Ey sen aklımın aynası
Düşüncelerimin ışığı
Düşüncem, düşüncene
Gözlerim, gözlerine
Ne güzel bakışır.
İnce bele gümüş kemer
Leyla' ya Mecnun
Ne güzel yakışır.
Ey sen gözümün kökü,
Evimin direği,
Olmasaydı aydınlık,
Kalacaktık karanlığa gebe.
Çöl ortasındaki ot için
Bir damla su hediye.
Değilmiki, muhtacım ben sana,
Muhtaçsın sen bana.
Yollarım bağlı yollarına.
Bu ayak, bu kalbe giden yolda nasırlaştı.
Bu vucut, sevgisizlikten fenalaştı.
Sen olmasan,
Ben olmazdım.
Sen varsın diye ben varım.
Bütün bu sevgiler,
Bütün bu sevgililer,
Leyla'lar, Mecnun'lar
Geceler, gündüzler
Sen varsın diye var.
Sen varsın diyedir, bütün bu hesaplar.
Kıskanırım ben, kıskanırım.
Seni senden kıskanırım.
Belki de sen varsın diyedir,çıkan bu savaşlar.
Anlamı yok sensiz geçen günlerin.
Ne anlamı var ?
Aysız dünyanın,
Dikensiz gülün,
Gülsüz bülbülün.Ne anlamı var.
Vaha çöle lazımdır
Kartala leş
Işığa ateş
Sensiz çaresizim hepten.
Ve bana ,
Sen lazımsın sen.
Sen ey umudumun filizi,
Karanlığımın ışığı
Seninle beslediğimiz aşkımız vardı.
Ve bir yanda sen ,
Öte yanda ben,
Ortada sevdamız kaldı.
Ve eğer,
Kalpler sevgisiz,
Ağızlar dilsiz,
Gözler kör,
Kulaklar sağır ise,
Sevgiler nefret
Sevgililer ihanet içindedir.
Ve bütün ayrılıklar, sevgi ihanetidir.
Ve sevgi ihanetinde,
Gereği yok birleşmelerin.
Ve içinde sevda yoksa
Gereği yok yalan öpüşmelerin.......
Benim anlatacaklarım komik olmasa da sadece ilgimi çeken ufak dipnotlar.ABD Orlando_Miami seyahatim Ankara_İstanbul aktarmalı idi ve İstanbuldan Orlando'ya 11 saat uçakta kalmak havada birkere bu beni öncelikle bayağı bir germişti.Uçağa bindiğim gün pazar sabahı iken oraya indiğimizde yine pazar günü öğleden sonrasıydı yani bi anda sanki onca zaman nereye aktı gitti diyorsunuz ve arada ki zaman farkı sizi bayağı bir şaşırtıyor beden ve kafa olarak..
Orda belirgin dikkatimi çeken alışveriş için biz memleketimizde XL kıyafetlerde belli yerlerde bulunduğunu biliyoruz ama orda da küçük beden kıyafetler zor bulunuyor çünkü halkı çok iri ve boylular...Alışverişte bi hayli zorlandım çünkü küçük bedenler karaborsa sanki .Halktan kimi görseniz aşırı bir kiloya sahipler.Zayıf insanı nadir görebilirsiniz orada...
Çok beğenimi kazanan bir olay ise şiddetli bir yağmur ve rüzgarın ardından caddede yarım saatin içinde en ufak dahi ne yağmur suyu kaldı nede etrafta bir kağıt vs. parçası...Nasıl bir altyapı mevcutsa anında o yağmur suyu çekildi ve etraf yağmamış gibi kuru kaldı bu çok dikkatimi çekmişti..
Ülkemizde uzun süreden beridir eğitimde, ekonomide büyük çöküşler yaşanmaktadır. Milli, ahlaki, kültürel değerlerimiz aşırı derecede erozyona uğratılmıştır. İşsizlikse yıllar içinde büyük sorun olmuş, günümüz ekonomik kriz sonucunda had safhaya ulaşmıştır.
Ülkemizde toplumsal çöküş yaşanmaktadır, toplumsal çöküş tehlikelidir, zamanında önlemler alınmazsa etkilidir, süreklidir, kalıcıdır, yıkıcıdır.
Toplumsal çöküş ülkeyi baştan sona kasıp kavurur, içinden çıkılmaz hale gelinebilir, ülkeyi bataklık haline çevirir, suç oranı, suçlu sayısı her geçen gün sürekli artar.
Çoğu zaman ülkede yaşayanların büyük kesimi günlük yaşamın yorucu koşuşturmacaları ve ekonomik kıskacın içinde ya da gündeme kasıtlı ve bilinçli olarak düşürülen toplumu boş tartışmaların odağına çeken suni gelişimler sonucunda olayları ve olanları net ve açık göremediklerinden dolayı insanlar yokluğa,sefalete,
mutsuzluğa, umutsuzluğa sürüklenir
Şimdi bu noktada yazılı ve görsel basının yaşanan olaylarda ki rolünü unutmamak gerekir, çünkü yaşanan bu olaylarda basın kendine biçilen rolü gayet iyi yaparak toplumu sürekli yanlı ve aldatıcı birçok pembe rüya âlemiyle dolu programlarla insanları uyuşturma, ahlaki, milli, kültürel değerlerinden uzaklaştırarak yozlaştırma rolünü gayet başarılı şekilde yerine getirir.
Ancak yaşanan bu olaylar zincirinde ülkenin çok fazlaca zarar gördüğünü anlayan az bir kesim tehlikenin vahametine vararak sesini çıkarır, ama sonuç olarak bu kesimin de sesi bir şekilde bastırılır, susturulur, çoğunluğun duymaması için engellenir. Çoğunluk olarak çöküşün farkında değilizdir veya farkındayızdır da vurdumduymazlık içindeyiz, ne yapabiliriz diye çaresizlikle boyun eğmişizdir. Belirli bir kesiminin de bu çöküş çarkının işleyişinde ''bal tutan parmak yalar'' misali az çok menfaati vardır, yine pek az güçlü bir kesim bu çarkın işlemesinde ve dönmesinde etkin görev alan bu çöküşten asıl nemalanan kesimdir
********
Ülkemizde ki toplumsal çöküşün ilk etkisi eğitim ve güzel dilimiz Türkçemizde ki yozlaştırılma ve bozulma ile başlamıştır. Eğitim sisteminin ve dünyanın en zengin, eski, köklü dili güzel Türkçemiz yıllar içinde erozyona uğratılmıştır. Türkçe mi, yabancı mı ne olduğu belirsiz hilkat garibesi anlaşılmaz uyduruk sözcüklerle Türkçemiz özünden uzaklaştırılmış, milli eğitim sistemimiz ise millilikten çıkartılarak siyasi erklerin elinde yap_boz tahtasına dönüştürülmüştür.
