Doğuda Çin ve onun paralelinde bulunan Uzakdoğu kültürü; batıda Roma ve onun paralelinde sosyal, ekonomik ve siyasal hayatın içinde bulunduğu derin açmazlar; kuzeybatıda Mecusi sapıklığına gömülmüş bir toplum Arabistan coğrafyasında kız çocuklarının bir kısmını diri diri toprağa gömmeden toplumun arasına çıkma cesaretini kendisinde bulamayan aşağılık bir ahlak düzeni Sınırsız sayıda kadınla ilişkiye girmenin, sınırsız evliliğin ve diğer çirkin adetlerin, karabasan gibi toplumun ruhuna yerleşmiş bir medeni hayat İnsanı eşya ile eşdeğer kılan, hatta eşyadan daha aşağı muameleyi reva gören; köleciliğin en acımasız ama en yaygın olduğu bir sosyal hayat
6.y.yılın tedavisi mümkün olmayan böylesine cehaletin hakim olduğu bir dünya Böyle zor bir dönemde yüce Allah'ın lütfü Risaleyle görevlendirilmişti Hz. Peygamber. Hiçbir şey kolay değildi. Bir insan hayatı için böylesine zor, böylesine acımasız ve amansız sıkıntıların yaşandığı bir hayat.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke toplumunun "Emin" adıyla anılacak kadar en güvenilir, en en dürüst insanı. Anacak, Peygamberlikle görevlendirilmeden önceki hayatı da dahil; ömrünün hiçbir döneminde kehanet ve büyüye ilgi duymadığı halde, "kahin" ve "sihirbaz" olduğu ilan edildi. "Kibir ve inat" dolu ısrarın peşine "kör yürüyüşle" takılmayan insanlar, aydınlık hasreti çeken ve karanlıkları yırtarak insanlığın ufkunu aydınlatacak bir oluşumun bekleyişi içerisinde olan insanlar. Hakkı görmeyi, hakikati işitmeyi arzulayan insanlar aydınlık yolun kervanına katıldılar.
Baskı ve işkence ölçüsü, insan direncinin sınırlarını çoktan aşmıştı. Açlık yoksulluk ve horlanma gibi toplum dışı bırakılma eziyetleri normal ve olağan karşılanır olmuştu. Çünkü hayat hakkı tanınmıyordu. Tahammül edilemez noktaya gelen bu baskılardan dolayı evlerini, yurtlarını çoluk çocuklarını bırakıp Medine'ye göç ettiler. Orada da aynı durumla karşılaşmamak için Hz. Peygamber (s.a.v.) "Ahitname" saldırmazlık antlaşması hazırlattı. Medine toplumunu oluşturan hem Müslümanların hem de Yahudilerin siyasal ve sosyal yaşamlarını güvence altına almıştı. Hukuka dayalı "ilk devlet anayasası" oldu.
Madde-2: Müminler, azınlıkta bulunan ve müminler arasında bozgunculuk yapan herkese karşıdırlar. Bütün Müslümanlar bu girişimlere karşı tek yumruk gibidirler. Fesat çıkaran kişi Müslüman olsa bile.
Madde-3: Hiçbir mümin bir mümini öldüremeyeceği gibi, yine bir mümin başka bir mümine karşı kâfire yardım edemez. Allah'ın himayesi herkes için aynıdır. Müslümanlar birbirlerine sahip çıkarlar.
Madde-7: Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir mümin dine hurafe ilave edenlere yardım yapamaz.
Bundan sonra, İslam'ın öngördüğü hayati önem arz eden manevi-ahlaki değerler, toplumun idrakine sunulma fırsatı bulmuştur. Madde ile mana, beden ile ruh, dünya ile ahiret arasında dengeli bir bağ kurulmuş; insanların dünyevi ihtiraslarla boğulmalarının ve kendilerini kaybetmelerinin gerekçeleri ayrıntıları ile tebliğ edilmiştir. Çünkü İslam, dünyayı da ahiret'i de ihmal etmeyi men eder. Sadece dünyaya veya sadece ahiret'e odaklanmayı da hoş görmez. Bilakis İslam, dünyayı ahiret için hazırlanan ekin tarlasına benzetir. İyi verim alabilmek için ekin yapmak gerekir.
Toplum ahlakını, sosyal yaşam ve yapısını İslam emir ve esasları öngörüsü üzerine oturtan gerek Selçuklu Devleti gerek Osmanlı Devleti yaygın eğitim kurumaları ile inanç ve ahlaki değeri ve toplumsal kalitesi yüksek insan yetiştirilmesinde son derece başarılı olmuşlardır. Ahilik Teşkilatı bunun en güzel örneğidir. Daha çok iş(esnaf) örgütlenmesi olarak karşımıza çıkan bu teşkilata bütün olarak baktığımızda işe insandan başladığını görürüz.
Temel olarak alınan insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak için oluşturulmuş bir kurumdur. İslam'ın bilinen asgari şartlarını yerine getirdikten sonra tasavvuf öğretisi ile Türk örf ve ananesini birleştirerek esnaf ve ticaret erbabı bu doğrultuda yetiştirilmiştir. Milli terbiye, yüksek insanlık ideali ve çalışma azmi verilerek ekonomik alanda örnek insan tipi ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır.
Ahi olabilmek için Müslüman olmak, doğru, cömert, alçak gönüllü olmak, kendisini halka adamak, kudreti varken suçluyu affetmek, hile, bencillik, cimrilik etmemek, yalan söylememek, kusur aramamak, içki, kumar ve zinadan sakınmak, büyüklere karşı hürmetli, küçüklere karşı saygılı olmak, düşmanlık duymamak, kin gütmemek gibi şartlar aranırdı.
İş alanında ustalara itaat etmek, karaborsacılık, haksız kazanç, müşterisini aldatma, çürük-bozuk mal yapmak gibi ahlaka aykırı temayüllerden uzak durmaktır.
Ahi'liğin amacı toplumun bütün fertleri ve kurumları arasında iyi münasebetler kurarak herkesin huzur içerisinde yaşamasını sağlamaktır. Böyle bir ortamın sağlanması için eğitim, iş bölümü, denetim alanlarında düzenlemeler yapılmış zaman içinde köklü teşkilat meydana getirilmiştir. Bu doğrultuda;
1- İş ahlakı düzenlenmiş, toplumun örfleri doğrultusunda hayata geçirilmiştir.
2- Ekonomik faaliyetler, sömürüye, haksızlığa, sahtekârlığa, karaborsacılığa meydan vermeyecek bir yapıya kavuşturulmuştur.
3- Esnaf ve zanaatkâr arasında yardımlaşma, dayanışma sağlanmış ve otokontrol sistemi kurulmuştur.
4- a) Ferde kendini tanıma yolu gösterilmiştir.
b) İnsan fıtratı konmuştur.
c) İyi-örnek insan yetiştirilmiştir.
d) Gizli kabiliyetler ortaya çıkarılmış, sosyal bilgiler verilmiştir.
5- Örnek bir sivil toplum örgütü meydana getirilmiştir. Halkın ve devletin yanında herkese güven veren bir ticari yapı ortaya çıkarılmıştır.
Özellikle Osmanlı toplumunda eğitim kurumları, kendi içinde barışık çevresiyle barışık, uyumlu, kabiliyetleri geliştirici, halkın kültür ve ahlak seviyesini yükseltici bir görev üstlenmişlerdir.
