1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Konu: Sensizlik

    noimage



    Her gidişin yüreğimde, fırtına öncesi sessizlik

    Anlamını yitirir o an sana dair bütün düşlerim

    Gözbebeklerime düşer derin bir hüzün

    Daha gitmeden sen, ben sensizliği düşünürüm.


    Her vedanda acıyı görürüm gözlerimde, umutsuz çağrılarla

    Yalnızlığımın gölgesi çoktan vurmuştur aynalara

    Öyle hazin... öyle kırık... öyle derin...

    Anlarım ki biten baharın hüznüdür düşen yüreğime

    Sabahlarım tükenmiş, sensiz geceler tek gerçeğim.


    Bu ayrılık başka, sönmeyen bir alev yüreğimde

    Biliyorum bıraktın beni_dönüşü yok_ sonsuz gidişlere

    Zamansız sonbaharlara yenik ağır sancılar içinde ben

    Yüreğimde cam kırıkları, suskun gecelerimde yine sen.



    SİBEL BİLGE
#10.02.2010 15:16 0 0 0
  • Konu: Yokoluş
    noimage



    Avuçlarımın arasından kayıyor yaşam, ağır ağır

    Gün soluyor, alacakaranlığa bürünüyor içimde

    Yorgun ruhum çaresiz _bıçak sırtı_

    Zamansız sonbaharlar çalıyor kapımı.


    Dağınık düşlerdeyim sisler arasında

    Ağır uykulardan uyandı yorgun bu beden

    Sonsuzluğa karışmak güz yapraklarıyla toprağa

    _olmaz_

    Vakit daha çok... Çok erken...


    Ben yorgun... Ben yenik... Ben yitik...

    Korkularımın gölgesinde tükeniyor nefesim

    Büyüdükçe büyüyor karanlığımın ayak sesleri

    Canımdan can gidiyor, gitme yüreğim.


    Son bir ümit diyorum hayatın kıyısında

    Asılı kaldı ömrüm yerle gök arasında

    Vakit geç... Geç kaldınız umarsız baharlar

    Yeşiller döndü sarıya, bitti ruhumda zaman

    Avuçlarımın içinde _suskun_ bir soğuk can.



    Sibel Bilge
#10.02.2010 15:13 0 0 0
  • Canımm harika modeller bunlar:) Emeğine sağlık...Özellikle 2. ve sonuncu modelleri beğendim:)Paylaştığın için bizlerle tşkr.ederim...
#10.02.2010 10:15 0 0 0
  • Bu güzel yorumun sahibi siz Sayın MasaLYuzLu arkadaşımızı tebrik ederim;yüreğinize, sesinize,emeğinize sağlık...Nice böyle güzel başarılar dileğiyle size...




    Bu güzel ,başarılı yoruma bir o kadar da anlam kazandırmış olan başarılı ve güzel Flash için sizide tebrik ederim Sayın Doorcap...Emeğinize sağlık...

#10.02.2010 10:10 0 0 0

  • noimage


    "'dileğimiz bağışlanmadır' deyin; (biz de) hatalarınızı bağışlayalım; iyilik yapanların (ecirlerini) arttıracağız. (Bakara Suresi, 58)


    Allah'tan bağışlanma dilemek, yani istiğfar etmek, bir insanın günahlarının örtülmesi için Rabbimiz'e yalvarması ve O'nun sonsuz merhametine sığınmasıdır. Kuran'da müminlerin, Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür (Ali İmran Suresi, 193) diyerek Rabbimiz'e yalvardıkları bildirilir. Karşılığında da Allah, şu vaadde bulunur:


    ... Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. (Maide Suresi, 12)


    İnsanların hatasızlık arayışı içinde olması yanlıştır; her insan hata yapabilir, günah işleyebilir. Kuran ayetlerinde Allah'ın kutlu peygamberlerinin de hata yaptıklarından söz edilir. Hiç kimse kusursuzluk iddiasında bulunmamalı, kendini hata yapmaktan müstağni görmemelidir. Bir ayette bu konuda şöyle buyrulur:


    Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir. (Fatır Suresi, 45)


    Samimi müminin yapması gereken, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir. (Hud Suresi, 90) ayetiyle bildirildiği üzere, tüm hata ve günahları için Allah'tan sürekli bağışlanma dilemesidir.


    Kuran'da, Allah'tan bağışlanma dilemenin çok doğal bir mümin özelliği olduğunu görürüz. Müminleri inkarcılardan ayıran en önemli özellik bağışlanma dilemek ve tevbe etmektir. İnkarcılar kendilerinin hatasız ve günahsız olduklarını düşünürler. Müminler ise kendilerini hatadan müstağni görmek gibi bir iddiada bulunmazlar. Elbette ki hiçbir samimi mümin hata yapmak, günah işlemek istemez ancak kötülüğü emreden nefsine bir an yenilebilir ya da ibadetlerinde gevşeklik gösterebilir. Ancak ardından pişmanlıkla Rabbine yönelip bağışlanma dileyerek, Allah'ın sonsuz affediciliğine ve rahmetine sığınır.


    Allah'tan bağışlanma dilemek için mutlaka bir hata yapmış olmak gerekmez. Mümin bağışlanma dileyerek kulluğunu, Rabbimiz karşısındaki acizliğini, O'nun yardımı olmaksızın hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini dile getirir. Bağışlanma dilememek ise acizliğinin, hata ve günahlarının şuurunda olmamaktır. Bu gaflet içindeki ruh hali zamanla kişinin kalbinin katılaşmasına, nefsinin bencil tutkularını ilahlaştırmasına, şeytanın enaniyetli karakter özelliklerini taşımasına ve sonsuz azabına sebep olabilir:


    Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! (Bakara Suresi, 175)


    Allah'tan bağışlanma dilemek bir müminin sürekli yaptığı bir ibadettir. İnsan, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı hata ve günahları için Allah'tan her an bağışlanma dileyebilir. Dua etmek gibi, bağışlanma dilemenin de yeri ve zamanı yoktur. Ayrıca bir mümin, diğer müminler için de bağışlanma dileyebilir. Bir ayette, Allah'ın sonsuz merhamet ve bağışlayıcılığı tüm insanlara şöyle duyurulur:


    De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 53-54)

    Bağışlanma dileme, bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm hatalar için Allah'ın affediciliğine sığınmaktır. Tevbe ise, belirli bir günah için yapılır ve tevbe eden mümin, yaptığı hatayı düzeltmeye kesin karar verir, bir daha aynı hataya düşmemek için Rabbimiz'den yardım diler. Ancak unutulmamalıdır ki, bağışlanma dileme de tevbe de samimi ve içten olmalıdır. Allah'ın Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin... (Araf Suresi, 55) buyruğu, bağışlanma dilerken de, tevbe ederken de müminin yaşaması gereken ruh halidir.


