"Unutmak istiyorum" diye söze başladı kadın. "Aslına bakarsanız bir çok şeyi unutmuş da olabilirim. Bilmiyorum ki."
Düzensiz ritimlerle atan telaşlı bir kalbi, tüm çıplaklığıyla yansıtan gözleri, öyle derin ve biçimliydi ki, yüzüne baktığınızda gözlerinden başka bir şey göremiyordunuz.. Daha bir dakika bile geçmeden "gözlüklerimi takayım" diyerek çantasından yüzünün neredeyse yarısını kaplayan, kalın çerçeveli, siyah güneş gözlüklerini çıkardı. "yoksa devam edemeyeceğim."
Zayıf bir kuşun ayaklarını andıran ellerini birbirine kenetleyerek devam etti.
"Niye buradayım ki ben? Biliyor musunuz bunu hep yapıyorum. Önce geliyorum. Sonra bundan pişman oluyorumHatta başlamadan çıkıp gittiğim de çok oldu.."
Büyük bir dikkatle kadını dinleyen ve henüz notlar almaya başlamamış adam söze girdi.
"Kalmanız ve devam etmeniz için tabii ki sizi zorlayamam..Ama devam etmeye karar verirseniz,unutmak istedikleriniz veya unutmuş olabileceğiniz şeyler hakkında konuşabiliriz"
Bu cümlelerin kendine ulaşması ve karar vermesi için gereken sürede, parmak eklemlerinde birikmiş sıkıntıyı ince çıtırtılarla boşaltmaya çalıştı. Kısacık bir gevşeme molasından sonra, bir eli, - kaybolmaktan korkan birinin tanıdık bir ele yapışması gibi - diğer elini sıkı sıkıya kavradı yine. Kalbini yüzünde taşıyan kadının, gözlerinden sonra ellerinin de çok şey anlattığına karar verdi doktor.
"Eşimi ve kızımı kaybettim. Beş yıl önce bugün Ama görüyorsunuz ben HALEN yaşıyorum"
Bir arı kuşunun kanat çırpışı kadar sessizlik oldu.
" Bir kanser hücresi gibi her koşulda yaşayabiliyorum."
Devam etmekle etmemek arasında gidip geldiği, karmaşık ruh halinin suçluluk duygusuyla dolu olduğu çok açıktı. Konuşması; kısa, mütereddit molalarla kesik kesikti.
Masadaki bir kalemin yuvarlanarak yere düşüşü duyuldu. Kalemin intihar sesi tekrar başlamasına işaretmiş gibi kaldığı yerden devam etti.
"Her şeye rağmen yaşama devam etmeyi, insan onuruna çok aykırı buluyorum."
Sıkıntılı bir sinek odada konacak yer arıyordu.
"Onların yanına gidecek cesareti bulamadım kendimde. Ama bu tarafa da ait değilim. Acıdan öleceğimi düşünecek kadar canım yanıyor.Acımın büyüklüğü konusunda kendimi kandırıyorum belki de."
"Bu arada kalmışlık duygusunu, hayatınızın diğer dönemlerinde yaşadınız mı hiç ?" diye sordu doktor.
"Ah tabii ki. Tüm hayatım boyunca . Ne tam anlamıyla çılgın olabildim ne de aklı başında. Hep sıkılan, sıkışan biriydim.. "
" Unuttum dediğiniz şeyler peki? "
"İnsanca duygularım; özlemek, sevmek, beklemek,sevinmek,şaşırmak gibi. Bunları unutmuş olmalıyım ki halen yaşayabiliyorum..Kocam ve çocuğumla ilgili anılarım bile can çekişiyor artık. Peki ya duygularım ne durumda? Duygularım eskisi kadar güçlü olsalar, her sabah yeni bir güne uyanıp o büyük trajedinin üstüne bir bardak sıcak çay içebilir miyim? Unutmuşum işte. Daha iki gün önce, gittiğim bir filmde, kendimi bir kaç kez gülerken yakaladım.."
"Unutmak olarak adlandırdığıız durumun hayatınıza olumlu etkileri olmuş ama. Olaylara ve insalara saplanıp "
Kadın cümlenin bitmesini bekleyemedi ve hiddetle atıldı.
"Olaylar ve insanlar dediğiniz.Pardon anlayamadım! Ben hayatımın ana kirişlerinden bahsediyorum. Sakın şu klişe lafları etmeyin. En az yüz kere duymuşumdur.Hayata ihanet etmemek adına kendime, sevdiklerime ihanet ediyorum her gün.. An be an beş yıl önceki o kara günden uzaklaşıyorum..Dört bir taraftan kuşatılmışım. Bir dost sürprizi bir haftamı yaşanır kılıyor bazen. Başka bir gün, parkta oturmuş ağlarken sevimli bir kuş gelip tam önümde, zıplayarak şakımaya başlıyor, saatlerce onu seyrediyorum. Alt komşumun küçük oğlu bitmek bilmeyen oyuncak ve şeker siparişleriyle beni bir şekilde meşgul etmeyi başarıyor. Benim gördüğümü görebiliyor musunuz?. Hayat ne kadar sinsice yapıyor yapacağını; küçük bir çocuğun masum istekleriyle çıkıyor karşıma, ayağıma dolanan bahar çiçekleriyle Hayat o kadar hain ki, bir zamanlar "onsuz yapamam" dediğim eski bir sevgiliyle, tesadüfen karşılaşmalar bile tertipliyor. Sonra bir bakıyorsunuz, sıradan bir filme gülmeye başlamışsınız. Nasıl oluyorsa oluyor, bu kadar küçük şeyler, çok büyük bir acıya kafa tutmaya başlıyor işte."
Gözyaşlarını silmek için gözlüğünü çıkardı.
"Ama bu demek değil ki acı çekmiyorsunuz .Bir taraftan da ölecek kadar acı çekiyorsunuz.. İşte tam bu noktada, ben nerede olduğumu, kim olduğumu anlayamıyorum. Bu karmaşaya gerek olmadığını, insanların bu kadar büyük kayıplar karşısında sadece ruhen değil bedenen de ölmeleri gerektiğini düşünüyorum halbuki. .."
Sustu. Yaşlı gözleri, cama çarparak ısrarla dışarı çıkmaya çalışan sineğe takılmıştı.
"Bakın" dedi. "Ne camın ölümcül sertliği ne de pencerenin pervazında birikmiş ölü sinekler durduramıyor zavallıcığı.Camla çarpışmaktan ince kanatları taraz taraz olmuş, bacaklarından biri koptu kopacak. Görmediği bir duvara defalarca çarpmanın fiziksel ve psikolojik yıkımını umursamıyor hiç. Her sortide sanki ilk kez deniyormuş gibi. Ama benim bu sinekten bir farkım olmalı değil mi?"
Seansın başından beri dikkatle kadını dinleyen doktor hiç beklemediği bir soruyla karşılaşınca şöyle bir kıpırdandı. "Gözle göremediğimiz boyutta, sineğin suya atılan taş gibi daireler yaratarak, camı esnetmesi bu meydan okumayı sürekli kılıyordur belki.Bilinç düzeyinde olmayan bir bilgiden bahsediyorum" diye cevapladı. "Ama siz, sorunun kendisine değil, bu sorun karşısında size güç veren öğelere meydan okuyorsunuz. Öyle mi? ".
Kadın cevaplamadı. Kendi düşündüklerini sıralamaya devam etti.
"Kendime saygım kalmadı. Otuz yedi yaşındayım artık ve yeni bir hayat daha kurmak istemiyorum. Büyük kayıpların çok şey öğrettiğine inanmak işimize geliyor ama külliyen yalan bu, avuntudan başka bir şey değil. Bir şeyler öğrenmek için bu kadar acı çekmek gerekmez ki.Gerekmemelidir. Kaldı ki hayat bilgimin pekiyi olmasını istemiyorum. Yaşamın en büyük adaletsizliği ne biliyor musunuz? Duygusal anlamda defalarca öldüğümüz halde fiziksel anlamda sadece bir kez ölüyoruz.."
Yaşlı gözlerini ve gözlük camlarını tekrar sildi, telaşla saatine baktı. "Seansı uzattım galiba" dedi zoraki gülümseyerek. "Bugün formumdayım, çok konuştum. İlk seferde daha çok hastalar konuşur zaten." Doktorun benimsediği psikolojik ekol ve buna uygun tedavi yöntemi hakkında söylediklerini dinlemedi. Görüşmeyi değerlendiren son cümlesini duymadı bile. Sekreterden bir sonraki seans için randevu da almadı. "Ben sizi ararım " dedi çıkarken.
Güneşli bir sonbahar ikindisi vardı dışarıda. Kadınlar, erkekler, birbirine sarılmış genç çiftler, parklarda oynayan ve selpak satan çocuklar, korna çalan arabalar, kapı önlerinde sohbet eden dükkan sahipleri, seyyar satıcılar, dilenciler, gerçekleşmiş hayaller, yarım kalmış hikayeler, nice aşklara tanıklık etmiş şarkılar, tutulmamış sözlerHayatın sesleri, yüzleri, renkleri bir çığ gibi yuvarlana yuvarlana, önüne çıkan herşeyi yutup, herkesi içine katıp yoluna devam ediyordu. Şehrin tüm sesleri, derin bir nefesle kulağına fısıldanıyor, yaşamın tüm zıtlıkları, kendini sakınamadığı bir kum fırtınasında gözlerine doluyordu. Metro durağına kadar yürümeyi düşünmüşken bir taksiye atladı. Evine zor attı kendini.