Ülke genelinde milli eğitime, milli, kültürel, ahlaki değerlere yeterince cevap verilemeyişi yetmezmiş gibi özel okul ve özel dershanelerin övülmesiyle içerde, dışarıda yaygınlaşması, denetim yetersizliği, öğretmenlerin ekonomik cenderede sıkıştırılarak özel okullara, dershanelere ve özel dersler vermeye yöneltilmesi, ekonomik sıkışıklık sonucu ekişlerle uğraşma zorunda bırakılmaları, öğretmen yetiştiren kurumların yetersizliği, plansızlığı ile eğitimde ki çöküş ve sonucunda da milli, kültürel, ahlaki değerlerimize sahip çıkamayış yıllar içinde sinsice ilerlemiş, günümüzdeyse artık tüm çıplaklığı ve açık yıkıcılığıyla gün yüzüne çıkarak kendini göstermiştir.
Üniversitelerimize baktığımızda ise siyasi erkin, YÖK'ün yapmış olduğu baskı ve sıkıştırmaları sonucu özerk yapısını yitirmiş,çoğunluğu bina, kantin, bahçe alanında gününü öğrenmeden, bilimsel araştırmadan uzak geçiren kısacası bir şeytan üçgeni içinde milli, kültürel, ahlaki değerlerden, bilimsel araştırma ve öğrenmeden uzaklaştırılmış konuma getirilmeye çalışıldığını görmekteyiz.
Tek kelimeyle ülkemizde Milli eğitim sistemi baştan aşağıya ağır bir çöküntüye uğramış durumdadır, kendini dershaneler, özel okullar, kurslar, üniversitelerimizi de YÖK ve siyasi erkin baskılarına teslim etmiştir.
Tabi eğitim sonucunda ki bu çöküşler zamanla ekonomik alanda da kendini hissettirmiştir. Zaten geçinmekte fazlasıyla zorlanan devlet dairesinde çalışanlarımızın bir kesimi benim memurum işini bilir sloganlarıyla devlet çarkında rüşvet alışverişine yönlendirilmiş, bu şekilde ki yozlaştırmayla işini bilen bir kesim memurumuzda masum vatandaşı masa masa, kapı kapı, bina bina dolaştırmayı kendine görev edinmiş, dolaşmak istemeyenlere de kısa yoldan yan cebini göstererek işini anında halletmiştir. Bunun yanı sıra işini daha çabuk halletmek isteyen bir kesim vatandaşımızda kendince geliştirdiği benim vatandaşım işini daha çabuk halleder metoduyla işini doğru dürüst yapanlara aynı mantıkla hizmetini gördürmeye çalışmıştır. Bu alışverişten bir kesim memurumuz yeni ek gelir etmenin, bir kesim vatandaşımızda işinin anında yapılması sevinciyle birliktelik içinde pek de renkli ve mutlu pozlar vermişlerdir, bu mutlu pozların fotoğraf karesin de yer almak istemeyen memur ve vatandaşımızda maalesef sürüm sürüm süründürülmüştür.
******
Dünya bankasından, İMF den alınan on milyonlarca dolarlık borç paralarda yine belirli azınlık bir kesimin çocuklarına, kardeşlerine, akrabalarına, yakın adamlarına ve çevrelerine dağıtılmış, gönülleri hoş tutularak işleri, cepleri ihya edilmiş, bunların çoğununda keyfi eğlence ve harcamaları sonucunda Dünya Bankasıyla İMF den gelen bu paraların hiç edilerek batırılması, cebe aktarılması, bankaların, şirketlerin kurumların içlerinin sahiplerince, yönetenlerince hortumlanarak boşaltılması sonucu yükü ve maliyeti ülke halkına ve çalışanlarına kesilmiş on milyonlarca dolar borç paraları sanki bizler kullanmışız gibi borçları ödeme zorunluluğunda ülke halkı olarak bizler sorumlu tutulmuş, batağın maliyeti suçsuz biz masum insanlara kesilmiştir.
Yine her seçim döneminde KİT'ler arpalık olarak görülmüş, seçim zamanlarında siyasiler tarafından birkaç oy alabilme uğruna akrabalarına, yandaşlarına, oydaşlarına kıyak geçilerek gelişigüzel yerleştirmeler yapılmış, bu değerli ekonominin temel taşı kuruluşların zarar etmelerine, batmalarına yol açılmış, sonrasında da devletin üzerinde büyük kambur olduğu söylenerek bu kamburlardan kurtulma yolu özelleştirme safsatalarıyla satılmalarına ya da kapatılmaları kurtuluş çaresi olarak görülmüştür.
Tüm bu yozlaşma olgusundan kırsal kesimlerde ister istemez nasibini almıştır. Tarımsal üretim bitirilme noktasına getirilmiştir, hayvancılık yok edilmiştir, kırsal ve köysel alanda yaşayanlar işsizlik, geçim sıkıntısı, terör olayları sonucu kentsel alanlara göç etme zorunda kalmış, fakat bu kesimin kentsel alana uyum sağlamasında yeterince somut önlemler alınmadığı gibi ekonomik sıkıntı içinde ki bu kesimin kentsel yaşamın çıkmazında iyice çöküntüye uğramasına göz yumularak bu kesimlerde de ahlaki, kültürel erozyon başlamıştır.
Ekonomik çıkmaz kıskacında suç oranları fazlasıyla artarak kapkaç, hırsızlık, gasp, soygun, fuhuş olaylarının had safhaya ulaşmasıyla kentsel alanlarımız özellikle anakent (metropol) diye adlandırılan kentsel yerleşim yerlerimiz yaşanamaz hale gelmiştir.