    Bir Kuran ayetinde, "Arş'ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp-sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru. (Mü'min Suresi,7) ifadesiyle meleklerin, Allah'ın buyruğuna uygun olarak hem arşı taşıdıkları, hem Allah'ı tesbih ettikleri, ayrıca iman edenler için de bağışlanma diledikleri haber verilmektedir. Birinin bağışlanma diliyor olması, bağışlanma dilenenin riskli durumda olduğu anlamına gelir. Meleklerin bağışlanma dilemesi ise insan için büyük bir lütuftur. Onlar göğü tutup, hamd edip, bağışlanma dilerken, insanın büyüklenerek yüz çevirmesi büyük gaflettir. İnsan, tatmin bulmuş olan bu varlıkların bağışlanma dilemesine de layık davranışlar içinde olmalıdır.



    Allah, insanlara karşı sonsuz merhametli ve bağışlayıcıdır. İnsan doğru yola yönelmesi için Allah'ın bir rahmet olarak verdiği süreyi iyi kullanmaz, vakit varken tevbe ve bağışlanma dileyerek Rabbimiz'e yönelmezse sonuç kaçınılmaz bir azap olabilir. Kendisi için belirlenen sürenin ne zaman dolacağını bilemeyen insan, imanını güçlendirmek ve ahlakını güzelleştirmek için çaba göstermelidir. Henüz yaşıyorken, insan için Allah'tan bağışlanma dileme ve tevbe yolu her an açıktır.






    Elif Alaca
#09.02.2010 20:34 0 0 0
  • noimage



    Dünya üzerindeki tüm insanlar gerçek mutluluğu yaşayabilmenin yollarını ararlar. Her birinin mutlu olmak için bir amacı vardır. Ancak amaçlarına ulaştıklarında, ya düşledikleri mutluluğu bulamazlar ya da yaşadıkları geçici bir mutluluktur; çok kısa sürer. Yöneldikleri her amaçta sonuç aynıdır. Dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünen kişinin dahi, içini daraltan, huzurunu kaçıran birçok konu vardır. Çünkü dinden uzak olan kişinin gerçek mutluluğu yaşaması zordur. Gerçek anlamda huzur, mutluluk ve kalp tatminini yaşamak, ancak Yüce Allah'ın hoşnutluğunu amaçlayarak sürdürülen bir yaşamla mümkündür. Kuran'da, "Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür" (Ankebut Suresi, 45) ayetinde bildirildiği üzere O'nu anmak önemlidir ve kalbi tatmin olanlar Allah'ı çokça anan müminlerdir. Yüce Rabbimiz, bir Kuran ayetinde kalbin nasıl tatmin olacağını insanlara şu şekilde haber verir:




    Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)




    Kuran'da bildirilen bu sırdan habersiz olan insanlar, gerçek anlamda bir mutluluğun olamayacağını ve bunun, yaşamın değişmez bir gerçeği olduğunu düşünürler. Oysa Yüce Allah her sorunu çözümüyle birlikte yaratmıştır. Ve ilahi mesajı Kuran'da, insanlara her konunun açıklamasını ve çözüm yollarını " (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111) ayetiyle haber vermiştir.




    Rabbimiz, insanlık tarihi boyunca, ihtiyaç duyacakları her bilgiyi ve açıklamayı hak kitaplarıyla insanlara bildirmiştir. İnsanı yaratan ve onu en iyi bilen Allah, mutsuzluğun çözümünü de yine Kuran ile insanlara haber vermiştir. İnsan yalnızca din ahlakını yaşadığı, Allah'ın üzerindeki korumasını ve nimetlerini kavradığında dünya hayatının her anından zevk alabilir. İşte o zaman etrafındaki güzellikleri görüp, mutluluğu yakalayabilir.




    Ancak bu konuda bir gerçek göz ardı edilmemelidir. Vaad edilen bu güzel yaşamdan ve Allah'ın insanlar için yarattığı güzelliklerden haz alabilmek için, iman kalbe gerçek anlamda yerleşmelidir. İnsanın yalnızca diliyle iman ettiğini söylemesi, onu içinde bulunduğu mutsuzluktan kurtaramaz. Gerçek iman, insanın Allah'a tam bir teslimiyetle kalpten bağlanması ve her anını Kuran ahlakına uygun bir şekilde yaşamasıdır. İşte gerçek anlamda iman eden insan, yaşamındaki en zor zamanlarda dahi, kalbinde Allah'a dayanıp güvenmenin, O'nun hoşnutluğunu umut etmenin huzur ve mutluluğunu yaşayacaktır. Aksi takdirde ise, yalnızca zorluk anlarında değil, nimetler içinde yaşıyor bile olsa, yaşamının her aşamasında dinden uzak cahiliye ahlakının getirdiği azabı tadabilir; karamsar, umutsuz ve mutsuz yaşar.




    Bu kişi her ne kadar neşeli ve mutluymuş gibi görünse de, gerçekte içinde tarif edemediği bir sıkıntı ve huzursuzluk vardır. Ancak çevresindeki insanlara sahte bir mutluluk portresi çizer. Mutsuzluktan kurtulamaz; aksine Allah'ın zikrinden yüz çevirmek, Kuran ahlakından uzak bir yaşam sürmek onu daha da korkunç bir bataklığa iter.