Yıldönümleri her yıl daha zor oluyordu. Her yıldönümü, evde geçirilen ilk yalnız akşamı geri getiriyordu. Yine arkadaşlarıyla buluşacaktı. Beş yıldır bugün, özellikle yalnız kalmamıştı, özellikle yalnız bırakılmamıştı. Acele ile duşa girip çıktı. Kayıplarının en çok sevdiği kıyafetlerini seçti; belinin inceliğini ortaya çıkaran o kalın kemerli mor eteği de..Üzerine bir bluz giymeden, saçlarını fırçalamaya başladı. Bir an evvel karışık düşüncelerini çözmek ister gibi, derin derin bastırarak, uzun süre fırçaladı. Gözleriyle hiç buluşmadı aynada. Biraz dalgın, çokça düşünceli bakışları odanın içinde gezinirken, tam arkasındaki duvarda asılı tabloya takıldı; bir erkek portresine. Acının henüz çok taze olduğu zamanlar, bir avuç sakinleştiriciyle uyuştuktan sonra yığıldığı koltuktan, bu tabloyu seyreder ve düşünürdü; klasik dönem mi yoksa rönesans mı? Ressamı kim? Acaba otoportre mi?
Peşini bırakmayan ayrıntıların, oyalayıcı tuzaklarına ne çok yakalanmıştı. Ne acıklı oyunlar, ne zavallı oyuncaklar bulmuştu kendine bir günü öldürmek için. Duvardaki saatin tik takları "geç kal-dın ! geç kal-dın!" uyarısıyla vuruyordu. Belli belirsiz bir çocuk, şarkısını mırıldanırken, akşam güneşinin son ışıkları aynayla buluşarak bir tokat gibi yüzüne çarptı. Kamaşmış gözlerindeki karanlığın içinden, sakin adımlarla pencereye doğru yürüdü.
Hiç beklemediğim bir anda, olmadık bir durumda, o kadar acıdan zarafetle çıktıktan sonra öldü. Sözcükler tükendi. Ilık bir yağmur döküldü bulutların arasından. İstanbul gözüme bomboş göründü.
Birsen teyze öldü.
Kadın gibi kadındı Birsen teyze. Zorlama değildi hiçbir davranışı. Her gün sabah namazıyla uyanır, her akşam yatsıdan sonra yatardı. Tüm gün boyu doğurduğu altı çocuğa yetişmek için koşturup, kocasını hep sevgiyle sarmalardı. Severek evlenmemişlerdi ya, seçmişlerdi birbirlerini. Onların zamanında sevmek yoktu zira, taliplerinin arasından seçmek vardı. O da iki kez görüp Mehmet amcayı seçmişti. Birkaç kez de mendiller düşmüştü toprak sokaklara, mektuplar gidip gelmişti. Mehmet amca hiç nezaketsizlik etmedi, hep ebe anne denen bir aile büyüğüyle yolladı mektupları, geleceğe dair meramını anlattı. Birsen teyze hep biraz daha yaramazdı, mektupları kız kardeşiyle yolladı, müstakbel kocasıyla hayallerini paylaştı. Evlendiler. Çocuk üzerine çocuk getirdiğiler dünyaya, o üç oğlan üç kızla birlikte büyüdüler. Şen kahkahalar bahçedeki asmanın altında yankılandı.
Sonra o hastalık geldi. Yaşadığı kentte ne olduğunu bulamadılar. Yine de biliniyordu, kalbindendi derdi, kalktı İstanbul'a geldi. Birsen teyze ile benim hikayem o günlerde çakıştı.
Birsen teyze dedemin yeğeniydi. Ben de ailem boşanırken dedemlerle kalan bir çocuk. O zamanlar mütemadiyen denk geliyorduk. Birsen teyze hastaneye gidiyordu, ben okula. İkimizin binaları birbirine benziyordu. İkimizde içeri girince bir daha çıkamayacağız buradan sanıyorduk. İçimizi derinden gelen bir korku kaplıyordu. O tedaviden tedaviye binadan binaya yataktan yatağa koşturuyordu, yine de kahkahaları azalmıyordu. Ben buldumcuklar ailesinin elinde pamuklara sarılırken zehirlenmiş gibi somurtuyordum. O her konuda fikir beyan ediyordu, ben nükleer tehlikedeki salyangoz gibi kabuğumda oturuyordum. O yaşamak için hiç vakit kaybetmiyordu, ben zamanın geçen bir şey olduğunu bilmiyordum. O hiç kimseyi ayırmıyor, ben herkese nefret kusuyordum. O gülüşlerinde bile hüzün barındırmıyor, herkesle her şeyle eğleniyor, ben lunaparkta bedenimi taşımaktan aciz çöküyordum. Bir gün yine bize gelmişti. Anneannem ve dedemle oturduğumuz eve. Dedem dışarıdaydı, anneannem kısa bir sohbetin ardından çay koymaya gitmişti hemen. Benimle aynı odada kalınca muzip bakışlarıyla etrafı süzdü önce, sonra anlatmaya başladı. Dedikodu günah değil biliyo musun dedi, günah olan gıybet. Yani şu Abdullah ağabeyinin anneannene yaptığı kabul edilir şey değil elbet. Koskoca uçağı kaldırıyo indiriyo bir düşüverse ne olcek Allah vermesin! Odadaki halının desenlerine gizlediğim gözlerimi yerlerinden çıkardım, ona baktım. Büyük bir ciddiyetle anlatıyordu. Hiç de gelecek hafta hayati bir ameliyat olacakmış gibi durmuyordu! Tuhaf tuhaf baktığımı görünce sustu. Sonra kendini alamadı, sordu: "Öyle değil mi ama?" Gülmeye başladım, kahkahalar gülücükleri izledi, sonunda katıldım kaldım. Anneannem mutfaktan gelip, "Eda, rahatsız etme Birsen teyzeni, hadi bakayım" demeseydi gülme krizinden nefes alamaz olacaktım. Koşarak balkona çıktım. Uzun zamandır almadığım o taze nefesi aldım. Yeniden yaşamaya başlamıştım. Ama o.. Ölüyordu sanırım.
Yanılmışım. Ölmedi. Ama içinden keşke ölseydim demiştir binlerce kez, eminim. Öylesine acı bir deneyimdi geçtiği Ameliyata gireceği hafta tetkikler için hafta başında yattı hastaneye, cuma büyük gün diye zihnini de bedenini de hazırladı. çarşambadan gelecekti kocası ve çocukları, cuma sabahı da kalbiyle ilgili dertten kurtulacaktı. Ertesi aysa memleketine doğru yol alacaktı. Her şey yolunda giderse olacaktı tabii bunlar, olmaması da yüksekçe bir olasılıktı. Sonra o Allah'ın belası o çarşamba günü kocası ve üç çocuğu İstanbul'a doğru yola çıktılar. Ve gelemediler. Hepsi trafik kazasında öldü. İnanamadı Birsen teyze gelmemelerine. İnanamadı. Sustu. Bir tek arada bir eşinin lafını ediyordu. Can yoldaşı değilmiş, beni yarı yolda bıraktı diyordu. Allah'tan cep telefonu yoktu. Kimse tek bir cümle kuramıyordu. Doktorlar yanağını okşuyordu. Birsen teyze gözleri bomboş pencerenin dışında, soluyordu. Dedem buldu çözümü, ben konuştum, işlerden yola çıkamamışlar Birsen, dedi, cuma gelecekler. Ameliyattan çıktığında yatağının başında göreceksin hepsini. İnanmadı Birsen teyze. İnanmış gibi yaptı. Sustu. Beklemekten başka yol yoktu. Ameliyat iyi geçti, diğer üç çocuğu gelip annelerini bekledi. Haftalar geçtikçe söylendi yavaştan olanlar. Gelirken bir kaza geçirdiler dendi. Durumlar iyi değil, haber bekliyoruz dendi. Birsen bitti dendi. O zaman aldı Birsen teyze yoldan gözlerini, dedeme çevirdi. Biliyorum ağabey dedi dedeme, zaten hiçbir şey gizlemeyi beceremiyorsunuz, iyi ki ajan filan değilsin sen, filmlerdeki gibi! Çok uygunsuz bir durum biliyorum ama ben yine kahkahalara boğuldum. O da ilk o zaman güldü, ameliyattan sonra. O dakika biz kardeş olduk onunla.
Yıllar geçti üzerine. Yıllarca geldi gitti şehrimize. Tedavi için gelirken pek çok kez evimizi şenlendirdi. Güldürdü. Güldü acılara. Bana tüm ailemden fazla yaşamayı öğretti. Çok akıllı, çok coşkulu bir kadındı Birsen teyze. Hiç unutamadığım anılarımızın birinde evde oturmuş kuruyemiş yiyorduk. Hani insanın kendisini kaybettirecek kadar bir yiyeceğe dadandığı olur, aynı öyle leblebiye dadanmıştık hepimiz. Ben büyümüş lise sona geçmiştim. Sürekli test çözüyordum. Anneannem bir süveter örüyordu bana. Birsen teyze televizyona bakıyordu. Hepimiz ölçüsüzce sarı leblebiye gömülmüştük. Telefon çaldı. Anneannemin ilkokul arkadaşı Tahsin amca aradı. Hasret giderdiler. Meğer Tahsin amca gençken Birsen teyzeyi beğenirmiş, Birsen teyze de onu. Anneannem sıkıştırdı Birsen teyzeyi aramanın üzerine, bak söyleseydim Tahsin'e dedi, belki olur aranız. Söyle valla yenge dedi Birsen teyze, bak benim aldığım öldü, keşke onu alaydım, hiç değilse dururdu! Yine düşünürse yine alırım ben onu! Çok zeki, çok hazırcevaptı Birsen teyze. Bir defasında hastaneden kaçıp oğlunu nişanlamıştı. Hayat onun için bir arzuydu!
