1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Dünyanın yana yana beklediği, milenyum dediğimiz içinde muhteşemlikler umduğumuz 21. yüzyıla kavuşalı on sene oldu. Özellikle 20. yy son on yılı içinde teknoloji hızla gelişmeye başladı. Cep telefonu, bilgisayar kullanım sayısını artması, internet v.s. gibi hızlı iletişim araçları, insanoğlunun hayatına kolaylıklar getirdi. Bunlar gerçekten de insanoğlu için birer nimetti. Ancak bu ve buna benzer teknolojik yenilikler aynı zamanda sorunlarda oluşturmaya başladı. Teknolojinin ilerlemesine karşı, ahlaki ve sosyal yapı bozulmaya başladı. Bir nevi sosyal ahlaki yapı teknoloji ile aynı yönde, ancak bozularak ilerlemeye başladı. Sosyal ahlaki yapı, soylu insanlar yerine soysuz insanlar üretmeye başladı. Gerek bireyler olarak birbirimizden ve gerekse yaşadığımız toplumdan şikayet eden insanlara döndük. Ana baba evlattan, evlat ana babadan, yönetilen yönetenden, yönetende yönettiğinden şikayet eder oldu. Gerek bireyler olarak, gerek yönetenler olarak toplumsal ve bireysel ahlaki yapıya yatırım yapmadık. Aksine kendi nefs ve çıkarlarımız uğruna az buçuk var olan ahlak ve adalet kavramını usul usul eritip yok etmeye başladık. Bunun sonucu olarak da huzursuz ve gergin yaşamaya başladık. Kaygının huzursuzluğun adı stres oldu. Niçin bu kadar kaygılı ve huzursuz bireyler ve toplum olduk sebebini bilen var mı?

    Her çok azdan, toplumda bireylerin bir araya gelmesinden oluşur. Gerek bireyler arasında gerekse toplumu yöneten örgütlü veya örgütsüz gruplar arasında çatışma var ise huzursuzluk kaçınılmaz sondur. Bireyler yaptığı işten haz almadan verimsiz bir şekilde çalışırlar. Verimsiz çalışmada toplumun gelişip büyümesine katkı sağlamaz. Bireyler huzursuz olunca kavgacı, kavgacı olunca da küçük veya büyük mutsuzluklar olmaktadır. Mutsuz, huzursuz insanların bol olduğu bir toplumda huzurlu bir yaşam sürmek akıl işi değildir.

    Bu toplumu ben sen o kısaca bizler oluşturuyoruz. Toplum bugün bozuk veya bozulmaya yüz tutmuşsa burada hepimizin az yada çok katkısı vardır. Toplum içerisinde davranış ve insanlık açısından ne haldeyiz? Bu soruyu ciddi olarak sormalı ve güzel bir toplum için kendimizi değiştirmeliyiz. Kavgacı bir insan yapısından barışçıl mutlu bir birey olmaya gayret etmeliyiz. Sorun üreten değil, gönüllere huzur getiren insanlar olmalıyız. Yozlaşan toplumun yozlaşan yobazlaşan insanları olmamalıyız. İnsanlar bize korkmadan, çekinmeden sevgi ile gelmeli. Sevgi ile gitmeliyiz. Sevgi ile açılmayacak kalp, açılmayacak kapı çok nadirdir. Eğer sevgimiz ve mutluluğumuz iflas ettiyse, huzursuz olan bir topluma bizlerde huzursuzluk katacağız. Kimileri bilerek, kimileri bilmeyerek bu huzursuzluğa düşüyor. Kimileri kötülüğün ne olduğunu bile bile bizleri o çamurun içine çekmeye çalışacak, kimileri nasihat ile engellemeye çalışacak.

    Hayat yaşayan her insan için akıp gidiyor. İnsanlar iyi yada kötü aç yada tok bir şekilde yaşıyorlar. Maalesef artık birçoğumuz da helali haramdan ayırmadan öylesine yaşıyoruz. Oysa insanı insan yapan bu temel ahlaki ve dini değeri unuttuk mu? Yoksa unutmuş gibi mi yapıyoruz? Helal kavramını tutup bir kenara fırlatıp attık. Oysa insan denen varlık, helali haramdan ayırdığı sürece insan vasfına nail olmuyor muydu? İnsanı insan yapan unsurlar nelerdi ki? Fiziki varlığımızın diğer varlıklardan farklı olması mı? Yoksa birçok sosyo-psikoloji kitabında bahsettiği gibi yoksa sadece AKIL mıydı? Bizi asıl diğer varlıklardan ayıran temel etken neydi acaba? Akıl her insanda az yada çok vardır. Akıl yoksa zaten insanlıktan da mesul değildir. Elbette akılın varlığı en büyük delillerden bir tanesidir. Ki yaratan dahi akılı (beyini) fiziki vücudumuzda en üst tabakaya koymuştur. Fiziki vücudumuzun merkezine de kalbi koymuştur. Bu sıralama rast gele yapılmış bir sıralama değildir. Bugün akıl en büyük silahtır. İnsanlığı yok etmeye toplumları yozlaştırıp kanların akmasına neden olan en büyük silah. Zira günümüzde yetişmiş birçok ilim adamı zekalarını insanlığın yok olması için insafsızca kullanmaktadır. Bunun yanında insanlığın daha mutlu yaşaması için akıl yoran birçok ilim adamı da vardır. Bir nevi iyilik ile kötülüğün kavgası ilim dünyasında da sürüp gitmektedir. Az veya çok ilmimizle şimdi biz topluma neler katıyoruz düşünmemiz lazım.

    Özellikle yirminci yüzyıldan sonra sosyal ilişkiler ve sosyal değerler bozulmaya başladı. İnsan ve toplumsal ilişkiler ne kadar bozulursa bozulsun, ilahi kudretin ne kanunları bozuldu ne de kanunları uygulanmaktan vazgeçildi. Çünkü her şeyin tek sahibi olan Allah, ne koyduğu kanunları kendisi çiğner, ne de herhangi bir varlığa çiğnetir. bu günlerde sık sık duyduğumuz 'etme bulma dünyası' dünyası mekanizması işlemeye başladı. İnsanlık kuruldu kurulalı bu kelime her daim hak olarak yerini bulmuştur. Ve sonsuza kadar da devam edecektir.

    Bozulan toplum içerisinde manevi ilişkiler giderek azalırken maddi ilişkiler ve çıkarlar hızla artmaya başladı. Samimi içten bağlılıklar yolunup giderken, içinde haz olmayan sohbet dediğimiz laf kalabalıkları türemeye başladı. En basitinden kaçımız, çalıştığımız iş yerinde veyahut ailemizde sıcacık sohbetler eden insanlar olduk? Kaçımız özlenen, beklenen, aranan insan olduk? Yüreklerimiz sevgi ve muhabbetten uzaklaşınca hayatımızın da tadı tuzu kalmadı. Yani kısaca bizim de dünyamız 'etme bulma dünyası' na döndü. İyilik ekmedik ki iyilik görelim. Gönlümüz, aklımız sevgi ve muhabbetten uzaklaştıkça küf bağladı hayatımız. Küf tutan, kokan bir yüreğe sevgiyi, insan sevgisini, varlık sevgisini aşılamak artık ne kadar kolay yapılabilir inanın bilmiyorum? Şimdi verilen sevgi mayaları ne kadar tutar bilmiyorum.

    Bundan on onbeş yıl öncesine kadar yamalı bir elbise ayıp sayılmazdı. Kimse elbisede ki yamalığa dikkat dahi etmez, herkes sözü sevgisi oranında ağırlanır yada horlanırdı. Şimdi bırakın yamalı elbise giymeyi, yeni nesil yama kelimesinin anlamını dahi bilmez oldu. Şimdi bir çoğumuzun dışı yaldızlı elbiselerle dolu. Oysa gönül dünyamıza kaç yamalık vurduk bilen var mı? Dışı yaldızlı içi yırtık viran olmuş, köhneleşmiş insanlar olmayalım. Köhneleşmiş yıkılmaya yüz tutmuş toplumlar olmayalım. Kalıplarımız kadar kalbimizi dilimizi güzelleştirmemiz lazım. Kalp sadece insan ömrünün süresini ölçen bir saat değildir. Kalp her şeyden önce Rahman'ın bakış yeridir. Bizler Rahman'ın bakış yerini ne kadar temiz ve güzel tutabiliyoruz? Yoksa Rahman bizden habersiz, bize bakmıyor unuttu mu bizi sandınız. Allah her insana kalbinin kazancını vermiyor mu? Allah ile, bireyler ile, toplum ile olan ilişkilerimiz düzelsin istiyorsak önce kalıbımızı değil, kalbimizi düzeltmemiz şart. Bunun için özellikle evlat sahibi insanlar evlatlarına eşlerine daha çok zaman ayırıp, daha çok sevgi ile muhabbet bağı ile bağlanmalıdır. Eğitim küçük yaşta oluyor. Atalarımız ağaç yaş iken eğilirdir diye boşuna söylemediler. Allah muhafaza ilerde yalan dolan üzerine yetiştirdiğimiz evladımızın hayatının nasıl güzel geçmesini bekleyebiliriz ki. Çünkü yalan dolan üzerine eğitim almış bireyleri değiştirmek imkansız gibi bir şeydir. Yalan, riya, hırsızlık, arsızlık v.b. gibi nefsin kötü afetleri ilaçla tedavi edilebilecek bir hastalık değildir. Bu kötü huylar insanı insanlıktan çıkarttığı gibi hayvanlıktan daha aşağı bir mertebeye düşürür. İlk eğitim çocuklarda başlanmalı. Çünkü saf ve temiz bir kalbe iyiliği işlemek çok daha kolaydır. Sevgiyle, sabırla usul usul güzel huyları evlatlarımıza öğretmeliyiz. Çünkü bu bireyler ilerde toplumu oluşturan yapı taşları olacaklar. Bu toplum hepimizse ve toplum olmadan yaşamayacaksak eğer, o zaman iyi bir toplumun oluşması için gayret etmeliyiz. İyi bireylerin olduğun bir toplum elbette iyilikler topluluğunu oluşturacaktır.

    Çocuklara sonu gelmeyen uzun istek ve arzuları aşılamayınız. Çünkü insan oğlunun zamanı ömrü biter ama istekleri bitmez. İnsana sevgiyi öğretmeliyiz. Bunun için önce bizim sevginin ne olduğunu bilmemiz şart. İnsan ancak sevgi içerisinde sevgiyi öğrenir. İnsanlar yaşadıkları toplumun inanç değerlerine göre şekillenirler. Şimdi usul usul kaybetmeye başladığımız değerlerimizi inançlarımızı yeniden hatırlayıp, sıkı sıkı sarılmalıyız. Her birimiz toplumu oluşturan parçalarız. Toplum denen bu büyük gemiyi bizler oluşturuyoruz. Su alan gemilerden nasıl ki donanma olmuyorsa, kokuşmaya başlayan bir toplumda huzur olmaz. Kötü huylu bireyler ile toplumun felaha ermesi mümkün değildir. Sevgiyi öğrenen yaşatan bireylerden kavga şikayet değil, mutluluk duyulacaktır.