İşte bu günkü eğitim sistemimizde bu özellikler bulunmadığından ticari ahlakın bozulmasıyla tekelleşme, aldatma, dolandırıcılık ve sömürü düzeni, insan ahlakının bozulmasıyla saygısızlık, itaatsizlik, hırsızlık ve gaspçılık, mala ve cana kastetme fiil ve eylemi, uyuşturucu ve başıboşluk batağına sürüklenen bir nesil, bebeklere tecavüz ve taciz aşamasına gelinmiş bir ahlaki çöküntü, yukarıda özelliklerini saydığımız insanlığa ışık tutan İslam'ın doğru algılanıp yaşama biçimine öngörüsüyle uygulanamayıp, hurafe, yobaz ve şekilci bir inanış tarzı. Onurlu bir toplum ve onurlu bir insan olarak yaşamak için doğruları görüp ışığa koşamıyorsak nasıl bir Müslüman ya da nasıl bir insanız?
Batıda Roma imp.nun yerine kurulan Bizans İmparatorluğu egemenliği altında bulunan kuzey Afrika, mısır, Suriye ve Habeşistan kanalıyla Hrıstiyanlık inancını yayma gayretleri. Ancak sosyal, ekonomik ve siyasal hayatın içinde bulunduğu derin açmazlar. Kiliselerin hegemonyası ile halka yapılan zulümler. Doğuda Çin kültürü ve Şamanizm etkisi. Sınırsız sayıda kadınla ilişkiye girme gibi çirkin adetlerin toplum ruhuna yerleşmiş bir medeni hayat. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen aşağılık düşünce. İnsanı eşyadan değersiz gören, köleciliğin en acımasız ve yaygın olduğu bir sosyal hayat.
Böylesine karanlık ve zor dönemde Yüce Allah'ın lütfüyle ağır bir görevle görevlendirildi. Çıkarları ve yaşayış tarzları değişmesi gereken insan olma erdeminden uzak olanlar mal, şan şöhret ve saltanat vaat ettiler. Oysa O sadece Allah'ın emirlerini insanlara tebliğ etmekle görevliydi. Hiçbir Peygamber insanlara kendi heveslerini dayatma arzusu taşımaz ve girişimde bulunmazlar. Allah'ın kendilerine vah yettiği buyrukları tebliğ etmekle yükümlüdürler. İnanmak ve kabullenmek istemeyenler tarafından kendisine inananlarla birlikte eziyetler edildi. Taşlandı, horlandı, yokluklar, sıkıntılar ve işkenceler edildi. Şehri terke zorlandı. İnananlar sürgüne maruz bırakıldı. Allah c.c. n yardımıyla yılmadı, sabretti verilen görevi sadakatle yerine getirdi. Üç milyon km kare alana islamı yaydı. O sadece bir elçi değil örnek bir devlet başkanı, değerli bir komutan, bir ahlak eri, insanlara güven veren, ufkunu aydınlatan bir ışıktı.
Öfkelerin sınır tanımadığı, kinlerin en fazla alevlendiği anlarda bile Hz. Peygamber s.a.s in birkaç sözü bütün anlaşmazlıkları çözer, öfkeleri söndürür, anlaşmazlıkları ortadan kaldırarak ortamı sevgi ve muhabbet denizi haline dönüştürürdü. Bu gün aleyhinde oluşturulan iftira kampanyaları aksine, şiddeti sevmeyen, önleyen mütevazı yapıya sahipti. Dokuz önemli savaşta düşmanlarının kaybı 216 kişi, Müslümanların kaybı 138 kişidir. Günümüzdeki çatışmalara baktığımızda bir günde bu kadar insan ölmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s) in tesis ettiği adalet müessesesinde hâkim, delillere göre hükmeder. Dolayısıyla haram asla helal olmaz. Yanlış yapılan tescil edilmez. Yalancı şahitlik ve asılsız delil ileri sürmek şiddetle yasaklanmıştır.
Aile hayatına ve özel yaşamına özen göstermiş, daima örnek olmuş, ev işlerinde eşlerine yardımcı olmuştur. Hayatını çalışarak geçirmiş, insanlarla beraber iş yapmıştır. Boşa zaman geçirmemeyi öğütlemiştir. Çocuklara şefkatle yaklaşarak sevgiyle okşamış, üzüntülerine ortak olmuştur.
Ne var ki, O'nu yeterince anlayamadığımız ve ışığından yeterince yararlanamadığımız için ekonomik, politik. Kültürel ve toplumsal nedenlerle yoksulluk, kentleşme ve gecekondu olgusu, modernleşme, ilgisizlik, göç hareketleri, aile istismarı, sevgi eksikliği, ekonomik sıkıntı, yanlış ve eksik eğitim ahlaki yapımızı bozmuş ortaya sokak çocukları sorunu da çıkmıştır. Bu soruna birkaç cılız yardımların dışında yeterince ilgi gösterilmemektedir.
Hz. Peygamber'imiz kanalıyla insanlara tebliğ edilen İslam dini, fert, aile ve toplum hayatında huzurun, refahın ve haklara saygının hâkim olmasını sağlar. Toplumun zayıf ve istismara müsait kesimleriyle (çocuk, yetim, kadın, fakir) ilgilenmiş, onların korunması, aç ve açıkta bırakılmaması için sosyal tedbirler almıştır. Zekât, fitre, yardım ve sadakalar buna yöneliktir.
Bu gün nefis ve benzeri türden iç dürtülerin yanıltması, beşeri zaaflar, dünya cazibesinin oyalaması gibi nedenlerden dolayı insan aklının ve ruhunun özü kirletilerek Hakk'a kapatılmaktadır.
Belirli hegemonik güce sahip olan bir uluslararası irade, kendisini ilerde tehdit edebilecek nitelikte olan bir oluşuma, dünyanın en uzak bölgesinde dahi olsa yaşama hakkı tanımamayı amaçlar. Ve bu gaye ile gerekli olan her türlü girişimde bulunmaktan çekinmez. İşte islamı dışlayan bir anlayış ve zihniyet, beraberinde çözülmesi imkânsız sorunlar getirmiştir.
Teyze - Evladım şiiiiit evladım.
Adam - Buyur teyze.
Teyze - Şu parayı şoför beye uzatır mısın.
Adam - Tabii tabii. Al bu da paranızın üstü.
Teyze - Sağol evladım. Berhudar ol. Allahım sana kara gözlü bir hatun versin
Adam - Teyze ben evliyim.
Teyze - Hımmm.
Muavin - Beyler arka tarafa doğru ilerleyelim.
Aksi bir adam - Giitik ya kardeşim. Daha nasıl gidelim. Adamların üstüne mi çıkalım
Dede - Evimin önünden gider mi oğul.
Muavin - Yok dede daha neler. Eminönü Eminönü.
Dede Öfkeli - Niye gider dedin. Eşek oğlu. Tövbe tövbe.
Yolcular - Hey ! dede. Ayıp oluyor ama edep yahu. Yaşından başından utan.
Dede - Ne olmuş yaşıma. Taşı sıksam suyunu çıkarırım. Biz zamanımızda büyüklere saygımız vardı. Kalkar yerimizi verirdik. Hiç kalmamış sizde saygı. Tuh yazıklar olsun size.
Muavin - Arka sıradan parasını vermeyen göndersin.
İki Öğrenci Arkadaştan Biri - Şiit oğlum sesini çıkarma bedavaya getirelim.