İçi ışırdı insanın ona bakınca. Ruhu aydınlanırdı.
Her geldiğinde bulgur getirirdi bize. Antakya'ya özgü kara bulgur. Bu kez de öyle oldu. Dört gün önce gelmişti İstanbul'a. Doktorlar her zaman olduğu gibi durumunun kritik olduğunu söylemişlerdi. Takmadık. Son on iki yıldır yaşamasının mucize olduğunu söylüyorlardı zaten. Tıp Birsen teyze'nin yaşam aşkından anlamıyordu! Yine ameliyata girdi. Çıkamadı. Hastane bahçesinde kalakaldık. Hepimiz birbirimize baktık. Gülemedik. Ağlayamadık. Utandık biraz. Onun gibi birine nasıl veda edilir, hiç tasarlamamıştık.
"Ufacık bir bela seni kurtarmaya yeterdi belki de : Her şeyini kaybederdin, savunacak bir şeyin olurdu, ikna etmek için, duygulandırmak için, söyleyecek sözlerin olurdu. Ama sen hasta bile değilsin. Ne gündüzlerin ne gecelerin tehlikede, gözlerin görüyor, ellerin titremiyor, nabzın düzenli , kalbin çarpıyor. Eğer çirkin olsaydın, belki çirkinliğin göz alıcı olurdu,oysa çirkin bile değilsin, ne kambursun, ne kekeme, ne çolak, ne de kötürüm, topal bile değilsin."
Georges Perec yazmış, Birsen teyzeyi yıkayıp paklayıp yolladıktan sonra eve geldiğimde Roll'da okudum. Sonra da dergiyi kapadım.
Teşekkür etmek? ! Beni sevdiğin icin...
Evet ya... Bir onurdur, bir ödüldür, bir şereftir sevmek ve sevilmek.
Özgürlüğümüzdür. Cesaretimizdir. insanlığımızdır.
Ayrıcalığımızdır.
Ama ne yazık ki birde bütün bunları farkında olamayışımızdır sevmek...
Korkuyorum. Hep sevdiğim icin cezalandırıldım.
Artık 'seni seviyorum' derken bana tuhaf tuhaf bakmayacak varlıkları daha çok sevmeye niyetliyim... Bir çiçek gibi... Bir hayvan gibi... Bir dağ manzarası gibi...
Bir su damlacığı gibi...
Bir küçük tomurcuk gibi henüz doğmakta olan...
Çünkü hepsinin insanlarda var olan bir büyük silahtan arındırılmışlığı var.
Yani dilleri yok, dilleri! Konuşamazlar...
Sadece dinlerler...
Sevginizi anlayarak hissederek dinlerler.
Onlara 'Pardon! Acaba sizi sevebilir miyim? ' demeniz gerekmez.
Direkt söylersiniz sevginizi hesapsızca, umarsızca...
Saymadan...
Ve sevgimi ifade edecek her türlü çılgınlığı hesapsızca yapmak istiyorum.
Gurur denilen sözcüğü sözlüklerden çıkartmak, sevdiğim için sevilerek ödüllendirilmek istiyorum...!!!
________Canım tek kelimeyle mükemmel bir paylaşım olmuş..Emeğine ,yüreğine sağlık...
Çocuklarımızın hafızaları, temiz bilgisayar hafızası gibidir.Hayat boyu ona hiçbir faydası olmayacak, saçma sapan dizilerle doldurulursa, gereken bilgilere yer kalmayacaktır.Zihinsel gelişimlerini de etkileyeceği için, iki yaşına kadar tv izletmemek en doğru olanı diyor, pedagoglar.Mümkün olduğu kadar onların yaşına uygun programlara izin vermeliyiz.Tabii ki yasaklayarak değil, "gözlerimiz yorulmasın çocuğum, bak ben de gerekli programları izliyorum.Sürekli televizyon izlemek gözlerimize zarar verebilir" diye mantıklı açıklamalar yaparak ; "şimdi beraber boya yapabilir ya da oyun oynayabiliriz, sonra da parka gidelim" diyerek temiz hava almaya yönlendirebilmeliyiz.
Öyle aileler tanıyorum ki, oturabilecek duruma gelen çocukların,uslu durup, dikkatleri televizyon ekranına kilitlenmiş, uzun saatleri orda geçiriyor.Bunun sonucu olarak, çok küçük yaşlarda şaşılık ve göz bozukluğu şikayetiyle doktor kapılarını aşındıran ailelerin sayısı her geçen gün artıyor.
Bir sıkıntı da çocukların doğa üstü güçleri konu alan, adı çocuk dizisi olan, gerçekte bir çok çocuğun olumsuz etkilendiği, süperman, sihirli büyülü ...gibi, gerçek dışı dizilere kendilerini kaptırmaları.
Tanıdığım bir gencin beş yaşındaki erkek kardeşinin, o dönem popüler olan bir diziden etkilenerek, "anne sen neden ev işi yapmaya uğraşıyorsun,çağır Selena'yı yapsın".
Çocuklarımıza resim,kitap okuma gibi alışkanlıklar kazandırırsak ileriki yaşlarına yatırım yapmış oluruz.Yüzme,spor etkinlikleri, onların hem beden hem de zeka gelişimleri için çok etkilidir.
Çocuklar bize Rabbimizin en güzel ve tatlı emanetleridir.Onları ana babalarına, vatan ve milletlerine hayırlı, iyi işler başarabilen, inançlı, sağlıklı bireyler olarak yetiştirmek hepimizin boynumuzun borcudur.
Sağlıklı nesiller sağlıklı bireylerden oluşur, sağlıklı bireyler de günümüzün akıllı,dikkatli özenli anneleri ile mümkün olacaktır.
Günümüzün değerli anneleri ve anne adayları, bu ülkenin geleceği sizlerin duyarlı ellerinizde
şekillenecektir.Daha özverili, daha hassas, gerektiğinde profesyonel yardım alırsak çok başarılı olacağınıza yürekten inanıyorum. Genç neslimize inanıp güveniyorum.!
-Döört..Bir anne düşünün ev hanımı ,çalışmıyor.Kendini geliştirmemiş,okumayan bol bol komşu gezmelerinde,dedikodu ile vakit geçirip ,günü öldüren. Eşi işe gittiği zaman ,yaz aylarında mahalle aralarında kapı önü sohbetlerinde, soğuk havalarda elinde bir örgü;eve eşi gelmeden az önce ,acele yiyecek bir şeyler hazırlayan.Çocuğun dersiyle,derdiyle ilgilenmeyen.Çocuğun yalnızca karnını doyurup,üzerini giydirmekle işinin bittiğini zanneden.
Çalışan, evdeki işlerini yoluna koyduktan sonra sevgi ve şefkatle,çocuklarıyla ilgilenen ,ben de ev bütçesine katkıda bulunayım diyen anneler ;yahut belli bir uzmanlık alanı ve kariyeri var, çalışmayı prensip edinmiş,hayatını düzene sokmuş anneler,sizlere her zaman sonsuz saygı duyarım.
Çocuk emek isteyen,doğumundan itibaren her gün yeni şeyler öğrenip;yetiştiricisinin gözetiminde hayatı tanımaya başlayıp,kişiliği gelişip ,karakteri oturan minik insan...İlk eğitim ailede başlar, sözü ne kadar doğru.Çocuk yeni yeni konuşup etrafını tanıyor ilk yalanı aileden öğreniyor.Anne:
-Çocuğum uslu dur ,işim bitsin seni gezmeye götüreceğim.Çocuk sabırla işlerin bitmesini bekler;şayet anne verdiği sözü hatırlar,onu beş on dakika da olsa gezdirirse ne ala.Çocuk okul çağında ,baba:
-Oğlum veya kızım,sınıfını geç ,derslerin iyi olursa ,sana şunu alacağım.Eğer alınırsa çok güzel.Ama genelde çevremde gözlemlediğim şu:
-Çocuğum elim sıkışık başka zaman alırız.Bir iki üç ...vaat edilip tutulmayan sözler çocuğun beyninde şöyle yer ediyor.Böyle söylenir ama yapılmasa da olur.
Doğru olan ,tutabileceğimiz sözler verip,yerine getirebileceğimiz vaatlerde bulunalım.
Telefon çalar,evin anne veya babası arkadaşıyla canım cicim konuşur,kapatınca 'aman bu da uzattıkça uzattı,benim başka işim gücüm yok sanki 'gibilerinden ,konuşmasıyla ters bir davranış sergiler.
Çocukta şöyle bir fikir oluşuyoröz verirsin ama tutmasan da olur,tanıdıklarımızın yüzüne gülüp arkadan atıp tutabiliriz ;bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Çocuklarımı büyütürken şuna çok dikkat ettim.:yapabileceklerimi vaat etmek ,tutabileceğim sözler vermek .Zarar verici yarmazlık da yapsalar kızmayacağımı söylediysem ,kızıp ceza vermemek.
