Küçücük bir kız çocuğunun ellerine hayatımı bağladığım zamanlardı.Uğruna her şeyimi feda ettiğim, daha içimde bile olmayan esmer kız çocuğu uğruna kilometrelerce yol katettiğim o şizofrenik zamanlarO beni hayata bağlayan, ben onunla hayata bağlananUğruna bahçenin dışına çıktığım, beni beslemiş ve büyütmüş sahibimi üzdüğüm belki deTek isteğim ona iyi bir baba olmakken trajikomik engeller konulmuştu önümeKızını onun önüne koymuş anneBaba adayını aşağılayan, babalık değerleri ile değil, cüzdan kalınlığına göre kızına damat adayı değeri biçmiş anne
''Daha yirmi yaşındayım'' demiştim değil mi hepinize''Ben sadece onu istiyorum ve benim olacak'' demiştim değil mi? Beni o an insanlığım ile yargılamanızı istemiştim sadece, cüzdanım için erkendiİnsan olmanın erdemini kavrayamamış sizler ile kayıp gitmişti ellerimden küçük kız çocuğuİnsanlığınızı bir cüzdan ve bir kaç kartvizite göre kalbime aktaran sizler, hepinizSevgili kayın valide adaylarım, kayın baba adaylarım, eşim-canım dediklerim, sevgililerimİtiraf etmeliyim, geceler boyu döktüğüm göz yaşlarının sebebi siz değildiniz üzgün değilimOna baba olmak isterken önüme koyduğunuz trajikomik şartlar yüzünden sanırımYa da insan soyunun o iğrenç çıkarcı bakışları
Daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyorumDaha kaç kere ellerimin arasından kayıp gitmesine şahit olacak gücüm kalmıştı tombul yanaklı, yaramaz hayaliminOkulda zorla beynime tıkılan matematik işlemleri gibiydi tek tip hayalleriniz Bir kız artı bir damat adayı, eşittir kalın bir cüzdan ediyordu her işlem sonunda, sıkılmıştımOkuldan kaçmıştım, sessiz bir sahil kayalığında ağlayan çocuk gibiydimKaç kere kendimi boğmak istedim hayal denizimde bir çift güzel, siyah gözün hayali tuttu köşe bucak babalık kokan ellerimdenÖnlüğümün yakasına sildim her seferinde göz yaşlarımla akan hayallerimiSessiz ve soğuk öğrenci evlerinde üç milyonluk prezervatiflere hapsettim o an gelebilecek güzellikleriNe sizin haberiniz oldu bundan, ne de hayaliminBir kaç milyonluk hayaller yaşıyordum her sevişmemde siz milyonluk hayaller denizinde yüzerken
Şimdi ise, ben gidiyorumAnkaraya, hayalime gün aldım Eylül ayına
Su olacaktı adı, kirlettiniz nükleer zenginlik hayalleriniz ile
Eylül olsun adı şimdi hayalimin, omuzuma konsun minik temiz eli
Sizi cüzdan ile kartvizit arasına sıkışmış hayatınız ile baş başa bırakıyorum
Bir zamanlar kayalıklarında ağladığım hayaller denizine açılıyorum
İnsanlıktan uzak suretiniz can bulsun küçük kızımın gözlerinde
Anne veya babası cezaevinde olan okul öncesi çocukların ruh sağlığı önemli sarsıntılar geçirir Özellikle anne yoksunluğu o dönem çocuk için temel güven duygusundan yoksunluk anlamına gelir Bir insan düşününüz ormanda tek başına kalmış hiç yardım edeni yok ne derece korku ve panik yaşarsa çocuk on misli fazla yaşar Çünkü henüz hayata hiç bir hazırlığı yoktur
Cezalanan anne mi çocuk mu? Bu soruya adli mercilerin düşünerek cevap vermesi gerekir Okul öncesi çocuğu olan annenin hapse girmesi ve çocuğundan koparılması "suç ve cezanın şahsiliği" ilkesine ters düşer
KORKU DUYGUSU
Korku çocuk için kaçınılmaz ama aynı zamanda temel bir duygudur Bilinçli bir korku insanın kaynaklarını harekete geçirmesinde yardımcı olur Tıpkı serçenin uçma yeteneğini geliştirmesinde atmacanın ona saldırması gibi Ama bu katlanabilir korkular içindir
Katlanılamayan korkular çocuğun hayatında baskılayıcı, hareketsiz kalıcı bir etki yapar Özgürlük ve bireyselleşmesi engellenir, omuzlarına fazla yük yüklenir, çocuğun dünyasında yalnızlık alanları meydana getirir
Hiçbir şey, bir çocukta korku kadar incitici, korku kadar şefkatli bir ilgi gerektirici değildir Bir yaşında bir çocuk düşününüz bir şeyden korktu hatta annesinin dövmesinden korktu, en mutlu anı yine annesinin kucağına sığındığı andır
Çocuk için köpeğin havlaması açık ve yakın bir tehlikedir, korku duygusu uyandırır Çocuk büyüdükçe korku alanı genişler Açık havada fırtınaya yakalanma korkusu öğrenme ile kazanılır Uzak tehlikeler, gelecek endişesi, kendi güdüleri korku alanı olmaya başlar Algıladığı şeyi büyütürse endişe, kaygı duygusu eklenir
ÖFKE VE DÜŞMANLIK DUYGULARI
Çocukta öfke, tıpkı korku gibi kendisini tehdit eden bir çevreyle uğraşma için bir araçtır Korkuda çocuk kendisini tehdit eden şeyden çekilirken öfkede o şeyin üzerine gider
Öfke sayesinde çocuk kendisini kabul ettirir, kendisini incitenlere ve üzenlere karşılık verir Öfke yeteneğinin gelişmesi benliğin korunması için korku kadar önemlidir Öfkesini kullanabilmek ve denetleyebilmek insanın hayatı boyunca vereceği bir mücadeledir
BİRİKMİŞ ÖFKE
Günlük hayatta ve kendi yaşantımızda örülen düşmanlıkların çoğu birikmiş öfkelere dayanır Kökleri çocukluk dönemlerine kadar uzanan düşmanlık duyguları bastırılmış, sönmüş volkan gibi duran çocukluk hatıraları ile ilgili olabilir
Özgürlük, bağımsızlık duyguları gelişmekte olan bir çocuk engellendiğinde veya haksızlığa uğradığını düşündüğünde engelleyen güce karşı öfke ve düşmanlık gelişir Otorite figürü bazen babadır, bazen patron, bazen devlettir
ANNE YOKSUNLUĞU
Bebek daha ilk günden itibaren annenin sıcaklığına sesine, tutuşuna, yani annenin her şeyine büyük ölçüde duyarlı ve muhtaçtır
Çocuğun anneden ayrılması şiddetli bir ayrılık anksiyetesi, kaygısı doğurur Bu çocukta güvensizlik, düşmanlık duyguları geliştirerek kişilik gelişimini etkiler Psikolog Bowlby'nin araştırmalarına göre suçlu yetişkinlerin çoğunluğunda çocukluk yıllarında annesizlik vardır
Okul öncesi dönemde anneden ayrılan çocuklarda çocukluk depresyonları olduğu bilinmektedir Sürekli ağlayan, yemeyen içmeyen, herşeyi protesto eden çocukta anne yoksunluğu daha uzun sürerse içine kapanmaya başlar En iyi kurumlarda bile bakılırsa teke tek, devamlı bakımın yerini hiçbirşey tutamamaktadır İçine kapanan çocukta bir süre sonra çocukluk şizofrenisi belirtileri başlayabilir
Psikolog Spitz cezaevinde 123 çocuk üzerine bir inceleme yapmıştır 1 - 1,5 yaşlarında olan ve cezaevlerinde doğan bu çocuklar 6-12 ay kaldıktan sonra cezaevinde yuvaya gönderilmişlerdir Annenin yanında iken canlı ve neşeli olan çocuklar üzüntülü bir şekilde sürekli ağlayan yanlarına yaklaşan yabancıdan korkan bir duruma gelmişlerdir 2aydan sonra ağlamaklı durum yerine durgunlaşmış, çevre ile ilişki kurmada çekinen, yataklarının kenarında küskün duran, ürkek, korkak hemen ağlayıp bağıran davranışlar sergilemişler Uykuları, iştahları bozulmuş, gelişmeleri gerilemiş ve sorunlu çocuklar olmuşlardır
Eğer bu çocuklar yaşarsa sosyalleşme kusuru çeken, toplum dışı davranan otoriteye düşman bireyler olma ihtimali çok yüksektir
Anneler cezaevinde iken çocuğun yaşamına çok kişi girmesi çocuğun ruh sağlığına çok zarar vermektedir Grup bakımı şeklindeki yuva ve kreşlerde sürekli bakıcı değişmesi çocukluk depresyonuna sebeb olmaktadır Bu yüzden ilk 4 yıl anne yerine geçecek kişinin devamlı aynı olması çok önemlidir Eğer bu sağlanamıyorsa çocuk, cezaevinde de olsa annesi ile büyümelidir
1-Vücudun senin Onu sev ya da nefret et Hayat boyu seninle beraber kalacak
2- Hayat denen ve yaşadığın sürece devam eden bir okula kaydoldun Sürekli dersler alacaksın ve bunlar hiç bitmeyecek, her gün yeni şeyler yaşama fırsatın olacak Bazıları senin kontrolünde olacak Bu deneyleri ya seveceksin ya da aptalca bulacaksın ama bunlar olacak
3- Hatalar yok yalnızca dersler var Büyümek, deneme ve yanılma sürecidir Başarısızlık yalnızca başarının alt basamaklarıdır Önceki başarısızlıklar sonraki başarıların temsilcileridir
4- Dersler öğrenilene dek tekrar edilir Dersler çeşitli şekillerde öğrenilene kadar sana sunulacaktır Derslerini tümüyle öğrendiğinde ancak diğerlerine başlama hakkın olacaktır
5- Öğrenmek asla bitmez Hayatın hiçbir bölümü derssiz olmaz , yaşadığın sürece öğrenilecek dersler olacak
6- ''Orası'' buradan daha iyi bir yer değildir Hayatının her anında aslında buradasın Buradan başka her yer orası olacaktır ve her zaman ''orası'' '' buradan'' çok daha iyi görünecektir
7- Sensiz ya da seninle Başkaları senin aynandır Kendinde sevip ya da nefret ettiğin şeyler olmadan başka insanları sevemez ya da nefret edemezsin
8- Hayatta ne yaptığın tamamen sana bağlıdır İhtiyacın olan bütün kaynaklara sahipsin Onlara ne yapacağın tamamen senin sorumluluğun Seçim senin
9- 4 milyon yıllık bir biyolojik evrim sonucu mükemmel bir beyinle doğdun Fakat sana bunu kullanma kılavuzu verilmedi NLP tekniğini öğrenerek bu mükemmelliğe ulaşabilme şansın var