    Samimi mümin için ise Allah'ı anmak önemli bir ibadettir. Günlük hayatın karmaşası içinde dahi Allah ile bağlantısını koparmaz, O'nu unutmaz. Müminin Allah'a karşı duyduğu sevgi, bağlılık ve kadere olan teslimiyeti nedeniyle, yaşamında 'kötü' bir olay yoktur. Zahiren kötü gibi görünen her şeyin, kendisi için bir hikmet ve hayırla yaratıldığının bilincindedir. Diğer insanların huzursuz, üzgün ve karamsar olduğu bir ortamda, onu üzecek herhangi bir neden yoktur ve o her an samimi imanın getirdiği mutluluğu yaşar. İman etmeyenler yaşamda acı, üzüntü ve kederi adeta ararlar; müminler ise her şeyin iyi yönlerini görürler. Ve bu nedenle müminlerin yaşamları henüz dünyadayken cennet ortamına benzer.


    Her koşulda Allah'a güvenen, her işinde O'na yönelip dönen, Allah'ın hoşnutluğunu yaşamının merkezine yerleştiren insanlar olduklarından, Rabbimizin sonsuz rahmeti, sevgisi ve yardımı sürekli müminlerin üzerindedir. Allah; "Ve sizin Allah'ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız. (Şura Suresi, 31) sözleriyle haber verdiği gibi, inananların yanındadır ve onları hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayacağını vaat eder. Rabbimiz, Yolunda samimi ve ciddi bir çaba gösteren, hiçbir şüpheye kapılmadan mallarını ve canlarını O'nun hoşnutluğunu amaçlayarak feda eden samimi kullarını, Katından güzel bir karşılık olarak nimetlerle donatılmış sonsuz cennetlerle müjdelemiştir:




    Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 64)




    Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. (Tevbe Suresi, 21)




    Allah'ın sonsuz sevgisinin ve bağışlayıcılığının üzerinde olduğunu bilmek ve O'nun cennetiyle müjdelenmek, müminin kalbine büyük bir huzur verir. Kuran'da müminler "Şüphesiz "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin" (Fussilet Suresi, 30) ayetiyle bildirildiği gibi, melekler aracılığıyla da müjdelenirler.


    İnanan insan için kuşkusuz ahirette ki sonsuz mutluluktur önemli olan, ancak Yüce Allah Katından bir rahmet olarak onları dünyada da "Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır" (Nahl Suresi, 30) ayeti ile güzel bir yaşamla müjdeler.




    Yüce Allah'ın gösterdiği dosdoğru yoldan yüz çeviren ya da samimiyetsizce hem bu yolda hem de şeytanın engebeli yolunda yürüyen kişiler, yaşadıkları sıkıntı ve olumsuzlukları kendi çabalarıyla elde ederler. Bir Kuran ayetindeki "Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar." (Yunus Suresi, 44) ifadesi, bu kişilerin durumlarını açıkça gösterir.


    Rabbimizden yüz çeviren ve gerçek huzuru Allah'ı zikretme dışında arayan kişiler, dünya hayatında bu nimetlerden yoksun kaldıkları gibi ahirette de hüsrana uğrayacaklardır. Allah "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124) ayetiyle bu durumu haber verir.




    Allah'ı anmak insanın yiyeceği, içeceği, kısacası hayat bildiği her şeydir. Kalp tatmin olmadığında, insanın şuuru kapanır, gaflet örtüsü altında soluksuz yaşar.. Kalbi içtenlikle Allah'a bağlamak, her şeyi Allah'ın yaratmakta olduğu gerçeğini düşünmek, insana hem dünyada hem de ahirette en büyük nimetleri kazandıracaktır. Allah'ı çok anmak insanın cennet umudunu artıran bir işarettir. Bunu kalpten ve içtenlikle yapanlar ve yalnızca bununla tatmin olanlar da, Allah 'a teslim olmuş müminlerdir. Yaptıklarının karşılığı olarak ahirette de sonsuz ödül yurdu cennetin kapıları -Allah'ın dilemesiyle- onlar için açılacaktır:




    Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,


    Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön.


    Artık kullarımın arasına gir.


    Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-28-29-30)



    Elif Alaca
#09.02.2010 20:30 0 0 0

  • noimage


    "Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."(13/28)


    Mutluluk göreceli bir kavram olmasına rağmen genel olarak, insanın kendini her açıdan rahat ve huzurlu hissetmesi olarak tanımlanabilir. İnsanlar genel olarak mutluluklarını ertelerler. Halbuki Kuran'a göre mutluluk insanın her an yaşanması gereken bir duygudur. Çoğu zaman insanlar "şunu yapınca mutlu olacağım", "şu olsun başka bir şey istemiyorum" gibi cümlelerle mutluluklarını hep gelecekte olacak bir olaya ertelemektedir. Bu olay gerçekleşince de mutlu olamadıklarını görmekte ve kendilerine yeni bir hedef seçmektedirler. Aslında bu , şeytanın insanlar üzerindeki yoğun telkininden kaynaklanır. Şeytan insanlara sürekli olarak uğrunda çaba sarfedecekleri yeni bir hedef bulur ve bu hedefe ulaşınca mutlu olacaklarına dair onları ikna eder. Ona ulaştıklarında ise hemen yeni bir hedef verir. Böylelikle insan mutluluğu her zaman boş şeylerde arar ve bu duygunun yalnızca İslam ahlakıyla yaşanacağını göremezler. Bu sırrı ayetlerde Rabbimiz şu şekilde bildirmiştir;

    (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez.(4/120)


    Ayette Rabbimizin belirttiği gibi şeytan insanlara boş vaatler verir ve olmadık kuruntularla oyalar.

    Bir başka ayette ise Rabbimiz insanların isteklerine ulaştıklarında hiçbir zaman mutlu olamadıklarını şu örnekle bildirmiştir;

    "İnkâr edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur."(24/19)


    İnsan fıtratı Allah'ı tanıma O'na teslim olma üzerine yaratılmıştır. Dolayısıyla başka bir şekilde yaşanan hayat insana kesinlikle mutluluk vermez. Ayette belirtildiği gibi kalpler yalnızca Allah'ın anılmasıyla ve Kuran'la tatmin bulur;

    "Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."(13/28)


    Allah'ın vadinin hak olduğunu anlamamakta direnenlerin durumu ise Kuran'da pek çok ayette Rabbimiz tarafından belirtilmiştir;

    "Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar."(9/82)


    "Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir."(2/17)


    Bir başka ayette ise Rabbimiz Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların durumunu şu şekilde bildirmiştir.