Çocuklar iyi ellerde ,güzel yönlendirildiği iyi terbiye verilip eğitildiği zaman ,yetişkin dönemlerinde ,sağlam karakterli ,ana babaya saygılı,vatanına milletin yararlı bireyler olurlar.
Ataerkil erkek egemen toplumda,sert ,aksi ,ailesine eşine şiddet uygulayan bir baba ;kayıvalide kayınpeder yanında ezilerek hayatını geçiren bir gelin...Evdeki zulme tepkiyi çocuklarını döverek üzerinden atmak istiyor.Tabii her kayınvalideyle oturan ezilir anlaşılmasın.Anne kız gibi saygılı seviyeli hayatı olan da yok değil.
Yolda yürüyorum,küçük çocuğu elinden kurtulup caddeye atlayan birçok annede gördüğüm,en azından çocuğa bir iki tokat patlatmak.
-Ona vuracağına caddeye koşmasının kendisine zarar vereceğini anlatman değil mi?diye sorduğumda ,çok garip bir şey söylemişim gibi yüzüme bakmaları...
Ülkemizde basın yayın organlarına çok iş düşüyor.Her akşam TV lerde saçma sapan sihirli ,büyülü; yeni yetişen çocuklara ve gençliğe hiç bir katkısı olmayandiziler yerine,eği
tici öğretici programlar olması gerekir.
Kucağımıza yeni doğmuş bir bebeği ilk aldığımız anda ne düşünürüz:sevgi ,şefkat,koruma ,
acıma daha çok çeşitli tercihleri sıralayabiliriz.En önemlisi ,belki bir çoğumuzun aklına hemen gelmeyebilir.O bebeğin bembeyaz bir sayfa olduğu,onu bakıp büyütecek kişilerin ellerinde ya doğru ya da yalnış yazılarla dolacağı,kişiliğinin alacağı terbiye ve eğitimle şekilleneceğidir.
Bir anne düşünün,15 ya da 16 yaşında ;kendisi çocuk denecek yaşta ,babasının ,evden bir boğaz eksilsin diye ,adı başlık parası ya da süt parası mazeretleri ile parayı bastıran;kıza denk mi değil mi bakılmadan ,kendinden oldukça büyük bir adamla evlendirilmiş.Eğitimsiz ,
huyu suyu kızına uygun mu?onu hoş tutar mı?
Bu çocuk yaşta,henüz kendi karakteri oturmamış gençten nasıl bir anne bekleyebiliriz.
Daha iyisini düşünelim ,kızımız okutulmuş ,hem ahireti için gerekli olan bilgileri almış,hem de genel kültürünü ve dünyasını yoluna koymuş, okulunu bitirip kariyer yapmış.Yaşı fazla ilerlemeden çocuk sahibi olmak elbetteki hakkı.Yalnız iş çocuğun bakımına gelince ,ya anneye ya da kayınvalideye müracaat.İyi güzel de :
-Biiir ..Anne veya kayınvalide nerden bakarsanız bakın en az 50 lili yaşlarda ya da daha yukarı olacak yaşta.Yaradan, çocuk büyütmek çok sabır, çok emek gerektirdiği için ,anne olma görevini genç yaşlarda veriyor kadın kullarına.
-ikii..Babaanne ve anneanneler elbetteki torunlarını canları gibi severler.Ama anne sıcaklığı ,şefkati kokusu anneye özeldir;hiç kimse o yeri dolduramaz.
-Üçç..Annenin işten yorgun argın döndüğünü düşünelim.:Çocuk anneyi çok özledi ,onun sevgisine ,ilgisine onunla zamanı paylaşmaya muhtaç;annenin de ,eve dönecek eş ve varsa diğer çocuklara yemek hazırlama zorunluluğu var.
-Daha iyi şartlarda bir aile düşünelim.Maddi durumları oldukça iyi, çocuğun bakıcısı ve ev işlerini yapan yardımcı var .Anne yorgun argın gelmiş :
-Aman dur çocuğum ,bugün aşırı yoruldum .Git ablan seninle oynayacak(bakıcı kastediliyor)veya okul çağında çocuksa derslerine yardım edecek.
Benim çocukluk yıllarımda annem ev hanımı,halam edebiyat öğretmeni,benden 6-7 yaş küçük kuzenim anneme derdi:
-ben büyüyünce senin gibi anne olucam yenge ,annem gibi anne olmıycam..
-o ne demek kızım diye soran anneme ,
-sen hep ablamın yanındasın ,annem benim yanımda değil.
Bunları yazmamdan sakın hanımlar çalışmasın ,evlerinde otursun;hanımların çalışmasına
karşı olduğum anlaşılmasın.Elbetteki mesleğini yapmak isteyen çalışabilir.Ben acizane ,üç
çocuk yetiştirmiş bir anne olarak gözlemlerimi aktarıyorum.
İstanbul'da kış kendini gösterdi.Kar, bütün haşmetiyle şehrin üzerini beyaz bir çarşaf gibi sarmaya başladı.Kar yağışı, hızını arttırarak tipi şeklinde cadde ve sokaktakilerin nefesini keserek devam ediyor. İşlerinden çıkıp evlerine yetişme telaşında,İstanbul'lular.
Kardeşimin daveti üzerine,yazdan ayırttıkları Akbük tatillerine gitmek için hazırlanıyorum.'Yollar kapalıdır, gitmesek olmaz mı' gibi itirazlarım kabul görmeyince,yola çıkmak için valizimi hazırladım.
Gece, kalacağımız otelin servis otobüsüyle yola çıktık.Kışın,hiçbir zaman,karda kışta bu kadar uzak yolculuğa çıkmak, adetim değildir.Onun gerginliği var üzerimde.Otobüs,son model,yerler karlı olsa da yolculuk sorunsuz geçti.Susurluk,Akhisar'ı ve Manisa'yı rahatça geçip konaklayacağımız otele vardık.
Yeşilin maviyle buluştuğu,gerçekten cennetten bir köşe.İstanbul'un karlı,buzlu havasından sonra burası ılık sonbaharı yaşıyor.Palmiyelerin rüzgarla ritmik dansları,balkonumuza gelen paçalı güvercinlerin gugurlamaları Ege güneşinin insanı ısıtan okşayışı, insana huzur veriyor.
Denizin billur görüntüsü,içinde, elimizi uzatsak yakalayabiliriz sandığımız balıkların gezintisi,büyük şehrin stresini aldı götürdü.
Gün içindeki havanın dingin sessizliğini,gece uğultularla ıslık çalan Ege rüzgarları bozuyor."Galiba hava bozacak" diye düşünürken ,güneş sabahleyin güzel yüzünü yine gösterdi.
Yakın akrabalarla olunca,tatil zevkli geçiyor.Küçük torunumu,kazların ördeklerin barınaklarına götürüp,onlara yiyecek vermek,oldukça ıssız kumsalda deniz kıyısında yürümek güzeldi.
Yağmurla uyandığımız bir sabah,nisbeten soğuyan hava bile keyfimizi bozmadı.
Sayılı gün çabuk geçer ama,evde, bekleyenlerim olunca,tatile çabuk doydum.Dönüş günümüz geldiğinde,eve dönmenin keyfiyle çok neşeliydim.Hava raporu,İstanbul için yine kar ,tipi uyarısı yapıyor.Öğle saatleri başlayan yolculuğumuz, gece bastırınca, karla karışmaya başladı.
Geliş yolumuzda karlı buzlu olan yollar,yine kardan kapanmaya başladı.Akhisar, Susurluk derken,Bursa Yalova arası otobüs iyice yavaşladı.Yol kenarına çekip duran kamyon ve arabaları gördükçe,hayırlısıyla eve varalım diye dualar okumaya başladık.Bir ara biz de durduk,"beklemek nereye kadar "diye düşünürken,karşıdan gelip yolumuzu açan dozerle derin bir nefes alıp yola devam ettik.
Normal şartlarda on bir saat süren yolculuk,onüç saati geçince herkeste bezginlik emareleri belirdi.Allaha şükür gecikmeli de olsa sonunda İstanbul'a evimize, sevdiklerimize kavuştuk.Zaten kışın sıcak evimde olmayı,her zaman tatile yeğ tutan ben ,haklı olarak bir karar aldım.Sıcak bölgelere de olsa bir daha ,kış kıyamette tatile niyetlenmem.
Gece yağmurun camlara vuran sesiydi ,uyandıran derin uykudan .Rahmet, bereket yağıyor diye düşünüyorum.Felaket boyutuna varmadan,toprağın suya kanması,yazları yaz gibi yaşamak için,kışların da yeterince soğuk ve yağışlı geçmesi dileğimiz.Rabbimin işine karışmak değil muradım,hayırlı bir dua ve temenniden ibaret.Geçen bazı kurak, yağışsız,kısır kışlar aklıma gelince,hep şükrediyorum yağan yağmura.
