1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında



  • noimage


    Başkalarına bağımlıysan gülümseyerek ağlamayı öğreniyorsun" diyordu Ramon
    ..Ve bağımlılığımız ne kadar çoksa o kadar çok kişiye gülümsemek zorunda kalıyoruz .

    Diyelim ki yürürken yoldakalabalıkta.. değneğiniz kaydı ya da çarptı birisi size..
    Kahretsin..!
    Düştünüz..!
    Yolun tozuna çamuruna bulandı eliniz yüzünüz.
    Halbuki ne kadar da dikkatli yürürdünüz
    Ama oldu işte..
    Kahretsin..!
    Diziniz ezildi, ne çok yandı canınız..belki de kolunuz
    Ama ruhun acısından dizin acısını duymaz olursunuz..
    Hele etraf kalabalıksa.
    Ahh bi de orada ..!
    Uzaktan uzağa hoşlandığınız bi kız ya da bi çocuk varsa.
    Yakında..
    Civarda..
    Gördü mü acaba..?
    Bakmamaya çalışmak o tarafa
    Konuşulanları duymamaya çalışmak..
    İnsanlar gelir yanınıza
    Yardım etmek isterler tüm iyi niyetleriyle.
    İçiniz ağlamaktadır oysa
    Ama yardım etmeye çalışanlara gülümsemek zorundasınızdır.
    Hele ki ruhunuzun acısı yansısın yüzünüze
    Olmadı işte.
    O mahrem acı asılı kalmalı kirpiklerinizde
    - Yardım ettik yaranamadık..
    - Surata bak..sanki biz düşürdük..!
    - Teşekkür edeceğine..!
    Amman dostlar sakın böyle yapmayın
    yardım eden kişinin akşam başını yastığa koyduğunda
    kendini iyi hissetmesine engel olmayın.
    Bu da onun hakkı.
    Gülümseyin
    Hatta gülümsemenin yanında bi de espri yapın. Size yardım elini uzatanlara karşı şirin,
    hatta düşüşünüzü umursamaz gözükmeye çalışın.
    Mesela; ben zaten deşecektim deyin.
    Hani Nasrettin hoca eşekten düşünce "ben zaten inecektim" demiş ya işte onun gibi.
    Afferim işte, öğrendin gülümseyerek ağlamayı.
    Toplum böylesini seviyor biliyorsun. Engelinle barışık olacaksın, sakın kavga etme ammann..!
    Ayırmaya gelmiyorlar.
    Yediğin yumrukla tekmeyle kalıyorsun. Ve hep o oluyor kazanan.

    Diyelim ki..
    Çocuksunuz daha
    Olmuş bi şey işte sakat kalmışsınız
    Ya da öyle doğmuşsunuzherneyse.
    Tekerlekli sandalyedesiniz veya koltuk değnekleriniz olmuş yanınızdan hiç ayıramadığınız en iyi arkadaşınız.
    Bir duvar kenarında ya da bir ağaç gölgesinde seyredersiniz top oynayan yaşıtlarınızı..
    Gülerek el çırparak.
    Halbuki o topun peşinde koşamamanın acısıyla içiniz ağlamaktadır.
    Ama..
    Lakin..
    Fakat..
    Somurtamazsınız, kızamazsınız üzülemezsiniz. zaten o güne kadar içinizin acısını,
    yüreğinizin burukluğunu yüzünüze yansıtmamayı çoktan öğrenmişsinizdir.
    Belki de o kadar alışmışsınızdır ki kendinize. Unutmuşsunuzdur ağlamayı.
    Ağlamaya değer daha güzel daha anlamlı şeylere saklayıp göz yaşlarınızı
    sadece gülümsersiniz yuvarlanan topun ardından.
    Farkında olmadan

    Diyelim ki
    genç bi kızsın
    Olmuş bi şeyler işte sakat kalmışsın
    Yada öyle doğmuşsunher neyse..!
    Davetlisindir.
    Akraba içinde ya da mahallede birlikte büyüdüğün arkadaşının düğününe
    Benim hiç düğünüm olmayacak ve hiç gelinliğim diye düşünsen de..
    Gidersin oynaya güle.
    ..Ve
    ..Ve
    Seni iki yüzlü senii
    Ağlasana doya doyahemen orada oracıkta.
    Niye eve gidince yorganı kafana çekip yastığınla
    boğmak istiyorsun gırtlağında düğüm olan o sesi.
    Gülmen lazım.. ve sen ispat etmek zorundasındır ,
    oradaki herkesten fazla sevindiğini eğlendiğini

    Affferim sana..gülümseyerek, hatta gülerek ağlamayı ne güzel becerdin..!
    Senden beklenen buydu işte.
    Sakın hissettiğin gibi davranma,
    yoksa orada bulunanlara zehir edersin şu canım eğlenceyi.
    Seni kıskanç seniii..!

    Aaa kardeşlerin de var senin değil mi?
    Bekarlar mı?
    Çeyiz alıyorlar mı onlara, çarşıya çıkıldığında?
    ..Ve senin de fikrini soruyorlardır tabii.
    - Bu nevresim takımı nasıl?
    İçinizde tarifsiz bir kırgınlıkla
    ..Ve ama
    ..Ve tabii gülümseyerek
    ..Ve belli etmemeye çalışarak kırgınlıkdan doğan umursamazlığınızı;
    - Çok güzel harika alın bunu mu diyorsunuz?
    ..Ve söyleyin yeni türkü'nün türküsünü;
    Tak etti canıma bu maskeli balo
    Bu maskeli balo
    Ve onun sahte yüzleri
    Dostlar uymayın siz bana. Sizi anlamazlar şarkıyı anlarlar.
    - Niye bana da almıyorsunuz..? Demeyin.
    Canım biliyorsunuz işte, belli senin sebebin.
    Şu mutlu ortamı bozmanın ne alemi var?

    Diyelim ki
    Olmuş bi şeyler işte doğuştan ya da sonradan..
    Adalelerinizin kontrolü artık çıkmıştır sizden.
    Acıkınca yemek yemek kadar doğalsa da bu sindirilenlerin vücuttan atılması
    Yine de bin kahır olur bu en doğal olay size.
    Ahhh bi de kendi kendinizi temizleyip yıkayamayacak kadar
    tüketmişse adaleleriniz gücünü,
    daha bi ağır gelir yaşamın yükü.
    Bağımlı olmanın en ağır yüküdür bu ki bunu ancak taşıyanlar bilir.
    En yakınınız yakınınızdaysa şanslısınızdır.
    Ama o bu yükü sırtlamak için omuz verdikçe daha bi ağırlaşır.
    O an hayattan yaşamdan tanrıdan tüm isteğiniz gelip bu yükte düğümlenir.
    Dersiniz ki her şeyine eyvallah da bu sakatlığın, alışamadım işte buna.
    Utanıp sıkılırsınız, ufak bi terslikte öfkelenirsiniz ama asıl öfkeniz kendinizedir.
    O an, en yakınınızdaki en yakınınız değilse, bi bakıcı veya bi hayırsever,
    bi uzak akraba, işi şakaya espriye boğup gülümsemeye çalışırsınız
    İçiniz ağlamaktadır oysa.
    Hele lavman yapılıyorsa ;
    Zeki Müren'in "öyle zor, öyle zor ki seni içimden atmak" şarkısını söyleyin mesela.
    Ben denedim inanın, herkesler güldü o an.
    Ayyy valla yaaa güldüler inanın
    Ve sonra duşa götürün beni deyin
    Duşta ağladığı hiç belli olmuyor insanın...

    Alıntı

#02.03.2010 21:12 0 0 0

  • noimage


    Hayatınızın biraz standartlaşmaya başladığını mı düşünüyorsunuz? Bu durum pek de hoşunuza gitmiyor sanki. Aslında biz de sizinle aynı düşünceleri paylaşıyoruz ve bu konuda söyleyeceklerimiz var.

    Düşünün ki bir kazak beğeniyorsunuz. Gördüğünüz anda sizin olsun istiyorsunuz ve sizin olması için belli oranda çaba sarf ediyorsunuz. Bir şekilde ona ulaşıyorsunuz ve suratınızda kocaman bir gülümseme beliriyor. Ulaştığınızın sadece bir kazak olmadığını, bunun mutluluğun ta kendisi olduğunu aklınızdan geçirirken kafanızı bir çeviriyorsunuz ve olamaz! Mutluluğunuz bir başkası tarafından çoktan giyilmiş! "Aynı şeylerden mutlu olmak güzel" deyip yolunuza devam ederken benzerlerinden başkalarında da olduğunu gördüğünüzde ise kafanızda kocaman bir soru işareti oluşmaz mı? Bu kadar benzer şeylerden mutlu olmak gerçekten de iyi mi? Kafamızdaki mutluluk şablonu neden bu kadar çok birbirine benziyor? Üstelik birbirine benzeyen sadece mutluluk şablonlarımız da değil.

    Gittikçe birbirinin kopyası insanlara dönüşmeye başladık. Farklı olmak adına yaptıklarımız bile değişik ambalajlar içindeki benzer şeyler. Belki de bu yüzden geleceğiniz için, iş yaşamında başarı için "fark yaratın" önerisiyle bu kadar çok karşılaşıyoruz. Önce 'aynılaşmak' adına kendimiz de dâhil olmak üzere birçok şeyi harcıyoruz, sonra "nasıl farklı olabilirim?" sorusunun peşinde yine aynı yoldan koşuyoruz. Bu yol ise bizi birbirine benzer çözümlere ulaştırıyor. Oysa sahip olduğunuz "akıl" ile hareketlerinize yön vererek farklılığa kendiliğinden ulaşabilirsiniz.