    "Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.(6/125)


    Dışarıdan ne kadar mutlu bir tablo çizse de, dünyanın en zengin insanı veya en güzel kadını olsun bu sonuc değişmez. İnsanlar kesinlikle İslam ahlakını yaşamadıkları sürece gerçek mutluluğu tadamazlar. Çevrelerine mutlu olduklarını göstermeye çalışsalar da, rol yapmak onların mutsuzluğunu kat kat arttırır.

    Müminler Allah'ı anmanın dışında kadere olan bağlılıkları sayesinde hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Allah her şeyi kaderde müminler için en güzel şekilde hazırlamıştır. Bir zorluk da olsa bu mümin için hayırdır. Bu gerçeği bir ayetinde Rabbimiz şu şekilde bildirir;

    (Allah'tan) Sakınanlara: Rabbiniz ne indirdi? dendiğinde, Hayır dediler.(16/30)


    Ayrıca Rabbimiz yaşanacak her olayı kaderde belirlemiştir. Bu ise müminler için çok büyük bir lükstür. Müminler bu vesileyle başlarına gelen musibetlere üzülmez, güzel olaylara ise kendilerini kaybederek sevinip şımarmazlar. Müminlerin bu özelliği bir ayette şöyle bildirilir;

    Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.(57/22-23)


    Bir düşünelim. Mesela Allah bizimle iletişime geçse ve bize bir sonraki gün başımıza gelecek bir musibeti haber verse ve buna sabretmemizi emretse ve bunun karşılığında da cennet vaat etse eminimki o olay başımıza gelince hepimiz güzel bir şekilde sabrederiz. Tıpkı bu örnekteki gibi Rabbimiz bizi imtihan edeceği konuları haber vermiştir. Bunu bir gün önce söylemesiyle 1400 sene önce söylemesi arasında aslında hiçbir fark yoktur. İşte bu sırrı bilen müminler Yüce Allah'ın Kuran bildirdiği "Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.(2/155) gerçeğiyle başlarına ne gelirse gelsin gerçek mutluluğu her zaman yaşarlar.

#09.02.2010 20:27 0 0 0
#09.02.2010 19:07 0 0 0
#09.02.2010 07:25 0 0 0
#09.02.2010 07:23 0 0 0
#09.02.2010 07:20 0 0 0
  • Gökyüzü gibiydi kokular, çantanızın silgi kokan kuytularında ellerinize bulaşan bir koyu lacivert, ya da ayrılığın aklınızdan çıkmayan kederli buğusuydu.

    Sen benim ilk hasretimdin!

    Hep hafta sonları gelirdin bize ,her ayın son cumalarına denk düşerdi gelişin, örgülü uzun saçların siyah lastik ayakkabıların ve gülen yüzünün kalbime vuran hasretiyle sarılırdım sana. Hiç geçmesin isterdim, Pazartesi gelmesin senden ayrılmayayım diye dualar ederdim.
    Sonra çabucak geçerdi haftasonu, birlikte yapılan kahvaltıdan sonra yine birlikte çıkardık sokağa ve okul yolunda ayrılırdık.

    Sen üst mahalledeki okuluna ve yeni evine dönerdin, ben ise karşı mahallenin ilkokuluna giderdim. Ömrümün en uzun yolunu yürürdüm her ayın ilk Pazartesi ve sen içimde tükenmeyen acım olurdun.

    Pervin ile Ayşe kardeşler hep birlikteydiler ve onları her gördügümde sen gelirdin aklıma. Senden ayrılışım hep düşündürürdü beni, Pervin ile Ayşe niye ayrı değillerdi, onların evi neden aynıydı ve neden ben senden ayrılmak zorunda bırakılmıştım?

    Bu sorular yorardı küçük yüreğimi ve her ayın ilk Pazartesi eve hasta dönerdim.

    Hani sana biraz büyük geliyor diye bizde bıraktığın önlüğün vardı ya, hani hep dolapta duran, işte onu giyerdim herkes uyuduktan sonra.

    Sen hiç bilmezdin ama ben seni çok özlerdim ve sen her gidişinde dolabın karanlık
    kuytusundan çıkarıp bağrıma bastığım önlük olurdun.


    Hastalandın... Artık her ayın son cumaları gelemiyordun ve tek başına makarna yemek tad vermiyordu. Kimse evcilik oynayalım diye ısrar etmiyordu, kimseyle ip atlayıp, beş taş oynamıyordum.

    Zaman aramıza görünmeyen sınırlar örüyordu ve içimdeki sensizlik kocaman bir boşluk oluyordu. Hep seni soruyordum, kimse beni yattığın hastahaneye götürmemişti, sadece "iyileşti artık, yakında çıkacak" diyorlardı, ama sen bir türlü çıkmıyordun.
    Geçici körlükle başlamış hastalığın, bir dakika filan sürmüş körlügün, sonra yine görmeye başlamışsın.

    Sahi geçici körlük nasıl oluyordu ve o bir türlü adını koyamadıkları hastalığının adı neydi? Yoksa sıfır beş uçlu kırmızı kalemimi çok beğendiğinde, " hayır o benim kalemim, sana veremem" dediğim için mi hastalanmıştın?

    Bana kırıldığın için mi kör olmak istemiştin, artık beni görmek istemiyor muydun?
    Sen hastahaneydin ve ben soru sormaktan, önlüğüne sarılıp ağlamaktan, kokunu hatırımda tutmaktan başka birşey yapamıyordum.

    Altı ay sürdü hastalığın , sensiz geçen altı uzun ay.

    Yedinci ayın son cuması yeni annenle geldiniz bize. Eskisi gibi sarılmamıştın bana, hiç gülümsememiştin ve benimle aynı yatakta yatmak istemiyordun.

    Herkes çok seviyordu seni, ama sen beni artık sevmiyordun. Yabancıydı ellerin, yabancıydı bakışın, "git" diyen sözlerin doluyordu kulağıma ve sen yeni annenin kulağına fısıltı halinde" o gelmesin yanıma" diyordun.

