Karşısında oturan kadına baktı. Sessizce kahvesini yudumlarken, sabırla, konuya girmesini beklediğini bildiği kadına. Tanışalı 10 seneden fazla olmuştu. Hastası olarak kapıdan girdiği ilk gün " hoş kadın " diye geçirmişti içinden. Hoş'tu ve inanılmaz bir öz güven görüntüsü vardı. İnanmamıştı bu görüntüye. " o zaman burada işi ne? " diye düşünmüştü. Hatta bu sahte görüntüye kızıp acımasızca saldırmıştı kadının üstüne, daha ilk seansta. Meşhur, itiraf, koltuğuna oturtmuş, gözlerini kapatmasını ve ölmek üzere olduğunu düşünmesini istemişti. Kadın söylediklerini aynen yaparken de " ölüm anında yanında kimin olmasını isterdin?" Diye sormuştu.
Kadın :
Annem ve babamla vedalaşırdım. Sonra çocuklarımı çağırırdım yanıma. İleri ki zamanlarda söylemeyi planladığım her şeyi söyler, öper, dışarı gönderirdim.
O :
Yani ölürken yanında kimsenin olmamasını mı isterdin? Demişti, şaşırarak.
Hayır, demişti kadın. Kimseyi istemezdim.
Elini tutmasını istediğin, o anı paylaşmak isteyeceğin biri?
Hayır.
Ailen, arkadaşların, çocukların arasında nasıl bir yalnızlıktır bu?
Kapalı kirpiklerinin altından yaşlar süzülürken; yanıtsız kalmıştı kadın.
İşte o zaman, kadının, neden o odada olduğunu anlamıştı adam.
Sonraki günlerde, kendisinin çok keyif aldığı, sohbetleri olduğunu hatırlıyordu. Kadının zekasına hayran kaldığını, olaylara nasıl mantıkla yaklaştığını. Yanılmıyorsam 40 lı yaşlarının başındaydı o zamanlar diye düşündü. Öyle olmalıydı çünkü yaşları yakındı birbirlerine. Belki bu yüzden kısa zamanda hasta-doktor ilişkisinden dostluğa geçivermişlerdi.
İlişkilerinin dostluğa dönüşmesinde en etkili neden yaşadıkları bir olaydı aslında.
Seansa geleceği günlerden birinde telefon açmıştı kadın.
" Beni beklemeyin, gelmeyeceğim, bırakıyorum " demişti.
Öylesine şaşırmıştı ki telefonun başında, neden? Diye soramamış "peki" diyip kapatmıştı telefonu.
Sonraki günlerde kafasını sürekli meşgul etmişti, neden? Sorusu. Doktorluk hayatında, ilk defa, bir hastası bırakıyordu kendisini. Mesleki açıdan bunu kendisine yedirememiş ve kadını arayarak vakti varsa bir kahve içerek bu konuyu görüşmek istediğini söylemişti.
Neden? Diye sormuştu kadına lafı dolandırmadan.
Hayatımda en sevmediğim insan tipi kişisel zafiyeti olan insanlardır. Ve sizinle geçirdiğim her seanstan sonra kendimi zayıflamış hissediyorum. Çünkü konuşurken, bilinçaltıma ittiğim, görmezden gelmeyi tercih ettiğim ve beni güçsüz kılacağına inandığım için yok saymayı seçtiğim her şey ortaya çıkıyor. Bu da beni kızdırıyor. Kendime kızıyorum. İşte seansları bırakmamın sebebi.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra, sohbetlerini ne kadar özlediğini fark edip, bir mesaj göndermişti:
" demlenmiş çayımız var "
" geliyorum. "
O günden itibaren dost olmuşlardı. Hatta zaman zaman hastalarının sorunlarını bile paylaşmıştı onunla. Aslında ona fark ettirmeden seanslara devam etmişti.
Bu gün kendisi gelmişti. Bir sorunu olduğu her halinden belliydi. Kafasında cevabını bulamadığı, kendisi ile çözemediği bir sorun. Daha fazla bekletmeye kıyamadı ve beklediği soruyu sordu:
Nasıl gidiyor hayat?
Kendimle ilgili bir şeyi fark ettim ve bu beni dehşete düşürdü.
?????
Korkuyorum.
Sen ve korku? Güldürme beni.
Evet, korktuğumu fark ettim. Sevmekten korktuğumu. Bağlanmaktan korktuğumu.
Nasıl fark ettin?
Torunum var, biliyorsun. Geçtiğimiz günlerden birinde oyun oynuyorduk. Bir ara ilgisini çeken bir oyuncağı ile oynamaya daldı. Ben de onu seyretmeye başladım. İçimden onu ne kadar çok sevdiğimi geçiriyordum. Büyüdükçe neleri paylaşabileceğimizin hayallerini kuruyordum. Birlikte mutfakta kurabiye yaparken, uyumadan önce ona kitap okurken. Bilirsin işte öyle hayaller. Sonra bir anda ya ben onu bu kadar çok severken o bir başkasını, annesi, babası dışında birini, mesela anneannesini, benden çok severse diye düşündüm. Yüreğimde inanılmaz bir acı hissettim. Ve daha da acısı bu korkunun doğduğu günden beri var olduğunu anladım. Her gün hatta her saat torunumla olmak isterken sürekli kendimi uzak tuttuğumu fark ettim. Çok bağlanmamaya çalıştığımı. Hayatımda daha önemli şeyler var diyerek kendimi kandırdığımı. Günlerimi zoraki yapılmış programlarla doldurmaya çalıştığımı.
İnsan ruhu ne kadar inanılmazmış. Yaraların kapanmadığı tek yermiş. Korkuların silinemediği. Bütün o yaralar ve korkular, kayıplar, terk edilmeler, tercihlerde hep kaybeden olmalar. İnsan ruhuna nasıl da şekil veriyormuş.
Sevmeyi isteyip de sevememek.
Sevmekten korkmak.
Kendim için hayattan tek bir şey istedim. Bir tek duyguyu, sadece kendim için, yaşamak istedim.
Nedir o?
Bir insanda, bir yürekte, bir yaşamda vazgeçilmez olmak. Çok mu zordur? İmkansızı mı istemişim?
.
Giderken yüzüne baktım.
10 yıl önce, ilk seanstan sonra, baktığım gibi.
Aynı yalnız kadını gördüm gözlerinde.
Yalnızlığı ile içimi burkan.
Öz güveni ve dimdik duruşu ile hayran olduğum aynı kadını.
Kapıyı arkasından kapatırken 10 yıl önce ki aynı sözler yankılandı beynimde.
Korkumdan bir türlü söyleyemediğim.
Seni seviyorum.
Keyifle gerindi, yattığı yerde. Saate bakmasına gerek yoktu. Biliyordu, ufuktan henüz aydınlanmaya başlamıştı, yeni gün. Seviyordu bu saatte kalkmayı. Temiz havayı içine çekmeyi. Henüz kalorifer kokusuyla, egzoz dumanıyla, kirlenmemiş, iyot kokulu, deniz kokulu havayı.
Mutfağa geçti. Her sabah yaptığı gibi, iki bardak suyunu içti. Su ısıtıcısının düğmesine bastı. O ısınırken, alışkın hareketlerle, fincanını çıkarttı, istediği ölçü de kahvesini koydu, iki çay kaşığı. Kaynamış olan sudan döküp, salona geçti.
Balkon kapısını açtı, hemen. Sabahın serin havası okşadı, yüzünü. " Hatta biraz fazla soğuk " diye geçirdi içinden. Fincanını sehpaya bıraktı. Bir önceki günün gazetesini aldı, gazetelikten. Fırsat bulup, okuyamamıştı. Koltuğuna kuruldu. Ayaklarını topladı. Kahve fincanı ellerini ısıtırken, baş sayfaya göz gezdirmeye başladı.