    Bizi aklın gücünü kullanmaktan alıkoyan; kolay olanı seçmek ya da farklı olmanın sorumluluklarını taşımak istememek diyelim. Böylelikle benzer beğeniler, benzer beğenilere hitap eden benzer içerikli filmler, benzer konulu best-seller kitaplar, benzerliklerden beslenip gelişmeyen ama genişleyen düşünceler etrafımızı sarar. Etrafımızı saran bu etkiler, bizi içinden çıkılması zor labirentlerin ortasında bırakır. Kimimiz kalabalıktan ayrı kalmamak için, kimimiz moda deyimle "mahalle baskısı"yla aslında tam olarak kendi beğenimizi yansıtmayan oluşumlar içinde buluruz kendimizi. Girdiğimiz ortamdaki dile yabancı kalmamak için anlam veremediğimiz birkaç kelimeyi cümlelerimizde kullanmak, giymek istemediğimiz tarzda bir ürünü satın alıp ona sahip olmanın bize kazandırdığı sosyal onay alma arzusu... Sergilediğimiz bu davranışlar aslında kıyafetlerimizi, kullandığımız kelimeleri, davranışlarımızı, düşüncelerimizi yani bizi biz yapan detayların tümünü standartlaştırdığımızı görmemizi engeller.

    Her gün on binlerce yeni üye kazanan Facebook, belki buna verilebilecek en güzel örneklerden biri. Siteye yeni giriş yapan kişilerin aklındaki "eski arkadaşlarım nerede?" merakına "facebooklulaştıramadıklarımızdan" biri olmama kaygısının da eşlik edebileceği aklınıza geldi mi?

    Peki, benzer kaygılar taşınıyorsa neler yapılabilir? Örneğin gerçekten de bazı davranışlarınızın içinizden gelerek değil de çevrenizdeki kişilerin etkisiyle yaptığınızı düşünüyor musunuz? Eğer bu soruya cevabınız evet ise kendinize "Neden bir başkasının davranışlarıma etki etmesine izin veriyorum?" sorusunu sorarak başlayabilirsiniz. Kendi istediğiniz kıyafete değil de arkadaşlarınızınkine benzer kıyafetlere yönelmek sizi kendinizden uzak bir köşeye itmekten başka bir fayda sağlamayacaktır. Üstelik kendi beğeninizin size daha çok yakışabileceği olasılığını neden göz ardı edesiniz? Kendiniz olmaktan, tekdüzelikten kaçınmaktan çekinmeyin. Söyledikleriniz sizi yansıtsın, hayat hikâyenizi kendi cümlelerinizle yazın!

#28.02.2010 21:09 0 0 0
  • noimage


    Bir Japon firması, çok ince ve bükülebilir dev plazmasıyla 2010'a damgasını vurmaya hazırlanıyor. Shinoda Plazma isimli bir Japon firması, 3m genişliğindeki plazma ekranıyla gelecek yıla damgasını vurmaya hazırlanıyor. 125 inç'lik bir ekrana sahip olması beklenen yeni plazma ekran, üreticisi Shinoda Plasma tarafından geçtiğimiz günlerde Japonya'da gerçekleştirilen FPD International sergisinde gözler önüne serildi.

    Plazma ekranı diğerlerinden ayıransa boyutları değil... Plazma sadece 1 mm kalınlığında ve esnek bir yapıya sahip. Bu sayede kullanıcılar, ekranı bükme gibi bir şansa sahip olabiliyor.

    Ancak esnek plazma teknolojisinin alması gereken daha çok yol var, zira ekran sadece 960 x 360 piksel çözünürlüğü destekliyor. Bu çözünürlük, günümüz standart TV yayınları için bile yeterli değil.

    Temel olarak yeni plazma ekranlarının plazma teknolojisine dayandığını ifade eden şirketin önemli isimlerinden Manabu Ishimoto, diğer plazma'lardan farklı olarak geliştirdikleri yeni ürünün kendine has bir teknolojiyi de beraberinde getirdiğinin altını çizdi.

    1.4 kg'lık ağırlığı ve 600 Watt'lık güç tüketimiyle dikkat çeken yeni plazma ekranın önümüzdeki yılın Nisan ya da Mayıs aylarında raflardaki yerini alacağı sanılıyor.
#28.02.2010 20:48 0 0 0
  • Teknoloji detoksuna var mısınız?
    Ahmet Türker, 32 yaşında. Yayıncılıkla ilgileniyor. 1999 yılından bu yana cep telefonu kullanıyor. Ancak son iki yıldır, haftanın bir günü (genellikle hafta sonları) sabahtan akşama kadar telefonunu kapatıp Çatalca'ya kafa dinlemeye gidiyor. Sakin bir yerde oturup kitabını okuyor. Televizyon, radyo, internet her türlü iletişim aracından uzak duruyor. Akşam tekrar İstanbul'a dönüyor. Evine gidiyor.

    Telefonunu ise ertesi sabah açıyor ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Bahadır Erol, 37 yaşında, özel bir şirkette yönetici olarak çalışıyor. Son üç yıldır, tatile çıktığında cep telefonunu kapalı tutuyor. Kesinlikle laptopunu yanına almıyor, kafelere gidip maillerini açmıyor, internette gezinmiyor. Tatilinin sonunda o da 'teknolojiyle olan ilişkisine' kaldığı yerden devam ediyor. Son dönemlerde etrafınıza kulak verirseniz şu serzenişleri duymanız muhtemeldir: "Bir hafta internet kullanmayacağım, mail kutumu açmayacağım, cep telefonumu kapatıp kafamı dinlemek istiyorum. Haberiniz olsun arkadaşlar bana ulaşamazsanız şaşırmayın." ya da "Bugün akşama kadar telefonum kapalıydı, oh çok rahat ettim..." Teknolojinin hayatımıza hükmettiği, bizi yönettiği bir gerçek. Onun emrinden çıkamıyoruz, telefonumuzdan, bilgisayarımızdan uzaklaşınca kendimizi huzursuz hissediyor, hemen internet bulunan bir ortama ulaşma isteği, mailleri kontrol etme dürtüsüne kapılıyoruz. 'İnternet bağımlılığı' tıpkı uyuşturucu bağımlılığı gibi doktorların araştırma alanlarından biri oldu. 15 saat boyunca bilgisayar başından kalkmayan adamlar, evine ambulans çağırıp çocuğunu ekranın karşısından kaldırmak için çaresizce çırpınan annelerin hikâyelerine çok rastlar olduk. Bu bağımlılığa yakalanmak istemeyenler ise çareyi 'teknoloji detoksu' yapmakta buluyor. Tıpkı Ahmet Türker ve Bahadır Erol gibi. Teknolojiden vazgeçemeyen ama bir süreliğine de olsa ara vermek isteyen herkesin bu detoksa ihtiyacı var.

    Teknoloji detoksu nedir?
    Detoks kelimesi bilindiği gibi, cilt ve vücut bakımında kullanılan bir kavram. Vücudumuza çeşitli yollarla giren ve atık madde olarak dışarı atılmayı bekleyen zararlı toksinlerden kurtulmak olarak tanımlanıyor. Bir tür arınma yöntemi. Kullandığımız teknolojik aletler yaydıkları titreşimlerle vücudumuzda elektromanyetiklerin birikmesine neden oluyor. Her taraftan frekans dalgalarına maruz kalıyoruz ve bu dalgalar beyinde ciddi tahribatlar oluşturuyor. Teknoloji detoksu, kısa bir süreliğine teknolojiden uzak durmak, arınmak demek. Teknolojinin kontrolünü sağlamaya yönelik bir hareket, bir alışkanlık, hem de bir düşünce biçimi aynı zamanda. Teknolojiye toptan düşman olmak doğru değil ama detoks yaparak onu kontrol altında tutmak mümkün. Sade yaşam konusunda araştırmalar yazan Veli Sırım, "Teknoloji detoksunun iyi yönü, tamamen kontrolüne girdiğimiz, hayatımızı kolaylaştırdığını zannettiğimiz, aslında sınırlandıran teknolojik imkanları emrimize amade yapması." diyor.

    Nasıl yapabilirsiniz?
    • Öncelikle teknolojiden uzak durma konusunda kararlı olup olmadığınızı iyice sorgulayın. Cevabınız 'evet'se psikiyatri uzmanı Hakan Erkaya'nın aşağıdaki önerilerini dikkate alabilirsiniz...
    • Günlük olarak bilgisayar karşısında bulunduğunuz saati kısıtlayın. İşten geldikten sonra evde bilgisayar karşısına oturmayın.
    • Hafta sonları eğer mümkünse mail ya da telefon trafiğini sınırlayın.
    • Telefonunuzu kendi belirlediğiniz bir saatte ya da dönemde bir süre kapalı tutun.
    • Boş vakitlerinizi teknolojiden uzak ortamlarda geçirin. Play station oynamak yerine arkadaşlarınızla buluşun.
    • 'Bedava konuşma sürem, mesajlaşma hakkım var' diye saatlerce telefon görüşmesi yapmayın.
    • Teknolojik ürün alırken, 'Benim gerçekten buna ihtiyacım var mı, varsa ne kadar? Elimdeki diğer imkanlarla bu ihtiyacı ne kadar giderebilirim?' sorularıyla kendinizi sürekli sorgulayın. Çünkü sorgulamak yani otokontrol, teknoloji detoksunun ana şifresi.

    Detoksa ihtiyacınız olduğunu nasıl anlarsınız?
    32 yaşındaki Arzu Kömek, asistan olarak iş hayatının içinde. İnternet ve cep telefonu kullanıyor. Günlük haberleri internetten takip ediyor, bankacılık işlemlerini internetten yapıyor. "Teknolojiden uzaklaşma ihtiyacı hissediyorum ama yapamıyorum. Yoruluyorum, gerekli gereksiz telefonlar çalışıyor ya da mailler geliyor. Bir an cevap vermeyeyim diyorum ama olmuyor." diyor. Eğer sizde de aynı belirtiler baş gösteriyorsa bağımlı olmanıza az kaldı demektir. Hemen kendinize detoks uygulayın.