    Doğruların yaşamasını istiyorsak eğer, öncelikle bizler doğru insan olmalıyız. Her şeye her varlığa karşı dosdoğru olmalıyız. Gerek toplumun mutluluğu, gerekse kendi mutluluğumuz için doğru insan olmazım şart. Bu nedenle yalandan, haramdan, kötülüklerden uzak duralım. İyiliği yaşaması için kötülüğün yaşamaması gerekli değil mi?

    Önceden hayatın adı birlik, beraberlik, dirlik huzur idi. Şimdi adı mücadele olmuş. Kiminle neyle mücadele? Savaş mı çıktı? Gerek bizi gerekse toplumu huzura erdirmeyen işlerden uzak durmalıyız. Hiçbir iyiliği ve kötülüğü küçümsememiz lazım. Hem dünya, hem ahiret için paha biçilmez değerler kazanmak, kazandırmak istiyorsak eğer güzelliği, helali yaşatmamız şart. Bunun için birbirimizi sevmeli el ele gönül gönüle vermeliyiz.

    Anne ve baba demek, evlat için her şey demektir. Duymak, görmek, bakmak, sevmek, nefret etmek demektir. Anne baba iyi bir ışık olursa eğer, yetiştirdiği yavrularının görmesine, bakmasına, mutluluğu duymasına sebep olacaktır.

    Allah haramda hayır yaratmamıştır. Yalanda hayır yaratmamıştır. İnsanı öylesine yaratmamıştır. Anne babalar evlatlarına topluma ışık olmalı. Işık olmalı ki göz görsün. Körlükte, karanlıkta iş yapılmasın. Çocukların dünyaları karanlık üzerine kurulmasın.

    Kıymetsiz insanlar olmayalım, çünkü kıymetsiz insanlar ne insanlığı ne de huzuru temsil edemezler. Vakit kaybetmeden başlamalıyız. Çünkü yarın çok geç olabilir. Bu güzel toplumun kirlenmesine, yozlaşmasına, içinde kardeş kavgaları barındıran bir topluma dönüşmesine müsaade etmeyelim. Helali, sevgiyi elimizin tersiyle itmeyelim. Çoğumuzun da bildiği gibi, cennet de cehennem de hak edilene veriliyor. Biz cenneti hak edenlerden olalım. Huzur ve mutluluk içinde kalmak istiyorsak gelin hep birlikte haramın hayalini kurmadan yaşayalım.

    11.02.2010 Ahmet Öztürk

#12.02.2010 14:12 0 0 0
  • Konu: Benim Sevdam

    noimage


    Benim sevdam, onur, namus, şeref sevdası
    Benim sevdam izzetti nefis,mertlik sevdası
    Benim sevdam,Vatan , Bayrak,Cumhuriyet
    İstiklal, Mustafa Kemal ATATÜRK sevdası

    Benim sevdam,cehaletle, namertle savaşma sevdası
    Benim sevdam, fakir , fukara, garip guraba
    Dul yetim, kimsesizlere , mazluma sahip çıkma
    Emekçinin alın terini gasp eden, soysuzlarla korkusuzca
    Mücadele etme sevdası

    Benim sevdam,asalete, öze,Şanlı tarihimize,
    Çanakkale de kefensiz yatan
    Kanla , irfanla bize istiklalimizi bize veren
    Kahramanlarımıza, Aziz Şehidimize,Kahraman Gazimize
    Sahip çıkma sevdası

    Benim sevdam, Misak-ı Milli, Meclis-i Mebus an
    Erzurum, Sivas Kongreleri ile Amasya genelgesi ile
    19 Mayıs 1919 Samsun Güneşi ile Tarih yazan
    Kemalizm Güneşine sahip çıkma sevdası

    Benim sevdam Atatürk Türkiyesini
    Etnik Milliyetçilik,Dinsel Milliyetçilikle,
    Kardeşi kardeşe düşman yapan
    Bölmeye, parçalama ya çalışan haramzadelerle
    Onurluca, yılmaksızın, sabırla mücadele etme sevdası

    Benim sevdam dinimize, diyanetimize kültürümüze
    Olmaz ise olmazlardan olan değerlerimize, sahip çıkma sevdası
    Benim sevdam hakka, hukuka,emeğe,adalete sahip çıkma sevdası
    Benim sevdam yağmurunda ıslandığım,Güneşinde kurulandığım
    Kutsal Vatana inadına, ölümüne sahip çıkma sevdası


    _______Şair67_____
    Ali Cemal AĞIRMAN



    VATAN demek, ar demek, namus demek, şeref demek, onur demek
    Aht-e Vefa demek, İstiklalimiz uğruna kanı ile canı ile göz yaşı irfanı ile bize bu
    Kutsal emeneti bırakan Kahraman yiğit dedelerimizin Ecdadımızın emenetine canımız kanımız pahasınada olsa sahip çıkmak demek
    Atatürk Türkiyesini, Ulus T.C.Devletimizi, Laik Cumhuriyetimizi Çağdaş hukukumuzu
    Atatürk ilke ve Devrimlerini yaşatmak
    Ayyıldızlı şanlı Bayrağımızı onurluca semalarda dalgalandırmak
    Mustafa Kemal Ata ordusuna sahip çıkmak
    İşte bu sevda içimizde, yüreğimizde,şah damarımızda, kanımızda
    Vatanı ölümüne seven Can dostlarıma Saygılarımla
#12.02.2010 14:03 0 0 0
  • "Hayat bir kutu çikolata gibidir, payına ne düşeceğini asla bilemezsin." Evet annesi Forrest Gump'a böyle diyor,bilinmez örneğin neden çikolata olduğu büyük ihtimalle kültür farkından olsa gerek ama mesaj aynı; hayat bu, ne olursan ol başına ne geleceğini bilemezsin.

    Hayata "Forrest Gump" laşmak dedik peki kim bu Forrest Gump?
    Forrest Gump 1994 yapımı Oscar ödüllü bir film,malum film adını kahramanımızdan alıyor.Forrest zeka seviyesi 75 olan aptal görünen saf, tertemiz bir kalbi olan belki bundan mıdır bilinmez işi hep rast giden ama en önemlisi en kötü anında bile olayı anlamadığı için mi yoksa bütün bilgeliği ile anlamamış gibi gözüktüğünden mi hep soğukkanlı davranan ağırbaşlı,akil bir karakter.Belki onu duygusuz ve gerizekalı sanabilirsiniz ama emin olun ki o her zaman bizden çok daha zeki ve 75 çıkan akademik zekasına karşılık o çok yüksek duygusal zekasıyla bunu defalarca kez ispatlıyor.Aynı zamanda bize temel değerlerden olan içten bağlılık yani sadakatin ne demek olduğunu ve bunun için neler yapılabileceğini gösteriyor.Özetle (en güzel tanımımız:)) aptal görünen,üstün zekalı,delikanlı bilge kişilik.

    Forrset Gump 'ımızı kısaca tanıdıktan sonra şimdi filmin çekildiği 90'lı yıllardan anlattığı dönem yani elli ,yetmiş kapalı aralığından ,biraz günümüze gelelim.Son yıllarda öyle bir hal aldık ki kimseyi dinlemez olduk,tongue fu kitaplarıyla dinlemeden alt etmeyi öğrenir olduk, bir parça bir şey öğrendik bunu uygulayalım dedik birde baktık ki kavga eder olduk.Olduk da oldukBakıyorum da öyle ufak olaylara öyle tepkiler veriyoruz ki sakin bir kafayla vicdan muhasebesi yaptığımızda kendimize gülüyoruz sonra pişman olup üzülüyoruz.Bu satırları yazdığıma göre bunlar şüphesiz benim içinde geçerli(ben yazdıktan,siz okuduktan sonra mutlaka değişin:) )İşte böyle bir hayatta etrafımıza,yaşanan olaylara ,dönen dünyaya aldırış etmeden, aldırış etsek dahi kılıç üşürerek birbirimize saldırarak günlerimizi geçiriyoruz.Sanırım bunu daha fazla dallandırıp ,budaklandırmaya, güncel olaylar da ilişkilendirip çıkılmaz bir girdaba girmeye gerek yok.

    Şimdi yapacağımız tek şey hayata biraz Forrest Gump gibi bakmak,.gelin en zor ekonomik koşulları , en karışık ilişkiler yumağını, sinirimizi bozan her görüntüyü,olayı kişiyi bir kenara bırakalım.Hayata daha büyük gülümseyelim,olayları daha büyük olgunlukla karşılayıp, ilk önce dinlemeyi bilelim, bırakın bizi salak yerine koyduklarını zannetsinler, onlar gülerken biz gözlerinin içine bakıp onların salaklıklarına gülelim, bunu yaparken de yine insan oldukları için onlara değer verelim, abartılı tepkiler vermeyelim,küfür etmeyelim, insanlara güvenelim,güven vermeseler de güvenelim,yalan söyleseler de güvenelim çünkü hayatta güvenebilecek başka bir ikinci varlık yok,emin olun başta yalan söyleyen,güven vermeyen insan da kimseye güvenmeyip,kendine güvenilmediği için böyle davranıyor, bir an için değil her zaman için kibirimizi yenelim,sınırlarımızı kaldıralım ki insanların bizimle iletişime geçmesi için bürokrasi ile karşılaşmalarını önleyelim,insana değer verelim karşımızda ki kim olursa olsun değerli dostlarımızdan biriymiş gibi muhabbetle yaklaşıp konuşalım, hayata seyirci kalmayalım,bizi izleyici olmaya o kadar güzel alıştırıyorlar ki (Bu arada "kalabalığın içinde yalnız kalmak istiyorum" şiirim aslında bunu eleştiriyor) artık oturduğumuz yerden kalkıp sahneye gidelim,şekillenen değil şekillendiren olalım,adaleti magazinel davalar da değil vicdanımızda arayalım (elbette en temel yol göstericimizde hukuktur) örnek insan olmak için değil kendimiz olmak için çalışalım

    Hayat bir kutu çikolata gibidir, payına ne düşeceğini asla bilemezsin .Artık bu cümleyi daha iyi anlıyoruz, filmde geçen bir cümle daha vardı. "Ben zeki bir adam olmayabilirim ama aşkı çok iyi biliyorum". Her şeyi yazdık ama aşkı yazmayı unuttuk, hayatınızdan aşkı da eksik etmeyin zaten dünyaya aşık olmaya gelmedik mi? Şimdi eğer bu filmi izlemediyseniz lütfen izleyin, bütün şehri dolaşan o kuş tüyünün berraklığından vicdanınıza, ruhunuza berraklık katın ,bir kitabın sadece sonunu ve başını okuyarak kitabı anlayamazsınız en azından ortalarından birkaç sayfa daha okumanız gerekir :), bu da anlayana evet son kez..Run Forest Run