******
Yine ülke gerçeklerine şöyle bir baktığımızda devletin verdiği parasız ilacı hastalarına parayla satanlarımız, sahte reçeteler düzenleyerek devlet kuruluşlarından haksız kazanç elde edenlerimiz, vergisini az ödemek için gerçek gelirini saklayanlarımız, vergi kaçıranlarımız, sahte belgelerle devletten KDV alanlarımız, naylon fatura düzenleyenlerimiz, vatandaşın normal basit bir işinin yapılmasında rüşvet isteyen memurlarımız, ihalelerde ki yolsuzluklarımız, basit bir işe alınmada vekillerimizin iş takip etmeleri eleman alınacak yerlere ellerinde ki listeleri göndermeleri, bankaların yaptığı işlemden hesap işletim ücreti altında haksız kazanç elde edişi ve daha da önemli ve acıklısı bizlerin kendi ellerimizle demokratik çerçevede seçtiğimiz yönetim için vekâletimizi verdiğimiz kişilerin ellerinde bulundurdukları siyasi erk ile halkın sırtına yükledikleri yüksek vergilerin, fahiş zam oranlarının tüm bu olumsuz gelişmelere yol açması, işin daha gerçekçi, anlaşılır yoluyla halkını yolunur kaz mantığı içinde görerek kazanç elde edenlerinin bir şekilde yolsuzluğa, kanunsuz işlere, gayrimeşru kazanç kapılarına yönlendirilmesi, yönelmek istemeyenlerinde batmalarına ve sürünmelerine yol açılarak ülkemiz iyiden iyiye çıkmaza sokulmuştur.
Kısacası her tarafta kokuşmuşluk almış başını gitmiş, kokmayan bir yanımız kalmamış,
Görsel ve yazılı basında ki günlük haberlere, programlara baktığımızda en fazla haber konusu tecavüz, taciz, cinayet, gasp, soygun, kapkaç, hırsızlık, hortumlama, çete -mafya olayları, terör olayları, sahtecilik, milli, kültürel, ahlaki değerlerden uzak aile ve toplum yapısına uygun olmayan açık saçık magazin haber ve programları gündemi ağırlıklı olarak kapsıyorlar.
En tehlikeli düşmanımıza deseydik ki gelin bizleri bu hale düşürün, toplum olarak bizleri çökertin, inanın o tehlikeli düşmanlarımız bu kadar başarılı olamazlardı, bu kadar etkili tahribat ve yıkım yapamazlardı, ama ne yazık ki bizler kendi elimizle, kendi seçtiklerimizin vasıtasıyla ülkemizi, toplumu, aile yapımızı öyle bir hale getirdik ki tutulacak ve de tutunacak bir yanımız kalmadı gibi.
*********
Bu kadar körlük yeterlidir herhalde, artık aklı başında herkesin ülkenin ve toplumun mutlu ve refah geleceği için şapkasını önüne koyup iyice düşünmesi gereklidir. Bu halin böyle devam etmesi sonucunda toplumun ve ülkenin bugünkünden daha da beter hale düşeceği aşikârdır. Bu sorunlara ülkenin kaderini ellerinde bulunduranların ve bu ülkede yaşayan bizlerin en kısa zamanda kalıcı çözümler bulması daha da önemlisi bu ülkede yaşayanlar olarak bizlerin hem ülkenin hem de toplumun mutluluğu bakımından en kısa zamanda kendimize çeki düzen vermemiz, milli, kültürel, ahlaki değerlerimize sahip çıkarak acilen özümüze dönmemiz önemlidir.
Hepimiz aynı gemideyiz eğer yolculuk yaptığımız bu gemi zararlı kemirici fareler tarafından kemiriliyorsa ve bizlerde bu gemide ki yolcular olarak bu kemirme olayına seyirci kalıyorsak sonuçta gemi delinecek, su alacak, batacak birçok insan boğulacaktır. Ama o zararlı kemirgen farelerin büyük çoğunluğu yüzerek kurtulacaktır, çünkü onlar her ortama uyum sağlayabilme özelliğine sahiptirler, kendilerine yaşayacak başka alanlar mutlaka bulabilirler fakat bizler bu şansa hiçbir zaman sahip değiliz ve asla olamayız.
Ya o zararlı kemirgen farelerin gemimizi batırmasına göz yummayarak el birliği içinde gemimize sahip çıkacak, zararlı kemirgen farelere karşı işbirliği içinde mücadele ederek onların gemiyi terk etmesini sağlayacağız. Ya da kemirgen fareler tarafından geminin batırılmasını izleyerek geminin batmasını bekleyecek suda boğulup gideceğiz.
**********
Ceza yasalarımızın suça yönelik etkili caydırıcı olması suçların azalması ve önlenmesi bakımından önemlidir, bu sebeple ceza yasalarımız yeniden gözden geçirilmeli, AB uyum yasaları safsatası altında değişen yasalarımızın ülkemiz gerçeklerine uygun olarak toplumsal yapımız gözden geçirilerek toplum ve ülkemiz gerçeklerine göre yasalarımız yeniden düzenlenmelidir.
Artık şu insan hakları safsatalarını da bir kenara atmalıyız, masumlara gelince susan insan hakları nedense suçlulara, bölücü ve teröristlere gelince canavarlaşıyor ve meydanlarda insan hakları çığırtkanlığı yapıyorlar. İnsanları katleden, terörle masum insanların yaşam haklarını hiçe sayan, ülkede kargaşa ortamı yaratarak halkın huzur ve güvenliğini tehdit ederek yaşama hakkını elinden alanlar, halkın canına, malına kastedenlerin, hele hele binlerce masum insanın ölümüne sebep olanların insanlık hakları nasıl olur
O insan hakları çığırtkanları Molotof kokteyliler, bombalamalar, mayınlar sonucu ölen, sakatlanan onlarca masum kişiye gelince neden susuyorlar! ! ! !