    Teknolojiyle uzun süre meşgul olan insanlarda;
    • Fiziksel yorgunluk baş gösteriyor.
    • El ve ayak parmaklarında yorulma, kalp krampları, görme güçlükleri yaşanıyor.
    • Bir yandan maile bakan, diğer taraftan bir soruya cevap veren, ardından bilgisayarda başka bir işi yürüten insanlarda zihinsel yorgunluk had safhaya ulaşıyor. Dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon sorunları baş gösteriyor. Hakan Erkaya, "Hem zihinsel fonksiyonların yerine gelmesi, dikkatin tekrar toparlanması hem fiziksel semptomların toparlanması için bir süre teknolojiden 'arınmak'ta fayda var. Eğer teknoloji bağımlısı olursanız detoks yapmanız da çok zor olabilir. Şimdiden önlem almaya başlayın." diyor.

#28.02.2010 20:37 0 0 0

  • noimage


    Başınız illa ki virüslerle derde girmiştir. Peki, merak ediyor musunuz bu virüsleri insanlar neden yazıyorlar?

    Bilgisayarınızın başında çok fazla zaman geçirseniz de geçirmeseniz de, bilgisayardan anlasanız da anlamasanız da virüslerle başınız mutlaka derde girmiştir. Virüs yediğinizde aklınıza gelecek ilk soru muhtemelen şudur: "Bu adamlar virüsleri hangi psikolojiyle yazıyor abi?". Bu yazımızda, mümkün olduğunca virüs yazma işleriyle haşır neşir olan insanların amaçlarını size anlatmaya çalışacağız.

    Kızgınlık problemleri
    Şayet bir insan kızmışsa ve elinde de zararlı kod yazabilme yeteneği varsa, bu kişi dünya genelinde pek çok kullanıcı için potansiyel tehlike durumundadır. Genelde bu insanlar kızdırıldığında doğrudan karşı tarafa mümkün olan en çok hasarı verecek şekilde bir şeyler üretmeye çalışırlar. Aslında onları anlamanız bu konuda zor olabilir. Öfkelerini bu şekilde karşılarından çıkaran kızgın Hacker dostlarımız, karşısındaki insanı "dayak yesem daha iyiydi" durumuna düşürebilir.

    Sadece eğlence
    Tabii bu işi yapan Hacker dostlarımızın pek çoğu bunu eğlence için yapıyor. Amaçları ise, genelde oralığı karıştırmak ve insanları biraz tedirgin etmektir. Tabii bu arkadaşlarımızdan gazetelere çıkıp ufak çapta meşhur olmak isteyenleri de mevcuttur. Aslında hepsinin isim yapmak gibi bir kaygısı yoktur, ancak eğlenceyi amaçlayan Hacker dostlarımız yaptıkları işten büyük keyif alırlar.

    Casusluk
    Bu, diğerlerine göre biraz daha profesyonel bir iştir. Zira bu işi icra eden Hacker dostlarımız bankalara dadanabilirler, çeşitli şirketlerin veri tabanlarındaki bilgileri çalabilirler. Sosyal güvenlik numaraları şu anda gerçekten popüler durumda. Şu anda bu Hacker dostlarımızın arasındaki yeni trend ise sosyal ağ siteleri. Zira Facebook gibi 200 milyonun üzerinde üye barındıran bir yer bu arkadaşlar için bir altın madeni gibi.

    Dijital gangsterler
    Dışarıdaki insan bu arkadaşlara 'naylon gangster' yakıştırmasında bulunabilir, ancak olay hiç de öyle değildir. Dijital gangsterler, kendi aralarında gruplanarak büyük çeteler haline gelmeyi başarmışlardır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte doğal olarak gangsterlerin yöntemleri de değişmiştir.

    Bu arkadaşlar eskilerin suçluları gibi agresiftirler; hoşlarına gitmeyen her yeri tarumar etme potansiyeline sahiptirler. Bu gruplardan Team Holocaust, Phalcon SKISM's ve Denver Broncos gibi ismini duyurabilmiş bazı teşkilatlanmalar mevcuttur. İnsanlar genelde bu çetelerden dijital ortamlarda çekinirler. Ancak kişilik olarak da gerçekten adam kaçırma, gasp veya hırsızlık yapabilecek kapasiteye sahip midirler bilinmez.

    Hacker içgüdüsü
    Bir Hacker ile bir güvenlik kırıcısının arasında fark olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Şayet bir Hacker'sanız, çalışmalarınızın düzgün bir şekilde işleyip işlemediğinden emin olabilmek için onları denemeniz gerekir. Şayet kobay olarak ortaya atabileceğiniz bir cihazınız yoksa, bunu dış dünya koşulları altında denemeniz gerekecek. Her ne kadar bu ahlak dışı olsa da çoğu Hacker, çalışmalarının iş görüp görmediğini anlayabilmek için yavrularını dış dünyaya salıyor. Zira hiç kimse kendi yazdığı bir virüs ile bilgisayarını çökertmek istemez. Şayet yazdığı virüs çalışıyorsa, bir süre sonra yükselen tepkilerden ötürü zaten haberi oluyor.

    Napolyon'un torunları
    Pek çok sebebe değindik. İşte karşınızda çoğu Hacker'ın bu işi yapmasının ana sebebi. Para, para, para! Herkes zengin olmak ister. Her ne kadar koşuşturursanız koşuşturun, para yapmanın bu kadar aksiyon dolu bir hali daha görülmemiştir. Dünyanın dört bir yanından gelen bankalardan gizlice para çekme haberlerini duyuyorsunuzdur. Ülkemizde de Hacking ile para yapmanın pek çok örneğine şahit olduk. Tabii artık geliştirilen izleme teknolojileri sayesinde Hacking ile elde ettiğiniz parayı yakalanana kadar ne kadar yiyebilirsiniz, orası sizin açgözlülüğünüze kalmış.

    Siyasi görüş
    Ülkemizde olduğu gibi dünya genelinde de Hacker dostlarımız şiddetle karşı çıktıkları siyasi görüşlerle ilgili sitelere saldırılar düzenleyebiliyorlar. Bazen kendi aralarında kurdukları oluşumlarla rekorlar kırmaya çalışan bu Hacker arkadaşlar, İnternet ortamındaki sitelere büyük zararlar verebiliyor. Ülkemizde en meşhuru ise FIFA'nın sitesine konan Türk Bayrağı idi. Ayrıca ülkemizde görüş yüzünden site Hack'leme olayları o kadar arttı ki, bazı forumlarda açılan bölümlere kullanıcılar Hack'lenmesini istedikleri sitenin ismini yazıyor. Tabii daha sonra yetkili kişiler siteyi uygunsuz görürlerse icabına bakıyorlar.

    Yaşam biçimi
    Her ne kadar normal insanlara garip gelse de, bazı insanlar suç işlemeyi sever. Kriminal yaşam tarzını benimsemiş olan bu insanlar suç işlemeden yapamazlar. Gelişen teknolojiyle birlikte pek çok suçun işleniş yönteminin de değişmesi üzerine bu insanlar da Hacking'e merak sarmış olabilir. Belki de işlerine geliyordur; zira bir banka soymak için eskiden yapılması gereken silahlarla bankaya girmek, koşmak, kaçmak iken, şu anda sadece bilgisayarın başına oturup kafa patlatmak yeterli oluyor.

    Sabotaj
    Bazen Hacker'lar sadece tek bir kişiye saldırmak yerine, işleyişine karşı çıktıkları büyük oluşumların başlarına dert olurlar. Bu oluşumlara mümkün olduğunca büyük zarar vermeyi hedefleyen bu Hacker dostlarımız, sadece maddi zarar vermekten ziyade bir o kadar da manevi zarar verirler. Az önce de belirttiğimiz gibi genelde grup halinde çalışmalarını sürdüren bu arkadaşlardan bazıları, sabotajı kişisel bir intikam olarak görürler.

    Kapışma!
    Hacking dünyasında herkes ortak veya birbirinin çıkarına çalışmıyor tabii. Hacker dostlarımız, kendi aralarında da birbirleriyle yarışıyorlar. Bütün hünerlerini ortaya koymaya çalışan programcılar, "bakalım kim en iyi virüsü yazacak?", "kim anti virüs firmalarına kafa tutabilecek?", "kim Microsoft'un geliştiricilerini yenebilecek?" şeklindeki düşüncelerle birbirlerine meydan okuyorlar. En iyi Hacker seçilen kişiye ise verilen ödül nedir bilinmez. Belki de Hacking başlı başına sadece ego tatmininden ibarettir, kim bilir?

#28.02.2010 20:32 0 0 0
  • Bilgisayar monitörün parmak izi ile doluysa, klavyen kurumuş kola sayesinde yapış yapışsa, cep telefonunda kulak izin çıkmışsa, temizlik vakti geldi demektir. Peşinen uyaralım, temizlik işlemleri sırasında cihazının kapalı olduğuna emin ol.

    Televizyonlar ve monitörler:
    Annenin monitörlere camsil ile girişmesine izin verme. Ekranlarımız, tüplü televizyonlar gibi cam kaplı değil; anti statik kaplamalardan matlık sağlayan katmanlara kadar türlü bariyerlerle örtülü. Alkol, amonyaklı temizleyiciler ve hatta özel LCD ekran temizleyiciler, mikro çatlaklardan cihazların içine sızabilir ve uzun vadeli kullanımda koruyucu kaplamalara zarar verecektir.

    Peki çare nedir? Su! Saf su bulabilirsen daha iyi, yoksa içme suyu işini görür. Sadece su ile nemlendirilmiş bir bez, temizlik için yeterli. Marketteki temizlik reyonundan mikrofiber bir bez satın almanı öneririz. Sıradan pamuklu kumaş kullanırsan, ekranın kumaşın lifleri ile kaplanacak. Bu durumda kağıt mendil ile bir kez daha üzerinden geç. Dikkat; kağıt havlu değil, kağıt mendil ya da tuvalet kağıdı. Kağıt havlu bile, monitörlerin için haşin kalıyor.

    Cep telefonları, müzik çalarlar:
    Cep telefonları, müzik çalarlar ve medya oynatıcıların ekranları için alengirli çözümlere gerek yok, nemli bir bez işini görecektir. Alkolü aklından bile geçirme. Tuş takımı, mikrofon, hoparlör, şarj yuvası, hafıza kartı girişi için, eski bir diş fırçası ve kürdan öneriyoruz.