    Not: Yazıyı okuyup , filmi izledikten sonra halen daha değişmeyen varsa elbette hemen değişemeyecek beni takip etmeye devam etsin...:)

    Alper Kayra

#12.02.2010 13:56 0 0 0

  • noimage


    Bu sabahı hayatınızın miladı kabul edin hani İngilizce "milestone " diyorlar ya

    Uyanın , yataktan kalkmadan önce nabzınızı kontrol edin dinlenmiş,dingin vücudunuzda ki enerjiyi hissedin.Yüzünüzü yıkamadan aynanın karşısına geçin,diğer zamanlar içinde olabilecek en paspal , sizin için en kötü halinize; kendinize bakın, aynada ki kişiyi sevin , aslında hayatta sadece onun için var olduğunuzu çekinmeden söyleyin, zaman zaman aldığı yanlış kararlara,pişman olduğu ve ettiği olaylara daha da önemlisi canınızı acıttığı durumlara rağmen nasıl biriciğiniz olduğunu ona büyük harflerle anlatın.Bakışlarınızı parlayan o bir çift göz üzerine yoğunlaştırın ve o gözlerin ardını görmenin zevkini yaşayın.Yakuttan, elmastan,bilinen en kıymetli taştan , değil taş; taşlardan hazinelerden daha değerli olan kalbinize dokunun, canlı olmanın en büyük alameti olan o ritimleri hissedin ve bu ahenge şükredin


    Yıkayın yüzünüzü, yıkarken; dalgaların yumuşak yumuşak kıyıya vurduğu gibi, hani suyun kıyıya vurup yavaş yavaş çekildiği gibi, çekilip kum tanelerini kendine müşabih pürüzsüzleştirdiği gibi,suyun bütün yumuşaklığını,berraklığını ve şifasını hissedin çünkü su bizim sabahımızın ilk ilacı olacak

    Değerli dostlarım ne yazık ki günümüzde kolayı o kadar çok seviyoruz ki zor görünen her şeyden hemencecik yılıyoruz.Bende bu yüzden affınıza sığınarak metnimi parça parça yayınlamaya karar verdim hem böylece metnin hazmını kolaylaştırırız, herkese ulaşırız hem de belki burada dizi tadında heyecan yaşarız.. Ve lütfen bu okuduklarınızı okumakla bırakmayıp,bir gün benim için değil kendiniz için lütfen uygulayın...

    Alper Kayra

#12.02.2010 13:53 0 0 0


  • noimage


    Hissedebiliyorum diyorsam,
    Eğer sen yoksan,ruhunla başka yerdeysen...
    Gücenik saatleri geçirmekteysen,
    Bizsiz kalmaktır
    Evetlerinde...çoğu zaman
    Yaşantılarımda..

    Bilesin ki;
    İkimizde aynı kırmızı güle bakıyorsak
    Bense..şarap rengini tadıyorsam..
    Genede buluşma yerimiz olsun
    Hayırlarda,
    Sevginin tutuştuğu alan...

    Gönlüme duvarlar örsemde mabedinde..
    Hayır ve evet,
    Aşkın nevroz parçasıyken..
    Sarsın, tüm bedenini beş duyunla
    Kusursuzluk hayalim,
    Bağımlılıklarında...

    Hayal bir kuyu.
    Arzularsa...çukurlar kâsesi...
    Hayatsa,acıların dayanabilirlik testi...
    Harikalar ülkesinin,hapsolunmuş zifirlerinde
    Yaşananlar,
    Sonu gelmez gözüksede...
    Sessizlik ve umutsuzluk
    Tüm evetlerde.

    Bense...
    Alacağım dersi biliyorsam.
    Işığa kucak açmayı öğrendiysem
    Karanlıklarda..
    Hayır demek zordur,
    Hayır denilen cevaplarda..

    Yaftalanmış aşklarda,
    Beklenmeyen sevdalarda.

    Eda Tüter.

#12.02.2010 13:49 0 0 0
  • noimage


    Sıfıra inmiş hislerdir
    Yalnızlıklar..
    Boğarcasına sarılan duyguların,
    Antisosyal sancılarıdır
    Yalnızlıklar...
    Sırf tinsel olan hırslar,
    Ölmesine izin verilmeyen ıstıraplar.
    Kocaman,kalabalığın içinde bile
    Çaresiz,duyguların kamçısıdır...
    Müzmin ve şizofrenik düşünceler...

    Vaktimiz yok..belkide özürlerin ,
    En zayıfıdır
    Korkulardaki sancılar..
    Kapatılan defterler,hastalıklı sezgiler,
    Kısır döngü içindeki kapanlar.
    Bir sarmaya görsün bedeni,
    Sevgisiz baharda,hüzünlü hazanda..
    Durgun denizde,azgın halisilasyonlarda,
    Adil bir sistemi ,yaratmaya çalışan
    Zavallı martılar.
    Duyguların odak noktasında,
    Huzura kavuşturmak için gönülleri,
    Çılgın naralarla ,bozmak isterler
    Yalnızlıkları...

    Ama..
    Anaforlar içindeki yalnızlık...
    Küçücük bir mum alevinden
    Devleşir,yarının umutlarında,
    Bir meşale gibi,çaresiz bozukluklarda.
    Ya inanç..huzur ve sevinç ?
    Güvensizliklerde...
    Çekilir ,yavaş yavaş sınırlı zamanda.
    Gözbebeklerindeki
    Görsel sinyallerde...
    "Seni seviyorum"diyen dudaklarda
    Sıfıra inmiş yalnızlıklarda...


    Eda Tüter
#12.02.2010 13:44 0 0 0

  • noimage



    Mücadele yapda,hak yolu bulsun,
    Azimet yolunda , bid'attan kaçın.
    Bil ki her mümine,herşeyden çok farz,
    Merhamettir mevhum,dilekle niyaz.


    Yaramaz hiç malın,güvenme sakın,
    Zikret şirkten kaçın,kabrin gül koksun.
    Şeytanla çatışma,hamimden içme,
    Sıddıkla refik ol,gaflete düşme.


    Vasiyetimdir bil ,sana doğruluk yolun,
    İyiliği gözet, dürüst ol yavrum.
    Fanî dünyaya bak, topraktır sonun,
    Ölüm habersizdir ,vah geç uyandım..


    Eda TÜTER.

#12.02.2010 13:40 0 0 0
  • noimage


    Okulda, iş ve özel hayatta başarılı olmak için annemizin duasını almak önceliğimiz olmalı. Bu duaları almak için hatırlı, saygılı, sevgili ve ana sözü dinleyen yani hiç üzmeyen özetle iyi bir evlat olmamız gerekmektedir. Bu dualar bizi başarılı bir öğrenci, başarılı bir iş adamı/kadını, iyi bir eş ve iyi bir baba yapabilir.

    iyi baba olmakEvlatları için yapamayacağı şey yoktur.

    Köyde yaşadığımız dönemde, ilk okula gidiyordum ve hıdırellezler bizim için çok neşeli ve heyecanlı geçerdi.

    Annem bizi evin bahçesine çıkartır, önce kardeşlerimle taş toplardık daha sonra erkek kardeşim ve ben oyuncak arabalarımızı getirirdik. Hep beraber gül ağacının yanına otururduk, bize hıderellez hikayeleri, kültürümüzdeki yeri, örf, adet ve ananelerimizi anlatardı. Son olarakda bahçemizdeki gülün altına taştan bahçeli bir ev, yanına bir garaj ve içinede getirdiğimiz oyuncak arabaları koyardık, sonrada hep beraber gelecek ile ilgili dualar ederdik.

    Dualarımızda herbirimizin (3 kardeş, ablam, erkek kardeşim ve benim) iyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir anne/baba olmasını, maketini yaptığımız gibi güzel bir ev ve araba sahibi olmamızı dilerdik.

    Daha o günlerde annem kardeşlerim ve bana başarılı bireyler olmamız için özgüven, azim ve hedefler yüklüyordu, bu sayede hayallerimizi oluşturmamız ve onların peşinden gitmemiz için gerekli gücü aşılıyordu.

    Yuvayı yapan dişi kuştur, aynı zamanda evin direği babadır daha çok annedir :)

    Bunların doğruluğunu bende kendi ailemde fazlasıyla gördüm. 3 çocuk hemde peşpeşe (ablam ile 1 yaş, erkek kardeşim ile 2 yaş fark var aramızda) doğurup, sonra aile büyüklerinden (anne ve babasını erken kaybetmişti annem) yardım göremeyip, bakıcılar ve aile dostları vasıtasıyla çocuklarını büyütmeye çalışmıştı.

    Hem çocuklarını coğrafi ve çevresel zorlukların içinde sağlıklı ve hayırlı birer evlat olarak yetiştirmeye çalışmış, hem de öğretmenlik görevine devam ederek vatanına hizmet etme yarışında eğitim ordusunun başarılı bir neferi (babam gibi) olması takdire şayandır.

    Babam için yazdığım özveriler, çekirdek aile birliği ve çocuklarının daha güçlü yarınlara sahip olması için varını yoğunu ortaya koyma motivasyonu annem içinde aynen geçerli idi.

    Bugünlere kolay gelmedik.

    Başarılı bir orta okul döneminde okulu 1. bitirmemde annemin hem bir eğitimci hemde bir anne olarak katkısı çok büyüktü. Başarılı bir gelecek için evde, okulda ve dersanede eğitimlerime var gücümle çalışmam için anne faktörü itici bir güçtü ben ve kardeşlerim için. Bu itici güç orta okul sonrası tüm girdiğim sınavları kazanmamı sağladı.

    Bugün sahip olduğum hayat için çok önemli bir adım olan Fen lisesi yani gurbete gitmem için evlat hasreti çekecek olmasına rağmen gösterdiği sabır ve özveriyi takdir etmemek mümkün değil.

    Şu andaki mesleğimden ekmek yemeğe devam ettikçe hafızamda tazeliğini koruyacak bir hikayem var, sizinlede paylaşmak isterim;
    Bilgisayar mühendisliğini kazanmıştım, hazırlık sınıfında tüm sınıf arkadaşlarımın küçüklüğünden beri bilgisayar ile haşır neşir olduğunu öğrendiğimde üniversite hayatıma 1-0 geride başladığımı biliyordum. 2. sınıfa geçtiğimde ailem ile konuştum, bu okulda başarılı olabilmem ve meslek hayatımda geride kalmamam için bilgisayar sahibi olmam gerektiğini anlattım.

