1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • noimage



    Suskun bir çocuğun feryadıydı
    Gözyaşlarıma yansıyan.
    Demir eriten bir güneş gibi
    Bir avuç toprak,
    Yarına ışıldayan...

    Kuytu köşelerinde şehrin,
    Ellerim boğazında asılı kalır.
    Belimdeki silah beynime ayarlı
    Çekip vurasım gelir.

    O eski kalmış benliği özler insancıl yanım.
    Ben her gün biraz daha uzağım.
    Her gün biraz daha kendime ırak
    Bir rüzgar beklerim hep uzaklardan
    Cesedimi çiğnerken yalınayak koşacak.
    Kafamda bir külçe taşır gibi ağırım.
    Ayaklarım nere gitse zulumat-karım.

    Cebimdeki kimlik benim mi bilmiyorum.
    Nedense hiçbir resim, hiçbir isim ben değil.
    Bir ezanın sesinde geçmişi görüyorum.
    Ayaklarım kaçıyor beni sürükleyerek.
    Senden öğrendi biliyorum bu garip macerayı.
    Ölümü yer altından çıkarıp öpeceğim.
    Kaçıp gitmek senden miras,
    Kalan bu sevdiceğim.

    Gece hain bir pusuGurbet intikam gibi
    Bir avuç elde toprak, sanki bir makam gibi
    Elbette çıkaracak bu gönül Fatih'ini.
    Kaçacağım elinden.Bizans kızı sen değil
    Sahip olacak vardır elbet gönül haneme.
    Düşülmüş bir not, gününü bekler durur.
    Elbette bunca sene beynimi delen kurşun,
    Kaderin dur dediği yerde rengini bulur.

    Gece hain bir pusuGurbet intikam gibi
    Söyle avcı.Ben başını namluya koymuş kuşum.
    Etim yenmez, hem güzelim, kanatlarım rengarenk
    Ben sen olsam vurmazdım yine beni.
    Avcı da bir insandır, vicdanı vardır de mi?
    Diyorlar ki Şirin sevmiş gerçekten Ferhad'ını.
    Benim güzel tüylerimin altında kanayan nedir?
    Söyle avcı aldın mı intikamını?

    Murat Serkan Önder

#08.02.2010 23:47 0 0 0
  • noimage



    ...yar ismiyle sen
    ...gönlüm kırık doldu

    içim intikamdan feryat
    ateşten gözyaşı kaptı de

    söyledim de duymadım

    şimdi sen söyle ki

    alevin hatrına insin zevheran
    dile ki gönlüm şadiyan

    dile şimdi harabeyim
    kentlerin sürgün vaktinde
    sürgün bir vakitte
    vakitsizce atıldım
    şimdi duy ve kesil bakışlarım
    ayet ve sure
    üfle kalbime
    bi iznillah

    ...sen ki ardı alev
    ...zemheriyi boyayan renk

    yar
    yine isminle heceliyorum.
    tüm hecelerim
    sensiz bir gecenin seyriyken
    açıldığım alfabenin
    kırık harflisiyim
    beni körebe yangınlarında sorgula

    kalbim bir dolu sürgün
    kalbim bir ateş
    kalbim bir sen
    bir sen ki
    bin muamma...

    yar
    gözlerim ardına düşen
    gölgelerin saatinde ardıladığım
    bin sitem
    bin hasret
    bin vecibe
    şimdi hangi şiir paklar seni bilemem
    hangi deşilmiş yaraya
    bir tutam tuz diye uçacak kuşlar

    ...beslemez hiç bir dert yaramı
    ...yaram sürgün bir vakitte elest...

    ben elest anında
    aşkın sahibine secde ederken
    sen kalbimin pasından
    içime güzel gelen yar
    yine isminle
    yine de yar
    yar...

    yağmurun rahmetine insicam
    gönlüme doğdun bu gece de




    Abdulsamet KILINÇ
#08.02.2010 23:41 0 0 0
  • noimage


    İLBEYİ Abim babacan halin,hoşgörün,insan ve kardeş sevgin,vatan_bayrak sevgin,şakacı ve yapıcı halin,bizleri kaynaştırıp yol gösteren büyüklüğün kısaca hepimizin İLBEYİ Abisi olduğun için size kendi adıma sonsuz teşekkür ve saygılar abicim...

    İyi ki doğdunuz ,iyi ki varsınız,iyi ki burda bizlesiniz...Sizi tanımak çok güzel abi.Yeni her bir yaşın size sağlık,bereket,huzur dolu günler katması dileğiyle abim...Aileniz ve sevdiklerinizle daha nice yaşlar dilerim abi...

    Size bugünün anısına dostluk kardeşlik içeren güzel bir şiire yer vereceğim abim...


    noimage


    KARDEŞLİK

    Gelin yaşayalım hoş-görü ile,
    Zehir yaymayalım bal akan dile,
    Düşmanları getiren hep dize;
    Biri guvendir, biri kardeşlik.

    noimage

    Türküler söylenir dilden dile
    Öğretmis bize Mevlana,Yunus emre
    Tanrı'dan verilimis bize iki paye
    Biri sevgidir, biri kardeşlik.

    noimage

    Göğüs gerererek her zorluğa
    Elele verdik direndik düşmana
    Dostu düsmani birlestiren her fırsatta
    Biri sevgidir digeri kardeşlik

    noimage

    Kardesim öğütümdür bunlar sana,
    Benden kalacak ufak bir hatıra
    Öleceksem günün birinde
    Sözlerimi kardeş aklında tut daima

    noimage

    Ekmeğini bölüş kardeşinle
    Daima yardıma koş uzaktayken bile
    Sende öğüt ver bunları kardesine
    Yaklaş karındaşına sevgi ile

    noimage

    Kardeş vardır hayatını paylaştığın
    Kardeş vardır uğruna canını adadığın,
    Kardeş vardır vatan için bir savaştğın
    İyi seç kardesini, paylaşırsın tüm dertlerini.


    _Gökçe_


    Saygılar ,sevgiler abim...
#08.02.2010 17:04 0 0 0
  • Geçici dünya hayatında müminlerin tek amacı Allah'a kul olmak, O'nun rıza ve sevgisini kazanmaktır. Bu bakış açısı ile müminler, bütün hayatlarını ve ibadetlerini Allah'a adayarak, tam bir teslimiyet ruhu ile hareket ederler.

    De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır. (Enam Suresi, 162)


    Ancak Kuran ayetlerinde Rabbimizin bildirdiği gibi, Allah'a boyun eğmekte direnen "kavmin önde gelenleri", müminlerin bu teslimiyetini hazmedememiş ve onları Allah'ın dosdoğru yolundan çevirmek için elerinden geleni yapmışlardır. Müminlere karşı mücadele etmelerinin tek sebebi, Allah'tan başka kimseye itaat etmemenin, kendi sosyal konumlarını sarsması ve dünyevi pek çok çıkarlarını kaybetme korkusu yaşamalarındandır. Menfaatleri tehlikeye girdiği için Müslümanlara yaptıkları eziyetler ise, müminler için beklenen, Rabbimizin vaadi olan sınavlar olmuştur.





    Hani Musa kavmine şöyle demişti: Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır. (İbrahim Suresi, 6)






    Allah'ın bir denemesi olarak, mümin kulları için yarattığı zorluk anları arttığında, Rabbimizin vaadi olan kolaylık da hemen arkasından gelmiş ve müminler hicret ederek eziyet gördükleri ortamı terk etmişlerdir.





    Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 6)






    Hicret durumunda, dünyaya ait tüm nimetlerin geride bırakılması gerekebilir. Bu sebeptendir ki hicret, bir insanın iman ehli mi, yoksa fısk ehlimi olduğunu ortaya çıkaran önemli bir denemedir. Kuran'da anlatılan kıssalardan anladığımız kadarıyla İslam tarihi boyunca böyle bir deneme ile karşılaşan salih müminler her zaman Allah'ın razı olacağı şekilde davranmış ve içlerinde hiçbir sıkıntı olmadan hoşnutlukla Allah'ın "hicret" emrine teslim olmuşlardır.






    Hicret eden kişi bu tavrıyla, yalnızca Allah'ı razı etmeyi amaçladığını, insanlardan hiçbir beklentisi olmadığını göstermiş olur. Dünya nimetlerine değer vermediğini, Allah'ın kendisi için yarattığı kadere tam teslim olduğunu ve her şeyi hayır olarak değerlendirip daima ümit var olduğunu tüm tavırlarıyla ortaya koyar. Hicret ederek imani bir olgunluğa erişen kişi, Allah için yaşayan, ahiret yurdunu amaçlayan ideal mümin vasıflarına ulaşır.


    Allah yolunda hicret edip öldürülen veya ölenlere gelince muhakkak Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Onları, kendisinden gerçekten hoşnut kalacakları bir yere sokacaktır. Şüphesiz Allah, bilendir, halimdir. (Hac Suresi, 58-59)


    Hz. Nuh, Rabbimizin emri ile bir gemi yapmış ve hicret emri geldiğinde beraberine müminleri de alıp, azgın olan kavminden uzaklaşmıştır. Ancak yine Allah'ın emri ile azgınlardan olan oğlu geminin dışında kalmış ve sele kapılarak boğulanlardan olmuştur. Hz. Nuh sadece evini yurdunu değil, bu dünya için önemli bir deneme konusu olan oğlunu da geri de bırakarak Allah'a hicret etmiştir.


    (Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmişolan oğluna seslendi: Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.
    (Oğlu) Dedi ki: Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur. Dedi ki: Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur. Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu. Denildi ki: Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut. Su çekildi, işbitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: Uzak olsunlar denildi. Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdedir ve senin vaadin de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin. Dedi ki: Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş(yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum. Dedi ki: Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum. (Hud Suresi, 42-47)


    Yine aynı şekilde Hz. Lut da Allah'ın emri ile geceleyin, azgınlardan olan eşini geride bırakarak, müminleri alıp kavmin topraklarını terk etmiştir.






    ... Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü. Sakın, hiçbiriniz dönüp arkasına bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir... (Hud Suresi, 81)






    Hz. İbrahim de putperest olan babasından ve yaşadığı toplumdan fikri olarak kopmuş ve Allah'a hicret etmiştir.





    Hz. Muhammed (sav)'in hicretleri esnasında da muhacirlerin önemli bölümü Kureyş'in önde gelen inkârcı ailelerinin üyeleri arasından çıkmıştır.





    Allah'ın alemlerin kadınlarına üstün kıldığını bildirdiği (Al-i İmran Suresi, 42) Hz. Meryem de ailesinden kopmuş ve hicret etmiştir.

    Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. (Meryem Suresi, 16 )


    Ayetlerden anladığımız gibi mümin için esas olan, bir insana olan yakınlığı değil, o insanın Allah'a olan yakınlığıdır. Söz konusu kişiye ne kadar yakın olsa da, o kişi Allah'ı inkâr ediyor, emir ve yasaklarını çiğniyorsa, bu durum karşısında mümin daima Allah rızasının en çoğunu arayan bir tavır sergilemekle mükelleftir.

    Allah Mümtehine Suresi'nde, iman eden bir kişinin bu konudaki bakış açısının nasıl olması gerektiğini şöyle haber vermiştir:

    Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hala sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur. Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir. Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz. (Allah) Sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Mümtehine Suresi, 1-3)


    Hicret eden müminler, inkârcılar tarafından yakalanma tehdidi altında dahi Allah'a olan güvenlerinden bir şey kaybetmezler. Hz. Muhammed (sav)'in mağarada sığınırken arkadaşına söylediği Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir (Tevbe Suresi, 40) sözü, bu güvenin en açık göstergesi, inananlar için de çok önemli bir örnektir. Aynı şekilde Hz. Musa'nın, Firavun ordusu tarafından denizin kenarında sıkıştırıldıkları anda yanında bulunanlar "gerçekten yakalandık" derken, Hz. Musa Hayır dedi. Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir (Şuara Suresi, 62-63)

    Unutmamak gerekir ki peygamberlerde bizler için güzel örnekler vardır. Müminler, koşullar ne olursa olsun daima Allah rızasının en çoğunu gözetmeli, dünyevi çıkarları geride bırakarak Hz. Lut peygamberin de dediği gibi "ben Allah'a hicret edeceğim" diyerek, hicret eden şerefli bir mümin ruhunu her zaman ve her koşulda göstermelidir.

    Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı. Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir. (Nahl Suresi, 41-42)

    Alıntı
#06.02.2010 18:52 0 0 0
  • noimage


    Zorlu ve sırlı hayatta öyle şeyler vardırki;
    daha ilk baştan hasretliklerini yudumlamak zorunda olduğunuz...
    Sahipliğini yüklendiğinizi sandığınız....
    Aslında onlar "merhaba" dediğiniz anda
    "elveda" kaderiyle yazılmıştır alnınıza...




    Cennet nimetlerine gebe olan,
    "sabredenleri müjdele" sırrına mazhar olan hasretlikleriniz.......
    Belki boğucu bir hayata gark eden, zehir eden yaşamı...
    Belki bir fetret kimsesizliği,hüzün yılı yalnızlığı...
    Ve belkide....
    henüz vadesi dolmayana uzunca bir sekerat haleti-i ruhiyesi....
    kimbilir?...

    Ama tüm bunlara rağmen;
    ruhun can kafesinden sıyrılmaya yüz tuttuğu bir anda
    "kişi sevdiğiyledir" muştusuna muhatap ve zahiri bitab gönüle,
    Rahman katından bir inşirah soluğu...
    Ve ukbada imanın yükselme noktası,sebebi....
    Ardından, ebedi şehrin verdiği teselli..
    Sınanırken rızaya koşmanın emaresi...
    kulluğun ispatı aynı anda...


    Aşk'ın zirveye ulaştığı demde, aşığın nişanesi...
    Her şeyden öte,kaybettiğini zan edenin;
    zayi anında çekmiş olduğu sancıyla doğan
    karlı kazanç belki..
    "Rabbimiz! biz bilmeyiz, Sen bilirsin" teslimiyetiyle
    ram oluşun resmi..


    Hasılı,
    iştiyakıyla kavrulduğumuz,
    şaşkın ve hasretle ardından bakıp sükut içtiğimiz
    her şey, her sebep aslında
    Aşk'tan gelip Aşk'a yol almanın,
    Aşk'la yoğrulmanın,
    adı konulamayan bir menzilin
    MÜBAREK adımları......................


    Ruveyda Çelik


#06.02.2010 18:48 0 0 0
  • İLBEYİ abim,GS2004 ve makrao gözlerinize sağlık arkadaşlar tşkr.ederim yorumlarınız için...
#06.02.2010 16:24 0 0 0
#06.02.2010 13:21 0 0 0
#06.02.2010 13:20 0 0 0
  • Bir tohum düşmüş yere
    Çiçek olmuş dal olmuş
    Körpecik dallarına
    Koca bir hoyrat konmuş



    İçinde her türlü yaratığı barındıran ormanların, birbirine ekli yeşil tepelerin, sık çalılıkların kucakladığı bir vadi. Yukarılardan, tepesinde duman eksik olmayan Hodulca Babanın eteklerinden fışkıran çelik gibi sular. Karataş gediğinden, Böke alanlarından, Hamzakından katılan suların birleşerek oluşturduğu Girap çayı. Kenarındaki salkım söğütlerle, boyu iki metreyi geçmeyen yeşil, iğne yapraklı yılgınlarla birlikte, bu çay tarafından ikiye bölünen vadi. Hemen vadinin başlangıcında, çayın iki yakasına yerleşik, bahçeler içerisinde, bacalarından cılız dumanlar yükselen evlerin oluşturduğu Yeşil öz köyü. Köyün girişinde çay'a küçük bir uçurumla inen ve birer taş öbeklerinden oluşan çalılıklar arasındaki mezarlık. Diğer yakada, Kazova teveklerinden oluşan üzüm bağları. Bağların sonunda genişleyerek uzanan ve bir ucu Aydınca'ya, Heniske'ye, Şeyhsadi'ye diğer taraftan da Çengel Karakoluna dayanan bir ova. Çay'ı bir köprüyle geçip ovayı ikiye bölen Amasya Turhal karayolu.