    Bazı girişlerin üzeri, ince metal ızgaralarla kaplanmış olabilir, çoğu telefonun mikrofonu ve hoparlörleri böyledir. Bu durumda diş fırçası, tozu dışarı çıkarmak yerine içeri itecektir. Izgaranın üzerine bir seloteyp yapıştırıp hızla çekmeyi dene.

    Dizüstü bilgisayarlar:
    Monitör temizliğinin üzerinden zaten geçmiştik. Gövde temizliğini, bir ölçü alkole iki ölçü su karıştırarak yapabilirsin. Elinin altında saf alkol yoksa, anti bakteriyel temizlik jelini de suyla karıştırabilirsin.

    Dizüstü bilgisayarının klavyesini temizlerken, tuşları sökmeyi aklından bile geçirme. Ofis eşyası satan mağazalarda, bu iş için satılan basınçlı hava spreyleri var. Tuşların arasında sıkışmış susamları, bu spreyle çıkarmayı dene. Elektrikli süpürge de deneyebilirsin ama üflemek, çekmekten daha iyi bir çözüm. Fan yuvaları için yapabileceğin tek şey, süpürgeyi dayamak. Temiz fan yuvaları, daha sakin çalışan fanlar ve daha uzun pil ömrü demek. USB, kart yuvası, şarj girişi gibi oyuklar için eski dost diş fırçasına güvenebilirsin.

    Trackpad'i sadece suyla temizle, asla alkol değdirme. Bilek ve avuçlarının sürekli değdiği yerdeki renk değişiklikleri için de aseton kullanabilirsin.

    Masaüstü bilgisayarlar:
    Bilgisayarın kasa içi temizliği için, basınçlı spreyleri öneriyoruz. Bu spreylerden bulamazsan, elektrik süpürgesi çalışırken yumuşak bir boya fırçası veya sulu boya fırçası ile kartların, işlemcinin ve fanların tozunu almayı dene. Eğer süpürge olmadan fırçalarsan, tozları sadece bir yerden başka yere taşımış olacaksın.

    Masaüstü klavyesinin tuşları sökülüp takılabilir. Tuşları söküp, sabunlu su dolu bir naylon torbaya atıp, ağzını bağladığın torbayı sıkıca çalkalamanı öneririz. Bu sırada klavyenin içindeki kirleri süpürgeyle vakumlayabilirsin. Daha sonra tuşları bir havlu üzerine bekletip kurutabilirsin.

    Klavyenin üzerine dökülen kola türü şekerli içecekleri, sabunlu suyla nemlendirilmiş bir bezle silebilirsin. Klavyeler hassas ürünler değildir, elektrik olmadığı müddetçe nemli bezle silmende sakınca yok. Alkol ve su karışımını önermiyoruz, alkol şekeri çözmediği için kuruduğunda yapış yapış olacaktır.

    Kameralar:
    Objektifteki lensler hemen toz toplar. DSLR kullanıyorsan, zaten bir temizlik kiti almışsındır. Cep tipi makinelerden kullanıyorsan, birkaç liraya acıma ve mutlaka mikro fiber bir bez satın al. Önce lensin üzerindeki tozlardan kurtulmalıyız. İğnesini ayırdığın bir şırınga ile lense hava üfleyebilirsin. Tükürüklerine hakimsen, ciğerlerin de iş görür. Tozlardan kurtulduğuna eminsen, dairesel hareketlerle temizliğini yap. Bezin bir kez lense değen kısmının, bir daha değmemesini sağla, hala gözle görülmeyen ama lensini çizecek tozlar kalmış olabilir.

    Paslanmış pil yuvaları:
    Elektroniklerin kendi şarj edilebilir bataryalarının, sıradan pil kullanan cihazların ve hatta kablosuz ev telefonları şarj eden sabit ünitelerinin bağlantı noktaları zamanla kirlenebilir. Bunları temizlemek için silgi ideal. Alengirli kısımları temizleyebilmek için kurşun kalemlerin arkasındaki silgilerden kullanabilirsin. Bu işlem, bataryaların ömrünü uzatacak.

#28.02.2010 20:29 0 0 0
  • Camın zarifliği ve ışıltısı bu güzel masa tasarımlarında da ortaya çıkmış harika olmuşlar...Paylaşımın için tşkr.ederim canım...
#28.02.2010 20:12 0 0 0

  • noimage


    İnsan kendini ne olarak gördüğü ile değil, toplumun kendisini ne olarak algıladığı ve değer verdiği ile toplumda bir değeri vardır.
    Geç adam, çalıştığı kurumun kapatılması ile başka kuruma atanmış, atandığı kurum çok iş olmayan, kapanan kurumlardan emekliliği geldiği halde emekli olmak istemeyen insanların toplandığı bir mekan haline gelmişti. Sabahları çay ocağında itiş kakış şakalar, kendilerini seviyeli sandıkları ama çoğu dedikoduyu aşmayan şakalardı. İşin acı yönü, akşama kadar eften püften konularda sohbet eden, boş konuşan insanların çoğunun milliyetçi, mukaddesatçı oldukları iddiası ile kendilerini kandırarak , kendilerini avutmalarıydı.
    Genç adam , bu kuruma gelmeden önce bu kurumu istememişti. Kendisi okumayı son derece seven, günlük gazeteleri takip eden, çevresindeki gençlere bildiklerini anlatan , çocuklarını da gelişen insanlar olarak yetiştiren bir insandı. Ama bu değer verdiği gelişime, iş arkadaşları pek önem vermediğinden sıkıntı yaşamaktaydı. Hem genç adamın çocuğunun üstün başarısına gıpta etmekteydiler, hem de "Şu adamla dost olalım, çocuklarımızın da bu adamı sevmesine yardımcı olalım, onları da kendi çocukları gibi geliştirsin" diye düşünmek yerine, " bize yemek ısmarlasın, kola ısmarlasın" beklentisindeydiler. Yani yanı başlarında bir elmas ağacı vardı ama " altının değerini yalnızca sarraf bilir" misali, bu ağacın gölgesinde gölgelenmektense, güneşte yanmayı tercih etmekteydiler. Şu insanoğlu ne garip yaratıktı.
    Genç adam ilk geldiği zamanlarda çay ocağına inerek o sohbetlere katılmaya gayret etti ama baktı ki, oradaki insanlar onu anlamayacak, hep aynı şeyleri anlatacaklar artık çay ocağına bile inmemeye , odasında gazete kitap okumaya gayret etmeye başladı. Oturduğu odada gazete , kitaplarda vardı. Herkes bu kurumun ona göre olduğunu iddia etmesine rağmen, çevresindeki insanları da çocukları gibi geliştirmek istemesine rağmen, odada oturarak keyfine, rahatına bakmak ona göre iş değildi. Daha faydalı olacağı, daha çok insanlara ulaşacağı kurumlara ise geçememekteydi.
    Bir gün kuruma bir haber geldi. Müfettiş gelecekmiş. Kuruma tam 16 sene müfettiş uğramamış. Bir telaş, bir telaş sormayın gitsin. Her taraf silindi süpürüldü. Yan gelip yatan memurlara bir hareket, bir canlılık , bir gayret geldi. Genç adam içinden " Keşke bu kuruma her gün müfettiş gelse" diye söylenmeye başladı. Tabii sesli söylemiyordu. Sesli söylese hemen arkadaşları sataşacak, onu itiş kakış , sözde sevdikleri için şakalaştıklarını söyleyeceklerdi.Bu yüzden artık düşüncelerini içine atmayı, sesiz düşünmeyi, insanlara mesafeli olmayı da öğrenmişti.
    Genç adamda telaş yoktu. Çünkü o, müdürün kendisine tarif ettiği işleri zamanında yapmakta ve sonrasında zamanını gazete kitap okuyarak, yeni bilgiler edinerek, bu bilgilerden faydalı olanları da akşam evde çocuklarına anlatarak zaman geçirmekteydi. O zaman yaşadığının , insan olmanın bilincine varmaktaydı işte.
    Beklenen müfettiş bir ay geçti gelmedi, iki ay geçti gelmedi. Bunun üzerine memurlardan bazıları ve müdür izin alarak farklı şehirlerde yakınlarını ziyarete gittiler. Herkes eski alışkanlıklarına dönmüş, kimisi çay ocağında muhabbette iken, kimisi bilgisayarının başında, kimisi gelen mevki makam sahibi misafirlerine yalaklıkla meşgul olmaya başlamıştı.
    Bir sabah aniden " hiç gelmeyecek sanılan" müfettiş kuruma geldi. Herkeste bir telaş bir telaş. Herkes birbirine "Aman susun , aman susun müfettiş geldi" demeye başladı. Müfettiş en fiyakalı odada çalışmaya başladı.
    O zaman kadar hiç kravat takmayan odacı Musa hemen takım elbise giymeye , hatta orada burada " benim asker arkadaşım bu müfettiş" demeye başladı.Müfettişin çayını kahvesini hemen getirmekte ona her türlü iltifatı yapmaya başlamıştı. Kurumdaki bu dönüşüm kurumu ziyarete gelenlerin dikkatini çekmiş ve bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Ortada sanki bir komedi oyunu oynanmaktaydı.
    Müfettiş durmadan eski dosyaları istemekte, nereye ne harcandığını kontrol etmekteydi. Memurlar yıllardan bu yana tozlu raflardan indirmedikleri dosyaları saatler süren çalışmalardan sonra buluyor, üzerinde neredeyse bir parmak olmuş tozları siliyor, müfettişin önüne yığıyorlardı. Bunu yaparken kan ter içinde kalıyor, kendilerine gülümseyerek bakan genç arkadaşlarına " aman suss" diyorlardı. Arkadaşlarının telaşları arasında genç adam işini yapmaktaydı.
    Müfettiş bir gün genç adamın odasına da girdi. Kendisi gibi zorluklara rağmen okumuş, gelişmiş olan genç adamın odasına giren müfettiş, işlerin doğru düzgün ve zamanında yağıldığını , bazı aksaklıkların ise işi ona yanlış tarif ettiklerinden yanlış olduğu ortaya çıktı.
    Denetlenmeyen, yıllarca önemsenmeyen, başıboş bırakılan insanların nasıl dağınık yaşadıkları ve milliyetçi ve mukaddesatçılığın lafta değil, kişilik ve fikirlerin ne kadar yaşantımıza uyguladıklarımızda gizli olduğunu bu müfettişin gelmesi ile daha iyi anlamıştı genç adam.
    Daha önce mesaiden hemen sonra evlerine giden çalışanlar müfettişin çalışması gece bazen 7 bazen 8 hatta bazen de saat akşam 10 a kadar sürdürmesi ile müfettişin gitmesine kadar beklemeleri gerekiyordu. Bu durum çoğunun zoruna gitmekteydi. Müfettiş ise titizlikle dosyaları , dosyalardaki belgeleri tek tek inceliyor, sorumlusuna sorular soruyor ve verdikleri cevapları da dikkatle dinliyordu.
    Odacı Musa yıllarca yalaklık yapacak insan bulamamış olmanın ızdırabı ile giydiği takım elbise ile kurumda dolaşıyor "Sessiz olalım, müfettiş var. Benim asker arkadaşım" diyerek takım elbisesi ile ortada gezmekteydi. Müfettişin çayı, kahvesi her zaman her dakika götürüyordu. Genç adam odacı Musa'nın bu tutumuna gülmekteydi. " Kula kulluk" bu olsa gerekti. Bazı insanlar bu iş için yaratılmıştı herhalde.
    Genç adam "Bu kadar fazla saygı duyacağınıza, bu saygıyı biraz da çocuklarınızı geliştirmek uğruna , onlara daha ileri gitmek için rehberlik etmek adına harcasanız daha iyi olur" dedikçe arkadaşları " Suss, suss müfettiş duymasın" diyerek arkadaşlarını susturmaktaydılar.
    Müfettiş , Cumartesi günü da çalışacaklarını söylediği zaman bu çok kişinin hoşuna gitmedi. Çay ocağında laklak ile zaman harcamayı seven insanlar Cumartesi çalışmayı sever miydiler?
    Bir hafta , on gün harıl harıl çalışmadan sonra , bir gün mesai saati bitimine az bir zaman kala , müfettiş herkesi topladı. Herkes koşa koşa gitti. Herkese " Elinize kağıt kalem alarak anlatacaklarımı iyi yazın" dedi. Herkes elinde kağıt kalem ile, Başbakanın basın toplantısına gelmiş gazeteciler gibi anlatılanları tek tek not ettiler. Müfettiş yeniden teftişe gelene kadar bu noksanlıkların tamamlanmasını istedi.
    Müfettiş gittikten sonra, kurumda bazı şeylerin olumlu gittiğini gören genç adam zaman zaman kimsenin duyamayacağı şekilde kısık sesle " Müfettişe aferin.. Müfettişe aferin" diyor, arkadaşlarının eskisinden daha gayretli çalışmalarını bıyık altından gülerek izliyordu