    O yıllarda ailem 3 çocuğuna birden en iyi eğitim koşullarını sağlamaya çalışıyordu, ablam Ankara'da dişhekimliğinde okuyor oldukça maliyeti yüksek bir okuldu, erkek kardeşim üniversite sınavı için İzmir 'de dersaneye gitmiş Hukuk fakültesini kazanmıştı, bende İstanbul gibi pahalı bir şehirde gurbette Bilgisayar Mühendisliğinde okuyordum. Aile bütçesi derinden yara almış, ekonomik olarak oldukça zor günler geçiriyorduk. Çok çabuk bir şekilde okulu bitirip mesleğe atılmalıydım, yada en azından bir iş bularak aile ekonomisine katkıda bulunmalıydım. Bir problem vardı, sınıf arkadaşlarımın okula gelmeden bilgisayar ile tanışıklığı ve bilgisi varken ben 2. sınıftaydım ama henüz bilgisayarım yoktu. Yani 1-0 geride olduğum için eğitim aldığım alanda kendimi geliştiremiyordum.

    Anaların fedakârlığını çok iyi anlatan bir gelişme oldu; annem severek girdiği eğitim ordusundaki öğretmenlik görevinden erken emekliliğini istedi. Emekli ikramiyesinin ciddi bir bölümü ile benim eğitim hayatımın en önemli yatırımını yaptılar ve bana bir bilgisayar aldılar.
    Annem hala bugün bile, öğretmen arkadaşlarının uzun yıllar öğretmenlik görevlerine devam ettiğini bilgi, sağlık ve maddi olarak daha güçlü kaldıklarını söyler, meslek hayatını çok erken bıraktığı için gözleri dolar. İçinde kalan öğretmenliği devam ettirme arzusu ve mesleki olarak geride kaldım duygusu, başarıyı yakalayan hem kendi akrabaları hemde bulunduğu çevrede parmakla gösterilen evlatları sayesinde haklı gurura dönüşmüştür.

    Annelik fedakarlık ve kendi hayatından vazgeçebilmek demektir. Ege bölgesine gelerek daha güzel bir kültür ve eğitim ile büyüyelim diye tüm ailesinden ve kardeşlerinden ayrılmayı göze alan bir annedir bizimki.

    Erkek kardeşini, babasını ve annesini genç yaşta kaybeden annem, kaybettiği aile fertlerinin mezarına ve hayatta olan kardeşlerine uzakta yani gurbette yaşamayı kabul ederek hayatındaki en önemli değerlerden vazgeçmiştir. Kaybettiği aile bireylerinin mezarlarına ve hayatta olan kardeşlerinin ziyaretine ekonomik olarak rahat olmadığımızı ve bizim eğitimimizin daha önemli olduğunu ileri sürerek gidememiştir.

    Çekirdek aile ekonomik olarak referaha ulaşsın, evlatları daha iyi koşullarda yetişsin ve eğitim alsın diye mesleğinden, kişisel ihtiyaçlar ve akrabalarından ödünler vermiştir.

    Haklarını ödeyemeyiz!

    Hıdırellezden hatırlayacağınız küçük arabalarımı, kamyon ve tırlarımı anacağımı bugüne kadar saklamış, bir gün inşallah erkek çocuğum olursa kendisine vereceğini söylemişti.

    Sadece çocuklarına değil, onlarında çocuklarına sevgi, örf, adet, anane, hatıra ve kültür gibi birçok mirası bırakan analarımızı hiçbir zaman unutmayalım, arayalım, ziyaret edelim, elini öpelim ve duasını alalım.

    Tüm bu fedakarlıkları yapan ve kendi hayatından vazgeçen annemize evlatları olarak saygımızı, sevgimizi ve dualarımızı eksik etmeyelim, etmeyelim ki ailemize, vatana ve millete hayırlı bir evlat, vatandaş, eş ve baba olabilelim.
#12.02.2010 13:21 0 0 0

  • noimage

    Gaziantep Amerikan Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. M. Orhan Menetlioğlu yeni anne olan bayanların 9 önemli hususa dikkat etmesi gerektiğini belirterek, bunlardan ilkini "Anneler, çocukların bulunduğu ortamda kesinlikle sigara içmemelidir" olarak açıkladı.

    Dr. Menetlioğlu'nun annelere diğer tavsiyeleri ise şöyle oldu.

    * Çocuklarınızı kalabalık ortamlarda bulundurmayın ve ağız ve burunlarına yakın öpmeyin.

    * Çocuklarınızı kesinlikle kundaklamayın.

    * Çocuklar aksıran, öksüren ve ateşli hastalıklı insanlardan uzak tutun.

    * Su kesinlikle kaynatılmadan çocuklara verilmemelidir.

    * Erken teşhis ve tedavi hayat kurtarır ve bu nedenle hasta çocuğunuzu bekletmeyin.

    * Hekimlerin tavsiye etmediği, bilim dışı kulaktan dolma tedavileri uygulamayın.

    * Unutmayın ki her aşı çocuğunuzu ölümcül hastalıklardan korur bu nedenle çocuklarınızın aşısını ihmal etmeyin.

    * 9 aylıktan sonra bebeklerinize emzik vermeyin.
#12.02.2010 12:42 0 0 0
  • Yüce Allah, Kuran'daki pek çok ayette insanları derin düşünmeye davet etmektedir. İnsan, herşeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi Yüce Yaratıcıyı takdir edebilme gücünü, korkusunu ve O'na olan yakınlığını derin düşünerek arttırabilir.

    Allah Kuran'ın birçok ayetinde ...yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Nahl Suresi, 17), ...düşünen bir topluluk için deliller vardır (Bakara Suresi, 164) ifadeleriyle düşünmenin önemini bildirmiş ve üzerinde düşünmemiz için sayısız delil yaratmıştır. Çevremizde gördüğümüz herşey Allah'ın bir yaratılış ve varlık delilidir. Bu nedenle gökler, yer ve bunların arasında bulunan herşey insanın düşünmesi için birer sebeptir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

    Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp -düşünmeyecek misiniz? (Secde Suresi,4)




    İnsanlar gün içinde birçok konu hakkında düşünürler. Ancak bu düşüncelerin büyük bir kısmı ahireti için fayda vermeyecek, boş ve gereksiz, insanı hiçbir sonuca götürmeyen, insana hiçbir şey kazandırmayan yararsız düşüncelerdir. Oysa önemli olan, insanın yaşamının her anında olayların sebeplerini, hikmetlerini araştırarak gerçek anlamda "derin bir şekilde" düşünmesidir.

    Örneğin; insanda dişler oluşurken milyonlarca hücrenin önce kalsiyum depolayıp ardından yan yana gelerek büyük bir blok oluşturması ve devamındaki aşamalar, Allah'ın yaratma sanatındaki kusursuzluğu ve örneksizliği bizlere gösterir. Bu bloğun şeklini de yine bloğu inşa eden hücrelerin belirlemesi büyük bir yaratılış mucizesidir. Alt damakta bulunan hücreler, kendilerinden uzakta bulunan üst damaktaki hücrelerin nasıl bir şekil inşa ettiklerini adeta çok iyi bilirler ve her iki hücre grubu da ürettiği dev bloğu, kendisine karşı gelecek blokla birbirlerine en uygun şekilde üretirler. Hiçbir uyumsuzluk gerçekleşmez ve 32 kalsiyum bloğundan oluşan karmaşık yapı, birbirlerine en uygun şekilde inşa edilir.




    Derin düşünen insan için açıktır ki, vücuttaki bütün hücrelere olduğu gibi dişleri oluşturan hücrelere de sahip oldukları özellikleri veren üstün güç sahibi Allah'tır.


    Ve kişinin Allah'ın yaratma sanatına duyduğu hayranlık, Allah'ın izniyle imanını artırır. Düşünen insan, Allah'ın kudretini ve sanatını görür, O'nu bütün noksanlıklardan tenzih eder ve Allah'a yakınlaşmaya bir yol bulur..






    Etrafımızdaki herşey Allah'ın benzersiz yaratma sanatının birer delilidir. Bu delillere sadece bakmak bir anlam ifade etmez. Baktığımız herşeyi görmemiz ve üzerinde düşünmemiz gerekir. Çevremizdeki güzellikler üzerinde tefekkür ederek muhteşem yaratılışlarını farkedebilir, Allah'ın üstün yaratmasını kavrayabiliriz.






    Etrafındaki deliller üzerinde düşünen insan, her şeyin bir varoluş nedeni olduğunu görecek, kendisinin de bir amaçla yaratıldığını anlayacak ve Allah'ın sonsuz kudretini kavrayabilecektir. Allah'ı çok düşünmek, Allah'tan çok korkmak, insanın güzel ahlaklı ve teveküllü olmasını sağlayacaktır.




    İnsan yalnızca Rabbimiz'in varlık delilleri üzerinde değil, "Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar." (Rum Suresi, 8) ayetiyle bildirildiği üzere kendi nefsi konusunda da derin düşünmelidir. Rabbimizden bir ağırlanma olarak O'nun rızasını ve cennetini umut eden insan, gün içinde her attığı adımı Allah için attığında, nefsinin bencil dünyevi tutkularından uzak olacaktır.






    Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. (Al-i İmran Suresi, 191)






    Ayette de belirtildiği gibi hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Ancak derin düşünen insan Allah'ın yüceliğini, büyüklüğünü kavrar ve korkusu artar. Bütün bunları önemsemeden geçmek ve düşünmemek, Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmek anlamına gelir. Kuran'da pek çok yerde, Allah'ın ayetlerinden ve yaratılışın delillerinden yüz çevirenlerin, inkarcılar olduğu vurgulanır.






    Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 32)






    Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar. (Saffat Suresi, 12)






    Size kendi ayetlerini gösteriyor; artık Allah'ın ayetlerinden hangisini inkar ediyorsunuz? (Mü'min Suresi, 81)






    İman etmeyen insanlar ise, O gün cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu hatırlamadan) ona ne fayda? (Fecr Suresi, 23) ayetinde de haber verildiği gibi ancak cehennemi gördüklerinde gerçek anlamda düşünmeye başlarlar.

    Bu kişiler o ana kadar, dünyadaki yaşama amaçlarını, evrendeki ve canlılardaki yaratılış mucizelerini, Allah'ın Kuran'daki emir ve yasaklarını, kısacası gerçek anlamda kendilerine yarar sağlayacak konuları hiç düşünmemişlerdir. Bir gün öleceklerini ve Allah'ın huzurunda hesaba çekileceklerini akıllarına bile getirmemişlerdir.


    Oysa Yüce Rabbimiz'in dün de yokmuş gibi her şeyi yok edecek olan emri, hiç beklemediğimiz bir anda, aniden gelebilir. Hükmünü yerine getiren Allah'ın herşeye gücü yeter:




    Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiç bir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)



    Elif Alaca--Özgün İrade





#11.02.2010 19:06 0 0 0
  • Yeryüzünde yaşayan genç yaşlı, kadın erkek milyonlarca insanın pek çok farklı özelliklerine rağmen ortak bazı yönleri vardır. Bunlardan biri kötülük yapma hissidir. Genelde bütün insanlarda bu his vardır. Ancak bazı insanlar, ihtiyaç duyduğunda içlerindeki bu isteği harekete geçirebilir. Genellikle çevresinden tepki almaktan çekinen bu insanlar akıllarındaki kötülükleri ortaya koymaktan kaçınır ve gizli olarak yaparlar.