***********
Halk ekonomik çöküntü içinde perişan, insanlar işsiz ve işsizlik başını almış gidiyor, ekonomik yatırımlar durmuş, insanlar ekmeğe muhtaç halde, kurumlar arası çatışma ortamı yaratılıyor, tüm kurumlar kasıtlı olarak yıpratılıyor ama birileri bunları umursamadan bu kargaşa ortamından çıkar sağlamayı ve meydanlarda atını oynatmayı arsızca sürdürüyor. Bu gidiş iyi değildir, bu gidişin sonucunda ülkemiz fazlasıyla hem de çok fazlasıyla zarar görmektedir ve daha da görecektir
Allah sonumuzu hayır etsin diyorum ve halk olarak ilk önce bizlerin ülkemize, milli, ahlaki ve kültürel değerlerimize sahip çıkmamız ve ülkemiz üzerinde oyun oynayan bu kendini bilmez dış güçlerin taşeronluğunu ve uşaklığını yapanlara demokratik yollarla dersini vermemizin zamanının çoktan gelip geçtiğini ve halk olarak bu densizlere demokratik yollarla dur dememiz gerektiği inancındayım.
**************
Gelir dağılımı dengesiz ve adaletsiz;
Ekonomi çökmüş;
İşsizlik artmış;
Kültürel ve ahlaki değerler yozlaştırılmış;
Milli değerler hiçe sayılıyor,
Sosyal Devlet anlayışından uzaklaşılmış, sadaka ekonomisi uygulanır olmuş,
Hizmetler aslına değil vekiline, akrabalarına, yandaşlarına,
İşsiz insanların sayısı her geçen gün artıyor,
İş güvencesini kaybedenler meydanlarda eylemlerde,
Ülke genelinde suç aranı artmış,
Suçlular sokaklarda açıkça cirit atıyor,
Suçlara yönelik yeterli cezalar yok,
Terör dağdan kent merkezlerine inmiş, her gün sokak olaylarıyla toplumun can ve mal güvenliğini hiçe sayarak tehdit ediyor,
Kentlerde suç ve terör eylemlerinde özellikle çocuklar kullanılıyor, herhangi bir yasal önlem yok,
Ülkenin en önemli ekonomik ve stratejik değere sahip kuruluşlarının çoğu yabancılara satılmış,
Özelleştirmeden gelen onca paraya rağmen ülke borçları müthiş şekilde artmış,
Tarım bitirilmiş, hayvancılık can çekişiyor,
Devlet yönetimi kendi alacağına geldiğinde şahin kesilmiş, çalışanlarının haklarına ve alacaklarına gelince kaplumbağadan daha ağır davranıyor. Örnek KEY alacakları,
Enflasyon oranı düşük olmasına rağmen elektrik, doğalgaz, akaryakıt, vb. birçok şeye enflasyon oranının çok çok üstünde artışlar yapılmış, yapılan bu zamların adına da otomatik fiyat ayarlaması denilmiştir, yine yapılan onca yüksek zam ve vergi artışına rağmen çalışanına, emeklisine enflasyon oranında artış verilmiştir.
Yüksek vergiler ve zamlar sonucu merdiven altı kaçak imalat sektörü gelişmiş, kaçakçılık oranı yükselmiştir.
Küçük esnaf yavaş yavaş kepenk kapatırken bu olumsuz gidişe dur diyecek olan ve çare bulması gereken ülke yöneticileri ülke gerçeklerinden uzak söylemleriyle artık mahalle ve sokak aralarında ki bakkallar devri kapanmıştır demektedir.
Daha düne kadar YÖK ü eleştirenler bugün ellerine geçirdikleri YÖK ün uygulamalarına destek verir olmuşlardır.
Demokrasiden, adaletten, yargıdan bahsedenlerin kendileri öncelikle demokrasiyi, adaleti, yargıyı çiğneyerek hiç saymaktadırlar.
İşe alınmadan tutun her şeye kadar kendine, akrabaya ve yandaşa hizmet esas alınmıştır.
Millete örnek olacaklar ne yazık ki milletin yüce kürsüsünden her gün öfkeli, edep dışı söz ve davranışları kendilerine huy edinmişlerdir.
İcra makamları iş yapmaktan uzak her gün gündeme düşen şikâyetlerle kürsüleri ağlama ve şikâyet kürsülerine getirerek duygusal sömürülerle sert tartışmalara yol açmışlardır.
Toplumun büyük kesimi ekonomik güçlük içerisinde yeterli, dengeli beslenemediği için sağlığı bozulmuştur.
Gençlerimizin geleceğe yönelik umutları tükenmiştir.
Toplumun psikolojilisi bozulmuştur. Ülke ve toplum ağır sarsıntı içindedir.
Asgari ücret 400 dolar bile değildir. Fakat İmralı'da bebek katili cani terörist başının rahatlaması için 5 milyon dolarlık masraf yapılmıştır. Bu 5 milyon dolar 13 bine yakın asgari ücretlinin bir aylık maaşına denktir.