    Arı maya resimli silgiler yeni çıkmıştı o zaman ve sahip olduğum tek güzel şeydiler. Yine Pazar günü olmuştu ve Pazartesinin gelme telaşı bir avuç şu gibi doluvermişti gözlerime.Benle konuşmuyordun, oynamıyordun, ama varlığın bile yetiyordu bana. Elime aldığım yeni silgim ile yaklaşmıştım yanına , "bunu sana vermek istiyorum, ister misin ?" diye sormuştum.
    Elimdeki silgiyi çevik bir hareketle alıp, oturma odasının bir köşesinde ağır usul yanan sobanın içine atıverdin.

    Hayatımda sahip olduğum tek güzel şey bir anda kül oluvermişti,ve içimde birşeylerin çağladığını, acıya benzer birşeylerin öfkemin suretine büründüğünü dün gibi hatırlıyorum. Hızla odama koştum, dolabımda duran önlüğünü dolaptan çıkartıp kırış kırışı ettikten sonra bir poşetin içine koydum ve yatağıma uzandım. Uyumak, biran önce pazartesine uyanmak istiyordum.

    Sabah her zamankinin aksine kahvaltı etmeden ve tek başıma çıktım sokağa. Yanıma almayı ihmal etmediğim poşeti öfkeyle tutuyordum ve okulun yanı başındaki köprüye geldiğimde hayatının en ağır yükünden kurtulmak isteyen hamal misali elimdeki poşeti cağlayan derenin köpüklü sularına fırlatıverdim.

    Hayatımın en güzel kokusunu bir daha duymak istemiyordum, seni bana hatırlatacak hiç birşeye tahammülüm kalmamıştı, cünkü sen benim tek kardeşimdin ve artık beni sevmiyordun.

    ... Ve yıllar geçtikçe daha iyi anlamıştım ; "Gökyüzü gibiydi kokular, dünya değişir ama onlar hep aynı kalırdı, tıpkı ablaların kardeşlerine duydukları sevgi gibi ".

    ALINTI
    __________________
#09.02.2010 00:19 0 0 0
  • noimage



    Durup dinlediğim sessizliğindi önce...

    İncinmiş yanlarından tanımıştım seni.

    İç'im yanmıştı kapının arkasına çömelip ellerinin arasına başını aldığında

    Sözcüklerine bağladım tebessümü Yâr...



    Yürünesi yollar kapanası olduğunda kanadı yitik turnalar gördüm rüyamda...
    Korkular sobeledi ömrümü çıkmazlarda...
    Akordu bozuldu ömrümün...



    Sustu(n).... zayii oldum...




    Ellerimi cebime koydum, hüzün bulaştı parmaklarıma...
    Poyrazın zulmune takıldı uçurtmalarım...
    Yüreğim(n)e takıldı ayaklarım.
    Düş'tüm; dizleri kanadı kısa pantolonlu çocukluğumun...


    Cân'ımı yaktı masallar...




    İltica ettiği ülkeden sınırdışı edilmiş olmanın hüznü ile açtım ellerimi Yıldızların Sahibine...
    Bir yaş düştü iç'ime...
    Ardından bir kelam dilime....




    La Tâknatu ... La Tâknatu minAllah...




    Düş'tüm kuyuların dibine... ama hiç düşmedim zifiri karanlık ümitsizliğe Yâr ...


    Haydarpaşa bile grilere büründü... ben düşmedim ümitsizliğe...
    Mavinin yankısı vardı yüreğimde...



    Malumun olsun Yâr... bir düş değdi çocuk yüreğime...


    Âşkı sobeliyorum iç'imde...


    Kafesini açtım bunca zaman korumaya çalıştığımın...


    "Git gayri... Ben senden geçtim" dedim.. "Git o Yârin ellerine..."



    Titredi küçük kuş...
    Çırpındı ... uçtu...

    Hicreti ellerine...



    Aç pencereni... Sokaklar ayaz...

    Güneş ısıtmaz avuçların kadar...



    Mülteciyim...

    Aç ellerini Yâr...

    Aç ellerini...


    ikibinyedi / temmuz yirmibeş

    Tamer AKTAN
#09.02.2010 00:14 0 0 0

  • noimage


    BİR YAZDIM, bir güzdüm. Bir bilemedim; hangi mevsim olmalıydı adım.
    Bir yazdım, bir bozdum.
    Çizik çizik olan defterimi karalayıp durdum.
    Sağdaki ümit ışıltıları ve soldaki fırsat dellâlını duymadım pek çok zaman.
    Ben bir güldüm, bir diken.
    Diken acıttı, gül mağrurlaştırdı benliğimi.
    Ben hem gül, hem diken olmalıydım.
    Hem güz, hem yazı tadabilmeliydim ruhumda.
    Bir gülmedim ki kendime,
    Bir farketmedim ki sevginin rengini.
    Sol elimde tuttuğum, çizik çizik, pörsümüş defterde
    Neredeyse boş sayfa kalmamıştı ve ben farkında dahi değildim.

    Ve dönerken yine aynı düş ve düşüncelerle bir gün,
    Bir dilekçe tutuşturuldu elime.
    Yepyeni bir defter vaat ediyordu bana.
    Ve huzur veriyordu görünüşü bile.
    Bir dilekçe...
    Tuttum ucundan ben de...
    Yeni bir soluktu bu.
    Yeni bir ışık.
    Dünümü ve bugünümü apaydınlık eden
    Bir belge...

    Aldım bu bembeyaz belgeyi.
    Gönlüme bastırdım.
    Ve tekrar tekrar adını okudum.
    Her okumamda huzur doldu içime.

    Sağdaki ışıltının çevremde oluşturduğu
    Işıktan daire içinde okudum.
    'Tevbe' yazıyordu belgede.
    Sadece bir kelime...
    Hem öyle bir kelime ki,
    Hem düne yetiyordu, hem de bugüne...