Evliliğimin ilk yılları Fatih'te oturuyoruz.Susuzluk had safhada.Binalara su gelince,konu komşunun ,kova güğüm tıngırtısından ve neşeli çığlıklardan anlıyoruz,suların geldiğini.Herkeste su biriktirme yarışı başlıyor.Alt katlar evlerindeki,bütün çukur,içine su konabilecek kap,bidon,küvet,leğen ne varsa doldurduktan sonra,bizler de suya kavuşma şerefine eriyoruz.O dönemlerde kullanılan merdaneli çamaşır makinesinin kazanını dahi doldurduğumu hatırlıyorum.Banyo kazanları ısıtılır,çamaşırlar yıkanır,suyla ilgili bütün işler yetiştirilmeye uğraşılırdı.İşten gelince,elindeki su bidonlarıyla,cami çeşmelerinden az su taşımamıştır eşim.Şimdi hiç önemsemeden,traş olurken erkeklerimizin,diş fırçalarken hepimizin dikkatsizce akıttığımız sular,seksenli yıllara kadar altın değerindeydi.Bir kıvırcık salata yıkamak bile sıkıntı oluyor,sebzeleri yıkadığım suları lavaboya akıtmayıp,o dönem çokça yetiştirdiğim balkon çiçeklerimi suluyordum.Bir keresinde,akşamdan kabarması için ıslattığı kuru fasulyeyi,içinde şiştiği suyla haşlamak zorunda kalan annemle kardeşim ,bol suyla yıkayamadığı fasulyenin,muhtemelen böceklenmemesi için , ilaçlanmasından dolayı şiddetli bağırsak enfeksiyonu geçirmişlerdi.
Yaşı kırkların altında olanların yaşamadığı su kıtlığı problemi,o yıllarda, hükümetlerin de halletmek için uzun süre uğraştığı,yağmur bombası denemeleri yaptıkları sorunların başında gelirdi.
Her zaman medyanın bu konuyu es geçtiğini düşünmüşümdür.Nasıl ki, bir dönem,insanları, yaptıkları alış verişlerden kdv fişi almaya alıştırmak için,sık sık ekranlarda boy gösteren 'bir alış veriş bir fiş'sloganını zihinlere kazıdılarsa,su israfını önleyici eğlenceli,hatırlanabilir reklamlarla doğru mesajlar verebilirler.Sokak aralarında,ilkbaharın gelmesiyle,şakır şakır suları akıtarak halı yıkamak bizlere özgü bir davranış.Temiz olup olmadığı da tartışılabilir bir gerçek.Yurt dışında bir çok ülkede,su israfını önlemek için,fazla kullanılan metreküp suyun kira fiyatını yükselttiğini,bizzat yaşadığım için biliyorum.
Birkaç yıldır,Rabbimin lütfuyla artan yağmurlar,barajların doluluk seviyelerini oldukça yükseltti çok şükür.Su sıkıntısı yok diye,lütfen israf etmeyelim.Çocuklarımıza yerine göre güzel hikayeler anlatarak,bazen de uygulamalı göstererek ellerimizi yıkarken,diş fırçalayıp banyo yaparken, suları boşa akıtmamayı öğretelim.
Gelecek nesillerimizi suya hasret bırakmamak için,önlemlerimizi şimdiden almak,hepimizin vatandaşlık görevidir.Aç kapa musluklardan taktırarak,uygulamayı kolaylaştırmak elimizde.Boşa akan her damla suyun hasretini,korkarım ki çocuk ve torunlarımız ilerde çekmesin.
Hayırlı yağmurlar ver Rabbim bizlere ,afete dönüşmeyen ,bolluk bereket getiren.
Köyün birinde çekirdek ailesiyle Gülüver adında küçük bir kız yaşar Gülüverin bir kız ikide erkek kardeşi olur Gülüver ailenin en büyük çocuğu olduğu için kardeşlerine bakmakta ona görev verilmiştir, sanki kendisi çocuk değil de kardeşlerinin annesi gibi, Gülüverin sıska çelimsiz omuzlarına öyle bir yük yüklemişler ki onun oyun oynamaya bile hakkı yok çünkü onu çocuk nazarında bile gören yok Gülüverin işi pek çok kardeşlerine bakacak bezlerini dereye ğötürüp yıkatacak evde harcanan su testilerini çeşmeden doldurup taşıyacak birde eşekleri var onuda sulayıp samanını yemini vermesi gerek sanki o evin çocuğu değil de beslemesi gibi Gülüverin ayaklarının üstü çatlamış yarıkları kanayan ayaklarında yanları yırtık soğuk kuyu ayakkabısı ile koşuşturup durur annesi ekmek yaparken de fırını yakar ekmek piştikten sonrada avluyu süpürmesi gerekir Gülüverin yoruldum demeye hakkı da yoktur yoruldum dese de ne yazar sanki o işleri başkasımı yapacak, yapmasa annesi babasına söyler, babası ne yapsın çocuktur demeden dayat atar, Gülüver babasından çok korkar.Gülüver çok içli bir kızdırdır yalnız kaldığında ağlar hayaller kurar Gülüver hayallerle avunur iyi ki de hayalleri vardır hayalinde hep küçük hanım olur. Elinde oyuncak bebeği, başında kirazlı hasırdan foteli,
eteği fırfırlı kısa kollu elbisesini giyer, ayakları yumuşacıktır yumuşacık ayaklarına çorabını
ve altı kösele pabuçlarını da giyer ,
Sonra okul çantasını açar çantasının içinde istediği herşey yardır , ucu yeni açilmış siyah kalemi,vede rengarenk boya kalemleri, silgisi, gıcır gıcır defterleri, kitapları nede güzel şeylerim var der aynaya bakar kendini hayran hayran seyrederken kulağına annesinin sesi gelir. Annesi Gülüveri çağırmaktadır Gülüverin hayali uzun sürmez annesinin sesi ile bir anda yok olur, annesinin Gülüver diye bağırması ile bütün tılsım bozulur.
Yeniden döner kül kedisi ne.
Elinde tutmakta zorlandığı için tepesine teneke kıvırdığı kalemi süpüntülükten bulduğu şişe kapağı silgisi, silmekten paçavraya dönmüş sayfası ile defteri elinde.
Çatlamış acıyan ayaklarına bakar yarıklarından kanlar akmış ayağına giyecek çorabıda yok birde yanları yırtık soğukkuyu ayakkabısına bakar yine diktiği yerlerden yırtılmış eline iğne iplik alır başlar ayakkabısının yırtıklarını dikmeye . keşke der şu hayallerimden hiç çıkmasam der
İçinden bir türlü çıkmak istemediği hayalinden çıkıp dönmüştür yine gerçek yaşantısına .
Baktığımız her nesne kirleniyor
Baharda yeşile
Güle çiçeğe alışıyoruz.
Mehtaba bakarken geceleri
Tükettiğimiz günü özlüyoruz
Ayın sulara vuran şavkında
Bizimle birlikte gece tükeniyor
Bacası tüten evlerden güne düşen telaş
Tükeneceğe benziyor akşama
Hiç görmediğimiz yerlere gidince
İçimize dolan hayranlık
Baka baka alıştığımız şeyler
Papatya biten kırlar
Ekin dolu tarlalar
Gül bahçeleri mesela
Karanlığın getirdiği hüzün
Geceden beklentilerimiz
Gölgeler düşünce dağ yamaçlarına
Gün tükeniyor
Her şeyi baktıkça eskitiyoruz
Değişiyor haz alma olgusu yüreğimizin
Gün eskiyor
Gece tükeniyor
Hayat eskiyor
Yaşama sevincimizden güne düşen
Renkler değişiyor
Baktıkça eskitiyoruz
Sevdikçe tüketiyoruz
Hiçbir şey eski halinde değil
Her gün sevdikçe
Her an baktıkça
Sevgi eskiyor
Sevgi ölüyor
Dostluklar bitiyor
Göz göre göre tükeniyoruz
Ben kadar, benim kadar mutlu musunuz?
Ağlayabilir misiniz sevgiliniz için her gün?
Gülebilir misiniz benim gibi kör kaderinize?
III
Haykırabilir misiniz, ağlarken mutluyum diye?
Benim gibi gülebilir misiniz kör kaderinize?
İşte o zaman gerçekten mutlusunuzdur siz de.
Sahi, mutlu musunuz benim kadar? Söylesenize!
Vakıf......: Alıkoyma, hapsetme, durdurma.
Vâkıf......: Vakıf yapan.
Mevkûf...: Vakfedilen şey
Nâzır......: Vakfı denetleyen, kontrol eden
Vakfiye...: Vakıf şartlarının yazılı olduğu belge
Mütevelli.: Vakfın yürütülmesinden sorumlu olan heyet,
Vakfın Tarihçesi:
Yapılan araştırmalara göre, vakıf müessesinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Yalnız doğuda değil, batıda da eski çağlarda kurulmuş olan vakıflar görülür. Kâmil manada ilk vakfın temeli, Müslümanlar tarafından atılmıştır. İslâm'da ilk vakfı, Peygamber Efendimiz yapmıştır. Şöyle ki; kendi hurma bahçesini Müslümanlığı koruma amacıyla vakfetmiş ve "Sevdiğiniz mallardan infak etmedikçe cennet sevabına nâil olamazsınız..." mealindeki ayeti okumuştur.
İnsanları Vakfa İten Sebepler
İnsanları vakfa iten sebeplerin başında Allah'ın rızasını kazanmak gelir. "İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır, ancak şu üç sınıf müstesna;
1- Hayırlı evlat yetiştiren
2- İlmi eser telif eden
3- İnsan ve hayvanların yararlanabileceği çeşitli eserler bırakanlar."