    Yeşillikten toprağın görünmediği, taşları, kayaları bile otların, yosunların bürüdüğü harika bir manzara. Bağrından altın sarısı başaklar, kehribar gibi üzümler, tadına hiçbir yerde rastlanılmayan eşsiz sebzeler, meyveler, yol boylarında nefis kokularıyla kendini hissettiren iğdeler, gelincikler, her türlü kelebeğin, böceğin uçuştuğu rengârenk çiçekler çıkartarak kokulara bezenen ve al duvaklı gelin gibi kendi kendini süsleyen bu topraklar...

    Hiç işitilmedik gök gürlemesi burada patlar, hiç bir yerde görülmeyen şimşekler burada çakar, rüzgârlar, fırtınalar burada dans eder, yağmurlar burada yağar. Her şey durulup sakinleştikten sonra bulutlar dağılır, gökyüzü olanca haşmetiyle ortaya çıkar ve Güneş en parlak, en sıcak tarafından ışınlarını bu vadinin üzerine indirir.

    Baharla birlikte, kar düşene kadar, ormanda, yamaçlarda, arazide, bağda, bahçede, hatta her çalının arkasında bir insana rastlamak mümkündür. Kadın erkek demeden her yaşta insanın uğraşacağı, her yaşta çocuğun yapabileceği mutlak bir iş vardır. Yeni yürümeye başlayan çocuklar bile, en azından çalışanlara su taşır. Hayvanları otlatır. Birer kara böcek gibi didinip dururlar. Ne kadar didinilse de, ilkel aletler kullanıldığından vadiye kendiliğinden yetişen bitkiler, otlar hâkimdir. Bunca çalışmaya rağmen karınlarını ancak doyururlar. Gene de çevre köyler içinde, en medeni en zengin olanı Yeşilöz Köyüdür.

    Pancar ekimi, çapalar, pancar sökümü, orak, harman, bağbozumu derken kış gelip dayanır. Kışın hayvan bakımının, odun getirmenin dışında fazla bir iş yoktur. Bu nedenle düğünler, nişanlar kışa doğru ve kışın yapılır. İşler içeri atılınca birlik kurbanı kesilir. Küskünler barıştırılır, dargınlıklar ortadan kaldırılır.

    Gerek birlik kurbanında, gerekse kış boyu düzenlenen cemlerde işlenen ana tema, eline, diline beline sahip olmak, büyüğünü küçüğünü bilmek, gözünle görmediğini, kulağınla işitmediğini konuşmamak, eliyle koymadığını almamak, kendini tanımak ve Hakk'ı kendinde aramaktır. Bu cemlere çoluk, çocuk, kadın, erkek hep birlikte katılır ve eşikten içerisi herkes eşit düzeyde görülür. Art niyetle ve kalbini temizlemeden cem'e katılanların başına büyük belalar geleceğine inanılır.

    Bahar başlangıcı birdenbire kararır gökyüzü, müthiş şimşekler, yeri yerinden oynatan gök gürlemeleri ve bardaktan boşanırcasına rüzgârla birlikte gelen yağmurl Bütün yaratıklar inlerine yuvalarına kaçışır. Birdenbire bastıran yağmura ovada yakalanan insanlar, sığırlarla birlikte yüksek yerlerdeki ağaç diplerine, kuytu ve koyaklara sığınır. Hep bir ağızdan da dua ederler: " Allahım! Hayırlı yağmur"

    Baharla birlikte ve gün dönümlerinde gelen yağmurlar tehlikelidir. Her geçen yıl tehlike daha da büyümektedir. Yağmurla birlikte eriyen karlar, birden bire bastırır ve dere yatağına sığmaz, Önüne ne geldiyse taşları, ağaçları, hayvanları, sürükler, ekili araziyi siler süpürür. Bazan insanlarında gafil avlandığı olur. Ağıtlar yakılarak, bahçelerden, tarlalardan insan cesetleri, hayvan leşleri toplanır. Bahar ve gündönümü yağmurları köylünün korkulu rüyasıdır. Dua etmekten ve evliyalara adak adamaktan başka ellerinden hiçbir şey gelmez. Selden sonra Hükümet bir dozer göndererek dere yatağını genişletir ama bu da çare değildir. İlk sel'de açılan yatak gene dolar. Köylü, ormanların kesilerek azaldığından dolayı bu felaketin başlarına geldiğini bilir ama gene de kesmeden edemez. Felaketi Allahın bir gazabı olarak kabul edenlerin sayısı da az değildir.

    Misafiri, geleni, gideni eksik olmaz Yeşilöz Köyünün. Tepesinde Hodulca Baba Türbesi bulunan Hodulca Dağının eteklerine, birer boncuk gibi dizilen dağ köylerinin yolu buradan geçer. Geçimini kaçakçılıkla sağlayan bu köylüler, gündüzleri ormandan kestikleri ağaçları balta, keser, testere ecene gibi aletlerle şekillendirerek karasaban, kağnı, yaba, dirgen, ağaç kaşık ve çeşitli biçimlerde su kabı yaparlar. Havanın kararmasıyla bu mallar eşeklere yüklenir ve ova köylere doğru yola çıkılır. Bu pusu ve tehlikelerle dolu yolculuktan önce yaşlılar, kadınlar hayırlı gidilip dönülmesi için dua ederler. Dönüş gerçekleşene kadar da kapılardan içeri girilemez. Gözler hep yollardadır.

    Orman kanunlarının ağırlığı, yakalanıldığında öküzünün eşeğinin satılacağı ve hapislerde yatılacağı herkes tarafından bilinir. Kaçakçıların en yakın dostu eşekleridir. Yolculuk boyunca onlarla bütünleşirler adeta. Eşekler de tehlikelerin farkında imiş gibi gizli geçitlerden, patikalardan sessizce akıp giderler. Amerikan radarı gibi dikilen ve açılan kulaklarıyla karanlıktaki pusuları, tehlikeleri anında sezinlemekte ve sahibini uyarmakta ustadırlar. Kaçak malları ve sahibini kolculardan nasıl kurtardığına dair birçok hikâyeler anlatılır. Bu yolun sonunda satılan malların karşılığı olan buğday, arpa, çavdar çuvalları eşeklere yüklenerek geri dönülür. Bazen havanın kararmasıyla başlayan bu yol, orman memurlarıyla girilen çatışmada ölümle biter. Bazen de hapishane hücresine kadar götütür insanı.
    Bütün dertlerin, bütün acıların yaşandığı yollar hep Yeşilöz Köyünden geçer. Hep burada konuk olur. Ağıt yakmakta usta olan köy kadınlarının en acılı ağıtları, en içli türküleri de önce Yeşilöz Köyüne uğrar, yüreklere konuk olur, damla, damla süzülür gözlerden: Yeşilöz Köyü, dağlarda yankılanan bu ağıtların dışarıya açılan en önemli kapısıdır.

