Bilir misiniz efendim, şikâyetim var yaşamdan ve insanlardan yana. Biraz da kendimden yana. Diğer insanlar gibi dini birikimim belki fazla değil ama yüreğimdeki sessiz çığlıklarımı bir sizin duyacağınızı biliyorum bu yüzden bir size yağdı kıraç topraklarda kuruyan duygularım Biliyorum ki siz sesin içindeki, ruhun içindeki samimiyetin alfabesinde duyarsınız samimi hıçkırıkları
Bilir misiniz efendim, buralarda suçsuz masum bir sürü çocuk öldürülüyor
Derdi, savaşın ölüm kokan sesinde büyümek
Derdi, kan kokusunda nefes almak
Derdi, vahşete bereket olmak
Derdi, güneşe bakması gereken gül yürekleri koyu renklerinde boğmak olan,
Yüreği kötülüğe dönmüş sözde insanlarca, masumlar yok ediliyor yaşama hakları ellerinden alınıyor. Analar evladını yavrular analarını ateş misketlerinde bir oyun misali tek tek kaybediyorlar. Ve hiçbir ALLAHIN kulu günahsız çocukların suçsuz halkın bu ateş oyunundaki gönülsüz katılımlarına dur diyemiyor Ben de! ! !
Bilir misiniz efendim, buralarda kuldan utanmayan ALLAHTAN korkmayan insanlar var. İftiranın cehennem rengi tablolarını yüreklere ateşin kızıl alevinin korunda saplayanlar var. Dış görünüşü yürekle bağdaştırıp darağacında cellat görevi yapanlar var Susmak iftirayı kabullenmek susmamaksa kulaçlarını attıkça dibe dalmak oluyor. Hani ne yapsan suç derler ya! ! !
Bilir misiniz efendim, evladın anaya babaya vefa ve saygı duruşu çizgi dışında artık 'Yanınızda ihtiyarlıyan ana ve babanıza Of bile demeyin' Ayeti içindeki ince sızıyı bizler bilirken, şimdilerde anaların yüreği dağlanıyor evladının dudaklarından çıkan acı kelimeleri duydukça. Yüreğimizin yıkılmaz kaleleri babalar ise surlarında ki yaşam koşturmalarının telaşlı izlerini taşıyorlar. Bu yalan dünya için süren kargaşada yavrularımızın da bizlerin de yüreğinde maneviyatın ihmal edilmiş soluk rengi yansıyor yaşamımıza. Kimbilir belki de saygısızlık duvarını yavrularımızla biz birlikte örüyoruz farkında olmadan.
Bilir misiniz efendim, komşusu aç iken tok gezen bizden değildir demişsiniz. Hiçbirimizin birbirinden haberi yok. Sokakta çocuklar nefeslerindeki açlık kokusunu bali ve tiner çekerek gideriyorlar. Onlar günümüzün şanssız biçare masum kayıpları.. Onların yüreği ruhu bedeni üşüdükçe benim insan yanım yanıyor utancın biçare tonunda.
Bilir misiniz efendim, nefsimin en çekici renginde ikilemlerin kıskacında kalıyor ruhum. Aslında her insan gibi yüreğim ve aklım doğruyu biliyor hissediyor ama bazen nefsimin dokunuşlarında çizginin yanlış tarafına taşabiliyorum. Ama biliyorum ki hatalarımla ve doğrularımla insan yanımı ruhumun temellerinde daha güvenli yerlere oturtacağım İçimdeki kızın çığlığını kimseye duyurmak istemiyorum bir sana hep sana yakarışım sultanım duy sesimi
Bana dua eder misiniz efendimiz. Yüreğim yalancı dünyanın yalancı kıpırtılarında çizik çizik oldu Kanadıkça duvarlarımdaki azim rengi soluyor kanadıkça gücüm tükeniyor Sabır ilmeğinin en hassas yerini dokurken yüreğim telaşın hüzün tonunda çırpınıyor güven ormanım Sizin o merhamet dolu, güller kokulu, güneş sıcaklığındaki yüreğinizden çıkan duayı almak için nefsime de küserim SÖZZZ Yeter ki kimsesiz yüreğime kimsem olan duanızı hissedeyim
Efendimiz, sultanım, nurum, Yüce ALLAHIMIN en sevgili kulu, PEYGAMBERİM, mektubumun içine size hasret büyüyen en değerli gülümün kokusunu bırakıyorum
Gecenin koynunda asılı kaldı ruhum Sana dokunurken, yüreğindeki yorgun rüzgârın yelesinde nefesin olmaya çalışırken duydum iç dünyandaki savaşın yalnızlığa gark edilmiş çığlığını