Bir motor sesi duydu. İlk vapur kalkmaya hazırlanıyordu, iskeleden. Bayılırdı, o görüntüyü izlemeye. Gazeteyi katlayıp, kenara koydu. Kahvesinden bir yudum alıp, iskeleden ayrılan, vapura daldı gözleri.
.../...
İki kişi gördü; hayal, meyal. El ele tutuşmuşlar. Biri kadın, diğeri erkek. Sabah rüzgarı okşuyor saçlarını, usul usul. Vapurun, üst güvertesinde, oturmuşlar. Kimse yok, onlardan başka.
Kadın, biraz mahzun. Biraz ürkek. Eli, sımsıkı kavramış, erkeğin elini; " Beni bırakma " der gibi. Erkek, biraz düşünceli. Kaşları, çatık. Bir elinde, sigara. Diğer elinde, kadının eli. " Seni asla bırakamam " der gibi. Bir mücadele var, iç dünyalarında. Ne yana bakacaklarını şaşırmışken, göz göze geliyorlar, aniden. Donuyorlar, öylece. Gözlerinin içindeki görüntülerine takılmışken, bir huzur kaplıyor, ikisini de.
Duygular, düşünceler çok farklı, şimdi. Güvenle gülümsüyor, kadın. Sigarasını söndürüyor, erkek. Sarılıyorlar birbirlerine. " Asla ayrılmayacağız " dermişcesine.
Bir an gelir, bir şey olur ve biz döner arkamızı gideriz
Bu kadar kolay mıdır gitmeler?
Kolaydır
Son sözünüzü söylersiniz. Kalkarsınız ayağa. Kapıyı çarpar çıkarsınız.
Hepsi o kadar
Kapının çarpma sesi ulaşır kulağınıza. Sırtınıza yumruk yemiş gibi sendelersiniz. Ne durabilirsiniz, ne de devam edebilirsiniz yürümeye. Sallanırsınız olduğunuz yerde.
Ne yaptığınızın farkına varırsınız
Bir sızı kaplar yüreğinizi. Derin bir pişmanlıktır hissettiğiniz.
Kaç dakika ya da saniye geçti? Az önce kapının diğer tarafındaydınız. Sohbet ediyordunuz. Belki tartışıyordunuz. Belki bakışıyordunuz, sadece.
Bir şey sizin istediğiniz gibi olmadı. Almak istediğinizi alamadınız, belki? Ya da duyamadınız, duymak istediğinizi. Göremediniz, bakışlarında görmek istediğinizi.
Diartık geçmiş zamanın bir parçası oldu, farkında mısınız?
Kapı, yüzüne çarptığından beri
Sizin arkanızdan çarpan kapı, onun yüzüne kapandı.
Ya o ne hissetti?
Siz karşısından kalkıp giderken " Gidiyor " dedi içinden.
" Tut " dedi yüreği.
" Gitmek isteyeni nasıl tutayım?" diye sordu aklı.
" Seviyorsun, tutSadece gitme de "
" O gitmeyi seçiyorsa; ben de tutmamayı seçiyorum "
" Canım yanıyor " dedi yüreği, son bir gayretle.
" Geçer. " diye teselli etti aklı.
Kapı, yüreğine çarpmıştır ama farkına varmaz.
İki damla düşer, yanaklarından göğsüne.
Ateşe damlayan su gibi bir "cız" sesi duyar.
Yangın yeri gibidir yüreği.
Elini uzatır kapıya.
" Gitme " der.
Kapıya çarpan sesini duyar kulakları.
/
Her şey için çok geçtir artık.
Geri dönülmez. Özür dilenmez.
Bir andır
Bir kapı çarpar
/
Bir yanda öfke
Bir yanda gurur
Her iki tarafta söylenmeyen pişmanlık
Dilenmeyen özür
/
Kaybeden; Sevgi'dir.
Ama dostça
Ama arkadaşça
Ama aşkça
boz bulanık bir su oldu zaman
duman gibi
sis gibi
acı gibi
telvelenen kederimle
tortu tortu
içime çökmekteyim
unutulmuş yürek mezralarında
kimsesiz
kör bir kırlangıç misali
eski bir sevdaya tutundum
beklemekteyim
...
uzaklarda bir yerde
günüme uğramayı unutan şafak söküyor
yıldızların söndüğü
hasretin büyüdüğü o şehirde
o şehirde
beni düşünen biri var
bilmekteyim
bilmek derman mı yüreğime
değil
bilmek sonu mudur hasretin
değil
ve yüzünü görmeden
eline dokunmadan
saçlarını okşamadan
"seni seviyorum" diyemeden
beni sevdiğini bilmek nedir
söyleyin
azar azar
delirmekteyim
...
alca kınalar yakılmış
yaşlı gözleri al duvakla örtülü
siyah belikleri salınmış kara sevdasına
yaban ele verilen bir gelin gibi
kaderimin terkisinde, yollara düşmüşüm
adresi yok
mühleti yok
vadesi dolmaz
kuş uçmaz
kervan geçmez
bilinmez bir çilehaneye ,
sürgüne gitmekteyim
...
her sabah ezan vaktinde başlar
her gece yarısından sonra
ığıl ığıl süzülür yüreğimden
can yarısı
can yarası
elimde bir dev aynası
düşen damlalardaki,
gözlerini biriktirmekteyim
...
belirsiz vakitler
boz bulanık bir su oldu zaman
çok uzaklardayım
görülmüyorum
duyulmuyorum
bilinmiyorum
...yavaş yavaş ölmekteyim
..........
.......
.....
...
.
.
.
Zaman zaman herkes bir ismi, anahtarları koyduğu yeri veya kapıyı kilitleyip kilitlemediğini unutabilir Bunlar normal kabul edilir Ama telefonun nasıl kullanılacağını veya eve gideceği yolu unutmak çok daha ciddi hafıza problemlerinin belirtileridir
Kişinin daha önce bildiği yerde kaybolması, tekrar tekrar aynı soruyu sorması, zaman, yer ve kişiler hakkında net olamaması, kendi bakımını yapamaması (kötü beslenme, banyo yapamama gibi) ciddi hafıza problemidir Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü'nden Uzm Dr Abdullah Özkardeş, unutkanlık ve unutkanlığın yol açtığı ciddi bellek kusurları hakkında bilgi verdi
UNUTKANLIK NEDİR? HANGİ DURUMLARDA CİDDİ BİR SORUN HALİNE GELİR?
Yaş ilerledikçe unutkanlığın arttığı bir gerçektir Yeni şeyleri öğrenmek, daha önce bilinen isimleri ve kelimeleri hatırlamak veya gözlükleri bulmak daha uzun zaman alabilir Bunlar genellikle ciddi bellek kusurlarının değil, ılımlı bir unutkanlığın bulgularıdır Bir kişi, unutkanlığı hakkında endişeleniyorsa, doktora başvurmalıdır Ayrıca belleği canlı tutacak, unutmayı engelleyecek pek çok şey de yapılabilir Hobiyle uğraşma, zamanını arkadaşlarıyla geçirme, iyi ve sağlıklı beslenme ve egzersiz yapma, kişinin daha uyanık ve daha sağlam kafalı olmasına yardımcı olur
Belleğe yardımcı yollar şunlardır:
· Yeni beceriler öğrenin
· Toplumunuzda, sosyal topluluklarda ve okullarda gönüllü olarak çalışın
· Mümkün olduğu kadar vaktinizi arkadaşlarınızla ve ailelerinizle geçirin
· Ajanda kullanmak, liste yapmak ve not tutmak gibi belleğe yardımcı usuller kullanın
· Cüzdanınızı, anahtarlarınızı ve gözlüklerinizi her gün hep aynı yere koyun
· Dinlenmenize dikkat edin
· Eksersiz yapın, iyi ve sağlıklı beslenin
· Alkol almayın
· Kendinizi depresyonda hissederseniz yardım arayın
CİDDİ BELLEK PROBLEMLERİ NELERDİR?