Diğeri - Lan oğlum he lan. Susss şiit. Manitalara kola ısmarlarız. )
Aksi Bir Yolcu _ Az önce verdik ya kardeşim. Bir daha mı vereceğiz Allah Allah.
Muavin - Hamile bayana yer verelim. Hey ! Genç. Kalkar mısın.
Genç - Sanki biz doğur dedik.
Muavin - Hanım abla sende şu çocuğunu kucağına al. Trafik ceza keser şimdi.
Genç kız - Benim çocuğum değil be ayol. Ben daha on dokuz yaşındayım yaa (
İlk Defa Dolmuşa Binen Sarışın Kadın -
Muavin Bey. Ne kadar ücreti.
Muavin - İki yüz elli bin lira bayan.
İlk Defa Dolmuşa Binen Sarışın Kadın - Bozuğunuz var mı ?
Muavin - Bu ne demek şimdi bayan lütfen ama.
İlk Defa Dolmuşa Binen Sarışın Kadın - Ya Allah aşkına durur musunuz? İnecek var. Allah belanızı versin
Muavin - Hay Allahım sabır ver. Tövbe tövbe
İki Kapkaççı Fısıltıları - Bak oğlum. Şu herifin cüzdanını alacağız. Ben inerken sen cüzdanı almış olacaksın
Diğer Kapkaççı - Tamam anlaştık
Muavin durakta başlar tekerlemeye -
'' Allahın yarattığı canı Allah alır.
Bu dünyaya kim dama direk kalır.
Binmezsen bu kırmızı dolmuşa,
Seni kim tanır.''
''Haydi gel Karşıyaka Karşıyaka.
Gidiyor herkes camdan baka baka.
Haydi gel hanım ablam sende gel.
Karşıyaka Karşıyaka.
Haydi gel canım abim sende gel.''
İşe Geç Kalmış Adam - Yahu de be adam. İşe geç kalıyoruz.
Öfke Nidasında Bir Kız - Ayyy ayağıma bastınız yaa. Lütfen dikkat eder misiniz.
Adam - Pardon abla görmedim; özür
Yirmilik Delikanlılar - Hehehehehe )))
Öfke Nidasındaki Kız - Ne gülüyorsun be salak
Dokuz Yaşındaki Çocuk - Dolmuşcu abii. Heykele kadar gider mi ?
Muavin - Hangi heykel. Şu memlekette bin tane heykel var.
Dokuz Yaşındaki Çocuk - Hani abii Atatürk heykeli var ya işte oraya kadar.
Muavin - Gider gider taa oraya kadar gider atlaaa.
Dokuz Yaşındaki Çocuk - Sağol abii.
Muavin - Ver parasını.
Dokuz Yaşındaki Çocuk - Ne parası abii.
Muavin - Dolmuş parası oğlum.
Dokuz yaşındaki Çocuk - Abii ama annem vermedi kiii.
Muavin - İyi tamam otur.
Kravatlı Bir Beyefendi
Suskun.
Muhabbeti yok. Sadece dolmuş yazılarını okuyor. Bir gülüş edasında
Ana - İnö. Gene mi geldin lan sen. Neen çabıh bıhtın oynamadan. Lan gette oyna olum oyna. Navar urgumda dolaniğyn cardın kimin. Lan olum savuşta get deyiym saa. Böyün zatı yüremii yen tükettin. Elimden almayasıca seni şeyle. Neen gulasmeyn lan. Büskivit yok deyiym saa. Haradan yaradiym şindi. Üfffff lan olum yeter lan. Dormaz oleyğdım da yanın yanın doreydim. Seni dordom gün öleydim vara şeyle de anasız galaydın. Lanet saa da geri galanına da. De get emminin olunla top oyna, derme çevir, Hayceynen hakeke oyna. Bah fenikim haaa. Aşama bobaaa sölersem gulanı sündürür, tavana asar seni.
Olu - Baneey baneey ben büskivit istiyğm.
Ana - Lan olum yog deyiğm saa. Varda vermiyğm mi lan.
Olu ¬- Baneey baneey istiğm işte. Iıığğğ ııığğğ.
Ana - Zırlama.
Olu - Iıığğğ ııığğğ.
Ana - Hös deyiym saa. Dedeen dedik mi olmalı illem. Gara gara dert yi emi şeyle. Ömrümü günümü yidin. Bu yaşda galasın. Baa bi tat dışlık vermedeiz. Varam evlenmez oleğydım. Başım göl, ayam seldi. Bobamın evi, anamın aşı, tandırımın başı.
Olu - Anaaaa anaaa gıııı anaaa.
Ana - Navar lan.
Olu - Payamlı şiker viiir.
Ana - Lan olum yeter lan ağı zuhum yi. Göron mu gafama arı yapıştı, madeeeem oooyy madeeem.
Ana - Firdöss gıııı.
Gız - Navar anaaa.
Ana - Baa bi eli başında habi viir. Yüremii tüketiyğ bu olan. Gafam don gazanı kimin oldu sahılam. Çek şunun pontirini, burnunun sümönü de sil şeyle getsin Irbaamla oynasın.
Gız - Mısdavaaa mısdavaaa.
Olan - Navarrr.
Gız - Urguma gel şeyle sümönü silicim.
Olan - Baneeey gelmeym gelmeym.
Gız - Anaaaaa gıııı anaaa gelmeyğ Mısdava.
Ana - Gulanı sündür şeyle ele gelsin. Offfff offfff ne miskilimdim. Çirtim çirtimdim. Döşümün tagdasına sumsuk sumsuk vurmadan döşüm heder oldu.
Boba eve gelir / Boba - Kerata urguma gel şeyle. Böyün hınzırlık yaptın mı lan üçkağıtçı.
Olu - Yog bobaaaa.
Ana - Yog herif mısdavam ahıllı olan.
Boba - Aferiiim olumaaa. Lan afferiim lan saaa kerata bag saa ne aldım.
Olu - Neeey aldın Bobaaaa. Büskivit miii ?
Boba - Heee al bakim hadi yeee.
Ana - Herifff herifff şımartma şunu tepemize çıhıcı.
Boba - Yog yooog benim olum yapmaz demi lan kerata.
Olu - Yog bobaaa yapmaaam.
Boba - Aferiiim olumaaa.
Boba - Ayyuuuş. Ayyuuuş.
Avrat - Navar herifff.
Boba - Aç şu televizonu da acansları dinliyek hele. Bi de baaa goyu göpüklü kayfe yap şeyle.
Avrat - Olur herifff.
Boba - Mısdavaayı eyi ki dormuşun avrat gıı. Yeen ahıllı maasim.
Avrat- Yaa herif. Yen ahıllı Antep'te bidene.
Değerli Gaziantepliler Antep şivesiyle dilimin döndüğünce bir şeyler yazmaya çalıştım. Yanlış ve bilmediğim kelimelerden dolayı özür dilerim.
Tüm okuyucularım size de anlama kolaylığı için ve bildiğim kadarıyla Türkçe karşılığını sunuyorum..
Güccüg: Küçük
Olu: Oğlu
İnö : O ne.
Gene: Yine.
Neen : Neden.
Çabıh: Çabuk
Bıhtın: Bıktın.
Gette: Git.
Navar: Ne var.
Urgumda: Önümde.
Dolaniğyn: Dolanıyorsun.
Cardın: Sıçan.
Kimin: Gibi.
Savuş: Çekil.
Deyiym: Diyorum.
Saa: Sana.
Böyün: Bu gün.
Zatı: Zaten.