    Yazmakla bitmez Yeşilöz Köyünün tüm insanlığa ait özellikleri içinde barındıran doğası Nasıl yazılır ki, tüm sıcaklığıyla ışıldayan, dokunduğu yere can veren, her şeyi paylaşmaya hazır olduğunu hissettiren kadınları. Babacan tavırlarıyla lokmasını bölüşen, yaşanılan hayata anlam katan, bir bebek gibi yaşama sımsıkı tutunan yaşlıları.

    Tüm yaratıcılığını ortaya koyarak doğayla bütünleşmesini, ona katmasını, onu yeniden yaratmasını bilen tüm Yeşilözlülere selam olsun.


    Hoyrat hoyratçasına
    Kırmış gülün dalını
    Kan damlıyor kırıktan
    Kim saracak yarayı


    Kaya DEĞİRMEN
#06.02.2010 13:13 0 0 0
  • Konu: Dedem
    Bazen, sisliyken daha iyi gözükür uzaklar Dermansızken daha iyi tırmanılır yamaçlar. Orada, uçurumun en sarp, en ulaşılmaz, en keskin yerinde boy atan mor menekşelerin boyun büküşündedir asıl direnç... Kardelenlerin o kadife gibi yumuşak, sarı, ışıltılı ve cezp edici görüntüsündedir anlamakta zorlandığın çelik gibi irade. Unutulanlarda ve önemsemeyip bir köşeye atılanlarda kalmıştır yüzleş ilemeyen gerçekler... Köhneleşmeye, paslanıp çürümeye terk edilenler hiç beklenmedik biçimde mayalanıp toprağa kök salmıştır. Eyvah, dediğinde çok geç kalınmış olacaktır... Özür dilesen ne çıkar... Küçük çıkarlar uğruna feda edilen o makam, git gide anıtlaşıp büyürken, sen çoktan tükenerek yitip gitmiş olacaksın.

    Yüreğimde anıtlaştırdığım ve giderek ağırlığı altında ezildiğimi hissettiğim dedemi hiç tanımadım. Ancak memleketinin Amasya Yeşil öz Köyü, adının da Mehmet Ali olduğunu biliyorum.
    Babam da çok şey bilmiyor babasına dair. Enver Paşanın ordusunda, düşmana tek kurşun bile atamadan, Allahu Ekber Dağlarında, doksan bin kişiyle donarak ölenlerin arasında imiş... Aç, susuz, ser, sefil, Per, perişan
    Babam üç yaşındaymış seferberlik ilan edildiğinde.
    Kalanlar, gidenleri yolcu ediyor köyün çıkışına, mezarlığa kadar. Orada vedalaşıp ayrılıyorlar.
    Kalanlar yaşlı, kalanlar işe yaramaz, kalanlar kadın, kalanlar çocuk Kimisi hasta ölüm döşeğinde, kimisi hamile karnı burnunda.. Ve kıtlık ve yokluk, karabulut gibi abanmış insanların üstüne. İnsanlar aç, insanlar çaresiz
    Geri dönüşü olmayan bir yol ve çiçeği burnunda delikanlılar Bir mevsim bile yaşayamadan, henüz ömrünün baharında, bıyıkları yeni terlemiş, hayata dair hiçbir tecrübesi olmayan körpe kuzular Görünmez bir elin, koyun sürüsü gibi önüne katıp götürdüğü kurbanların kimi evli, kimi nişanlı, kiminin hastası var ölüm döşeğinde. Kiminin eşi hamile ve karnı burnunda Kim bilir, gidecek olanını gibi gelecek olanını da bir daha hiç görmeyecekler.
    Uçurumdan birbirini takip ederek atlayan koyunlar gibi Ne olacağını, işin nereye varacağını bilmeden gidiyorlar işte.
    Herkes son defa bakıyor, son defa sarılıyor, son defa el sallıyor Bu gidişin dönüşü olmayacağı biliniyor sanki. Yürekteki ateşin büyüklüğü geleceğe dair umutları yakıp kül ederken, sessiz bir ağıtın titreşimleri yükseliyor gökyüzüne Sonra da, sessiz, sedasız dökülüyor yanaklardan. Babam, babasının kucağında Babam üç yaşında çocuk Babam, babasını yolcu ediyor ve babasına dair ömrü boyunca anımsayacağı tek ve son anı bu yolcu ediş
    Her geçen gün biraz daha kaybolan umutlarıyla. Babam büyüdükçe o umut ağacının yaprakları birer, birer dökülüyor. Belki bir yerlerden çıkıp gelecek diye yıllarca süren umutsuz bekleyişin, gecelerin gözyaşı damlayan sinesinde hıçkırıksız ağlayışların sonunda o ağaç çırılçıplak
    Gözünün yaşı kurumayan sefalet içindeki bir kadının çocuğun soruları karşısında ki çaresizliği.
    Kalanlar kaldı da, ya gidenler ..! Son nefesine kadar kucağında taşıdığı o üç yaşındaki çocuğunu nasıl hatırladı kim bilir?
    Geride tek başına bırakarak gittiği karısını ve o üç yaşındaki çocuğu. Kim bilir? Beklide onların hayaliyle verdi son nefesini. Baharda buzlar eriyene kadar da öylece kaldı dağ başında Binlerce ceset dolu bir arazi parçası ve bunu seyreden insanlık Utanması gereken kim? Ya da benim memleketim neresi? Doğduğum topraklar mı yoksa mezarı bile olmayan dedemin öldüğü Allahuekber Dağları mı? Yoksa olay ve olguları büyük bir vurdumduymazlıkla izleyen Dünya mı?
    Sorumlu kim? Ben dedemin hesabını kimden soracağım. Yoksa kimi, kimsesi olmayan faili meçhul olarak mı tarihe geçecek bu cinayet?

    Kaya Değirmen


#06.02.2010 13:12 0 0 0

  • noimage


    Biraz su-biraz ışık-biraz sevgi.
    Tanrının gözüken tüm rengi..
    Bir saksılık yaşamda
    Karmakarışık hayatlarda,
    Yeni baştan anlamlarda...

    Bir huzurevinin bahçesinde,
    Sardunyalar gibi..
    Nereye koyarlarsa koysunlar
    Yerini severler,yeşil yapraklar arasında..

    Geçmiş bitiyor düşüncelerde.
    Gelecek zaman...küçücük bir ilgide,
    Eğer zaman size"Teşekkür ediyorum"diyorsa
    Tanrının gözüken tüm renginde..
    Mutluluk bu işte,kimsesizlikte...

    Belkide hayatın ne olduğu sorusuna;
    Verilecek cevapların en doğrusu..
    Bu sabah duyduğum çaresizlikle,
    İşte bu dizeleri yazdım kendimce.
    Tanrının gözüken tüm renginde..
    Biraz su- biraz ışık-biraz sevgide..

    Eda Tüter

#06.02.2010 13:10 0 0 0

  • noimage



    Bir soluktu yaşamak.
    Uzakta puslu,
    Parıltısız ışıklı şehirde..
    Karanlığın içinde,gizli çığlıklarla
    Sessizce...
    Bir iç çekiş masum sevgide,
    Küçük bir umutdu gönülde,
    Çatlamış dudaklarda
    Aşkın hasretinde....

    Pembe hayallerim ,
    Oynaşan gölgelerin ,kavurgan bir yalımın
    Ortasında , bir soluktu
    Yaşamak...
    Uzun soluklu kararlar içinde ,
    Kapana kısılmış acımasız düşüncelerim
    Yaşanmışlıkları sorgularken ;
    İçimdeki boşluğun
    Çelişkili tutukluluğum mu?