Ciddi bellek problemleri, kişinin araba kullanma, alışveriş yapma ve para harcama gibi günlük aktivitelerini yapmasını etkileyebilir
Ciddi hafıza problemleri:
· Daha önce çok iyi bildiği bir yerde kaybolma
· Tekrar tekrar aynı soruyu sorma
· Yön işaretlerine uyamama
· Zaman, yer ve kişiler hakkında net olamama
· Kendi bakımını yapamama (kötü beslenme, banyo yapamama gibi)
Eğer bu problemler varsa, doktora başvurmak gerekir Ciddi bellek problemine, unutkanlığa yol açan olayı bulmak önemlidir Çünkü tedavi problemin nedenine bağlıdır
CİDDİ BELLEK PROBLEMLERİNİN NEDENLERİ NELERDİR?
Tıbbi nedenler
Bazı tıbbi nedenler, ciddi bellek sorunlarına yol açabilirler Bu problemler, tedaviye başlamadan önce giderilmeye çalışılmalıdır
Bellek sorunlarına yol açan tıbbi nedenler şunlardır:
· Bazı ilaçların yan etkileri
· Depresyon
· Dehidratasyon denilen vücutta yetersiz sıvı olması
· Sağlıklı gıdaları yeterli kadar alamama veya vücutta vitamin ve mineral eksikliği
· Küçük kafa travmaları
· Troid problemleri
Bu durumlar önemlidir ve bir doktor tarafından tedavi edilmelidirler
Psikolojik problemler
Yaşlı insanlarda bazı psikolojik problemler ciddi hafıza sorunlarına yol açabilir Üzgün olma, yalnız, kaygılı ve sıkıntılı olma kafa karışıklığına ve unutkanlığa yol açabilir Aktif olmak, arkadaşlarına ve ailesine daha çok zaman ayırmak ve yeni beceriler öğrenmek yardımcı olabilir Tedavi için bir doktoru görmek gerekebilir Problemler çözüldükçe bellek problemleri daha iyi olur
Alzheimer Hastalığı
Alzheimer hastalığı da, ciddi bellek problemlerine yol açar Bulgular yavaş bir şekilde başlar ve zaman içerisinde kötüleşir Başlangıçta basit bir unutkanlık gibi görülebilir Fakat zamanla net bir şekilde düşünce problemleri gösterirler Her gün yaptıkları araba kullanma, alışveriş yapma, yemek yapma gibi işler zorlaşmaya başlar Hastalık ilerledikçe Alzheimerli hastalar beslenme ve banyo yapma gibi ihtiyaçları için başkalarına bağımlı hale gelirler
UNUTKANLIGI OLAN KİSİLER NE YAPMALIDIR?
Unutkanlığı olan kişiler, durumlarını çevresindeki insanlar ile birlikte değerlendirip, tıbbi yardım alabilirler
Sefiller
Victor Hugo
Konusu: İnsan tabiatı iyilikler ve faziletler kaynağıdır Her insanın ruhu yücelik yeteneğine sahiptir Toplumun cezalandırdığı ve zindanlara atılan insanların ruhları da yücelebilir Hugo'ya bu görüşünü destekleyecek örnekler gerekiyordu Fakat bunları gerçek hayatta bulamayınca hayal dünyasında oluşturdu ve yaşattı "Sefiller" bu oluşumun eseridir
Anna Karenina
Tolstoy
Konusu: Tolstoy, onu dünyanın en büyük romancılarından biri yapan ve başkahramanının adını verdiği Anna Karenina"yı 1877 yılında yayımladı Roman bizi, aileleri mutsuzluğa götürebilecek etmenleri araştırıp kendimizi sorgulamaya sevk eder Yaşamın katı gerçekleri ve okuduğumuz her cümlede karşılaştığımız bir ahlak dersi
Vahşetin Çağrısı
Jack London
Konusu: Jack London, en güçlü ve etkileyici yapıtlarından biri sayılan Vahşetin Çağrısı'nda, kızağa koşulan bir kurt köpeğinin amansız yaşam savaşını anlatır Alaska'nın yabanıl ortamında yaşayan insanların acımasızlığından payına düşeni alan Buck, ayakta kalabilmek için inanılmaz bir savaş verecek, giderek yabanın çekiciliğine kapılarak özgür seçimini yapacaktır
Karamazov Kardeşler
Dostoyevski
Konusu: Küçük bir Rus köyünde toprak sahibi olan Fedor Pavloviç Karamazov'un dehşetli, esrarengiz ölümü, kısa sürede yalnız yaşadığı beldenin değil bütün Rusya'nın ilgiyle takip ettiği bir dava haline gelir Ölümden, toplumda hiç sevilmeyen, ömrünü ilkesizlikler üzerine kurmuş maktulün büyük oğlu Dimitri Karamazov mesul tutulmaktadır
Beyaz Geceler
Dostoyevski
Konusu: O yıllarda Rus yazar ve aydınları meşgul eden romantik ve hayalperest kahramanların yalın aşk duygusunu, sevgiliye inebilme gücünü, bir sevgiliyle birlikte yeni bir dünya düşleyebilme zevkini, yazarın duyguların müziğini özgürce ve kendi üslubu ile çaldığı bir aşk hikayesi Ancak genç ve bakir ruhlarda yaşayabilen saf ve ulaşılması zor aşkların unutulmaz örneklerinden biri: "Beyaz Geceler"
Ana
Maksim Gorki
Konusu: İlk kez 1907'de yayımlanan Ana,1905 Rıs Devrimi'nin eşiğindeki Rusya'nın genel bir panoromasını yansıtır romanın kahramanı ana Pelage Nilovna, oğlunun siyasal bir militan olduğu gerekçesiyle tutuklanmasının ardından, kendisini sosyalızme adar Kocası bir ayyaş olan Pelage, dini inancını tek teselli olarak görür Pelage'nin kocası ölür; oğul Pavel, babasının ölümünden sonra sosyalist olur, eve devrimci arkadaşlarını getirmeye başlar ana devrimcilere katılır ve bir polis ajanı tarafından ele verilir
Goriot Baba
BalzacKonusu: Roman sefalet ve gösterişin, ümit ve ümitsizliğin, sevgi nefretin buluştuğu mekan olan Paris'te geçer Eserde ana tema kızlarının sevgisizliğine karşın ölümüne kadar onlar için fedakârlık eden Goriot Baba ve yaşadığı alt tabaka pansiyonundaki arkadaşları ile arasındaki ilişkiler anlatılır Paris'in sosyete dünyası ve yoksulluk içinde yaşayan halk arasındaki tezat da böylece okuyucuya sunulmuş olur
Parma Manastırı
StendhalKonusu: "Bu romanı 1830'daki aslından hiçbir şey değişmeksizin yayımlıyorum Bunun iki sakıncası olabilir Birincisi, okuyucu bakımından: Kişiler İtalyan olduklarındanokuyucu daha az ilgileneceklerdir belki Bu ülkenin insanları Fransızlar' dan oldukça farklıdır İtalyanlar içtendir, iyi insanlardır, çekingen değillerdir, akıllarından geçeni söyleyiverirler Zaman zaman gurura kapılsalar da bu, tutku haline gelir, "benlik" adını alır Sonra, yoksulluk gülünç bir durum değildir onlar için
Araba Sevdası
Recaizade Mahmut EkremKonusu: Türk Edebiyatı'nın ilk gerçekçi romanlarından biri olan Araba Sevdası, İstanbul'un Batı'ya özenen sosyete yaşamını komik ve alaycı bir dille ele alır Recaizade Mahmut Ekrem, son dönem Osmanlı'da Batılılaşma hareketiyle birlikte yaşanan değişimi Bihruz karakteri ile ironik biçimde anlatır
Dudaktan Kalbe
Reşat Nuri Güntekin
Konusu: Dudaktan Kalbe, özellikle örf tanımını ve kişilik canlandırımında başarılı, duygusal, ve sevgi dolu bir roman Açık, yalın ve gösterişsiz bir anlatışla ve temiz bir İstanbul Türkçesiyle geniş kitlelere seslenebilen yazarın, ilk ve en ünlü romanı Çalıkuşu düzeyinde bir kitap ?arkıları, filmelere, nostaljik romantizminize bolca konu olmuş aşkların unutulmaz romanlarından biri
İnce Memed
Yaşar Kemal