Yüremii: Yüreğimi.
Yen: Çok.
Büskivit: Büskivi.
Deyiym: Diyorum.
Haradan: Nereden.
Yaradiym: Yaradayım.
Şindi: Şimdi.
Dormaz: Doğurmaz.
Oleyğdım: Olaydım.
Dordom: Doğurduğum.
Şeyle: Şöyle.
Galaydın: Kalaydın.
Galanına: Kalanına.
Derme: İple oynanan bir oyun. Topaç.
Hayceynen: Hatice ile.
Hakeke: Seksek oyunu.
Bah: Bak.
Fenikim: İçim geçiyor.
Aşama: Akşama.
Bobaaa: Baba.
Sölersem: Söylersem.
Gulanı: Kulağını.
Sündürür: Çeker.
Baneey: Bana ne.
Iıığğğ ııığğğ: Ağlama sesi.
Hös: Sus.
Deden: Dediğin.
İllem: İlla.
Gara: Kara.
Galasın: Kalasın.
Baa: Bana.
Tat dışlık vermedeiz: Rahat huzur yüzü göstermemek.
Varam: Keşke.
Oleğydım: Olaydım.
Başım göl, ayam seldi: Başı boş istediği gibi gezip dolaşmak.
Anamın aşı, tandırımın başı: Burası yurdum, yuvam rahat ettiğim yer.
Payamlı şiker viiir. Payamlı şeker ver.
Ağı zuhum yi: Zehir zıkkım ye.
Göron mu? Görüyor musun?
Gafama arı yapıştı: Kafama ağrı girdi.
Madeeem: Midem.
Firdöss: Bayan adı Firdevs.
Eli başında habi: Gripin.
Yüremii tüketğ: kalbimi tüketiyor.
Don gazanı: Çamaşır kazanı.
Pontirini: Pantolon.
Irbaamla: Erkek adı İbrahim.
Mısdavaaa: Erkek adı Mustafa.
Döşümün tagdasına sumsuk: Göğsünün üstüne yumruk vurmak.
Ayyuuuş: Bayan adı Ayşe.
Acansları: Haberleri.
Baaa goyu göpüklü kayfe: Bana koyu köpüklü kahve.
Avrat: Kadın
Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Kürtçe, Rusça, Arapça vs vs derken şimdi de sıra MSN dilinde.
MSN Nedir ? İnternet kullanıcılarının dostlarıyla, arkadaşlarıyla, sevdikleriyle ücretsiz olarak sesli ve görüntülü iletişimi sağlamak amacıyla kurulmuş bir bilgisayar programıdır.
MSN' yi yediden yetmiş yediye, okuma, yazması ve bilgisayarı olan herkes kullanabilir. (M)icro(S)oft(N)etwork ` un kısaltılmışıdır.
MSN Dili Nedir ? Zamane gençlerinin günlük konuşmalarındaki kelimeleri kısaltarak ve değiştirerek internet ortamında yazışması ve konuşmasıdır.
MSN' nin öyle bağımlısı ve alışkanlığı oldu ki konuşurken bile MSN diliyle konuşur olduk.
İşte size birkaç örnekler:
Selam ( slm )
Merhaba (merba)
Nasılsın ( naber, nbr, nassin, nsln )
Tamam ( timam, ok )
Ben ( ban )
Lütfen ( lütfaaa )
Oğlum ( olim )
Kızım ( kızaaaam )
Biliyor musun ( biliyomısaan )
Anlıyorum ( hımmm )
Hayır ( cıx )
Evet ( hı, he )
Niye ( nie )
Değil mi? ( di mi )
Makarna yedim ( mikarna yediom )
Ay cittan yaaane kahv6 yaptim.
Ay hade öptüm şekaar.
Ben kaçar.
Kendine çok iyi bakıyosun timam maa.
Kendine iyi bak ( kib )
Görüşürüz. ( grşrz )
Allahaısmarladık ( hadi papaay )
Dua, istemek, çağırmak, davet etmek demektir Genel manada ise, Allah'a yalvarmak, isteyeceklerimizi O'ndan istemek, dertlerimizi O'na arz etmek, O'nun rahmet ve yardımına davetiye çıkarmaktır Dua, dille yapıldığı gibi, fiillerle, kabiliyetlerle ve halimizle de yapılabilir Dünyadaki sebeplere riayet etmek bir duadır.
DUA MÜMİNİN SİLÂHIDIR!" diyor Allah Rasûlü Aleyhisselâm!.
Dua, insana verilmiş, yaratma sırrıdır... İnsan, dua ettikçe, Allah onunla yaratır!..
Duadan mahrum kalan, yaratılış kemâlâtının sırlarını açığa çıkartmaktan mahrum kalmış olandır.
DUA, insana bahşedilmiş en mükemmel güç olarak tanımlanabilir.
Dua, diyebilirim ki, kerâmettir!.
"Dua ibadetin özüdür" sözünde, önce "DUA" kelimesiyle neye işaret edildiğini iyi anlamalıyız.
"DUA" yöneliştir!...
Dua, Allah'a yapılır... "ALLAH ismiyle İşaret Edilen" ise, âfâkta aranacak bir obje TANRI değil, kişiye şah damarından yakın olan "ÖZÜNDE" de mevcut olandır!...
Bu durumda "DUA" demek, özündekine yönelmek demektir...
Bismillâhirrahmânirrahîm
Allahım.
Günahlarımı affeyle.
Verdiğin, vereceğin nimetlerini bol eyle.
Dertlerime derman,
Acılarıma sabır eyle.
Doğru yoldan,
Dinden, imandan ayırma yarabbim.
Kimselere muhtaç eyleme.
Bedenime noksanlık verme.
Harama el sürdürme.
Bir zalimin ardında süründürme.
Kimselere beni güldürme.
Kötülerden,
Kötülüklerden uzak eyle.
Anama sağlıklı ömür,
Babamın mekanını cennet eyle.
Mutluluk, huzur,
Hayırlısından bir iş, eş, evlat nasip eyle.
Dualarımı kabul eyle yarabbim.
düşümde bile tedirgin
kızgın
ve kavgalısın kendinle
kireç bulaşığı bir mala etmişsin öfkeni
duygularını bir kazıyor
bir sıvıyorsun gönlüne
bu ne işkencedir bilir misin
adam gibi adam olanın yüreğine
yapma can
yapma
yazık ediyorsun güzelliğine
ben seni kirpiğimin kuytusunda
şarkıların ıssızı bir mezrada bulmuştum
bir seher vaktiydi
ay ışığı saçlarımı okşamaktan yorgun düşmüştü
ve çekilirken mâbedine
sesinin buğusuna bulanmış şiirleri bırakmıştı ellerinin yerine
ahengine ömrümü vereceğim
ve hatta verdiğim o tılsım üçgeni kelimelerle
bir ömrü bana yeni baştan yazdırdığını bile bile
gittin
gittin ey yar
niye
söyle niye...
üç gün değil miydi toplamı
ikisi gitti
bir gün kaldı bizden geriye
özlemenin tarifi yok cümlelerimde
hatta izin tozun yok bilinse de
gün düşmemiş bir tapınak var içimde
mermer basamakları aşınmış adımlarımdan
levhalarında harfleri solmuş küskün ismin
kandilleri sönmüş
mumları erimiş
kızgın mı kızgın
azab-en nâr bir hasret delirmiş kubbelerinde
ah yar...
düşümde bile tedirgin
ve kavgalısın kendinle
bu ne işkencedir haberin var mı
bir yandan kanatırken suskunluk
bir yandan tuz basar takvimler
yara üstüne yara açılan cüzzamlı gecelerin tenine...