Arşı taşıyan melekler Allahu Teâlâ'nın Arş'ı taşımakla vazifelendirdiği sekiz müvekkel melek Arşın mahiyetini bilmediğimiz gibi bu meleklerin arşı taşıma keyfiyetini de bilemiyoruz "Gök yarılmış ve o gün bitkin bir hale gelmiştir Melekler onun çevresindedir Ve o gün Rabbının Arş'ını, onların da üstünde sekiz tanesi yüklenir" (el-Hâkka, 69/16,17) Bu âyette anlatılan olay müteşâbihdir Nasıllığı hakkında izahlar, sahih rivâyetlerin ötesinde fazla bir kıymet taşımaz Bu melekler "Subhanallahi ve bihamdihi" diyerek Arş'ı tavaf ederler
Hz Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Size arşı taşıyan meleklerden bahsetmem konusunda bana izin verildi Onlardan her birisinin kulak memesi ile boynunun arasındaki mesafe yedi yüz yıldır" (Ebû Dâvûd Sünne,18): Abdullah b Amr "Arş'ı taşıyan melekler sekiz tanedir" der Sa'id b Cübeyr âyetteki "sekiz melek" ifadesini sekiz saf melek olarak tefsir etmiştir Bu meleklere Allahu Teâlaya yakın ve meleklerin efendileri olmalarından dolayı Kerûbiyyûn melekleri denilir İbn Abbâstan nakledilen bir rivâyete göre Kerûbiyyûn melekleri, sekiz bölümdür Onlardan her bir cinsinin insan, cin, şeytan ve melek gücü kadar gücü vardır (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azîm, VIII, 239)
"Arşı taşıyanlar ve çevresinde bulunanlar Rablarını hamd ile tesbih ederler, O'na inanırlar ve mü'minlerin bağışlanmasını isterler Rabbımız ilim ve rahmetle herşeyi kuşattın; tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehennem azabından koru" (el-Mü'min, 40/7) Bu âyetin tefsirinde İbn Kesîr "Allahu Teâla, Arş'ı taşıyan dört mukarrebûn melek ile onların çevresindeki "Kerûbiyyûn melekleri'nin Allah'ı tesbihle Rablerine hamdettiklerini haber verir" der Bu âyete dayanılarak meleklerin sayısının dört olduğu iddia edilmiştir (İbn Kesîr, age VII, 120)
Hasan-ı Basrî, Hamele-i Arş meleklerinin sayısının sekiz mi sekiz bin mi olduğunun ancak Allah tarafından bilinebileceğini söyleyerek meseleyi Allah Teâla'nın ilmine havale eder Sa'lebî'nin rivâyet ettiği bir hadîste Hz Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur
"Hamele-i Arş şu anda dörttür, Kıyamet günü Allah onları bir dört melekle daha kuvvetlendirir, böylece sekiz olur" (Kurtubî, el-Cami'u fî-Ahkâmi'l-Kur'ân, XII, 266)
İbn Sina " Melâike" risalesinde Arş'taki meleklerin tesbih ve tahmid ile Rablerine kulluk ettiklerini ve mü'minler için istiğfar ve duada bulunduklarını kaydeder Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö1780) "Allah dört büyük melek yaratmıştır, bunlar Arş'ı taşır, Hamele-i Arş denilen bu meleklere Kerûbiyyûn da denilmiştir Allah'ın yanında bütün meleklerden daha üstün ve faziletlidirler İsrafil de bu meleklerdendir, İsrafil diğer üçünden daha üstündür" der (bk Tecrîd-î Sarîh tercemesi, IX, 7)
Diri kurbanı veya parasını sadaka vermek câiz midir?
CEVAP
Değildir Sadaka ederse, üçüncü günün akşamına kadar, ikincisini keser Satın aldığı bayram kurbanını üçüncü günün akşamına kadar kesemiyen kimse, canlı olarak kendini veya kıymetini [gümüş veya altın olarak] fakirlere verir Bayramdan sonra keser ise, etinden kendi yiyemez Hepsini fakirlere dağıtır Etinin kıymeti canlı kıymetinden az ise, değer farkını da sadaka verir Satın almamış ise, orta derece bir kurban değerini fakirlere verir Böylece, cezadan kurtulur ise de, kurban kesmek sevabını kazanamaz
Kurbanlık hayvanı bir hayır kurumuna diri olarak verince kurban olmaz mı? Hayır kurumuna vermek için ne yapmalı?
CEVAP
Kurbanlık hayvanları, fakirlere veya hayır kurumlarına diri olarak sadaka vermek kurban olmaz Kesmek vaciptir Kurbanı satın alması, kesmesi, etini dağıtması ve bunları dilediğine de yaptırması için birini vekil etmek câizdir Diri hayvanı da kestirmek için birini vekil etmek câizdir Sahibinin, kurbanı kesilirken, başında durması şart değildir
Kurbanını bir hayır kurumuna hediye etmek istiyen kimse, kurbanını veya parasını götürüp, bu işle vazifeli memura teslim ederken, (Allah rızası için, bayram kurbanımı satın almaya ve aldırmaya, kesmeye ve dilediğine kestirmeye, etini ve derisini dilediğine vermeye seni umumî vekil ettim) demelidir
Memur, gelen veya kendi satın alacağı kurbana bir numara bağlar Bu numarayı ve kurban sahibinin ismini deftere yazar Kesilirken, sahiplerinin ismini söyliyerek kasapları vekil eder Etleri dilediği kimselere ve derileri bir fakir vazifeliye verir
Bu fakir, derilerin kıymeti ile, nisâb miktarına malik olmadan önce, elindekileri toptan, dilediğine hediye eder Bu da satar Paraları arzu edilen yere verilir Fakirin, kendisine verilen derileri satması veya hediye etmesi câizdir
Kurban, ölü için değil, yalnız Allah rızası için kesilir Kesilen kurbanın sevabı ölüye ve ölülere gönderilebilir Farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, sevabı, ölü, diri herkese hediye edilebilir
Namaz, oruç, hac, umre, sadaka, Kur'an-ı kerim okumak, evliyanın kabrini ziyaret, kurban, zikr gibi ibadetlerin sevapları başkasına hediye edilebilir Hediye edenin kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erişir Yani sevap, hediye edilen kimselere, taksim edilmeden, her birine bütünü kadar erişir
Her ibadetin sevabı, Resulullah efendimizin mübarek ruhuna da gönderilebilir İbni Ömer hazretleri, Peygamber efendimiz için umre yapmıştır
İbn-is Serrâc, Resulullah efendimiz için onbin hatim okumuş, mübarek ruhu için kurban kesmişti (Hidâye)
Şu hâlde, her mümin yaptığı ibadetlerin sevaplarını, başta Resulullah olmak üzere, ana-babasına ve bütün Müslümanlara hediye etmelidir! Sevabı hepsine de gider Kendi sevabından da bir şey eksilmez
Kurban kesemiyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, bayram günleri kesilir Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını o kimseye hediye edebilir Sevabı, kesenin olur Ölüye de hediye edilir Bunların etinden, kesen de yiyebilir (İ Âbidîn)
Ölü için kurban
Sual: Bazıları ölü için kurban sadece Arefe günü kesilir, başka gün kesilmez, diyorlar Ölü için bayram günü de kurban kesilemez mi, ölü için kesilen adak mı oluyor?
CEVAP
Kurban demek, bayramın ilk üç gününde zengin için vâcib, fakîr için ise nâfile olarak kesilen koyun, keçi, sığır veya deve demektir Kurban adayan kimse, bayramın ilk üç günü içinde keser Bundan sonraya kalırsa, mevcûd ise, diri olarak sadaka verir
Adak kurbanının, belli üç günde kesilmesi lâzımdır Bu günler gelmeden önce kesilirse, kurban olmaz ve adak yerine getirilmiş olmaz Adak kurbanı, belli üç günde kesilemedi ise, altın, gümüş olarak değeri veya diri olarak kendisi fakîrlere verilir Belli üç günden sonra kesilip de, eti fakîrlere dağıtılırsa, etin değeri, diri kurban değerinden az olmamalıdır Az olursa, aradaki fark kadar para da dağıtılır Kurban denmeden adanırsa, meselâ bir koyun keseceğim denirse, gün ve yer belli etse bile, kurban bayramı günleri dahil, istediği zaman ve istediği yerde kesebilir
Sevâbını ölüye göndermek için kesilecek kurban da, her kurban gibi, yalnız Allah rızâsı için kesilir Kesilen kurbanın sevâbı bütün ölülere gönderilebilir Ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevâbını o ölüye hediye edebilir Bunların etinden, kesen de yiyebilir Çünkü adak değildir
Ölüler için kesilecek kurban nafiledir İlim neşri ise farzdır Farzın yanında, müstehab ve nafile ibadetler, denizde damla bile değildir Bu bakımdan farzı tercih etmelidir!
Kurban kesmiyen müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasıyet etmişse, vasıyet edilen kurban, bayram günleri kesilir Adak olduğu için bunun etinden, kesen kimse, fakîr olsa da yiyemez Etinin hepsini fakîrlere vermesi lâzımdır.
İslâm boşama hakkını erkeğe vermiştir Zira boşama gibi yuvayı bir anda yıkma selâhiyeti, çoğu zaman hissî hareket edebilen kadına verilemezdi Şayet erkeğe ait bu hak aynı şekilde kadına da verilmiş olsaydı, yuva yıkımı sık sık gerçekleşir, her öfke ve hiddet zamanında boşama kelimesini kullanacak kadın yuvayı ayakta tutamaz, yıkıverirdi
Kadının bu hissiliğindendir ki, hissîliği fazla olan tarafa boşama hakkı ilk anda verilmemiştir
Bununla beraber kadın, bu haktan büsbütün mahrum da bırakılmamıştır Nikâh sırasında kadın isterse boşama hakkının kendisine de verilmesi şartıyla nikâha evet diyebilir Bu hak, ömür boyu olabileceği gibi, belli bir müddet için de olabilir Bu müddet zarfında erkeğinden emin olan kadın, boşama hakkını gününden önce de terk edebilir
Ayrıca kocanın hanımına boşanma hakkı vermesi, nikah akdi esnasında olduğu gibi, evlilik devam ettiği daha sonraki bir zaman diliminde de olabilir (bk el-Bedai', 3/91-96; ed'durru'l-muhtar, 2/574-578; V Zuyahlî, el-Fıkhu'l-İslamî, 7/423)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ[1]
قال رسول الله(صلعم:انََ مماَّ اَخَافُ عليكم مِن بَعدي ما يُفتَحُ عَلَْيكُم مِن زهْرَةِالدُّنياوزيِنتِها[2]َ
İNSANIN KENDİNİ UNUTMASI
Aziz Cemaat!