"Sizin en hayırlınız, insanlara faydası dokunandır." "Bir milletin efendisi ona hizmet edendir..." gibi prensipleri kendisine şiâr edinen ecdât, vakıf müesseseleri kurmada âdeta birbirleriyle yarışır hale gelmiştir.
İnsanları vakfa iten sebeplerin başında insan fıtratında mevcut olan ölümsüzlük duygusu gelir. İnsan vardır doğar, büyür ve ölür. İnsan vardır, doğar, büyür fakat ölmez. Eserleriyle, hizmetleriyle gönüllerde yaşar. İşte öldüğü hâlde ölmeyen insanların başında bu vakıf eserleri bizlere bırakanlar gelmektedir...
Vakıfların Gayesi:
Vakıfların üç temel gayesi vardır.
1- İnsanların saadeti
2- Dünyanın imarı
3- Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Ecdâdımızın kurmuş olduğu vakıflar.
1- Camiler, mescitler... (Bu topraklar üzerinde birer mühür gibidir.)
2- Medreseler, mektepler, kütüphaneler... (İlim ve irfanın belgesidir.)
3- Çeşmeler, havuzlar, kuyular... (Zarâfetin ve bediî zevklerin belirtisidir.)
4- Kervansaraylar, hastaneler, mer'alar... (Bunlar da insan ve hayvanlara verilen değerlerin bir başka göstergesidir.)
Ayrıca;
•Yolda kalanlara, ilimlerle uğraşanlara yardım vakfı.
• Fakir kızlara çeyiz hazırlama vakfı.
•Yoksul ve kimsesizlerin cenazesini kaldırma vakfı.
•Esirleri azat etme, onların ihtiyaçlarını karşılama vakfı.
•Hasta leyleklerin bakımı ve tedavisi için,
Bursa'da ki Guruba-ı Hane-i LAKLAKAN Hastanesi vakfı.
•Kitapların ciltlenmesi vakfı.
•Kaldırımların bakılması ve onarılması vakfı.
•Öksüz çocukları emzirme ve büyütme vakfı.
•Sokakları aydınlatma, temizleme ve gece bekçisi görevlendirme vakfı.
•Çocukları gezdirme ve meyve yedirme vakfı.
•Camilerin ve medreselerin duvar yosunlarını temizleme vakfı.
•Su dağıtma vakfı.
•Güreş ve ok meydanları hazırlama vakfı.
•Mola taşı dikme vakfı. (hamallar dinlenmesi için)
•Sadaka Taşı.
Kısaca, dünyaya gelen bir çocuk vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte büyür, vakıf bir okulda okur, vakıf bir binada görev yapar ve maaş alır, vakıf bir teneşirde yıkanır, vakıf bir tabutla taşınır ve vakıf bir mezarlığa defnedilirdi. Bu nedenle Osmanlı Devlet-i Âli'ye'ye, bir vakıf medeniyeti desek mübalâğa yapmış olmayız. Zirâ Osmanlı Devleti'nde yapılan hizmetlerin 5/3'ü vakıflar kanalıyla yürütülmekteydi.
Vakfı bir insan kurar, fakat o ebedi olur. Vakfedilen mal, sahibinin mülkünden çıkar. satılmaz, bağışlanmaz, miras bırakılamaz.
Daha yirmi bir yaşındayken, çağlarla oynayan Fatih Sultan Mehmet, daha o zaman, koruyucu ve tedâvi edici hekimliğin temelini atmıştır.
1- Koruyucu Hekimlik: Birinin elinde kireç, diğerinin elinde kül kovası olan iki kişi, İstanbul'u sokak sokak dolaşarak insanı rahatsız edici neyi görseler, bu iki görevliden birisi üzerine kireç, diğeri de kül dökerdi...
2- Tedavi Edici Hekimlik: Biri cerrah, biri diş hekimi, biri de hasta bakıcı olmak üzere, üç kişi ev ev dolaşarak, evlerde hasta olup olmadığını soracak, şayet evde hasta varsa yerinde, yok eğer hastane tedavisi gerekiyorsa hastaneye yatırılarak tedâvisi yapılacaktır...
Yine Fatih Sultan Mehmet, kendisine ait yüz adet silahını vakfetmiş, bu silahlarla av yasağının olmadığı zamanlarda balkanlarda ava çıkılmasını, av hayvanlarının etleriyle fakir ve hastaların beslenmesini sağlamıştır...
Cumhuriyet Döneminde Vakıflar:
Günümüzde vakıflar, 5 Mart 1924'te çıkartılan 429 sayılı kanunla, Şer'iye ve Evkaf Vekâletinden alınarak Umûmi Evkaf Müdürlüğüne verildi. Daha sonra çıkarılan bir kanunla da, Haziran 1935'te Vakıflar Umum Müdürlüğü kuruldu.
Vakıfların idaresi daha sonra 17 Haziran 1938'de çıkarılan başka bir kanunla yeni esaslara bağlanmıştır. Buna göre, 1935 yılında kabûl edilen Vakıflar Kanunu esas alınarak kurulan Vakıflar Umum Müdürlüğü tam yetkili olup, Türkiye'deki bütün vakıfları yönetip, temsil etmeğe, bütün vakıfları koruyup, imar etmeğe ve imar meclisinin yönetimi altında bu vazifeleri yapmağa memur edilmiştir...
Vakıflar hakkında (bu günlerde) yeni bir kanun çıkarılmış olup köklü değişiklikler yapılmıştır.
Osmanlılardan bize intikal eden vakfiye sayısı 26.798 tanedir. Bu vakıflardan 7228 tanesi hâlen yaşamaktadır. Cumhuriyet döneminde bir çok vakıf müessesesi kurulmuşsa da bunlar vakıftan çok dernek şeklinde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bu gün bu vakıflar öyle bir hâle gelmiştir ki, alacağı teberrularla ayakta durmaya çalışmaktadırlar.
Dünkü vakıflar vermeden, bugünkü vakıflar ise almadan yana...
Yeni çıkarılan kanuna göre vakıflar başlıca iki kısma ayrılmıştır.
1- Mazbut Vakıflar: Yönetimi doğrudan doğruya Vakıflar Umum Müdürlüğüne bağlı olan vakıflar...
2- Mülhak Vakıflar: Yönetimi ve denetimi devlete, fakat sevk ve yürütmesi şahıslara ait olan vakıflar...
Vakıflar İdaresi bugün de yurdumuzda kendi çapında hizmetler göstermektedir. Eski eserleri onarmak, fakir çocuklar için yurtlar inşa etmek, fakirler için az da olsa imaretler açmak ve muhtaçlara aylık bağlamak gibi sosyal hizmetler yapar...
Vakfın meydana gelmesi için dört unsura ihtiyaç vardır.
1- Vakfı kurma iradesiyle hareket eden şahıs.
2- Vakfın bünyesini teşkil eden mal topluluğu.
3- Malın tahsis edileceği gaye
4- Malın bu gayeye tahsis edileceğine dair irade beyanı.
Kısacası Türk ve İslâm ülkelerinde, insanın hafızasına gelen her şey için hizmet gayesi ile çok çeşitli vakıflar kurulmuştur. Bu vakıflar yüz yıllar boyunca Türk-İslâm dünyasında içtima-i nizamın her türlü sarsıntı ve zedelenmeden korunmasına, fertler arasında yardımlaşma ve dayanışma yolu ile karşılıklı sevgi bağının kurulmasına, başka bir ifade ile insanlığın dünyevi ve uhrevi saadetine hizmet eden birer sosyal kuruluş olarak önemli bir mevki edinmiştir. Ayrıca vakıflar âhrette de sevap kazanmak için kurulmuş müesseselerin başında gelmektedir.
Vakıf, doğrudan doğruya bir ibadet değil, sevap kazanmak için yapılan bir iştir...
Ölünce insanoğlu, geride yoksa eser
Defteri rafa kalkar, kalemi ona küser...
Hayatımızın her kesitinde Allah vardır. Allah'sız bir hayat düşünülemez. Bizler, ister bunun farkında olalım, isterse olmayalım, netice değişmez. Nefes alıp veren her canlı (nefes alıp vermekle) O'nun adını andığı gibi, tüm cansızlar da hâl diliyle O'nu zikrederler.
Müminlerin tasdiki, kâfirlerin inkârı O'nun varlığının en güzel delilidir. Çünki; kural gereği; "Yok olan şeye, yok demek bâtıldır.Var olan şey için yok denir."
Bunu bir misalle izah edecek olursak. Elimize bir kalem, birde kâğıt alalım ve o kâğıdın üzerine bir cümle yazalım. Daha sonra diyelim ki; "Bu kalem bu cümleyi yazmamıştır." Bu sözümüz ne kadar mantıklı olur bir düşününüz! ! ! İşte kâfirlerin inkârı bu cümlede olduğu gibi bâtıldır, sakattır ve akıl dışıdır.
Şimdi de kâfir kelimesine bir göz atalım. Kâfir: örten, gizleyen demektir. Tohumu toprağa örttüğü için çiftçiye, eşyanın görünümüne engellediği için geceye, kılıcı gizlediği için kınına kâfir denilmiştir. Hakiki kâfir ise; Hakk'ı örten, Hakk'ı gizleyen kendi yaratanını tanımayandır.