Yaşamın dallarına takılırken içindeki vaveyla, bir dünya yaratan kocaman yüreğinde tanıdım seni Çocukluğuna dair eksik gülüşler, gençliğindeki şefkati eksik zamanlar ve hikâyemizdeki kader seremonisinin onurlu çoğalışında bildim seni... Belki yılların gamzeli duruşunu sığdırdık susturamadığımız coşkuya, belki de açlığımızın kısır döngüsünde ıslattık ağdalı düşlerin kıyısız deniz ninnilerini... Ama hep birbirimize yaslanırken bulduk dost sesimizin vefa kucaklaşmasını
Maskeli masalların yanık tenli kollarında sallanırken uçurum kokulu inlemeler, biz hep bir gerçeğin şefkat zırhlı vadisinde büyüttük geleceğe akacak ırmağımızın masum, kırgın, yorgun kollarını Cesur olan senin çocuk yanın mıydı yoksa benim büyüklüğünde düştüğüm gizemli dalım mıydı bilmiyorum Cesaret denen kelimeyi bir papatyadan kopan beyaz yaprağın bedelinde öğrendiğim gündü gerçekten kanatlarımı çırpmaya başladığım gün Senin kanadında saklanan korkularının bende çoğalacağını öğrendiğim gün ise yaşamın ipini tutan ellerimin titrediği andı
Hadi dost gayret et
Sen bana yaslandıkça gökyüzündeki umut dolu yıldızların ruhundaki tüm dehlizlerden geçeceğini unutma ki ben yitirdiğim tüm düşlerimi sen de yeniden keşfedeyim Ve bu keşfedişin nabzında yaşamın manasını taşıyalım gerçek olan âlemin sonsuz çoğalışına
Hayatın içindeki tüm bencilliklere inat tut rengi gökkuşağına rakip uçurtmamızın menzilinde akan umudun en delikanlı ellerinden Ve yüreğindeki şifresi karışık ama sadece senin bulabileceğin o sese dokun O ses içindeki seni yalnızlığında hapseden öyküye taşıyacak Sonrası inan toprağında gök masalını dinleyen kocaman yürekli bir çocuğun yaşama kafa tutuşu kadar masum ve güçlü bir dokunuş olacak
Yağıyorum dost
Şimdi
bir yıldızın sınırsız umudunda
güneşi özledikçe ay ışığının sıkılgan tenine dokunma zamanı
Şimdi
şiir ülkemde bulduğum gücü
külünde kaf dağı doğuran sancılarına umut ekme zamanı
Şimdi
üşüyen gözlerindeki sağanağı
atlasın kanatlarındaki kızıl güller diyarında yıkama zamanı
Akıyorum dost
Yürek ülkendeki topraklarının sınırsızlığına akıyorum ki ormanındaki yangına yüreğimi koyayım Koyduğum yüreğimin külünde senin nasırlı bakışlarına yağmur olup yağayım Ve ıslanan nefes alan her yanın benim susuşum olsa da sen de çoğalacak filizlerin özü olayım
Alıyorum dost
Gecenin koynundan alıyorum asılı kalan ruhumun aymaz ironisini Ve aktıkça yarınımıza huzur olacak anları sağıyorum atlasın süt beyazı inlemesinden
Sonrası, birbirine sığınan yol arkadaşlarının yaşamın göbeğine sızan haritaya dem olma vakti
Sonrası, yaşamın yürek ülkesinde bir gecekondu bulup gökdelen düşlerimizi duvarlarımıza çizme zamanı
Unutma !... Çizdiğin her resim, sendeki çığlığı sana taşıyacak bir devinimin kınında umut saklı kılıcın gücü ve keskinliğindeki özeti olacak
Saatin tik tak ları, beynimin en kuytu noktalarında yol alıp, kalbimin vadilerinde yankılanırken, yetişmesi gereken bir yeri varmış gibi, beni de peşinden sürükleyen zamanın durmasını, geçenin, zaman mı yoksa eksilen yaşamımmı olduğunu anlayamadığımdan, beni dünden kopartıp bilinmeyenin kucağına attığı için, zamanın zincirlerini, manevi bir elle kırmak istiyorum.
Yaratıldığı günden beri, görüp geçirmiş bilmiş bir öğretmen edasıyla, dünya okulunun öğrencisi olan bana, güne gülerek başlamayı, günler geçerken yaşlanmamayı, ölmek isterken yaşamayı, hayalleri besleyen rüyaları, kalbin gök kubbesinde ki ayrılıkları, aşka nefes veren dokunuşları, gülerken gözyaşlarını saklamayı, severken âşık olmayı ya da âşıkken sevmeyi öğretir. Bu öğrettiklerini ise bazen yapmamayı ve yaşamamayı da hissettir.