Allah Teâla insanı en güzel şekilde yaratmış, onu, akıl ve idrak gibi üstün meziyetlerle donatmış, yeryüzünün nizam ve intizamını sağlamak üzere "halife"si, yani yeryüzünün sorumlusu, yöneticisi, yaşatıcısı olarak göndermiştir Bu halifelik görevimizin gereği olarak bizler yalnız kendimizden değil ailemizden yakın ve uzak çevremizden, hatta canlı ve cansız tabiatın dengesinden, düzeninden sorumluyuz Ne demiş Hz Ömer:
"Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer'den onu!"
Değerli Kardeşlerim!
Yaşadığımız çağın tehlikelerinden biri de dünyevileşmedir; aşırı dünya tutkusunun yaygınlaşıp âhiretin unutulmasıdır Dünya ve âhiret dengesini korumayı hedefleyen dinimiz, insanın orta yolu takip etmesini tavsiye etmiştir İnsan bir beşer olarak zaman zaman nefsine uyarak kendisine yüklenen sorumlulukları unutabilmektedir Bunun için dinimiz bize doğru yolu göstermekte, nefsimizin arzularına, şeytanın oyunlarına gelmemek için bizi uyarmaktadır Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o şeytan hayâsızlığı ve kötülüğü emreder[3]
Aziz Müminler!
Dünyevileşme hastalığının çaresi dünya hayatının fani olduğunu unutmayıp, Ahiret hayatını ve mahşerdeki hesabı devamlı olarak hatırda tutmaktadır
Peygamberimiz (SAV) bu hususta şu uyarıda bulunmuştur: "Benden sonra dünyanın nimetleri ve zinetleri önünüze serilip de onlara gönlünüzü kaptırmanızdan korkuyorum"[4] Peygamberimizin bu uyarısı dünyayı terk etmeye yönelik değildir Nitekim bir defasında Resûl-i Ekrem Efendimiz, dünyadan el etek çekip ibadete yönelmeyi kararlaştıran üç kişiyi uyarmıştır Kur'an-ı Kerim'de dünyadaki her şeyin insanoğlu için yaratıldığı bildirilmiştir Ayrıca, sık sık okuduğumuz " Rabbenâ Âtina" âyetinde "Rabbimiz bize dünyada da ahirette de iyilik ver"[5] şeklinde dua etmemiz öğütlenmiştir "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış" prensibi dünya için çalışırken âhireti unutmamamız gerektiğini ifade etmektedir
Muhterem Cemaat!
İnsan kendisini dünyaya kaptırıp da âhireti unutunca başka neleri unutmaz ki! Yüce Kitabımız bildiriyor ki, nefsine ve dünyaya kul olan insan Allah'ı,[6] Ahiret gününü, hesabı[7] unutur Uyarıları ve öğütleri[8] unutur Günahlarını[9] unutur Başkasını uyarırken nefsini unutur[10] Sıkıntıyı atlatınca Allah'a yalvarmayı[11]unutur
Hutbemi Yüce Kitabımızın bir uyarısıyla bitiriyorum Şöyle buyuruluyor: "Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın Onlar yoldan çıkan kimselerdir"[12]
Ev bir otel değil, yeniden donanma, tazelenme yeridir. Ailenin kararlarını istişare ile alacağı ve mahremiyetini koruyacağı en önemli mekândır.
Duyduğumuz, gördüğümüz, konuştuğumuz, okuduğumuz ve dokunduğumuz her şeyin bilgisini idrak eden, ölçen, algıda seçicilik yapan ve değerlendiren insandır. İnsan için doğru ve yanlışın değerlendirmesi, kendi tercihi ve kapasitesi ile ilgilidir ve bundan da sorumludur. İnsanı duyma, görme ve dokunma özelliklerine sahip olan hayvanlardan farklı kılan, olgular arasında bağ kurması, düşünceleri mukayese gücü ve akli tercihleridir. Üretilmiş bilgi seçeneklerinin üstünde ve aşkın olan vahyi bilginin ilk muhatabı da insandır. Ve yaratıcımızdan seçilmiş bir insan aracılığı ile iletilen vahyi bilginin ilk muhatabı da insandır. Vahiy veya vahyi mesaj, duyan ve gören insan tarafından idrak edilerek değerlendirilmelidir.
"İnsan sosyal bir varlıktır" ve hayatı boyunca birbirinden farklı ama birbirine bağlı birçok sosyal ortamda yaşar. Bu sosyal ortamların ilki ana rahmidir. Kur'an'dan da edindiğimiz bilgiye göre insan bilgiyi doğuştan elde etmez. Ana rahmine hiçbir şey bilmeden düşer; ama bilgiyi elde etme kapasitesine sahip olarak dünyaya gelir.
İnsan, var olurken dokuz ay gibi bir zaman zarfında ilk iletişimini anneyle kurar. Ardından ikinci sosyal ortamı olan aile ile karşılaşır. Eğer yetimler evine veya benzeri bir koruyucuya bırakılmadıysa insanın hayata adım atmasında ki en önemli ve en temel sosyal ortamı, ailesidir. İnsan ilk bilgisini, ilk deneyimlerini kendisine bakan, onu koruyup gözeten en yakın çevresinden elde eder. Dolayısıyla aile ile ilişki, insanın hayata gözlerini açtığı andan itibaren başlar ve sürekli gelişir.
Vahyin aydınlığı ile yaşamada öncü modelimiz olan Rasulullah'ın (s) da bir tespitine göre her doğan insan fıtrat üzere doğar. Yani her çocuk doğruya, iyiye ve adalete meyilli olarak dünyaya gelir. Ancak ilk bilgisini aldığı ebeveyninin onu Hıristiyan, Yahudi veya başka bir dine, kimliğe sokabileceği de belirtilir.
Toplumsal sorumluluğun sahibi birinci derecede birey, ikinci derecede ailedir. Zaten Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda da Rabbimizin hitabının öncelikle aileye değil insana olduğunu görmekteyiz. Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde geçen "nas" ifadesiyle doğrudan insan teki muhatap alınmaktadır. Rabbimiz de ahirette her insanı Kitap'tan ayrı ayrı hesaba çekeceğine işaret ederek sorumlulukların bireysel olduğunu belirtmekte değil midir?
Konuya, ailenin belirleyiciliğinden önce, insanın mükellefiyeti bağlamında yaklaşmalıyız. Bu açıdan, öncelikle ailenin oluşumunu sağlayacak olan veya sağlayan kadın ve erkeğin şahsiyetleri, kişilikleri ve kimlikleri önem arzetmektedir. Yani kadın ve erkeğin buluşmasıyla oluşacak olan İslami ailenin bilinçli, tutarlı ve güvenli olabilmesi için, İslami şahsiyetleri oluşmuş, hayatı kavrayışları olgunlaşmış olmalıdır. Aynı zamanda aile hayatıyla ilgili beklentilerini istişari iradeleriyle kararlaştırmış veya bu konuda bir biçimde uzlaşmaya varmış iki insanın olması gerekmektedir. Biz, işte bu sosyal olguya İslam ailesi veya İslami aile diyebiliriz.
Rabbimizin âyetlerine baktığımızda anne ve babaya saygı, çocuk eğitimi, süt emzirme gibi konuların ve yine anne baba ilişkilerinde de fıtri bağın, biyolojik bağın önemli olduğunun vurgulandığını kavramaktayız. Ama hiçbir biyolojik veya kan bağının, inanç bağının, İslam kardeşliği bağının üstünde olmadığını da görmekteyiz.
Bildiğimiz gibi anne ve babaları dolayısıyla aralarında biyolojik aynılık bulunan kişilere kardeş denir. Bu aynılık veya benzerliği karşılayan kan veya gen birlikteliğine dayanan kardeşlik "uhuvvet" kelimesiyle karşılanmaktadır. Bir de inanç birliğine bağlı bir inanç ailesi vardır. İnanç ailesine mensup mü'minlerin kardeşliği de "ihvan" kelimesiyle ifade edilir. Ve Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz inanç kardeşliğinin önemini belirtmek için Hucurat Sûresi'nin 10. âyetinde evrensel kardeşliği ifade eden iman kardeşliğini, kan kardeşliği veya biyolojik kardeşlik anlamında kullanılan kelimeyi ("uhuvvet"i) seçerek müminlere hitap etmiştir: "Ancak Mü'minler kardeştirler."
Rabbimizin bu ifadesini müfessirlerin çoğu evrensel kardeşliğin kan kardeşliği kadar önemli olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlamaktadır. Zaten İslam toplumu da Mü'minlerin kardeşliği ilkesi üzerine inşa edilmiştir.
Hz. İbrahim'in "babacığım" şeklinde hitap ettiği babası inanç ailesinden değildi. Yine Hz. Nuh'un oğluna "oğulcuğum" dediği oğlu da inanç ailesinden değildi. Ayrıca Rabbimiz Hz. Nuh'un "Ey Rabbim hani beni ve ailemi kurtaracaktın" sözü karşısında "Ey Nuh o senin ailenden değildir" şeklinde ki cevabıyla da inanç ailesinin önemine işaret edilmektedir.
İslam tarihine baktığımızda da Bedir savaşında birbirine kılıç çeken aile fertlerinin, belki biyolojik bir bağ içinde olduğunu, ama ortak inanç ailesinden olmadığını görmekteyiz.
Bizim için beraberliklerimizde veya aile oluşumunda ki model Peygamber ve onun inanç toplumu, vahiy toplumu olmalıdır. Ve gerçek kardeşlik, bu birliktelik içinde ikame olunan inanca, düşünceye dayanarak değer aynılığı taşıyan mü'minlerin kardeşliğiyle, beraberliğiyle veya evlilikleriyle mümkün olmalıdır.