Kaybolmuştur içimizden bir çoğumuzun unuttuğu hatırlamakla hatırlamamak arasında gidip geldiği ikilem arasında depreştiği bire bir bilip kapalıda tuttuğu gölgede bıraktığı duygu düşünce hayal beklenti. Hedef fikir görüş arzu düş aşk meşk sevda vs dalar akar gideriz ardında düşüncesizce ne niçin ne uğruna bilmez hatırlamayız bile Görüşler kapalı tutulmalı açılmamalı hatırlatayım kodese gitmek istemezsen tabi sende Buna birde eklenince yabancı kelimeler aç gözlü sermayeler aklı kıt alimler hocalar çırılçıplak yalın fikirler fikirliler kirli düşünce ameller ve işyeri isim değişikliği nereden geldik nereye gidiyoruz sormayız kendimize sorma düşüncesi de gelmez de zaten fikirde aklımıza bir kere Kapılıp gidiyoruz her gün bilinmeze Bekliyoruz da hep birilerinden bir yerlerden çıkıp gelse dur dese bu seyre bu akışa ama nereden bileceğiz ki kimdir gelecek bellimidir gelip de kime ne diyecek kimi nerede bulurda ne der bellide değil iş işte.. İş işten gemce den gülebilsek birde güzel olur hem de ama nerde..? Açılım girdi bunların içine kuruldu başa baş köşeye sanma eksikti de sorma aman ha rasgele de Gençlik bitik çocuklar ezik sokak çocuğu adı altında aile geniş tutuldu boşa yelpaze açıldı gelen giden iktidar iktidarsız başlar yetimhanelere bakım hanelere yetişkinlere elden ayaktan düşenlerin ezilip silinenlerin düşkünler yurduna derneklere ak sakallı dedelere askeri ücretli aç geçinen üşüyen vatandaşa bindi cebindeki üç beş kuruşa tav oldu vuruldu darbe vurdu Şehitler ölmez vatan bölünmez lafı ortaya kondu Gencecik canlar heba oldu Deli kurşun önünde gencecik hayatlar son buldu Sonu ne olacak demeye kalmadı yetime bebeciğe kurşun sıkan aşağılık el-it içeriden dışa af ile bırakıldı kanunlar uygulanmakta sıkıntı yok denildi kanunlar hak kural geçerliydi ez çiğne vur yuvarla kap kaç iz geride bırakma kodes niye karakollara iki cm aralık yeter gizlenmeye havaya neden gidelim gurbet ele açılımsa gel birde bunu küpe eyle gelip gitmişiz tabelaları değişip abuk sabuk bilinmezler ile işledik soy ağacını kökeni unutup hatırdan silip tanımada tanımaz hale geldik vurdum duymaz insanlar değil kuraldı yasaydı geceleri vurulduk sabahları ekmeye aşa muhtaç paraya tema kar din imanı paraya döken açı es geçen şansa kuraya tabi oda kuralsızca olan şeytani duygular ürettik bilinmeze yol aldık yelken açtık durduk başbakanın açılımına tutulduk azgından çıkacak açılımı yargıya götürmeden sorgulamaya başladık acaba açılım olacak mı olmayacak mı kaygısını da alıp sol yanımıza yattık etrafa azıcık bak samıydık bakmamakla hata biz değil de yukarısı mı yaptı anlamasa mıydık şöyle dursun aç açız paraya tema kar tapan kuluz donumuz yok bara pavyona uğrar denizi görmeden soyunuruz gözümüzü açıp uyanmazsak daha çok açılır soyuluruz açılım diye gencecik canları filizlenmiş sabi saf çocukları kurşun önünde unuturuz
Hep çile çekmişsin beden yorulmuş
Akar su gibiydin şimdi durulmuş
Yüreciğin kırk yerinden vurulmuş
-- Yorulmuş saramaz kolların senin
-- Savrulmuş ummana küllerin senin.
Kıyıda ararmış dalgayı deniz
Morarmış dudaklar saramış beniz
Kalmamış maziden bir damlacık iz
-- Kurumuş, tükenmiş sellerin senin
-- Savrulmuş ummana küllerin senin.
Her sevda çölünde bir can bulunur
Bazen Aslı olur, Nurcan bulunur
RABAT'LIYI seven, Bircan bulunur
-- Kapanmış geçilmez yolların senin
-- Savrulmuş ummana küllerin senin.
Kara kış ayazında dalda duran bir kuşum
Avcı mı vurur beni, yel mi alır bilemem.
Hayalinle yaşarım, belki çıkmayan düşüm
Beden düşer eleme, can mı kalır bilemem.
Uzaklarda yanarken yıldızlar birer birer
Yaşadığım anılar gece rüyama girer
Dönerken pervaneler, cananı kışta arar
Yanar yüreğim şimdi, don mu kalır bilemem.
Gelmez gerçek sabahlar, beklemesi zor şimdi
Sevda denen bekleyiş, ateşten de kor şimdi
Gerçek olan hikaye, sen hayıra yor şimdi
Çekilir damarlardan kan mı kalır bilemem.
Ben her dala konmazdım, mecbur eyledi felek
Kem söze aldanmazdım yalan söyledi felek
Yaylarda yaylaktım erken hayladı felek
Ben yolumu kaybettim yön mü kalır bilemem.
RABATLI düştü elden, pembe gül düştü elden
Bir hancıya dost oldum, kervan geçmedi yoldan
Halsizim, yara aldım hem ayaktan hem koldan
Sana ulaşmak için gün mü kalır bilemem.
Saatlerdir güneşin altında yürüyordu. Neredeydi o lanet olası köy. Yer yarılmıştı da içine girmişti sanki. Kasabada ona en fazla bir saatlik yol yürüyerek köye varabileceğini söylemişlerdi. Allah'ın cezası köye hiçbir araç yoktu. Ancak traktör ya da at arabası, o da rastgelirse. O'nu, 'yanlış yoldayım galiba', diye düşünürken gördü. Tek katlı, beyaz bir binaydı. Neyse orada biraz olsun yorgunluğunu giderip, bir bardak ayran içebilirdi
İyice yaklaştığında farkına vardı;.binanın arka tarafından demiryolu geçiyordu.
'Tuhaf", diye düşündü. "Buralarda demiryolu hattının olmaması gerek.'
Binanın önüne varmıştı. Burası tren istasyonuydu. Kapının üzerindeki levhada büyük harflerle "Oyuncakköy" yazılıydı.
Birden garip bir ürperti hissetti.Bir türlü bilinçlendiremediği bir korku tüm benliğini sarıyordu yavaş yavaş.
'Kendine gel be adam', diye çıkıştı kendi kendine, 'alt tarafı istasyon binası. Hiç mi görmedin, haydi gir içeri. Çekinecek ne var ki mutlaka içeride birileri vardır.'
Beyaz kapıyı itip, içeriye girdiğinde şaşırdı. Bekleme salonlarının klasik havası yoktu burada. Büyük bir odaydı. Koltuklar, kanepeler, yerde halılar vardı. Bekleyenler arasında her yaştan insanları görebiliyordunuz;. yeni doğmuş bebekler, ölüm sahillerine çıkmaya hazırlanan ihtiyarlar, çiçeği burnunda genç kızlar, buluğa ermiş delikanlılar, orta yaşlı kadın ve çocuklar. Bayağı kalabalıktı içerisi. Salonun dekorunu, içindeki yolculardan sonra farketti. Her taraf oyuncak doluydu. İşin tuhafı herkes bunlarla ilgileniyordu. Birden; 'hoş geldin delikanlı', diye bir ses duydu. Başını çevirip baktı. 70 yaşlarında, sakallı bir ihtiyardı konuşan..
"Yorgun görünüyorsun, iliş şuraya."
'Sağol', diyerek oturdu. Başını kaldırdığında, ihtiyarın görmüş geçirmiş bakışlarıyla karşılaştı. "Ben y köyüne gidiyordum.", dedi. "Galiba yolumu kaybettim. Hem buralarda demiryolu olması tuhaf. Bu istasyona en yakın köy hangisi?"