    Peki, milyonlarca insan bu ortak dili nereden öğrenmiştir? İnsanları kötülük yapmaya sürükleyen, teşvik eden sebep nedir? Sorunun cevabı; amacı bu ortak dili tüm dünyaya yayarak kendi gibi zalim ve acımasız toplumlar oluşturmak olan şeytandır. Şeytan insanların zarar görmesi için elinden geleni yapmış ve kıyamete kadar da yapacağına yemin etmiştir. Bu gerçek Kuran'da şöyle geçer:




    Dedi ki: Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın. (Araf Suresi, 16-17)






    (Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir... (Yusuf Suresi, 53) ayetinden de anlaşıldığı gibi, şeytan ve nefis insana var gücüyle kötülüğü emreder.






    Şeytanın tuzağına düşen kimi insanlar dünyada sahip olmak istedikleri her şeyi şeytanın yöntemiyle elde edeceklerini düşünürler. Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar şeytanın yolundan gider ve nefislerinin arzu ettiği şeyleri yapmak için sınır tanımazlar. Vicdanlarının sesini bastırıp çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Bu tip insanlarla hayatımızda sıkça karşılaşırız.




    'Görmedin mi, biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.' (Meryem Suresi / 83)






    Şimdi şeytanın emrine giren, kötülüğü örgütleyip düzenleyen insanlardan bahsedelim. Müminlerin arasında yaşayan ve mümin taklidi yapan münafıklar, gerçekte iman etmedikleri halde iman etmiş gibi gözüküp müminlerin arasında çıkar elde etmeye çalışırlar. Ancak isteklerine ulaşamadıkları noktada müminlerin arasından ayrılıp onlara zarar vermek için örgütlenirler ve aralarındaki birliği bozmaya çalışırlar. Şeytanı dost edinen bu insanlar son derece bencil, nankör ve güvenilmezdir. İyiliğe engel olup kötülük yapmak için yarışırlar. Amaçları müminlere zarar vermektir ve bunun için iftira atmaktan dahi kaçınmazlar.






    İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 8-10)






    Şeytani planlar yapan bu insanlar genelde geceleyin örgütlenirler. Gizlilikle yürüttükleri planlarla müminlere zarar vermeye çalışırlar. Ancak Allah her zaman müminlerin yanındadır ve kötülükleri tasarlayıp kuranlar için acı bir azabı müjdelemektedir.



    Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa O, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken,' onlarla beraberdir. Allah, yaptıklarını kuşatandır.(Nisa Suresi,108)

    Kuran'da münafık karakterine örnek gösterilen Samiri, Hz. Musa'nın kavminde yer almasına rağmen Musa'nın yokluğunda kavmi şaşırtıp doğru yoldan saptırmak için elinden geleni yapmıştır.



    Kuran'da münafık karakterine örnek gösterilen Samiri, Hz. Musa'nın kavminde yer almasına rağmen Musa'nın yokluğunda kavmi şaşırtıp doğru yoldan saptırmak için elinden geleni yapmıştır.



    Dediler ki: Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.


    Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, İşte, sizin ve ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu dediler. (Taha Suresi, 87 -88)




    Kötülüğü örgütleyip planlayanlar geçmişte de vardı, bugün de varlığını devam ettiriyor.




    Günümüzde dışarıdan bakıldığında oldukça insancıl ve iyi hizmetler verdiği düşünülen masonlar, gerçekte 'dinsiz bir dünya' oluşturma çabasındadır. Masonluğun temeli 'hümanizm' felsefesidir. Hümanist felsefe akımının öncüsü olan Julian Huxley :






    ''Ben hümanist kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğa üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.'' (Yüce Allah'ı tenzih ederiz.)


    Sözleriyle masonluğun temelinin dinsizliğe dayandığını ispatlamaktadır. Masonlar gizli bir örgüttür ve kendi çıkarları doğrultusunda her şeyi yapabilecek zihniyettedirler.




    'Gizli toplantıların fısıldaşmalarından' (kulis) men' edilip sonra men' edildikleri şeye dönenleri; günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyanı (aralarında) fısıldaşanları görmüyor musun? Onlar sana geldikleri zaman, seni Allah'ın selamladığı biçimde selamlıyorlar. Ve kendi kendilerine: Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azab etse ya. derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir. (Mücadele Suresi,8)




    Hz. Adem'den bugüne kadar faaliyetlerine devam eden şeytan, insanları kendisiyle birlikte cehennem ateşine sürüklemek için çabalarını kıyamete kadar devam ettirecektir. Ona uyanlar için ise Allah'ın büyük azabı mutlaka gerçekleşecektir.




    'Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?' (Nahl Suresi,45)





    ALTUĞ ÖZTÜRK



#11.02.2010 18:55 0 0 0
  • Canlı ve cansız bütün varlıkları Allah yaratmıştır. Ancak yarattıkları içinde sadece insana düşünme yeteneği bahşetmiştir. Herkes, yüksek bir düşünme yeteneğine sahip olarak yaratılmış olsa da, bu yeteneği kullanan çok az insan vardır. Çoğu kişi, sadece düşünürlerin düşünüp sonuçlar üretebileceğini zanneder. Oysa Allah ayetlerinde, düşüncede derinleşmek konusunda insanların tümünü teşvik eder. Zira Allah'ın yarattıkları üzerinde derin düşünmek, ayni zamanda insanı Allah'a yaklaştıran önemli bir ibadettir.






    Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi - 17)






    İnsanlara sorduğunuzda, hayat telaşı içinde değil düşünmeye, başlarını kaşımaya dahi fırsat bulamadıklarından yakınırlar. Gün içinde onlarca fuzuli, ahiretlerine hiçbir faydası olmayan konularda düşünerek harcadıkları vakitlerinin farkında bile değillerdir. Çünkü şeytan, sistemine soktuğu insanlara yüzeysel düşünce ve yaşamı telkin eder. Çoğu insan ertesi gün ne giyineceğini, saçını, makyajını, tatilini, yapacağı yemeği, erkek veya kız arkadaşını düşünerek saatler geçirebilir. Oysa insan, bütün bu yüzeysel konularda derinleşerek, ufkunu genişletip Allah'a yakinini artırabilir.






    Düşüncede derinleşmek isteyen her insan bunu rahatlıkla yapabilir. Örneğin sabah kalktığınız anda, üzerinde düşünüp, derinleştikçe sizi Allah' yakınlaştıracak onlarca konuyla karşılaşırsınız. Öncelikle uyku anında geçirdiğiniz şuursuz saatlerden sonra şuurlu olarak uyanabilmeniz başlı başına bir mucizedir. Yeni bir güne sağlıklı başlamak, insanın ahireti konusunda daha fazla kazanç sağlayabilmesi için Allah'ın ona bir fırsat daha vermesi anlamına gelir. O halde yapılacak en doğru şey, o günü Allah'a adamak ve O'nu razı edecek şekilde geçirmek olacaktır. İnsanın öncelikli olarak düşünmesi gereken konu budur. Eğer insan kendine böyle bir hedef koyuyorsa, bu konuda Hz. Süleyman'ın Kuran'da geçen duasını örnek alarak Allah'tan bu konuda yardım dilemelidir.






    Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat. (Neml Suresi - 19)






    Düşünmeye devam ederseniz, aynaya bakarken gördüğünüz bedenin ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu da fark ederiz. Yediklerinizi öğütmeye yarayan dişlerinizin şu anki hallerinden daha uzun olduğunu düşünün. Sanırım öyle bir durumda normal yollardan beslenmeniz imkansız hale gelirdi. Ya da kirpiklerinizin veya kemiklerinizin uzamaya devam etiğini hayal edin. Eminim hayat şu anki kadar kolay olmazdı. Dişlerin, kirpiklerin ve kemiklerin tam olması gereken uzunlukta olup, bununla beraber uzamasında hiçbir zarar olmayan hatta estetik yönden faydası olan saç ve tırnakların sürekli uzaması elbette tesadüfle açıklanamaz. İnsanı meydana getiren hücrelerin, hücreleri oluşturan şuursuz atomların böyle kararlar alabilmeleri mümkün değildir. Bunların her birinin insanı en güzel surette yaratan Allah'ın sanatı olduğu apaçık ortadadır.






    Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah (cc), gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi - 8)










    Bu konuyla ilgili bir başka ayet de şu şekildedir:






    İnsan önceden, hiç bir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (Meryem Suresi -67)






    Düşünme konusunda derinleştikçe, yediğimiz besinlerin her birinin birer mucize olduğuna şahit oluruz. Yediğimiz pek çok bitkisel gıdanın, toprağa atılan bir tahta parçasından çıkması, Allah'ın yaratma sanatının bir delilidir. Zira her bir tohumdan, farklı tat, koku ve renkte besinlerin oluşması Allah'ın insanlara sunduğu bir nimettir. İnsan, sofraları süsleyen bitkisel ve hayvansal gıdaların hepsinden zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Bir genelleme yaparak dahi sayamayacağımız kadar fazla olan nimetlerin az sayıda olduğunu, kokusuz ve lezzetsiz olduklarını ve yaşamak için bunları yemek zorunda kaldığınızı düşünün. Sanırım insan, Allah'ın kullarına bahşettiği nimetlerin, üzerinde düşünüp şükredilmesi gereken konular olduğunu o zaman anlar.






    Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi -18)






    Her mevsimde farklı meyvelerin bulunması da üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir konudur. İnsanların en çok vitamine ihtiyaç duyduğu kış mevsiminde "C vitamini" açısından zengin meyvelerin yetişmesi, susuz kaldığı yaz döneminde ise susuzluğunu giderecek meyvelerin bulunması elbette tesadüf değildir. Bu, Yüce Rabbimizin kulları üzerindeki lütfü ve merhametinin bir göstergesidir.






    Allah Kuran'da insanları, kendi yaratılışları, göklerin ve yerin yaratılışı ve iman hakikatleri konusunda otururken, yatarken ve ayaktayken düşünmeye sevk eder. Bunları düşünüp öğüt alabilenlerin de temiz akıl sahibi müminler olduğuna dikkat çeker.






    Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. (Al-i İmran Suresi, 191)






    Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Bakara Suresi - 269)






    Göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünmek, insanı bambaşka yaratılış mucizelerine götürür. Canlı ve cansız yapıları oluşturan atomların içinde, hiç ivme almadan 1000 km hızla dönmeye başlayan elektronlar, üzerinde düşünülmesi gereken başlı başına bir mucizedir. Zira ivme alarak hızlanan elektron modeli, atomun oluşmasına izin vermeyeceği için canlı ve cansız hayat diye bir şeyin olması da söz konusu olamazdı.






