1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında



  • noimage


    Neden ani heyecanlara, aşırı sevinçli telaşlara ve acı ile hüznü bulamaç yaparak yüreğimizi farkında olmadan limon gibi sıkar dururuz? Ruhumuzu bir narenciye sıkar gibi sıkmayı ne zaman fark ederiz?

    Sağlığımız bozulunca

    İnsanların duygusal zekaları ani gelişen olaylar karşısında, "zınk" diye donup kalır ve sonrası bir şaşkınlık, bir telaş yaşanır. Bir nevi duygu frenleri bozulur.
    Bu anlarımızda; neşeli ve mutlu duyguları konuklarken bedenimizde, ani gevşemeler oluşur. Telaşlı, gergin, huzursuz, ve mutsuz anlarımızda ise ani kasılmalar başlar bedenimizde. Sonunda kaslarımız içinde yer alan damarlarımız; bu kasılmaya bağlı daralmalar/genişlemeler başlar.

    Sonuçta ya tansiyonumuz yükselir, bir kalp hastalığına aday oluruz veya beyin enfaktüsü geçirir, genişleyen damarla beyin kanaması olur, hayatımız riske girer. Soluğu ya dahiliye uzmanının karşısında ya da psikoterapistin sedyesinde alırız.

    Stres sinir sistemimizi öyle etkiler ki, daha ileriki arazı olan felce bile sürükler bizi. Ve şu çok kesindir ki tüm rahatsızlıklar stresten kaynaklanır. Bedenimizde artçı şoklar gibi sarsılır,kanımızın kimyası bozulur ve fizyolojik depremler yaşarız. Hatta genlerimizdeki en hassas organımız hangisi ise o organımız etkilenir ve hasta olur.

    Mutluluk enerji bataryamız stres ile azalır. Azalınca da mutsuzluk yürek kapısından içeri sızar. Yeniden bu kaynağı alabilmemiz için duygularımızı kontrol etmeliyiz. Freni bozuk bir araç, sonunda hem kendine hem karşısındakine çarpacak ve zararı gözle görülür derecede olacaktır. İnsanın da duygu frenlerini koruması ve bakımını yapması gerekir.

    Günlük ve sosyal yaşamımızda sürekli gerilim halinde olduğumuzdan kaslarımızdaki var olan en önemli etken maddeyi tüketmekteyiz. Adı kalsiyum olan bu elementin yokluğunda bedenimiz zayıf düşer. Yorgunluk, halsizlik, tembellik ve iştahsız bir bedenin ne kendine ne çevresine faydası olmaz.

    Mükemmel bir ahenkle otonom çalışmakta olan insan vücuduna hükmeden bir küçük bez vardır. Adı Hipofiz olan bu bezin marifetlerini saymakla bitiremeyiz. Bu bez beynimizden tüm vücudumuza ve ruhumuza adeta hükmeder. Özellikle salgıladığı "mutluluk" hormonu bedenimizin enerji bataryasının dolu olmasını sağlar. Adı Endorfin olan bu hormonumuzun azalması halinde;

    Depresyon bulaşır ruhumuza.
    Sıkıntı
    Aşırı alınganlık
    Bunalım
    Endişe
    Panik atak bozuklukları
    Mani/Melankoli durumları

    Aşırı hassasiyet ve Vesveseli bir kişilik renk tablosunun yanı sıra; bedensel hastalıklar baş gösterir. Kanser başta olmak üzere; kalp/akciğer hastalıkları, mide ve üriner sistem hastalıkları başı çeker.

    Peki ne yapmalıyız?

    Bize mutsuzluk bulaştıran her vakadan, her sürekli olumsuz haberlerle insan ruhunu bunaltan insanlardan uzak kalmalıyız.
    Yüreğimizdeki sevginin farkında olup önce kendimizi sevmeli sonra yüzünde mutluluk enerjileri taşıyan pozitif insanlarla iletişim halinde olup, spor ve temiz havayı bedenimizden eksik etmemeliyiz.

    Bir mutluluk köşemiz olmalı ve bu köşemizde yalnız kendimiz olmalıyız. İçinde sevgi çiçekleri olan hayal kurduğumuz bahçemizi, baharın çiçekleri ile donatmalı, ruhu o çiçeklerin kokularıyla doldurmalıyız.

    Ancak böyle yıkanır ve arınır ruhumuz

    Sevgi ve ışıkla


    Emine Pişiren/Akçay
    20.Şubat.2010


#27.02.2010 21:26 0 0 0

  • noimage


    Bir Uzakdoğu sözü aklıma düştü:

    "...Eğer bir ülkenin adliye basamakları yosun tutmuşsa,
    "...Eğer bir ülkenin hastane basamakları aşınmamışsa,
    "...Eğer bir ülkenin okul basamakları aşınmışsa,
    "...O ülkede huzur, barış ve refah var, demektir..."


    Huzurumuz yok...
    Barış içinde değiliz/kendimizle bile...
    Hiç-kimse el ele değil ve o hiç-kimse, kendi de değil artık...
    Halk fakru zaruriyet içinde olduğu gibi; artan fuhuş, hastalık ve hırsızlıkar yüzünden, "Hasta Adam" sıfatlamasından kurtulamayacak ve BOP projesine en uygun bir "Türk Halkı Psikolojisi" ile ortak "kozmik bir ruh" çerçevesinde preslenmiş durumda...
    Kısacası bu sükut ve sessizlik kusmadan öncenin bir "mide" bulantısıdır...
    Mide asiditesi çok yüksek ve bu asit fazlalığının vereceği en bariz komplikasyonu;
    Önce "gastrit" sonra "ülser" daha sonra da "perforasyon" ve kanama olur
    Sonuç:
    Şayet perfore olan mideye cerrahi girişim uygulanmazsa; kan kaybından "hayati tehlike" baş-gösterecektir.
    İnsan yaşamı çok değerli. Doğru bilgi, beraberinde doğru eylem getirir.
    Yanlış bilgi, kötü sonuca götürdüğü gibi kendisinden sonra gelen jenerasyona model olacaktır.
    Bilgi ve düşünce kirliliğine neden olup; bilgi gen şifrelerimizi detone edecektir.
    Peki biz nerede hata yaptık? İyileşebilir miyiz? Madem "Hasta Adam" teşhisi konulmuş, o halde neden tedavisini yaptırmıyoruz?
    Öyle ya!..Doktora gideriz, bir alay tetkik ve analizler sonucunda, bir tanı konulur ve bu tanıya göre ya ilaç ya da ameliyatla tedavisi uygulanır.
    Ama önce doktor hastaya birkaç soru sorar, değil mi?
    Öncelikle biz;Neden toplum olarak hastayız?
    Duyarsız/agresif/hazır ve fast food tüketen/bıkan vb bir toplum neden olduk?
    Ne zamandır/ neden en değerli duygularımızı/değerlerimizi de hızla tüketen bir toplum olduk?
    Neden yalnızlık-larımıza sığınıp, kendi içimize kapndık?

    Ülkemiz insanı her an panik ile bir kaosa karışacak ruh/halet-i içinde...
    Bunu anlamak/görmemek için kör mü olamak gerekir?
    Hayır!
    Herkesin, her an birbirini yanlış anlaması/algılaması bile düşündürücü değil mi?
    Önceden böyle miydik?
    Anlayışlı, saygılı, sabırlı, güvenilir, hoşgörülü, yardımsever, konuksever, ikram sever, merhametli/şefkatli, paylaşımcı, duyarlı değil miydik?
    Ne değişti de biz kendimize/karşımızdakine yabancılaşıp, duyarsızlaşıp, yalnızlaştık?
    Sorular üşüştükçe ruhumun üşüdüğü an gibi titredim. İşte korkunun "o acı sıvısı " ağzımın içine dolmaya başladı. Yutkundum, acı sıvıyı mideme gönderdim.
    Midem yanmaya başladı. Bir anti/asit tablet alıp, yeniden düşündüm. Düşünürken de belleğimden aklıma doğru;
    rafine edilerek sızan soruların ardını kesmeye çalışıyordum kendimce.

    Korku kültürleri bize ne zaman "ilk kez" ekildi?
    Biz korkularımızla nasıl başa çıkabiliriz?
    Ne kadar da kolay fethedilecek ve düşüncelerimizin kontrolünü bizden öteye sürebilecek; bir kozmik ruhsal zeminimiz varmış!

    İlk doğduğumuz güne doğru düşünce turuna yol aldım:
    -Ağlamıyor bu bebek...
    Ebe ıslak elleriyle bebeğin minik ayaklarını; tek eliyle sıkıştırdığı ve tepe aşağı "bir sarkaç" gibi salladığı bebeğe bir şamar "şak" diye patlatır.
    İlk ŞOK!
    Dünyaya ilk kez sıcacık bir cennetten gelen minik tene, vurulan ilk tokat!
    Ardından bir avaz "ınga" sesi ve titreme başlar. Öyle ya anne karnı 37-37,5 derecede onu üşütmeden tam dokuz ay, himaye etmemiş miydi?Şimdi kara bırakılmış gibi beton zeminde kundaklanmayı bekliyordu. Şiddetle tanışır ilk kez...

    Üç yaşına bastığında alıştığı süt ürünleri, kolay ve mis gibi anne sütü emerek geçtiği süreye alışmak zor gelmişti; katı gıdaya geçişinde bir isteksizlik yaratmıştı. Dudaklarını kenetliyor, istemediğini ifade ediyordu beden diliyle...İşte o anlar sıklıkla yinelenen iki acı sözcük;
    "Öcü gelecek!.."
    Kendisine gelecek olan tehlikenin varlığı işte bu sözlerle sunuldu; ne ve ne zaman geleceğini, bilememenin kaygıları yüklendi minik belleğine. Kendine ve dışarıya olan "güven duyguları" zafiyet geçirmekteydi. Korku duyguları sızar yavaş yavaş...
    Büyüdükçe güçlenen minik kasları, hareket isteyen kemik sistemine direnmekteydi. İşte bu anlarda ailesi ve çevresinden "yaramaz" sözcükleri işitince;
    "Polise- askere- söylerim bak!.." uyarı sinyalleri verilmektedir, sıklıkla...
    İşte bu yaşlarda, güce karşı direnmemeyi, şiddetin geleceği hissettirilip, haklı olsan dahi verilene razı olup, "yap/yapmalar-la" susmalar öğretildi.
    Hala anımsarım, o çocukluk yıllarımdaki bir kareyi:
    "Ne zaman asker ve polis görsem, annemin eteğine sarılıp, ürkerek saklanırdım. Daha o zamanda korku minik yüreğime yerleşmişti..."
    Ve çocuk yedi yaşına gelmiştir. Merhaba hayat!
    Anne kucağından, okuldaki öğretmen ellerine teslim edildiğimiz süreçlerimiz; böyle bir duygusal travmayla tamamlanmıştı.
    Öğretmeni yeterince dinlemek şöyle dursun, bildiğimiz dersi bile utancımızdan/özgüven eksikiğimizden dolayı; lal olmuş gibi
    söyleyemez, sınav kaygıları ile karın ağrımız başlar, güven eksikliği yaşar, parmağımızı kaldıramazdık bile...
    Öyle ya, "Bak öcü gelecek!" sözlerinin tesiri vardı, çocuk yüreğimizde...

    Okulda hastalıklara karşı aşılanacağımızda, ne zaman hemşire veya bir doktor görsek; beyaz önlüklü, aşı sırasının en arkasına kaçar, görünmez olmak isterdik. O gün okulu asar ya da tebeşir tozu yutar ateşlenir okula gitmezdik.
    Öyle ya; ne zaman bir ağaca tırmanmak istesek, ne zaman kendi oyun bahçemizde yuvarlanıp; düşüp, üstümüzü çamurlasak, yaramaz olduğumuz düşünülmüştü:
    "Doktor amcaya söylerim bak, sonra seni keser!..Hemşire şimdi gelip, sana kocaman iğne yapar!" sözleri ile uslu durmamız isten-memiş miydi?
    Hiç unutmam erkek kardeşimin, sünnet yatağından kaçışını...
    "Yaramazlık edersen...Bak, pipin kesilir ha!.. sonrada pilav üstü yenecek..." sözleri ile yedi yaşına taşınmıştı, korkularını...
    İşte böyle bir alt yapı ile ilk-orta-lise-üniversite okul yıllarımızla, toplumdaki yerimizi aldık.
    Kendimin, farkında olup da "kişisel gelişimim" için hayatın içinde deneyimlerle, törpülenip, doğrulup azınlıkta kalan "düşünen-üreten" biri olma çabalarım hala sürmekte.
    Küçük yaşlarımızda, yanlış eğitimlerle korku ile tanıştı; minik yürklerimiz. Kolay mı değişmemiz?
    "Hasta olma" korkularımız türemişti içimizde...Bu durum hep böyle süre-geldi ve bilgi genlerimizle nesilden nesile taşındı, asırlardır.

    Sonuç:

    Bu ruhsal durumumuz; bir başkalarının "düşüncelerimizin" kontrolünü çok kolayca ele geçirmelerini sağlayacaktır.
    Hele ki hala sağlıklı düşünemeyen, eğitim/öğretimdeki yanlış bilgilerle donatılmış bir sistemin içindeysek...
    Hele ki, emperyalist dış güçlerin "TÜRKİYE TÜRKLERE BIRAKILMAYACAK DERECEDE ZENGİN BİR ÜLKE" diye değer biçip, yıllar önceden fişledikleri güzel yurdumuz hakkındaki planları, günümüzde sümen altından çıkartmışlarsa
    "Hasta Adam" elbisesini çıkartmanın ve iyileşmenin zamanı gelmedi mi?