    TURAN YALÇIN-TOKAT
#28.02.2010 17:35 0 0 0
  • Konu: Maaş
    noimage



    Genç adam , okumayı , yazmayı seven insandı. Zamanını okumaya ayırmaktan mutlu olurdu. Okumayı bir ibadet kabul eder , okuduğu zaman cehaletten uzaklaştığını hissederdi. Küçük bir Anadolu kasabasında doğup , büyümüştü. Kasabada herkes dindar görünmesine rağmen , kimsenin kitap okumamasına hayret ederdi. Halbuki Allah'ın ilk emri oku olmuştu . İmamlar vaazlarında , öğretmenler derslerde , okumanın öneminden bahsetmesine rağmen , kendileri okumaz, ya da boyalı basının , resimlerine ve yazılarına okuyormuş gibi yaparak bakarlardı."İmamın dediğini yap ama yaptığını yapma" deyimi sanki bu kasabaya söylenmişti.
    Genç adam , okumayı sevmesi sayesinde, akrabalarından hiç kimseye nasip olmayan " Üniversite okuma " başarısını göstermişti. Genç adam Üniversite kazandığı zaman zannetmişti ki , herkes ona saygı duyacak ve okuduklarını anlatmasını isteyecek , onu dinleyerek faydalanacaklardı. Halbuki insanlar o okuyup kasabaya " Üniversiteli " olarak döndüğü zaman ona adeta yabancılaşmışlar ve kasabada kendi memleketinde bir " Yaban" konumuna düşmüştü. Büyükler ona bilgi soracak yerde " O Üniversite okudu ama gelip elimizi öpmüyor " diyerek onu şikayet etmeye , kasabasını sevmemekle itham etmeye başlamışlardı.
    Üniversiteyi tamamladığı halde iş bulamaması, şehrin " baba parası yiyen" zengin ama okumamış takımının diline de düşmekteydi. " Okumuş , Üniversite tamamlamış ama iş bulamıyor " diye dedikodusunu yapmaktaydılar. " Okuyanı gördük " eziklik psikolojisini yakalamış olmanın hazzını yaşamaktaydı kasaba . Ama o gene de okuduğuna asla pişman olmamış " Benim kimseye faydam olmasa da çocuklarıma faydam olsun " diyerek okulu tamamladıktan sonra da kitaplar dergiler okumaya devam etmişti.
    Adam uzun zaman kasabası dışında iş aramamakta direndi. Yaşlı anne ve babası kasabada kalmasını , kendilerine bakmasını istemekteydiler. O da bunu mantıklı bulmaktaydı. Çünkü kız kardeşleri evlenmişti. Başka erkek kardeşi bulunmamaktaydı. Kasaba dışında iş aramaya gitse ona çok bağlı olan annesi ve babası çok perişan olacaklardı. Bu sefer genç adam ömür boyu suçluluk duygusu yaşayacaktı. Bu yüzden başka illere iş aramaya gitmedi.
    Babası kasabanın bankasında veya belediyesinde işe girmesinden yanaydı. Ama genç adamın anne ve babası da baktılar ki yaşlanmaktalar. Oğullarının bir işe girerek evlenmesi ve çoluk çocuğa kavuşması lazımdı. İlla da kasabada bir işi olsun, inadı ile çocuklarının bir iş sahibi olduğunu görmeden öleceklerdi neredeyse. Bu yüzden oğullarının kasaba dışında işlerde çalışması için iş sınavlarına girmesine izin verdiler .
    Genç adam bir iki sınavı kazanamasa da , il merkezinde girdiği bir iş sınavını kazanarak hemen işe başlamıştı. İşini seviyor, gece gündüz çalışmaktan zevk alıyordu.
    Bir süre sonra evlendi . Eşi ev hanımı idi. Hemen çocuğu oldu. Bekar iken yeten maaşı evlenip de çoluk çocuğa karışınca biraz sıkıntıya girmesine rağmen , içkisi , sigarası , gezmesi , eğlenmesi olmayan bir insan olarak ona yetmekteydi. Bu hali ile şükrediyordu.
    Zaman zaman evi, arabası ve hanımının da işi olan arkadaşları ile konuşurken maaşlarının yetmemesinden şikayet eden arkadaşlarına hayret etmekte " Şükür etmesini bilmeyen hayatta doymaz " atasözünü hatırlayarak arkadaşlarının gözü doymaz tavırlarına bir anlam verememekteydi.
    Adam maaşından şikayet etmemesi üzerine akrabaları , Onun çok maaş aldığı yalanını uydurmaya başlamışlardı. Halbuki adam sadece şükretmesini bilmekte hayattan şikayetçi olmamaktaydı. Akrabaları ise çok maaş aldığını zannederek yakınlarına yardım etmesi için ona baskı yapmaya başlamışlardı. Adam olsa yardım edecekti ama olmayan bir servetten nasıl yardım etsindi ki
    Gel zaman git zaman adamın çalıştığı devlet kurumu kapandı . Çalışanlar birer birer başka devlet kurumuna aktarılmaya başlandı.Adam istedi ki , başka kurumda çalışsın hem insanlara faydası dokunsun , hem de iyi maaş alsın boş oturmasın.
    Dedikodu mekanizması yeniden çalışmaya başlayarak , bu seferde adamın maaşının iki misli olduğunu yalanını yaymaya başladılar. Öyle ki aynı kurumda çalıştıkları arkadaşları bile bordrolara bakacak yerde, kafalarına göre çay ocaklarında orada burada çok maaş aldığı yalanını uydurmaya , nasıl olsa efendi insan bize tepki göstermez, cevap veremez mantığı ile dedikoduların ardı arkası kesilmez olmuştu.
    İşin kötüsü adamın maaşının çok olduğuna eşi bile inanmaya başlamış , isteklerinin ardı arkası kesilmez olmuştu. Adam iyice bunalmaya başladı. İçinden " Keşke söyledikleri kadar maaş alsam " , başka kuruma geçmesem " diye düşünmesine rağmen , yardım istedikleri insanlar bile " Çalışmayı ne edeceksin , sen maaşını iyi yan gelip " yat demeye başlamışlardı. Açık açık adamla alay edenler , utanmadan orada burada adama yardımcı olduklarını da anlatmaya başlamışlardı.
    Adam o kadar bulandı ki, zaman geldi iş yerinde odasından çıkmaz oldu. Arık her daim dedikodusu yapılan çay ocağına bile inmiyor , odasında kitap ve gazete okumakla meşgul oluyordu. Ara sıra çay ocağına inse hemen dedikoducular çevresini sararak alay etmeye çaba harcamaktaydılar.Bunu yaparken de onu sevdikleri için yaptıkları yalanını da hiç eksik etmemekteydiler. Bazen aşka gelip bir daha ona şaka yapmayacaklarını söylüyorlar, iki gün sonra gene alaya alıyorlardı.
    Evde eşinin istekleri bile bitmek bilmemekteydi. Adam daha etkili ve maaşı iyi olan kuruma geçmek istedikçe tüm kapılar yüzüne kapanmakta ve insanlar sanki ona koro halinde "öl , geber, mahvol, başkalarına faydalı olmak senin neyine demekteydiler."
    "Biz seni anlıyoruz " diyerek , onu bunalımla sokan arkadaşları , o kadar bunaltmışlardı ki adamı , adam artık insanlara gençlere faydalı olmak için çaba harcadığı dünyadan yok olmak , ortadan vücudunu kaldırmayı ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı.
    Bu fikrini açtığı insanlar bu sefer bunu alay konusu yapmışlar , ona yardım edecek ve " İş bu raddeye gelmemeliydi, seni seveceğin bir kuruma nakletmeliydik. Maaşını abartmamalıydık" diyerek teselli edecek yerde onunla " Sen intihar edemezsin, sende irade yok " demeye başlamışlardı.
    Adam inançlı insandı . İntihar edemezdi ama , haddini bilmez iş arkadaşlarına , hadlerini bildirmek zamanı gelmişti. Şakacıktan numaradan intihar etme bahanesi ile bir binaya çıkacaktı. Onu da öyle bir zamana getirecekti ki herkes hayret edecekti Arkadaşları ve ailesi gereken dersi alacaktı.
    Bir gün adamın yolu Ankara'ya düştü. Dayısının iki Üniversite tamamlamış , evi arabası olan , eşi çalışan oğlu ile sohbet ederken genç adam, dayısının bir zamanlar bir bakanın danışmanlığını yapmış dayısının oğluna daha aktif olacağı, daha güzel maaşı olan bir kuruma geçmesine yardımcı olmasını istedi. Dayısının oğlu , ona maaşının iyi olduğunu , şikayet etmemesi gerektiğini söyledi. Ama giderlerinin ne kadar olduğunu hiç sormadı. Çünkü giderlerini sorarsa haklı çıkamayacak halasının oğluna mahcup olacaktı . Öyle ya kendi maaşı vardı . Evi vardı. Arabası vardı. Eşinin maaşı vardı. Halasının oğlunun kirası , eşinin çalışmaması , oğlunun üstün yetenekli olması onun umurunda mıydı. Maaşını sorar , şükret ederdi olur biterdi. Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses de okumamış olmasının gerekçesini " Urfa'ya Oksford getirdiniz de okumadık mı ya ? " diye cevaplamamış mıydı ?
    Adam şehre dönünce arkadaşı, Üniversitenin İşletme Bölüm Başkanını ziyarete gitti. Ondan da başka kuruma geçmesine yardımcı olmasını isteyince o da giderlerini sormadan " Gelirin mükemmel hiç şikayet etme" demez mi.
    Adam işletme bölüm başkanı ile koskoca İktisat mezunu dayısının oğlunun sadece gelir sorması giderden bahsetmemesi karşısında bunların nasıl işletme ve iktisat tamamladıklarına hayret etti. Gerçekten de garip bir ülkede yaşamaktaydık. Okumuşu da cahili de insanları dinliyor gibi yaparak insanlarla dalga geçme derdindeydiler.
    Aradan bir süre geçtikten sonra, Maliye Bakanı o adamın yaşadığı şehre geldi. Maliye Bakanı tam defterdarlık binasından çıkarken bir adamın çığlığı duyuldu :
    -Atayım mı ha atayım mı kendimi
    Herkes sesin geldiği Defterdarlık binasının çatısına baktılar. Bu adam gerçekten de o herkesin baştan savdığı o adamdı.
    Adam yüksek sesle.
    -Herkes benim gelirimi sormakta. Ya biraz da giderimi sorun. Çoluk çocuk ne alemde onu sorun.
    Diye bağırmaktaydı. Maliye Bakanı bir an önce durdu. Ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Aniden döndü. Defterdarlık binasına tekrar girdi. Adamı bulup yanına getirmelerini istedi. Herkes çok şaşırmışlardı. Bakan merakla beklemeye başladı.