"Burası oyuncakköy oğlum", dedi ihtiyar. "Bu yakınlarda köy falan yok."
'Nasıl ', diye cevap verdi delikanlı şaşkın şaşkın. 'Hiç köy yok mu buralarda, peki ama Oyuncakköy neresi, Burası o köyün adını alan istasyon değil mi ?'
İhtiyar işaret parmağını, yere doğru dik tutarak salladı.
'Sen de amma körsün ha, görmüyor musun her taraf oyuncak dolu.'
Ortama yeni yeni alışmaya başlayan yabancışimdi etrafındakileri, ortada olup bitenleri daha net görmeye başlamıştı.
Çoğu oyuncaklarla oynuyordu bu insanların. Bazı oyuncaklar gerçekten de çok ilginçti. Odanın öbür ucunda, ne olduğunu bir türlü anlayamadığı bir oyuncak vardı. Bakır borular, dişliler ve çarklardan ibaret garip bir sistemdi. Pekçok insan onu almak için, birbirleriyle kavga ediyordu. Bir an geliyor, birisinin eline geçiyordu bu acaip nesne, bir süre sonra el değiştiriyor, bunu hep başkaları izliyordu.
Odanın öbür köşesinde bir sehpanın üstünde, küre biçiminde bir kavanoz duruyordu. İçindeki mavi sıvıda dönen fosforlu bir cisim vardı. Hareket ederken, durmadan değişik renklere bürünüyordu. Bu geometrik şekillerle bezenmiş ilginç görüntüyü daha yakından görmek istedi, ancak birkaç kişi tarafından hemen önlendi
'Fazla yaklaşma', dedi bir tanesi.
'Bu yabancı galiba', dedi bir diğeri.
'Yakından görmek istiyorum', dedi delikanlı, sinirli sinirli, niye bırakmıyorsunuz?
'Sen aklını oynattın galiba', dedi birisi.
'öyle birşey mümkün değil. En çok bu mesafeden yaklaşabilirsin ona.'
'Peki ama yaklaşırsam ne olur ?'
'Yaklaşamazsın, hiç tatlı canını üzme. Kimse yaklaşamadı şimdiye kadar.'
'Delirmiş bunlar. Hepsi delirmiş', diye düşündü. En iyisi tekrar ihtiyarın yanına gidip oturmak. Sonra da yola devam etmek. Önce, sessiz sessiz oturdular. Herkesin önünde oyuncak vardı. Değişik oyuncaklardı bunlar. Koca koca adamlar, kadınlar bıkıp usanmadan oyuncaklarla oynuyorlardı. Çoğu da bir süre sonra, başkalarının oyuncağı ile ilgileniyor, kalkıp yanlarına gidiyor, birşeyler söylüyordu. Bazen oyuncaklarını değiş tokuş ediyorlar, bazen de biri ya ötekinin elindeki oyuncağı kapıp kaçıyor, yada ona saldırıp, zorla elinden almak istiyordu. İşte o zaman kıyasıya bir dövüş başlıyordu. İşin tuhafı dövüşü kazananın oluyordu oyuncak.
Delikanlı, derin sessizliği bozmak istercesine;
"O kavanozun içindeki mavi sıvı nedir ?", diye, ihtiyara sordu.
"Onu kimse öğrenemedi, herkes merak ediyor."
"Peki tren saat kaçta gelir?
"O hiç belli olmaz evlat !"
Artık dinlenmişti. Birşeyler içip yoluna devam etse fena olmazdı.
"Burada içecek birşeyler yok mu acaba ?"
"Yandaki odada", dedi. "Yiyecek, içecekler orada"
"Bir ayran içip, sonra da kalkıp gideyim", dedi.
"Bir yere gidemezsin", dedi, ihtiiyar.
"Nasıl gidemem ?, geldiğim gibi giderim'
"Karşısındaki bilgiççe başını sallayarak;
"Hiç deneme", dedi.
"Buraya şu kapıdan girmedim mi, aynı kapıdan çıkar giderim."
"O giriş kapısı", dedi. "Buraya girerken kullanılır ancak, çıkarken değil."
"O halde demiryoluna bakan çıkış kapısından giderim ben de."
"O kapıyı her istediğinde kullanamazsın", dedi. "Sadece bir kez kullanabirsin."
"Öyleyse ben de bir kere kullanacağım. Bu mendebur yere de bir daha adım atmam."
"İstesen de atamazsın zaten", dei ihtiyar adam, garip bir ses tonuyla.
"Hadi hoşçakalın, ben gidiyorum"
"Olmaz oğlum, olmaz", dedi ihtiyar. "Çıkartmazlar seni. Hemen mani olurlar."
Giderek korkutucu olmaya başlayan bu durum karşısında yabancı sordu;
"Peki ama, ne zaman ve nasıl çıkacağım buradan? Ben gitmek istiyorum."
Yaşlı adam bu sözler karşısında katıla katıla gülmeye başlamıştı. Sonra birden, ürtükücü bir ses tonuyla;
"Bekleyeceksin", dedi. "Beyaz treni bekleyeceksin, o geldiğinde çıkarsın."
"İyi güzel beklerim beklemesine, ama ne kadar ? Ne zaman gelir bu tren ?"
"Aaa, işte bak o hiç belli olmaz.
"Allah, Allah ! Burası istasyon değil mi ?"
"Evet, burası da bekleme salonu."
"Bunlar da tren bekleyen yolcular", diye tamamladı delikanlı.
"Aferin. bak, düşünce zincirlerin sağlamlaşıyor gitgide. Evet, bunların hepsi tren bekliyorlar."
"Ne kadar zamandır ? Örneğin sen, ne zamandır buradasın ?"
"72 yıldır bekliyorum", dedi ihtiyar. Sonra da anlamlı bir bakış fırlattı delikanlıya.
"72 yıl mı ? Aman Tanrım yoksa ben de mi o kadar yıl bekleyeceğim?'
İhtiyar, yabancının sözünü keserek;
"Orasını bilemeyiz", dedi. Örneğin dün 17 yaşında bir yolcu, trene bindi, gitti. Benden 55 yıl sonra gelmişti bu istasyona. Sessiz, ağırbaşlı bir delikanlıydı.