    Emine Pişiren/Edremit-Akçay

    26.Şubat.2010

#27.02.2010 21:19 0 0 0
  • Konu: Asalet

    noimage


    ASALET:Asaletin sözcük anlamı ruhun taşıdığı en yüksek kudrettir.Asaletin birbirinden farklı ama öz itibariyle aynı manada olan tanımları da mevcuttur. Asalet doğuştan gelen,ruhun nurlarla donatılmış hali. Allah'ın kuluna verdiği en büyük nimet.Asalet ruhun zikredilmesi .Asalet ruhun dünyadaki üstün sıfatı.Asalet alemlerin yaratılış gayesi.Asalet ruhun ilahi kudreti.Asalet nurların en güzeli.Asalet yedi gök ve yerin yenilenen devinimsel hücresi. Asalet özünü yitirmeden kendini bütün erdem ve yüceliğiyle taşıyabilmesi.Asalet kısaca Yaratanın kuluna verdiği en büyük hikmet ve cesaretidir.
    Asalet yaratılışta insan ruhuna verilmek için kılınmıştır.Asalet Allah'ın seçkin kullarına nasip ettiği rahmani hisler bütünlüğü olarak bilinmelidir.Asil insan kendini tanıyarak ruhunu taşır.Her insanda asillik olamayacağı gibi sonradanda kazanılan bir erdem de değildir.Asil insanın yürüyüşü,gülüşü,oturuşu,kalkışı,konuşması ve en önemlisi bakışı kendini gösterir.Her insan asil insanı tanıyamaz,asil insanı tanıyan sadece asil olan ruhlardır.Asil olamayan ruh,asil olan ruh yanında kendini belli eder.Asil ruhlar merhamet ve adalet sahibidir.Asla asil ruh ile asil olmayan ruhlar birleşemezler.Aralarında yakınlaşmalar olsa bile aralarında zamanla birbirlerindeki o farkı anlayarak ayrılmaya mahkumdurlar.Asil insanlar dünyadan zevk alamazlar bu dünyanın sadece zevk ve eğlence için yaratılmadığını anlamışlardır, acı çekmesini çok iyi bilirler,esasen dünyadan memnun olan asil ruh yoktur.Çünkü bu dünyanın asil ruhlarını sarmadığını bilirler.Asillik asla maddi zenginliklerle değildir.Asil olmayan ruhlar maddiyatlarıyla her şeyi elde edeceğini sanan bu dünyada güçlü ama diğer sonsuz hayatta akibetini sadece hüküm verecek olan Allah'ın bildiği ruhlardır. Toplum da asil olmayı maddi zenginlikle değerlendiren kişiler,hayatta hem kendilerini hem de sahip oldukları değerleri yitireceklerdir.Evliliklerde daha çok görülen bu tür vakalar sosyo-kültürel,sosyo-ekonomik yapılar içerisin de daha çok görülmektedir.Sosyal roller dışında,takınılan asil ruh maskeleri daha sonradan kendini gösterecektir.Yanlış evliliklerin çoğu insanların birbirlerini tam olarak anlamadıkları ve çözemediklerinden kaynaklanır.Bu sorunun kaynağı asil olanla asil olmayan kişilerin birbirlerini iyi tanımadan ilişkilerini resmiyetle sonuçlandırmalarından kaynaklanmaktadır.Sosyoloji,psikoloji gibi sosyal bilimlerin kuruluğu ve kalıplarını aşamamaları bu yüzdendir.Bilim ile uğraşan yüz binlerce insan vardır.Kimi uzman,kimi dekan, kimi doçent, kimi ise prof olarak nitelenen insanlar eğitim almanın yeterli olacağına kanaat getirmeleri o toplumu felakete sürükleyecektir.Asil olmayan insanların,toplum içerisinde yapmacık sınavlarla statü elde ederek, insanlar arasında saygınlık kazanmaları o toplumun zararınadır.Asalet sahibi olmayan insan isterse toplumun en üstün mesleğine erişse bile o insandan fayda gelmez.Saygınlık asla kişilerin tek başına statüleriyle olmamalıdır.Saygınlık mesleğiyle asilliği bir arada yürütenlerin olacaktır.Bu dünya adil değildir,deyimi bu konuda söylenmiş en güzel sözlerdendir.Bu dünyanın adil olmamasının sebebi asil ruhlarla,asil olmayan ruhların savaşından galip gelen asil olmayan ruhların kazanmasındandır.Asil olmayan ruhlar,içinde bulundukları toplumun değerleri olan sosyal,siyasal, kültürel ekonomik ve hukuksal yapıları ele geçirmiş olmalarındandır.Bir toplumda haysiyet,şeref,onur,ahlak ve eşitlik gibi sosyal değerler kalmamışsa o toplum bozulmuştur demektir.
    Soysal değerleri bozulmuş toplumda ipi sapı belli olmayan kendini taşıyamayan kişiler belirerek toplumda saygınlık kazandıran mesleklerde yer almaya çalışırlar.Politikacı,sanatçı,sporcu ve bilim adamı statüleriyle asil olmayan ruhlarına yapmacık değer kazandırmak isterler.Bu bütün ülkelerde görülmektedir.Konuşmasını bilmeyen, insanların problemlerinden anlamayan politikacı;Eline bir mikrofon alarak birkaç sözcüğü birleştirerek orasını burasını açan veya taklitçi zihniyetle karga sesleriyle şarkı söyleyerek ruhlara hitap ederek bir anda sanatçı olarak nitelenen şarkıcı vb.Birilerinin yardımıyla bir büyük takıma gelen,ahlak yapısıyla model oluşturmayan sporcular.Bilimin babalarının tapulu malı olarak gören bilim çığırtkanlığı yaparak bilimi içinde bulundukları üniversitelerin tekeline alan taklitçi ve üretmekten yoksun kişiler bilim adamı statüleriyle saygınlık kazanmaları o toplumun ilerlemesini önleyecektir.
    Asil olmayan insanlar içerisinde kalan asil insan, devamlı yeni şeyler üretmeye çalışandır.Kimsenin onu kötü yönde etkilemesine izin vermez.Toplumdaki yosma ve ahlaksız kişilerle muhatap olmaz.Kendini ifade etmesini ve hakkını aramasını da bilir.Kişilik yapısıyla devamlı topluma örnek bir model olarak yaşayışını sürdürür.Toplumunu ve tarihi değerlerini koruyandır.Sezgilerini,akılla birleştirerek hareket etmesini sever.Özgüvenini kaybetmeyen,devamlı kendini yenileyen.Değersiz insanlara gereğinden fazla değer vermeyen.Kimsenin kölesi veya etkisi altında kalmayan aile yapısına önem veren,içinde bulunduğu toplumun genel ahlak kurallarına saygılı.Kişiliğini kazanarak,değer anlayışı geliştirerek prensip sahibi olan kişilik oluşturan kişi asil insandır.Asil insan asla yardakçı,işbirlikçi,ihanetçi ve zulüm kar değildir.Asil ruh kendi kendine yetendir.
    Asalet sahibi insanlar kendi özünü kaybetmeyen,kişilik anlayışlarıyla değer,erdem ve hikmet sahibi insanlardır.Düşünen zihinleriyle her zaman bulundukları toplumun karanlık dünyalarını aydınlatabilen.Eğitimli,adil,eşitlikçi,ilerici yapılarıyla her zaman toplumda yer edinebilen kişilerdir.Her zaman orijinal olmayı isteyen bunu yaşam tarzlarıyla gösteren.Kimsenin etkisinde kalmadan düşüncelerini ifade edebilen.Soysal değerlere bağlı,olgun yapısıyla insanlara rehber olabilecek kapasiteye ulaşmış erdemliktedirler.


    METAFİZİK UZMANI GÖKHAN HANİ
#27.02.2010 21:03 0 0 0
  • Konu: Ruh Dili
    Metafizik uzmanı ve psikanalist-yazar Gökhan Hani'nin Ruh genetiği çalışmalarında karşısına çıktığı fiziksel hastalıkların ruh dili yansımaları ortaya çıkmıştır.Tüm fiziksel hastalıkların bir ruh yapısı hali ve bozukluğunun olduğu gerçeği artık bilinmektedir.

    Epilepsi(sara):Eziyet çekme.Hayatı reddediş,hayatla büyük bir mücadele verme,kendine yönelik şiddet.
    Amfizem:Yaşam korkusu.Kendini yaşamaya layık bulamama.
    Bayılmak:Korku ve iç korkularla başedememe.
    Şişmanlık:Korunma isteği,aşırı duyarlılık,rahat yaşama isteği.
    Kistler:Acı olaylara takılma,acılarla beslenme ve sahte büyüme.
    Sağırlık:Reddediş,inatçılık,hayatta işitmek istemediği şeylerden doygunluk ve bitkinlik.
    Diyabet(Şeker Hastalığı):Geçmişteki seçimlerden pişmanlık duymak.Hayatı kontrol altına alma ihtiyacı.Derin üzüntü.
    İshal:Korku,reddetme,kaçmak.
    Baş dönmesi:Kaçış,dağınık düşünce,Görmeyi reddetme.
    Kulak ağrısı:Kızgınlık,aşırı yüklenmek,fazla kargaşa,kavga eden ana ve baba.
    Egzama:Aşırı muhalefet,düşmanlık,zihinsel paradigma.
    Ödem:Kendine zarar veren olayı veya düşünceyi bırakmaktaki güçsüzlük.
    Dirsek ağrısı:Karar vermekte zorlanma,kararsızlık.
    Kistik Fibroz:Hayatın size mutluluk getirmeyeceğine dair derin inanç,kendini zavallı görme.
    Tetanoz:Kızgın,yiyip bitiren düşüncelerden kurtulma ihtiyacı.
    Boğaz sorunları:Kendi adına konuşamamak,çok sessiz kalmak,yutulmuş kızgınlık,tıkanmış yaratıcılık,değişme korkusu.
    Timüs:Kendi kendisiyle çelişki,Hayat bana zulum düşüncesi,şizoid düşünceler.
    Tiroid:Aşağılanmak,İstediklerini yapmakta zorlanma.Sabırsızlık.
    Kulak çınlaması: Dinlenmeyi reddetmek,içindeki 6.hisse kulak vermemek,inatçılık.
    Ayak parmakları kaşıntısı:Geleceğin küçük ayrıntıları,sağ ayak baş parmak;yola çıkma zamanı.
    Bademcikler:Korku,bastırılmış duygular,düşünce bozukluğu.
    Tüberküloz:Bencillikle kendi kendini yok etme.Hükmedici ve sadist düşünceler,öç alma isteği.
    Diş hastalıkları:Uzun süreli kararsızlık,karar vermek için düşünceleri analiz edememe.
    Sinüs sorunları:Çok yakın bir insandan tedirgin olma veya güvenememe.
    Cilt sorunları:Takıntılı duygu ve düşünceler,Endişe,kaygı,eski derine gömülmüş bir tehlike,dokunulma ihtiyacı.
    Disk kayması:Hayattan bir destek görememek,aşırı duygusuzluk ve kararsızlık.
    Horlama:Kalıplaşmış düşüncelerden kurtulma ihtiyacı ve ortam değişikliği.
    Omurilik Menenjiti:Aşırı aile uyuşmazlığı,Kızgınlık ve öfke dolu bir ortamda yaşamak,aşırı içsel kargaşa,destek yoksunluğu.
    Omurga:Hayatın esnek desteği.
    Dalak:Obsesyon tekrarlama duygu ve düşüncesi,Bir şeylere aşırı tutku.
    Kısırlık:Hayat sürecinde duyulan korku ve direnç yoksunluğu,bilinçaltı tıkanması,bastırılmış iç güdüler.
    Kekemelik:Güvensizlik,kendini ifade etmekte zorlanma,Ağlamasını zorlayarak bastırması.k
    Karın Ağrısı:Zihinsel tahriş,sabırsızlık,çevreden duyulan rahatsızlık.
    Kolit:Aşırı derecede katı ana ve baba baskısı,eziyet çekme ve yenilgi duygusu,şefkate duyulan ihtiyaç.
    Koma:Korku,bir olay ve olgudan kaçma istemi,aşırı iç güdüsel tepki ve irade zayıflığı.
    Konjunkivit:Hayatta görülen şeylere öfke ve düşkırıklığına uğrama.
    Kabızlık:Eski düşüncelerden sıyrılamama,geçmişe saplanmak,bazende cimrilik.
    Koroner Trombos(kalp-damar tıkanıklığı):Yalnızlık duymak ve korkmak.Yeterince bir işe konsantere olamamak ve başarısızlık korkusu,panikleme.
    Kramplar:Gerginlik,korku,kendini çok sıkmak her konuda.
    Ağlamak:İçsel üzüntü ve bilinçaltından çıkan transendental verilerin insanı duygulandırması.
    Cushing hastalığı:Zihinsel dengesizlik.Sürekli çılgınca fikirler üretme istemi,aşırı güçlü olma durumu.
    Çıban:Kendine yapılan haksızlığa karşı ruhun fiziksel tepkisi,sinirsel tepkinme,aşırı hissel ruh hali.
    Katarakt:Geleceğe umutla bakmakta zorlandığı yaşantı veya insan yaşayış şekilleri.
    Selülit:Çocukluk acılarına takılı kalmak.Geçmişteki kötülükleri unutamama.İlerlemekte zorlanma,kendi yolunu çizmede zorlanma.
    Ürperme:Ruhsal kasılma,geriye çekilme regresyon,uzaklaşma arzusu.yalnız kalma ihtiyacı.yalnızlık sevgisi.
    Kolesterol:Haz kanallarının tıkanması,haz almakta zorlanma.Haz alma korkusu.
    Kronik hastalıkları: Değişimi reddetmek,gelecekten korkmak,kendini güvende hissetmemek.
    Soğuk algınlığı:Aynı anda birden çok işi yapma isteği,zihinsel karışıklık,incilme ve yalnızlaşmalar.
    Nefes kokması:Uyku saatlerinden ruh rahatsız olması,kızgınlık ve intikam dolu düşünceler.
    Denge kaybı: Dağınık düşünceler,kararsızlık.
    Kellik:Korku,gerginlik,her şeyi kontrol altına alma istemi,aşırı cinsel istem.
    Yatağı ıslatma:Anne veya baba korkusu,çocuk iç güdüsünün bozukluğu,genellikle baba kaybı yada korkusundan oluşur.
    Geğirme:Hayatı çabucak öğrenme istemi.Rahatta olduğunun ama kaygıların devam ettiği durum.
    Yüzde siyah noktalar:Kendini kirli ve sevgisiz hissetmek,yaşamla uyumsuzluk,hayal güçü.
    İdrar sorunları:Endişe,bazı şeylerden bıkkınlık,eski düşüncelere saplanma.
    Kanama:Haz alma duygusunu yitirme.Kızgınlık.
    Dişeti kanamaları:Hayattan aldığı kararlarda yanlış yapma.İşlerin yolunda gitmemesindeki gerçek sebebi.
    Uçuk ve kabarcıklar:Korku,duygusal korunma yoksunluğu.
    Astım:Boğulmuşluk duygusu ve iç sorunların veya kompleklerin devamlı bilinçdüzeyine çıkması.
    Astım Nöbeti:Korku,hayata güvenmeme,bir yanın hep çocuk kalma.
    Artrit:Sevilmediğini hissetme,eleştirilmek ve kırgınlık.
    Arterioskloz: Direnme,gerginlik,katılaşmış dar monoton ve rutin düşünceler,çok baskıcı olma.
    Kurdeşen dökme:Küçük ve gizli saklanmış korkular.
    Hodgkin Hastalığı:Suçlama ve yetersiz olmaktan duyulan büyük korku.Yaşamdan zevk alamama.
    Hipertiroid:İstenen şeyi yapamamaktan duyulan aşırı düşkırıklığı.Önce canan sonra can denen ruh hali.
    Hipoglisemi:Hayatın büyük yükü altında ezilme ruh hali.
    Hiperventilasyon:Korku,değişime karşı koymak.Gidişattan hoşlanmamak.
    İktidarsızlık:Kendini ezik ve yetersiz görmek,bazı işlerde başarısızlık,panik,cinsel baskı,gerginlik ve suçluluk hissi.Eşe duyulan hoşnutsuzluk ve geçmiş yaşantısında anne korkusu.Kız çocuklarıyla çok arkadaşlık etme.
    Hazımsızlık:İçgüdesel korku,kaygı,başa çıkamama.
    Grip:Kitlesel karamsarlık ve inançlara uyum,korku ve modaya uymama.
    İçe dönmüş tırnak:İlerlemekten duyulan endişe ve suçluluk duygusu.
    Deli-doluluk:Aileden kaçış.Bayanlara aşırı düşkünlük,iletişimde suçluluk.
    Uykusuzluk:İçsel kaygı,aşırı sabır tüketimi,kaygı,korku,birşeyin çok etkisinde kalma,bazı çözülmesi gereken problemleri çözememe.Aşırı sabırsızlık.
    Kaşınma: Doyumsuzluk,tutkun olma ve esaret.
    Sarılık:İçsel ve dışsal ön yargı.Korku,dengesiz mantık.İçsel ve dışsal korku ve panikleme.
    Çene sorunları:Kızgınlık ve intikam duygusu.İnatlaşma.
    Keratit:Aşırı kızgınlık ve sert mizaç.
    Böbrek sorunları:Yargılama,düş kırıklığı,başarısızlık.Çok düşüncede kalarak nefes yutma.
    Diz sorunları:İnatçı ego ve gurur.Taviz verememe.uzaklaşamama,Esnek olamama.
    Larenjit:Öfkeli olmak,otoriteye başkaldırma,çok konuşmamayı sevmeme.
    Cüzzam:Hayatla başedememe,teniz ve iyi olmadığına dair inanç.
    Lösemi:İlham ve yaratıcılığın hunharca yok edilmesi.Çok sevilme istemi.
    Ülser:Korku.yetersiz olduğuna dair duyulan güçlü inanç,stres.
    İdrar yolları enfeksiyonları:Genellikle karşı cinse veya sevgiliye duyulan öfke.Başkalarını suçlama alışkanlığı.
    Rahim akıntısı:Eşe duyulan kızgınlık,cinsel suçluluk duygusu,kendini cezalandırma.
    Varis:Bulunduğu yerden ve konumdan rahatsızlık duymak.Monotonluk ve rutinlik,Aşırı yük altında bulunmak.
    Cinsel hastalıklar:Cinsel organların günah ve pislik yuvası olduğuna inancı,suçluluk,Cinselikte yanlış yapmak inancı.
    Vitiligo(Ciltteki beyaz noktalar):Ait olamama,Kendini birçok şeyin dığında hissetme.Yalnız yaşamdan ve özgürlüğe aşırı düşkünlük.
    Siğil:Küçük nefretler duyma,çirkin olduğuna inanma.
    Yirminci yaş dişinin çıkması:Sağlam bir temel yaratmak için gereken zihinsel hazırlığı yapmamak.
    Aids:Kendini reddetmek,cinsel suçluluk ve yetersizlik duygusu.
    Alkolizm:Yararsızlık,geçmişe özlem ve tıkanma,suçluluk,yetersizik duygusu,kendini reddetme.
    Alerjiler:Kendi gücünü reddetme.
    Alzheimer:Yaşamı terketme arzusu.Hayatı olduğu gibi kabul edememe.
    Amnezi:Korku,hayattan kaçış,kendi ayakları üzerinde duramama.
    Anemi:Evet,ama yaklaşımı hep ortada kalma yaklaşımı,yeterli olamama korkusu.
    Ayak bileği:Hareket ve yol belirleme gücü.
    Anoreksi:Hayatı reddetmek,aşırı korku,kendinden nefret etme ve reddedilme.
    Anüs kanaması:kızgınlık ve öfke.
    Anksiyete(kaygı):Hayatın akışına ve gidişatına güven duymama.
    Apati: Duygulara izin vermemek.Kendini ölü gibi hissetme.korku.
    Apandisit:Korku,korunma ihtiyacı,duyguları yargılamak.
    Kollar:Hayat deneyimlerini kucaklama kapasitesi ve yeteneği.
    Nefes sorunları:Hayatı dolu dolu yaşamaktan korkmak.Yaşamda yeri olmadığını hissetmek.
    Bright hastalığı:Hirbirşeyi doğru yapamayan bir çocuk gibi hissetmek ve başarısızlık.
    Bronşit:Bağrılıp çağrılan aile ortamı yada çevresi.
    Çürükler:Yaşamda küçük engeller kendini cezalandırma.
    Yanıklar:kızgınlık ve alev alen yanan öfke.
    Kabaetler:Gevşeklik,kabulleneme ve güç yoksunluğu.Kendi güçsüzlüğünü saklama.
    Nasırlar:Katılaşmış kavram ve düşünceler ve somut kokular.
    Kanser: Derin acı,uzun süre taşınan kırgınlık,sır,hüzün bedeni kemirmesi.Nefreti içine gömmek.Çok büyük bir acıyı ruhundan atamam.
    Kandidia:Aşırı öfk ve düşkırıklığı,kendini parçalanmış hissetmek.İlişkilere güvenmemek ve alıcı bir kişilik.
    Beyinde tümör:Yanlış programlanmış inançlar.inatçılık,dik kafalılık,değişime açık olunamama.
    Barsak sorunları:Eski ve ihtiyaç duyulan şeyi atmaktan korkmak.
    Kemik sorunları:Otoriteye karşı tepki,kasların ve düşüncenin esnekliğini kaybetmesi.
    Kan basıncı:Uzun zamandır çözülemeyen duygusal sorun.
    Kan sorunları:Sevinç yoksunluğu ve düşüncelerin özgürce dolaşamaması.