    Yoksa...
    Kartanelerinin kanatlarında ,
    Can bulan gözyaşlarım mı ?
    Bilmiyorum...
    Benliğimde hapsolan ,
    Duygularımda ki dönüşsüzlüklerimde.
    Bir yol ayırımında
    Sessizliğin...
    Güvenli korunağına sığındığımda.
    Bir soluktu yaşamak
    yaşanmışlıklarımda , yaşayacaklarımda....

    Eda TÜTER.
#06.02.2010 13:06 0 0 0
  • noimage



    İnsan vardır su gibi içersin doyamazsın
    İnsan vardır merkebin yerine koyamazsın
    İnsan vardır ekmek tebessümden bal satar
    Öyle insan bulursan bir daha cayamazsın

    İnsan vardır kabadır baltanın sapı gibi
    İnsan vardır Gülzâra açılan kapı gibi
    İnsan vardır nefs için kim gelse ona çatar
    İnsan vardır sağlamdır yırtılmaz tapu gibi

    İnsan vardır sohbeti kulaklara tad verir
    İnsan var fare gibi insanı yer kemirir
    İnsan vardır insanın ömrüne ömür katar
    İnsan vardır insanı eritirde bitirir

    İnsan vardır bal gibi her derde deva olur
    İnsan vardır bir ömür onunla heba olur
    İnsan var kene gibi insan sırtında yatar
    Onunla geçen zaman apaçık heva olur


    Murat ÇAKIR 2009
#06.02.2010 12:57 0 0 0
  • Bir söz vardır;

    Büyük adamlar fikirleri,

    Küçük adamlar şahısları konuşurlarmış.

    Galiba millet olarak;

    Tarihin, ilmin, hakikatin işleyişinin tersine bir değişim yaşıyoruz.

    Dünya milletleri, ilim ve teknolojide yarışırlarken,

    Biz medeni yaşayıştan, mezarlığa doğru koşar adım gidiyoruz.

    Orhun yazıtlarından günümüze;

    Toplum olma bilinciyle yükselirken,

    Şimdi; ferdi kavgaların çıkmaz sokağında, bir o yana bir bu yana sendeliyoruz.

    Acaba bizde; asırlar sonra nesillerin okuması için, anıtlar diksek!

    Okuyanlar ne anlarlardı yazdıklarımızdan?

    Şahsi kavga ve sataşmalardan, kendilerine hangi mesajı çıkarırlardı?

    Kavramlara yüklediğimiz 'ferdi'lik hastalığını ne olarak kaydederlerdi?

    Demokrasi ama; kimlere, ne kadar demokrasi?

    Cumhuriyet; kimin, ne anlamda yönetiminde?

    Adalet ama; sivil mi, yoksa askeri olaylarda mı?

    Özgürlük; sana farklı, bana farklı!

    İş; tanıdığa masa başı, yetime hakkı saklı!

    Yönetim ama; kimin, hangi gücün gölgesinde?

    Siyaset; Beyaz Sarayın desteğinde!

    Söz hakkı; yönetene farklı, vatandaşa farklı, pusuda bekleyene farklı?


    Bakın medyanın manşetlerine;

    Okuyun köşe yazarlarını,

    Dinleyin konuşanları,

    Fikir yok! Vicdan yok! İnsaf yok!

    Cümleler 'sen, ben ve o' üzerine kurulu.

    'Biz'den bahseden yok!

    Varsa bile kenarda köşede..

    Toplumdan haberi olan yok!

    Millet ne düşünüyor?

    Dua mı, yoksa beddua mı okuyor?

    Umurunda olan bile yok!

    Çankaya'dan teğet geçen yoksulluğun,

    Anadolu'nun tam ortasından geçtiğini söyleyen yok!

    Tutturmuşlar; askeri darbe mi, yoksa sivil darbe mi?

    İleri mi, yoksa geri mi?

    Doğu mu, Batı mı?

    Milletin darbesinin yaklaştığından haberi olan yok!

    Üzerinde kavga edilen bahçenin her yeri tarumar edilirken;

    Meyveler dökülüp,

    Fidanlar ayaklar altında ezilirken,

    Kimi yangından mal kaçırırcasına, kasaları doldurmakta,

    Kimi; bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın gafilliğinde olayları seyretmekte.

    Kimileri puslu ortamdan yararlanarak tarla üzerinde hak iddia etmekte,

    İhanetine hayali sınırlar çizmekte!

    Tarlanın sahibi ise kenarda olup biteni seyretmekte; sabırla!

    Boğazına düğümlenen haykırışı dizginlemekte.

    Tarihte aldananları düşündükçe;

    Acımakta olanlara,

    Üzülmekte şahsi sataşmalara,

    Nasreddin Hoca'ya, çocuklar oyun oynamak istemişler,

    Ayaklarını birbirine sokarak, güya karıştırmışlar.

    Seslenmişler Hoca'ya; 'Ayaklarımızı bulamıyoruz?'

    Hoca, pratik zekâ; 'kolay' demiş,

    Almış eline sopayı, vurunca ayaklara,

    Herkes çekmiş kendi ayağını, sancıyla,

    Çözülüvermiş sorun halk mantığıyla



    Hüseyin PAŞA




    Hayatın Anlamı

    Bir varmış, bir de yokmuş!
    Orta Asya'nın bozkırlarında;
    Küçük küçük çadırlarda oturan,
    İdealleriyle cihana sığmayan bir millet varmış.

    Oluk oluk akmış,
    Orta Asya'dan güneye, kuzeye ve batıya?
    Yeni bir inanç, yeni bir dava, yeni bir hayat!
    Mıknatıs gibi çekmiş dizi dizi atlıları..

    Ve bir koşu başlamış;
    Tek dişi kalmış karanlığa, yıldızlar gibi yağan
    Sonu mahşerde biten bir yarış,

    Dünü düşünmek keyif verici,
    Yarına bakmak ise, oldukça heyecanlı,
    Bugün Maalesef ızdırap günleri
    Batı'yı, Afrika olmaktan kurtaran insanlar,
    Bugün, çağdaş-medeni yapılmakla taltif ediliyor!

    Boynu bükük, gözü yaşlı,
    Yüzü soluk, ümitleri yitik,
    Dünden habersiz, yarından umutsuz,
    Bugününden keyifsiz, bugünden mutsuz.
    Bir koku var etrafı kaplayan,
    İğrenç mi iğrenç!
    Lağım, kan, ahlaksızlık, ciddiyetsizlik kokusu,
    Eller burunda, eller cepte, eller internette
    Gözler oynaşta, düşünceler oynanacak maçta!

    En okumuşlarımız (!) gitmekten söz ediyor,
    Başka yerlere
    Güzel kokuları varmış oraların
    Başbakanın çocukları zaten Amerika'da,
    Ya sırada
    Ruhu Avrupa'da, Yüreği Amerika'da,
    Bedenleri Anadolu'da gezen yüzlerce insan,
    Gözler kapıda..
    Viyana kapılarına tekrar dayanacağız ama;
    Bu sefer niyetler farklı!
    Kimimiz köfteci, kimimiz dönerci,
    İlaç deyip yudumladığımız şey,
    Meğer ki, hayatımızı karartan bir zehirmiş.
    Anladım, ama galiba biraz geç oldu,
    Bizi karalayan; tıpkı ben olmama rağmen, 'el' miş!
    Ağlatan kahkaha,
    Güldüren sancı,
    Sıkıcı konfor,
    Hasta eden ilaç,
    İğrendiren lüks!
    Esir kılan hürriyet,
    Konuşturmayan demokrasi,
    Yaşatmayan ekonomi,
    İşe yaramayan bilgi,
    Dinlenmeyen türkü,
    Uçulmayan gökyüzü,
    Bizim olmayan duygu,
    Ruhu değil, gözü okşayan görüntü,
    Geçici güzellik,
    Artık adalet isteyen bir millet,
    Doğuyu şaşırtan, Batıya salya akıtan,
    Ümidimizi yıkan politika,
    Baş aşağı bakarak, gölgeyi güneş sanan zihniyet!