Avucumun içine koyulmuş emanet para gibi zaman. Cimrilik edip kullanmasam da bozuk para gibi harcasam da tüketemiyorum. Tükettiğimi düşündüğüm zamanlarda ise, aslında tükenenin kendim olduğunu anlıyor ve kendimi içi boş kumbara gibi hissediyorum.
Duygu âlemine açılan kapının, uzaktan kumandası gibi zaman. İçeri girmek için tıklatmama gerek yok. Dinlediğim şarkının nakaratında, aşkın büyüsüne kapıldığımda, yapılan haksızlıkları hatırladığımda, hiç olmayacak hayaller kurduğumda, görmemem, söylemem, yapmamam ve en önemliside düşünmemem gereken duyguları hissettiğimde, kapı açılır ve zaman tünelindeki yolculuğumda başlar.
Bilmelisin ki, beni geçmişe götürüp düşüncelere yelken açtırdığından, ileriyi düşünüp kaygılanmama sebep olduğundan dolayı sevmiyorum zaman seni. Güneşin doğacağını, yağmurum yağacağını, insanların seveceğini, yüzlerin güleceğini, kısacası hayatın devam edeceğini bilsem vicdan mahkememde yargıladıktan sonra idam ederdim seni. Bencilce bir davranış olduğunu biliyorum ama bana bencil olmayı öğreten sensin. Yaşadığım gün, dünün bir parçası olduğu için, yarınlarda bugünlerden bir iz bulacağım kesin. Bundan sonraki yaşayacaklarımda farklı duygular hissetmeme izin vermen dileğiyle
Yaşamımıza güneş gibi doğan kitap, sisli beyinlerin vadilerinde, aklın ucuna dokunup, akıl kapısının kilidini açar. Gönlün penceresine vuran sabahın ilk ışık oklarında, müspet duyguları birer birer yeşertir. Kalbin engebeli, bariyerli ve dikenli yollarında sevgi tomurcukları açtırır. Ruh kanatlanıp gökyüzüne uçmak istediğinde, ufkun sonsuza uzanan bir habercisi olur.
Kitaplar yaratılış gayemizi anlamada yol haritalarıdır. Her bir sayfada günümüzü buluruz. Sevinip üzülür, güler ya da ağlarız. Her bir bölümde muhasebemizi yaparız. Zararlarımızı, hayattan koparttıklarımızı, yaşamın bizden çaldıklarını, hayal kırıklıklarımızı tartarız. Her bir bölüm sonu ise, bize ölümümüzü düşündürür. Sevaplarımız ve günahlarımızın neticesinde cennet veya cehennemi yaşarız.
Yolumuzu kaybettiğimiz zaman, bir kılavuz veya can simididir kitaplar. Okumak ise, fırtınaya yakalanan maddi veya manevi duygularımızın sığınağıdır. Her kitap deniz feneri gibidir. Etrafını aydınlatırken yanlışlarımızda bizi ikaz eder, güzelliklerimizde ise gülümseyip göz kırpar.
Kitap bir sanat, onu okumak ise büyük bir ustalıktır. Herkes kendi akıl zenginliği nispetinde bunu becerebilir. Ve herkesin kitap okurken sahnede aldığı rol başkadır. Kimi anlatılan gün batımında, gemilerini yakmıştır dönmez geriye. Kimi gökyüzüne merdiven dayayıp, dokunmak istemiştir güneşe. Kimi ise Rabbinin büyüklüğünde, küçüldüğünü hiç olduğunu hisseder gönlünde.
Aslında okumayı bildikten sonra dünyada bir kitaptır. Okuyup da bitiremeyeceğin bir kitap. Çünkü bu kitap her gün yeniden yazılır. Rüzgârda savrulan her yaprak, yağmur sonrası oluşan her gökkuşağı, güneşe âşık olup sevgisini tomurcuklarıyla gösteren her dal, bize "bizi oku" der.
O zaman vakti gelmiştir, şemsiyelerimizi başucumuzdan fırlatıp atmanın. Bırakalım, aklımızın ve gönlümüzün kıraç topraklarına yağmur gibi yağsın kelimeler. Okuyamadığımız zamanı telafi etmek içinse, sırılsıklam olalım. Açsın çiçekler baharı beklemeden. Dilimizde umut türküleri, bakışlarımızda sevgi pırıltıları, geleceğe iki kere daha güvenle bakalım.
Yağmur ıslatmıyor hiç,
Parmakları usulca kayıyor saçlarımdan
Birer "Nokta dokunuş" damlaları.
Yerden sıçrayışlarında sarılır paçalarıma;
Ayırmaya kıyamayışım ondan
Seni sevmenin hürriyetidir
Sokaklara gülümsemek günün her saatinde
Ve tutmak isteyişim her işin ucundan
Çocuklar daha bir sokuluyor sanki!