    Kas sorunları:Aşırı korku.Herkesi ve her şeyi çılgın bir şekilde kontrol altına alma arzusu,güven duymanın derin ihtiyacı.
    Tırnak yemek:Çaresizlik ve düşkıeıklığı,kendini içsel yemek,anne babaya duyulan öfke.
    Narkolepsi:Herşeyden uzaklaşma istemi,aşırı korku,bulunduğu ortamdan sıkılma.
    Mide bulantısı:Korku,bir fikri yada edinimi kabul edememe.
    Boyun ağrıları:Soruna bir başka açıdan bakmayı reddetmek,inatçılık,esnek olamama.
    Nefrit: Düşkırıklığı ve başarısızlıpa gösterilen aşırı tepki.
    Sinir krizi:Benmerkezcilik,iletişim yollarını tıkamak.
    Sinirlilik:Korku,evham,mücadele,acelecilik.hayata güvenememek.
    Nevralji(Sinir ağrısı):Suçu cezalandırmak.iletişim konusunda şiddetli üzüntü.,
    Karaciğer sorunları:Sürekli şikayet etmek.kendini devamlı kandırmak.Haklı çıkmak için sürekli başkalarında hata bulmak.kendini kötü hissetmek.
    Akciğer sorunları:hayatı kabul etmemek,depresyon,üzüntü,dolu dolu bir yaşama kendini layık görmeme.
    Menapoz sorunları:Artık istenmemekten korkmak,yaşlanma korkusu,kendini kabullenmeme.
    Aybaşı sorunları:Kadın olmaktan duyulan suçluluk duygusu,cinsel organların günah ve pis olduğu inancı.
    Migren:Köşede sıkışıp kalma duygusu,cinsel korkular.
    Düşük:Gelecek korkusu.Şimdi değil daha sonra yanlış zamanlama.
    Dudak uçuğu:Korku,hayatı küsümzeme alışkanlığı,kendini ve başkalarını aşırı eleştirme,herşeyde fazla eleştirşisel detay arama.
    Kalp damarlarının daralması:Zihinsel katılık,katı yüreklilik,irade eksikliği,esnek olamama.
    Kuduz:Kızgınlık.çözüm yolunun şiddet olduğu inancı.
    Kızarıklık:Gecikmelerden duyulan rahatsızlık,utanma bilinçaltı,dikkat çekmenin çocuksu yolu.
    Romatizma:Kurban,hep haksızlığa uğradığını hissetme.Sevgi yoksunluğu,iklime ruhun gösterdiği negatif etki.bacak ve diz kefaneti.
    Raşitizm: Duygusal beslenme eksikliği sevgi ve güven eksikliği.
    Yılancık:Başkalarının hayatına çok fazla karışmasına olanak tanımak.Kendini yeterince iyi bulmamak.,
    Deniz tutması:Korku,ürperme,çocuklukta yaşadığı tutku,duygusal aşk tutkusu,kontrolü yitirme.
    Bunama:Çocuğın güven dolu sanılan dünyasına geri dönmek.Bakım ve ilgi talep etmek.etrafındakileri bir çeşit kontrol etme yolu.kaçış.
    Zona:Korku ve gerginlik,aşırı duyarlılık.
    Burun kanaması:Kabul görme isteği,önem verilmeme duygusu,aşırı sevgi istemi.
    Uyuşma:Başkalarını umursamama,sevgi vermemek ve zihinsel duyarsızlık.,
    Yumurtalıklar:Yaratıcılık noktasındaki gizli gizemin imajinatif rölü.,
    Pankreas:Hayatın tadında doyumsuzluk ve herşeye karşı duyulan bastırılmış açlık.
    Parkinson hastalığı:Korku,herkesi ve herşeyi aşırı kontrol etme arzusu,katı kuralcı.
    Peptik ülser:Yeterli olamama inancı,başkalarını memnun etme kaygısı.
    Hipofiz:kontrol etmede zorlanma.
    Zatürree:Umutsuz,hayattan bıkkınlık,duygusal yaraların iyileşmesine izin verilmemesi.
    Çocuk felci:Paralize eden kıskançlık.birisini durdurma istemi.,
    Burun akması:içsel ağlama,çocuksu gözyaşı,kurban.
    Prostat sorunu:zihinsel korkuların erkekliği zayıflatması,geçmiş cinsel hatalar,cinsel baskı ve suçluluk,yaşlanma korkusu.
    Apse:İncinme,kücümseme,inkitam duyguları içinde dönüp durma.
    Karın ağrısı:Korku,başlamış bir olayı,süreci durduramamak.,
    Kazalar:İstediğini dile getirememe,aşırı duygusal ve zihinsel takılma ve dalma.
    Ağılar-sızılar:Farklı dokunuşlar istemi,sevgiye ve ilgiye olan büyük istek.
    Sivilce.Kendini kabul etmemek,sinirsel ağ,kendinden hoşnut olmamak,kendini düşünme ve aileye çok yüklenmek veya bağlılık.
    Bağımlılıklar:Kendinden kaçmak,akıl sabunma mekanizmasında mantığa bürünme,kendinde buluna ruhsal veya fiziksel eksikliği bir başkasında tamamlama.
    Addison hastalığı: Derin boyutta duygusal yoksunluk,kendine duyulan yoksunluk.
    Lenf bezleri:Ailede çatışmalar ve kavgalar,ailede yada çevrede istenmediğini hissetmek.
    Adrenal sorunlar:Yenilgi duygusu,kendine aldırış etmeme,endişe.
    Yaşlılık sorunları:Toplumsal inançlar,doygunluk,eski düşünce inanç ve tecrübeler,şimdiyi reddetme ve şimdiyle savaşma.
    Bitkinlik:Can sıkıntısı,yaptığı işi sevmemek,yaşamdan uzaklaşma.
    Ayaklar:Kendimizi,hayatı,başkalarını anlama ve kapasite durumu.
    Kadın sorunları:Kendini dişiliğini,dişilik prensibini reddetme.
    Fibroid tümör ve kistler:Eşe derinden kırılma ve bu kırgınlığı besleme,kadınlık benliğine darbe vurma.
    Frijidlik(cinsel soğukluk):Korku,haz almadan korkma,cinselliğin kötü olduğuna dair inanc,sevgi ve cinsellikten uzaklaşıp,uzun süre yalnızlaşma.
    Safrataşı:Katı düşünceler,lanetleme ve gurur.
    Kangren:Mecazi düşünceler,işler tıkanıyor,zehirli düşüncelerin sevinci boğması.
    Gastrit:Uzun süren kararsızlık ve stres
    Guatr:Üzerindeki baskılara duyulan nefret,doyumsuzluk ve lüzümsuz- büyük konuşmak.
    Gut hastalığı:Tahakküm etme ihtiyacı,sabırsızlık,kızgınlık.
    Kalça sorunları:Büyük kararlar almada duyulan korku.Gidilecek bir yönün olmaması.
    Herpes:Cinselliğin ayıp olduğu toplumsal inancı kabul etme.Cezalanma kabullenme,cezalanma ihtiyacı,utanç duygusu.
    Fıtık:Zedelenmiş ilşkiler,gerginlik,bunalım.
    Hepatit: Değişime direnç,korku,kızgınlık,nefret.Öfke ve gazap.
    Hemoroid:Geçmişe duyulan kızgınlık,geçmişin sorumluluğu altında ezilme.
    Saman nezlesi: Duygusal tıkanma,zamanla yarış,suçluluk.
    Dişeti hastalığı:Nefret,kıskançlık,sevgi eksikliği,çok hareketlilik.
    Kalp krizi:Uzun süreli duygusal sorunlar,özlem ve kalbin katılaşması,stres,zorluklar.
    Parmaklar:Hayatın detaysal açılımını Simgeler.
    Baş parmak:Akıl ve endişeyi simgeler.
    İşaret parmak:Ego ve korkuyu simgeler.
    Orta parmak:Cinsellik ve çevre ilişkilerini simgeler.
    Yüzük parmak:Birlikte olmayı ve üzüntüyü simgeler.
    Küçük parmak.Aile ve sahte bir görünüm verme çabasını simgeler.
    Akne:Bulunduğu ortamdan rahatsız veya sıkılmışlık.
    Sedef:Çocukluktan başlayan ailevi sorunların içinde kalma ve bu sıkıntıyı ilerleyen yaşa göre üzerinden atamama,hep yerinde sayma,sorunları içte biriktirme.



#27.02.2010 20:55 0 0 0
  • Sunduğum,paylaştığım her konuyu okuyarak yaptığınız yorumlarınız için çok teşekkür ederim...

    Değerli ve sunumların özü olan ana düşünceleri belirtmişsiniz ayrıca teşekkür ederim size..
#27.02.2010 20:41 0 0 0

  • noimage


    İnsanın ürettiği tüm yaşam değerleri (tüm "an" lar mutlu veya hüzünlü,iyi kötü "an"lar) dalgalar halinde kainata yayılıyor. Bilimle ispat edildi; ses ve görüntü dalgaları yok olmuyor. Bu üretilen yaşam anları iyi ise Cennet'e, kötü ise Cehennem'e benziyor.
    Bir cihaz bulunsa bu "an"lar toplansa o insanın şahsi yaşam dosyasını oluşturur.
    Maddenin ardındaki mana görülmelidir.
    Her şey önce tasarıdır, manadır.
    Bir gökdelen önce mimarın aklında soyut olarak tasarlanır sonra plan, projeye dökülür; soyuttan somuta intikal kudret, fiil ile olur. Şimdi diyebilir miyiz, "madde asıldır"? Maddenin en küçük parçası dahi bir plan ile ilim ile varlık bulur. İnsan algısı sınırlı olduğundan sadece kendi frekans aralığı ile sınırlıdır yaşam alanı Çok küçük (Mikro yapıları veya mevcut araçlarıyla, göz ile hissedilemeyen varlık veya ışıkları algılayamaz; çok büyük yapıları da algılayamaz kainatın büyüklüğü hakkında bir bilgi elinde yok.)
    Madde mana içindir.
    Nasıl mı?
    Tebeşir madde, karatahta da yazılan yazı da
    Şimdi söyler misiniz, asıl olan bu maddi yapı mıdır, yoksa soyut olan formül müdür?

    İki yanılgı;
    Biri der; "asıl olan manadır formüldür. Maddi olanın tebeşir, tahta, maddi oluşturulmuş yazı önemsizdir."
    Gereksiz sanılan madde olmasaydı soyut formül(mana) nasıl anlaşılacaktı, peki?
    Diğer der; "Tebeşir önemli,tahta önemli, oluşturulan yazı önemli; soyut mana formül önemli değil."

    Ben derim; "Madde mana içindir. Tebeşiri, karatahtayı sınıfa formülü öğrencilere anlatmak için koyarız. Yani manaya hizmet için. Başka metotlar çıkınca da onu kullanırız, yani madde asıl olmadı bakın. Bilgisayar ile her öğrencinin masasına gönderiliyor bilgi(data) şimdilerde. Madde araçtır. Mana asıldır."
    Ruh ve beden ilişkisi de aynen böyledir.
    Data olan, mana, soyut ruhun, maddi bedene ihtiyacı vardır; somutlaşmak için.
    Mesele çok basittir.
    Bu örnekleri en basite indirerek çözümlemeyi daha iyi analiz edebilme imkanı buluruz dedim.
    Karmaşasız düz dil ile manaya ermek, maksadım.

    Tek kanadı kırılmış sinek gibi debelenir. Maddeyi manadan ayrı sananlar.


    Saygılar.
    Ahmet Bektaş


#27.02.2010 19:39 0 0 0
  • Konu: Çoğalmak

    noimage



    "Sevmek birbirine değil, birlikte aynı noktaya bakmaktır." EXUPERY

    Evrende mevcut olan her şeyi insan kabiliyeti ölçüsünde kendisinde açığa çıkarabilir. Allah'ın isimlerinin (esma) tecellisi ahsen-i takvim (en uygun) şekilde insanda yansır. Eğer insan kendi iradesi ile sınırlamaz ise Allah'ın insana kendinden üflemesi esmanın insanda mevcut olduğunun işaretidir.