1. Hakkı, halka şikâyet etme! Kendisi muhtaç olmayan padişahı sakın ola muhtaçlara şikâyet etme, gördüğün bütün muhtaçlar onun adamları!
2. Sakın Hakkı sorgulama! Neden, niçin niye gibi başlayan sorulardan uzaklaş. Sorgularsa ancak O sorgular unutma!
3. Yükünü halka taşıtma! Kimseye zahmetini çektirme. Dostların, arkadaşların, tanıdıkların veya tanımadıkların sakın ola senden sıkıntı duymasın. Mümkünse zahmete sen gir, şikâyet etme, sızlanma.
4. Kesinlikle kimsenin noksanını görme. Bunu başarabilirsen çok iyi olur. Ancak görmemeyi başaramazsan asla söyleme, konuşma, ima etme! Bir kimsedeki noksanlıkları gidermenin iyi yolları vardır ancak, önce kendimizden o noksanı gidermemiz lazım unutma! Kendini asla başkalarından üstün görme.
5. Halkın dışında kalmak gibi bir yol arama, halkın içinde ol ama Hakla beraber ol. Her nerede olursan ol kalbin daima onunla olsun.
6. Övgülere nefsini kapat, sevinmeyi durdur. Yergilerden de üzülmekten kurtul. Bunu başarabilirsen önemli bir adım atılmış demektir.
7. Her bilgiden daha üstün bir bilgi, her bilenden daha iyi bilen biri, her duraktan daha üstün bir durak daima vardır ve bu namütenahi devam eder.
8. Bildiklerimiz sadece aklımızın kavradıklarıdır. Aklın kavradığı şey ne olursa olsun daima gerçeğin çok uzağındadır. İnsan içyüzünü kavrayamadığı şeylere sabredemez, isyan eder.
9. Aklın kabul etmediği ancak kalbe gelen, hoşnutluk veren ve kelimelere sığmayan, anlatılamayan hal asıldır.
10. Kudrete değil acziyete talip olun. Korunma zırhına sahip olmayan sakın ola kudret silahını eline almasın yoksa başka bir silahın hedefine girer. Hangi işi yapıyorsanız o işi en iyi şekilde yapmaya devam edin ancak kudretin sizde olduğu fikrini terk ederek çalışın ve başarılı olun.
11. Bütün dert, keder ile sevinç ve neşenin aklınıza ters gelse de aynı şey olduğunu bilin, fark gözetmeyin. Kahır ve lütuf aynı ağaçtan gelen biri tatlı diğeri ekşi meyvelerdir. İkisi de aynı yerden gelir, imtihan içindir. Fark gören, birinden hoşlanıp diğerinden çekinen ilerleyemez.
12. İbadet, hayır ve iyiliklerini kimseye gösterme, söyleme, anlatma, ima etme. İçinden bunları teşhir etmeye yönelik gizli, açık baskılar gelir aldanma. Nefsine ne kadar ağır gelirse gelsin gizle!
13. İbadet, hayır ve iyilikleri sakın ola kendinden bilme, O'ndan bil, sana yaptırdığı için de minnettar ol. Suçlarını ise sakın kimseye yükleme, hele O'na hiç yükleme, kendinden bil, suçunu kabul et.
14. Az yemek, az uyku ve az konuşmayı hedef al. Bunların aksi durumlar geminin tamiri içindir, gemiyi bırak Nuh'a uy. Yamacılığı terk et.
15. Kalpte O'ndan başka sevgiye yer bırakma, var olanları temizle.
16. Heva-heves ve hırsı terk et. Rızk endişesi taşıma. Bu endişe ile iman birbirinin zıddıdır, biri diğerini giderir. Olacağın ve geleceğin konusunda telâşe duyma, sadece çalış ve tevekkül içinde ol.
17. Bütün fikirler ya geçmişe, ya da geleceğe aittir. Bunları yok edersen sıkıntın, müşkülün hallolur!
18. Cennet beklentisi ve Cehennem korkusunu kalbinden çıkart, beklentin bunlar olmasın. Cehennem ateşinden korkmak yerine cehennemin yaratıcısından korkmayı başarabilirsen kazanırsın; Nur nar'ı söndürür. Allah korkusu ise halk arasında anlatıldığı gibi bilinen bir korku değildir. O korku ancak sevgi ve aşk içinde olanların anlayabileceği bir korkudur. Kısaca farenin kediden korkması gibi değildir.
19. Bütün bunlar varlıktan geçmenin, yani ölmeden önce ölmenin, yani kalbi nura taşımanın anahtarlarıdır. Ahiret yurdunu düşünmek, tefekkür etmek, özlemek ve sevmek bunu hızlandırır.
20. Bütün bunları yapacak gücümüzün olmadığına, ancak O'nun vereceği güç ile bunların başarılabileceğine, yani onsuz olmayacağına da çok iyi inanmak ve O'ndan bunu istemek gerekir.
21. Bütün bunlardan sonra açılan yolda, bunlara da ters haller de gelişir, o senden değildir, artık sen yoksun. Bunlar bir dönem için vardır, yani sen varken vardır unutma!
Selam sana asker...
Güzel yavrumuz Murat 'bugün,o mukaddes kutsal Vatan görevine seni yolcu ettik .Ne zordur askere bir şeyler yazmak.
Oğlum Berk'le yaşamıştım o gurur ve gözyaşını beş yıl önce ..Van ilimize Vatan görevine gittiğinde,ağlama halam ağlama ya demiştin ,zor be Murat zor ya;şimdi sana dinmiyor gözyaşlarım ...
Hep yanımda olmuştun hafta sonları,bana ayırıyordun tatil günlerini,biraz olsun teselli buluyordum,sana söz vermiştim halam ,mutlak geleceğim diye gelmez olurmuyum bir tanem.Yarın sabah teslim oluyorsun ve bizleri beklemeye o şanlı asker kıyafetinle.Nasıl yakışacak biliyormusun o badem gözlerine asker yeşili ,ışıl ışıl olacak yüzün ,anılarına ekleyeceğin çok şeyler olacak ,birde yeni arkadaşların onları öyle çok seveceksin ki ;yeni kardeşlerinin yerini inan ki hiç bir arkadaşın tutmayacak.
Çok özel onlar çok özel...
Bak baban ağlamadı ,neden mi,baban, babamı hatırlamıyor bile ;işte o yüzden ağlamadı ,seni görme şansından dolayı çok mutlu,göremediği babasından dolayı,sende gideriyor babamın özlemini ve ağlamıyor,hem niye ağlasın ki,aslan gibi oğlunla onur ve gurur yaşıyor...
Murat ,yaz geliyor ya içim buruk olmaya başladı nedendir bilmem, hav havım Baronu senle hafta sonları Caddebostan sahillerinde gezdiriyor ,dönüşte de Türk kahvesi içiyorduk ya;bak sana söz ;sen teskereni alana kadar o kafenin önünden bile geçmiyeceğim..
Mine ve Müge'yi çok özliyeceksin biliyorum ,onlar da abilerini çok özlüyecekler,annenle baban da onlara bakın abinin şu kadar günü kaldı,diye anlatacaklar,Mine büyük anlar da Müge daha ilk okul birde ya neyse onu da dersleri avutacak..