    Aradan birkaç hafta geçmişti ki , intihar etmeye kalkan adam Defterdarlık binasından ayrılırken Defterdara :
    -Kusura bakmayın , sadece gelire bakan insan sadece Defterdar olur. Ama hem gelire hem gidere bakan ve bunu dengede tutmaya çalışanı da bilinçli bakanlarımız çıkar ola ki beni yaptığı gibi sizi de Genel Müdür yapar. Siz siz olun hem gelire hem gidere bakın
    Genç adam Defterdarlık binasından ayrılırken herkes arkasından üzüntü , şaşkınlık ve merakla adama bakmaktaydılar.
    Herkes içinden " Nereden nereye.." dedi. " İnsan ne oldum dememeli , ne olacağım demeli " dedi fısıltı ile Defterdar, memuru iken Genel Müdürü olan arkadaşının arkasından


    TURAN YALÇIN-TOKAT
#28.02.2010 17:15 0 0 0
  • Konu: Divane

    noimage



    titreşen yıldızların
    lacivert bulutları yumuşacık bir şal gibi
    üşüyen omuzlarına sardığı
    kararsız
    bezgin bir gökyüzünün dizlerinde başım

    karartma gecelerine tutsak bir şehir gibiyim
    ve kuşatılmış ihtilâllerim


    vaâd edilmiş bir hikâyeye firar etmiş şiirlerim
    yalın ayak
    çalakalem
    ardından koşmuşum da yetişememişim

    üstelik halâ
    ne yana dönsem
    serseri bir mayın gibi infilak eder
    bitti dediğim hallerim

    ...


    günlerdir tek kelime yazmadım
    yemin bozdum
    ezber bozdum

    bir sahte hüviyet edindim de
    nefesim tükenene kadar şarkı söyledim
    meşk ettim

    güldüm ağladım
    olgun bir nar gibi böldüm yüreğimi
    tane tane döküldüm hüzzamdan segâha

    aşk okudum aşktan âzâde
    yine aşkı vurdu bendirde elim


    heyhat !
    bu ben miyim
    bu maske kimin
    bu divâne kim

    ...


    şakülü bozuk bir duvar örmüş usta bildiğim
    yıkılmışım kendime çoktan
    ne tuğlam varmış meğer ne kerpiçim
    kum karışığı toprakmış tüm hünerim

    şimdi her delirdiğinde rüzgâr
    dağılırım sereserpe
    olmazlara savrulur zerrelerim

    ve ondandır hükümsüzlüğüm
    reddi miras misalidir ancak
    gerçeği malûm ile mahfuzdur

    kabul olmaz bilirim kendime yalancı şahitliğim

    CEYDA GÖRK
    5kasım2009

#28.02.2010 17:13 0 0 0

  • noimage


    revnaklı şadırvanların
    revaklarına bir bak yarim
    işte oralarda bir yerde gizlidir hikâyemiz
    o hiç yaşanmamış
    o hiç bizim olamayan mâzimiz



    hu çeken güvercinlerin zikrini
    on sekiz kurşuni kubbede biriken asırların ihlâsıyla dinleyen
    ve dört sülün minaresiyle o muazzam külliye şahit ki
    kul aşkından
    ve bu aşkın vuslatından azâdeyiz

    hayli demdir biz
    unutulmuş birer fî tarihiyiz




    ipek seccadelerin alın izlerinde
    gümüş imameli
    kehribar eskisi
    belki de çoktan kopup dağılmış
    gül kokulu tespihleriz

    ah sevdiğim
    hatırlanmaz bir daha esâmemiz

    çinilere lâlezar arası
    lâm-elif düşüren ellere emanettir ismimiz

    bir yer var ki
    kaimdir hemzemiz
    ne susar üstün'ümüz
    ne küser esre'miz




    ne buyurmuş Resulüne Kelâm-ı Kadim'in "Bakara"sında Rabb-il Âlemin"

    """Yemin olsun ki !
    Sizleri korku ve açlıkla,
    Canlardan, mallardan, ürünlerden, rızıklardan eksiltme türü bir şey ile
    Mutlaka imtihan edeceğiz
    İnananlara müjdele!"""


    inandık iman ettik yarim

    sen bende can yarısıydın
    gidişinle
    git gide çoğaldı eksilmemiz


    serzeniş değildir
    şekvâ etmeyiz
    sabrın sükûnetidir kemendimiz


    rûz-u mahşere kalmışsa eğer
    kavuşmak tesellimiz

    ben razıyım

    bekleriz efendim

    tevekkülle

    cân-ü gönülle bekleriz



    Ceyda Görk___26eylül2009__20.42


    (şiir içinde geçen ayet, Bakara Suresi 155.ayettir)
    -Hemze- =Arap alfabesinde, lâm-elif harflerinin telaffuzunda yazılımında, tek başına elif veya lâm veya ikisi birden lâmelif olarak görülen ve çok küçücük olarak büyük yazılan lâm-elifin üzerine konan bir özel işaretin adıdır.