İnsan, ancak vahyi ilkeleri davranışlarıyla bütünleştirdiğinde doğru bir model yapısına ulaşır. Çünkü Allah'ı birleme fıtratı ile yaratılan insan, o zaman fıtratındaki her türlü yabancılaşmadan ayrışarak ve arınarak, fıtratını Rabbine yani vahye açar ve onunla bütünleşir. İşte insanın tevhidi ve adaleti ayakta tutan şahitliği de bu şekilde tecelli eder. İdeal İslam ailesi de vahyin tanıklığını üstlenen bilinçli insanlar arasında beğeni ve seçimle kurulan bir mutabakat veya sosyal uyum zemini olmalıdır. Ve bu model; yani kadın ve erkek mümin ve mümine kişilerin oluşturduğu birliktelik; yani aile, ister çekirdek olsun, ister geniş aile olsun sorunlarını istişareyle ve vahyi ölçülerle çözmeye adaydır. Bu bilinç, diyalog, istişare ve sahih örf dâhilinde kurulan ailelerin köklerinde de adaletsizliğe yer olmayacaktır. Adalet, eşler arasındaki sevgiyi, saygıyı ve güveni de artıracak, bu uyum çocukların ahlakına da yansıyacaktır.
İslam ailenin sağlam, huzurlu ve güçlü olması için bütün değerleri sunmuş, evliliklerin gündelik zevklerin, ihtiyaçların giderilmesi için değil, aksine Rum Sûresi 21. âyette belirtildiği gibi "Onda sükûn bulup durulmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun âyetlerindendir" şeklindeki ifade ile evliliğin eşlerin kendi aralarında sükûn bulması ve karşılıklı sevgi ve merhamete dayanması gerektiği vurgulanmıştır. Sükûn bulmak ancak prensip olarak ömür boyu devam edecek bir yapıyı gerekli kılar. Amaç anlık ihtiyaçların tatmini olsaydı sükûna ermek söz konusu olmayacaktı. Ayrıca İslam, Müslüman aileye, birbirinin mahremini paylaşan iki insanın aynı amaca yönelmesini, aynı temel idealleri taşıyarak gelecek kuşaklara sağlıklı nesiller bırakması çabasını amaç olarak göstermektedir.
Kuran-ı Kerim'de ve Rasul'ün uygulamasında da aile kurumu teşvik edilmiş ve diri bir müessese olarak hep canlı tutulmuştur.
"Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden de çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı" (Nahl, 16/72)
"İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanlarla evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniştir, bilendir." (Nur, 24/32)
Tahrim Sûresi 6. âyette de "Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun" emriyle ailenin ahiret hayatı için bir ekin haline getirilmesine işaret edilmektedir.
Günümüz Müslümanlarının Mevcut Aile Yapıları
Düne nispetle bugün gerek kavramlarımıza hâkimiyet, gerek referans kaynağımızdan yararlanma ve gerekse Kur'ani amaçların sosyal karşılıklarını idrak açısından çok daha imkânlıyız. Bugün daha birikimli, perspektifli ve tecrübeli olmaya başladık. Ama bütün bunlara rağmen Türkiye Müslümanları için tevhidi uyanış, sahih Kuran'a yöneliş hali halen yeni bir süreç. Gelenekçi ve modernist engeller hala güçlü ve hayatımızı kuşatan küresel kapitalizmin yaşam biçimi ve kültür bombardımanı karşısında ağır sınavlarla karşı karşıyayız. Kazanımlarımız daha ziyade fikri düzeyde ve kavrayışlarda; ama henüz yeteri kadar ete kemiğe bürünebilmiş değil. Hala Kur'an temelli sosyal motivasyonlara, açılımlara, örnekliklere ihtiyacımız devam ediyor. Önemli olan elde ettiğimiz güzel örneklikleri birbiriyle irtibatlandırabilmemiz ve rol model örnekliklere dönüştürebilmemiz. İdealize ettiğimiz İslami aile yapısına da bu çerçevede bakmak gerekli. Rabbimizin "İçinizde hayırlarda yarışan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun" çağrısı hâlâ yeterli bir karşılık bekliyor.
Kur'an'la ve vahyi ilkelerle buluşmaya, fıtratla tanışıklığa da yeni yeni adım atıyoruz. Öncülük yapanlarımızın gücü her yere yetmiyor; sorumluluğu paylaşmamız gerekiyor. Geleneğin yanlışlıklarını, maddeci hayatın güçlüklerini aşma konusunda da donanım eksikliğimiz ve tecrübesizliklerimiz söz konusu. İstişari temelli evliliklere henüz yeni yeni adım atmaktayız. Aynı zamanda çocuklarımızı bu cahili düzende ve kapitalist yaşam biçiminin kuşatması altında, vahyi ölçülere dayanarak nasıl yetiştireceğimiz konusunda da yeterli açılım ve örnekliklerimiz yok. Bu konuda doğru tespitlerin tanıklaşması ve kendini sosyal planda hissettirmesi gerekli.
Müslümanların evliliklerinde Kur'ani bilgi ve şahsiyet olgunluğu itibariyle erkek ya da kadından biri daha zayıf olabiliyor. Zayıf olan taraf da, diğer tarafı anlamada güçlük çekebiliyor. O zaman birikimi ve katılımı eksik olan kadına veya erkeğe kendini geliştirmek konusunda sorumluluklar düşüyor. O halde güçlü taraf merhamet ve olgunlukla, zayıf taraf da uyum ve yeterlilik için hayata vahiy penceresinden bakmaya çalışarak, "bu eksikliği nasıl giderebiliriz" düşüncesiyle daha fazla gayret göstermelidir. Yoksa iki eşten ötekini hafife alma, küçümseme, önemsememe psikolojisi ateşlenmeye başlar ki, bu da sürekli bir çatışmayı, adaletsizliği körükleyici olur. Bu konuda her Müslümanın ilişkileri çevresinde bu tarz kötüleşen aile ilişkilerine örnek bulması mümkündür.
Eğer evliliği oluşturan aile, kulluk eksenli bir aile değilse, o aileyi ya çevre, ya da modern kültür belirleyecektir. Böyle bir ailede huzur ve mutluluğun fıtri kodlarının yakalanması oldukça zorlaşacaktır. Kulluk eksenli kurulamayan ailelerde, sanal veya anlık mutluluklar söz konusu olur. Bu bağlamda "senin için yaşıyorum", "çocuğum için yaşıyorum" gibi söylemlerle birbirini kutsayan bir aile ilişkisi göze çarpmaktadır. Zaman ve şartlar değiştikçe, bu geçici bağlılıklar ve evrensel değerlerden kopuk sözleşmeler de yıpranabilmekte veya eriyebilmektedir.
Ayrıca vahyi tebliğle karşılaşan ve hayatı fıtri olarak anlamlandırmaya çalışan, değişim sürecine giren ailelerin güzel örnekliklerinden de bahsetmeliyiz. Ayrıca hidayete eren bir aile bireyinin, ehlini sabırla ve merhale merhale uyarma yükümlülüğünden de bahsetmeliyiz. Kitabi olarak biliriz ki insan ilk önce "en yakın akrabayı uyar"malıdır.
Arzu edilen ideal Müslüman aile yapısı vahyi nimetle beslenmeli, kadın-erkek ilişkilerinde de, çocuk eğitiminde de, anne-baba ilişkilerinde de ve yakınlara davranışta da Kur'ani ahlakla davranılmalıdır. Hayatı anlama ve yaşama biçimini, Kur'an'ın amacı doğrultusunda kurmalıdır. Vahiy toplumunu kurma çabalarının kalitesi ve güzelliği aileye de taşınırsa; Müslüman aile İslami ölçüler ve adalet ilkeleriyle kurulursa, zaaflı aileler vahiy nimetiyle buluşturulursa; huzur ve adalete yönelmiş ve mutmainlik sağlayan bu değerler de yaygınlaşmış olacaktır.
Ancak yazı ve sohbetlerde dile getirilen ve öykünülen Müslüman aile modeli zihinde canlanan ve geçici mutluluklar saçan film kareleri olarak algılanmamalıdır. Ekonomik, eğitimsel veya psikolojik sıkıntılarla karşılaşmak Müslüman ailelerin de kaçınılmaz imtihanlarıdır. Müslüman aile portresini zihinde çözmek yetmez. Zihinde çözülmüş problemler, yeni yeni sıkıntılara hazır olunmazsa, pratik sorunlarla karşılaşıldığında iç çelişkilere ve psikolojik kopmalara neden olabilir. Örneğin kimliksel aidiyetlerini önceleyerek karı ve koca olan insanlar için asıl buluşma yeri evdir. Ev, Müslümanlar için bir otel veya kamp pansiyonu değil, yeniden donanma, tazelenme, hayata hem iç hem dış temizlik, tertip ve moral olarak hazırlanma mekânıdır. Ev, ailenin kendini yenileyeceği, aile içi kararlarını istişare ile alacağı (Bakara, 2/233), mahremini koruyacağı en önemli mekândır. Mekânın iç işlerinin, iki tarafın da, hatta çocukların da kimliksel gelişimini aksatmayacak şekilde ve adalet ölçüleri içinde paylaşılması önemlidir. Ailece istişare, toplu ibadet, sabit periyotlarda yapılacak birlikte eğitim ve aile adına birlikte üretim formları önemlidir.
Sonuç olarak Müslüman aile kurmak veya ailelerimizi Müslümanca ıslah etmek için beslendiğimiz ve dayandığımız sosyal ve fikri zeminleri önemsemeliyiz. Bir ailenin oturduğu semt veya siteden önce, ilişkili olduğu ailevi çevreler önemlidir. Bu nedenle Rasul ve onunla beraber olan mü'minlerin birlikteliği gibi inanç kardeşliğimizi güçlendirme çabalarını önemsemeliyiz. Hz. Nuh, ailesini ve iman kardeşlerini içine alarak yurdundan ayrıldığı gemisi gibi, bizi "biz" yapacak bir gemi yapma sorumluluğunu paylaşmalıyız. İslami aileye zemin olacak ümmet gemisini hep beraber yeniden inşa etme çabasını paylaşmalıyız. Hicret, aynı zamanda her türlü kirlilikten veya cahiliyeden kopuşu ifade eder. Kimliğimizi bulanıklıktan, yabancılaşmadan ve cahili sistemlere sığınmaktan kurtaralım ve Kur'an'ın yeniden vahiy temelli örnekliğini hayatlaştıralım. Sergileyeceğimiz bu anlamlı inşa süreçleri ile ailemiz oluşsun, ıslah olsun, büyüsün, güzelleşsin ve gürbüzleşsin.
Çocuk yetiştirmek gerçekten de büyük bir sorumluluk isteyen bir kavram. Kendimizi onların yapmış olduğu iyi yada kötü her davranıştan sorumlu tuttuğumuz için de üzerlerine çok düşüyoruz. Genellikle kıyaslama yaparak diğer yaşıtlarının örnek davranışlarını göstererek aynı davranışları beklediğimizi belirtiyoruz. Çocuklarımızdan sadece iyi davranışlar bekleyerek üzerinde kurduğumuz baskı sonucunda aşırı bir koruyuculuk baskısı kuruyoruz. Bireysel gelişiminden daha çok ailesine bağımlı ve girişimciliği kısıtlı gençlerimiz de böylelikle hayata dar bir pencereden merhaba demek zorunda bırakılıyor.