Sana kızıyorum biraz halacım neden bu kadar güzelsin diye,gelince aşık olup gelince sevseydin ya Özge'yi neyse ki uçak kalkana kadar ağlamadı da duymadın...
O özlem yağmuru ,öyle çabuk, güneşler açtıracak ki,bu heyecanlı ve yağmurlu günü anlatacağız anı olarak Vatan borcu halacım,bizler rahat uykumuzda sen gibi aslanlar nöbette ,ne güzelmiş ASKER halası olmak...
Sabah görevin başlıyor,haydi hazırlan Asker güzel bir selam ver Komutanına ve o güzel gülüşünle bak birinci günün bitti bile..
Hayırlı teskereler halam sana ve tüm Mehmet'çiklerimize...
Ay Yıldızlı şanlı Bayrağımız dalgalanıyor bak nazlı nazlı ,haydi nöbete..!
İlk görüşmelerinde ısınmıştılar birbirlerine.Elleri tutuşmamıştı, lakin gözleri ısıtmıştı yüreklerini.Özlemleri vardı ikisinin de, ertelenmiş, yaşanmamışlıkların intikamı alınacaktı.Sevdikleri hep vardı.Dostları akrabaları arkadaşları, olmayanı; ellerini tuttuğunda titreteniydi.Oysa şimdi tam karşısındaydı,daha elleri buluşmadan titredilerDilleri konuşuyor olsa da asıl anlaştıkları gözleri ve kalpleri idi.
Konuşurken yüz hatlarına dikkat kesilmişcesine bakıyorlardı birbirlerine.Mavinin işlediği bakışların odağına kahvenin tonları girmişti, ayırmadılar uzun süre renklerin buluşmasını..Sessiz kaldıkları dakikalara, hesaplaşmalarını sıkıştırıp, yıllara kafa tutuyorlardı, birbirlerinden habersizce
Mayıs ayının ortaları ılık bir akşam üstü doğum gününü takip eden bir günde, namütenahi bakışların kalplere süzüldüğü bir anda, işte bu diyebildiler.. İçlerinden, gecikmeden itiraf ettiler kendilerineO an'ın bitmesini hiç istemiyorlardıKorkuyorlardı yaşamın getireceği tuzakların üstesinden gelemeyip yenilmekten..Hatta kaybetmekten
Birbirlerin'den habersiz biri kırmızı örtü takmış diğeri kırmızı hırka giyinmişti.Yakışmış demek zor geldi ikisine de, yakışmamıştı hiç kimseye..!Diyebildilerse de duygularını sadece bünyelerinde muhafaza ettiler.Ortak renkleri olmuştu ateşi simgeleyen kırmızı..Ve ilk günden başlamıştılar birbirlerini yakmaya..Gözleri parlıyordu ikisinin de, ayakları daha sağlam basıyor, dizlerine takat gelmişcesine kilometreleri devirebileceklerinin hesabını tutuyorlardıOmuzları dik olarak yürürken gözleri gökyüzünün maviliğine değdi.
Mavinin bu kadar güzel oluşunu sevgilinin gözlerine bağlamıştı sevdiği
Konuştukca farkına vardılar ki; İkisinin de benzer yanları vardı...
Bumuydu?
Onların mıknatıs hızıyla çekim gücünü artıran
Artık günler; yakınlarına gülen gözlerin hesabını vermekle geçiyordu. Kimseye açıklama yapmaktan hoşlanmasalar da bu başkaydı herkes bilsin istiyorlardı.Hatta bir tepeye çıkıp AŞIĞIM ve ÖLMEKSE sevgiliyle olmalı diye bağırabilirdilerŞımarıklık sayılır korkusu susturmuş olsa gerek
Tepeye çıkmadılar!
Yüreklerinin duvarlarını tırmanmak yetti onlara
Sevgili çağı devirmişti, kız miladım diyorErkek sismolojik sevdam.
Erkek deprem etkisi yaratsın istiyordu... Sevgili, onun yüreğinde..Depremden arta kalanı görmek onun beklentisiydiGüçlü görüntüsünün altın da yumuşacık bir yüreği vardıAma beklentileri kusursuzluk içeriyorduOnun aşkı mükemmel olmalıydı...Kendisine yöneltilen soruları özgürlüğüne müdahale edilmiş olarak algılıyor olması, en belirgin özelliğiydi.Benlik duygusu yüreğine müdahale ediyordu. Kararları veren yüreği değil di, bütün katılığı bundan dı.
Kız da detaycıydı ayrıcalıkları olsun istiyordu sevgilinin.Sıradanlıktan uzak yaşamak tercih sebebiydi, Bütün derdi; Sokrates'in dediği gibi " İNSAN KENDİNİ TANI" felsefesiyle hayatını nidame ettirmekti...Sevdiklerini yüzlerine karşı eleştirebilecek kadar samimi lakin arkalarından savunabilecek kadar güçlü olmayı tercih eden bir kız..
Ortak yönleri merhametleri
Artık cicim ayları geçiyor desem de onların kavgaları en başından sürüyordu, onları; yürekleri kenetlemiş ayrılamayışları ondandıDeprem öncesi artçılar sevgililerin bedenlerini esir almıştıBir iki üç ve her biri ayrı yıkım hızı boyutunda
Futursuzca savrulan kelimeler varlığını göstermeye başladığın da, kızın yüreğine ilk darbe vurulmuştuSebepli sebepsiz bağırmalara tanıklık eden kız anlamaya çalışıyor, nedenini bilememenin ızdırabıyla kıvranırken tek düşündüğü sevgiliyi bu kadar strese sürükleyen konunun ne olduğunu öğrenip sonuna kadar yanında olup birlikte üstesinden gelmekti
Oysa erkek:Ya suskun ya kızgın kendi sınırları içerisin de, bir kale örmüş etrafına, surları göğe kadar uzanan. Kimsenin, değil surlara tırmanmasına, yaklaşmasına bile izin vermiyor.Oysa sert tavırları görünüşüne ihanet ediyorBunun bilincinde olan kız tepkisini göstermek istiyor, yakışmıyor diyecek, lakin o da hata ediyor, incitiyorİncinmişliğinin intikamını alıyor
Anlam veremediği; Neydi? Bir gün önce yüreğini ısıtan adamın, bir gün sonra dağladığının sebebi
Kız kendisini teselli ediyordu..Sevgiliyle geçirdiği şefkat dolu anlar haklılık payını artırıyordu..Ayrıca öyle görmüştü aileden önemli olan zor anlar da sahiplenmekti sevgiliyi
Yoğun iş temposu diyordu, onun etkisi olmalı..Hasta olabilirmiydi? Yada alkol sorunu mu vardı? Sorular hadli hadsiz işgal ediyordu kızın beynini tek cevap surları tırmanmaktaydı
Vazgeçmeyecekti, bunu yaparsa önce kendinden olacaktı.O zaman ölmek demekti. Oysa ölümü birlikte karşılayacaklardı
Ayrıca evlenme teklifini de böyle bir günde etmişti..Önce bağırtılar eşliğinde kavgalarını etmişlerdi sonra evlenme teklifi.. Tereddütsüz evet demişti kız gözyaşları içinde, erkek o gün kırmızıyı işlemişti kıza okuduğu şiire
Bütün bunların akabinde, bir gün telefonun ahizesi tanıklık etti kızın gözyaşlarına
İstemiyorum seni diyor du erkek avazı çıktığı kadar, ONURSUZLUK etme.Oysa kızın bütün derdi VEFASIZLIK etmemektiKırgındı kızın yüreği; mutlu olma, huzur sana uğramasın derken haksızlık ettiğinin farkındaydı.