    Üstün ve Esre =Hemze nin harf altında veya üstünde olmasına göre, veyahut diğer harflerin de kısa veya uzatılarak okunması demektir
#28.02.2010 10:51 0 0 0

  • noimage


    bahar ve yaz yaşamış mıydım o zamanlar
    şıkır şıkır çağlayıp gitmelere var mıydı hevesim
    şahitti yeni yetme aynalarım
    ben değildim o kocaman ela gözlü
    uzun kara saçları yüzünü perdeleyen


    geldiğim sonsuzluğu
    özler gibiydi nedense hallerim

    hayallerim var mıydı
    hatırlamıyorum


    belki de henüz doğmadan
    çok önceleri bilinirmiş ki muradım
    ve ondandır sanırım
    beni tepeden tırnağa hazana bulamışlardı


    hep bu yüzden yıllardır
    siyahların üstüne sarılar serperdim


    bu sebeptendi temmuz ortasında
    eylül yağmurları bulur yıkardım saçlarımı


    son yaz bahçelerinde
    beni çiçekler değil de nedense
    düşen ilk sarı kızıl güz yaprakları
    büyü gibi çekerdi hep kendine


    sararan minicik otları
    göç hazırlığına başlayan kırlangıçları gözlerdim hep
    ve gökyüzünü seyrederken pür-kederdim


    ne akran sohbetleri
    ne de fuzuli muhabbetler eylemezdi gönlümü


    ben hep kendi labirentlerime
    kağıtlarıma kalemlerime
    ben hep kendime
    alır başımı
    kaçar kaçar giderdim


    bağlıydı gençliğimin gözleri biliyordum
    bin yaşındaydı gönlümün içindeki bakire


    aç martılar gibi dolanırdı başımda sevda
    ve hala tepiniyorlar çatımda vazgeçiremedim


    paslı bir kilitti bahtımda
    ve yasaktı vuslat hanesi
    ne o kilidi açmayı
    ne o kapıdan girmeyi beceremedim


    bilemedim
    hiç bilemedim

    Ceyda Görk
#28.02.2010 10:45 0 0 0
  • - Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (sav)'e et getirildi ve ön but kısmı takdim edildi çünkü o etin bu kısmından hoşlanırdı Etten bir parça ısırdı ve şöyle buyurdu: "Kıyamet günü insanların en saygıdeğeri ben olacağım bunun niçin böyle olacağını biliyor musunuz? Dinleyin! Anlatayım; Allah bütün insanları öncekileriyle ve sonrakileriyle hepsini büyük ve düz bir alanda toplayacak ve söyleyeceği her söz tüm insanlığa duyurulacak gözler bu manzaralara şâhid olacak, güneş kendilerine o kadar yaklaştırılacak ki sıkıntı ve keder güç yetiremeyecek, çekilmez hale gelecek ve insanlar birbirlerine; Başınıza gelenleri görmüyor musunuz? Rabbiniz yanında size şefaat edebilecek birine bakmıyor musunuz? İnsanlar birbirlerine, Adem'e müracaat ediniz deyip ona gelecekler ve şöyle konuşacaklar: Sen tüm insanların babasısın, Allah seni eliyle yarattı ruhundan üfürdü ve meleklere secde etmelerini emretti, onlar da sana secde ettiler Rabbinin yanında bize şefaat et Ne durumda olduğumuzu görüyorsun, görüyorsun ki halimizi! Adem onlara şöyle diyecek: "Rabbim bugün o derece gazablanmış ki, bu güne kadar bu şekilde gazablanmamış ve bundan sonra da böylesine gazablanmayacaktır Cennet'te bir ağaca yaklaşma demişti de ben hata edip o ağacın meyvesinden yemiştim Ben kendi derdime düşmüşüm! Başka birine gidin; Nuh'a gelecekler ve diyecekler ki: "Ey Nuh! Yeryüzüne gönderilen peygamberlerin ilk olanlarındansın "Allah, seni çok şükreden kul" olarak vasıflandırmıştır Rabbinin yanında bize şefaat et! Ne halde olduğumuzu görüyor ve ne duruma geldiğimizi biliyorsun!" Nuh (as) onlara şöyle cevap verecek: "Rabbim bugün o derece gazablanmış ki, bugüne kadar bu şekilde hiç gazablanmamış bundan sonra da böylesine gazablanmayacaktır Ben de kavmime beddua edip Allah'a karşı bir suç işlemiştim bu yüzden benim derdim bana yeter siz başkasına gidin, İbrahim'e gidiniz! Sonra İbrahim'e gelirler ve şöyle derler: Ey İbrahim! Sen Allah'ın Peygamberi ve yeryüzü halkı içerisinde O'nun tek dostusun Rabbin yanında bizim için şefaat ediver! Ne halde olduğumuzu görüyorsun? İbrahim şöyle der: "Rabbim bugün o derece gazablanmış ki, bugüne kadar bu şekilde hiç gazablanmamış bundan sonra da bu şekilde gazablanmayacaktır Ben hayatım boyunca üç yerde yalan söylemiştim Ebû Hayyan'ın rivayetinde bu, yalan söylediği üç yer sayılır) Dolayısıyla benim derdim bana yeter siz başkasına gidin, Musa'ya gidin! Sonra insanlar Musa'ya gelirler ve şöyle derler: Ey Musa! "Sen Allah'ın Rasûlüsün Allah sana, kitap vererek ve seninle konuşarak seni insanlardan üstün kılmıştır Rabbin yanında bize şefaat et! Durumuzu görmüyor musun! Musa'da şöyle diyecek: "Rabbim bugün çook şiddetli derecede gazablanmış ki, bugüne kadar bu şekilde hiç gazablanmamış bundan sonra da bu şekilde gazablanmayacaktır Ben de bir zamanlar bana emredilmemesine rağmen bir adam öldürmüştüm o şuç bana yeter Dolayısıyla benim derdim bana yeter siz başkasına gidin, İsa'ya gidin! Sonra İsa'ya gelirler ve şöyle derler, "Sen Allah'ın rasûlü ve Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve Ruhundan üfürdüğü kimsesin Beşikte insanlarla konuşan sensin, Rabbinin yanında bize şefaat et! Durumumuzu görüyorsun! İsa şöyle diyecek: "Rabbim bugün o derece gazablanmış ki, bugüne kadar bu şekilde hiç gazablanmamış bundan sonra da bu şekilde gazablanmayacaktır İsa, kendi için işlediği bir günah zikretmemiştir Benim de kendi derdim bana yeter siz başkasına gidin, Muhammed (sav)'e gidin! Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Muhammed (sav)'e gelecekler ve şöyle diyecekler Ey Muhammed! Sen, Allah'ın Rasûlü, peygamberlerin sonuncususun Geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanan sensin Rabbin yanında bize şefaat et! Durumumuzu görüyorsun! Bende hemen hareket edip arşın altına gelir ve Rabbime secdeye kapanırım Sonra Allah, o anda benden önce kimseye nasip etmediği hamd ve övgülerden öyle şeyler bana ilham edecektir Sonra "Ya Muhammed!" denilecek, "kaldır başını secdeden; iste isteğin yerine getirilecektir Şefaat et şefaatin de kabul edilecektir Başımı kaldıracağım ve "Ya Rabbi, ümmetim! Ya Rabbi, ümmetim! Ya Rabbi, ümmetim!" diyeceğim Allah, Ya Muhammed! diyecek, ümmetinden hesaplaşması olmayanları, Cennet kapılarının sağından girdir bu girecek kimseler diğer tüm kapılardan da girebilirler Sonra Rasûlullah (sav) şöyle devam etti: Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin olsun ki Cennet kapılarından iki kanadın arası Mekke ile Hecer veya Mekke ile Busra arası kadardır" (Buhârî, Ehadisül Enbiya: 23; Müslim, İman: 72)
    Bu konuda Ebû Bekir es Sıddîk, Enes, Ukbe b Âmir ve Ebû Saîd'den de hadis rivâyet edilmiştir
    Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir Ebû Hayyan et Teymî'nin ismi Yahya b Saîd b Hayyan olup Küfelidir ve güvenilir bir kimsedir Ebû Zür'a b Amr b Cerir'in ismi ise Herîm'dir
    bölüm: 11
    Peygamberimizin şefaati kimleredir?
    Enes (ra)'den rivâyete göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir" (İbn Mâce, Zühd: 37; Ebû Dâvûd, Edeb: 21)
    Tirmizî: Bu hadis bu şekliyle hasen sahih garibtir
    Bu konuda Câbir'den de hadis rivâyet edilmiştir
    Câbir b Abdullah (ra)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Şefaatimden ümmetimden büyük günah işleyen kimseleredir"
    Muhammed b Ali diyor ki: Câbir bana şöyle dedi: Ey Muhammed büyük günah işlemeyen kimsenin şefaate ne ihtiyacı vardır? (İbn Mâce, Zühd: 37; Ebû Dâvûd, Edeb: 21)
    Tirmizî: Bu hadis Cafer b Muhammed rivâyeti olarak garibtir


#28.02.2010 10:27 0 0 0
  • Müslüman ve gayr-i müslim ailelerin teklif çağına gelmeden ölen çocuklarının ahiretteki durumları nasıl olacaktır?

    Allah Teala müminlerin, mükellef olmadan ve ameli salih işlemeden ölen çocuklarını cennete koyacaktır Bu noktada alimler arasında ihtilaf yoktur[1]

    Nitekim ayet-i kerime de şöyle buyurmaktadır: "İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık"[2]

    Buna göre, teklif çağına gelmeden ölen çocuklar babaları ile birlikte cennette olacaklardır Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem de kadın cemaate vaaz ederken şöyle buyurmuştur: "Hiçbir Müslüman yok ki buluğ çağına gelmeden üç tane çocuğu ölsün Allah Teala'da onu çocuklarına olan rahmetinden dolayı cennete koymasın" Yine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "(Mükellef olmadan) üç çocuğu ölen kadına yavruları cehenneme karşı perde olur" dediğinde; İki çocuk da perde olur mu? diye soran kadına; "Evet iki çocuk da olur" buyurmuştur[3] Konu ile alakalı Hz Ali radıyallahu da şöyle demektedir: "Müslümanlar ve onların çocukları cennette olacaklardır"[4]

    Gayr-i Müslimlerin çocuklarının durumu ile alakalı üç farklı görüş vardır Birinci görüşe göre; müşriklerin çocukları cennettedir Nitekim Allah Teala "Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz"[5] buyurmaktadır Buna göre kendilerine İslam ulaşmayan topluluklar gibi müşrik ve kafir babaların çocukları da teklif çağına gelmeden ölürlerse cennet ehli kabul edilirler[6]