Bugün bir ufaklık makas aldı yanağımdan
Gözlerimle buluşup, gülüştük karşılıklı
Sanki içimde bir duvarın arkasından
Kapı açılıvermiş de
Çıkmışım dışarı
Seni sevmenin suyu daha lezzetli
Havası alabildiğine göğüs dolusu
Ağaçları boy boy toprağın elleri
Kedilere bile:
-Aman dikkat edin, diyorum
-Sağınıza solunuza!
Seni sevmenin de latifesi bu olsa
Kahvaltıya oturdu kadın, kuşluk vaktiydi.
Yalnız, hüzünlü, kıpırtılı
Daldı gözleri, karşı evin bacasından çıkan dumanlara.
Gökyüzünde raks ederek,
Hüzün bulutlarına karışıyordu dumanlar.
Ağladı, ağlayacak sanki bulutlar; kadın gibi
Büyüdükçe büyüdü lokması ağzında,
İçindeki boşluk misali
İlk tuttuğu el geldi aklına birden,
Yıllar önceydi, küçücük bir kızdı kadın o zamanlar;
Sevgiyle tuttuğu parmakları hiç bırakmadı,
Parmaklar onu bırakıp gidene kadar ebediyete
Yıllarca tutmadı kadın böyle sıcak bir el;
Tuttuğu hoyrat bir elden başka
Çok başkaydı bu el, sıcacıktı.
Hüzün bulutlarına daldı gözleri yine,
Yanaklarından süzülen yaşlara engel olamadı kadın.
Haşin bir rüzgâr çıktı, topladı bulutları.
Bir suret oluştu gökyüzünde, ağladı bulutlar.
Sen geldin aklına
Çıktı dışarıya kadın,
Ağladı bulutlar, karıştı gözyaşlarına
Cümleler doğrudur sen doğru isen
Doğruyu bulamazsın sen eğri isen
Cümleler eğridir sen eğri isen
Bakamazsın ki doğru sen eğriysen.
Doğruluk imandan gelir
Yalansa şeytandan
Doğruların yardımcısı Allah
Yalancıların yoldaşı şeytan.
Hiç doğrularla yalancılar kalır mı yan yana?
Nûr söndürürken nârı
Durur mu nâr, nûrûn gölgesinde
Ne zamanki yaklaşır nâr, nûra.
Kaynar kazanda kaynar
Cismi düşünceleri
Hidayet te erişirse nâr dönüşür nûra
Nice nârken nûra dönenler var.
Nûrkende nârâ konanlar
Allah'ım bir anlık gaflet nelere bedel.
Bir anlık celallik
Ederken hayatı nâr.
Nûr yaklaşanı cezbeder
Nâr yaklasanı yakar aldatır.
Her zerre hakkını alacakken
Kurtuluş ne zordur nârından Rabbim.
Şehitlerden bile kaldırılmıyan
Kul hakkı.
Beni kul hakkı olmadan huzuruna al!
Bütün yaralarımı şefkatinle sar.
ÜLKÜ BAHÇESİ
Ne kadar yalanlarla gerçekleri örtmeye kalksada bazan kişiler..Aslında vijdanlarıyla başbaşa kalınca boncuk boncuk terlerler..Ya da aman sende derler..Kalpleri akılları kabul ederken keçi gibi inatlaşır kabullenmezler..Çalarlar karayı..
.....Doğru sözü anında farkedip can kulağıyla dinleyenler..Özü güzel olanlardan kötü söz çıkmaz..
...İçtekiler daima taşarlar dışa..Gülden gül kokusu etrafa yayılır...
...Soğan ve benzerlerinden de o kokular..
...Hiç balla, sirke aynı tatta olur mu?
....Bilenlerle bilmeyenler bir olurlar mı?
...Allahtan korkanlarla korkmayanlar bir olurlar mı?
......Allahtan korkanlardan yanlış söz çıkar mı kalpleri Allah korkusuyla çırpınırken ..Her an tevbe halindeyken ..O nun huzurunda durur gibiyken dışta halka ama manen haklayken hayır o kişi hakkı anlatır yada susar..
....Çok konuşanları dinlerken ileri geri çok defa onların yerine tevbeye geçiyor kalbim...Kul hakları ..Dille incitmeler arttıkça artar...,,
...Boşuna yaratılmadık başı boşta değiliz..Ya doğruyu konuş yada sus denir ne güzel söz aslında anlayana..
...Her zerremiz bize şahitlik edecek o günün geleceğini bilen hiç yalan konuşur mu? şaşarım..Ve incitir mi aklı varsa..Şehitlerin dahi üzerinden kalkmayacakken kul hakkı..
Dosdoğru olmayıp birde ileri geri sözlerle yanıltmaca ve yakıştırmalarla insanlara kötü damgasını vurmak isteyenler ..
Doğruların yardımcısı şahiti Allah tır asla dönmezler sözlerinden..