Sevgiliye son kez haykırmak bütün derdi
Unuttum sana dair kötü sözleri, bende ki yerin YÜREĞİN.
Sevgi selinde anlatıyordu Elini göğsüne siper edip, acısını bastırarak, şahsiyetin en yücelerde ki seyrine daldım gülen gözlerindeAcıyı motif motif işlemiş yüreğinin cidarına
Gücünün farkındaydı, İnanmışlığın hediyesiydi ona sunulanSığındım diyordu yaradana bunca acı bitirirdi Olmasaydı inancım ve çocuklarım
Katlanıyordum çocuklarımın hatırına, babasız kalmasınlar istiyordum eve gelip başlarını okşamasına razıydım.Birlikte izlenilen filmlere gülmeleri, oynamaları, didişip bitkin düşmeleri, acılarımı hafifletiyordu bir nebzede olsaTüm bu olanlar içerisinde kaç kez evimde, kendi yatağım da ağırladım istenmeyen misafirleri,
.Hatta onlar ağırladılar beni,
İş dönüşü kapıyı açtığımda konuk ettiler yatak odasına
Erken çıkmamış olsaydım avuntusuyla teselli ediyordum kendimi..Biliyor olmam görmem kadar ağır değildiAhh çocuklar dedim kendime, birde kaçarak evlenmenin acısını hissettim ta yüreğimde..
Evlilik kolay olmasa gerek, birde yavrular..! Anneydim; katlanmak en asli görevim sadık kalmak da ahlaki değerimDiyerek hayatta kalma mücadelesiyle büyütüyordum evlatlarımı
Zaman akıp gidiyordu, aldanmışlığımın ardından sevgimin boyutunu ölçerken..
Çocuklarımı yetiştirip hepsini okutma gayretine düştümKolay olmadı.. Lakin gücü sınırlı olmayan bir Yaradan'ın sığınağına girmişliğim vardıOkuyup adam olmalıydılar gayretler ve çalışmalar heba olmadıikisi erkek biri kız olan çocuklarım mesleklerini ellerine alıp ev bark kurduklarında üzerimden tonlar kalkmış hafiflemiş kuşlar kadar özgür olduğumu hissetmiştim ilk kez
Çocuklarının mürüvvetlerini anlatırken gözleri ışıldayan kadının birden hüzün çöktü parlayan yüzüneEşine açtığı boşanma davasının gerekçesini söylüyorduHer şeye boyun eğdim ama bu eve başka bir kadın getirirsen o gün boşarım seni demiştim.. Kendisine! Derken göz pınarları artık dinlemiyordu kadınıYılların intikamını alırken yüreğinde ki sevgiden hiçbir şey kaybetmeyişinin hayranlığını yaşıyordum
Mahkeme sonuçlanmış mal varlığı ikiye bölünmüş tazminat, yıpranma, avukat parası derken adamın elinde pek de bir şey kalmamış, yaşadığı kaçamak ilişkilerden başka bir de genç bir kadın
En acısı şimdi sende gel diyor olması.
Hayır demişsinizdir herhalde dedim.
.Yok dedi vakur bir edayla Eğer ki; o kadının üstüne başka bir kadın getirirse tekrar giderim, mal varlığını üzerine verir nikahını da istemem.. Diyordu
Düşündüm nasıl yani
Oysa çok basitti cevabı Kaybolan gururunu istiyordu.
İnsanların huzurlu yaşamasına vesile olan, hayatlarının devamını sağlayan en önemli değerlerden biri de adalettir.
Adalet, zulmetmeyerek herkese hakkını vermek ve her şeyi akıl, mantık ve hikmete uygun olarak yerine getirmektir. Adalet, zulmün karşılığıdır.
Kainatı yaratan, kuşatan, insanların huzurlu bir şekilde yaşamasını isteyen ve zulmün her çeşidini yasaklayan yüce Rabbimiz, bir ayet-i kerime de şöyle buyurmaktadır:
" Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder." (1) Adaletli davranmayan insanlar, gerçek insan olma şerefine kavuşamadıkları gibi, böyle insanlardan meydana gelen milletler ve devletler de huzur ve güven ortamının meydana gelmesi de mümkün değildir. Adaletin olmadığı yerde barışın, güvenin ve istikrarın varlığından söz edilemez. Zira hakkını aramak, zulme tepki göstermek insanların fıtratında vardır. Bu hakkın, adaleti icra eden kişi veya makamlarca verilmemesi halinde kişiler kendi imkanları ile hakkını arama yollarına başvuracaklardır. Bu da istismarın, küskünlüğün ve güvensizliğin kaynağı olacaktır.
Tarihte adaletsizliğin ve zulmün baş gösterdiği toplumların uzun süre yaşadıkları görülmemiştir. Nitekim nice Nemrut, Fravun, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi zalimler yok olup gittiler.Oysa ki Allah zalimleri asla sevmez (2)
Cihana adaleti getiren yüce nebi (s.a.v.) dönemindeki şu olaya ibretle bakalım. Mahzumi'ler den bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kureyş'in yüksek bir ailesine mensup olduğu için bu kadının ceza görmemesini istiyorlardı. Peygamberimizin çok sevdiği Hz. Usame'yi bu kadın lehine aracı göndermişlerdi.
Rasul-i Ekrem buna karşı şöyle buyuruyordu. " israiloğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirler üzerin de en şiddetli cezaları tatbik eder, nüfuslu ve zengin olanları bu cezadan muaf tutarlardı."(3)
Aileden devlete kadar küçük- büyük bütün toplumların huzurlu ve uzun süre hayatlarını idame edebilmeleri için yetki ve sorumluluk taşıyan herkesin adaletli olması gerekmektedir. Yazımızı şu müjdeli hadis-i şerif mealiyle bitirelim. " Şüphesiz ki adaletli davrananlar kıyamet gününde Allah'ın nezdinde nurdan yüksek minberler üzerinde bulunurlar." (4)
Yüce Allah, varlıklar içerisinde insanı değerli ve şerefli bir konumda yaratmıştır. Bu bakımdan insan, saygı ve hürmete layıktır. Bundan dolayıdır ki, yüce Allah her şeyi insanoğlunun emrine amade kılmış ve sayısız nimetler vermiştir. Nitekim bir Ayet-i Kerime'de : " Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız." (1) buyurmaktadır.
İnsan ya doğuştan veya ömrünün sonraki yıllarında bazı nimetlerden mahrum kalabilir. Mesela gözleri görmeyebilir, kulakları işitmeyebilir, ayağı veya kolu sakatlanabilir Bu gibi durumlarda ona düşen görev sabredip gerçeği kabullenmek ve sahip olduğu diğer nimetleri en iyi şekilde değerlendirip şükretmelidir. Yoksa isyan etmek, hayata küsmek, insanlardan kaçmak, hem bir çözüm yolu değil hem de Allah'ın ve insanların nazarında küçülme olur.