Çocuklarımızı yetiştirmek için sarfettiğimiz çabaların karşılığını alabilmek elbette önemlidir. Onların başarıları ve örnek davranışları ile gurur duyabilmeyi çok isteriz. Sanıyorum ki başarı kavramına ; sadece olumlu davranışlar sergileyerek , anne-baba sözünden dışarı çıkmayarak ve kendisinden istenilenleri yerine getirerek ulaşacaklarını düşünüyoruz. Bizlerin onlara vereceği en büyük hediye bilinçlerinin oturmaya başladığı dönemlerden itibaren kendi bireyselliklerinin farkına varmalarını sağlayacak sorumluluk duygusunu aşılamaktır. En önemlisi de onlara güvendiğimizi aşılamaktır.
Günümüzde artan kötü örnekler ve yanlış arkadaşlıklar eskiden de vardı. Bugün çok daha zor bir dönemdeyiz. Gerek sanal dünyanın oyun ve eğlence alışkanlıkları ile çocuklarımızın sosyalleşmesi engelleniyor olsun gerekse gerçek hayatta çocuklara yönelik istismarlar artmış olsun üzerimize düşen görev koruyucu melek olmaktan çıkıp da bir gardiyana dönüşmemizi sağlıyor. Çocuklarımıza güvenip de ipleri onların eline bıraktığımız an başlarına kötü bir şey gelecek ve pişmanlığımız fayda vermeyecek duygusuna aşırı kapılıp onların özgüvenlerini zedeliyoruz.
Araba Kullanmak :
Örneğin ; 18 yaşını doldurmuş bir gencimizin ehliyet alıp araba kullanabilmesi yasalarla belirlenmiştir. Aile açısından çocuklarının ehliyetini alması gene de arabanın ona teslim edileceği anlamına gelmez. Çünkü araba ile sadece gezmek tozmak, gereksiz yere benzin masrafı çıkartmak , üstüne üstlük kaza yaparak kendine zarar vereceği düşüncesi bile onun hayallerini baya bir ileriye göndermesini sağlar. Genellikle aile reisinin üzerine zimmetli şekilde kullanılan araba sadece onun kullanımına açıktır. Ebeveyn olarak düşündüğünüzde canınız istemese dahi ev halkını alışverişe götürmek yada bir ziyarete gitmek için mecburen şöförlük yaptığınız kaç durum başınıza gelmiştir. Aslında ehliyetini almış olan çocuğunuzun (sizin yardımlarınızla) gerekli trafik tecrübesini de kazandıktan sonra size bu konuda destek olmasını isteyebilirsiniz. Acil durumlarda bile aile reisinin evde olmaması nedeniyle arabanızdan faydalanamadığınıza şahit olmuşsunuzdur. Ebeveynlerin bu örnekleri yaşamalarına rağmen çocuklarına yada eşlerine olan güvensizlikleri devam ettikçe karşı tarafta da bu konuda hevesleri daha çok kırılmakta ve artık konuya fuzuli olarak bakmaya başlamaktadırlar.
Arkadaşlarda Yatıya Kalmak :
Çocuklarımızın arkadaşlarında kalma istekleri de onayımızdan geçen zor konular arasındadır. Özellikle kalmak istediği arkadaşının ailesini sizin de tanıdığınız ve görüştüğünüz kişiler olmasına dikkat edersiniz. Çocuğunuzun kalmak istediği arkadaşının ailesi ile ilgili yada onların oturdukları yerle ilgili başka bir konuda huzursuzsanız nedenini belirtmeden izin vermezsiniz olur biter. Fakat bu çocuk tarafından iç isyan şeklinde davranışlarında boy gösterebilir. Bu gibi durumların telafisi zor olacağından , olay sıcakken çocuğunuzla endişelerinizi paylaşmanız daha doğru olacaktır. Bireyselliğini ve onun alacağı kararlarda yanında olacağını belirtmek - çocuğunuz size her ne kadar size canı istediği gibi hareket ediyor gözükse de- sizin kararlarınıza uymasını daha da kolaylaştıracaktır. Kendinizce haklı olan nedenleri anlattığınızda hala arkadaşında kalmak istiyorsa bile belirli bir saate kadar kalmasına izin vererek iki taraf açısından da ortak noktayı yakalamış olursunuz. Çünkü çocuğa duyulan güven eksikliği daha çok içine kapanık olmasına ve sorumluluk hissini önemsizleştirmeye yol açar.
Kötü Alışkanlıklar Edinmek :
Kötü alışkanlıklar edinmesi engellemek amacı ile daha küçük yaşlardan itibaren sigara , alkol, uyuşturucu vs.. gibi konularda vaaz veririz. Peki etrafındaki eğlence anlayışını bu kötü alışkanlıklarla bütünleştiren ve özendiren bu kadar örnek varken bundan uzak tutmayı nasıl başaracağız. Ebeveynlerinin de sigara ve alkol kullandığını gören bir gencin kendini bunlardan ne kadar uzak tutabileceğini kestirmek gerçekten güçtür. Kaldı ki kendi yaşıtları ile merak üzerine başlayan bu deneyimlerle alışkanlıklarının temelini yavaş yavaş atacaktır.
Yapmamız gereken kötü alışkanlıkları yasaklamak değil geçici bir zevk olduğunu göstermeye çalışmaktır. Sigara yada alkole nasıl başladığınızı, şu an hala neden devam ettiğinizi , yani sizi nasıl kendine esir ettiğini - ve sağlığınızla ilgili ne gibi riskler meydana getireceğini çocuğunuzla arkadaşmışçasına paylaşabilmelisiniz. Çocuğunuza vakit ayıramıyorsanız bile onun davranışlarından ve odasındaki eşyalardan az çok böyle birşeyi sezinleyebilirsiniz. Çocuklarınız için erken yaşta göstereceğiniz hassasiyet kesinlikle size daha sağlıklı ve dürüst olan bir birey kazandıracaktır. Bu tür durumlara göz yummak yada onu rencide edecek şekilde davranmak ona vereceğiniz değerin asla bir göstergesi değildir.
Dışarıda Okul Okumak :
Tahsil hayatı süresince sürekli aynı şehir içinde , onlara verebileceğimiz desteğe yakın olmalarını isteriz. Üniversite okumak için şehirdışı yada yurtdışı gibi bir seçeneği varsa oldukça zor verilebilecek bir karardır. Okuyacağı bölümden tutun da , mezun olduğunda iş bulabilecek mi gibisinden çoğu zaman yanlış kararlar alınmasına yol açabilir. Üniversite ortamının kendisi bir kültür çeşitliliği olacağından , okuduğu meslekden ziyade en azından ailesinden uzak kalmış olması, kendi sorumluluğunu almak ve toplum içinde kendini kabul ettirmek de çok önemli bir tecrübedir. Dizimizin dibinden ayrılmasın mantığı ile onları kendimize bağımlı bir birey olarak yetiştirmek yanlış bir davranış olacaktır. Ebeveyn olarak eğitimin önemini çok daha iyi kavrayabildiğimiz bu çağda, herşeyin sadece eline bir meslek almak olmadığını , kendimizi ifade etmenin, istediğimizi başarabilmenin ve özgür olabilmenin bedellerinin bu tür kararları verebilmeye değecek olduğunu düşünüyorum.
Çalışma hayatı :
İş hayatına yeni atıldıklarında ise güzel bir işte çalışmalarını fazla yorulmamalarını ve iyi kazanmalarını isteriz. Tabiki böyle bir iş bulabilmek torpil olmadan imkansız gibidir. Mesleğinde deneyimsiz ve iş hayatının ceremelerinden habersiz şekilde çalışmaya başladığında en çok düşündüğümüz konuda iş ortamında ezilmemesidir. Bütün angarya işlerin çocuğunuza yaptırılması ve iş dönüşünde bitkin bir halde geldiğini görünce nasihatler verilmeye başlanır. "Biz yıllarca çalıştık ettik. Şimdi de sıra sizde" gibisinden şakalar yapılır.
Çocuğunuzun çalıştığı işyerinden maaşını alamamak gibi bir sorunu varsa anında o işten ayrıl baskıları başlar. Benzeri şekilde mesaiye kalma süreleri uzuyorsa da size rahatsızlık verebilir. Aslında çocuğunuz , mesleğini ve çalıştığı işyerini benimsemişse bu alanda ilerlemek için tecrübe kazanmaya devam edebilir. Burada birlikte karar almanız gerekmektedir. Aksayan maddi akış için destek olabilecek gücünüz varsa yardımcı olabilirsiniz. Çünkü çocuğunuzun iş hayatındaki gördüğünüz her zorlukta bırakıp gitmesi ileride kendisi için alacağı kararlarda da etkili olacaktır. İşyerindeki sıkıntıların sadece oraya ait olmadığını hayatının her aşamasında karşısına çıkabileceğini kavramasına yardımcı olmanız gerekmektedir.
Sonuca gelecek olursak, koruyucu melek misali çocuklarımızı çeşitli konularda baskı altında tutuyoruz. İlerleyen yıllarda ise özgüvenlerini kazanamadıkları ve hep bize şikayetlerle geldikleri için onlara sitem ediyoruz. Şimdiden alınacak kararlar onların hayata karşı daha dik durmalarını sağlayacak ve sizin yüzünüzü kara çıkartmayacaklardır. İşsizliğin artma nedenlerinden birisi de eminimki sırtını ailesine dayamış gençlerimizi bugünlere taşıyan bizleriz. Biraz daha öngörülü olmanız dileklerimle
Neyi çok severseniz ve neye bel bağlarsanız, onunla imtihan olursunuz. Düşüncelerinize takılan ve aklınızı meşgul eden, geceleri uykularınızı bölen neyse, onunla karşılaşırsınız.
Hasretini çektiklerinize bir bakıverin. İsteklerinize ulaşmak için çabaladıklarınıza. Çabanız ne yöndeyse ona yönelirsiniz. Ve onunla da imtihan olunursunuz.
İmtihan edildiklerinize bir bakıverin, kayda değerse kaydetmeye devam edin yüreğinize. Lakin unutmayın, sizin kaydettikleriniz de kaydediliyor her an.