    Saatte 1670 km hızla dönen dünyanın üzerinde bu hızdan hiç etkilenmeden yaşıyor olabilmemiz, yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti, zaman, rüya ve daha pek çok konu insanın düşünüp Allahın gücünü gereği gibi takdir etmesi için birer fırsattır. Ancak insanların çoğu, bu gerçeklerden habersiz, gaflet içinde şeytanın sistemine hizmet ederek, ahiretlerine hiçbir fayda sağlamayan boş işlerle ömürlerini tüketirler.


    Unutulmamalıdır ki, yalnızca düşünen insanlar akledebilir ve diğer canlılardan farklı bir konuma ulaşabilirler. Çevresindeki mucizeleri göremeyen, görüp de akledemeyen "İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara Suresi, 171)


    İbrahim Akın
#11.02.2010 18:35 0 0 0
  • Konu: Dua Etmek
    Sizi yaratan, akıl ve beden bahşeden, ruhunuza çeşitli zevkler yaşatan Allah'a yeterince yakın mısınız? O'na en son ne zaman dua ettiniz? Allah'a sadece zorluk anlarında mı dua ediyorsunuz, yoksa size olan yakınlığını bilerek O'nu sürekli anıyor musunuz? Cevabınız ne olursa olsun yapmanız gereken en doğru şey, "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf Suresi -16 ) ayeti gereği, Rabbimizin bize çok yakın olduğunu ve "Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur." (Bakara Suresi -107) ayeti gereği de tek dostumuz ve yardımcımızın Allah olduğunu unutmamak olacaktır. Allah bir başka ayetinde ise, kullarına olan yakınlığını ve dua edenin duasına icabet edeceğini şu şekilde bildirmiştir:






    Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi - 186)






    Çağırmak, seslenmek, yardım istemek anlamlarına gelen dua, Yüce Rabbimizle aramızda kurduğumuz önemli bir bağdır. Dua ederek, gücü sınırsız olan Allah'ın karşısındaki aczimizi kabul etmiş oluruz. De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?... (Furkan Suresi - 77) ayetiyle, Allah katında değer bulmamıza vesile olan dua ibadetinin önemini de anlamış oluruz.


    Dua, çoğu insanın olumsuz bir olay karşısında elinden geleni yapıp, artık yapacak bir şey kalmadığında başvurduğu son çaredir. "Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür." (Adiyat Suresi -6) ayetinden de anlaşıldığı gibi insanların çoğu, duasına icabet edip kendilerini zor durumdan kurtaran "Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler" (En'am Suresi -91) İnsanların bu nankör tavrı, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:


    İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi - 12)






    Oysa insan, sağlıklı iken ve hayatındaki her şey yolunda giderken de Allah'a dua etmeli ve bütün bunlar için şükretmelidir. İbadetlerin tümünde olduğu gibi duada da sabırlı ve kararlı olmak, Kuran'a en uygun tavır olur. Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür. (Bakara Suresi, 45) ayetinden de anlaşıldığı gibi sabır ve namazla yardım dilemek Allah'ın bir emridir. Ancak Rabbimizin Enbiya Suresi 37. ayette bildirdiği üzere, insan aceleci olarak yaratılmıştır. Her konuda hemen sonuca ulaşmak isteyen insan, dualarının da anında kabul edilmesini ister. Duası istediği yönde gerçekleşmediğinde ise dua etmekten vazgeçer. Bu nedenle sabır ve kararlılıkla dua etmek, huşu duyanların dışındakilere ağır gelir.






    Oysa müminler dua ettiklerinde Allah'ın kendilerini işittiğini ve kesin olarak dualarına icabet edeceğini bilirler. Olayların tesadüfen değil, Allah'ın belirlediği kadere göre geliştiğinin farkındadırlar. Bu nedenle dualarının karşılıksız kalacağı gibi samimiyetsiz bir ruh halinde olmazlar.










    Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, size icabet edeyim. (Mü'min Suresi - 60)






    Allah, bir başka ayetinde ise ... sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden... (Neml Suresi, 62) sıfatını hatırlatmaktadır. Bu da samimi duaların Allah katında karşılık göreceği anlamına gelir.






    İmam Rabbaninin bu konudaki sözleri ise şöyledir:

    Bir şeyi istemek, ona nâil olmak (onu elde etmek) demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez. İmamı Rabbani





    Unutmamak gerekir ki Allah, insanın aklından geçirdiği dua mahiyetindeki tek bir düşünceyi dahi karşılıksız bırakmaz. Duaya icabet, duanın aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua eder, insan pek acelecidir. (İsra Suresi, 11) ayetinden de anlaşıldığı gibi kişi, kendisine zararı dokunacak bir konuda dua edip, bunun hiç farkında olamayabilir. Allah duasına istediği yönde icabet etmediği için, duasının kabul olmadığını zanneden kişi, büyük bir yanılgı içindedir. Zira Allah merhametinden dolayı, kulunun hayrına olacak şekilde duasına icabet etmiştir.






    Duada istenilen şeyin geciktirilerek verilmesi, ya da istenilen yönde icabet edilmemesi Allah'ın, kullarının sabrını ve tevekkülünü bir denemesi ve onları imani yönden olgunlaştırması anlamına da gelebilir. (Allah en doğrusunu bilir)


    Dua ile ilgili çok önemli bir konu daha vardır. Sözlü duanın yanı sıra, kişinin fiili olarak da çaba göstermesi oldukça önemlidir. Örneğin üniversite sınavını kazanmak için dua etmekle beraber, fiili bir çaba olarak sınav başvurusu yaparak ve düzenli bir çalışma ile sözlü duayı desteklemek gerekir. Allah her şeyi bir sebep sonuç ilişkisi ile yaratmıştır. "Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır." (Furkan Suresi - 45) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Allah gölgeyi yaratmış ve güneşi de ona delil kılmıştır. Sonuca ulaşmak için sebeplere uygun olarak gerekli tedbirleri almak, ancak bunları etkili kılacak olanın Allah olduğunu bilerek, sabır ve tevekkülle sonucu Allah'tan beklemek en doğru tavır olur.


    Kainatı yoktan var eden Allah için, yaşayan milyarlarca kulunun duasına icabet etmek çok kolaydır. Yeter ki bizler, bütün gücün Allah'a ait olduğunu bilerek, her duamıza icabet eden Rabbimizin dilemesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini ve bir şeyin olması için ona yalnızca "Ol" demesinin yeterli olduğunu unutmayalım.


    Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvir Suresi -29)

#11.02.2010 18:21 0 0 0
  • Konu: Ayrılık
    AYRILIK

    Çocuk gülüşlerini saklıyorum hala Ne varsa orda var, varamadığım senlerin doruklarında
    Büyütemediğim beni, bir solukta tüketti hasretin.
    Ne fayda, yarın yok artık yasaksın işte!
    Sürgülenmiştir sana varılan tüm yollar.
    Doğsa ne yazar hadımlaştırılan güneşlerin,
    Açılsa ne yazar sensiz baharın karanfilleri,
    Açsa ne fayda nergisler, papatyalar, yaseminler
    Yoksa gözlerin, goncaların tebessümün
    Ne kalır geriye baharımdan.



    Ayrılık, yarımların acısını bırakır ömrümüzün herhangi bir vaktine. Yaşanılan acı sadece bir sözcüğün sıradanlığına sığdırılmıştır. Oysa o, soluk alıp verilen her dakikada saklıdır. Gecenin karanlığı ile gelen sızı, göçmen kuşların kanadına takılan sevinç, kuzeyden esen rüzgarın kokusu, sonsuz dokunuştur ayrılık.

    Giden biraz yaşanmışlık biraz da yaşanacak şeyler götürmüştür. Biraz kendi ömründen biraz da onun ömründendir götürdüğü. Oysa gözlerdeki ıssızlıkta bulunmuştur aranılan. Hiç bir bencillik kıyılarına uğramadan yanaşılan bir limandır yaşanılan. Onca kalabalığın içinde çırılçıplak bulunulan yalnızlıktır paylaştıkları. Uzun zamanlardan topladıklarıdır birbirlerine sundukları. Giden götürmüştür bir ömür biriktirdiği acıları da...

    Bir kuş kanadının çırpınışı kadar kısadır. Her şey bir anda bitiverir. Bulunduğu gibi, yüreğe kabul edildiği gibi, anlaşıldığı gibi değildir bu. Zamanın hızı daha acımasızca işler terk edişin durağında. Başlarken duyulan kaygıların dizildiği, kuşkuların yer edindiği kadar uzun değildir ömrü. İki kirpiğin buluşma anından daha hızlıdır bazen ayrılık. O ilmek ilmek işlenen, günlerce diller dökülen ve bin türlü acının içinden süzülerek getirilen sözcüklerin sihrinden yoksundur.
    Çünkü hiçbir yıkımın hassaslığa ihtiyacı yoktur. Onda ayrıntı da yoktur. O sadece yıkar giderken... ve yıkım zaman ile bir bağ kurmaz. Çünkü zamanın yeri yoktur gidenin bıraktığı yerde. Giden zamanı da almıştır yanında, gelecek geçmişin gölgesindedir artık.
    Mısralara sığmaz olur acının derinliği. Uçurumlar ile kıyaslanır yalnızlık.

    Uçurum kenarında gezer güzel ve acı anılar. Her seferinde kalandır bu uçuruma devrilen.Ve hep kalandır anıların cenderesinde boğulan. Fırtınalarda kaybolan, girdaplara takılan. Bilir ki kurtulduğu her fırtınadan, çıktığı her kuytuluktan yokluğu duyacaktır. Bundandır ki hep kalan, ayrılığın nedenlerini düşünür uzun uzun. Bir kuyunun derinliklerinde bulacağı ışığın onu getireceğini sanarcasına. Çaresiz kalınca, sanık sandalyesini kurar. Bir kendini oturtur bir de gideni. Ama bulamaz suçu tespit eden bir delil. Hep pişmanlıktır gelip dilinin ucuna dolanan. Ve güzele dair anlara kızmaya başlar. Güzel anlardan pişmanlıklar gelip oturur içine. İşte o zaman gerçekten bitmiştir aşk. Yaşadığın güzellikten duyulan pişmanlık bitirir her şeyi. Oysa kızılan ayrılıktır. Ayrılanın acımasızlığıdır. Belki de tanınamayandır kızılan...