    Ne oldu bize?
    Bize bir şeyler olduğunun farkında mıyız?
    Cudi'de bir can düşmüş toprağa,
    Hayallerini gömmüş ay yıldızlı davaya,
    Antalya'dan, Marmaris'ten hissediyor muyuz?

    Cihana sığmayan yürekler,
    Belediye ekmek kuyruğunda yoruldu,
    Kıtadan okyanuslara dalgalanan bayraklar,
    Daha çok var (!) denilen Mehmet'ime sarıldı şimdi.

    Bu ülkenin çocukları neden toprak yiyerek büyür?
    Yemeyeniniz var mı?
    Topraktan yaratıldığımız yetmezmiş gibi,
    Anadolu'nun şehit kanı ile tatlanmış toprağı,
    Ekmek olmuş, ilaç olmuş, yar olmuş şimdi.
    Ülkemde yangın var dedim, aradım itfaiyeyi,
    Allah aşkına koşun! Ülkem yanıyor!
    Caddelerim, arabalarım, bahçelerim,
    Ahlakım, namusum, onurum yanıyor yetişin, dedim.
    Sen manyak mısın? Dediler, yüzüme telefonu kapattılar.

    Yaşamak istiyoruz ama;
    Sadece uzun yaşamak!
    Nasıl yaşadığımızın hiçbir önemi yok!
    Çünkü;
    Eller burunda, eller cepte, eller internette
    Gözler oynaşta, düşünceler oynanacak maçta!

    Mikrofon uzatılan, eline kalem alan herkesin;
    Bir diğerinin yaşam sınırlarını lütfedercesine(!) çizdiği bir ülkede;
    Huzurdan bahsedemezsiniz.
    Vatanseverler konuşuyor diyemezsiniz.
    Peki nedir vatanseverlik?
    Bu ülkenin ideallerinin, çıkarlarının, bütünlüğünün üzerine; hiçbir his, düşünce, söz, eylem olmaması halidir, vatanseverlik.
    'Size ölmeyi emrediyorum' emrine ateş böcekleri gibi koşan,
    'Gemileri karadan yürütün' şokunu sakin karşılayan,
    'Gururlanma Padişahım, senden büyük Allah var' ikazına tevazu ile boyun eğen,
    Ne yaptığını anlamaktır vatanseverlik.
    Kişisel başarı ve mutluluğu ararken,
    Milli davalarda haddini bilmektir vatanseverlik.

    Hüseyin Paşa



#06.02.2010 12:33 0 0 0
  • Konu: Çorak Hayat
    Horozlar ötmeye başlamıştı. Şafakla birlikte karanlık yırtılmış, gece yarısından beri zifiri olan gökyüzü, yeni yeni aydınlanıyordu
    Epeydir uyanık olan Sultan, acından ağlayan bebeğine memesini vermiş, emziriyordu. Biraz sonra Zeynep'cik doydu ve küçücük dudaklarındaki kıpırdanışlar durdu. Sultan " şu yemee yapım," deyip; yavrusunun dudakları arasından memesini çekti, kalkmak istedi. Kocası elini Sultan'ın koltuğunun altına atmıştı, elin ağırlığından kalkamayıp tekrar yatağa düştü. Sallantıdan Zeynep'cik uyandı, ağlanır gibi oldu, Sultan kızdı, kocasının elini kızgınlıkla iteleyip, üzerinden attı.
    -"Sustur gız şunu !" diye söylendi kocası sinirle.
    Sultan sekiz aylık olan Zeynep'e tekrar meme Verdi. " Domuz adam, sen sade horla ! " diye söylendi içinden. Zaten hiç sevmemişti ve zorla evlendirmişlerdi kocası olacak adamla Sultanı.. Gelinliğini giydiğinden beri evlilik ona eziyet olmuş, baba evinde ki günlerini özlüyordu hep. Bir yıl önce babası, üç ay sonra da annesi ölünce kimi kimsesi kalmamıştı.
    Kocası kimse tarafından sevilmezdi. İçki içer, kavga eder; eve de hep geç ve kan- revan içinde gelirdi çoğu zaman. Hıncını da evdekilerden alırdı o zaman. Sultan'sa, bütün köylü kadınları gibi kaderine razı olur, sesini çıkarmazdı hiç açıktan. Bir şey vardı Sultan'I çok kızdıran ; kocasının çalışmaması. Hiç çalışmaz, gündüz çarşı, gece kahve der; bir yemekte bir de yatakta evde olurdu . Ne zaman iş lafı etse Sultan, kızar köpürür gözü birşey görmeden alırdı Sultan'ı altına; döv babam döv..
    - " Sen çalışsana , ne yapacan bütün gün ? Bedavadan beslemek için almadım ya seni !" der, sonra da kendi yaptıklarını sayardı: " Para - pul isten, her şey isten! Ama nasıl nerden demen !" Sonra da çeker giderdi.
    Aslında hiçbirini getirmezdi ya! Sabah kalkar, bir kavga çıkarır işe gitmemek için. Sonra da doğruca giderdi kafa dengi nalbant Çapanoğlu'nun yanına. "Çapanoğlu'nun Ahmet" le bütün gün domina oynar, geceleri de şarap içerlerdi. Kendine de "Avradınoğlu Ahmet" derlerdi. Kör yatıp, şaşı kalkarlardı birlikte
    Sultan tekrar uyuttu Zeynep'ini. Bu sefer çocuğu uyandırmamak için; kocasının sevgiden yoksun, acımasız, damarları gerili bir pençeyi andıran elini yavaşça indirdi üzerinden. Kalktı, bir çırpıda hayatı süpürdü, eşeğin yem takasına saman atıp altına da kuruluk serpti . Sonra da tarlada kullanacağı çapa ve beli alıp, sapları çıkıp işinde yarı yerde komasın diye suya soktu hepsini. Sabah için tarhanayı kaynatıp, sofrayı da hazırlayınca , kocasını uyandırmak kalmıştı geriye.
    Odaya girdiğinde hala horulduyordu kocası.
    - "Kalk, sabah oldu," dedi yavaşça.
    - ""
    Uyanmayınca kızdı Sultan, eliyle salladı. Hınçla beli üzerinde doğrulan kocası:
    -"Ne oluyor gız , sabah sabah !" diye söylendi gözlerini oğup, gerinirken.
    Sultan onun her sabahını bildiğinden, yavaşça:
    -" Sofra hazır." dedi .
    Sofrada hiç konuşmuyorlardı. Kocası sinirli görünmek için:
    -" Tarhana çok sıcak, ağzımın içini haşladı." dedi başını iki yana sallayarak. Belli ki ayak yoluna giderken, hazırlanmış çapa ve küreği görmüştü. Sultan'ın kendisine bir iş söylemesini istemiyordu.
    Komşusu Hatçe Ana dün akşam müjdeyi vermiş: "Tarlaya ektiğin tohumlar toprağı patlatıp yüze çıkmış. Tarlanın yüzeyi, binlerce koyu- yeşil kanatlı kelebek konmuş gibi yemyeşil !" demişti. Şimdi yine sarmıştı bu sözün heyecanı Sultanı.
    " Bazı domates fidelerin kurumuş! Ya tutmamış, ya da kurt kemirmiş köklerini. Bu Cumartesi Adana'dan son defa çitil getirir pazarcılar, unutma ha !" diye de tembihlemişti Hatçe Ana . Demek elleri ile ektiği kavun-karpuz ve salatalık tohumları canlanıp filizlenmiş, toprağın üstüne çıkmışlardı hepsi de! Geçen hafta 2 gün yağmur yağmıştı dolu dolu. " Şimdi toprak kurudu, sertleşen toprak sıkıyordur boyunlarını. Kaysayı kırmak gerek büyümeleri için fidelerin ." diye söylendi kendine. Kaşığı yavaşça sofraya bırakıp:
    -"Bu gün tarlaya gidelim." dedi sultan.
    -".! "
    -" Toprağın kaysasını kırıp, domates sitillerini de yenileyelim."
    Bundan kurtulmak için bahane arayan kocası "Avradınoğlu Amet" kızdı, köpürdü:
    -" Ulan kaç kere diyecem ben sana !"
    Sultan birşey demedi, o bağırıyordu sesini yükselterek:
    -" Etme lan, birgün elimi kana bulayacan. Öldürecem seni kahpe !"
    sofradan hışımla kalktı, bir tekme savurdu arkadan Sultan'a. Sofranın üstüne kapaklandı Sultan. Gözleri yaşlı, bir Kaplan gibi sıçradı ayağa:
    -" Git, Çapanoğlu'nun g..ünü bekle sen," dedi Sultan. " Belki doyurur seni."
    İyice kızdı Avradınoğlu Ahmet, tokatlarla girişti yine.
    -" Konuşma öldürecem şimdi seni. Kaveye gitme, Amet'e gitme, ya nereye gidecem ulan, Hıı söylesene ? Çalış, çalış diye başımı yiyon ! Oralara gitmeyecem de nerede bulacaam ben işi , kendi mi gelecek ayaama iş, ulan kahbe ? "
    Gözleri yaşlı, kafasını kaldırmadan :
    -" Kendi toprağında çalışsana, tarlamıza baksak yeter bize," dedi Sultan. Gözünün biri kanlanmış, kan sızan ağzını da eliyle bastırıyordu.