Yalancıların dostu arkadaşları şeytandır, döneklerdir asla güvenilmez sözlerine..
Bu günde böyle yazmak geldi içimden niyetim kimseyi incitmek değil..Rabbim kul hakkıyla beni hesaba çekmesin ..
Allah'ım sev sevindir bizleri bizleri istediğin gibi hayırlı ameller işleyen..Sana layık kullarından eyle amin..Allah'a emanet olunuz selam ve dua ile...
Bir benmiyim maskeler takmak zorunda bırakılan...Bir benmiyim zoru,hemde en zoru tek başına yaşamak zorunda birakılan,bir benmiyim... ?
Bir benmiyim hala kimlik savaşı vermek zorunda olan, bir benmiyim sorumluluklar zincirinde prangaya vurulan...Bir benmiyim içindeki beni susturan,sessiz haykırışları feryada dönüşen,yine feryatları sessizce kendine dönen...
Bir benmiyim başka hayatları görüp,görmüyormuş gibi yapan,devekuşu misali yaşamak zorunda bırakılan....Ne zaman doğdum,ne zaman büyüdüm,farkına varamadan ne çabuk geçti zaman.Yarınlara ertelendi hep umutlar,yarınlarda arandı gelecek diye beklenen mutlu zamanlar....Bitmeyen yarınlar,tükenmeyen umutlar,bir türlü gelmek bilmeyen mutlu zamanlar,Yinede yorulmadan,sabırla beklenen yarınlar,yarınlar,yarınlar...Hep varolacak yarınlar.
Ne tez geçti ömrüm,yaşlandım farkına varmadan...Aslında yaşlanan bir benmiyim,binlerce umut,binlerce istek,binlerce mutluluk,sabrın erdemine varan duygular,onlarda yaşlanmadımı benle beraber...Bir inatlaşmadır gidiyor bende,tıpkı donkişot misali yel değirmenleri ile savaşıyorum gözüm açık..Kurtlarla,kuzunun savaşı var kuzucuklar adına...
Bir benmiyim yaşamla dansetmekten vazgeçmeyen,yorulmadan müziğin ritmine ayak uydurmaya çalışan...Tüm yoğunluğu hissederek yaşam ahengini oluşturmaya çabalayan...
HAYIRRR...Binlerceyiz biz,sesiz kalmak zorunda bırakılmış koskoca bir orduyuz,içlerimizdeki sesleri susturmak zorunda kalan koskoca bir orduyuz biz..Kimliğini yalnız kendinin bildiği,başkalarının verdiği kimliklerle yaşamak zorunuluğu olan bizler...Şairin dediği gibi soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlar,incecik elleri,kocaman yürekleriyle varolan,ama varlığını kabul ettirmekte zorlanan kadınlar,yaşam standartlarını başkalarının belirlediği kadınlar..
İş kadını oluruz,temizlikçi oluruz,bulaşıkçı,aşçı oluruz...
Yeri gelir yar oluruz,yeri gelir sevda oluruz....
Ana oluruz,eğitmen,öğretmen oluruz...
Herşey oluruz birden,hiçbirşey oluveririz aniden.....Kimse sormaz birçok vasıf yüklenir küçücük omuzlara,bir çok ölçü hep bize göre,Yakıştırılmayan tek bir ölçü vardır İNSAN olduğumuz...Kimse bizi cinsiyet gözetmeksizin görmek istemez,Oysa biz sadece önce insanız.
Bu günün Türkiyesine,çağ atladığından söz edilen ama bugün bile bunların konuşulduğu o güzel ülkeme ve insanlarına...Üzgünüm ben hala kimliksizim...Benim hala bir adım yok.
Neler oluyor bize?...Sevgi saygı yerini niye dolar,euro,TL seslerine terk etti.Söyleyemiyoruz görgüsüzlük olmasın diye ama,biraz daha pervasızlaşsak birbirimize kaç paralık adamdın,kaç paralık insansın,kaç paralık annesin,kaç paralıksın be insan,paran yoksa insan bile değilsin falan gibi söylevlere giricez.Nerde bizim insani hasletlerimiz,nerde insanlığımız,nerde?...
neler oluyor bize kafamıza balkabağımı düştü,düştüde yıldızlarımı sayıyoruz?Paylaşmak ve bunun verdiği mutluluğun doyumunu yaşamak,Yetinmek,benim var ondada olsun diye düşünmek...Nedir bu arsız açgözlülüğümüz.Nereye gidiyoruz.
Hırslarımız...Kırıyor,kırılıyoruz ne uğruna?Radyoda bir şarkı( bir demet yasemen aşkımın tek hatırası) ,şimdilerde ise son model araba hediyem..,takı vesairesi sana olan aşkımın ifadesi...