    Giden hep bir kapı aralamıştır kendine. Bir perde çekemez yaşadıklarına ama daha bir güvenle bakar hayatına. Oysa hep bir kırık ayna taşır yanında ve her düşündüğünde aşkı o aynadan bakar kendine. Belki de kalandan beklediği itaattir, kabulleniştir, sesindeki çaresizliği hissediştir. Bilmez ki ne büyük bir yalnızlıktır içine düştüğü. Çünkü her veda kötü bir alışkanlık bırakır insanın hayatına. Veda ettiğin gibi edilen olmanın da korkusunu salar yüreğine. O, acımasızlığın nasıl olduğunu bilir. Bunun içindir ki, aşkı bir önceki gibi yaşayamaz. Çünkü aşkta acıma olmadığı gibi acımasızlığa da yer yoktur. Bu nedenle her yeni aşka bu korkunun gölgesinde başlar giden. Artık giden değil kalan olmanın korkusu taşıyandır.

    Her ayrılık, bir filmin sahnelerini bir romanın sayfalarını andırır. Bu yara bir daha asla kapanmaz ve hiçbir ilaç iyileştirmez sanılır. Artık ne kuşların kanatlarına takılan sevinci duyumsar, ne bir çocuğun tebessümünü fark eder ne de ağlamak onu teselli eder. O sadece, yalnızlığının girdabında nasıl boğulduğunu düşünür. Her ayrılık, bitmişliğin veya zor ile kazanılanın kolay kaybedilmesinin kabullenilmemesidir; kendisine sorulmadan alınan bu kararın incittiği onur, sevgi sözlerinin ardında gizlenmiş olan terk edişin bir anda bilinmesidir ayrılık acısı.

    Her veda çıktığı kapıyı açık bırakır. Arkasından kapatmaz, kapatamaz. Çünkü o arkasına bakmadan gidendir. Arkaya bakmanın, bıraktığı yıkıntıyı görmenin anılarında silinmeyen bir acının resmini çizeceğini bilir. Bu nedenle hiçbir veda arkasına bakmaz ve bu nedenledir ki, çıktığı kapıyı kapatmaz.


    Ne çare; yoksunluk anlatılmaz haldan anlamayana
    Filizlenen acılarda, boy verir hüsran
    Yanık bir türkü çalınır, bağrında şafağın
    Parsellenen yarınlara gebedir;
    U-mutsuzluğun lal dili
    Yarasalarla izlenir, yasaklanan doğuşu güneşin
    Ne kalır geriye, yoksa bu kente -nefes verişin-
    Hüzün alır kaldırımlarda, yürür yetimliğim
    İzleri de silinir bütün aşkların ketumluğu
    Bir militan olur, ihanetlere uğrar bu yürek

    Bileti kesilir bir hayatın, bir baharın, bir yarının
    Yoksan bu kentte kar düşer saçlarına çocukların

    Sevgi ve Barışla.

    Dündar Sansur
#11.02.2010 18:05 0 0 0
  • Geçenlerde okuduğum bir yazıda KIZ İSTEME ve değişik evlenme şekillerine takıldım. Neden illa da kız; ya da neyi, neden ve kimden isterler? Kız ya da kadın neden bir mal gibi alınır satılır? Bizler hangi zaman dilimi içerisinde yaşıyoruz? Ben mi çok ilerisindeyim zamanın yoksa zaman mı benden çok gerilerde? Erkekler ( ki burda genelleme yapmasam da malesef büyük bir çoğunluğu ) neden bu kadar sahiplenme durumu içerisindeler? Kadınlar çok mu güçsüzler yoksa güçsüz mü bıraktırılmışlar? Hadi güçsüz diyelim ki bundan dolayı ezmek mi gerekiyor yoksa elinden tutup kaldırmak mı? Çok mu mutlu oluyorlar karşısında boynu bükük, iteatkar, edilgen, yat dediğinde yatan, aç dediğinde açan, kapan dediğinde kapanan bir kadın görmekten? Bu nasıl bir duygu durum bozukluğudur anlaşılır gibi değil gerçekten de. Aslında anlıyorum da, bir kadın olarak böylesi bir toplumda haksızlıklar karşısında insan bilse de hayretlere düşüyor bazı bazı...

    Gelelim şu kız isteme seremonisine. Okuduğum bir yazıda kız istemenin otuz bir hali varmış diyor. Birisi hariç hepsini de alıp çöpe atmak lazım bence ama atmadan önce isterseniz şöyle bir bakıp öyle atalım ne dersiniz?

    Ben sadece başlıklarını yazacağım çünkü açılımı oldukça uzun;

    --Görücü usulüyle evlenmek
    --Kız kaçırma (düğünsüz evlenme)
    --Başlık parasıyla evlenme
    --Oturak alma evlilik
    --Baş örtüsü kaçırma yoluyla evlilik
    --Beşik kertme evliliği
    --Tay geldi evlilik
    --Kuma getirme evliliği
    --Berdel (bedel) evliliği
    --Kepir (yaban değişimi) evliliği
    --Ölen kardeşin karısıyla evlenme (Levirat evlenme)
    --Baldızla evlilik ( Sorarat evlilik)
    --İçgüveyi evliliği
    --Yetim evliliği
    --Yakın akraba evliliği
    --Oldu bitti evlilik
    --Para karşılığı evlenme
    --Kan parası karşılığı evlenme
    --Tanışıp anlaşarak evlenme
    --Çok eşli evlilik
    --Anlaşmalı evlilik
    --Raslantı evliliği
    --Tercihli evlilik
    --Yabancıyla evlilik
    --Farklı mezhep evliliği
    --Metres edinme evliliği
    --Muta evliliği
    --Öç alma karşılığı evlenme
    --Dış güveyi evliliği
    --İlan yoluyla eş seçme
    --İmam nikahıyla evlilik

    Daha başka evlilik türleri de vardır sanırım ama içerikten yoksun, kadını aşağıladıktan sonra ha bir kaç eksik ha bir kaç fazla ne önemi var değil mi?

    Hele bu kız isteme seanslarındaki ailelerin hal ve durumları , söylenilen laflar, alınan kararlar o kadar ilginç ki duyduğumda, okuduğumda ya da gördüğümde tüylerim diken diken oluyor. İnsan kendisini sanki bir pazar tezgahı üzerinde satılan eşyalardan farklı görmüyor hani gelenin ve gidenin dokunduğu ve bir müddet sonra da o malın hiç bir şeye bile yaramaması gibi... Yani şunu demek istiyorum ki o kızcağızımızın kendisini aynı o çürük mal gibi hissetmesini düşündüğünü hiç mi düşünmez bu aileler ve toplum?

    Umarım bu geri kalmış gelenek, töre ve insan ilişkilerinden bir an önce vargeçeriz hem bireyler olarak hem de toplumsal olarak...

    Sevgilerimle...

    Güldane Dal (20090218)
#11.02.2010 17:55 0 0 0
  • Sanırım beş ya da altı yaşlarındaydım yani okula hala başlamamıştım . Benim küçükken pek oyuncağım olmamıştı ama annemin bana diktiği tamamen el işi göz nuru olan bezden bir bebeğim vardı . Bugün bile o bebeğimin bütün detaylarını çok iyi hatırlıyorum özelliklede saçlarını , ahh ne çok severdim bebeğimin saçlarını , ne kadar hoş kokardı saçları , onu elimden hiç düşürmezdim , onunla konuşur , ona her bir şeyimi anlatırdım , bütün sırlarımı bilirdi , yapmak istediklerimi , özlemlerimi , kızgınlıklarımı her şeyi ama her şeyi bilirdi benim mis kokulu güzel saçlı bebeğim .. Ne kadar da çok şey bilirdi benle ilgili keşke dili olsaydı da anlatabilseydi o çocukça düşüncelerimi ..

    Benim bir de üç tane abim vardı , ben onları da çok severdim ama bana yaptıklarını bir türlü anlayamıyordum . Bir gün yine her zamanki gibi bebeğimle oynarken abimin sert sesiyle irkildim çünkü beni çağırıyordu ;
    --- Gel bakiim buraya , dedi sert bir sesle .
    Üstelik diğer iki küçük erkek abilerimin biri bir tarafında diğeri öbür tarafında ayakta duruyordu ..
    ---- Gel bakiim o bebeğinle yanıma , dedi yine abim .Ben anlamıştım bebeğimle ilgili bir şeyler olduğunu ve sımsıkı sarılmıştım bebeğime .
    --- Korkma sana bir şey yapamazlar , diyordum içimden ve sımsıkı sarılmıştım bebeğime , sanki saçları ağzıma giriyordu ama ben bundan hiç rahatsızlık duymuyordum çünkü bebeğimin saçlarını çok seviyordum .
    ---Sen demek hala bebekle oynuyorsun ha , dedi abim sert bir sesle yine .. Ben korkudan evet bile diyememiştim ama anlamıştım neler olacağını ve ağlamaya başlamıştım ama ağlamam bile abilerimin o katı kalplerini yumuşatmaya yetmemişti .. Diğer abilerime emir verir gibi ;
    --- Alın onun elinden şu bebeği , der demez elimden çekerek aldılar bebeğimi ve ben artık kendimi kaybetmiştim , ağlıyordum ve bebeğimi istiyordum ama o bebeğimi bana bir daha asla geri vermediler .. Abim ;
    --- Utanmıyor musun sen koskoca kız oldun hala bebeklerle oynuyorsun , üstelik yakında okula da başlayacaksın , çabuk git gözümün önünden görmek istemiyorum seni , deyince ben yine de gitmemiştim , gidememiştim , nasıl bırakırdım o güzel saçlı bebeğimi . Ağlamalarım , çığlıklarım hiç bir işe yaramamıştı ve bir abim beni tutarken diğeri gidip bebeğimi bir yerlere atıp gelmişti bile çoktan .. Ben ;
    --- Nerde benim bebeğim , ne yaptınız ona , dediğimde ;
    --- Damın üzerine attık , dediler ve beni oracıkta ağlamaklı bırakıp gittiler hem de hiç arkalarına bakmadan ....

    Daha sonra ben merdiveni çatıya dayayıp çıkmıştım dama ama maalesef bebeğimi bulamamıştım , yoktu , nereye gitmiş olabilirdi acaba diye düşünürken duvarın öbür tarafındaki yaşlı ve yalnız teyzenin evine gözüm takıldı ve bebeğimin onun bahçesine düştüğünü düşündüm ama biz yıllardır o komşudan çok korkardık .. Nedendir bilmiyorum ailemiz bizleri çok korkutmuşlardı o komşuyla , yalnızdı , çok kirliydi ve evi tıpkı bir çöplük yığınıydı adeta . Gerçekten de damdan aşağı onun evinin bahçesine baktığımda bile çok ürkütücü görünüyordu . Sanki evinin bahçesi çöplük yığını ile doluydu .. Nasıl gidip de bakacaktım ben onun bahçesine ? Yine de bütün cesaretimi toplayıp gitmiştim, ama korkudan olsa gerek iyice bakamamıştım ve bulamamıştım bebeğimi ..

    Bugün bile aklıma her geldiğinde abilerime çok kızıyorum .. Bebeğimi hala çok özlüyorum , özelliklede saçlarını çünkü o saçlar annemin gerçek saçlarıydı , kendi saçlarından bir tutam kesip dikmişti bebeğime saçını ..