Konusu:Abdi Ağa'nın zulmüyle köyünü terk etmek zorunda kalan Memed, Ağa'nın yeğeniyle evlendirilmek üzere olan Hatçe'yi kaçırır Abdi Ağa'yı yaralayan, yeğenini de öldüren Memed eşkıya Deli Durdu'ya katılır, ancak kıyıcılığına katlanamadığı Deli Durdu'dan iki arkadaşıyla birlikte ayrılır Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkıyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşür
Yaban
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Konusu: Kendi dönemi içindeki gerçekçilik anlayışına uygun olarak yazılmış olan Yaban'da Yakup Kadri, I Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte Sakarya Savaşı'nın sonuna kadar olan sürede bir Anadolu köyünde, köylüleri, köyün durumunu, Milli Mücadeleye ilişkin tavırlarını bir aydının gözüyle verir Yaban için "bu eser benliğimin çok derinliklerinden adeta kendi kendine sökülüp, koparak gelmiş bir şeydir" diyen yazar, bu romanda ortaya koyduğu birçok soruna daha sonra yazacağı Ankara'da cevap bulmaya çalışacaktır
Küçük Ağa
Tarık Buğra
Konusu: Küçük Ağa, Kurtuluş Savaşı yıllarında, siyasal karar ve tartışma merkezlerinin uzağında, Kuvvacı/Millici denilen, ama ne oldukları, neyi temsil ettikleri pek bilinmeyen birilerinin açtığı savaşa katılıp katılmamanın vebalini tartarak bir karar verme durumunda kalan insanları anlatır
Vurun Kahpeye
Halide Edip Adıvar
Konusu: Konusunu Millî Mücadele günlerinden alan roman ilk kez 1923 yılında basıldı Romanda, idealist İstanbullu öğretmen Aliye'nin Anadolu'da bir kasabaya gidişi ve bölgede Milli Mücadele düşüncesine destek faaliyetleri aktarılır Romanda, bölge halkının Millî Mücadele'ye bakışı, sözkonusu mücadelenin sembolü konumuna gelmiş Kuvayı Milliye oluşumunu algılayışının yanı sıra çözülen Osmanlı devlet mekanizmasının temsilcileri ve eski düzen karşıtları yansıtılır
Devlet Ana
Kemal Tahir
Konusu: 'Devlet Ana', Osmanlı kurulmadan önceki Anadolu'nun görünümünü ve Anadolu insanının özlemlerini anlatırken, onların güçlü, güvenli, adaletli bir devlete duyduğu ihtiyacı da açığa çıkarmaktadır Kemal Tahir'in en önemli romanı olarak gösterilen 'Devlet Ana', onun düşünce yapısını da en iyi yansıtan eserlerinden biri sayılmaktadır
Toplum içerisinde insanı en çok üzen konulardan biri, belki de üzerinde en çok durulması gerekeni, insanların birbirlerinin kalplerini kırmaları, gönüllerini incitmeleridir
Niçin birbirimizin kalbini kırıyoruz? Niçin birbirimizin gönlünü incitiyoruz? Gönül yaparak küçükleri sevindirmek, büyüklerin duasını almak varken, ayırım yapmadan bütün insanların, özellikle dostlarımızın gönüllerini kırmamaya dikkat etmeliyiz Bakın şair ne güzel söylemiş;
Gönül bir pınardır çeşmesi var tası yok
Yıkma insan kalbini, yapacak ustası yok
Bilmeliyiz ki, gönül yıkmak hüner değildir, bunu insan sevgisi, şefkat ve merhametten mahrum olan herkes yapabilir Asıl hüner harap olmuş, yıkılmış gönlü tamir eylemektir
Kimseye baki değil mülk-ü devlet, sim-ü zer
Bir harap olmuş gönül tamir etmektir hüner
Dilimizde "gönül alma" diye bir tabir vardır İnsanlar bunu çokça yapmalı, birbirlerinin gönüllerini almaya çalışmalıdır Peygamberimiz, "Herkesi cehennemde yüz üstü düşüren dillerinin biçtikleri ve kazandıklarından başkası mı zannedersin?" buyurmuştur (Bezzar, c 4, s 250, Hadis No: 2643)
Gönül almak için çeşitli vesileler bulunabilir Atalarımız "yarım elma gönül alma" demişler İnsanlar sevdiklerinin, dostlarının gönüllerini almak için ziyaret etmeli, telefon, e-maille de olsa arayıp sormalı, imkanı varsa küçük bir hediye alıp götürmelidir
Peygamberimizin, "Bir kimse bir kardeşini severse, sevdiğini ona bildirsin" (Kenzü'l-Ummal, c 9, s 25, Hadis No: 24749) hadis-i şerifini unutmamalıyız Faruk Nafiz Çamlıbel de yâre olan sevgisini, gönlüne gelen hayaliyle şekillendiriyor;
On yıl var ayrıyım Kına dağından
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben
Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben
Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben
Yunus Emre de gönül yapmaya geldiğini terennüm etmektedir;
Elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü
Yaratılanı hoş gördük Yaratan'dan ötürü
Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için
Dost'un evi gönüllerdir, gönül yapmaya geldim
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz deği
Yetmiş iki millet dahî, elin yüzün yumaz değil
Gelin tanış olalım, işi kolay tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz
Mevlana diyor ki;
Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar
Toprak ol da bak nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter
Toprak ol üstünde hoş güller biter
Hacı Bektâş-ı Velî de, temsil ettiği sevgi atmosferini asırlar öncesinden
şöyle dile getiriyordu;
Sevgi muhabbet kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda
Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda
Arslanla ceylanlar dosttur kucağımızda
Hac dönüşü günahlarından arınmış, annesinin doğurduğu gün gibi temizlenmiş gönüllerin tekrar kirlenmemesi için şu duayı yapıyoruz:
Günahlardan yıkandın, tertemiz bir ufka yükseldin
Habib-i Kibriyanın Ravzasından feyz alıp geldin!
Eğer şâd olmak istersen, Liva'ül-Hamdin altında
Mukaddes yolculuk bir inkılâp olsun hayatında!
Güzelleştikçe ahlakın, görenler bir melek sansın
İlahi neş'enin feyziyle, aşıklar hazırlansın!
Muazzez hatırandan çıkmasın asla, o âlemler
Vefâsız mâsivâdan sıyrılıp el çektiğin demler!
Ezanlar yükselirken Arş'a Beytullahı hatırla
Şu pak olmuş gönül, kirlenmesin tekrar günahlardan! (Ali Ulvi Kurucu)
Gönül erlerinden Allah dostu Erzurumlu İbrahim Hakkı'yı şu mısralarla hatırlayalım;
Hiç kimseye hor bakma
İncitme, gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Kayseri, Develili Halk Aşığı Seyrani de hacca gidemeyen kimselerin insan gönlünü almalarını tavsiye etmektedir;
Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa
Ferhad olup birgün bağrın yarmaya
Kudretin yoğ ise beyte varmağa
Gönül Beytullah'tır ziyaret eylemektir
Kalbini geniş tut, sıkma Seyrâni
Rızayı Bârî'den çıkma Seyrâni
Gönül Beytullah'tır yıkma Seyrâni
Elinden gelirse imaret eyle
Bir şairimiz de ölümle gönül arasında bağlantı kuruyor;
Bu dünyaya gelen ölür
Ölüm acısını bulur
Senin de başına gelir
Gönül sana demedim mi
Giden günler geri gelmez
Bu demler hep geçer kalmaz
Son pişmanlık fayda vermez
Gönül sana demedim mi!