Ne değişti yine her azamız aynı,insanlığın ilk başlangıcındaki gibi hiçbir farklılık yok.Çağ atladıktamı başımız bozuldu,niye hiçbir şey eskiden olduğu gibi kokmuyor,lezzetinde farklılık var.Gençliğimin başlangıçlarında ,tam o delikanlılık devrelerimde paylaşmanın hazzı yaşanırdı.Paylaştıkça dindirirdik yokluk yanlarımızı,sustururduk paylaştıkça acılarımızı.Birlikteliklerimizi paylaşım ve özveri ile tanıştırdıkça çoğalırdık biz...
Doğan kardeşlerimizi,Kemallettin Tuğcularla değiş tokuş yaparak,teksas tommiksleri cep fotoramanlarıyla değiş tokuş yaparak siyah beyaz resimli aşklara tanık olduk biz.Daha aşkın varlığını bilmezken sevginin gizem dolu yolunda gezinirdik biz,Biz birbirimizi severdik.
Bugünün insanına,gencine o zamanın ruhuyla baktığım içinmi bu gerikalmışlık bende,yoksa doğru bakış bumuda ben çağ atlayamıyorum.Neerden çıktı bu geçmiş takıntısı bende...
Henüz internetler,cd,teknoloji vesaireler yokiken,bilmediklerimizi ansiklopedilerin o birinci sınıf hamur kağıda basılmış sayfalarında öğrenerek tüketirken gençliğimiz,gelecekte okuma aşkının yerini görselliğe terkedeceğini nereden bilebilirdik.
Paylasma arzusunun verdiği hazla,o çok mürekkepli teksir makinalarından çıkmış yazıları,yarında birileri okusun ,fikre sahip olsun diyerek,ebeveynlerin ışık ambargolarını mum ışığı ile deldiğimiz heyecanlı ,aç geceler zorunuz neydi acaba?
O..Bir ibadet anıymış gibi hazırlandığımız sinema matineleri,bazen iki film bir arada deymeyin keyfimize patlamış mısır,bağlar gazozu üzerine keyfimiz olurdu gıcır..Salya sümük şiş gözler filmin sonunda unutulmaz sahneleri,komşu komşuya yapılan film kareleri sohbetleri.Günlerce önceden hazırlanılan sinema muhabbetleri....
Bize ne oldu?
Salya sümük birlikte ağlayıp mendil tükettiğimiz,gülmekten krizlere girdiğimiz komşuluklarımız,okuma arzusu ile kitap değiş tokuş ettiğimiz delikanlılık erdemlerimiz,komşu kadınlarının, komşu kızını gelin etmek için yaptığı görev dağılımlarımız,acı günlerde tek yürek olan güzel insanımız..ne değişti.Değişen fiziki kimyamız değilse ,değişime uğrayan ruhsal zekamızmı?
Bugünlerde en çok neyi özlüyorum biliyormusunuz?Komşu teyze naciye teyzeyi,yaptığı etli ekmeği,mantarlı gözlemeyi..Hani sacı bahçeye kurardıfa anneme seslenirdi fatmanım çocukları alda gel,ekmekleri pişirmeme yardım et diye seslenişini..seniha ablayı ve o mis kokulu içine sevginin paylaşımını kattığın odun ateşinin olgunluğunda pişen ekmeklerini...
Hiç korkmadım ölümden. Azrail'in soğukluğu, buz gibi nefesi beni hiç ürkütmedi. Emanet olan ruhun teslimi gördüm son nefesi. Zamanı geldiğinde "Buyur" der ve "Bedeni toprağa bırakır gideriz" diye düşündüm.
Bu demek değil ki yaşamayı sevmedim ya da sevmiyorum. Aksine; çok seviyorum, dünyanın güzelliklerini de, çirkinliklerini de Çirkinliklerin olmayacağı bir dünyada, güzelliklerin değersiz kalacağına inandım ben. İnsanların, tıpkı dünya gibi, güzellikler ve çirkinlikler kutuplarının arasında, karınca misali sürekli hareketliliğini yaşadım ve izledim geniş kürede. Gün olup eziyetlerle, çirkinliklerle doluşan hayatlar, bir başka gün olduğunda güzelliklerde tavan yapabiliyordu. Zaten yaşama heyecan getirip sevdiren belki de buydu.
Yarın ne getirecek? Meçhul Az sonra ne olacak? Bilinmez Dün ne oldu? Bugünden başlayan yarınlar için, ibret alınacak güzellikler ya da çirkinlikler yaşandı
İşte size dünya İşte hayat Özeti yukarda.
Ölümden korkmadım dedim en yukarda ya; yanlış anlaşılmaya sakın! Kendim içindi o korkusuzluk Çevrem, ailem, akrabam, dostlarım, sevdiklerim için hep korktum, hep titredim. "Onlarsız nasıl yaparım?" diye sorguladım kendimi
Hayatın acı tecrübeleri geldi sonra İstatistikler oluştu yüreğimde, beynimde, ruhumda.