    Sınırsız olan esmanın, algılarla sınırlı olan insanda en geniş şekilde yansıması için algıların (akıl, duygu, v.b.) kişisel ezber ve kalıpları aşması gerekir.Esmanın her insanda yansıması, açığa çıkması kişiye izafi olduğundan aynı derecede görülmez. Madem insan esmadan terkip; açığa çıkardığı esma kadar kapsamı genişler, çoğalır. Çoğalan insan kapsadığı insanlara "ben aynı zamanda senim" diyebilir. Tüm esmaya ayna olan ise "En el Hak" diyebilir. Çoğalan insan evrende tüm zaman-mekan boyutlarında nur gibi yayılır.Kapsam o kadar genişler ki "En el Hak" hakikati açığa çıkar.

    Çoğalmanın anahtarı ise "besmele" de bulunur. Allah adıyla başlamak inanca, Rahman ve Rahim ise bilgi ve sevgiye yöneltir insanı.

    Esmaya aynalık yönüyle bakıldığında aynası geniş olan dar olanı kapsayacaktır. Bu onu etkileme şeklinde açığa çıkar. Bu nedenle dar kapsamlı olanlar inançsız ise (inanç insanın kendi algılarının vicdanında yorumlanması sonucunda olmalı) çoğalmak yerine diğer insanlar kendi seviyesine çekmek ister. Bütün kıskançlık, yasaklamalar, zorbalık ve zulümlerin altında bu yetersizlik yatar. Bu hal toplumda din, dil, ırk, sosyal statü üstünlüğü üzerinde çekişmeye neden olur. Üstün olduğunu iddia edenler güç elde ettiklerinde bunu kullanırlar ve denge bozulur.

    Din, dil, ırk, sosyal statüsü ile övünen kişi hislerin aldatmasıyla kendine yakın gördüğünü hak etmediği halde över, ötekileştirdiğini ise yerer. Bu durumda övmekle yermek aynı olur. Örneğin; çok akıllı olmayan birine "profesör" diye hitap etmek o kişinin aklını yükseltmez, seviyesini dikkate vererek aşağı düşürür.

    Şeytan kötülük ve aldatmanın semboldür. Hariçte değildir insanın içinden vesvese verir. Önce şüpheyi kalbe atar, şüphe kalpte tutmaz ise hakarete başlar Yani önce ikna etmek ister, sonra asıl yüzünü gösterir. İnsani ilişkilerde bunu gözlemlemek mümkündür. Bu hal insanlar arasında şöyle yansır; riyakar kişi önce över ki etki etsin, başarılı olmaz ise yergi ve hakaretleri sıralar.Yani eksik olan diğerini eskitmeye çalışır ki denge olsun. Çok olan ise çoğaltmak ister.
    Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım.
    Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz!
    Birbirimizi eksiltmek yerine çoğaltırsak daha kapsamlı oluruz. Çekişmeler de azalır böylece.


    Saygılar
    Ahmet Bektaş

#27.02.2010 19:28 0 0 0
  • noimagenoimagenoimage


    VATANINI GÜÇLÜ SEVGİ İLE SEVEN OĞLUM
    Canım oğlum,
    İnsanı hayandan ayıran en önemli özelliklerden birisi de sevgi bağıdır. Gerçi hayvanlarda sevgi vardır ama onlar içgüdü ile olan bir sevgi. Yani hayvandaki insani sevgi değil. İnsanın yaratılışı gereği, hayvanlık içgüdüsü ile bir sevgi. Biz ise sevmeli ama gerçek manada insan olduğumuzun bilinci ile severiz.
    Canım oğlum,
    Batı geliştikçe teknolojiye boğulmakta , insan teknolojisini geliştirdikçe tembelleşmekte, hatta iş yerine bile gitmeden teknoloji ile evde çalışır hale gelmektedir. Teknolojinin gelişmesi ile paralel ailevi duygular gelişmediğinden, sevgi denen duygu ikinci plana düştüğünden dolayı da insanlar arasında kavgalar, cinayetler her türlü şiddet artar hale gelmekte . Bizler ise sevgiyi ön plana çıkaran bir toplum olmamızdan dolayı onlar kadar maneviyat bataklığına düşmüyoruz. Bizi biz yapan, bizi ayakta tutan hep manevi değerler olmaktadır.
    Canım oğlum,
    Biz öncelikle bizleri yoktan var eden Allah'ı, onun bizlere elçi olarak gönderdiği peygamberi , sonra üzerinde yaşayarak var olduğumuz vatanımızı ve bu vatanı vatan yapan milletimizi sevmemiz lazım. Sonra ailemiz ve toplumun diğer fertleri onların bizi sevdiği kadar sevilmeye layık olan insanlardır.
    Canım oğlum,
    Ne kadar, tüm insanları sevmemiz istense de , bizleri hakiki manada sevemeyen, bizleri seviyormuş görünerek bizim kutsal bildiğimiz değerlerimizle alay eden , bizler yapma sevmiyorum dedikçe sevmediğimiz hareketleri sırf sevmediğimiz için yapan insanları sevmek ne kadar doğru olur? O insanlar bizi hakiki manada sevse böyle yaparlar mı ? O yüzden bizi seveni daha çok sevmemiz, bizi sevmediğine inandıklarımızdan uzak kalarak onlar hakkında konuşmadan uzak durmamız en ideal olandır.
    Canım oğlum,
    Topluma baktığım zaman gençler arasında sevgiden, yakınlaşmaktan, kaynaşmaktan çok korkmak, kaçmak kavramlarının yaşandığını, topluma sevgi ile öğrenme ile açılmak yerine korku ile kaçmak temel değerlerinin hakim olduğunu görmekteyiz. Bu tutumda ailelerden görülen ve toplum olarak yanlış olarak gençlere yaşam tarız olarak dayatılan tutumdan meydana gelmekte. Siz bilinçli çocuklar ise toplumun bu önyargılarını yıkarak yavaş yavaş açılmak ve sevgi ile bilgiyi topluma hakim kılmak için çaba harcamalısınız .
    Sevgili oğlum,
    Okumakla hayatı geçmiş, tecrübeli ve bilgili insanlardan çocuklar ve gençler faydalanmasını bilmeli. Ama ne yazık ki günümüzde , çocuklar ve gençler karşısındaki insanın bilgisinden çok kendi düşünce yapısına, yaşantısına ne kadar yakın olduğuna bakmakta. Çünkü, gençler yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu bilmeden en ideal yaşantının kendi yaşantısı olduğunu zannetme cehaleti ile yarışmaktalar. Sen ise her zaman , herkesten öğreneceğin yeni şeyler olduğun unutmayarak yaşarsan hayat sana güzellikleri sunacaktır. Çünkü niyetler güzel olursa, yaşantılarda mutlaka güzel olacaktır.
    Canım oğlum,
    İnsan okulunu severse , okudukları beynine çabuk girer ve unutulmaz. Öğretmenlerini severse onlardan öğrenir. Anne ve babası onu severse o da ailesini gerçek manada sever. Akrabası severse gerçek manada sever. Sevginin hakim olduğu ailelerde hem anne hem baba, hem de çocuklar başarılı olurlar. Yapılan araştırmalar sokak çocuklarının çocuğun anne ve babası olmayan ya da anne ve babasının ilgisizliğinden dolayı , sevgisizliğinden dolayı sokakta mutluluk arayan insanlar. Bu yüzden aile de sevgi insanlar arasında sevgi olduğu zaman hayatta zorluğun olmadığı tartışılmaz gerçeklerdir.
    Canım oğlum,
    Ailesinden hakiki manada sevgi gören insan, çalışmayı da öğrenir. Çalışan insanın rahat edeceğini, başarılı olacağını ve vatanına görevlerini daha çok yapacağını, vatanını sevdiği zamanda ona ihanet etmekten, lafta sevgi sözcükleri konuşmaktan her zaman sakınacağını bilir.
    Canım oğlum,
    Hayatta öyle insanlara rastlamaktayız ki, sorsan en büyük milliyetçi onlardır. Ama iş yerlerinde zamanlarının çoğunluğu çalışma odalarından çok çay ocaklarında laf üretmek, iş yerlerinin önlerinde sigara içerken gelip geçen insanların ve sigara içmeyen iş arkadaşlarının dedikodusunu yapmakla geçirdiklerini görürsün. Kendisinden güçlü insanları gördükleri zaman yalaklık yapmaya herkesten önce koşarlar ve bundan zevk alırlar. Nerede böyle insanların vatan ve millet sevgisi?
    Canım oğlum,
    Senin de iş yerinde mesain bitene kadar boş zamanın olabilir. Doğaldır. Bu zamanı okuyarak, bilgi edinerek, başkalarına edindiğin bilgileri aktararak, sonra arkadaşlarını hakiki manada severek iş arkadaşlarının aile fertlerini de kendi aile fertlerin olarak görerek onları da aile fertlerin gibi severek geçirsen bu da vatana hizmet olur. Tabii ki onların seni sevdiği ölçüde. Vatanı böyle sevsek, vatanı böyle bilgi ile donatsak insanları o zaman sorarım sana bu ülke nasıl çekinilecek ülke olur değil mi ?
    Canım oğlum,
    Derler ki, "Bir ülkede yerinde sayanlar yürüyenlerden çok ve boş ses çıkarır" Bu ne kadar doğru. Hadiste bile " İki günü denk olan insan ziyandadır" demiş büyük insan. Bazılarına baktığımız zaman iki gününün denk olmasını bırak , geriye giden bir gelişim sergilemekteler. Bunu da milliyetçilik adına yaparlar. " Cahil milliyetçilik" bu olsa gerek. Yani farkına varılmayan bir cehalet, kuru kalabalık olmak da diyebiliriz. Halbuki insan olmamızın esası önce bizim kendi ayaklarımız üzerine durmamız , sonrasında da başkalarına onlar istediği oranda faydalı olmamızla olur?
    Canım oğlum,
    Güçlü sevgiler, güçlü laflarla olmaz. Güçlü sevgiler kalpten kalbe güçlü akan sevgilerdir. O sevgiyi hem söyleyen, hem de kendisine " seni seviyorum " denilen insan taaa derinden hisseder. Gerçek manada verilen sevgiler bir süre sonra sona ermez. Bugün öyle toplum olduk ki, insanlar can ciğer kuzu sarmazı, sonra şeytana uyularak yapılan ayrılıklar ve olmadık laflarla düşman olmalar. Nerede hangi gerçek sevgi? Nerede hani sevgi? Gerçek manada seven zamanla böyle olabilir mi? Diğer yandan ölene kadar ayrılmayanlar. Hatta aynı anda ölenler. Kim gerçek sevmiştir sen anla .
    Canım oğlum,
    Vatanı sevmek demek , önce güzel bilgi ile donanarak bir meslek elde etmek demek. Sonrasında bu mesleği en iyi şekilde yapmak demek. Mesleği yaparken de karşısındaki insanı kırmamak, iş arkadaşlarına da güzel davranmak demek . Arkadaşlarının çoğunluğu sana baktıkça " İşte iş arkadaşı, işte insan böyle olmalı " diyemiyorsa o zaman biz mesleğimizi güzel yaptığımızı söyleyebilir miyiz ?
    Canım oğlum,
    Vatanını güçlü sevgilerle seven insanların çok olduğu yerlerde düşmanlar kök salamazlar. Bir ülkenin güçlü olması için o ülkede hakiki manada ülkesini seven insanların çok olması lazım . Bu da senin , ötekinin, çalışması güzel meslek elde etmesi, sonrasında kişilik sahibi olması ve kenetlenmesi ile olur. Vatanını gerçek manada seven insan vatanını severken, onunla bununla alay etmeye ve onları küçümsemeye saman bulamaz. Bil ki konuşmaya kötü alışkanlıklara çok zaman ayıran insan vatanını hakiki manada sevmeye daha az zaman hatta hiç zaman ayırmıyor demektir.

    Canım oğlum,
    Kimseye bakmadan , kulak asmadan, hepimiz önce kendimizi severek geliştirmeye, sonra ailemizi sevmeye geliştirmeye, mesleğimizi sevmeye ve geliştirmeye devam edelim. El ele gönül gönüle sevmek ne güzel değil mi ?


    TURAN YALÇIN-TOKAT
#27.02.2010 19:15 0 0 0

  • noimage



    ZORLUK NEDİR BİLMEYEN OĞLUM
    Canım oğlum
    Bugün sana insanların sıkça kullandıkları Zor kelimesini anlatmak istemekteyim.Zor'un ne olduğunu iyi anla ki, ilerde hayatında her şeye zor diyerek insanları bıktırma. Her şeye zor diyerek bizleri bıktıran insanları çok gördüğüm ve bu tutumlarından da rahatsız olduğumdan bunları sana anlatmak istemekteyim. Umarım anlatacaklarımı iyi anlarsın ve bana hak verirsin.
    Sevgili oğlum,
    Çalışmayı seven, her işini zamanında yapmaktan onur duyan insanlar, güzellikleri seven, hayattan zevk almasını bilenlerin zor kelimesini kullanmadıklarını bilmekteyim. Onlar sadece üretir ve mazeret değil fikir ve iş üretirler. Değer üretirler. Hiçbir şey bilemeseler bile sevgi ve gülümseme üretirler. Benim sana sevgi verdiğim gibi.
    Canım oğlum,
    Zor kelimesini hayattan zevk almayan, mutlu olacak ortam var iken sadece içlerinde çalışma şevki ve heyecanı olmadığından dolayı çalışmak istemeyen " Nerede beleş, gel oraya yerleş" mantığı ile yaşamaya çalışan insanlar anlatırlar.
    Canım oğlum,
    İnsanlarımız tedbir almadan her şeyi karşısındaki insanlardan ve Allah'tan bekler olmuşlar. Halbuki o çok sevdiğini söyledikleri Allah bile insanlara çalışmalarını, çabalamalarını, en sonra çare yoksa Allah"a yönelmelerini ister. Halbuki günümüzde insanlar çabalamadan, çalışmadan, az iş ile çok para kazanmanın, insanlarla alay etmenin, onları küçümsemenin derdindeler.
    Canım oğlum,
    Mutluluk insanın kafasında ve niyetindedir. Okullarda başarının, hocaları ciddi dinlemek, onları sevmek, onlara bilmediğini sormak ile olduğunu, bunları yapan insanların başarılı olduğunu sen 10 yaşında bilmektesin. İşte hayatta aynen okula benzer. Sen çalışırsan, gücün oranında insanlara maddi ve manevi olarak yardım edersen o zaman hayattan zevk alırsın.
    Canım oğlum,
    Günümüzde insanlar bilgi ile değil, paranın gücü ile konuşmakta. İnsanlardan bazılarının paraya değil de sevgiye, bilgiye baktıklarını, inançlarının sağlam olduklarını gördükleri zaman onlara aptal gözü ile bakarlar. Halbuki onlar gerçek manada parada mutlu olsalar kimsenin zevkleri ile alay etmez, onları küçümsemezler. Başkalarını küçümseyenler, kendini küçük görenlerdir. Cahil ve zavallı olanlar genelde bu zaaf yönlerini göstermemek için başkaları ile alay ederler ama zeki ve kültürü insanlar bu insanları anladıkları zaman onlardan uzak kalırlar. Alay etmeyi alışkanlık haline getirenleri ciddiye almak zavallılıktır. Bunu da sen anla.
    Canım oğlum,
    Çalışmak, çabalamanın önemini sana küçük yaşta derslerinin önemini anlatarak göstermekteyim. Hafta içi okul, hafta sonu dershane, spor gibi sosyal aktiviteler, sana büyük sevk vermekte. Bunları sevdiğin zaman hayatın hiç de zor olmadığını ve sevdiğin şeyleri yaptıkça hayattan çok zevk aldığını görmektesin. Hayatta aynen senin yaşadığın çocukluk gibidir. Küçük yaşta çalışmaya alışan, okulunu seven öğrenci başarılı öğrenciliğini de hayata taşır. Ama sosyalleşerek, insanlarla kaynaşarak, insanların içinde yaşayarak ama kötülerden de uzak kalmasını bilerek.
    Canım oğlum,
    Küçük yaşta tembel insanlardan uzak kalan, kötü alışkanlıklardan uzak duran insan büyüdüğü zaman hayatta da kötü alışkanlıklardan uzak kalır. Ya da ölçülü olarak eğlenir ve insanlara zarar vermeden, sevemese de kötülükleri dokunmamasına dikkat ederek yaşar.