Bir şairimiz de şöyle tavsiyede bulunuyor;
Kırmayıp kalpleri her fırsatta gönül al
Nazar kıl şu âleme ölümlerden ibret al
Mevlana da Mesnevisinde;
Gönül almaya bak ki en büyük hac budur
Bir gönül yapmak, binlerce hacdan daha iyidir
Kâbe Azer oğlu Halil'in yaptığı bir binadır
Halbuki gönül, Cenab-ı Hakk'ın nazargâhıdır
Ancak acı bir gerçektir ki, son dönemlerde bizim toplumumuz da dahil olmak üzere, bütün dünya sevgi, kardeşlik ve gönül bağlarını koparmış, Müslüman toplumlarda pozitivist, materyalist, rasyonalist, pragmatist dünya görüşü empoze edilmiş Kin, haset, düşmanlık, bencillik, maneviyattan uzaklaşmışlık dünyevi ihtiraslar yaygınlaşmış Şehvet, servet ve şöhret hastalıkları insanı çepeçevre kuşatmış
Peygamberimiz, "Yarım hurma ile de olsa ateşten sakının Bunu da bulamayan kimse kardeşine güler yüz göstersin, bunlar da sadaka sevabına ulaştırır" (Müslim, c 3, s 86, Hadis No: 2395) buyuruyor
Peygamberimiz, "Gönüller Allah'ın kudretindedir, dilediği gibi değiştirir" (Ahmed b Hanbel, Müsned, c 3, s 257, Hadis No: 13721) buyurmakta Yine bir duasında, "Ey gönülleri değiştiren Allah'ım, gönlümü imanda sabit kıl" (Ahmed b Hanbel, Müsned, c 3, s 112, Hadis No: 12128) demektedir
Sözlerimi bir dua ile bitiriyorum:
Daha fazla soldurma, yeter, güzel Allah'ım,
Gönül bahçemizdeki muhabbet güllerini!
Eser kalmadı aşktan, çoraklaştı ruhumuz,
Yine coştur ne olur o sevgi sellerini
Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır
İnsan vücudundaki organlar içerisinde sahası en geniş olan dil'dir Mesela göz, renk ve suretlerden; kulak seslerden; el cisimlerden başkasını anlayamaz Fakat dil böyle değildir O, insanın içinde sakladıklarına, duygu ve inançlarına tercümanlık yapar
Peygamberimiz dil'in önemini anlatırken şöyle buyuruyor: "İnsanoğlu sabaha çıktığı zaman bütün organları dil'e baş eğerler ve -hâl diliyle- şöyle derler: "Bizim hakkımızda Allah'tan kork Biz sana bağlıyız Eğer sen dosdoğru olursan, biz de dürüst oluruz Eğer eğrilirsen biz de eğriliriz" (Tirmizî, Zühd, 60)
Peygamberimiz, dil'in diğer organlardan farklı bir konumda olduğunu ve bu sebeble ona daha fazla özen gösterilmesi gerektiğini bildiriyor
Dil, insanı Allah katında da insanlar yanında da hem yüceltir hem de alçaltır Güzel bir söz Allah'ın rızasını kazanmaya vesile olacağı gibi, insanların memnun olmasına da sebeb olur Peygamberimiz bunu şöyle ifade buyuruyor:
"Bir kul, Allah'ın rızasına uygun olan bir sözü, kendisine önem vermeyerek söyleyiverir ki, Allah o söz sebebiyle o kimsenin derecesini yükseltir Bir kul da, Allah'ın razı olmadığı bir sözü, onu önemsemiyerek söyleyiverir ki, Allah o kötü söz sebebiyle o kimseyi cehennemin dibine indirir" (Buhârî, Rikak, 23
Kur'an-ı Kerim, gönül alan hoş bir sözün, arkasından gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlı olduğunu bildirmektedir (Bakara, 263) Hatta Peygamberimiz; "İyi ve hoş söz bir sadakadır" (Buhârî, Edeb, 33; Müslim, Zekat, 16) buyurmuştur
Yoksullara sadaka verip de arkasından yoksulu incitecek ve kıracak sözler söyleyenlerin, bu sadakalarının boşa gideceği Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade buyuruluyor:
"Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın Böylesinin durumu üzerinde biraz toprak bulunan ve uğradığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez" (Bakara, 264)
Kötü bir sözle yıkılan gönülleri onarmak çok zordur Meşhur bir söz vardır: "Ok yarası iyileşir fakat dil yarası iyileşmez" Çünkü ok bünyede, dil ise gönülde yara açar Bünyede açılan yara zamanla kapanır, fakat gönülde açılan yara kolay kolay kapanmaz
Peygamberimiz dili de kapsayan ve önemli konulara dikkatimizi çeken bazı açıklamalarda bulunmuştur Muaz b Cebel (ra) anlatıyor: Ben,
- Ey Allah'ın Rasulü! Beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana haber ver, dedim Peygamberimiz:
- Çok büyük bir şey sordun Bununla beraber o (amel) Allah Teala'nın kolaylaştırdığı kimseye göre kolaydır: Allah'a ibadet eder, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın Namazı kılar, zekatı verir, Ramazan orucunu tutar, gücün yeterse haccedersin, buyurdu Sonra da konuşmasını şöyle sürdürdü:
- Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç (cehenneme karşı) siperdir Su ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları söndürür Gecenin yarısında bir kimsenin namaz kılması da böyledir, buyurdu Daha sonra:
"Onların yanları -gece namaz kılmak için- yataklarından uzaklaşır Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar Hiç kimse onlar için yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez" (Secde, 16,17) mealindeki ayet-i kerimeleri okudu Ondan sonra:
- İşin başı, direği ve yüce tarafı nedir, sana haber vereyim mi? Buyurdu Ben:
- Evet, ey Allah'ın Rasulü! Bunun üzerine mübarek dilini eliyle tutup;
- İşte şunu tutmaya çalış, buyurdu Ben:
- Ey Allah'ın Rasulü! Biz söylediğimiz sözlerden de mi muaheze olunacağız? dedim Peygamberimiz:
- İşin başı İslam'dır, direği namazdır, en yüce tarafı da Allah yolunda cihattır, buyurdu Ondan sonra da konuşmasına şöyle devam etti:
- Bu dediklerimden hepsinin yerini tutan nedir, haber vereyim mi? Buyurdu Ben:
- Evet, ey Allah'ın Rasulü dedim Peygamberimiz:
- Herkesi Cehennem'de yüzüstü düşüren, dillerinin biçtikleri ve kazandıklarından başkası mı sanırsın, buyurdu (Tirmizî, İman, 8)
Dili tutmak, konuşmamak demek değildir Elbette dili olan konuşacaktır, ancak gerçekleri söyleyecektir, iyice bilmediği şeyleri söyleyecek olursa çoğu zaman yalan söylemiş ve günaha girmiş olur
Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır
Türkiye'nin birçok ilinde, ilçesinde Peygamber Efendimiz (sas)'in doğumu münasebetiyle etkinlikler düzenleniyor Son yıllarda bu etkinlikler daha renkli, daha neşeli ve daha farklı yapılıyor
Daha çok insana sevgi mesajının ulaştırılması için çalışmalar yapılıyor Sevgi, bizim kalbimizden Peygamberimiz'e uzanan bir yol Bu yola fakirlerimizi, ilgiye ve şefkate muhtaç çocuklarımızı da katarak büyük bir mutluluk yapma gayreti bütün yurtta desteklenmeli, daha da büyüyerek gelişmeli Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle Bursa Uludağ Eğitim ve Kültür Vakfı'nın son yıllarda yaptığı etkinlikler tüm Türkiye'nin arzuladığı kardeşliği hedefliyor
Kutlu Doğum sevincinin toplumun her kesimi tarafından hissedilebilmesini hedefleyen vakıf geçen yıl; ihtiyaç sahibi ailelere gıda yardımı, hastanede tedavi görenlerle birlikte huzurevi sakinlerine "gül" Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesindeki yurtlarda kalanlara da değişik hediyelerle birlikte kutlama töreni yaptı Bursa merkezde tespit edilen ailelere gıda yardımı yapan vakıf, yardım talep edenlerin sayısının artması nedeniyle de bu rakamı 2 katının üzerine çıkardı Kutlu Doğum nedeniyle Bursa'da binlerce insana ulaşıldı Yapılan çalışmaların finali ise Bursa Atatürk Kapalı Spor Salonu'ndaydı Yapılan yardımlar ve etkinlikler Bursa genelinde o kadar ses getirmişti ki, Peygamber Sevgisi'ni doyasıya yaşamak isteyenler soluğu salonun önünde almıştı 4 bin kişilik kapalı spor salonu, organizasyondan saatler öncesinde dolmuştu
Bu etkinlikleri yapabiliriz
Kutlu Doğum münasebetiyle hiç kimse unutulmadı Bursa'da tespit edilen garip gureba ne kadar insan varsa ziyaret edildi, dertlerine derman olunmaya çalışıldı
Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesindeki yurtlar ziyaret edilerek, pastalar eşliğinde hediyeler dağıtıldı Vakıf adına ziyareti gerçekleştiren anneler, çocukların sevincini görünce duygu seline kapılarak, gözyaşlarını tutamadı
Tüm hastaneler tek tek dolaşılarak, "Kutlu Doğum"un şerefine herkese günün anlam ve önemini hatırlatma adına, "Peygamberi temsilen "Gül" takdim edildi Böylece, "geçmiş olsun temennisi" ile birlikte hastaların gönülleri alınırken, yapılan çalışmaya onların dualarının da ortak olması sağlandı
En anlamlı ziyaretlerden biri de; madde bağımlısı çocuklara hizmet veren merkezde yaşandı İzmir'den Bursa'ya kaçan 17-18 yaşlarındaki bir genç, kendisine uzatılan bir gülün anlamını tam olarak anlayamamıştı O, "Hz Muhammed'i tanıyor musun?" sorusuna, önce çekimser kaldı, ardından, "Peygamberimiz" cevabını verdi O da anlamlı bir haftada hatırlanmaktan mutluydu Yüzündeki tebessüm görülmeye değerdi
İfrad ve temettü haccı nasıl yapılır? Zemzemi içerken birşeye niyet edilir mi?
CEVAP
Önce ifrad haccının nasıl yapılacağını maddeler halinde bildirelim;
Mikâttan önce:
1-Tırnaklar kesilir
2-Koltuk altı ve kasık temizlenir
3-Gusledilir olmazsa abdest alınır
4-Erkek, ihrâmla örtünür( Kadın elbisesini çıkarmaz)
5-Baş açık ve ayaklar çıplak olur
Mikât sınırında:
İhrâmın sünneti olarak iki rek'at nâfile namaz kılınır Yalnız hac için niyet ve telbiye yapılır Böylece ihrâma girilmiş olunur
İhrâmdan sonra:
İhrâmdan çıkıncaya kadar ihrâmlıya yasak olan işlerden sakınılır Tekbîr, tehlîl, selavâti şerîfe ve telbiye söylenerek yola devam edilir
Mekke-i mükerreme'de:
1-Gusledip veya abdest alıp Harem-i şerîfe giderek "kudûm tavâfı" yapılır Bu sünnettir
2-Tavâftan sonra iki rek'at tavâf namazı kılınır
3-Zemzem içilir, üstüne, başına dökmek iyi olur
4-İhrâmlı olarak Mekke'de kalınır Namazları Harem-i şerîf'te kılmaya çalışmalıdır İstenildiği kadar nâfile tavâf yapılır
5-Haccın sa'yı kudûm tavâfından veya nâfile bir tavâftan yahut ziyâret tavâfından sonra yapılır
Terviye günü [8 Zilhicce]
Terviye günü sabah namazı Mekke'de kılınıp Minâ'ya çıkılır Arefe günü sabah namazını müteakip Arafâta hareket edilir
Arefe Günü [9 zilhicce]
1-Her firsatta telbiye, tesbih, tekbîr, tehlîl ve salevât okunur[Hacılar, kendilerine, ana-bâba ve bütün müslümanlara duâ ederler]
2-Öğle ve ikindi namazları, öğle vaktinde cem-i takdim ile kılınır
3-Öğleden sonra vakfe yapılır
4-Güneş batmadan Arafât'tan ayrılmamalı Güneş battıktan sonra, akşam namazı kılınmadan Müzdeliye hareket edilir
5-Akşam ve yatsı namazları müzdelifede cem-i tehir ile kılınır Gece Müzdelife'de kalınır
Şeytan taşlamak için taş toplanır
Bayramın Birinci günü (10 zilhicce)
1-Sabah namazı kılınınca, Müzdelife'de "Meş'aril harâm'a gidilip orada vakfe yapılır
2-Ortalık ağarıp güneş doğmadan Minâ'ya hareket edilir
Minâ'da çadıra yerleştikten sonra:
1-AKâ'be cemresine [Büyük Şeytan'a] 7 taş atılır
2-Saçlar tamamen kesilir veya kısaltılır Böylece ihrâmdan çıkılmış olur
Bayramın 2, 3 ve 4 Günleri
1-Bayramın ilk günü yapılmamışsa, ziyâret tavâfı yapılır [Ziyâret tavâfını bayramın birinci günü yapmak daha faziletlidir] Daha önce yapılmamışsa haccın sa'yi yapılır
2-Küçük, orta ve AKâ'be Cemrelerine [üç şeytana] hergün yedişer taş atılır
Minâ'dan Dönünce
"Veda Tavâfı" yapılır Beytullah'a karşı durup zemzem içilir Yüz ve baş yıkanır Sonra Kâ'be-i şerîfin yüksek eşiği öpülür
Zemzem İçmek
Hadîs-i şerîfler de buyuruldu ki:
(Zemzem, doyurucu ve hastaya şifâ vericidir) [Bezzâr]
(Zemzemi, belalardan korunmak niyeti ile içeni Allah korur) [Hakim]
Abdullah ibni Mübârek hazretleri (Resûlullah "Zemzem, içildiği niyete göre faydalı olur" Buyurduğu için bende kıyamette susuzluktan kurtulmak için zemzemi içiyorum) derdi (İbni Mace)
İbni Abbas hazretleri de, zemzem içerken (Yarabbi senden faydalı ilim ve bol rızık ve her türlü hastalıktan şifâ istiyorum) diye duâ ederdi
Peygamber efendimiz için kurban kesmek olur mu, nasıl niyet edilir?