12 ay içinde dördüncü ayı kaldırmak istedim yeryüzünden. 11 ay olsun geçirdim içimden yılları. Kaşgarlı Mahmut'dan bu yana ne kadar sözlük varsa, içinden "Nisan" sözcüğünü kaldırmak istedim. Nisan ayını "Ölüm ayı" gördüm! Sevdiklerimin çoğunu nisanda yolcu ettim sonsuzluğa
Çeşitli yılları içine alan zaman diliminde; 14 Nisan'da dedem, 15 Nisan'da amcam, 16 Nisan'da babam, 17 Nisan'da kuzenim, 19 Nisan'da çok sevdiğim bir arkadaşım 30 günlük nisanda beş tane canım kadar sevdiğim insan yok oldu dünyamdan.
Hiç unutmadım babamın sözlerini mart bitimine yakın "Nisan geliyor" derdi ve eklerdi: "Kayıpsız atlatır mıyız ki?"
Atlatamadı, atlatamadık Kendisi de gitti sonsuzluğa nisanda.
Ya dün yaşadıklarım? Beni çileden çıkaran, "Neden böyle bir dünyada yaşıyorum" dedirten, cinnet seviyesine getirten olaylar
Babama ve tüm sevdiklerime, babamın ölüm yıldönümü olan 16 Nisan'da Kur'an-ı Kerim okutup dualar yaptırmak istedim. Bankaya uğradım, para çektim ve alışverişe çıktım. Önce lokum, şekerleme türü şeyler almak için bir tanıdık dükkâna gittim. Sahibi güler yüzle karşılayıp yer gösterdi. Ben çayımı isterken meramımı da anlattım elbette. Paket hazırlandı ve getirildi. Sahibi kahkahayla gülerek; "Baban, atan ölmemiş olsa biz bu parayı nasıl kazanırdık? İyi ki öldüler mi desem ki?" der demez, ellerimin ve dudaklarımın titrediğini, gözlerimin karardığını hissettim. Tabii almadan çıktım ve başka işyerinden aldım Ama ömrümün bir kısmını o "Dostum" dediğim dükkânda bırakarak
Kur'an okumak için tanıdık bir emekli din adamının yanına gittim sonra. Anlattım durumu. "Tabii!" dedi, "Allah rahmet eylesin! Şu emeklilikte bu ölümler olmasa biz de aç kalırdık!"
Düşündüm! Ne yapsam? Hakaret etsem; yapım müsait değil Gülsem; adam bana "Deli!" der "Gerek yok." dedim sadece ve çıktım. Çıkarken gözlerimden gözlüğüme damlayanları silmekteydim.
6 Eylül doğum günümdü. Gerek günlük yaşantımdan, gerek beni tanıyanlardan, gerek internette tanıştıklarımdan, kısaca hiç kimseden kutlama almamıştım. Hadi o doğum günü idi ve diyelim ki hiç kimse, doğduğum için, beni tanıdıkları için memnun değildi Ama ya bu? Ölüm!
Bugün gece yarısı sonrası, hayatta en çok sevdiklerimden biri olan bir arkadaşımla internette karşılaştım. Dışarıda yağmur, fırtına, yıldırım müthiş Her yıldırım düşmesinde modem kapanıyor ve tekrar bağlanıyorum. Zor şartlardayım ve bunalmışım iyice. Henüz 01.00'e gelmek üzere saat. Paylaşmak istedim arkadaşımla yukarda anlattıklarımı. Söyledim, bugün babamın gece saat 01.30'da ve tam o saatte rahmete kavuştuğunu. Ama konuşma başka konuya yöneltildi! "Duymamıştır" dedim, bir kez daha tekrar I ıh! 4 kez daha tekrarladım ve pes ettim
Şimdi aklıma geldi birden Ben bu satırları sadece kendimle paylaşmak için yazdım. Sabaha karşı başladım ve sabaha yakın bitirdim. Ama beni birazcık tanıdıysa dostlarım; asla bir başsağlığı yorumu almak için yazmadım.
Ben sadece olanları paylaştım. Dünyayı ve yaşam tarzlarını paylaştım. Duygularımı paylaştım.
Galibiyet ya da mağlubiyet umurumda değil benim! Kim galip? Kim mağlup? Hemen diyeyim... Hırs mağlup! Galip mi? Galip yok.
Bu duygulardaki hayatı ne mi yapıyorum? Hiç bir şey! İstemiyorum böyle bir hayat ben!
"Gülümseyin" diyor psikologlar. Hatta "Gülün" diyor. "Kahkahalarla gülün, her fırsatta gülün". Ruhumuzun vazgeçilmez ilacına bir yaygın sözle de işaret ediyorlar: "Bir kahkaha bir pirzolaya bedeldir!".