    Sevgili oğlum,
    Ben zor kelimesini kullanmam. Bazen hayatta eli kolu olmayan insanlar görürüz. Ama eli kolu olan insanlardan daha başarılı olmuşlardır. Çünkü eli kolu olmayan insan başka organlarını, kalbini ve beynini olağanüstü çalıştırmıştır. Çünkü sağlam organlar çalışarak, bunları çalıştırmayan insanlardan daha iyi hale gelirler.
    Canım oğlum,
    Bu yüzden sen de beynini çalıştırmak için derslerini dikkatle dinlemek, anlamak, anlamadığını sormak, yatarken kitap okumak, oyun oynamaktan da asla kaçmamak, aynı zamanda da bilgisayardan da aşırıya kaçmamak üzere faydalanmak, sevdiğin televizyon programlarını da izlemek, zamanı gelince akrabalarını da ziyaret etmek, anne ve babana da bildiklerini aktararak onların da hayattan zevk almasını sağlamaktasın. Kardeşinin derslerine yardımcı olmak, onu sevmek de senin hayatta hem başarını hem de mutluluğunu perçinlemekte.
    Sevgili oğlum,
    Senin bu yaptıklarını yapmadıklar için, ya oyuna aşırı daldıklarından, ya da anne ve babalarına yardım etmediklerinden, ya da onların manevi desteklerini yanlarında hissetmediklerinden başarısız oldular. Bu başarısızlıklarında sebebi de kendileri dışında, kader, kısmet, talihte aradılar. Halbuki talih, kaderi de insana gene kendisi verir. Yani çalışan çabalayan ile seven ile sevemeyen bir olmaz. Allah bile bizlere " Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" diyerek bilginin önemine vurgu yapar. " Yaratan Rabbi'nin adı ile oku" der. Ne yazık ki Müslüman geçinenlerin çoğu okumamak, okusa da anlamamak için direnirler. Anlamak onlara zor(')gelmekte galiba.
    Sevgili oğlum,
    Sence her şey herkese her istedikleri zaman verilse, hayatta çaba harcamadan herkesin eline güzel şeyler geçse hayatın anlamı kalır mıydı sence? Hayata anlam katan da, hayatı kolay ya da zor yapan da bizim niyetimiz, bilgimiz, sevgimiz ve hayatta yapıp ettiklerimiz ile anlam kazanır.
    Sevgili oğlum,
    Anne ve baba çocuklarını gerçek manada severse, çocuklarının önünde kötü alışkanlıklarını yapmazlarsa, sizin yaptığınız gibi çocuklarda anne ve babalarının sevgisine daha büyük sevgi ile karşılık vererek onlarla güzellikleri paylaşacaklardır mutlaka.. Sizlerde öyle yapmaktasınız. Biz anne ve baba olarak hiçbir şeye zor demediğimiz için sizlerde zor dememektesiniz . Çünkü zor kelimesi bizim evde geçmeyen bir kelimedir.
    Canım oğlum,
    İnsanın güzellikleri öğrenebilmesi için öğretmenlerinden en bilgili, en sevgi dolu insanları ciddiye alıp dinliyorsa, akrabalarından ve arkadaşlarından da bilgili ve sevgi dolu insanları ciddiye alarak onlarla zaman geçirirse, onlarda her şeye zor diyerek bahane üretmezlerse sizlerde doğru arkadaş seçmenin zevki ile daha da güzelliklere gidersiniz.
    Sevgili oğlum,
    Küçük yaşta çalışmaya alışmayan gençleri, bazı anne ve babalar ilerde nasıl olsa çalışır diyerek, bu iş zor diyerek çalışmaya sevk etmez, çalıştırmaya alıştırmazlar. Çocuklarımız rahat etsin isterler. Halbuki küçük yaşta ders çalışmayı sevmeyen ilerleyen hayatta da işte çalışmayı sevmez. Sen aile çevresine baktığın zaman bunları rahatça görerek, can ile başla çalışmaya gayret etmektesin. Bun ada mecbur olduğun için değil zor nedir bilmediğin için ve çalışmayı sevdiğin için yapmaktasın. Bu tempon beni çok sevindirmekte.
    Canım oğlum,
    Gelişime önem veren ülkelerde, gelişimi önemseyen ailelerde zor kelimesini duymak yoksa, sık sık sevgi kelimeleri, çalışmak ve gelişmek kelimeleri vardır. Bu kelimeler onları daha çok başarıya da sevk eder .
    Canım oğlum,
    Hayatında zor kelimesinin olmadığı bir dünya dilemekteyim.
    Her şey güzellikle kolaylıkla olsun.



    TURAN YALÇIN-TOKAT

#27.02.2010 19:08 0 0 0
  • Bir yazar, eğer yazıyorsa bir beklentisi vardır. Kimi yazar sadece para için yazar. Para kazanır belki.Ama acaba gerçek manada yazar olur mu? Sadece para için yazan insanı insanlar ne kadar okur?
    Kimi yazar sadece zevk için yazar. Sonra bu onda hastalık ve tutku derecesine siner içine. Sigara, alkol tiryakiliği gibi içine siner insan. Bırakmak istese de bırakamaz. Çünkü artık hastalık ilerlemiştir. Uyuşturucu gibi çaresi gene yazmaktır. Bunun için bu tür yazarlar paraya da bakmaz. Çünkü çoğunun mesleği vardır. Yazmak onların hobisi ve hastalığıdır artık.
    Bazı yazarlar sadece gazetede yazar. Gazetede yazmak dışında bir kitap çıkarmak istemez. Veya imkan bulamaz. Kitap bastırsa ne olacak? Kim alacak? Kitap basımı ile kim uğraşacak? Sorularına cevap bulamaz. Bu yüzden yazmaz kitap.
    Kimi yazar vardır. Yazar ama saklar. İster ki, herkes hemen yazdıklarına para versin. Para vermeyene vermez. Bunlarda yetenek olsa da işi sadece paraya bağladıkları, para olmadan vermem dedikleri için de zamanla silinir giderler.
    Yazarların niyeti hep farklıdır. Bu yüzden bunları burada anlatmak uzun olur.
    Bu satırların yazarı tam 30 seneden bu yana yazar. Gazetede yazar. Röportaj yapar. Yazdıklarını gazetede yayınlar. Sonra internet çıkınca orada yayınlamaya başlamıştır. Yazmak tutku olmuştur ona.Sonra yazdıklarının geleceğe kalmasını isteyerek sponsorlar ile kitap çıkarmış ve ilk iki kitabını da ücretsiz dağıtmıştır.
    Bir yayınevi Recep Yazıcıoğlu ile alakalı bir yazısını kitap yapmasını istemiştir. O da heyecanla bu kitabı ortaya çıkarmak için gece gündüz arşiv taraması yaparak kitabı ortaya çıkarmış. Yayınlayacak sırada yayınevi nedense sponsor bulmasını istemiştir. Yazara sponsor desteği olacağını söyleyenler ne yazık ki onu yarı yolda bırakmışlardır. Bunun üzerine bir dostu aracılığı ile sponsor bulmuştur. Dostlukların, sağlam dostluklar kurmanın yararını o zaman anlamıştır.
    Yazar kitabına sponsor olunmamasına değil ama Recep Yazıcıoğlu'nun valiliği sırasında gelişmeleri için gece gündüz çaba harcadığı firmaların onu anlatan kitaba sponsor olmamasına yani vefasızlığa üzülmüş, ancak kendisi vefasızlık yapmamaya söz verdiğinden kitabı yayınlamak için yazdığı zamanki heyecanı ile yayınlanmasını ve kitabın ortaya çıkmasını sabırla beklemiştir. Kitap çıktığı zaman ilk olarak kitabına önsöz yazan Tokat Valisine ve kitabına sponsor bulan Telekom Samsun Bölge Müdürü Ahmet Yanbay'a sunmuştur. Kendisini anlayan seven ve destek olanlara minnet duygusu ile.
    Kitap okunması için yazılır. Belki nezaketen kitabı isteyen olur ama çoğu okumaz bile. Yazarlara bedava kitap veren insan gözü ile bakanlar ne yazık ki yazarlara saygısızlık edenlerdir .Kitap bedava basılmadığı gibi yazar içinden gelerek bir insan kitap armağan etmiyorsa ondan ücretsiz kitap istemek de sanırım yazara biraz saygısızlık olur. Yazarların çoğu sanıldığı gibi zengin insanlar değiller ki.Kitabını okumayacaksan hiç isteme. Okumak istemekteysen onu ücretini ödeyerek al oku. Yazara destek ol. O da biraz olsun sıkıntılarından uzaklaşmış olsun. Bu sadece bizler için değil, herkes için geçerli olan bir şey.
    Yazar kitabını yazar, sonra yayınevi arar kitabını yayınlayacak. Yayınevi sponsor isterse sponsor bulur. Yayınevi biraz kitap yollar. Telif ödemek istemez. Yazarın eline geçen bu kitapları da aslında okumayan ama bedavadan, sanki onu okuyormuş ve seviyormuş gibi görünen insanlar ister. Yazarın çilesi hiç bitmez. Halbuki az da olsa yazarı gerçek manada anlayan ve okuyan insanlar kitabı temin etse,okuduktan sonra da başkasına hediye etse, elden ele dolaşan kitabı daha çok insan okur.
    Bir yayınevi belirli telif üzerinden anlaşamayan yazarın bu çilesi bitmez. Her yazar, " Ben yazayım. Kitap bitince yayınevine yollarım, onlar satar. Bana satıştan yüzde telif öder, beni imza günlerine davet eder. Koşa koşa gider, merak ettiğim okurlarımla sohbet ederim" hayali kurar. Aynen bizler gibi.
    Yazmak mesela değil, mesele yazarı anlayacak yayınevi ve onu anlayacak emeğine saygılı olacak, kitabını gerçek manada okuyacak insanlar bulmak
    Bir kitap yazmak işte bu yüzden başa bela almak gibi bir şey çok zaman.
    Anlayana



    TURAN YALÇIN-TOKAT

#27.02.2010 19:04 0 0 0
  • NLP İLE ENGELLERİ AŞARAK ÖRNEK İNSAN OLMAK
    Ben bir işitme engelliyim. Hiç duymayan ama konuşan bir işitme engelli olmak ile 12 yaşında tanıştım. Yaklaşık 30 seneden bu yana işitme engelliyim.
    NLP İle tanıştıktan sonra , işitme engelli olmamın dezavantajlarını hayatıma uygulayarak bir avantaj haline getirdim. Bu da başarı kapılarını açtı bizlere.
    Engelli olduğum zaman , insanlara engelli olara da faydalı olacağımıza inandım. O zaman yerel basında yazılar yazarak , bir ilgi odağı olmayı başardım. Ne istediğimi bilerek , duyamamanın verdiği noksanlıkları aşk derecesine severek , hemen harekete geçip, ertelemeden , üşenmeden , severek , isteyerek okudum. Bu da bana, işitme engelli bir insan olarak sağlamlar arasında ezilmeden normal bir okul tamamlamamı, sonrasında Üniversite tamamlayarak meslek sahibi olmamı sağladı.
    NLP ile tanıştıktan sonra , işitme engellilerden ülkemizde başarılı yazarlar çıkmadığını fark ettiğim anda Tokat yerel basınında bıkmadan uzanmadan tam 30 yıl yazdım. Defterlere kaydettiğim yazılar pek çok gence , rehberlik etmekteydi. Zamanla internetin yaygınlaşması ile internette yayınladığımız yazılarda ilgi odağı olmaya başladı.
    NLP İLE "SESSİZ DÜNYADAN ESİNTİLER"
    Ülkemizde benim gibi başarılı işitme engellilerinde olacağına inanarak, onları araştırarak internet üzerinden röportajlar yapmaya başladım. Bunları önce yerel basında , sonradan internette yayınladım. Baktı ki bu alanda kitaba da ihtiyaç var ve bunu Diyanet Vakfı Sponsorluğunda kitapta yaparak engellilerin yaşadığı sıkıntıları kamuoyuna taşımak için bir araç olarak gördüm. Hedef , engellilerin de başarılı işler çıkaracağına kamuoyunu inandırmaktı. Bu kitabımız da bu amaca hizmet etti. Yayınevleri kabullenemese de zaman gelince NLP ile bu kitabı tanıtarak geliştirerek İşitme engellilerin de güzel Üniversiteler okuyacağına, başarılı işler çıkaracağına çok insan inanacak. Yeter ki NLP 'nin " Hedefe ulaşana kadar çaba harcamak gerek" ilkesini her zaman uygulamak .
    NLP İLE " TOKATTAN ZİRVEYE DOĞRU"
    Sadece İşitme engelli röportajları ile sınırlı kalmayarak işitme engelli olmama rağmen ÖSS ve SBS de Tokat derecesi yapan insanları rehber öğretmenler aracılığı ile bularak onların başarı sırlarını da paylaşmanın faydalı olacağına inandım. Önce yerel basında , internette , Genç Gelişim ve Genç Öğrencide yayınlanan bu röportajların SBS ve ÖSS de başarılı olmak isteyenlere faydalı olduğunu NLP'nin "Onlar başarılı olmuşsa sizde başarılı olabilirsiniz " ilkesini hayata geçirmenin sevincini yaşadım. Bu röportajlarda Tokat Dershanelerinin sponsorluğunda kitap oldu. Kamuoyunda benimsenmesine rağmen parasal sıkıntılar(!) ekonomik krizler(!) sayesinde dershaneler her sene destek vermeyince yenileyemedim. Ama bunun önemini anlatmaya devam etmekteyiz. Netice alana kadar davranışlarımızı değiştirerek , insanlara değişimin önemini anlatmak ve bu kitaplarını faydasını anlatmak NLP yi önemseyen işitme engelli bir yazar olarak bana büyük motivasyon kaynağı olmakta.
    NLP İLE EFSANA VALİ "NİN BAŞARILARI
    Recep Yazıcıoğlu'nu tanımayan yoktur.İlk defa Tokat'ta valilik yapmış, NLP yi benimsemiş ama yaptıklarının belki de NLP çalışması olduğunu farkına varamamış bir liderdi o. O'nun Tokat dönemini de yerel basının arşivlerinden faydalanarak kitap yaptım. Bunlar kitap olarak yayınlanarak ÖSS de başarılı olmak isteyen gençlerle Üniversitelerin İktisat ,işletme , Kamu Yönetimi okuyan gençlere armağan etsek ümit etmekteyim ki Valinin NLP teknikleri onları da daha başarıya motive edecektir.Her çalışmamda olduğu gibi bu çalışmamın da zamanla NLP teknikleri ile ilişkilerimizi geliştirerek hedefe ulaşacağına inanmaktayım.
    Ülkemizde ilk defa yapılan yeniliklere halkımız ve reklam verenler ile sponsorlar olumsuz tepki gösterir. Daha sonra benimsenen bu ilk yenilikler NLP teknikleri uygulandığı zaman sabırla halka anlatıldığı zaman benimsenecek. Ben de anlatmaya devam etmekteyim. Zaman gelince bu ilkler benimsenerek insanlığın faydasına sunulan eserleri ile sevinen bir işitme engelli olmak bize mutluluk verecektir.
    İŞİTME ENGELLİ HATİP
    Normalde işitme engelliler güzel konuşamaz ön yargısı vardır. Ama ben çok okuyarak , konuşarak , konuşmamı geliştirdim. Öyle ki konuşurken çok insan işitme engelli olduğumu anlamaz ve hayret eder. Güzel konuşmanın esası da aslında çok okumaktan geçer. Çok okuyan , NLP tekniklerini uygulayan insanlar güzel de konuşur. Zaman zaman Tokat'ta Gaziosmanpaşa Üniversitesi hocaları ve liselerdeki hocaların daveti ile konferanslar vererek , işitme engelli olmama rağmen insanları konuşmalarımızla da etkileyerek , güzellikleri paylaşmanın sevincini yaşamaktayım.
    Hayattan ne istediğimizi bilerek, kendimize güvenerek " Bir insan yapmışsa o işi engelime rağmen bende yapabilirim" e inanarak , bunları hayata geçirerek , netice alamadığımız durumlarda Bir kapıyı 40 kere çaldım olmadı. Biraz da 40 kapıyı birer kere çalalım diyerek teknikleri değiştirerek zamanla tanınan yazar olmak benim hedefim olacak. Bu da NLP yi benimsemekle olacak.
    İnsan engelli de olsa NLP'nin tekniklerini uygularsa yalnızca engelleri aşmakla kalmaz, başta ailesi , iş arkadaşları ve ona değer veren insanları da aydınlatmanın sevincini yaşar, benim yaptığım gibi