Hasretleriniz yakıyorsa yüreğinizi, değsin yüreğiniz yanmaya. Yangınlarınız nefsinizi de yaksın, sadece yüreğinizi değil. Kuruyorsa göz pınarlarınız ağlamaktan, yoruluyorsanız eğer beklemekten, ardınıza bir bakıverin. Uğruna ağladıklarınıza Beklediklerinize
Alçaltıyor mu sizi? Yüceltiyor mu? Korkmayın, sorun kendinize. Vicdan aynasına bakın, yüzleşin içinizle. Hatta kalbinizle, hatta gözlerinizle, hatta nefsinizle
Değiyor mu acaba, ne zaman son bulacağı belli olmayan kısacık hayatınızda uğruna yandıklarınız? Değiyorsa bırakın varsın yansın ebediyen.
Hayatı Anlamlandırabilmek
Bir şeyler yaşanıyorsa şu kısacık hayatta, anlamlı olmalı, yaşanan her ne varsa. Anlam kazandırmak, aklımıza ve irademize bağlı. Aklın ve iradenin hakkını vermek bize bağlı. Yaşamak için yaşamamalı sadece, atılan her adımda O anılmalı, nefes alış verişlerimizi O'nunla değere bindirmeliyiz.
Hayatımızı değerlilerle değerlendirmek bizim ellerimizde. O'nu anmadığımız günleri yaşanmamış saymalıyız, O olmadıktan sonra yanımızda, ne kıymeti var alıp verdiğimiz solukların.
Hayatınızı kime adarsanız onunla fanileşir ya da ebedileşirsiniz. Karun parayı sevdi, Ebu Cehil kibri sevdi, Firavun zulmü. Kim neyi sevdiyse onunla yandı.
Şeytan gururu sevdi, gurur kovdurdu onu cennetten. Bir anlık hatasıyla kaybetti ebediyeti. Pişmanlığı fayda vermedi, konumunu kendi elleriyle yerle bir etti.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Allah'ı sevdi, hayatının odağında hep Rabbi vardı. Ve her adımında biraz daha zirveleştirdi O'nu Allah sevgisi.
Hayatımız bir emanet, suya kapılmış, yele savrulmuş, kuytularda unutulmuş bir hiç değil. Hayatımızı kıymetlendirmek bizim ellerimizde, kıymetlilerle beraber...
Ayağımız takılıyorsa taşa bir yerlerde, bir diken kanatıyorsa parmağımızı, sorgulamalıyız kendimizi. Gereksiz olan neye takıldım da şimdi ayağım taşa takılıyor diye.
Sizin Hayatınızın Odağında Kimler Var?
Şimdilerde çok daha farklı telaşlar var dünyamızda. Takip ettiğimiz yollar, özendiğimiz hayatlar, pek de cennete davetiye çıkarmıyor. Mal mülk biriktirme sevdası adına her şeyi mubah sayan aklımız, magazin sayfalarında, televizyon kanallarında ya da kahve köşelerinde aradığımız, heba ettiğimiz hayatımız, yakıp yıktığımız iç dünyamız.
Neye bağlanırsak onunla imtihan oluruz. Bağlandıklarımız bir şey ifade ediyor mu yarınımız adına? Yarınların güvencesi sadece bu diyarlar için mi geçerli! Ya ahiretin güvencesi ne olacak? Neye bağlanırsak, neyi takip edersek onunla karşılaşacağız. Peki, karşılaşacaklarımız bizi kurtarmaya vesile olabilecek mi?
Ne var hayatımızın odağında, kimlerle hem dem oluyoruz, O'nu hatırlatıyor mu dost bildiklerimiz? Attığımız adımların kaçı O'nun için? Yoksa biz sadece yaşamak için mi yaşıyoruz? Talip değil miyiz cennete? Talip değil miyiz henüz görmediğimiz fakat düşününce titrediğimiz Rabbimize?
Biz neye tutunduk kurtulmak için? İmtihanlarımız bizi O'na götürüyor mu? Yoksa uzaklaştırıyor mu? Yüceltiyor mu? Yoksa alçaltıyor mu?
Bugün sevdikleriniz, hasret çektikleriniz, yarın cehennemin alevleri arasından çekip alacaksa sizi sevmeye ve hasret çekmeye devam edin!
İş kazası sonucu cismani zarara uğrayan işçinin veya ölümlü iş kazalarında işçinin ailesinin çektiği acı, elem ve izdıraplar için hakim takdiri ile manevi tazminat tutarı belirlenir ve işverene ödettirilir. Manevi tazminatta bir hesaplama yöntemi bulunmayıp, iş kazasının neden olduğu zararın büyüklüğüne göre tamamen hakimin takdir ettiği bir tutar söz konusudur. İş kazasına uğrayan, bunun sunucunda zarar gören, acı ve sıkıntı çeken işçi ya da ölüm olayı durumunda kazaya uğrayan işçinin ailesi karşı karşıya kaldığı üzüntünün karşılığı olarak işverene manevi tazminat davası açabilmekte ve hakimin takdir ettiği manevi tazminat tutarı işveren tarafından ödenmektedir.
MADDİ TAZMİNAT
Borçlar Yasasının 46. maddesine göre; cismani zarara uğrayan kimsenin, iş göremezlik ölçüsünde çalışmasının aksayacağı ve bu nedenle maruz kalacağı zarar ve ziyanın, kendisini çalıştırandan talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda, meslekte kazanma gücünü az veya çok kaybeden bir işçinin kaybı ile ilgili gerçek zararını, kendisinin olayda tam kusurlu olması durumu dışında, işverenden talep etme hakkı bulunmaktadır. Meslekte kazanma gücü kayıp oranı ne olursa olsun, bu kayıp karşılığı olan zarar ve ziyanın işverenden talep edilmesi mümkündür. Çünkü, Sosyal Sigortalar Kurumu yardımları ile kazaya uğrayan işçinin tüm zararı ve kaybı karşılanamamaktadır. İş kazasına uğrayan işçinin işverenden isteyebileceği maddi tazminat ise iki şekilde olabilir.
A) İşgöremezlik Tazminatı
Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı durumlarında, meslekte kazanma gücü kayıp oranı % 10 ve daha fazla ise, SSK tarafından sigortalıya sürekli işgöremezlik geliri bağlanmaktadır. Ancak bu gelir sigortalının gerçek zararına uygun düşmemektedir. SSK tarafından bağlanacak olan sürekli iş göremezlik geliri, yıllık kazancının % 70'inin iş göremezlik miktarıyla orantılı kısmından ibarettir. Tam iş göremezlik durumunda bu gelir, işçinin yıllık kazancının % 70'ine eşittir. Oysa, işçinin tam iş göremezlikteki gerçek kaybı kazancının tamamı, yani, % 100'dür. Ayrıca, iş göremezlik derecesi % 10'dan aşağı olan durumlarda da işçinin cimani zararı olduğu halde, SSK tarafından sürekli iş göremezlik geliri bağlanmamaktadır. SSK tarafından bağlanan gelir, gerçek zararın bir karşılığı olmayıp, bir sosyal güvenlik geliri niteliğindedir. Bu nedenle iş kazası nedeniyle iş görme gücünde azalma olan veya iş göremez duruma düşen işçi, iş göremezlik tazminat davası açarak, SSK tarafından karşılanmayan zararını işverenden isteyebilir.
B) Destekten Yoksunluk Tazminatı
İş kazası veya meslek hastalığı sonucu meydana gelen ölümlerde ise, ölen işçinin desteğinden yoksun kalan kişiler tarafından işveren aleyhine destekten yoksunluk tazminat davası açılabilir. Bu kişiler tarafından işverenden tazminat talep edilebilmesi için, Borçlar Yasasının 45.maddesine göre, hayattta iken destek durumunda olan işçinin ölümü ile, yardım gören kişilerin para ile ölçülebilecek bir zarara uğramış olmaları gerekmektedir. Bu konudaki Yargıtay kararlarına göre; ölen kişinin destek sayılabilmesi için, destek olduğu kişilere düzenli olarak yardımda bulunmuş olması gerekmektedir. Ölen ile destekten yoksun kalanlar arasında, miras ilişkisi veya nafaka yükümlüğü gibi durumun bulunması şart değildir.
İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölüm nedeni ile, destekten yoksun kalma tazminatı, destekten yoksun kalanlarla ölenin yaşayabilecekleri olası süreler içerisinde, ölenin çalışıp kazanabileceği süredeki kazancı tutarından destekten yoksun kalanlara ilerde yapabileceği yardım tutarının peşin ve toptan ödenmesinden ibarettir. Bu tutarın hesaplanmasında çeşitli veri ve kriterler kullanılmaktadır. Net yıllık kazanç üzerinden destekten yoksunluk tazminatı tutarının hesaplanması gerekmektedir. İş kazası sonucu ölen işçinin yıllık geliri hesaplandıktan sonra, bu gelirin % 30'u ölenin kişisel gideri olarak kabul edilmekte ve geri kalan miktar detekten yoksun kalanlara dağıtılmaktadır. Destekten yoksunluk tazminatına hükmedilirken, ölümü meydana getiren iş kazası veya meslek hastalığı oluşumunda ölenin kastı veya kusuru mevcut ise, bu kusur, tespit edilen tazminatın miktarından indirilebilmektedir.
Sonuç olarak iş kazalarının çekilen acı ve sıkıntıların yanı sıra işçi, işveren, işletme ve ülke ekonomisine büyük maliyetleri bulunduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle iş kazalarının oluşmasını önleyecek güvenlik önlemlerinin alınmasına her zaman öncelik verilmelidir
Zeynep Hanım, elli beş yaşarında, çocuklarını evlendirmiş, eşi rahmetli olalı, iki yıl olmuştu. Çayını eline alıp, yağan yağmuru seyretmek için, camın önüne oturmuştu. Hem çayını yudumluyor, hem de, cama vuran yağmura bakıp, mazide bir gezinti yapıyordu. Yıllar önceydi:
Zeynep sabah ezanı okunmadan kalkmış, tarlaya gitmek için hazırlanıyordu. Kocası esneyerek:
-Ne çabuk sabah oldu ya! Daha uykumu almamıştım.
-Haydi kalk! Uykucu. Sıcak basmadan patlıcanı toplayalım. Daha su işi de var. Ne zaman bitecek bu işler?
Kocası Ahmet, istemeye istemeye yataktan kalkıp, traktöre kasaları ve karısının hazırladığı erzak sepetini yüklerken, Zeynep küçük oğluyla kızını uyandırıyordu. Kızı beş yaşında, oğlu ise bir yaşını doldurmuş, yeni yeni yürüyordu. Kızı İlkay, cin gibi bir çocuktu. Annesini pek uğraştırmazdı. Hemen uyanıp, kucağına annesinin ördüğü yün bebeği alıp, kapının ardına dikilmişti bile. Oğlunun bezini değiştiren genç kadın, O'nu sarıp sarmaladıktan sonra, kucaklayıp, kızı İlkay'ın da elinden tutarak traktör kasasındaki yerini almıştı.