"İyi ama trene kimin bineceği nasıl belli oluyor ?"
"Aaa, orası çok kolay. Hiç kafanı yorma. Şu camlı kapıyı görüyor musun, tren gelince, dışardaki nöbetçi kapıdan içeri bir iki adım atıp, sağ elinin işaret parmağını birine uzatır. Bu sessiz mesajı alan, hemen dışarı çıkar, trene binip gider."
"Demek beklemekten başka çaremiz yok."
"Öyle", dedi ihtiyar. "Ama sen çok sabırsızsın. Aklını trene takma, o nasıl olsa gelir.'
"İyi ama burada böyle beklemek"
"Amma yaptın haa, sen daha geleli 1 saat oldu."
"Vakit geçmek bilmez burada."
İhtiyar adam, kahkahayı koyuvermişti.
"Buradaki oyuncaklarla oynaman yıllar alır. Sen bana bakma, ben artık yaşlandım, yoruldum, oynayamıyorum."
"Birşey daha öğrenmek istiyorum", dedi delikanlı. "Nereye gider bu tren ?. Hangi kente veya kentlere ?"
"Çok zor sorular soruyorsun, evlat, çok zor sorular bunlar.Trenin nereye gittiğini kimse bilmiyor."
"Nasıl olur ? Trene binip gidenlerden öğrenmek mümkün olmadı mı ?"
"Trene binenleri bir daha göremedik. Çünkü, bizler dışarıya çıkamıyoruz."
"Yani hiçbir haber alamadınız, öyle mi ?"
"Evet, ne trenin nereye gittiğini, ne de binenlerin başına gelenleri."
"Korkunç", diye mırıldandı genç adam. "Korkunç olduğu kadar da gizemli."
"Öyle", diye yanıtladı ihtiyar. "Ama sen de çok düşünüyorsun. Bak, daha gençsin. Haydi al eline şuradan bir oyuncak, başla oynamaya. Ama önce git birşeyler ye."
Bir şeyler atıştırdıktan sonra, eline geçirdiği bir oyuncakla oynamaya başladı. Kurulan bir trendi bu. Daire biçiminde bir ray üzerinde gidiyordu. Tam o sırada yanına bir genç kız yaklaştı. Elinde bir kitap vardı.
"Ne okuyorsunuz", diye sordu delikanlı.
"Sefiller", dedi genç kız.
Göz göze geldiler. Gençliğin o fren ve yasak tanımayan dinamizminin baş döndürücü temposuna ayak uyduruverdiler. Bir saat geçmemişti ki senli benli olmuşlardı. Delikanlı kızın manyetik alanına yakalanmış, dünyayı unutmuştu. O kadar ki, gelen treni bile farketmedi. Ancak kapıdaki gürültüyü duyduğunda, kendine gelerek, kız arkadaşına sordu :
"Ne oluyor, ne bu gürültüler ?"
"Tren geldi", dedi genç kız, fısıltıyla.
"Tren mi ?"
Kızın yüzü kül gibi olmuştu
"Evet" dedi "Beyaz tren" Sesi giderek, daha da boğuk çıkmaya başlamıştı.
Delikanlı birden tuhaf bir önseziyle, çıkış kapısına doğru bakışlarını çevirdi; camlı kapı açıktı, tam önünde biri duruyordu; zayıf, uzun boylu, bembeyaz yüzlü biri. İşaret parmağıyla kendisini gösteriyordu
Çocukluğundan beri otobüs yolculuğunu sevmezdi Ilgaz. Herkes gibi otobüs camından manzarayı izlemek yerine otoyolun şeritlerine bakar ve midesini ayaklandırırdı. Bunu yapmamak için ne kadar çaba harcarsa harcasın, sonunda yolculuğu kendine zehir etmeyi başarırdı. Bu kez, her şeyin farklı olacağına inancı tamdı. Valizini yatağının altından çıkardı ve onu çocukluğundan beri çağıran sese; hiç görmediği, ama hep tanıdığını hissettiği, ismini aldığı Ilgaz'a doğru uzun bir yolculuğa adım atmaya hazırlandı. Üniversiteyi kazanmasının ardından aldığı bu yolculuk ödülü, ona ilk defa tek başına seyahat hakkı da kazandırmıştı. Otobüs biletini bir hafta öncesinden babasına aldırmıştı. Evden uzaklaşma fikri tüm cazibesiyle ruhunu sarmıştı. Otobüs gece hareket edecekti. Kimsenin kendini otogara kadar götürmesini istemiyor; anne ve babasıyla vedalaşmak istemiyordu. Gideceği yörede otel bile araştırmadı, her şeyin plansız ve kendiliğinden gelişmesini istiyordu.
Kalkış saatine on dakika kala otobüse bindi. Kendinden sonra otobüse adım adım akan insanları inceledi. Kendi kendine ' bir otobüs dolu umut hareket ediyor' dedi. Böyle zamanlarda yüzüne yayılan şapşal gülümsemeyi başkasının gözünden görmeye çalışır, şapşal gülümsemesi çözülür; gülme isteği artar ve kendini kahkaha patlatmamak için zor tutardı
Otobüs hareket etmeye başladı, insanlardan başını çevirip gözünü nasıl olduysa yolun şeritlerine dikti yine Hipnoz gibi bir etkisi vardı bu çizgilerin Kendine ne kadar kızsa azdı, yine yapacağını yapmış kendini ne kadar şartlasa da midesini ayağa kaldırmayı başarmıştı.
Yanında oturan genç, Ilgaz'ın kıpkırmızı olmuş yüzüne bakıp, iyi olup olmadığını sordu. Ilgaz da başını iki yana sallayarak iyi olmadığını gösterdi. Koltuk komşusu bu kez muavine seslendi ve 'poşet getirmesini' istedi. Hızla getirilen poşete tüm endişesini, heyecanını bir anda boşalttı. Kendisine yardım eden gencin aşağı yukarı kendi yaşlarında olduğunu düşündü, teşekkür etti ve kendini tanıttı. Otobüs yolculuklarında huzursuz olduğunu, sürekli başına böyle şeylerin geldiğini anlattı. Biraz önce kendisine yardım eden genç, Ilgaz'ı dinlemiyordu. En iyisi uyumaktı. Kulağına mp3 çalarını kulağına taktı ve kendini müziğe bıraktı.