    -Rabia Nazik Kaya-
#09.02.2010 00:10 0 0 0
  • Konu: Umut Etmek
    İçimdekileri dökmek o kadar zor ki;
    O kadar zor ki beni anlamak, ben bile kendimi anlayamazken
    O kadar zor ki başkasının anlamasını beklemek.
    Alışmak öylesine zor ki, yaşanılan her şeyi yaşanmamış gibi yaşamaya
    Yaşanılan onca birikimleri göz ardı edip her gün yeni bir acı çekmek
    Yaşanılan onca yaşanmışlıklara rağmen, hayata karşı hep acemi olmak,
    Bu yaşanmış binlerce yaşanmışlıklara rağmen hep üzülmek, hayal kırıklığı yaşamak
    Evet binlerce hayal kırıklığı yaşıyoruz, çünkü hep bir umut arıyoruz
    Ya olursa diyoruz kendi kendimize,
    Gözlerimiz umudu arıyor, kalbimiz hep o ufak bir umut için atıyor
    Her yeni umutlarla başlanmış şeyler de hüsrana uğradığında
    Gene mi diyorsun, gene mi boş hayaller
    İşte o an sayısız hayal kırıklıklarının arasına yeni bir tane daha ekleniyor ve iyice çekiliyorsun kabuğuna
    Öyle an geliyor ki artık umut etmek bile istemiyorsun,
    İşte belki de bir insanın hayatını çekilmez hale sokacak dönem oluyor, hayattan umutlarını kestiğin zaman.
    Umut et metken korkar mı bir insan, sonunda gene hayal kırıklığı yaşayacağım diye
    Umut etmeden yaşayabilir mi insan, tutunabilir mi hayatta umuttan başka bir dala
    İnsan hep korkuyla yaşar mı?
    Umut etmeden yaşayabilir mi insan?

    İnsanların yüzünde hiç güven aradın mı?
    Onların ağzından çıkan her cümle doğru mu acaba diyerek dürüstlük aradın mı hiç?
    Her gözlerine baktığında sıcak bir güven aradın mı, bunların hiç birini bulamayacağını bile bile
    Hiç insanlardan güven dilendin mi?
    Yeter artık dediğin nokta oldu mu?
    Herkes birbiriyle menfaat üzerine beraberken, birbirlerinden hep çıkar ararken
    Ne olur doğruluk diye bağırdın mı hiç
    Senin yaptığın normalken, seni deli diye gösterdiler mi?
    Sırf samimiyet ararken, doğruluk isterken
    İşte bu saf o dedikleri oldu mu?
    Hayat bu kadar acımasızken, bir umut daha nasıl beklerim,
    Nasıl bakarım umutlu gözlerle hayata?
    Sonunda bir hayal kırıklığı olacağını bile bile
    Nasıl bir kere daha akıtırım gözyaşlarımı, nasıl bir hayal kırıklığı daha eklerim onca yaşanmışlıklara.

    27/06/2008

    Alıntı
#09.02.2010 00:01 0 0 0
  • Asma bahçeleri varmış dedemin sakalları uzunmuş ve köstekli saatine yarım saatte bir bakar dururmuş, zamana verdiği kıymet nispetinde bereket bulurmuş.

    Annem anlatamayacak kadar ağlamaklı, babam delirecek kadar öfkeli oluyor söz dedeme değince. Dedemin suçunu bilmiyorum ama annemin sükutuna aşinayım, babamın öfkesine. Babam kadar öfkelisini az gördü gözlerim. Annemin saçlarını hiç örmediginden mi yoksa sürmeli gözlerini hiç görmediğinden mi bilinmez, yabancıyım babama. Armut dibini biraz şaşmış sanırım. Üstelik hayallerime ambargolar koyarken dedemden söz ettirmeyerek, yakın bile sayılırım.

    Babam yokken evde ve annem o tanıdık elleriyle alüminyum tepsilerde pirinç ayıklarken soruyorum cesaretimin düğmelerini ilikleyip:

    -dedemin asma bahçelerini anlatsana anne.

    Söz dedeme gelince bir tuhaf oluyor annemin gözleri. İki çukura gömülmüş mavi bir dolunayken bulutlanıyor, gece ağrısına dönüyor ve pirinçler suya değmeden anneme değiyor.

    Yol tükenmiyor, cama dayayamadığım başim annemin asma anlatısı içine ve iki mavi dolunayın bulutlanmış şehrine doğru düşüyor.

    Geçen yıl vefat eden anneannemden sonra iyice çökmüs dedem. Baş edemiyormuş artık üzüm bağlarıyla, satacakmış. Tıngır mıngır ilerliyor yol. Olmaz diyorum, satılır mı asma bağları hiç. Bir kez bile koşamamışken bir ucundan diğerine, tanelerini avucumdan taşıra taşıra olukta yıkayamamışken, üstelik sakallarına makas attığım için "edepsiz seni" diye tatlı sert azar işitmemişken henüz, olacak şey değil diye direniyorum. Hiçbir yolcuyu rahatsız etmiyor düşüncelerim. Kalemimde pişip kokusu da dağılmayınca etrafa, muavin gelip "şu üzüm pekmezi kokan düşünceyi keser misiniz lütfen" diye uyarmıyor.

    Babam öfkesinden zakkumlar ekmiştir annemin gökyüzüne şimdi. Ama gitmekten başka hiçbir fiilin çekimlenemedigi anlar vardır hayatta. Bu da öyle anlardan biriydi ve bütün çekim eklerim o fiile düğümlenmişti. Dedemin asma bahçelerine dalmadan geçen bir çocuklugu razı edemezdim kalmaya. Ki yol bitsin ve dedemin kadayıf sakallarına merhaba desin hiç de çocuklarınki kadar küçük olmayan avuçlarım.

    "Bu da sana anlatacağım son öyküm baba, ister anla ister anlama. Şaraba dönüşebilir olması üzümün suçu değil sonuçta. Sonrası içinse bir çaren yok ve olmayacak, çünkü ben bir öfkeyle sükutun doğurduğu çocugum. Dedeme hasret yanım sana kızgın , asma bahçelerini hayal edemeyen çocuklugum öfkenden alacaklı. Dedemin suçu nedir bilmiyorum. Annemin kader çetelesine düşen suslar kadar annemin de oğluyum ama ben. Senin öfkenin yakıcılığında merhameti, annemin cılız savunmalarında karşi çikmayi ögrenmis, biraz küs biraz şimarık ve nihayet çocukluguna üzüm toplamaya giderken bütün kinleri ve korkuları yüreğinden sınır dışı etmiş bir çocugum. Bunu umursa baba. Ben umursuyorum çünkü."

    Yazdığım mektuba bir acı tellalı gibi dokundu annem. Ama verecek biliyorum.