Büyük bir homurtuyla çalışan traktör, karanlıkta yol alırken, sokaklarda kimsecikler yoktu. Tarlaya geldiklerinde, kucağındaki oğlu uyumuş, kızı ise hâlâ kucağındaki bebeğini sallıyordu. Saz çardağın altına, çocuklarını ve malzemelerini indiren kadın, köşeye çuvallardan yatak yapıp oğlunu yatırmış, kızına da:
-İstersen sen de yat. Daha erken.
Diyerek, eline patlıcan küfesini alarak, patlıcan toplamak için tarlaya girmişti. Kocasıyla beraber, sıcak bastırmadan bitirmek için, var güçleriyle çalışıyorlardı. Saat 10:00 olmuş, çocuklar açlıktan mızıklamaya başlamışlardı.
Doldurduğu küfeyi omzuna alan kadın, çocuklarını daha fazla ağlatmamak için çardağa gelmişti. Evden getirdiği yiyecekleri, masa gibi ters çevirdiği patlıcan kasasının üzerine koyup, oğlunu kucağına alarak emzirirken, kızını ve kendi karnını doyurmuştu.
Oğlunun bezini tekrar değiştirerek, kalan patlıcanı toplamak için aceleyle tarlaya girmişti. Patlıcan bittiğinde, saat 11:00 olmuştu. Hemen çardağa gelen karıkoca, aceleyle patlıcanları kasalara dizip, traktöre yüklemişlerdi. Kocası fazla zaman kaybetmemek için, eline aldığı bir dilim ekmekle, halin yolunu tutmuştu. Mal ne kadar erken teslim edilirse, alıcısı o kadar çok oluyordu.
Zeynep çocuklarını tekrar doyurup, su motorunu çalıştırmıştı. Kocası gelinceye kadar, 'bir iki salma sulasam, fayda olur' diye düşünüyordu. Yaklaşık bir saat sonra, kocası da elindeki çapayla, yanındaki salmadan başladığı sırada, İlkay'ın çığlıkları yeri göğü inletiyordu:
Zeynep yılın ilk ayında doğduğu için, kızının adını İlkay, oğlu ise, yılın son ayında doğduğu için, onunkini de Sonay koymuştu. Sonay doğduğundan beri bronşit hastasıydı ve en olmadık zamanlarda havale geçiriyordu. Karıkoca koşarak çardağa geldiklerinde, küçük oğlu yerde, başı kesilmiş koyun gibi titriyor, ağzından köpükler çıkıyor, gözleri yuvalarından fırlamış bir görüntüsü vardı.
Zeynep çardakta bulunan içme suyunu eline alarak, oğlunun üzerine dökerken bağırıyordu:
Yan taraftaki bağda üzüm kesen işçiler, genç kadının imdat çığlıklarını duyanca, koşup gelmiş, nasıl yardım edeceklerini düşünürken, yoldan geçen taksiyi, biri koşup durdurmuş, hasta çocukla karıkocayı, hastaneye yollamışlardı.
Günlerden Pazar olduğu için, taksi şoförü:
-Bu gün Pazar. Hastanede doğru dürüst doktor yoktur. Benim tanıdığım bir doktor var. Ben sizi oraya götüreyim.
Ünlü bir doktorun evine götürüp, kapı zilini çalmıştı. Kapı açılınca, Zeynep'le kocası yukarıya çıkmış, taksi şoförü aşağıda kalmıştı. Yukarı gelenleri ve hasta bebeği gözden geçiren doktor, bebeğe gereken tedaviyi uygulayıp, karıkocaya dönüp:
-İlaç alacak paranız var mı?
Çünkü karıkocanın dizinden aşağısı çamur içinde, paçalarından sular damlıyordu. İkisinin de, ayaklarında ayakkabı yoktu. Adam elini cebine soktuğunda, beş kuruş çıkmamıştı. Bunu gören doktor, muayene parası almayıp, ilaç parasını da kendi cebinden vermişti.
-Yazdığım ilaçları hemen bir nöbetçi eczaneden alın ve bu çocuk iyileşinceye kadar her hafta bana getirin.
Karıkoca mahcup bir şekilde, minnetle doktora teşekkür etmişler, iyileşinceye kadar çocuklarını, hiç para vermeden doktora getirmişlerdi. Genç kadın öyle güzel dualar etmişti ki, doktora O doktor şimdi kim bilir neredeydi
Elindeki çay bardağını masaya koyarken, gözleri hala yağan yağmurda olan Zeynep, derin bir iç geçirip, gözünden süzülen yaşlara engel olamayarak:
-O Doktor nerede olabilir? Şimdi olsa olsa, cennetin en güzel köşklerinin birindedir.
Üç kafadar çete üyesi, soymak istedikleri evin etrafında uzunca bir süre dolaştıktan sonra, evde kimsenin olmadığına karar verip, içeriye girmişlerdi. Yalnız, biri dışarıda gözcü olarak kalmıştı. İkisi içeride etrafı iyice gözden geçirip, yatak odasındaki kocaman para kasasını görünce, gözleri yuvalarından çıkacak gibi olmuştu sevinçten.
Hemen kasanın başına oturup, açmak için ne kadar şifre varsa denemelerine rağmen, kasayı açamamışlardı. Evin içinde patlatamayacaklarına göre, kasayı götürmeye karar vermişlerdi. Hemen aşağı inip, her zaman kullandıkları anlaşmalı taksiciyi ayarlayarak, yine yukarıya çıkmışlar, gözcü olan aşağıda kalmıştı.
Nasıl götüreceklerine bir türlü karar veremeyen ikili, en sonunda bir çözüm bulmuşlardı. Yüklükten büyükçe bir battaniye alıp, kasayı üzerine yatırarak, elleşip merdivene taşımaya başlamışlardı. Kasa ağır olduğundan, biraz zorlansalar da, son sahanlığa geldiklerinde, birden ellerinden kayan kasa, bir kızak hızıyla merdivenden kayarken, gözcü olan arkadaşlarını ezip geçmişti.
Bizim iki kafadar, yakalanma korkusuyla, ellerinde kalan battaniyeyi kaptıkları gibi kaçarken, arkadaşlarını alamamışlardı. O'nu alacak zamanları yoktu. Sokağa çıkan kasanın peşinden insanlar gelip kendilerini yakalayabilirlerdi. Koşar adım sokağa çıktıklarında, mübarek kasa yolun ortasına manken gibi dikilmişti. Hemen oracıktan sıvışmışlar; ama içerdeki arkadaşları yakalanmıştı.
Yaralı olduğu için önce hastaneye, sonra karakola götürülen kadını konuşturmak mümkün olmuyordu. "Ben bir şey bilmiyorum." diyordu da, başka bir şey demiyordu. Kasanın üzerindeki parmak izleri O'na ait değildi. Sabıkası olduğu için, polisin diğer çete üyelerine ulaşması zor olmamıştı. Yakalanan kadınların parmak izleri, kasadaki izlerle uyum sağlamıştı ve tutuklu yargılanıyorlardı. Hâkim sordu:
-Anlat bakalım; kasayı nasıl çaldın?
-Haşaa! Ben kasa falan çalmadım hâkimim.
-Kasanın üzerinde parmak izin var. Nasıl oldu o iz?
-Var hâkim bey, ben yok demedim ki.
-Hem parmak izin var, hem çalmadın Nasıl oluyor o? Anlat bakalım!
-Ben o kasayı sevdim sadece hâkimim. Sevdim!
-Nasıl sevdin? Delirtme adamı be kadın! Şunu en başından bir daha anlat bakalım. Kasanın üzerinde senin parmak izinin işi ne? Oraya kasayı çalmak için girmediysen, neye girdin?
-Şöyle oldu hâkimim. Ben çarşıya çıkmıştım. Birden abdest bozmam icap etti. Çok sıkıştım; ama etrafta bir abdesthane bulamadım. Bir evin önüne kapısını çalmak için geldim; çünkü çok sıkışmıştım. Birde ne göreyim, kapı açıkmış, çalmama gerek kalmadan içeriye girdim.
-Sonra ne oldu?
-Sonra ben, koşarak abdesthaneye girip, abdestimi bozup rahatladım. Dünya varmış be hâkim bey; yoksa çatlayacaktım.
-Uzatma kadın! Sen kasayı nasıl sevdin? Ya da nasıl çaldın, onu anlat!
-Ben abdestimi bozunca, evin içine şöyle bir göz gezdirdim. Kötü bir amacım yoktu. Hanımın güzel parfümlerinden biraz üzerime sıkayım dedim. Bir de ne göreyim? Kocaman bir kasa Çok güzeldi Hâkim Bey. Aha böyle sevdim.
Kadın iki elini havaya kaldırıp, el ayalarını hâkime doğru çevirip, yukardan aşağı doğru sıvazlar gibi yaparak:
-Vallaha aha böyle sevdim hâkimim.
-Peki, sokağa nasıl çıktı kasa?
-Ben nerden bileyim? Ben sadece sevdim.
-Evden başka bir şey çaldınız mı?
Kadının aklına kaçarken götürdükleri battaniye gelmişti. Evinde arama yaparlarsa, hemen bulunacağını biliyordu. Onun için doğruyu söylemeye karar vermişti:
-Aldım Hâkim Bey. Meraktan olacak, yüklüğü açtım, bir de ne göreyim? Çok güzel bir battaniye Evde çocuklarım üşüyordu, ben de o battaniyeyi alıp, çocuklarımın üstüne örttüm. İstiyorlarsa geri vereyim.
Hâkim davalı tarafa sorar:
-Battaniyeyi istiyor musunuz?
Şişman kel adamla yanında oturan sarışın kadın koro halinde:
-İstemiyoruz!
-Bak gördün mü hâkimim; istemiyorlarmış. Bu durumda ben suçlu sayılmam.
Hâkim sinirle yaralı kadına dönüp:
-Sen mi çaldın? Ne işin vardı orada?
-Vallaha hâkimim ben çalmadım. Hem benim kasada parmak izim yok ki, nasıl çalabilirim? Ben sadece oradan geçiyordum. Kasa üzerimden geçti.
Kasa üzerinden geçerken kopan burnunu gösterip:
-Ben bu kasa sahiplerinden davacıyım hâkimim! Kasaları benim burnumu kopardı.