    TURAN YALÇIN-TOKAT


#27.02.2010 19:01 0 0 0

  • noimage


    MOTİVASYON DOĞUMLA BAŞLAR
    Çok insan farkında değildir ama , motivasyon doğumla başlar. Hatta anne karnında başlar. Yapılan bir araştırma anne karnında iken annenin çocukla konuşmaya başlaması ve onunla diyalog kurması , doğumdan sonra da çocuk ile devamlı konuşarak, onunla ilgilenerek sevgi ve ilgisini göstermesi, anne ve baba fark etmese bile çocuğun başarılı insan olması için motive olmasını sağlar.
    ÇOCUKTA MOTİVASYON
    Çocuklukta anne ve babanın çocuk ile bir arkadaş, ailenin değerli bir ferdi olduğunu hissettirerek çocuğu ile ilgilenmesi, yanında güzel şeylerin konuşulması, başarılı olmuş akraba, komşu gibi yakın çevre insanlarının başarılarının takdir edilmesi , onlar başarılı oldukları zaman tebrik edilmesi, başarılı akraba, komşu gibi insanların sık sık çocuklarla beraber ziyaret edilmesi, onların düğün, cenaze gibi özel günlerinde çocuklarla ziyaret edilmesi çocuklara fark ettirilmeden onların motive olmasını sağlar. Bunu yaşadığım olaylar göstermekte.
    Ama bizim toplumumuzda çok zaman başarılı insanlar aynı zamanda engelli, akraba çevresinde başarıyı, bu kadar engellerine rağmen tek başına başarmışlarsa, bilinçten yoksun çevresi onu takdir ederek çocuklarına örnek gösterecek yerde başarılarını görmemezlikten gelerek , O'nun başarısını yok edeceklerini sanıyorlar. Halbuki siz başarıyı kabul etmeseniz bile başkaları kabul eder. Sizin yanınıza kar kalan kıskançlıklarınızın zararı olur. İşte çok zaman başarısız çocuklar , böyle kıskanç anne ve babalardan çıkmakta. Anne ve baba desteği ile başarılı olmak iş değil, iş insanın kendini motive ederek , başkalarına yük olmadan, en az destekle ayakta kalabilmekte.
    Başarılı insanları örnek göstermek, başarılı insanlara saygı ve sevgide kusur etmemek ile çocuklarımızı da fark onlar etmeden bilinç altında , belki de bilinçli olarak başarıya motive etmiş oluruz. Bunun üzerine anne ve babalar ve motivasyonun önemini anlayan insanlar iyi düşünmeli bence.
    OKULDA MOTİVASYON
    Okul hayatı insanın , hayata açılan penceresi demek. İnsan ailesi, akraba ve komşuları dışında , arkadaşlar, öğretmenlerle tanışacaklardır. İnsanın ilk Öğretmeni çocuğu gerçek manada sever ve onu motive ederse, çocukta ilerisi hayatı için önemli bir mesafe kat edecek demektir. İlkokul öğretmeninin çocukların sosyalleşmesi için sinema, tiyatro, kütüphane, sirk , müze gezmesi, piknik, spor gibi sosyal aktivitelere fazla önem vermesi de çocukların daha iyi motive olması, ileri hayatında daha çok başarılı olması demek. Yapılan araştırmalar bu gibi etkinliklere katılan çocukların, bunu yapmayanlara nazaran daha zeki ve sosyal insan olarak hayatlarına devam ettiklerini göstermekte.
    Belki inanması zor ama gerçek olan bir araştırma da ana okulunun yaygın olduğu illerde Üniversiteye giriş sınavlarında başarının daha da arttığı ispatlanmış. Bu gibi sosyal etkinlikleri anne ve babalar sadece okuldan beklememeli kendileri de maddi imkanları ölçüsünde çocuklarına bu sosyal etkinlikleri sağlayarak çocuklarını motive etmeliler ki, çocuklarından başarı beklemeye hakları olsun.
    ARKADAŞ VE MOTİVASYON
    Arkadaşlarını çalışkan insanlardan seçen, kendisini hep güzel şeyler aşılayan insanlarla makul ölçüde arkadaşlık kurmaya çalışması çocukları gerçek manada başarıya motive eder.Ben de arkadaş seçimine küçük yaşta çok dikkat etmem sayesinde başarılı insan olmanın sevincini yaşadım çok zaman. Arkadaşlarına dikkat etmeyenler başarılı olamadılar ve bunun acılarını ömür boyu çektiler. Taş taşı söker misali, başarılı , okumayı seven arkadaşlarda başarıya götürür insanı. Anne babalar ve okulda öğretmenlerde çocukların kimlerle arkadaş olduklarını iyi izlemeli. Arkadaşlarını örnek insanlardan seçmeleri konusunda çocuklarını motive ederek, arkadaşlarını zaman zaman evlerine davet ederek onlarla sohbet ederek, hem kendi çocuklarını hem de arkadaşlarını motive ederek, başarıya yöneltebilirler.
    AKRABA VE MOTİVASYON
    Çevreme baktığım zaman NLP'nin modellemesi çevresinde başarılı akrabaların seven , onları sık sık ziyaret eden insanların da en az o akrabaları kadar başarıyı yakaladıklarını gördüm. Bunda anne ve babaların o başarılı akrabalarını sevmelerinin çok önemi vardı. Anne ve babalar çocuklarını başarılı akrabalarına yöneltmeye azami ölçüde dikkat ederlerse, o akrabaları gibi başarılı çocuklar göreceklerini büyük oranda garanti edebiliriz.
    Bu yazımı okuyan anne ve babalar ile öğretmenler başarı ve motivasyon konusunda bugüne kadar çocukları ve çevresi ile ilişkileri konusunda biraz daha derin düşünürlerse ne demek istediğimi anlayacaklardır.
    Çocuklarımızın daha çok başarılı olmasını istemekteysek onları daha çok motive etmekten , her zaman motive etmekten asla geri kalmamalıyız.


    TURAN YALÇIN-TOKAT

#27.02.2010 18:59 0 0 0

  • noimage


    GELECEK ELİMİZDE (Mİ?)
    İnsanlarımız , buna bağlı olarak o insanların çocuğu olan çocuklarımız , gençlerimiz kısaca toplumuzda çok kişi genellikle günü kurtarmak için ya bugüne bakarak karamsarlıklara bakarlar, ya da geçmişte yaşadıkları güzel günleri anlatarak kendilerini avuturlar veya geçmişte yaşadıkları olumsuzlukları anlatarak kendilerince ders aldıklarını zannederler. Geçmişten ders alan bunları anlatmak yerine , geçmişten aldığı dersleri beyinlerine yerleştirerek geleceğe umutla bakar ve çevrelerine de umut aşılamaya bakarlar.
    Gelecek bizim elimizde mi ?
    Evet . Kaderin önüne geçemesek de , gelecek artık büyük oranda bizim elimizde olacak.
    Nasıl olacak? Bakınız anlatalım.
    GELECEK ELİMİZDE
    Şu yazıyı okurken, bir genç düşünse ki : " Ben artık geçmişi bir süreliğine düşünmeyeceğim. Bir aylık, üç aylık plan yapayım. Hocalarım ile her zamankinden daha güzel diyalog kurayım. Selam vermediğim hocalarımla selamlaşarak onlara sevgimi ve saygımı göstereyim. Bir bardak suda fırtına kopararak kavga edip ayrıldığım , en yakın arkadaşımdan özür dileyeyim. Her zamankinden daha çok test çözeyim. Birkaç tane olmazsa da bir iki kötü alışkanlıklarımı tespit ederek artık bunlardan uzak kalayım. Bu planı 6 ay uygulayayım" diye düşünse ve bunu uygulasa 6 ay sonra nerede olacağını varın siz düşünün. Bu genç bu planını anne ve babasına anlatarak, anne ve babası da her zamankinden farklı ve hoşgörülü olarak çocuğuna sevgi gösterse o zaman geleceğin ne kadar elimizde olacağına inancımız artmaz mı? Yeter ki güzel planlar yaparak, genç önüne çıkan fırsatları değerlendirsin.
    Geleceğin dünyasını güzelleştirmek önce bizlerin, sonra gençlerin ve çocuklarımızın elinde . O yüzden önce bizler gençlere örnek olarak, sonra gençlerde çocuklara güzel örnek olarak geleceğimizi güzelleştirirsek , güzelleşen bir hayattan hep zevk alırız.
    GELECEĞİN DÜNYASINDA İNSANLAR
    Geleceğin dünyasında insanlar iyimser iseler mutlu, kötümser iseler mutsuz olurlar. Sadece gelecekte değil , her zaman iyimserler kısa vadede olmasa bile uzun vadede kazançlı çıkarlar. Çocuklarının güzel şeyler başaracağına inanan, onlara sevgisini artırarak veren, onlara değerli insan olduklarını hissettiren , onları uyaran ama kırmadan güzellikle uyaran anne ve babalar ile iş yerinde arkadaşlarını ön yargısız olarak değerlendiren ve seven, siyasetin kısır dünyasından başka şeylerde konuşmasını bilen ve konuşması ve yazması düzgün olan insanlar her zaman gelecekte hem maddi hem de manevi tatmin sağlayacaklardır.Çünkü, geleceğe geçmişteki hatalarından sıyrılarak bakanlar , gelecekten her zaman umutlu olacaklardır. Atalarımız bile " Umut fakirin ekmeği, ye Memet ye " diyerek umutlu olmanın ne kadar güzel olduğuna esprili bir yaklaşım getirmişlerdir.
    Geleceğimizi tamamen bizler kontrol edemesek bile , düşüncemiz ile sevgimizi ve kendimize olan inancımız ile başkalarına duyacağımız güven ve sevgi artarsa hayat , daha doğrusu gelecek bizlere geçmişten daha güzellikler verecektir. Ama umut ile dolu olmak zor ancak zevkli bir süreçtir. Geçmişe değil de geleceğe bakanlar , gelişerek yaşayanlar her zaman umut ile dolarlar. Geleceğin dünyasına olumlu bakarsak ve umut ile dolu olursak önce ailemizi sonra çevremizi olumlu yönde etkileriz. Unutmamak lazım ki büyük fikirler, olumlu düşünceler ve güzel duygular hep bir kişiden çıkarak dünyaya yayıldılar. Bunu unutmazsak hayat güzel olur bize de.
    GELECEĞN DÜNYASINDA GENÇLER
    Geleceğin dünyasında gençlerin hayatı okullarından yüksek not alanların değil, okuduklarını uygulayan , iletişimi güçlü, bilgi ve kültür seviyesi yüksek insanlardan kaçan değil, onlarla alay eden değil, faydalanan ve, daha okulda okurken , bilgili ve kültürlü , etkili insanları okullarına davet ederek onların arkadaşları ile de kaynaşmasını sağlamaları ve sosyal hayatlarının zengin olması, bir dili bilmeleri, bilgisayar ve interneti güzel kullanmaları, "sana bir adım gelene senin iki adım gitmen lazım" ilkesini hayata geçirmeleri ile olur. Çevremize baktığımız zaman , eğitimin geleceğimizde önemli bir kriter olmakla beraber, güzel okullar okumalarına rağmen , sosyal olmayan, halk ile iletişimi güçlü olmayan ama buna rağmen , lise hatta ilkokul mezunu olmalarına rağmen iletişim ve sosyal ilişkileri kuvvetli olan insanların daha başarılı olduklarına da şahit olmaktayız. Güçlü iletişime sahip olmak demek güçlü iletişim kuran insanları , yazarları , hatipleri bularak onlardan faydalanmak demek.
    Gençler hayatta başarılı olmak istemekteyseler , geleceklerinin güzel olmasını istemekteyseler, gelecek planlarını yazılı ve sözlü güzel anlatmaya bakmalılar. Gazetelerde yazı yazarak televizyon ve radyo programları yapan insanlarla arkadaşlık kurarak , onlara röportajlar vererek , onlarla konuşarak bir nebze geleceklerinin güzel olmasına katkı sağlamış olurlar. Gazetelerde haberlere baktığım zaman, güzel Üniversitelerin sosyal öğrencilerinin sık sık sanatçı ve yazarları okullarına davet ettiklerini görmekteyiz. Anadolu da Üniversitelerin çoğuna da konuşmak isteyen yazarlar davet edilmez . Sebebini ise iyi düşünmek lazım. Gençler, geleceklerinin aydınlık olmasını istemekteyseler, geçmişte güzel işler yapmış insanların hayatlarını anlatan kitapları iyi okuyarak, onları yakından tanımış insanları, onlarla alakalı kitap yazmış yazarları okullarına davet ederek , gelişsinler derim.
    GELECEĞİN DÜNYASINDA ÇOCUKLAR
    Çocuklarımız bizlerden daha çocukken maddi şeyler beklemezler. Sevgi beklerler. Bugün hapishanelerde yatan insanlara baktığımız zaman çoğunun çocukken sevgi ve ilgi görmemiş insanlar olduklarını görmekteyiz. Anne ve babalarının sevgi gösterdiği , onların anlayacağı dilden iletişim kurmasını sağladıkları zaman gelecekte , ilkokul çağında sosyalleşen gençler ilerde ortaöğretim hayatında sosyalliğine devam ederek bu sosyal ve başarılı yaşantıyı tabii ki çalışma hayatına, evlilik hayatına da taşıyacaklar.
    Bazı anne ve babalar çocuklarının sadece okulda derslere bakmalarını , sonra evde sadece ders çalışmaların isteyerek onların da oyun ihtiyacı olduğunu unuturlar. Halbuki büyüklerin bile zaman zaman stres atmak için oyuna ihtiyacı var iken çocukların bu ihtiyaçlarını görmemezlikten gelmek çocuğumuzun geleceğini baltalamak demektir. Anne ve babalar zaman zaman çocukları ile oyun oynayarak çocuklarlının çocukluklarını doya doya yaşamalarını sağlarlarsa çocuklar da ilerde çocukluklarını yaşamış insanlar olarak geleceğe umutla bakarlar.
    Bazı anne ve babalar sadece ders çalışmasını istedikleri çocuklarının okulda olsun başka yerde olsun sinema, tiyatro, gezi , spor gibi etkinliklere katılmalarına engel olurlar. Halbuki bu etkinlikler çocukları sosyal ve iletişimi güçlü insanlar olarak hayatta da güçlü olmalarını sağlayacak, onların kendilerini bunu yapmayanlara nazaran daha değerli hissetmelerini , insan yerine koyulduklarının bilincine ermelerini sağlayacak güzellikler olduklarını anne ve babalar fark ederek çocuklarını dersler yanında bu gibi sosyal faaliyetlere yönlendirirler.
    Bazı anne ve babalar ki, çocuklarının geleceğini sadece maddi imkanlarda görürler ve kardeşlerinden ne kadar çok miras (ç)alarlarsa çocuklarının o kadar rahat edeceğini düşünür. Halbuki gelişmiş, sosyal, iletişimi güçlü olan akrabalarından sırf daha çok miras (ç)alamadıkları için çocuklarının yanında durmadan onları eleştirerek , çocuklarının bu sosyal ve iletişimi güçlü insanlardan uzak tuttuklarının farkına varamamakta, hatta torunlarının bile onlardan uzak kalarak nasıl bir maddiyata önem veren, sosyallikten uzak olan insanlar olarak yetiştiklerinin farkına varamamaktalar.Maddi şeylerin az konuşulduğu, maneviyatın ve sevginin çok konuşulduğu ailelerin çocukları da anne ve babalarını isinde yürüyeceklerdir. Biz çocuklarımıza sevgi ve bilgiyi verelim. Varsın ev ve arabalarını maddiyatı çalışarak onlar kendileri edinsinler. Çocuklarımızın maddiyattan çok onlara umut aşılayacak anne ve babalara akrabalara ve çevreye ihtiyacı olduğunu unutmazsak gelecekte seven , sevilen sosyal olan topluma bizlerde katkı sağlamış oluruz.
    Evet son kez söylemek isterim ki, geleceğin dünyası bugünün anne ve babalarının çocuklarının sadece okulda edineceği bilgilerle değil, akrabalarını , komşularını , tüm insanları sevmek , onlara yardım etmek ,sevgi ile bilgiyi kaynaştırması ve hayata uygulaması ile olacaktır.
    Geleceğin dünyasını oluşturmak anne ve babalar olarak bizlerin elinde umutla sevgi ile geleceğin dünyasına katkı sağlarsak gelecekte çocuklarımız da bizi sevgi ile anacak, nefreti ve sadece maddiyatı aşılarsak onlarda maddiyata dalarak bizleri hatırlamayacaklardır. Karar sizin gelecekte hatırlanmak isterseniz çocuklarımızın da seven ve hatırlayan insanlar olmalarına özen gösterelim.