CEVAP
Resulullah için de kurban kesmek müstehabdır ve çok sevaptır
Resulullah iki kurban keserdi Biri kendisi için, biri de ümmeti için idi Kestiği iki kurban için, (Biri kendim ve evlatlarım için, biri de kurban kesemiyen ümmetim için) buyurdu (İbni Âbidîn)
Resulullah efendimiz, Veda haccına giderken yüz kurbanlık deve götürdü altmışüçünü kendi kesti Sonra bıçağı Hz Ali'ye verdi Geri kalanı o kesti Böylece 63 yıl yaşayacağına işaret etmiş oldu (Cevhere, Ruh-ul-beyân)
Bir kimse, biri adak, biri akika, biri vacip olan bayram kurbani, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için kurban kesmek istese, bir inek alıp kesebilir
Peygamber efendimiz için kurban keserken, "Allah rızâsı için kurban kesmeye ve sevâbını Resûlullah efendimize hediye etmeye" diye niyet edilir (Bedâyî)
Kurbanın vacip olmasının şartlarından birisi de, kişinin mukim olmasıdır Buna göre kurban bayramında sefere çıkan ve üçüncü gün güneş batıncaya kadar seferiliği bitmemiş kimseye kurban kesmek vacip olmaz (Kendi isteğiyle keserse hiç şüphesiz bu güzel bir davranıştır) Buna göre bizim anladığımız manadaki vacip kurbanı kesmekle hacılar mükellef tutulmamıştır Bununla beraber temettü ve kıran haccı yapan hacıların kesmeleri gereken bir kurban vardır ki buna "şükür kurbanı" denir Umreyle haccı beraber yapma imkânı veren Allah'a teşekkür manasını içerdiğinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir Bu kurbanın harem sınırları içinde kesilmesi gerekir Bu çeşit kurbanın hükmü de vaciptir
Eğer bir kişi hacda kurban kesmek istemiyorsa, ifrad haccına niyet eder ve böylece bu mükellefiyetten kurtulur Yani hacca giden herkes muhakkak kurban kesmek zorunda değildir Bu, hacca giden kimsenin hangi tür hacca niyet ettiğiyle alakalı bir meseledir.
Seferi kimseye cuma farz değil, demek, cuma kılması caiz olmaz, demek değildir Belki seferi kimse cumayı kılmaya mecbur değil demektir Yani seferi kimse fırsatını bulur da cumasını kılarsa, evinde oturan kimse gibi cuması sahih olur Ayrıca öğle namazı kılmaya mecbur olmaz Cuma kılmazsa yerine öğle namazı kılmak zorundadır
Necasetin namaza mani olması için bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir Şöyle ki: Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani, üç gramdan az olmalıdır Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır
Dörtte biri temiz olan bir elbiseyle namaz kılmak caizdir Çünkü bu, çıplak bir vaziyette kılmaya tercih edilmiştir Ama ya elbisenin tamamı, ya da dörtte birinden az bir kısmının dışındaki bölümü necis olursa, o takdirde adam muhayyerdir : Dilerse çıplak vaziyette oturarak -rükû ve secdeleri baş işaretiyle yerine getirir namaz kılar; dilerse o elbiseyle normal biçimde namazını eda eder Ne var ki, bu şekilde, yani çıplak kılmaktansa necis elbiseyle kılması efdaldir (El-Kâfî / Helvani)
Dibağat edilmedik ölü hayvan derisinden başka örtünecek bir şey bulamayan kimsenin bununla örtünüp namaz kılması caiz değildir Bu durumda çıplak kalması gerekir (Siracülvehhac - Fetâvâ-yi Hindiyye)
Her birinde dirhem miktarından fazla necaset bulunan iki elbiseden dilediğini -eğer üzerindeki necaset dörtte birini kapsamıyorsa- giyinip namaz kılabilir Çünkü dörtte birine ulaşmadığı takdirde ikisi arasında fark yoktur Ama daha az necaset bulunanı tercih etmek müstehabdır (Et-Tebyin - El-Hulâsa)
Bunun aksine iki elbiseden birinin sadece dörtte biri, diğerinin bundan daha az kısmı temiz bulunuyorsa, dörtte biri temiz olanla namaz kılınır
Bir ucunda necaset bulunan ve hemen giderilmesi mümkün olmayan elbisenin temiz tarafıyla avret yerlerini örtmek mümkünse öyle yapılarak namaz kılınır Bunun aksi caiz değildir Yani bu durumda çıplak namaz kılmasına cevaz verilmemiştir Örtündüğü temiz tarafın hareketiyle necis tarafın hareket edip etmediğine bakılmaz Çünkü zaruret vardır (El-Muhit / Radıyüddin Serahsi)
Namaz kılmak için mevcut iki elbisede bulunan necaset eşit durumda ise, herhangi biriyle namaz kılmak caizdir Birinde az diğerinde çok ise, az olanı tercih edilir (Bahr-i Raik / îbn Nüceym)
Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/210
Genetik olayı, insanın hayatında en etken eleman. Kim ya da ne olmak isterseniz isteyin, sonunda genleriniz sizi nereye götürüyorsa, o kişi oluyorsunuz.
Biraz babanız.
Biraz anneniz.
Halanız, dayınız, amcanız, bildiğiniz, bilmediğiniz büyük babalarınız ve büyük anneleriniz.
En yakın kuşağın, anneniz ve babanızın, bile hatırlamadığı, tanıyamadığı aile üyelerinden gelen genetik özellikler.
Çokça duyarız " Kime benzedi bu çocuk? " sorusunu.
Tahminler vardır ama kesin bir tespit yoktur. Olay karma'dır da ondan.
Yaptığım araştırmaya göre, baba tarafımda, biraz çatlaklık var. Benim, sağlık dahil olmak üzere, bedensel ve ruhsal genlerim baba tarafından gelmedir. Yani çatlaklık bende de var.
Şöyle ki; Babaannemin annesi ve babası bir birlerine öyle küserlermiş ki, aylarca konuşmazlarmış. E çocuklar var, evin sorunları var, var da var. Karı-koca konuşmadan, paylaşmadan olur mu? Olmaz. Onlar da mektuplaşırlarmış. Aynı evin içinde.
Bir sonraki kuşak, babamın dayısı ve iki oğlu. Oğlanlar o kadar gezentiymişler ki, delikanlılık dönemlerinde, gündüz okul, akşam vur patlasın, çal oynasın. Hemen hiç babaları ile görüşemezlermiş. Babaları da onlara mektup yazar bırakırmış: " Oğlum nasılsın? " ya da " Bu akşam evde otur da yüzünü göreyim " diye.
Gelelim sonraki kuşağa, bana. Ben de çocuklarımla mektuplaşırdım. Üstelik biz öyle görüşemeyenler ya da küsenler cinsinden de değildik. Ama bazen öyle konular oluyor ki, karşılıklı oturup konuşmaya kalksan ya tam anlatamayacaksın sonunda tartışma çıkacak, ya da anlatamadığın için anlaşılmaz kalacaksın. Ne sorun çözülebilecek ne de üstü çizilebilecek. Oysa yazarsan, karşında sana cevap veren, soru soran biri olmadığı için, konuyu dağıtmadan takır takır anlatmak istediğini anlatır, işi bitirirsin. Bizde de olay böyleydi. Hemen kağıda, kaleme sarılırdık, karşılıklı.
Tabi hal böyle olunca, genel karakter ve ruhsal yapım açısından, beni babaanneme benzetirler. Ufak tefek farklılıklar konu dışında bırakılarak. 50 sene içinde, bu ana şablona, ben de bir şeyler ekledim ya da çıkarttım, elbette.
Sakın ola ki, anneannemin benim için yan karakter olduğunu düşünmeyin. Her ikisi son derece farklı insanlardı. İkisi de, varlıklarıyla, hayatıma başka başka renkler, tatlar, öğretiler kattılar.
Babaannemle, hayatı paylaşır, konuşurdum. Anneannemle, hayatı yaşardım.
Ama bu gün çokça babaannemin ismi geçecek. Çünkü paylaşacağım yanım onunla ilgili.
Hep derdi ki, " Kızım, bir insanın gönlü, bedeni ile beraber yaşlanmıyorsa, o insanın işi çok zor. " Kişi, kendinden bilir, işi. Öyleydi. Rakamlarla sınırlamazdı hayatını. Öldüğünde 80'li yaşlarındaydı. Tek duası " Allah gözlerimi almasın. Okuyamazsam biterim. "di. Romantik yazarların en ünlüsü, Barbara Cartland okurdu. Beni yakaladığı anda hemen nasihate başlardı: " Kızım, hayatı istediğin gibi yaşa. Kendine bak, giyin, süslen, gez. Çocuk, büyür. Koca, hallolur. Sakın ola ki, yaşından ötürü kendini kısıtlama. Kaşını kaldır, dik dur."