    Ayrıca Ahmed b Hanbel'in rivayet ettiği hadis-i şerifte "Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanların ve müşriklerin çocuklarını Hz İbrahim'in yanında gördüğünü" bildirmektedirİkinci görüşe göre ise; çocuklar babaları ile birlikte cehennemdedirler Bu grupta yer alan alimler Ahmed b Hanbel'in rivayet ettiği şu hadisi delil getirmektedirler: "Onlar babalarına tabidirler"Üçüncü görüş sahipler ise; bu konuda bir görüş bildirmemiş, Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği şu hadisi dikkate almışlardır: "Allah Teala onların ne yapacaklarını en iyi bilendir" Bu grupta yer alan alimlerin bir kısmı müşriklerin çocuklarının "A'raf"ta olacaklarını söylemiştir Bu görüş, çocukların cennette olacaklarını söyleyen birinci görüşle birleşmektedir Çünkü A'raf, sürekli kalınacak bir yer değildir A'raf Suresi'nde de belirtildiği gibi A'raf ehlinin neticede varacağı yer cennettir[7]
    Müşriklerin çocuklarının babaları ile birlikte cehennemde olacaklarını bildiren hadis(ler) zayıftır Bu yüzden cennette olacaklarını savunan alimlerin görüşü tercihe daha uygundur Her şeyin en doğrusunu Allah Teala bilir

    [1] İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Âzîm, III, 22
    [2] Tûr(52): 21
    [3] Buhari,
    [4] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, III, 245
    [5] İsrâ(17): 15
    [6] Vehbe Zuhayli,et-Tefsiru'l-Munir, VIII, 42
    [7] İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Âzîm, III, 22


#28.02.2010 10:24 0 0 0
  • İnsan, dünyadan malzeme alır ve yeni bir eser inşa eder Her ne kadar ona "benim eserim" derse de, bu sahiplenme bir mecazdan öteye gidemez Kainat galerisindeki güzel eserlere bir yenisi eklenmiştir ve onun da hakiki sanatkarı yine Allah'tır

    Toprağın bitkiyi, ağacın meyveyi, arının da balı yaratamayacağını anlamak zor değil Çünkü bunlar bilgisiz, şuursuz ve iradesiz varlıklar İnsan ise, üstün kabiliyetleri olan bir varlık Onun şuurlu eliyle ortaya çıkıveren eserlere bakarak Allah'ı hatırlamak her zaman mümkün olmayabiliyor

    Oysa, dikkatle düşününce, insanın da bir vasıta olduğunu anlamakta gecikmiyoruz Çünkü insan, eserini bir düzen dahilinde kurarken hiçbir malzemeyi yoktan var etmez, ancak yaratılanı terkip ve tertip eder Bunu yaparken, kendisine ihsan edilen cihazları ve duyguları kullanır Akıl, kalp, hafıza, göz, kulak ve eli veren Allah'tır Onun mülkünde, Onun verdiği aletler ve Onun yarattığı malzemelerle çalışan sanatçı, eserinin hakiki sahibi ve yaratıcısı olamaz

    İnsanın rolü "dilemek"tir, iradesini hayır için kullanmaktır Ağaç vasıtasıyla meyveyi yaratan Allah, insan eliyle de beşeri sanat eserlerini halk etmektedir Şu halde insan, "Şu eseri ben yarattım" diyemez, ancak, "Bu eser benim vasıtamla yaratıldı" diye düşünerek "Bu eseri ben yaptım" diyebilir

    Bilim adamları ve sanatkârlar, kainattaki İlâhî kanunları keşfederken, çeşitli alet ve makineler yaparken Rablerinin kendilerine bahşettiği kabiliyetleri kullanırlar "Bu kanunu ben buldum, şu makineyi ben yaptım" demeleri, onların bir kanun koyucu ve bir yaratıcı olmalarını gerektirmez

    Kalbimiz çalışır, kanımız temizlenir, hücrelerimiz yenilenir, vücudumuzda milyarlarca olay cereyan eder, fakat bunların çoğundan bizim haberimiz bile olmaz Organlarının nerede olduğunu, ne iş yaptığını ve nasıl çalıştığını bilen kaç kişi var? Saçlarımız dökülür, yüzümüz kırışır, belimiz bükülür, dişlerimiz dökülür, nihayet üstüne titrediğimiz hayatımız elimizden alınır, fakat biz, olup bitenlere seyirci kalmaktan başka bir şey yapamayız

    Organlarının ve duygularının bile gerçek sahibi olmayan insan, nasıl kendi eliyle yaratılan eserlerin hakiki sahibi olur ve onları ben yarattım diyebilir!?



#28.02.2010 10:22 0 0 0
  • CEVAP
    Din işlerinde orta yolu takip etmelidir İfrât ve tefrîtten ya'nî aşırılıklardan uzak olmak ve orta yolu tutmak lâzımdır Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
    (Aşırı giden helâk olur) [Müslim]
    (İfrât ve tefrîtten uzak durun) [Buhârî]
    (İşlerin hayırlısı vasat olanıdır) [Deylemî, Beyhekî] [Vasat, ifrât ve tefrîtten uzak orta yol demektir İfrât; normalden fazla, tefrît; normalden az demektir Meselâ çok yiyip içmek ifrât, çok az yemek ise tefrîttir]
    Sevgide ve düşmanlıkta da aşırı gitmemelidir Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    (Bir kimseyi günün birinde, aranızın açılabileceğini hesâba katarak sev Buğzettiğine de günün birinde dost olabileceğini düşünerek buğzet) [Tirmizî]


#28.02.2010 10:20 0 0 0
  • Bir kimsenin kendisi için kabir kazdırıp hazırlamasını bâzı fakîhler mekruh görmüştür Çünkü hiçbir kimse, kendisinin nerede öleceğini bilemez Fakat kefen hazırlamakta kerahet yoktur Zira kefene mutlak mânada ihtiyaç vardır Hz Ebu Bekir, kendisine kabir kazdırıp hazırlamak isteyen kimseye "nefsin için kabir hazırlama, kabir için nefsini hazırla" buyurmuştur Bununla beraber, ölmeden önce kendine kabir hazırlamayı câiz görenler de vardır Nitekim ilk müceddid Ömer ibn-i Abdül`aziz`in ölmeden önce kendine kabir hazırlattığı kaydedilir Ölmeden önce kabir kızdırmak düşüncesinin temelinde, "ölmeden önce ölünüz" hadîs-i şerîfinin îkazı vardır Ancak hadîste ifâde edilen ölmeden önce ölmek; kendine kabir hazırlayıp ölmüş rolü yapmak değildir Belki günah cihetinde ölmek, ölen insan günah işlemediği gibi günah işlemeden yaşamayı esas almaktır Böyle bir kimse, "ölmeden önce ölünüz" emrinin sırrına mazhar olmuş olur


#28.02.2010 10:08 0 0 0
  • Kıyılara vurmuşum...
    Boşluğa savrulmuşum...
    Kendime el olmuşum ...
    Dokunmayın ağlarım...


    ______Harika sözlere,yoruma harika bir çalışma yaparak bu güzel sunumu yaptığın için emeğine,yüreğine sağlık canım...
    Ağlamak biz insanların en güzel hallerinden biridir...İster acı, ister tatlı gözyaşı olsun...
#27.02.2010 22:23 0 0 0

  • noimage



    Hem ileriye gitti düşüncelerim, hem de geriye yol aldım. Sordum kendime;

    "Acaba, önceden daha mı mutlu bir toplumduk?"

    Yanıt vermek istedim yine kendim:

    "Eskiden ekmekler atılmazdı çöplere, evlerde erişteler kesilirdi makarna yerine, evde ekmek mayalardı annelerimiz, küflenmezdi soframızda nimetimiz"

    "Buzdolapları yoktu, gaz ocaklarında günlük tencere kaynardı, gıdalarımızda GDO denen ölüm tohumları ürünleri de yoktu, yazı ve baharı özlerdik sebze ve meyvaları yemek için, erik gördük mü pazarda, yaz yaklaşıyor derdik, mevsimleri özlerdik"

    " Doğalgaz yoktu, odun veya kömür sobasında veya mangal ile ısınırdık kışları"

    " Ne moralimizi bozacak ve "kumanda kapma" tartışmalarımıza neden olan TV'lerimiz vardı, ne de akıl ve ruh sağlığımızı dolambaçlı pencereler tıklayıp bıraktığımız bigisayralarımız vardı, radyomuz vardı, dinlemeyi bilirdik, iletişimimiz daha bir sağlıklıydı."

    "Reklam ürünleri ve kimyasal boyalı çerezleri satın almazdık, yerine çerezlerimiz olan, yazdan kavurduğumuz ay ve kabak çekirdeklerimizi çıtlardık"

    Kısacası;

    Eskiye baktığımda az ile yetinmesini bilir, çekirdek ailemizle okul ve iş dönüşlerimizde mutluluğu tadardık
    Günün eksi ve artılarını konuşarak paylaşırdık
    Ne organik, ne fast food yiyecekler bizim akıl ve beden sağlığımızı tehdit etmezdi

    Ya şimdi?

    Konuşup, dinler ve anlardık birbirimizi

    Şimdi dinlemeyi unuttuk

    Anlayınca, hoşgörür severdik birbirimizi

    Şimdi sevmeyi de unuttuk

    Bize verilen değerlerle itibar kaybolmamıştı, saygı duyardık

    Değer yargılarımızı yitirdik, saygıyı da rafa kaldırdık

    Bütün bunların yanı sıra verilen sözler tutulurdu, güven duyardık

    Şimdi birbirimize hiç güven kalmadı

    Ve herşeyden önemli olanı; en önemli bir "değer duygumuzu" kaybettik biz

    "Özlemeyi!"

    Özlemek, olmayınca hayatın da bir değeri kalmıyor

    Hayal etmeyi ve umudu da peşinden sürüklüyor

    Ve en berbat olan ile karşı karşıya kaldık

    MUTSUZLUK!

    İşte bu duygu; yürek kapımızdan içeri girip, bulaştırıyor hüzünü, oradan da AŞKI dışarı atıyor
    Akıl ve ruh sağlığımızı tehdit ediyor.

    Her üç kişiden biri depresyon hastalığına yani ruhun nezlesine tutulmuş durumda...

    Şimdi olduk hepimiz bir mekanik robot...

    Çünkü, ancak robotlar hayal kurmaz ve özlemez.

    Emine Pişiren/Bursa

    22.11.2009

    Not: Şair ve Yazar Emre Onbey'in "Zor Be Usta" adlı yazısından esindir.
#27.02.2010 21:38 0 0 0