    TURAN YALÇIN-TOKAT

#27.02.2010 18:54 0 0 0
  • İnsan , iradesini kullandığı ve çalıştığı, aklını da kullandığı zaman dünyada zor diye bir şey yoktur. Beynini doğru kullanan ve geliştiren insan, düşünce geliştirme yollarını bilen insan , devamlı beynini ve düşüncesini geliştirince kendisi ile beraber çevresinin de yavaş yavaş geliştiğini görür.
    Ama gördüğünü sakan ama bakar kör olan binlerce, on binlerce insan bu dünyada 90 veya 100 yıl yaşar da ne için yaşadığının farkına varamadan beyni 10 yaşındaki insanın beynine eşdeğer gelişme göstermiş insan olarak bu dünyadan sadece evlatlar ve servet bırakarak ayrılır. Evlatları da o serveti yeme derdinden anne ve babalarını hayırla yad etmeyi bırakın ismini bile hatırlamadan , çocuklarına bile anlatamadan bu dünyadan ayrılır.
    Eskiden sadece biyolojik ve aklı zeka olduğu sanılırdı. Ama günümüzde çoklu zeka kavramları ortaya atıldı ve insanlar zekalarını geliştirmek için, beynin gücünü geliştirmek için Kişisel Gelişim kitapları ve dergileri okumaya , seminerlere katılmaya başladılar. Bu da onların zekalarını geliştirmelerine yetti.
    GÖRSEL ZEKA
    Görsel zeka insanın görebildiklerini doğru algılaması ile alakalı bir zeka türü. Bakan ama göremeyen insanların ne kadar zararda olduklarını , yaşamanın farkına varamadıklarını gösterir. Bu yüzden bilinçli insanlar beş duyularından birisi noksan olan insanların kendileri kadar akıllı olmadıklarını sanırlar. Halbuki gözleri ile göremeyen insan , belki de kalbi ile görür, beyni ile görür. Beyni sağlam olan insanlar, beynini kullanabilen insanlar bir duyuları noksan ise öteki duyuları ile o duyularının noksanlığını avantaja dönüştürebilirler. Görme engelli bir insanın seslere ve koklamaya ağırlık vererek gelişmesi buna örnektir.
    Geçtiğimiz günlerde gazete haberinde 25 yaşında görme engelli bir insan koklama ve işitme özelliklerini geliştirerek dünya turu yaptığı ve bu gezisini koklama ve işitme duygularını ön plana çıkararak yazacağını belirtmekteydi. Bu sadece 5 duyusu sağlam olanın iyi şeyler yapacağını zanneden insanları hayrete düşürür. Halbuki görmeyen , duymayan insanın beynini kullanarak zayıf ve güçlü yönlerini telafi ederek nasıl başarılı olduğunu gösterir.
    Görsel zekasını güzel kullanan ve hayatta başarılı olan bir insan olarak Görsel Zeka'dan nasıl faydalandığımı sizlerle paylaşmak istemekteyim.
    GÖRSEL ZEKA İLE BAŞARIYI YAKALAYAN İŞİTME ENGELLİ
    Ben 1979 yılında Tokat'ta Pazar Ortaokulu'na giderken şiddetli bir menenjit hastalığına yakalandım. Bu hastalıkta Pazar, Tokat- Samsun illerini gezerek doktorlardan çare aradı ailem. Ama hastalığı yenmeme rağmen ben işitme engelli olarak kalmıştım. Okulda başarım da yavaş yavaş gerilemeye başladı. 3 senede gerileme o kadar safhaya geldi ki lise 1 e geldiğim zaman, 2 sene üst üste sınıfta kalmıştım. Bu okuldan 2 sene ayrı kalmak bana zor gelmişti. O zaman Açık Lise falan da yoktu.
    Bir gün düşündüm de , her şey seslerden ibaret değildi. Günümüzde kitaplarda vardı. Eğer duymadığım halde derse girersem de hocaların anlattıkları kitaplarda yazmaktaydı. Eğer ben arkadaşlarım bir defa okuduğu metni birkaç defa okursam başarılı olurdum. Yani Görsel Zekamı kullanırsam bayağı başarılı olurdum. Okumaya bir başladım , pir başladım. Ortaokulda şiir ve kompozisyonda dereceler bile yapmaya başlamıştım. Bir öğretmenimin önerisi ile yerel basınla tanıştım. Sadece okumakla kalmıyor, okuduklarımı da düşünerek yazan bir işitme engelli olarak başkaları ile de paylaşmaktaydım. Tüm bunlar Görsel Zekamı geliştirmem ile oldu.
    Lise de 2 sene sınıfta kalan ben 2 kere Üniversite okumanın ve 3 kitap yayınlamanın zevkini tadan görsel zekasını geliştiren bir işitme engelli olmuştum.
    Görsel Zeka işaret dili ile anlaşan işitme engellilerde daha da önem arz etmekte. Ben işitme engelimle alakalı özel eğitim almadım. İşaret dili de öğrenmedim. Yaptığım tek şey okumayı sevmek . Yani görsel zekamı okuyarak geliştirmek , gözlemlerimi iyi yapmak . Fizyonomiyi iyi öğrenmek (Fizyonomi: İnsanların yüzüne ve davranışlarına bakarak kişiliğini öğrenmek )
    Görsellik , insanımızın televizyona bağlanmalarına sebep olmakta. Okumayı sevmeyen bir toplum, daha çok izlemeye bakar.Bu yüzden Türkiye'de okumaya zaman az ayıran insanlar izlemeye zaman daha çok ayırır. 4 milyon izlenen filmlere rağmen 1 milyon satan kitaplar yoktur ülkemizde. Halbuki gelişmiş ülkeler görsel zekalarını izlemekten çok okumaya yönlendirerek bilim de gelişmekteler.
    Görsel Zekası düzeyi yüksek çocuklar daha küçük yaşlarda zeka seviyesi oranında yönlendirilirse , okullarda başarısı artarak hayatta da benim gibi zayıf yönleri ile güçlü yönlerini dengeleyerek hayatın onlara zorlukları kolaylık haline getirebilirler. Bu yüzden engelli çocuğu olan aileler o tür engelli olup da hayatta başarılı olmuş engellilerle çocuklarını kaynaştırarak onların hayata bağlanmasına destek olabilirler.
    Bu yüzden işitme engelli okulları, görme engelli okulları başarılı işitme engellilerle , başarılı görme engellileri okullarına davet ederek , öğrenci velileri ile kaynaşmalarını sağlayarak hem kendileri pozitif enerji alırlar hem de öğrenciler ve veliler.
    Görselliğimizi artıran bir dünyada yaşamak dileği ile...



    TURAN YALÇIN-TOKAT
#27.02.2010 18:51 0 0 0
  • Sayılar insan var olduğundan beri var olan güzelliklerdir.İnsanların sayılarla hayatlarını kolaylaştıran , sayılarla hayatını zorlaştıran gene insanın kendisidir.
    Çoklu zeka türlerinden birisi de sayısal zekadır. Sayılarla küçük yaşta haşır neşir olan çocuklar zamanla sayıları severek, hesap kitap yapmasını da öğrenirler. Sayılarla haşır neşir olan insanların zamanla insanlarla ilişkilerinin de daha rahat olduğuna , mesleklerinde başarılı olduklarına şahit olmaktayız.
    Sayısal zeka yeteneği güçlü olan çocukların anne ve babaları çocukları ile ilgilenerek onların sayıları sevmelerine, onların sayılarla arkadaşlık kurmalarına yardım ederlerse , sayılarla var olan Mühendislik, tıp, Matematik gibi bilimlerde başarılı olmalarına destek olurlar.
    Bazı anne ve babalar çocuklarını başıboş bırakarak ilgilenmez, çocuklarının kendi gelişimini kendilerinin sağlayacağını zannederler. Halbuki yapılan araştırmalar ailede konuşulan konuların, çocuklara gösterilecek ilgilerin, anne ve babanın alışkanlıklarının çocuklar üzerinde çok etki ettiğini göstermekte. Bu yüzden insanlar çocukları ile onları sıkmadan sayılarla ilgili problemlerde çocuklarına yardım ederek, onlara sayısal zekalarını geliştirecek ilginç oyunlar oynayarak, onlarla sayılarla alakalı bulmacalar çözerek onların sayıları sevmesine, Matematik sevgisinin de onları önce okullarında , sonra dershanelerinde , sonrasında Üniversite yaşantısında ve meslek yaşamında rahat etmesini sağlayacaktır.
    Sayılara değer veren insan hayatta karşılaştığı her şeyin sayısal değerine bakarak maddi ve manevi sıkıntı çekmemelerine sebep olur.
    Kendi hayatımdan örnek verecek olursam. İktisat Fakültesinden mezun oldum. Sayıları babamın bana getirdiği Matematik kitaplarından sevdim. İlkokulda Matematik bilgim çok iyi idi. Bunun sebebi de Matematiği çok iyi anlatan ve bizlere sevdiren İlkokul Öğretmenimiz Nurettin Nasırlıoğlu'nun güzel anlatımı idi. Anca Ortaokulda hocaları dinleyemeyecek kadar işitme engelli olunca başarı oranım düşmesine rağmen gene de sayılarla haşır neşir olarak İktisat Fakültesinden de mezun oldum. Sayılarla haşır neşir olmamız hayatta çok maddi sıkıntı çekmememize sebep oldu. Sayıları sevmeyen ve Sayısal zekasını geliştirmeyen arkadaş ve akrabalarımız ise her zaman sıkıntılı bir hayata girdiler.
    Bizlerin sayısal zekayı severek, onu geliştirerek çocuklarımıza anlatmamız, onların bu konuda bizlere sorduğu soruları can kulağı ile dinleyerek sorularına cevap vermemiz sayesinde çocuklarımız da Matematiği seven hatta bu konuda derece yapacak kadar gelişen insanlar oldular.
    Bu yüzden anne ve babalara derim ki, Anne ve babalar çocuklarında sayısal zeka keşfettikleri zaman " Nasıl olsa okula gitmekte, hocaları onlara sayısal işlemler yaptırır demeden, alışverişe çocukları ile çıkarak, bulmacalar çözerek, sayısal zekayı geliştirecek kitaplar armağan ederek çocuklarının geleceklerinin daha güzel olmasını sağlayabilirler. Sayısal zekası güçlü insanların sosyal ilişkileri ve hayatta edineceği mutluluklarda o denli fazla olacaktır.
    Sayılar, sayarak ve sayıları sevdirerek anlam kazanırlar. Bu yüzden Matematik gibi, Muhasebe gibi sayılarla ilgili meslekler seçen ve bu meslekleri başka meslektaşları gibi yapmayan yani sayıları gerçek manada seven insanlar hem sosyal yaşantılarında hem aile yaşantılarında başarılı olarak sayısal bir dünyada sosyal ve duygusal olarak da mutlu olurlar.Hayatta bu güzelliklere her zaman rastlarız.
    Saymak ve sayılmak , hayatımızın her aşamasında önümüze çıkacak. Bu yüzden saymayı ve sayılmayı, bu zekalarını geliştirmesini bilenleri hem mutlu gelecek hem de sayısal dünyaya katkı sağlamalarından dolayı yardımcı olduğu çocukları , iş arkadaşları ve insanlık onlardan mutlulukla söz edeceklerdir.