    Karşıladığım şehrin ışıkları geride bıraktığım şehrin karanlığını emiyor gülerek, şehir de memnun, hem ne yazar olmasa zamanı mekana pay eden yanımızı seviyorum. Annemin elleri pirinç ayıklıyor değildir şimdi. İnerken otogarda bir valiz sahibi olmamanın hafifliğiyle içeceğim ilk çayı kasaba kahvesinde. Şu köşedeki adam köstekli saatine bakıyor. Yoksa

    Leyla Marankoz

#08.02.2010 23:51 0 0 0
  • Ürpertici, soğuk bir odada oturuyor, gün ışığına muhtaç bir ortamda yaşamanın bütün sıkıntılarını çekiyordu. Yer yer nefes almakta zorlandığını hissediyor, bunun ileride ciddi bir rahatsızlığa neden olacağını da tahmin edebiliyordu. Ancak, yapabileceği bir şey de yoktu. Bu ortamı soluduğu müddetçe hastalığına yeni hastalıklar da eklenecekti. Girişi daracık, tek odalı bir evdi bu. Buraya ancak iki büklüm olarak girebiliyordu. Evin etrafı iyice dökülmüş, her şey sanki emanet gibi duruyordu. Evin bir damı bile yoktu. Evin üzeri çinkolarla örtülmüş, bu nedenle yağmur esnasında evin üzerine şırıl şırıl sular akardı. Tek derdi soğuktu. Kuru yerinin kalmadığı zamanlar çoktu. İşin kötüsü zor durumlar karşısında sığınacağı kimsesinin olmamasıydı. Akrabadan arta kalan kimsesi yoktu. O yüzden tek başına bir sığıntı gibi yaşıyordu.
    Bulunduğu sokak sadece biraz daha iyi evlere tanıklık ediyordu; fakat burası da sadece bir izbeliği andırıyordu. Burası, etrafında ıvır zıvırın kol gezdiği bir mekandı. Mahallenin bütün fazlalıklarının kendine yer bulduğu bir yer olmasından, etraf karmakarışıktı ve bütün eşyalar rast gele atılıvermişti. Burada dirlik, düzen aramak beyhudeydi. Bu hal insanın sinirlerini bozuyordu. Aslında dışarıdan bakıldığında sokağın bütünü bir yaşam alanına sahip görünmüyor, mahalleli de bu durumdan nasibini alıyordu. Mahalle, büyük sanayi kuruluşlarının ardiyesi gibi, bütün atıkları burayı buluyordu. Mahalle çocuklarının yüzlerindeki yaşam ferlerinin sönüklüğü calibi dikkatti. Burada yaşam, yerini "yaşantıya" bırakmıştı. Zoraki bir hayat görmek isteyenlerin yolu buraya düşmeliydi. Onu buraya sürükleyen neydi acaba? Kendisi bunu hatırlıyor muydu?
    Odanın tavanı berbat bir haldeyken duvarları biraz daha halliceydi. Yer yer sıvaları dökük olsa da rüzgar, içeri girecek açık bir yer bulamıyordu kendine. Kuru bir yer bulduğunda oraya sığınarak, ayaklarını karnına çekip yusyuvarlak hale gelirdi. Böylece, kendini soğuğa karşı korumaya alırdı. Günlerce bu odadan dışarı çıkmazdı. Gün ışığını unutur, aydınlık; onun için artık bir hayal mahsulüydü. Kendi korunağında, kendi karanlığına gömülürdü. Böyle anlarda neler düşünmezdi ki Aklına, o parlak günler, günlük güneşlik vakitler, oyun ve eğlenceler hücum ederdi. Yüzündeki o müstehzi tebessümü görmeliydiniz. Hayata karşı tutunacağı bir şey kalmamış gibi davranırdı çoğu zaman. İçindeki ateşi ve bu ateşin saldığı canlılığı fark etmek zor olsa gerekti. Arada bir yanına uğrayan arkadaşı, bunu pek fark etmemişti.
    Her şeye rağmen yaşamayı sürdürür, yaşadığı bütün bu sıkıntılara karşı bir şikâyeti dile getirmezdi. Bu kadar yoksunluğa karşılık müthiş bir sükûnete sahipti. Arkadaşı bu durum üzerine çok düşünmüş, fakat bu duruma bir anlam verememişti. Bunu kendisine sormayı da edep dışı buluyordu. Sanki diğer insanlarda olmayan bir şey vardı bu adamda. Normal insanlar için tahammül sınırlarını aşan bu zorluklara karşı, yüreğinde bir küskünlüğü olmaması başka bir hali yansıtıyordu; ama dışarıya karşı da kendine bir ambargo koymuştu. Tercihen dışarıya çıkmıyordu. Çok nadiren dışarıya çıktığında da geceyi seçiyordu.
    Oda da eşya namına birkaç işe yaramaz eşyadan başka bir şey yoktu. Üzerinde yatmaya çalıştığı minderimsi şey bile vücudunun tamamını karşılamıyordu. Hazin bir durumdaydı; ancak yardım kabul etmediği için kendisine uzanan elleri boş bırakıyordu.
    Sokakta ona karşı müthiş bir saygı besleniyordu. Bu saygı, mahallelinin konuşmalarından fark edilebilirdi. Bu yalnız ve kendini yoksunluğa mahkûm eden kişinin ahlaki yüceliği karşısında mahalleli lal oluyordu. Hem acıma ve hem de gıpta, yüreklerde buluşuyordu. Onu bu hale sokan her neyse, ona karşı müthiş bir kin besleniyordu. Aslında kendisine sorulduğunda o hiçbir şeyi suçlamıyordu. Başına gelenleri kendi yaptıklarının karşılığı olarak görüyordu. Bir gün üzerine çok varan arkadaşına şöyle demişti: Arkadaşım, bilmiyor musun? Âdem (as) şeytanın iğvasına kapıldığı halde sadece kendisini suçlamıştı ve tövbesi kabul edilmişti yaradanı tarafından! Ama şeytan, Âdem'i suçladığından lanet tokası boynuna geçirilmişti. Ben nasıl başkalarını suçlayabilirim? İnsanlar ne çekiyorlarsa kendi yaptıklarının bedeli olarak çekiyorlar. Aldatandan çok, aldatılanın sorumluluğunu hesaba katmak gerekmez mi? Bu sözler karşısında şaşkına dönen arkadaşına sadece bakınmakla yetindi. Arkadaşının anlamını yitiren bakışını ona terk ederek kendi köşesine kuruldu.
    Havaların bahara kesildiği güzel vakitlerden bir vakitti. Yaşını ve görünüşünü tahmin etmenin zor olduğu, doğal kamuflajla başkalaşmış adam, emin ve ağır adımlarla odadan dışarıya yöneldi. Bu durum ilkti. O an komşuların dikkatini çekmişti. Herkes, meraklı bakışlarla ona yöneltmişti gözlerini. O ise etrafından habersiz belki de biraz kayıtsız bakışıyla usulca, adımlarını atarak dışarıya çıktı. Bir an durdu. Gözlerini kırpıştırdı. Uzun zaman olmuştu dışarıya çıkmayalı. Gözlerinin, önce alışması lazımdı aydınlığa. Adamın halet-i ruhiyesi kendini pek ele vermese de, bir şaşkınlık yaşadığı etrafa bakışından seziliyordu.
    Adam adımını dışarı atmıştı. Aydınlıkla buluştuğu andan itibaren kendini dinlemeye koyuldu. Sevinç mi, şaşkınlık mı yaşadığına emin değildi. Ama farklı bir duygu yaşadığına emindi. Bu duygu değişikliğinden sanki şöyle bir sarsıldı. Ama bu sarsılış dışarıdan izleyenler tarafından tam olarak görülemedi. Bütün yoksulluğunun dışa vurmasına rağmen vakarlı bir duruş kendini ele veriyordu. Kendisine yönelik şaşkın bakışların anlamı bu olsa gerekti. Fakat kendisi daha dışarının farkında değildi. O kendi içine yönelmişti. Yaşadığı duygu değişikliğini anlamaya çalışıyordu. Karanlık, kendini aydınlığa bırakırken içinin ışıdığını ve ısındığını duyumsuyordu. Müthiş bir neşe kendisini sarmalamaktaydı. Tek korkusu bunun dışarıdan hissedilmesiydi. Hafifçe gözlerini gezdirerek dışarıdakilerin farkına varıyordu. Mahcup ve ezik bir duyguya yenilmemek için kendini kontrol etmeye yöneldi. Uzun ve karanlık günlerde kendisini kontrol etmeyi öğrenmişti. Sürekli olarak yaptığı pratiklerle kendi duygularına ve düşüncelerine tanıklık ederek biçimlendirme hakkını elde etmişti.