    Herşeyden habersiz Zeynep'cik seslere uyanmış, annesinin acısını hisseder gibi ağlıyordu. Zeynepcik kendince karıştığı için söze, babası olacak Avradınoğlu köpürdü buna:
    -" Sen ne ağlıyon lan it sıpası !" diyerek ona döndü. " Eşşeoğlueşşekler ! Sülaleniz bir sizin. Anan, büyükanan, soyu sopu . Hep ağlar, hep istersiniz sadece." Söylendi durdu, sonra da çekip gitti
    -" Kaçtı yine devrilesice, " dedi Sultan. " İşsizlere parasını saçmaya, Çapanoğlu'nun g..ünü beklemeye."
    Bitişik evden "Avradınoğlu Amet" in bağırtılarını duyan komşuları Dudu Ana avlu duvarına ayak uçlarında uzanmış, sadece başı görünerek Sultan'a bakıyor; onun kötü kaderine yanıyordu.
    " Kimsesiz, yalnız, fakir ama hiç olmazsa kadersiz olmayaydı zavallı gelin ! " diye söylendi içinden.
    Semerini bağladığı eşeğine heybesini de yükleyen Sultan, göz göze geldiği Dudu Ana'dan yaşlı gözlerini kaçırmak için hemencecik odaya girdi. Bebeğini alıp avluya çıktığında gözlerinde yaş yoktu. Dudu Ana'ya :
    -" Ben tarlaya gidiyom, ikindi vakti şuraya bıraktığım mısırları tavuklara verin mi ana ? " dedi. Eski ve çinkoları dökülmüş, yarısı dolu tası göstererek.
    - " Bak ninesi, Zeynebim ellerinden öperim diyor," diye ekledi.
    -" Ah güzel yavrum, Ah güzel gelin! Kadere karşı gelinmez ki be Can Kuzum. Doymak için tarlaya da gidecez, çift de sürecez, ne yapalım! Sen merak etme ben yemlerim tavukları." derken Dudu Ana, Sultan Eşeği dış kapıdan sokağa çıkarmış, üstüne binip Zeynep'i de kucağına almıştı bile.
    -" Eve de bakar ol emi Dudu Ana," diye seslendi eşeği dehleyip, kurtuluş sokağından sağ yana bayır aşağı inerken.

    Sinason yolunda ki kasabanın son evlerini ve tekel şarap fabrikasını da geçtikten beş dakika sonra Sinason Çayını da ulaştılar. Bu yıl kışın, otuz yıldır görülmediği kadar çok kar yağmıştı. Eriyen karlardan Damsa Barajı erken dolmuş; yağmur yağdığında savakları aşan su, birkaç kez sel olup çay boyunu ve yayımdan geri dönen Efe Çoban'ın sürüsünden 5-6 koyunu da sürükleyerek Avanos'ta Kızılırmağa karışmıştı. Trafo binasının yanından aşağı dönüp, dingin akan çayı' da geçtiklerinde; henüz ısınan günün serininden üşüdü. Yolun iki yanı söğüt, iğde ve yer yer çalılarla kaplı olduğundan güneşin kaybolduğu yerde yol kararıyor ve serinliyor, açığa geldiklerinde ise bahar güneşinin sabah huzmeleri ısıtıyordu bedenlerini.
    Sulak alan olan Bahçelerin yer aldığı Aşağı karaözü ile kurak olan ve üzüm bağları ile ekin tarlalarının yer aldığı yukarı kara özüne giden yolların ayrıldığı sapağa geldiklerinde; sağ tarafta Eğrim dağının ilk yamaçları göründü iğde ağaçları bittiğinde. "Aşağı yol çamur olur şimdi, yukardan gideyim," dedi Sultan, eşeği yukarı yola sürdü zorla. Eşek yukarı yoldan uzak tarlaya gidecekleri ve daha çok yorulacağı içgüdüsü ile, inatlaştı yukarı gitmemeye. Sağ yola sapıp, Hüso Amcanın tarlasında ki taştan yapılma mekanı döndüklerinde; Eğrimin yamacında sulama kanalının dibinden yukarıya doğru hızla giden keklik kümesini gördü Sultan. İki-üç kiloluk bir anaç keklik ve 20 den fazla yavru vardı.
    -" Aboov," dedi Sultan. " Ne çok yavrusu var, nasıl da hızlı koşuyorlar! " Keklik sürüsü birkaç saniyede gözden kayboldu gitti, " Sabahın ilk ışıklarıyla su içmeye indiler heral kanalın dibine " diye söylendi Sultan.
    Tarlaya geldiğinde yükleri indirip, eşeği bağladı ve Yavrusu ile birlikte dolaştı tarlayı; Zeynep'e de fideleri göstererek sevinçle. Tanrısına şükretti Sultan; emekleri boşa gitmemiş, tohumların çoğu yeşil yeşil fışkırmıştı toprak üstüne. Önce toprağın sertleşen en üst tabakasını eğde ile kırıyor, sonra dipten aldığı yumuşak ve nemli toprakla boyunlarına kadar kapatıyordu fidelerini. Bütün fideleri dolaşıp bitirdiğinde, güneş iyice yükselmişti tepelerinde.
    Şarap Fabrikası saat oniki yi duyuran paydos borusunu öttürdüğünde, Zeynep'cik de uykusundan uyandı ve yalnız bırakıldığına yaygarayı bastı. Sultan koştu:
    -" Oy benim yavrum, uyandı mı benim Zeynebim ? "
    Yere bağdaş kurup kucağına aldı, elciklerini öptü. Zeynep yabancısı olduğu bu dünyada tanıdığı ilk dostunun kucağında rahat hissetti kendini ve ağlamayı bıraktı. Dudaklarını ahenkli bir şekilde oynatarak, iştahla emmeye koyuldu annesinin sütünü. Sultan da çıkınını açtı, karnını doyurdu. Üstüne de küçük testiyi başına dikip, kana kana su içti. Yorgunluğunu almıştı bu mola.
    Zeynep uyuya kaldı yine annesinin kucağında, yavaşça yere yatırdı kızını Sultan. İnce tülbentini de yüzüne örttü, sinekler konmasın diye. Kalktı kovaları eline aldı, yeni diktiği domates ve biber çitillerine "can suyu" getirmeye gitti aşağıdaki çaya. Birer maşraba can suyu döküyor herbirine, etraflarını da iğde çalılarından kestiği uç dallarla kızılderili çadırı gibi kapatıp, gölgede kalıp , yakıcı güneşte kurumalarını önlüyordu.
    " Üç - beş gün korundular mı, hepsi tutunur toprağa.." diye söylendi kendine. Su yetmedi, yavrusuna göz atıp yeniden gitti çaya