    Güldane Dal
#11.02.2010 17:52 0 0 0
  • Küçük kızın yedi kardeşi bir babası ve iki de annesi vardı .. Babası adliyede zabit katibi ve anneleride ev hanımı idiler ... Babanın geliri kısıtlı olduğu için doğal olarak bir çok şeyde kısıtlı olmak zorundaydı . Her küçük çocuk gibi küçük kız da tatlıyı , şekeri çok severdi ama şekeri genellikle bayramdan bayrama özelliklede şeker bayramında el öpmelerinde ikram edilen ya da misafirliklerde sunulan tatlı şeyler olarak görmüştü hep ..

    Bir gun yine her zamanki gibi babasının işten eve dönüşünü beklerken kapının çalması ile hemen kapıya koştu , gelen babasi idi . Onun boynuna atılıp sarıldı ama babasının elinde bir torba görunce merakını yenemedi ve babasına sordu ;

    --- Bu ne baba ?
    --- Badem şekeri kızım ..
    Bayram falan da değildi , merakla sordu küçük kız ;
    --- Misafir mi gelecek yoksa akşam bize ?

    Ne güzel diye geçirdi içinden , kendiside yiyebilecekti şekerden . Ama babası sorduğu soruyu cevapsız bırakmıştı hafif gülümseyerek ve kızının başını şefkatle okşayarak .. Küçük kız , babası gülünce dişlerinin yan tarafindaki altının ışıltısından olsa gerek onu her gördüğünde mutlu oluyordu ve o anda unutuverdi şekerleri ...Ama küçük kız yine de büyük bir sabırsızlıkla akşam olmasını bekledi ama ne gelen vardı ne de giden . Üzülmüştü çünkü şekerden yemeden yatacaktı . " Tuhh nerde kaldı şu misafirler , bir türlü gelmek bilmiyor " diye de kendi kendine kızmıştı şu gelecek misafirlere içinden . Onun için kimin geleceğinin hiç bir önemi yoktu , o sadece şekerleri düşünüyordu .. Sonunda dayanamayıp sordu ;

    --- Baba , ne zaman gelecek misafirler ?
    --- Misafir gelmiyecek , deyince babası bütün umutları bir anda sönüverdi , demek ki şekerden yiyemiyecekti , çok üzülmüştü ama kısa bir süre sonra baba kızını yanına çagırdı ve dizlerine oturttu ve ailenin diğer fertlerinide çağırdı . Bir odada tam onbir kişiydiler ve baba öbür eliyle arkasına sakladığı torba içindeki badem şekerlerini
    çıkartıp hepsinide küçük kıza verdi . Küçük kız bir türlü anlıyamıyordum , şaşkın şaşkın bakarken babası eğilip küçük kızını yanaklarından öptu ve :

    --- Doğum günün kutlu olsun benim güzel kızım , dedi ...
    Ve o günden sonra her doğum gününde küçük kızına hep bir torba badem şekeri getirdi babası .........


    Güldane Dal ( 20071218 )

#11.02.2010 17:48 0 0 0

  • noimage


    Sayılarının 1,5 - 2 milyon civarında olduğu sanılan mevsimlik işçilerimiz çok kötü şartlar altında çalışmakta ve oldukça düşük ücret almaktadırlar. Günde 12 saat gibi oldukça uzun çalışan ve bunun karşılığında sadece 15-20 TL arası ücret alan işçilerimizin ayrıca hiç bir sosyal güvecesi de bulunmamaktadır.

    Sosyal Güvenlik Raporuna göre Türkiy'de en yoksul grup Mevsimlik İşçiler olarak geçmektedir. Yaklaşık 3 milyon mevsimlik tarım işçisi bulunmakta ama bu işçilerimizin haklarını koruyan hiç bir yasal düzenleme ne acıdır ki bulunmamaktadır. Ve hepsi de kayıt dışıdır. Kayıtlı oldukları tek yer işçi simsarlarının kayıt defteridir.

    Çalıştıkları yerlerde oldukça sağlıksız şartlar altında barakalarda ya da çadırlarda yaşamak zorunda bırakılmışlardır ve bu alanlar genellikle gittikleri şehirlerin oturma alanlarının çok uzaklarındadır ki bu da bir çok şeye anında ulaşabilme durumunu da ortadan kaldırmaktadır. Örneğin birileri hastalansa kilometrelerce yol katetmek zorunda kalmaktadırlar. Ayrıca istedikleri hastaneye gitmiş olsalar bile sağlık güvenceleri olmadığından ne acıdır ki gerekli bakım yapılamamaktadır. Yeni yasa tasarısına göre sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için 30 günlük sigorta veya pirim ödeme zorunluluğu vardır ki büyük toprak sahipleri buna sıcak bakmamakta ayrıca işçilerin bunu kendi imkanları ile ödemeleri mümkün olmadığı için de sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktadırlar.

    Yaşamış oldukları baraka ya da çadırlarda oldukça kalabalık gruplar ya da aileler olarak yaşamaktalar. Örneğin bir çadırda 5 ila 10 kişi kalmak zorundalar. Tuvaletleri çadırların yakınlarında boş alanda etrafı çevrili alanlar olup banyo sorunlarını da leğenlerin içinde ya da yine etrafı çevrili boş alanlarda tamamen hijyenden yoksun yapmak zorunda kaldıkları için bundan dolayı oldukça ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

    Pamuk toplama işçiliğinde neden çocukları tercih ettiklerini biliyormuydunuz? Parmaklarının küçüklüğünden dolayı kozadan pamuk toplamaları daha kolay olduğundanmış. Ne üzücü bir durum. Kadınlarımızın durumları da hiç iç açıcı değil malesef. Mevsimlik işçilikte en fazla eziyet çekenler ne acıdır ki yine kadınlar ve çocuklar oluyor.

    Mevsimlik işçilerimiz Ege'de 'dayıbaşı', Çukurova'da 'elçi' denilen işçi simsarları tarafından büyük toprak sahiplerine pazarlanmakta ki bu işçi simsarları bunun karşılığında hem toprak sahiplerinden para almakta hem de pazarladıkları işçilerden almakta. İşçilerden adam başı yaklaşık 2 TL alıyorlar.

    İlginç olan diğer bir husus ise mevsimlik işçiler ile ilgili Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin almış olduğu bir karardır. Bu karara göre ' mevsimlik işçi statüsünde çalışanlar yıllık ücretli izinden yararlanamıyacaktır'. Burda benim anlamadığım hem bu işçilerimizi yok sayacaksın hem de haklarında yasal kararlar alacaksın. Bu ne biçim bir çelişkidir anlaşılır gibi değil !

    Özellikle fındık toplayıcılarında son yıllarda yaşanan zorunlu göç olaylarından dolayı Güney Doğu'lu ve Doğu'lu Kürt vatandaşlarımız tercih edilmekte ama ne gariptir ki toprak sahipleri ve yöre insanları tarafından bu vatandaşlarımıza pek de hoş davranışlarda bulunmadıklarını görmekteyiz. Örneğin Ordu Valisi fındık toplamak için gelen işçileri kente sokmuyor ve kent dışınında tarlarada yaşamaya mahkum ediyor. İşverenler ise ' işçiler haddini bilsin, bizlerle içli dışlı olmasın, şehrin belirli yerlerine girmesin ve çok da para istemesinler ' gibi garip şartlar öne sürebiliyorlar. Ve sürekli kendilerinden farklı olduklarını söyleyip ötekileştirme çabası içerisine girmekteler yani bir nevi ayrımcılık yapmaktalar ki bunu bazen çok daha ileri boyutlara götürmekteler, örneğin linç olayı.Yine bu valiliğin almış olduğu diğer bir ilginç karar da bu işçilere 'vize' uygulaması. Bu işçilerimiz kente gelmeden gelececeği illerin valileriyle görüşüp ona göre gelme izni alıyorlar yani bir tür vize alma durumu ortaya çıkmış oluyor. Bu işçilerimiz Kürt'lerin yoğun yaşadığı illerden geldikleri için ne acıdır ki potansiyel ' terörist ' muamelesi görmekteler ve Ordu'ya girerken en az 15 kez kimlik kontrolünden geçtiklerini söylemekteler.


    Umarım bu işçilerimiz kısa zamanda gerekli sosyal güveceye, sağlıklı barınma yerlerine, gerekli sağlık pimlerinin gerekli merciler tarafından ödenmesine, güvenli yolculuk için önlemler alınmasına, uluslar arası sözleşmeler göz önünde bulundurularak gerekli sözleşmelere ve denetimlere bir an önce kavuşurlar. Ve tabi en önemlisi de Kürt kökenli işçilerimizi ötekileştirmeden, ayrımcılık yapmadan, aşağılamadan, kimliklerini toplayıp aşırı takibe almadan ve olası linç ve saldırı girişimlerinin önüne geçerek yapanların hakkında yasal işlemler uygulanması yoluna gidilmelidir.

    Daha insanca bir yaşam dileği ile...


    Sevgilerimle...


    Güldane Dal (20090902)
#11.02.2010 17:47 0 0 0
  • Konu: Kahretsin
    noimage


    geri dönüşlerin izbelerinde
    seyr-ü seferdeyim bu gece
    kaygan
    karanlık
    yosunlu labirentlerde kayboluyorum

    yordamı tükenmiş aklımla
    karıncalanmış uyuşuk bir ayak gibi histen azâde
    koşmak istiyorum
    kaçmak istiyorum

    gel gör ki
    basamıyorum yüreğimin üstüne
    basıp ta gidemiyorum
    kahretsin


    kulak tırmalayan sirenler gibi
    çıldırtıyor fısıltıları eski bir Haziranın
    bir sabah ezanında mühürlediğin zarfın
    balmumu sıvaşıyor ellerime kan kırmızı
    fırlatıp atmak istiyorum

    yıkamak istiyorum ellerimi sırnaşık bekleyişlerden
    arınmak
    ve gusletmek istiyorum hasretin aczinden

    gel gör ki
    mecalsizim
    serin ve gürül gürül akan zamana uzatamıyorum avuçlarımı
    parmağımı bile kıpırdatamıyorum
    kahretsin




    ya bir yerlerde bir kırıntısı düşmüşse eteğimden
    suyum azığım katığım mısralarından bir hece yitmişse
    aç bî-ilaç kalırsam kopup şiirlerinden

    ya da kederlerimden utanırsam gün gelir
    lanet edersem ya öfkemden
    ya seni unutursam
    ya usanırsam gönüllü esaretimden

    öksenin zamkı yitirise tuzaklığını
    uçar gider miyim senden
    gel gör ki
    bu ihtimali düşünmeye bile dayanamıyorum

    kopup gidemiyorum sevdiğim
    iki gözüm derdim ya hani
    ki körden farksızım haylidir
    kahretsin


    Ceyda Görk
    21ocak2010 sa:08.57


#11.02.2010 17:39 0 0 0