    Ne yaşadığını kim bilebilecekti ki? Yaşadığı, tek başına bir serüvendi. Onun serüveninde kimseye yer yoktu. Bu nedenle o, bütün yolu tek başına yürümeye ahdetmişti. Niyeti kimseyi inkâr değildi elbette. Ancak kendi yolunu sadece kendisinin yürüyebileceğini acı gerçeklerle öğrenmişti. Bu öğrenme sürecinde yaşadıkları kendisine pahalıya patlamıştı. Tecrübeleri başkasına yönelttiği güvenin çoğu zaman boşa çıkabileceğini öğretmişti. Fakat hangisinin boşa çıkacağını kestirmek zordu. Boşluğa her düşüşünde yaşadığı duygusal kırılmalar kendisinde bir düşünce kırılmasına neden olduğunun tanığıydı. Varlığının anlamının boşa çıkmasına duyduğu korku yüzünden kendisini bu izbelik kokan yere sürüklemişti.

    Bu aydınlığa çıkış, bir daha geri dönüşü içinde barındırmayan bir hamle olmalıydı. Bu nedenle yaşadığı serüvenden elde ettiği tecrübeyi ilke haline getirmeli, onu yaşamının merkezine koymalıydı. Yaşadıklarına bir mağara " mağara deneyimi denemesi" denebilirdi. Bu yolculukta yaşadığı ruhsal deneyimlerin kendisinde bıraktığı hali daha içten duyumsamalı ve kendi içine yönelik bu seyrü seferi aksatmamalıydı. Bu duygular eşliğinde adımını dışarı atıyordu.

    Bu sokağı, bu mahalleyi çok seviyordu. Bütün yoksulluklarına ve ezilmişliklerine rağmen toplumun insan kalan yanlarını temsil ediyorlardı. Kendisine yönelttikleri sevgi ve kadirşinaslığı unutamazdı. Yol uzundu ve serüven bitmemişti. Yolcu yolunda gerekti. Bu sefer yolun hazırlıklarını daha iyi yapmış görünüyordu. Mücadele yeni başlayacaktı. Kendisiyle yaptığı savaşı kazandığını umuyordu. Dışarıya karşı savaşacak gücü, artık topladığını düşünüyordu. "Ya Bismillah" diyerek ikinci adımını atmaya hazırdı. Her adımla birlikte güçlendiğini hissederken aynı zamanda da umudu iradesini keskinleştiriyordu. Yaşlılık kendisini gençliğe terk ediyordu. Bu değişim yaşanırken etrafında ki insanlar tarafından da fark edilir hale geliyordu. Kalpten dudağa yürüyen dualar mırıldanıyordu. Bu, kendisine yeni bir heyecan duygusu tattırıyordu. Yeni bir deneyim yeni bir hazzı içselleştirmesine yarıyordu. Uzun bir aradan sonra ilk defa vücudu hazla irkildi. Kendisine yöneltilmiş takdir hisleri ve dualarla uğurlanması onu irkiltti. Kendisini tekrar toparlayarak yolun ilk adımlarını atmaya başladı.

    Minnet duygusunu gözlerine taşıyarak etrafına bakışlar fırlattı. Minnetini onların da hissetmelerini istiyordu, bir an hatırlamaya çalıştı: Niye buradaydı ve neden şimdi ayrılıyordu?

    Yüklendiği sorumluluğu arkadaşlarıyla paylaştığı süreçte karşılaştığı yabancılaşmayı içinde hissetti, ürktü. Bir daha toparlanma isteğiyle içine yöneldi. Ve sadece Rabbine yönelerek kendisini yola bırakıverdi

    Abdulaziz Tantik
#08.02.2010 23:50 0 0 0