Hani derler ya, " Bir insana, kırk kere salak dersen, salak olur ". Benimki de o hesap. Sürekli bu öğretileri dinleyen bir insan nasıl olur? Benim gibi olur.
İki sene önce, Urla'da sohbet ediyoruz. Oğlum, gelinim ve ben. Herkes bir şeylerle meşgul. Ben de gazete okuyorum. Vespa motosikletlerinin ilanını gördüm. " A işte ben de bu motosikletlerden almak istiyorum. Buradayken çarşıya, pazara kullanırım. İzmir'e gittiğimde de ulaşım aracı olarak çok işime yarar." dedim. Dedim ve bir anda fark ettim ki, ortamda sessizlik var. Ne olduğunu anlamak için başımı kaldırdım. Oğlum ve gelinimin, fal taşı gibi açılmış, gözleri ile karşılaştım. " Ne?" dedim. Oğlum " Anne, şaka yapıyorsun değil mi?" dedi. " Yo " dedim. " Anne, artık biraz büyüsen ? " dedi. Motosikleti alamadım ama alacağım çünkü, aklıma takıldı bir kere.
Kendimi bildiğimden beri, tiyatroya karşı, karşı konulmaz bir ilgim ve hevesim vardır. Eğitimime tiyatro öğrencisi olarak devam etmek istemiştim ama, İzmir de, o yıllarda, henüz o bölüm açılmamıştı. Ailem de İstanbul'a gitmeme izin vermemişti. Geçtiğimiz haftalarda, Konak Kültür Müdürlüğü'nün, tiyatro kursları açtığını öğrendim. Hemen kaydımı yaptırdım ve ilk toplantıya gittim. Her yaştan, erkekli, bayanlı hoş bir gurup vardı. Sohbet ilerledi. Herkes görüşlerini ve beklentilerini dile getiriyor. Bayanın biri dedi ki, " Ben, emekliyim. Zamanım bol. Kurslarda, illa ki saate bağlı kalmayalım. Süreyi dilediğimiz kadar uzatalım." " Nasıl yani?" dedim içimden ama sustum. Derken sıra kesin kayıtlara geldi. Herkes kaydını yaptırıyor. Ben ayrılmak için izin istedim. Eğitmen, " Neden? Kayıt olmayacak mısınız? " dedi.
" Ben de emekliyim. Ama ben, SSK dan emekliyim. Hayattan emekli olmadım, henüz. Bu yüzden izninizi rica ediyorum " dedim ve ayrıldım. Merdivenlerden inerken, herkes yüzüme bakıyordu. Çünkü, sürekli mırıldanıyordum " Ah! Babaanne, ben sana ne diyeyim şimdi?".
Bedenimle ruhumun birlikte yaşlanmamasının keyfi ile gülümseyerek, kaşlarımı kaldırdım, duruşumu dikleştirdim ve binadan çıktım.
İnsan, en çok, belirsizlikten korkar.
Ne olduğunun, nerede olduğunun, nasıl yaşandığının belirsizliğinden.
İnsanın, kendisi ile en büyük savaşı başlar, böyle zamanlarda.
Öyle sorular düşer ki yüreğinin en derinine.
İki kişilik oyunun, en can alıcı noktasıdır bu.
Birine sonsuz güç verirken, diğerini ezer geçer.
Sevgi arsızı gibi hisseder insan, kendisini.
Dilenci gibi hisseder.
Kim kime verir bu gücü?
Kim kimden almıştır?
Bilinmez.
Gidenler, dönüşlerinde buluyorlarsa bıraktıklarını, bıraktıkları yerde, acımasız, haksız hatta vicdansız bir güçtür, ellerine geçirdikleri.
Adı nedir bu gücün?
Sevgi?
Tutku?
Salt, yalın zaaftır, karşıdan alınan.
Gidememek, zayıflıktır.
Bilmek arzusudur, " Neyim?" sorunun yanıtını.
Issız kalmaktır.
Beklemektir.
Her beklemede, sanmaktır.
Yanılmaktır, her seferinde.
Kadınları sevmek; bir kadına haksızlık etmek demektir.
Bir kadını sevmek; kadınlara haksızlık etmek demektir.
Özdemir Asaf.
Okuduğum zaman uzun süre gözlerimi çekemedim. İlk tepkim, irkilmekti. Reddedişti. Sonra Asaf'ı düşündüm. Yalnızlıkların şairini. "ben" leri " sen", " sen "leri " ben " olan şairi. Ne yana baksa hep kendisine çıkan o adamı.
Böyle bir adamın karşısında durduğumu düşündüm.
Sessiz, sözsüz, görünmez çizgileri olan ve o çizginin ötesine kimseyi geçirmeyen bir adamın.
" Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz." diyen bir adamın.
Ne yaparsam yapayım, kim olursam olayım yalnızlığını paylaşamayacağım bir adamın karşısında düşündüm kendimi.
Ve o adamı sevdiğimi hayal ettim.
Severken sınırları olan bir adamı. Sınırlarının ardına geçemeyeceğim bir adamı.
Sevmek duygusuna sınır koyabilir miyiz?
Sevmek, sonsuzluk içinde kanatlanıp uçmak değimlidir?
Kuşlar gibi. Özgürce.
Hangi kuşa " Uçma " diyebiliriz?
Hangi kuşa " Gökyüzüne sınır çektim, artık her yere uçamayacaksın " diyebiliriz?
Kanatlarını kırmadıkça
Sevmek, hesapsız, kitapsız bir duygu değimlidir? Önceden kararlaştırılmamış bir duygu, değilmidir?
Kırlarda papatyalar açar her Bahar. Kimsenin dikmediği, sulamadığı, yerini belirlemediği.
Kendiliğinden büyür papatyalar. Kendiliğinden çiçek açarlar.
Papatyaya; " Artık açmayacaksın ."
Ya da " Burada açmanı yasaklıyorum. " diyebilir miyiz?
Kökünden söküp, atmadıkça
Beni severek başka kadınlara haksızlık olacağını düşünen bir adamın karşısında hayal ettim kendimi.
O adam ki; sınırlarının ötesine asla geçemeyeceğim.
O adam ki; onun sonsuzluğunda uçamayacağım, hiçbir zaman.
O adam ki; " Dur! buradan ötesine geçemez ve karışamazsın" diyecek ve ben duracağım, çaresiz.
O adam ki; başka kadınlara haksızlık yapmasın diye dilediğim gibi sevemeyeceğim
O adam ki; beni sevdiği için hep haksızlık yaptığını düşünecek başka kadınlara
O adam ki; kanatlarımı kıracak, özgürce uçmayayım diye. Kökleyip atacak, istediğim zaman açmayayım diye.
Böyle bir adamın karşısında kadın olarak durmak ne kadar zordur.
Ne kadar sevildiğini bilememek.
Dilediğin gibi sevememek.
Bir arkadaşım vardı. " Bir kadınla sinemaya gitmekten hoşlanıyorum. Bir diğeri ile yürüyüşe çıkmayı. Başka bir kadınla gülmeyi seviyorum. Ötekisiyle sohbet etmeyi. Filancayla sevişmeyi seviyorum. Bu yüzden hayatımda her zaman çok kadın oluyor." Demişti.
" Seni seviyorum " dediğiniz insan; bunların toplamı değimlidir?
Toplamı yapamıyorsanız tek bir kadında o kadına; " Seni seviyorum " da diyemezsiniz.
Kuracağınız cümle ancak şöyle olabilir:
"Gelişinle yalnızlığımı dağıttığın için seviyorum seni."
Ve bunu diyen o adam;
" Gidişiyle yalnız bırakana âşık olur" sadece.