiz.
Sonra
Sonra, asıl perdesi açılır oyunun. Aşık oluruz. Aşık mı oluruz? Olduk mu zannederiz? Orası meçhuldür. Sonra netleşecek bir olaydır.
Ve
Evleniriz
İş, ev, sorumluluklar, artan mesuliyetler derken tüm hayallerimizi, beklentilerimizi, ümitlerimizi sarıp sarmalar gizli bir bölmeye kaldırırız. Başlarız koşturmaya. Bir süre, el ele. Bir süre, yan yana. Derken, ayrı yönlere. Parçalanır, dağılır, savrulur gideriz ayrı yollara, başka hayatlara. Harç bitmiş, yapı paydostur.
Sonra
Sonra bir gün, ne olursa olur ve bir sevgi girer hayatımıza. Özlenen, beklenen. Alt üst olur dünyamız. Yıllar boyu özenle sakladığımız her şey ortalığa dökülür. Sarıp, sarmalayıp sakladığımız bütün duygularımızı yaşamak isteriz bir anda.
Uzun süre aç kalan yüreğimiz, deli bir iştahla saldırır önüne konan bu leziz yemeğe. Öyle çok yer, öyle çok yer ki şişer, balon gibi. Farkına bile varmaz her şeyi nasıl arsızca tüketip bir anda bitirdiğinin. Bir bakar ki tek bir kırıntı bile kalmamış. Yarın ne yiyeceğim? Endişesi kaplar her bir yanını. Yarın olduğundaysa çok geçtir.
Yine açtır yüreğimiz..
Yine yalnızdır ruhumuz
Hayallerimiz?
Onlar neydi ki?
Düşünür, düşünür bulamayız