    TURAN YALÇIN-TOKAT

#27.02.2010 18:49 0 0 0
  • İçsel zeka insanın kendi duygu ve düşüncelerinin farkına vararak, bu özelliği ile duygu ve düşüncelerini insanlarla paylaşması ve onları sevmesi üzerine oluşturduğu bir zeka türüdür. Bu zeka türünde insan, kendi duygularını paylaşacak insan bulamadığı zamanlarda içsel zekasını kullanarak duygularını hikayelere veya resimlere dökebilir
    Bu zekaya daha çok toplumda fazla yıpranan kadın, engelli ezilmemek için insanlardan uzak kalan şahıslarda görülür. Genellikle toplum ile fazla iletişim kuramayan bunun yanında kendisi ile son derece barışık insanlardır.Çünkü toplumun büyük kesimi yaratıcı ve üretken olmadığından yaratıcı ve üretken olmayanları fazla sevmez.
    İçsel Zekası güçlü olan insanlar genelde şair, yazar ve insanlarla konuşarak değil, güzel kalıcı eserler vererek iletişim kuran insanlarda rastlarız.Klasik eserler vermiş insanların çoğunun aylarca haftalarca insanlardan uzak kalarak eserleri ile baş başa kalması bu zekanın yazar şairler ve ressamlarda ne kadar etki bıraktığını göstermektedir.
    İçsel Zekaya sahip insan olarak değerlerimin, yeteneklerimin ve nasıl güzel eserler vereceğimin farkında olarak insanlarla boş konuşmaktan ve faydasız şeyler yaşamaktansa oturarak yazı yazmak, insanlara yazarak iletişim kurarak şiirler yazmak, bu yazıyı yazdığım gibi yazılar yazmak bana daha zevkli yaratıcı ve anlamlı gelmekte.
    İçsel Zekaya sahip olan insanları genelde yaşadığı toplum, yaşadığı çağ anlamaz. Çünkü içsel zekaya sahip olan insanlar çağının ilerisinde yaşarlar ve o çağ geldiği zaman daha iyi anlaşılırlar.
    Balzac, Tolstoy, Zola gibi yazarlar acaba bugün mü daha iyi yoksa yaşadıkları çağda mı daha iyi anlaşılmışlardı ? Bu konuda düşünmek lazım bence.
    Çağının önünde, çağının ötesinde yaşamak her insanın başaracağı şey olamaz. Sadece sabredenler ve sabırla geleceğe eserler bırakmak isteyenler içsel zekalarını geliştirmek için üretirler. İlerisini düşünen insan ile sadece bugünleri yaşayan, günü kurtaran insanlar arasında bu yüzden belirgin farklar vardır. Birisi ölümsüz olmak için biri ise adeta ölünce unutulmak için yaşar. Yarınlara kalmak her kişinin değil er kişinin işi diyen atalarımız bu konuda boşuna dememişler
    Bizlerde içsel zekası güçlü olan çocuklarımızı bu yeteneklerini geliştirmeleri ve onların da gelecek nesillere güzel eserler bırakması için teşvik etmek.
    İçsel zekaya sahip insanlarda özgüven yüksek olduğundan, hızlı düşünerek, hızlı karar vererek hızlı yaşarlar. Bu yüzden hata yapma riskleri de vardır. Doğru karar vermek için iyi düşünen ve uzun düşünen insanların eleştirilerine hedef olurlar bu yüzden. Onlar ise çevrelerinin eleştirilerine bakmadan gelecek nesillere güzel eserler bırakmanın sevincini yaşarlar her zaman. Çünkü zeki insanların amacının gelecek nesillere güzel eserler bırakmak olduğu inancındadırlar.
    İçsel Zekaya sahip olan insanlar çevrelerine değil, kendi inanç ve prensipler doğrultusunda hareket ederler. Yani nerede hareket orada bereket vardır diyerek verimli oldukları alanları seçerek çevreye ve geriye bakmadan hep ileri yaşadıklarından çok zaman anlaşılmazlar ve toplumun en az yarıma sır ilerisinde yaşarlar. Tembel, pısırık insanların bu yüzden kıskançlıklarını üzerlerine çekerler.
    İçsel Zekaya sahip insan sayısı azdır ve çok insan bunları içine kapanık insan sanırlar ama çok aktif ve sosyal insanlardır. Sadece boş olan ve kendilerine bir şey öğretemeyecek insanlardan uzak dururlar. Bu da onların kibirli olduğu izlenimi verir ama onlar sadece gereksiz konuşan geyik muhabbeti yapan insanlardan uzak kalırlar. Toplum da onları anlamaz zamanında ama anlayınca da " Neden biz onu zamanında anlayamadık" derler.
    İçsel Zeka kısaca üretken ve güzellikleri gören insanların zeka türüdür. Toplumumuzda içsel zekaya sahip olan insanlar çoğalsa toplumumuz daha duygusal daha güzel eserler ortaya koyan insanlar sayesinde daha ileri olabilir.

    TURAN YALÇIN-TOKAT
#27.02.2010 18:47 0 0 0

  • noimage



    Atalarımız söyle demiş: ''Ahirette iman dünyada mekân'' evimiz güzel evimiz, dünyada güvede hissettiğimiz tek yerimiz Huzur buluruz , huzura kavuşuruz orada tehlikelerden uzak ve güvenli Dışarlarda dolaşsak huzur bulsak bile, hep yeniden döneriz evimize
    Yine 'Evlenmek' deriz, hayallerimizi gerçekleştirdiğimiz eşimizle birlikteliğimiz 'Ev' ile alakalı Evimiz gönlümüzün sığınağı, hayallerimizin nizamı

    Ev bir mekândır Çevrelenen bir alana yani bir 'yere ve mahal'a mekân denmektedir Buradan hareketle, mekân; çevrelediğimiz alandır Boş bir alan üzerinde çevreleyerek kendimize ait bir belirli alan oluştururuz Bu boşluğun içindeki belirlenen alana mekân demiş oluruz

    Bunu daha geniş anlamıyla alırsak, evrenimiz Allah (cc) sonsuz imkânıyla boşluğu dolduran/çevreleyen mekân yaratmıştır Allah(cc) insanı yaratıp yeryüzüne gönderdiğinde ona sınırlı imkânlar da vermiştir Yeryüzündeki insan kendi zati ile vardır, yani boşluğu kapladığı alan kadar vardır Yeryüzünde onca şey olmasına karşın bunların hepsi kendisine göre boşluktur Bu boşlukta kapladığı alan var olan alana karşı çok küçücük kalmaktadır Bundan dolayı boşluğu doldurması için kendisine ait alanlar yani mekânlar oluşturması gerekmekteydi Bu aynı zamanda Allah(cc) insana yüklediği bir görevdir Bunun ardından da Hz Âdem peygamberimiz Allah'ın emriyle yeryüzünde kendisine ait bir alan oluşturdu Bildiğimiz gibi bu ilk inşa Kabe-i muazzamadır

    İnsan daha sonra evin içerisinin de boşluk olduğunu, burada da ancak kapladığı alan kadar var olduğunu ama buna karşın dışarıdaki tehlikelere karşı güvenli yerler olduğunu anladı Bundan sonra insan bu güvenli ortamdaki boşluğu doldurmak için kendi nizamını vermeye başladı Böylelikle kapladığı alan daha geniş olacak ve daha huzurlu olacaktı

    İnsanın yeryüzünde iki mekânı yani evi vardır İlki, yaşarken kendisine huzur veren evi, ikincisi de, ölümün getirdiği bedeni yok oluş karşısında hâlâ boşlukta yer kapladığını yani var olduğunu göstermek adına mezarı


#27.02.2010 13:18 0 0 0

  • * Rabbimiz, kendisine dua edince, çağıranın da'vetine icâbet edeceğini vaad etmiş Fakat, "Bunaldığınızda beni yardıma çağırın" diyen bir peygamber sözüne rastlamadım
    * Rabbimiz; hakkıyla işiten, kemâliyle bilendir Çağırdığım zât, bu vasıflara hâiz olmalıdır ki, ellerim boş kalmasın
    * Rabbimiz kullarına pek yakındır, hem de şahdamarından daha yakın
    * Rabbimiz mülkün sahibidir, göklerin ve yerin mirası O'nundur Hayır yalnızca O'nun elindedir Ferah da, tasa da O'nun elinde olup, güldüren de ağlatan da O'dur Ne yaparsak hepsinden hakkıyla haberdardır Bir kölenin, ihtiyacını efendisinden başkasından istemesi; üstelik efendisi "Gel benden iste" diye tembihlediği halde neden garip karşılanır olmuş bugün?
    * Bilirim ki, göklerde ve yerde kim ve ne varsa O'ndan ister Ya diliyle, ya hâliyle İbâdete, rızka kuvvet vermesini, mağfiretini
    * Rabbimiz, rahmet hazinelerini kimseye emânet etmemiştir Hepsi O'nun yanındadır
    * Çağırdığım zât, her an çağrıma cevap verebilecek bir halde olmalıdır Diri olan, ölmeyen, uyuklama ve uyku tutmayan yalnızca Rabbimizdir
    * Çağırdığım zât çağrımı işittiğinde bunu karşılayacak kudrete sahip olmalıdır Bedir ashabının yardım isteğine bin melekle yardım ettiğini Enfâl sûresi 9-10 âyetlerinde beyân eden el - Aziz ve el- Hakim olan Rabbimiz, yardımın yalnız kendi tarafından olduğunu bu isimleriyle birlikte anıyor
    * Rabbimizden başka yalvarılanlar, bizim gibi kullardır Bir sinek dahi yaratamazlar
    * Rabbimiz, yarattıklarının geçmişlerine de, geleceklerine de vâkıftır Bunların ilmine sahip olamayan, kimin, icâbeti ne kadar hak ettiğini de bilemez
    * el - Mûcib olan (çağrılara cevap veren) yalnızca Rabbimizdir Bu ismi taşıyan başka bir varlık tanımıyorum
    * Rabbime yalvarmakla asla bahtsız olmadım Sabır ve namazla yardım dilememizi Rabbimiz öğretiyor bize
    * Başkalarını çağırırsam beni duyacağına ve yardıma gücü olduğuna bir güvencem yok Kur'an'ın ifâdesiyle; ya uzakta akmakta olan suya karşı, ağzıma boş avuçlarımı götürürsem?
    * Eğer Rabbimiz, kendisinden başkasından yardım isteyebileceğimiz konusunda izin verseydi (ki vermemiştir) buna en uygun kişi Resulullah (sav) olurdu Fakat Resulullah, her beşer gibi ölmüştür Sadece bir istisnâ olarak, salât u selam verildiğinde, kendisine ulaştırılmaktadır (Ebu Davud)
    * Resulullah, kendi ölümünden sonra ümmetinin ne halde olduğundan dahi haberi yokken, nasıl yardıma çağırılsın ki?
    * Resulullah, daha yaşarken ifk hâdisesinde, münâfıkların tesbitinde ve savaş için geçerli mâzeretleri olmayanlara izin vermesi hususunda gayba vâkıf değilken, ölümünden sonra nasıl gayba vâkıf olur ki?
    * Resulullah, ashabına, şefaatinin kendisinden değil de, Rabbimizden istenmesini tâlim etmiştir
    * Mekke'nin en ağır işkenceli devrinde, Bilal-i Habeşî, Hubeyb ve Habbab bin Eret gibi sahabeler yardım isteklerini Rabbimize doğrudan iletmişlerdi Bilal, "Ehad" derken, Hubeyb şehid edilirken haberinin Resulullah'a iletilmesi için Rabbimize dua ediyordu

    KONUYA AİT BİRKAÇ DELİL

    1 - İbn Abbas'dan (ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
    "Siz kabirden kalktığınızda yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşr olunacaksınız " demiş ve:
    "Biz insanları ilk yarattığımız gibi yeniden işte o şekilde dirilteceğiz Bu verdiğimiz bir sözdür Şüphesiz biz onu yerine getireceğiz" (Enbiyâ 104 ) âyetini okudu ve şöyle dedi:
    "Kıyamet günü ilk elbise giydirilen kişi İbrahim'dir Yine kıyamet günü ashabımdan bazı kimseler sol tarafa, cehennem tarafına götürülürler Hemen ben: "Onlar benim ashabımdır " diye sesleneceğim de bana:
    "Yâ Muhammed! Emin ol ki sen bunlardan ayrıldığından beri onlar ökçelerine basarak geri dönmüş mürtedlerdir" diye cevap verilecektir Ben de Allah'ın Salih kulu ve Resulü İsa ibn-i Meryem'in dediği gibi diyeceğim:
    "Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şahid idim Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun Sen her şeyi hakkıyle görensin " (Maide 117) (BUHARİ)
    2 - Ebu Hureyre'den (ra) rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
    "Bir ara (havzın başında) duruyordum Bir de orada bir topluluk gördüm Hatta onları tanıdım Benimle onlar arasında bir melek belirdi Bu topluluğa:
    "Gelin " dedi Ben de bu meleğe:
    "(Bunlarla) nereye gidiyorsun ?" diye sordum Melek: "Vallahi cehenneme" diye cevap verdi
    Ben: "Bunların suçu nedir ki ?" dedim
    Melek: "Ya Resulullah! Senden sonra bunlar senin getirdiğin dinden gerisin geriye cahiliyeye döndüler" diye cevap verdi
    Bunun üzerine Resulullah:
    "Sanmam ki bu (havuza yaklaşıp da geri çevrilenlerden) cehennemden kurtulanlar olsun Ancak çobansız, yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar benzeri, bunlardan da tek tük cehennemden kurtulanlar olacak" buyurdu (BUHARİ)
    3 - Enes bin Malik şöyle demiştir: "Halk kıtlığa düştüklerinde, Ömer bin Hattab (ra), Resulullah'ın (sav) amcası Abbas 'a ( ra), yağmur yağması için Allah'a dua etmesini söyler ve:
    "Allah'ım! Bizler NEBİMİZ HAYATTA İKEN, ona dua ettirerek senden niyaz da bulunurduk da bize yağmurlar ihsan ederdin Şimdi de NEBİMİZİN AMCASI(NIN DUASI)YLA SENDEN niyaz ediyoruz Bize yine yağmur ihsan et " diye dua ederdi Bu duayı edince yağmur yağardı" (BUHARİ )
    4 - Resulullah, bir sahabeye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir: "Allah'ım, Resulullah'ı hakkımda şefaatçi eyle" (TİRMİZİ)
    5 - De ki: "Ben ANCAK RABBİME YALVARIRIM ve O 'na kimseyi ortak koşmam" (CİN 20)
    6 - Hak olan ÇAĞRI (dua , ibadet) YALNIZCA O'NA (olan) dır Onların Allah'tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç bir şeyle cevap vermezler (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir Oysa ona gelmez Küfre sapanların duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir (RÂD 14 )
    7 - "Gerçekten biz bundan önce O 'na yalvarıyorduk Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O 'dur" (TÛR 28)
    8 - (Onlar mı hayırlı) yoksa, kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz! (NEML 62)
    9 - Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir (TEVBE 101)
    10 - Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız (bu uydurma haberi) ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur Onu duyduğunuzda "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz Haşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli değil miydiniz? (NUR 15-16)
    11- Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin? (Savaştan kaçmak için izin isteyenlere) (TEVBE 43)
    AYRICA: Bakara 127 , 186, 255- Al-i İmrân 26 , 180 - Muhammed 38 - Rahman 29 - Necm 43-
    Hac 78 - Şuarâ 80

#27.02.2010 13:07 0 0 0
  • Ashabdan Ebu Ma'lak isminde bir adam vardı Bu adam, ticaretle uğraşıyor, kendisinin ve başkalarının paralarıyla alış veriş yapıyordu İbadet ve takva sahibi idi Ticaret maksadıyla çıktığı yolculuğunda silahlı bir hırsıza rast geldi

    Hırsız: Eşyanı yere bırak, seni öldüreceğim dedi

    Ebu Ma'lak: Senin maksadın maldır Bende ne varsa senin olsun, dedi

    Hırsız: Hayır, benim maksadım mal değil senin canındır, deyince

    Ebu Ma'lak: Öyle ise müsaade et namaz kılayım ondan sonra istediğini yap, dedi

    Hırsız: İstediğin kadar namaz kılabilirsin, deyince

    Ebu Ma'lak, abdest alıp namaz kılmaya başladı ve namazda şöyle duâ etti:

    "Ey çok seven yüce arşın sahibi, ey dilediğini yapan Allah'ım! Senden hiçbir kimsenin isteyip sahip olamadığı kudretinle, hiçbir kimsenin göz dikemediği hükümranlığınla ve arşının her tarafını dolduran nurunla beni bu hırsızın şerrinden kurtarmanı dilerim"

    Ebu Ma'lak bu duâyı üç defa tekrarladıktan sonra bir atlının elinde dikine tuttuğu mızrağıyla hırsızın yanında peyda olduğunu gördü Hırsıza bir darbe vurarak onu yere yıktıktan sonra Ebu Ma'lak'a döndü

    Ebu Ma'lak: Sen kimsin ki Azîz ve Celîl olan Allah benim yardımıma gönderiverdi? diye sordu

    Atlı: Ben dördüncü kat semanın sakinlerindenim İlk duâ ettiğin zaman gök kapılarından bir gıcırtı duydum Bir daha duâ ettin, bu sefer gök sakinlerinden bir gürültü duydum

    Sonra üçüncü defa duâ edince: "Bu, darda kalan bir zavallının duâsıdır" denildi Bunun üzerine ben de Allah'tan bu hırsızı öldürme vazifesini bana vermesini niyaz ettim

    Seni müjdeliyorum: Kim abdest alıp dört rek'at namaz kıldıktan sonra bu duâyı üç defa yaparsa darda olsun olmasın, o kimsenin duâsı mutlaka kabul olur


#27.02.2010 13:05 0 0 0