Çevremize baktığımız zaman iki çeşit varlıkla karşılaşırız. Bunlar ya Allah tarafından yaratılmış, yahut da kul tarafından yapılmıştır. Bir üçüncü şık yoktur. Her yaratılan ve yapılan da bir amaç için yapılmış ve ya yaratılmıştır. Hiçbir şey tesâdüfen -kendiliğinden- meydana gelmiş değildir. Yine hiçbir şey ne boş yere yaratılmış ne de yapılmıştır. Her yapılanın bir yapanı olduğu gibi, her yaratılanın da bir yaratanı vardır.
Varlığın bilme ne hacet kürre-i âlem ile
Yeter ispatına halkettiği bir zerre bile...
O'u inkâr etmek bâtıla tapmaktır. O'nu ispata çalışmak, beyhude yorulmaktır. O vardır, çünkü insan ve kâinat vardır. Fakat:
Mürşid-i ezelden nasıl ister ki haberdar
Olsun daha bir zerreyi derketmiyen efkâr...
O'nun varlığının en güzel delili, O'nu duyan vicdânımız, O'nu isteyen ve arayan gönlümüzdür. Düşünen insan için O'nu inkâra mecal yoktur:
Allah'ı ne yolda etsen inkâr
İkrar çıkar netice-i kâr...
Yazımızın birinci paragrafında, Allah'sız bir hayat düşünülemez dedik.
İşte bunun ispâtı:
İşe başlamadan önce, "İnşallah," deriz.
İşe başlarken, "Bismillah," deriz.
İşi yapmaktan vazgeçersek, "Eyvallah," deriz.
İşi coşkuyla yapmak istediğimizde, "Ya Allah," deriz.
İşi ölümüne ve kararlılıkla yapmak istediğimizde, "Allah, Allah," deriz.
İşi yaparken bir şeyler ters gitmişse, "Fesuphânallah," deriz
İşi nezâketle yaparken veya bir hata yaptığımızda; "Estağfurullah," deriz.
Bir şeye canımız kaynamışsa, "Maşallah," deriz.
Bir şey yiyip/içince veya hapşırınca, "Elhamdülillah," deriz.
Bir işi başarıyla ve zâferle sonuçlandırmışsak, "Allah'u Ekber," deriz.
Sözümüzün doğruluğunu kanıtlamak için, "Vallahî," deriz.
Birileri bir kazaya uğramışsa, "Allah esirgesin," deriz.
İşi başarısızlıkla sonuçlandırmışsak, "Hay Allah," deriz...
Birbirimizle vedâlaşırken; "Allah'a ısmarladık," deriz, deriz de deriz...
Haydi; insansan ve erkeksen bunları ve benzeri kelimeleri söylemeden yaşa...
Bir insanı suç işlemekten alıkoyan -olmazsa olmaz- üç temel unsur:
Hortumculuğun ne olduğunu artık yediden yetmişe herkes öğrendi. Öyle ki, her gün bir yenisiyle karşılaşıyoruz. Bir ara o kadar hortumlama operasyonu yapıldı ve bu operasyonlara o kadar isim takıldı ki, neredeyse yeni yapılacak operasyonlara verilecek isim kalmamıştı.
Son olaylar hortumculuğun vatan hainliği, hortumcunun da vatan hâini olduğunu gösterdi. Fakat pipetin ve pipetlemenin (*) ne olduğunu, pipetçinin kim olduğunu pek çoğumuz hâlâ bilmiyoruz.
Vatandaşın biri, kendi iş yerinden, özel bir işi için, resmi bir daireye telefon açar, karşısındaki bürokrat, "siz telefonunuzu kapatın, ben sizi arayayım" der.
.
Bir bayan "iki maaşlı olmamıza rağmen bizler geçim sıkıntısı çekiyoruz. Hükümetin Tasarruf Tedbirleri Genelgesi ortada iken, yinede bâzı kişilerin devletin araçlarını şahsi işlerinde (öğrenci servisi ve piknik dâhil) hoyratça kullandıklarına şâhit oluyoruz. Bu işi yapanlar kim olursa olsun, -ister siyah, ister kırmızı plakalı- hepsini şiddetle kınıyorum..." diyerek onurlu bir tavır sergilemiştir.
.
Bir örnekte hortumla/pipet arasına verelim. İnşaat demirinin standart boyu on iki metredir. Hurda alıcısı ile fabrikanın döküm atölyesinde çalışanlar aralarında anlaşarak, standardın altında kesim yaparlar, böylece yeni demirler hurdacıya, -birazcık boyları kısa olduğu için- hurda fiyatına satılır, kesilesice eller tarafından...
Hele hele bizi biz yapan değerleri pipetleyenler yok mu?
İşte bunlar; binler, yüz binler, belki de milyonlarca pipetlemeden sâdece birkaç örnek.
Basit bir tabirle pipetleme; yumurta çalma, hortumlama ise deveyi hamuduyla ve katarıyla götürme operasyonudur.
Bilirsiniz bir çocuk önce sürünür, sonra yürür, daha sonra da koşar. Sürünmeden yürüme, yürümeden koşma ve koşu çalışması yapmadan koşucu olunamayacağı gibi, pipetçi olmadan da hortumcu olunamaz. Nasıl ki kumar bir kuruşla, içki bir yudumla, fahişelik bir öpücükle başlıyorsa; hortumculukta pipetleme ile başlar.
Neden bu hâle geldiğimizi, şimdi daha iyi anlıyoruz değil mi?
Devlet daha çok iki yoldan birisi ile soyulmaktadır.
1- Pipetleme
2- Hortumlama
Pipetlenme deyip de geçmeyelim. "Damlaya damlaya göl olur" diye boşa dememiş atalar. Pipetçiler az az götürürler ama, bir araya gelince belki de hortumculardan daha fazlasını yürütürler...
Şimdi vereceğim örnekle günümüzü kıyaslayınca 'Nereden nereye? Heyhat! demekten kendinizi alıkoyamayacaksınız. İşte size tarihin kaydettiği en güzel örneklerden biri.
Dünyaya adâletiyle ün salan Hz. Ömer, devlet işleriyle meşgulken yanına iş ortağı gelir, Hz. Ömer yanmakta olan mumu söndürür ve başka bir mum yakar. Gelen ziyaretçi sorar, "Ya Emir-el Mü'minin niçin o mumu söndürdünüz de, bu mumu yaktınız? " Hz. Ömer de "önceki mum devletindi ve resmi işlerimi yapıyordum, şimdi yanan mum ise benim ve şu anda şahsi işlerimle meşgulüm..." cevabını verir.
Bambaşka iki zihniyet. Biri gün gelir 'mum' dahi benden hesap sorar zihniyetiyle hareket ederken, diğeri her türlü yolu, sahtekârlığı, dolandırıcılığı mübah sayıyor. Ne oldu bize? Gözümüzü mal, mülk, makam, mansıp derdi mi bürüdü yoksa? Daha fazla nasıl götürebilirim hesapları mı yapar olduk? Eğer böyleysek unutmayalım herkesten, her şeyden önce kendimize yazık ediyoruz.
"Mahkemenin kadıya mülk olmadığı"nı aklımızdan hiç çıkarmadığımız gibi, "yırtılan şalvar, kör Hasan'ın şalvarı" düşüncesinden de artık vazgeçelim...
Bir makamda oturan, zannetme ki sahibi
Gündüz var gece yoktur, dudaktaki ruj gibi...
Eğer kazandığımız mal, sahip olduğumuz makam ve mevki bizi yüceltiyorsa ne mutlu, yok eğer izzet ve şahsiyetimizi törpülüyorsa, öyle makamın da, öyle malın da, bize gereği yoktur; diyenlere ne mutlu...
Sahi, hortumlama haramda, pipetleme câiz mi? Oysa, haram olan bir şeyin azı da, çoğu da haramdır.
Kalın sağlıcakla...
(*) Pipet: Sıvı içeceklerde ve labaratuvarlarda kullanılan ince uzun cam veya plastik çubuk.
Aşk, sözlükte; şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamâmen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması anlamına gelir.
Ayrıca aşk kelimesinin sarmaşık mânâsına gelen "aşeka" ile de yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşık bulunduğu yeri nasıl kaplarsa, aşk da girdiği kalbi, hatta bütün vücudu öylece kaplar.
Şöyle ki, sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bâzen kurutması gibi aşırı sevgi de sevdiğinden başkasıyla ilişiğini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya aşk denilmiştir.
Aşk; mecâzî ve hakikî olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanlara karşı duyulan geçici olan aşka mecâzî, Allah'a karşı duyulan ve ebedî olan aşka ise hakikî aşk denir.
Mutasavvıflara göre hakikî aşka ve gerçek sevgiye karşı herkeste istidat yoktur. İşte mecâzî aşkın yeri ve önemi burada ortaya çıkıyor.
Tasavvuf da ki mecâzî aşk, güzelden güzelliğe, fertten cemiyete, mânâdan zâhire, kuldan Hakk'a, eserden müessire, başka bir ifâde ile, "çokluktan birliğe" doğru giden bir yol kabul edilir. Onun içindir ki, -şehvetsiz olmak şartıyla- geçici sevgilerin hepsi de hoş karşılanır.
İnsan, her hangi bir insanı severse, bu sevgi onu gerçek sevgiye hazırlar, onun gerçek aşka karşı istidâdını artırır. Bunun neticesinde de geçici sevgi hakikî sevgiye dönüşebilir. Bu bakımdan mutasavvıflar zâhirî ve mecâzî aşkı, hakikî aşka götüren bir yol, bir köprü veya bir geçit olarak kabul ederler.