-Allah Allah! Ben suçluyu ararken, birde davacı oluyorsunuz ya
Not: Öykü tamamen kurgudur. Kişi ya da kurumları bağlamaz. Olay yerinde yakalananda parmak izi yok. Parmak izi olanları da gören ve tanık olan yok. Üstelik bir de davacı oluyorlar. Hâkimin yerine siz olsaydınız, ne karar verirdiniz?
zaman,
sıralanmış acımasız ömrün yamacına
birazını al sende harca,
durmasana
bırak haksızlıklar boy göstersin
insanlığa silah çeken bedenlerde
dün de öyleydi
bu günden farksız
yarında öyle olacak
insafsızca...
sevgi,
nokta kadarda olsa uzayda
uzan tutabildiğin kadar tut
avucunda,
dağıt dağıtabildiğin kadar.
verdikçe çoğalan
tek görünmeyen varlık değil mi
haydi
durmasana
sevgiye ulaşsana...
Aşağıda verilen örneklerin hepsi kişinin duygularını ifade etmesine karşı geliştirilen Geçersiz Kılma çabalarıdır.
Farklı şekilde hissetmeniz için zorlama
1-Gülümse
2-Mutlu ol
3-Neşelen
4-Unut artık
5-Büyü artık
6-Ağlama
7-Üzülme
8-Endişelenme
9-Şikayet etme
10-Gülme
11-Kızma
12-Uzatma
13-Bu kadar hassas olma
14-Bu kadar önemseme
15-Umursama
16-Her şeyi üstüne alma
17-Alınma
Farklı görünmeniz için zorlama
1-Bu kadar üzgün görünme
2-Bu kadar şık olma
3-Bu kadar kalitesiz görünme
4-Bu şekilde bakma
5-Yüzünü asma
6-Bu kadar ciddi görünme
7-Bu kadar kendine güvenme
8-Bu kadar gururlu durma
Düşüncelerinizi ve bakış açınızı reddetmek, Savunma
1-Tabiki sana saygı duyuyorum
2-Tabiki seni dinliyorum
3-Bu çok saçma (anlamsız, şaka gibi, delilik)
4-Sadece şaka yapıyordum
5-Gerçekten seni yargılamıyorum
Geçersiz kılarken aynı zamanda kendinizi suçlu hissetmenizi sağlamak
1-Ben sana yardım etmeye çalıştım
2-En azından şunu yapabilirdin. .. söyleyebilirdin. .. teşekkür edebilirdin. .. anlayışlı olabilirdin. .. gibi
3-Senin için uğraşıyorum, üzülüyorum, kendimi harap ediyorum, çaba sarfediyorum. .. gibi..
Sizi tecrit etmeye çalışmak
1-Bu şekilde düşünen (hisseden, davranan) tek kişi sensin.
2-Başkaları önem vermiyor, sen niye veriyorsun?
3-Herkes böyle yapıyorken sen nasıl farklı yaparsın?
4-Niye herkes gibi normal biri değilsin?
5-Zaten seni sokakta bulduk, sütçü getirdi, bizden değilsin, doğumda karıştın... gibi...
Duygularınızı küçümsemek
1-Şaka yapıyorsun değil mi?
2-Ciddi olamazsın
3-O kadar kötü değildir
4-Yaşamın o kadar kötü olamaz
5-Belki de biraz abartıyorsun (zorluyorsun, kötü bir günündesin, yorgunsun, iyi düşünemiyorsun.. .)
6-Bu kadar üzülecek bir konu değil
7-Bu kadar kendini harap etmeye değmez
8-Boşver, unut, önemseme, umursama, ilgilenme, takma kafana
Mantık kullanmak
1-Bu kadar üzülmeni gerektirecek hiç bir neden yok
2-Mantıklı davranmıyorsun
3-Bu şekilde hissetmen hiç bir işe yaramıyor
4-Elimizdekilere (pozitif ve negatif gerçekler) bir bakalım.
5-Hadi biraz gerçekçi olalım
6-Üzerinde biraz daha düşünmeyi dene
Sizi yargılamak ve isimle çağırmak
1-Amma sulugözsün
2-Sende ciddi bir problem var
3-Fazla hassassın
4-Aşırı tepki veriyorsun
5-Çok duygusalsın
6-Çok duyarsızsın
7-Konuşması imkansız birisin
8-Ümitsizsin
Kendinizi sorgulamaya itmek
1-Problemin ne?
2-Ne sorunun var?
3-Neyin var?
4-Niye herkes gibi unutup hayatına dönmüyorsun?
5-Niye hep böyle olmak zorundasın?
6-Bütün yapabileceğin bu mu? Şikayet etmek!
7-Neyin var, basit bir şakayı kaldıramıyor musun?
8-Bu kadar küçük bir olayın seni mutsuz etmesine nasıl izin verirsin?
9-Sence biraz abartmıyor musun?
10-Sence ağlamak (bağırmak, kızmak, sinirlenmek) bir çözüm mü?
Nasıl hissetmeniz yada davranmanız gerektiğini söylemek
1-Heyecanlı olmalısın
2-Suçlu hissetmelisin
3-Minnettar olmalısın
4-Teşekkür etmelisin
5-Şükretmelisin
6-Mutlu olmalısın
7-Memnun olmalısın
8-Bu konuyu artık burda bırakmalısın, kapatmalısın
9-Artık sussan iyi olur
10-Bu kadar üzülmemelisin
11-Bu kadar seni üzmesine izin vermemelisin
12-Unutmalısın
13-Kendinden utanmalısın
14-Babanla (annenle, büyüklerinle, öğretmeninle, yaşlılarla) bu şekilde konuşmamalısın
Diğer kişiyi savunmak
1-Belki de sadece kötü bir günündeydi
2-Eminin öyle demek istememiştir
3-Olayı yanlış anlamışsın
4-Eminim iyi niyetle yapmıştır
5-Mutlaka iyi bir sebebi vardır
İğnelemek ve Alay etmek
1-Oh zavallıcık, duyguların mı incindi?
2-Ne düşünüyordun ki? Dünya sana hizmet etmek için mi yaratıldı?
3-Dünya senin çevrende mi dönüyor sanıyorsun?
4-Kendini acındırmaktan ne zaman vazgeçeceksin?
5-Neyin var, bu gün gene yatağın tersinden mi kalktın?
6-Ne o açık denizde gemilerin mi battı?
7-Anasının kuzusu
Suçluluk Duygusu Yüklemek
1-Kendinden başkasını düşünmez misin?
2-Ya benim duygularım?
3-Acaba bir saniye durup başkalarının duygularınıda düşünebilir misin?
Filozofi yada klişe cümleler kullanmak
1-Zaman bütün yaralara ilaçtır
2-Her işte bir hayır vardır
3-Yaşamda mutlulukda var acıda
4-Zamanla bunu anlayacaksın
5-Yaşlandığında ne demek istediğimi anlarsın
6-Herşeyin bir sebebi var
7-Her şey olması gerektiği gibi
Duyabileceğiniz bir şekilde başkaları ile hakkınızda konuşmak
1-Onunla konuşmak neredeyse imkansız
2-Ona hiç bir şey söyleyemezsin, hemen alınır.
Tahammülsüz olmak
1-Bunları duymaktan sıkıldım, yoruldum, bunaldım
2-Aynı şeyleri tekrar edip duruyorsun
Bilginiz arttıkça bu tür yorumların, yaklaşımların ve tavırların daha çok farkına varmaya başlayacaksınız. Bu yaklaşımlar fazlalaştığında ve hepsi bir araya geldiğinde duygularınız ve düşüncelerinizden dolayı kuşku duymaya ve kendinizde ne sorun olduğunu düşünmeye başlarsınız. Eğer insan fazlası ile bu duruma maruz kalırsa çıldırma seviyesine gelebilir, özellikle bir kişinin başkası üzerinde uzun dönemli kontrolü ve gücü olursa. Örneğin çocuk - anne/baba, dini lider-cemaat, patron-eleman, karı-koca gibi ilişkilerde görülebilir. Kişi aşırı derecede hassas, zeki ve kendine güveni az ise bu tür bir durum içinde duygusal olarak zarar görme ihtimali artar, çünkü duyguları Geçersiz Kılmak kişinin kendine olan güvenini yok eder ve kendini sorgulamaya iter. Bu doğal olarak daha fazla güven yitirmesine yol açar. Duyguları Geçersiz Kılmak bir insanın Gerçek Kimliğine yönelik ciddi bir saldırıdır. Fakat ne yazık ki çoğu kişi problem olarak bile görmez.
Savunma ve Geçersiz Kılma
Bütün Geçersiz Kılma yaklaşımları aslında psikolojik bir saldırıdır ve insanlar kendilerine saldırıldığında içgüdüsel olarak ya karşı tepki vererek yada geri çekilerek savunmaya çalışır. Eğer kişi sürekli olarak geri çekilirse kendine olan güvenini yitirir ve bu zamanla kişinin kendini güçsüz hissetmesine, depresyona girmesine yol açar. Diğer tarafta ise sürekli karşı saldırıda bulunmak kişiler arasında ki anlaşmazlığı arttırır ve saldırgan olmakla suçlanmasına neden olur.
Hem bilgisel zekanın (IQ) hemde duygusal zekanın (EQ) gelişmiş olduğu durumlarda bu savunmalar olmaz. Sağlıklı bir tepki saldırgan olmadan açık ve öz olarak kendini ifade edebilmektir. Örneğin, kişi duygularını "Kendimi yargılanmış hissediyorum ", "Kendimi ciddiye alınmamış hissediyorum " yada "Kendimi umursanmamış hissediyorum" tarzında cümlelerle ifade eder. Dikkat ederseniz burda kişi "Sen beni aşağılıyorsun ", "Sen beni küçük görüyorsun" yada "Beni ciddiye almıyorsun" gibi kişiye yönelik sözlü saldırılardan kaçınır ve kendi duygularını açık ve net olarak ifade etmeye çalışır. "Sen" ile başlayan cümleler her zaman karşınızdaki insanı savunmaya iter ve sonuç getirmez. Oysa "Ben" ile başlayan cümleler kişinin sizin açınızdan olayı görmesini sağlar ve sonuç almak daha kolaylaşır.
Duygularınız ile ilgili açık sözlülüğünüze ve dürüst yaklaşımınıza karşınızdaki insanın nasıl tepki vereceği aşağıdaki faktöreler bağlı olarak değişir:
(a) Size ne kadar saygı duyuyor
(b) Duygularınıza ve size ne kadar değer veriyor
(c) Ne kadar kendine güveni var ve ne derece savunmaya çekiliyor
(d) Ne kadar sizi değiştirmeye yada kontrol etmeye çalışıyor
Bütün bu bilgiler sizin için neyin daha iyi olduğunu seçmenizde yardımcı olacaktır.
İnsanların sizi incitmesine izin vermemeniz dileğiyle
__________________