Her insan, farklı bir yetenek ve değişik bir yapıda yaratılmıştır. Yüce Yaratıcı, böyle takdir etmiştir. Hiç kimsenin buna itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü Yüce Allah, yoktan var ettiği her şeyi kendi hikmet ve takdirine göre yaratır. Fizîki engellilere destek olmak, dinimizin emrettiği bir görevdir. Yüce Allah, insanoğlunu gücünün yettiği işlerle sorumlu tutmuştur. Bunun için, özürlülerle ilgili özel hükümler koymuş, inananların her konuda birbirleriyle dayanışma içerisinde bulunmalarını emretmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de engellilerle ilgilenmiş; onların yeteneklerini değerlendirmiş ve onlara yapabilecekleri çeşitli görevler vermiştir.
Ashabından görme engelli Abdullah İbn Ümm-i Mektum'u, kendileri Medine dışına çıktığı günlerde yerine vekil bırakmış olmasını bir örnek olarak hatırlatabiliriz. İnsan bedeninin bazı fonksiyonlarını yitirmiş olması, yani engelli olmak, insan için bir kusur sayılmaz. İnsanları fizikî durumlarına göre değerlendirmek veya ayıplamak, dinimizce günah sayılmıştır. Nitekim bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.): "Bir kimsenin mü'min kardeşini (herhangi bir kusuru veya fizikî engeli sebebiyle) küçümsemesi günah olarak ona yeter"(2) buyurmuştur.
Hem unutmayalım ki, bu dünya hayatı bir imtihan yeridir. Ve yüce Allah hiç kimsenin dış görünüşüne, cinsiyetine, ırkına, makam ve mevkisine bakmaz. Sadece kullarının iman, ahlak ve davranışlarına bakar. Nitekim bir Ayet-i Kerime'de şöyle buyrulmaktadır: " Allah katında en üstün olanınız, en çok takvalı olanınızdır." (3)
Bilelim ki mü'minler birbirlerinin kardeşidir. Bu bakımdan Müslümanlar kendi aralarında birlik ve dayanışma içinde olmalı, darda kalmışların, acizlerin yardımına koşmalıdır. Engelli Müslümanlara destek olunmalı, onlara yapabilecekleri işler vererek hem onurları korunmalı, hem de düzenli bir gelire sahip kılarak , mutluluk içinde yaşamasına yardımcı olunmalıdır.
Konumu şu Ayet-i Kerime'lerin mealiyle bitiriyorum: " Andolsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz Sabredenleri müjdele!..
Onlar ki, kendilerine bir musibet eriştiği zaman "Muhakkak biz Allah'a aitiz ve muhakkak ancak O'na dönücüleriz!.." derler.
İşte Rablerinden bağışlanmalar ve merhametler hep onlaradır. Ve yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır. (4)
Cenab-ı Allah varlığını ve birliğini insanlara duyurmak için zaman zaman peygamberler göndermiştir.Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusudur.Bütün peygamberler onu müjdeledi, bütün semavi kitaplar ondan söz ettiler. Peygamberimiz inançsızlığın, ahlaksızlığın, zulmün ve cehaletin insanlığı kapladığı bir zamanda, bir hidayet meş'alesi olarak Miladi 571, Rabiülevvel ayının 12. gecesinde Mekke de dünya ya geldi. Bu teşrifiyle bütün kâinat huzur ve mutluluğa kavuştu. Süleyman Çelebi Hazretlerinin dediği gibi:
cümle zerrat-ı cihan edup nida
çağrişu ben dediler ki merhaba
merhaba ey alî sultan merhaba
merhaba ey kani irfan merhaba
merhaba ey sırrı Furkan merhaba
merhaba ey derde derman merhaba
Evet bütün kainat lisan-ı haliyle merhaba hoş geldin, sefalar getirdin ey Allahın Rasulü diyorlardı. O'nun doğuşuyla aleme rahmet ve bereket doldu. Geceler ve gündüzler rengarenk çiçekler açtı. Sözler ve sohbetler O'nun la güzelleşti. O'nun cesaretiyle zulüm ve cehalet, yerini adalet, merhamet ve ilme bıraktı.
Cenab-ı Hak, Peygamberimizin de en büyük mucizesi olan kutsal kitabımız Kur'an da şöyle buyurmaktadır: " "Deki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (1) İnsanoğlu, sosyal hayatın da, iş hayatında, ilimde, sanatta, edepte, erkanda ona uymadıkça hüsrandadır felakettedir.
Peygamberimizin hayatı incelendiğin de onun örnek davranışlarını herkes rahatlıkla görecektir. Peygamberimiz kimsenin ayıbını araştırmaz, kimsenin sözünü kesmez, kimsenin gizli hallerini araştırmaz, kendisini ilgilendirmeyen konularla meşgul olmazdı.
Peygamberimiz zengin- fakir, efendi- köle küçük- büyük ayırımı yapmadan herkesi eşit tutardı. Çocukları sever, ilgilenir, büyükleri sayar, hürmet ederdi. İkram etmeyi çok severdi. Kimseyi eli boş çevirmezdi. Bütün işlerini tam bir düzen içinde yapar, vaktini boşa geçirmezdi.
Dürüstlükten ayrılmaz, söz verdiğinde tutar, emanete asla hıyanetlik yapmaz, şakayla da olsa yalan söylemezdi. Kısaca her şeyi ile örnek bir insandı. Nitekim Cenab-ı Hak bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
" Andolsun, Allah'ın Rasulünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır." (2)
Kutlu Doğum demek ; Hz. Peygamberi anmak, daha önemlisi O'nu anlamak ve temsil ettiği değerler bütününü tanımak, Allah tan getirdiği ilahi davetini, sünnetini ve ahlakını anlamak, O'na duyulan engin sevgiyi gönüllere yerleştirmektir. Bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün Müslümanlar O'nun dünya ya gelişini "Mevlid Kandili" olarak kutlamaktadır.
Ülkemizde de Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı işbirliği ile 1989 yılından bu yana "Kutlu Doğum Haftası" olarak kutlanmaktadır.
Bu duygularla hepinizin gelmekte olan mevlit kandilini kutluyor, hepimizin O'nu daha iyi tanımasına vesile olmasını diliyorum.
Dün oğlum çok güzel görüntülü bir ileti göndermişti.
Bilim adamları maymunların zeka düzeyini ölçmek için çeşitli deneyler yapıyordu.
Deneylerden biri;Sehpanın birinin üzerinde oyulmuş bir daire vardı.Başka bir sehpada da 3 tane saplı geometrik şekil duruyordu.Oyulmuş çukura tam oturacak bir daire,bir üçgen,bir de dörtgen vardı.
10 m ileride yanyana durmuş iki maymun,elinde muz bulunan bilim adamının işaretini bekliyorlardı.
Maymunun biri komutu alır almaz,3 seçeneğin bulunduğu masaya yöneldi.Kısa bir teredütten sonra saplı üçgeni alıp dairesel oyuğun olduğu masaya yöneldi.Çabalarının sonuçsuz olduğunu görünce üzülerek yerine oturdu.Kaybettiği muza mı ? yaptığı yanlışa mı üzüldüğünü anlayamadım.
İkinci maymun gelen komutla birlikte,Seçenek sehpasına geldi.Daireyı sapından tutarak,oyuk dairenin içine oturttu.Muzu hak etmenin sevinciyle yerine geçti.
Muzu soymaya başladı.Üzgün olan arkadaşına baktı.Elindeki muzu tam ortasından bölerek arkadaşına uzattı.
Birlikte yemeye başladılar..
Aklıma yarışmalarda birbirlerini çiğneyerek ,birbirlerini eleyerek ödülü almaya çaba gösteren insanlar geldi.
İNSANLIĞIMDAN UTANDIM.........!!!!!!!!!!!!!!!!!