    Süt kokusunu almış bir yılan sürüne sürüne dolanıyor, henüz süt kokan Zeynepcik ise hiçbirşey den habersiz kiraz ağacının gölgesinde mışıl mışıl uyuyordu. Yılan döndü dolaştı, tekrar geldi geriye. Yemeni ile örtülü kundağın içinden gelen körpe kokuyu aldı ki, üstünde dolanmaya başladı. Zeynep yılanın varlığını bilmeden uyandı; kundak dışındaki minik ellerini oynatıp, sallıyordu sağa sola. Boyun kısmından eline gelen yılanı yakalamış, soğuk yaratıktan habersiz sıkıyordu yılanı Zeynepcik. Kirli boz renkli yılan ise kırbaçlayıp duruyordu kundağı.
    Sultan gelmişti, Zeynep'in ağladığını duyup hızlandı. Birden bir çığlık atıp, kovaları attı elinden:
    - "Zeyneep, yavruum ..!"
    Koştu, yeryüzünde ki tüm analara özgü bir özveri ile yılanı kaptığı gibi kuyruğundan; daireler çizerek koşmaya ve yılanı taşlara, ağaçlara çarpmaya başladı. Bir yandan da bağırıyor du :
    -" Yılaan, yılaaan. Yavruma göz koydu, yavrumu alacaktı yılan!"
    Yılan, dala taşa çarpa çarpa ölmüştü bile. Neden sonra durdu Sultan, attı yılanı yere. Zeynep seslerden korkmuş ağlıyordu. Ama Sultan delirmiş gibiydi, duymuyordu onu
    Sağa sola koşuyor; ot, çör çöp, odun, dal ne bulursa toplayıp yığıyordu orta yere. Sonra yettiğine kanaat edip durdu, yılanı üstüne attı yığının ve kibriti çakıp tutuşturdu yığını.
    -" Yavruma, Zeynebime göz koydun ha !" diye söyleniyordu seslice.
    Ateş küçüktü önce. Sonra büyüdü, büyüdü ve etraftaki elma ağaçlarının tepelerini buldu alevler kıvılcımlar saçarak. Alevler büyürken, yılan danseder gibi kıvrandı, kıvrıldı ve bitti; kayboldu küllerin arasında.
    Nihayet ateş de sönmeye yüz tutu. Ve Sultan gerçeğe döndü, hatırladı Zeynep'ini. Zeynep çırpınmaktan kundağını çözmüştü. Koşup kucakladı yavrusunu. Hem gözyaşı döküyor, hem öpüp kokluyordu Zeynep'ciği durmadan.
    Kundağını yeniden sardı. Kucağına aldığı Zeynep'i sıkıca sardı Sultan, yılanı kavuran kül yığınına bakarak. Sanki yılan yeniden canlanıp gelecekmiş gibi ateşin içine bakıyor; ömür boyu dökeceği gözyaşlarını bir kerede dökmek ister gibi akıtıyordu gözyaşlarını toğrağa Sultan.
    Göz pınarları kuruyup, göz yaşları akmaz olduğunda:
    -" Allah belanı versin senin Avradınoğlu. Çapanoğlu yesin bitirsin seni, bir daha dönme emi!"

    "Avradınoğlu Amet" yapılan bedduayı duymuş gibi,
    - " Ah, aah. Gine gitti lan oyun ! Bu sefer de üttün lan çapanoğlu beni; bu gaveler de benden," dedi ve cebindeki son yüzkuruşu da, her gün birkaç kez tekrarlandığından, çok iyi öğrendiği görevini, kalenderce tekrarladı bir kez daha;
    Karısı ve çocuğuna çok gördüğü rızkı, harcadı yine Çapanoğlu'na...


    Ürgüplü Şair
    07.Mayıs. 1972, Pazar


#05.02.2010 23:15 0 0 0

  • noimage




    Bazen insan düşünür, ister, ne istediğini bilmeden. Farkına varmaz kaçırdığı anları. Ne garip şey. Halini anlatmaya kelimerin gücü yetmez,zayıf kalır. İnlersinde esinti bile belirmez yüzünde. Taakat tükenip umut biter. Sebebler sukut eder. Kalp paramparça olmuştur. Anlamak ister. İsyan kokusu belirir. Boynunu büker aciz kalır.
    Çaresizlik nasıl bir şey anlamak çok zor. Anlayabilsek bile anlatmak ondanda zor. Ruhun; bedenin altına girdiği yükün altında öyle bir ezilir ki canım çıksada rahatlasam diye düşünmeye başlarsın. Tutunmak istersin, yetişmek istersin, elini uzatırsın; artık su misali zaman akmış geri dönüşü olmayan süreç senide eritip bitirmiştir.
    Sadece ben miyim bu halde olan? Elbette ki değil; değil. Bu acıdan fazlasını, benden öncekiler de çekmiştir bilirim. Bilirimde anlatamam gönlüme yüreğime ruhuma.
    Ah bir meded, bir çare, bir yardım, bir umut, bir dokunuş, bir esinti olsa da bende bir nebze olsun rahatlasam içimdeki yalnızlık dinse.
    Yangın yeri gibi her şey sanki alev alev yanıyor. Ne bir duman ne bir ateş nede bir koku var. Yanıyor biliyorum hayallerim ,umutlarım, gecelerim, yarınlarım yanıyor, sessiz gözyaşlarım yanıyor. Birbirine girmiş, doğru nedir? Yanlış nedir? Hata nedir? Gerçek nedir? Soru ,soru binlerce soru; bir neden bir neden bir neden; ruh gurbete gitmiş çile çekmekte.
    Derdim, yakınma değil kendimi anlama; anlayıp da kabullenme. Boyun bükmek kabullenmek midir? Alışırım demek çözüm müdür. İstemesen de alışacaksın, alışmak buysa: boyun büküp beklemekse, kendini avutmaksa, boşluğa bakmaksa alışacaksın.
    Ya denedinse; yeniden, yeniden, yeniden kazamak için geçmişi. Geçmiş kazanılabilir mi? Kazanınca mutlu olacak mısın? Değecek mi? Verdiğin gayrete. Eline geçen ruhunda esen fırtınaları izah etmeye yetecek mi?
    İnsan kalbini mi? anlamaya çalışmak gerekiyor :
    Sanırım bunu biraz düşünmek gerekiyor . İki farklı ortam, kalp ve zihin mekandan münezzeh bir şekilde planlar, kurgular oluşturuyor. Bedenimiz ise sınırları belli, gücü belli. Biraz yüklenince kırılıp kalıyor. Ne kadar halledebiliriz sorunlarımızı, ne kadar çözülür ilmek ilmek olmuş çıkmazlarımız. Çözemediklerimizi Demokles gibi bir kılıç alıp kesmek mi lazım. O zaman kral mı oluruz.
    Yoksa bizi meşgul eden, tutunduğumuz yegane dalımı kesmiş oluruz?



    İBRAHİM İŞLEYEN
#05.02.2010 22:58 0 0 0