Gözlerini açtığında otobüs hala hareket halindeydi, şehre gelememişti. Uykusu boyunca geçtiği şehirleri ve yol şeritlerini düşündü, onları geride bıraktığı için huzurlu bir sevinç kapladı içini. Hava yavaş yavaş aydınlanıyor, Çankırı bozkırından Ilgaz'a girene kadar, bozuk yolda beşik gibi sallanıyorlardı. Ama bu önemli değildi, bozuk yolda şeritler yoktu!
Ilgaz'a girdiklerinde kalem gibi sıralanmış ağaçlar ve doğanın güzelliği gözlerini kamaştırmıştı. Yol bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerliyor, bu kalem gibi ağaçlar bir sağa, bir sola otobüsle yön değiştirerek göz dolduruyordu. Tam anlamıyla büyülenmişti! Aradığı yer kesinlikle burasıydı. Daha yere adımını bile atmamışken kendini buranın bir parçası gibi hissediyor, buraya gelişiyle ruhundaki eksik kalmış bazı şeylerin dolacağını hissediyordu. Anne ve babasının kendine ne kadar güzel bir isim verdiklerini düşünüyor, seviniyordu.
Otobüs onu büyük bir otele yakın yerde indirmişti. Ve onu, kundağından yavaşça kaldırılan bir bebek gibi kendine, özüne, içine yatırmıştı. Otele doğru yürümeye başladı. Etrafına bakıyordu; her şey sanki fazla sakindi. Ağustos ayında yüzüne çarpan soğuk rüzgarı, ellerinin sızlayışını fark etti. Otele yaklaştı, ama hiçbir hareketlilik görünmüyordu. Kapıya kadar geldi ve içeride kimsenin olmadığını anladı. Elli metre kadar ilerde bir yapı gözüne ilişti. Adımları ilerledikçe kerpiçten yapılan bu yapının bordo renginin dizindeki yarayı andırdığını düşündü pencerenin etrafını saran demir parmaklıklardan raflarda duran şarap şişelerine iştahla baktı. Gözleri ışıl ışıl parladı. Adeta kuzu görmüş kurt gibiydi. Pencereden hızla kapıya yöneldi, kapı kilitliydi. Burada da kimse yoktu, tek tesellisi bu mahzendi ama burası da kapalıydı işte! Çok canı sıkılmıştı. Etrafına bakındı, mahzenin arka tarafından topallayarak yürüyen, çelimsiz, saçları ve badem bıyıkları ağarmış orta yaşlı bir adam ona doğru yaklaşıyordu. Bu bekçi olmalıydı. Tekrar şaraplara baktı, gözlerinde beliren yıldızlı ışıltıyı temkinlice toparladı.
"Amca otel çalışmıyor mu" diye sordu.
Bekçi çelimsiz vücuduna yakışır ayrık ve yavaş cümlelerle "Çalışmıyor evlat, bu mevsimde kapalı burası. Otobüs şoförleri de bilir ya sana kimse demedi mi?" dedi. Sonra cevabı beklemeden, "Bilmeyenine dek gelmişin sen!"
Ilgaz'ın aklı, kalacak yerden ziyade şarap mahzenine kaymıştı.
Bekçi, ilgiyi üstüne çekmek ister gibi sesini dikleştirerek, "İlerdeki tepede bir teleferik var bak. Ama o buraya bağlı değil. Kastamonu sınırında başka bir otel var, oranın. Sen oraya git istersen" dedi. Geleli birkaç saat olmuştu ama şimdiden her şey ters gidiyordu. Acıkmıştı, üstelik kalacak yer bulamamıştı. Koca bir dağın başında, bu derdini anlatamayan bekçinin ona rehberlik edişini izliyordu. Son bir ümitle, "bu mahzende yiyecek bir şey yok mudur?", diye sordu. Soruyla birlikte bekçinin suratı ekşidi, bahane avlayan gözlerinin bir sağa, bir sola devrilişiyle kendisine söylenmesine kızdı. Bu adam kesinlikle 'arıza bir adamdı'. Otelin kapalı olması önemli değildi, kalacak yer bulamaması da. Hatta aç olması da dert değildi.Bu adamın tavrı, onu buradan uzaklaştırmak istemesi arıza bir durumdu işte! Bu kadar ağırkanlı bir adamın burayı nasıl koruduğuna anlam veremediBekçiyle uğraşmaktan vazgeçti. Yola doğru ilerledi ve uzaktan beliren ilk arabanın kendisini almasını şans sayarak diğer otele doğru yöneldi. Bir saat sonra bekçinin bahsettiği otele varmıştı.
Otelin girişinde iki güvenlik görevlisi vardı, yürüyerek dağın doruğundaki otele çıkması gerekiyordu. Yol boyu ağaç kulübeler, spor alanları, bisiklet kulüpleri, teleferik gibi etkinlik alanlarını geçti. Otele iyice yaklaşmıştı ki, birden yan taraftan hızla çıkan bisikletli bir kızla çarpıştı.Kızın uzun, kumral, kıvırcık saçları Ilgaz'ın yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Arkadan da bir çok genç çarpıştığı kızla, Ilgaz'ı kaldırmak için yaklaşmışlardı. Bir üniversite gurubunun bisiklet gezisinin yerli rehberiydi Ilgaz'a çarpan kız. Özür dileyerek kalktı, kendisiyle aynı yaşlarda gibiydi kız. Arkadan 'İrem' diye bir ses geldi. Sade görünümlü, atletik yapılı bir çocuk Ilgaz'a çarpan kıza yaklaştı "bir şeyin var mı aşkım" dedi. Sanki aşkım derken gözleri Ilgaz'dan rahatsız olmuş gibi sinirliydi. Bu çocuk kesinlikle diğer oteldeki bekçiye, kızda o güzelim şarap mahzene benziyordu. Ilgaz otele geçerken, kız ve arkadaşları, otelden aşağıya doğru pedal çevirerek yokuş aşağı inmeye devam ettiler. Garip bir hüzün kalmıştı geriye Ilgaz'a. İrem'den kalan, belki de saçlarının yıldızlarında asılı kalan umut dolu gözler