Âşık edebiyatında ise aşkın, "evveli melâmet, sonu nedâmet"tir. Ancak dünyadan vazgeçilebileceği halde sevgiliden vazgeçilemez. " Bana yârden geç diyorlar, nasıl geç'em ben o yârden.", "Bana yâr gerekir, dünya gerekmez."
Sevgili âşığın meylini anlayınca huma kuşu gibi yükseklerde uçar ve âşığı kendisinden uzak tutar.
Aşk insanı Mecnûn gibi dağlara, çöllere salar, Ferhat gibi dağları deldirir. Öyle ki aşkın ıstırabı, âşığa zevk verir. Aşk derdinin çâresini tabipler bilmez.
Bakınız konumuzla ilgili bir beytinde Kayseri'li âşık Seyrânî ne diyor.
"Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyâmete kadar sökülmez imiş"
Dinimizde, özelliklede tasavvufta sevmeye ve sevilmeye büyük bir önem verilmiştir. Bir hadis-i şerifte "Siz imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız..." tâlimatıyla âdeta birbirimizi, tüm insanları, canlı ve cansız her şeyi sevmemiz emredilmiştir. İşte bu yüzdendir ki "yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü" beyti Yunus Emre'nin diliyle bir kural haline gelmiştir.
Yine "Aşk, ruhta oluşan bir duygudur. Ne din tarafından reddedilir, ne de yasalarca yasaklanabilir..."
Ayrıca "ilgi, bilgi ve sevgi"nin toplumun harcı olduğunu bildiğimiz gibi, "Sevmek zarûret, sevilmek imtiyazdır." kuralını da asla aklımızdan çıkarmayalım diye düşünüyorum.
Güzel at, güzele oku
Vurmak zordur gönlü toku
Güzeli, güzelce oku
Sev ki, sevilen olasın...
Bol sevgili, az nefretli günlerde buluşmak dileğiyle...
"Eğitemediğin kişiye bilgi yüklemek,
hırsıza merdiven dayamak gibidir."
.
İnsanın iç dünyası iyi ve kötü duyguların harmanlandığı bir yerdir. Orada her şey barınır tıpkı orman gibi.
.
Eğer bir şahıs iyi bir eğitim ve öğretim görmüşse iyi duygularını, yoksa -aldığı eğitim yeterli veya istenilen düzeyde değilse- kötü ve zararlı duygularını öne çıkarır.
.
Öyle bir toplum haline geldik ki herkes birbirinden şikâyetçi. Hiç kimse kimseye güvenmiyor. Yolsuzluklar ve onun getirdiği yoksulluk günden güne artmakta. İşin garibi bunun bir çâresi yok mu diye kafa yoranların sayısı ise oldukça az. Peki bu hep böyle mi gidecek? Birileri bu gidişata dur demeyecek mi?
.
Elbette her şeyin bir çâresi olduğu gibi kötülük ve yolsuzlukların da bir takım çâreleri -panzehirleri- vardır. İşte bunların en başında da -olmazsa olmaz- diyebileceğimiz üç temel şart:
.
1- Allah korkusu
2- Devlet otoritesi
3- İnsanlardan utanma duygusu.
.
Eğer bu üç duygu bir toplumun fertlerine eğitim ve öğretim yolu ile verilir, genç nesillerde devlet eliyle buna uygun yönlendirilirse elbette suç işleme oranı asgari seviyeye iner, aksi takdirde ne suç, ne de suçlu azaltılabilir.
.
Bir toplum düşününüz ki o toplumda ne Allah korkusu, ne devlet otoritesi ne de insanlardan utanma duygusu kalmamışsa böyle bir toplum pimi çekilmiş bir bomba değildirde nedir?
.
Yukarıda maddeler halinde zikrettiğimiz ve -olmazsa olmaz- diye takdim ettiğimiz bu duygulardan mahrum olarak yetiştirdiğiniz bir fert veya toplumdan ne bekleyebilirsiniz?
.
Bu üç duygu kafalarda ve kalplerde yer etmedikçe suç işleme oranı azalmayacaktır. Suç işleme oranı esas mânâda bu üç duygunun varlığı veya yokluğuyla ilgili olduğu gibi, kuvvetliliği ve zayıflılığıyla da ilgilidir.
.
Öyleyse geliniz bu milletin evlatlarının kafasına ve gönlüne soylu tohumlar ekelim. Bünyemize ters düşen karakılçık tohumlardan vazgeçelim. Bir ilaç birilerinin bünyesine iyi gelmiş olabilir, ama o ilaç bizim bünyemize iyi gelmiyor üstelik bir de alerji yapıyorsa, aynı ilaçta diretmenin ne anlamı vardır?
.
"Ne ekersen onu biçersin"
"Rüzgâr eken fırtına biçer"
.
Bir Çin atasözünü bir kez daha altını çizerek hatırlatmak istiyorum. "Bir yılını düşünen pirinç eksin, yüz yılını düşünen fidan diksin, istikbâlini düşünen ise insan yetiştirsin."
.
O halde ey yetkililer terör dâhil bütün zararlı faaliyetlerden ve türlü suç ve cinâyetlerden kurtulmak istiyorsanız, eğitim ve öğretime önem veriniz ve bu üç duyguyla beslenmiş kaliteli insanlar yetiştiriniz!
.
Tarihin hiçbir devrinde suç sıfıra indirgenememiştir. -bu na Asr-ı Saadet de dâhildir- Suçun sıfırlanması fıtrata aykırıdır. O halde hepimizin ortak çabası, suç işleme oranını asgari seviyeye indirmek olmalıdır. İşte bunun yolu da bu üç maddeden geçmektedir.
.
Sözün özü, "kork Allah'tan korkmayandan."
.
Hanifi KARA
Ayrılık en güzel hangi mevsim acaba, ayrılık hangi sularda daha temiz ya da ayrılık hangi şehirde daha özlemli. Sevgili hangi ayrılıkta daha çok anlamlı."
Onu her akşam arıyorum, durakta otobüs beklerken,evine giderken acaba neden gecikti?herhalde bir şeyler almak üzere bir yerlere uğradı. Gelir birazdan. Saat 24:00'e kadar otobüs var zaten. Hayır yok! o kadar gecikmez evine. Sanırım bugün erken çıktı işten. Hasta mı acaba? Sağlıklı biriydi o ve dirayetliydi. Kolay pes etmezdi. Galiba bir yakınına gitti bu akşam. Ama bir yakınında kalmak adeti değildi onun. Hadi artık gel be ya!
Gar otobüsüne binerdi Ulus'u dolaşmadan, Kazım Karabekir'den gittiği için. Ulusu dolaşması otobüsün bu gideceği güzergah için anlamsızdı onun için. Ya da bugün işe gitmedi, yoksa benim beklediğimi bir akşam gördü de başka caddeden mi biniyor?. İşte geliyor! yüzü çok belirgin! Değil,bere kullanmazdı, sivri topuklu ayakkabı hiç giymezdi. Bu o değil. Gima'da buluşurduk. Sanırım biriyle buluşacak bu akşam. Kim o acaba? Hızlı adımlarla yürürken bir taraftan da gelip gidene bakıyorum. Acaba durağa doğru geliyor mu diye. Gima önü hala çok kalabalık çok bekleyen var. Ellerinde çiçekle bekleyen. Telefonuna bakan, sigarasını defalarca yakan... Herhalde biraz geciktim. Buluşup gittiler. Yoo gelir, biraz daha bekleyim.
Ben kimi bekliyorum? Bir zamanlar buluşma mekanımız olan yerde ayrılıkla nasırlaştırdığım sevgilinin, bir başkasıyla buluşma ihtimaliyle onun buraya gelebileceğini. Mevsimler değişiyor,alışkanlıklar da belki de buralara veda etti. Beklemem anlamsız kalıyor galiba.
Fotoğraflardaki tebessümlerine bakarak beni hala sevdiğini düşünüyorum. İlk buluştuğumuz günü anımsıyorum onunla. Çok dehşet bir titremeydi. Yok parayla girdiğimiz bir kafede bir bardak çayı 2 saate sığdırmıştık. Bana ilk sarılışını hatırladım şimdi de,hiç beklemediğim bir anda.
Telefonlarıma hiç cevap vermiyor artık. Dudaklarından kirli sözcükler dökülüyor verdiğinde. Hep ona kavuşmanın mükemmel ısrarı var içimde. Beni seviyor, beni sevmese bu kadar anlamlı tebessüm bırakmazdı fotoğraflarında. Bir başkasıyla olma ihtimal yok. Bu ihtimali hep erteliyorum. Biriktirdiğim özlemlerim ve ona haykıracağım tükenmişliğim var. Bu akşam da gelmedi işte, telefonum çalıyor, delisin sen, deli diyor bir dost.
Onun her akşam bana gelebilme ihtimalini çok seviyorum, yalan da olsa bir gelecek üzerine inşa ediyorum tutkularımı, sanırım bu akşam bir davete katıldı ve arkadaşları bırakacak evine.
Gelmeyeceğini ya da sevemeyeceğini bilerek neydi bu ısrar? Bu kadar tükenmiş ve çürümüş bir halde yaşanıyorsa ayrılıkAyrılık hangi akşam da daha taze ve daha diri kalıyor acaba?