"Gülün, gülümseyin" diyor reklamcılar. Ürünlerinin resim hileleri ile pırıl pırıl hale getirilmiş haline, görselliğin tüm becerilerini de katarak imrenilecek görüntüler sunuyor ve "Bu ürünle hayata gülümseyin!" diyorlar.
"Gülün!" diyor atalar. "Ananızı ağlatmayın, güldürün." diyor babalar. "Gülümse ki, biz de gülelim." diyor komşular. "Gülmek sana yakışıyor." diyor şarkılar. "Gülümse ki sev!" diyor sevdalılar.
Radyoların sunucuları, televizyonların programcıları gülücüklerin insana etkisiyle başlıyorlar programlarına, arada kahkahalar da atıyorlar en seslisinden ve bitirirken de "Gülücükler eksik olmasın yüzünüzden" diyerek dualar ediyorlar.
Nerden mi aklıma geldi gülümseme ile ilgili yazı yazmak? Sahura yakın bir zamanda, çayın demlenmesi aşamasında minicik bir sohbet fırsatı bulduğum değerli arkadaşıma sordum: "Yazacağım yazımın konusu ne olsun sence?"
Düşünmedi bile! "Gülümsemeyi yaz" dedi.
O an konu bana cazip geldi ve "Sahi, neden olmasın ki?" dedim.
Meğer ne zormuş!
Sahurdan beri düşünüyorum Güleyim Güleyim; ama niçin güleyim? Çevreme bakıyor, gülmek için nedenler arıyorum. Keşke ırmak kenarlarında altın arasaydım da, hiç değilse zenginlik hayallerime gülümseseydim
Neden, niçin, nasıl, nerede, ne zaman güleceğim?
Kafam karışıyor Düşünüyorum Düşündükçe de gülmeyi unutuyorum
Ramazan ayında evine ekmeği borca alıp götüren işsizlere mi, yoksa eti bolca alıp götürenlere mi? Fırın önünde bir lokma hediye ekmek için bekleşirken dili dışarı çıkmış ağlamaklı çocuklara mı, yoksa lokması fazla gelip rastgele fırlatıp atanlara mı? İftarını lüks lokantalarda altın tozlu çorbalarla açanlara mı, yoksa altınından vazgeçtik evinde sıcak çorba bulamayanlara mı?
Kime?
Ben de isterdim ki güleyim
İsterdim ki yüce dinimin emrettiği fitreyi, zekâtı hakkıyla verenler olsun ki yoksullar da doysun. Gülümseyeyim yoksulların gülen yüzlerine...
İsterdim ki bol keseden yemin edenler yemin kefaretlerini hakkıyla versinler de, bu vesileyle doyuracakları yoksullar da doysun. Gülümseyeyim yoksulların sevinçli hallerine.
İsterdim ki çocukluğumdaki gibi tüm komşulara yemek dağıtılsın da, ben onların yediğini göreyim, onlar benim yediğimi görsün Gözler ve karınlar, bir de vicdanlar doysun.
İsterdim ki herkes o yoksul ve işsiz olanlar kadar paylaşımcı olsun. Onlar kadar minicik şeylerle mutlu olsun
tutuşturup yakıp gitmek şehirleri
sonra savurmak ardından
dört bir yana
ezelden ebede serpmek o külleri
yazmak var ya hani
delice öfkelerle
ağzına gelene tercüman edip kalemi
gecelerce tüketmek kelimeleri
sonra
al bastıran bir lohusa hummasında
sanrılara kapılıp
kırklara karışmak gibi yitip kendinden
ölümüne susmak var ya
volkan gibi büyürken
içindeki o hasret zehiri
hele
ahh hele
yüreğindeki çığlıkları bastırarak
gülümsemek yok mu
o gülümsemek
öldürüyor beni...
umudun incecik dallarına tutunan
avunmanın zavallı beterliğinde
saçma sapan muhabbetlerle
dinlemek var ya hani
için kan ağlarken
bir başka dertliyi
sığınmak var ya
hayra yorulmayan rüyalara
hani
özlemek
iftarda ilk nefes tütün
ve zehir zemberek bir çay gibi
göz göze
sussaydık seninle
yılları ödünç alarak ömrümüzden
her nefes
bir şiir
her şiir
bir mevsim
ve her mevsim
hazandan ibaret olsaydı
bu kış arefesinde
sonra biz yine
hep hasret çiseleseydik
razıydım
yarı açık pencerden giren rüzgara bıraksaydık savrulmaları
uçuşan perdelerin kıvrımlarına gizlenen suslar ah etseydi yerimize
avuçlarımızda kendini unutan çay bardakları soğusaydı varsın