DermanAbi

DermanAbi

Üye
18.11.2004
Çavuş
1.805
Hakkında

  • Arkadaşlarımın annelerinin değerini anladıklarında,
    bunları onlara söylemeyecek kadar geç kaldıklarını
    dile getiriyorlar...

    Bildiğimiz Halde, Kaybettiklerimizi Değerini Olmayınca Anlıyoruz... Emeğine Yüreğine Sağlık Güzel Yürekli Arkadaşım...
#22.04.2006 05:23 0 0 0
  • Değerli CanımDostlarım. Bölüm Sorumlusu Olarak Fikriniz Tasvip Ediyorum Çok Haklısınız, Ancak Bu Konu Bir Süre Burda Kalsın. Katkıda Bulunan Diğer Değerli Dostlarımızda Okusun Sonra Gereken Hassasiyeti Göstereceklerinden Eminim. Dediğiniz Gibi Aynı Anlam ve İfade Taşıyan Bir Çok Konu Açılıyor Ve Bunları Birleştirmek Seçmek Zaman Alıyor... Konu açmadan Önce, açacağımız Bir Konunun Bir Cümlesini yada Kelimesini Arama Yapılan Yerde Aratalım Sonra Açalım. Ve Bu KONU AÇMA GEREKSİNİMLERİ HER BÖLÜMÜN EN ÜST KISIMINDA BELİRTİLMİŞTİR... Anlayışınız İçin Çok Teşekkür Ederim...
#21.04.2006 16:11 0 0 0
  • Konu: Can Muhammed
    Güzel Emek ve Paylaşımların İçin Çok Teşekkür Ederim...
#21.04.2006 15:14 0 0 0
  • Allahın Varlığı İle Çelişkiye Düşmek; Bir Müslümanın En Büyük Eksikliğidir. Ancak Allahın Varlığına Dair Öyle Alametler vardır ki; Görmemek Mümkün Değildir, Eğer ki; i İnsanın Gözleri Açık Kör İse Mevlam Ne Yapsın. Bu Değerli Payalışımın İçin Çok Çok Teşekkür Ederim...
#21.04.2006 12:58 0 0 0
  • Konu: Azıcık
    Yüreğine Sağlık. Güzel Değerli Arkadaşım. Koştukların Yürek Olmaması Dileğiyle...
#21.04.2006 12:54 0 0 0
  • Ebû Ümâme (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir ki: Rasulullah(s.a.v.) Efendimiz yemekten sonra şöylece duâ etmişlerdir:

    "Elhamdulillahi kesiren tayyiben mübâraken fihi ğayre mekfiyyin vela muvedda'in vela müsteğna anhu Rebbena"
    (Yâ Rabb! Sana hiç bir sûrette kâfi görmiyeceğimiz ve dâima yapmağa devam edeceğimiz ve hiç bir surette bırakmıyacağımız ve kendisinden hiç bir vakit istiğna göstermiyeceğimiz bir hamd ile sana hamdederiz. Sen bizim Rabbimizsin; ni'metin her türlüsü ile bizi besleyen, yaşatansın)
#21.04.2006 12:32 0 0 0
  • İnsanların yaptığı sahte paralar kadar, paraların yaptığı sahte insanlarda vardır. Bu sahtekarlığın olduğu bir alemde varlıkları ve güzellikleri kabullenmek kolaymı... Yüreğine Sağlık Güzel Yürekli Arkadaşım...
#21.04.2006 12:28 0 0 0
  • Canım Arkadaşım Öncelikler Emek ve Değerli Sunumların İçin Çok Çok Teşekkür Ederim. Uzun Bir Zamandır Bizleri O Kıymetleri Emeklerinden Mahrum Ediyorsun Umarım Olumsuz Birşeyler Yoktur... Devamını Beklemek Umuduyla...
#21.04.2006 07:26 0 0 0
  • Allah Dua'yı Dilimizden, İnsanlığı Yüreğimizden, Merhameti Gayretimizden, Sabrı İçtenliğimizden Eksik Etmesin... Bu Kıymetli Sunumun İçin Yürekten Yüreğe Teşekkür Ederim...
#21.04.2006 07:24 0 0 0
  • Öncelikle Güzel Bir Konu Açtığın İçin Sağolasın. Ve Öncelikle Konuyu Açan Kişinin Ne Düşündüğü Önemli... Sen Ne Düşünüyorsun..?
#20.04.2006 17:09 0 0 0
  • HZ. PEYGAMBER'İN HANIMLARI

    1. Hatice (r): Hz. Peygamber'in (sav) ilk evlilik hayatı, Hz. Hatice validemizle başlar. Onunla evlendiğinde, Efendimiz'in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40'tır. Yani aralarındaki yaş farkı, 15'tir. Onun, Hz. Peygamberin yanındaki yeri, diğerlerinden biraz farklıdır. Risâletini tebliğde O'nun yanında olmuş, bütün insanların terk edip, O'nunla alay ettiklerinde O'na teselli vermiş, hattâ Hz. Peygamber'e ilk vahiy gelmesi esnasında böyle bir şeyle ilk karşılaşmanın verdiği heyecanla ürpermesi karşısında hiç tereddüt etmeden şu gönül okşayıcı ve heyecan yatıştırıcı sözleri söylemiştir:

    "Sana müjdeler olsun! Allah'a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir vakit utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabana bakarsın, sözün en doğrusunu söylersin, işini görmekten aciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandırmayacağını kazandırır, misafiri en iyi şekilde ağırlarsın, Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında, halka yardım edersin."

    Bu nâdide kadın, aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü, Hz. Hatice'nin ölümü karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber'in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet bulduğu eşi Hatice'nin vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, hüzün yılı denilmiştir.

    Resulullah'ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nâdide kadından olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah'ın yaşı 50'dir. Yani Hz. Peygamber evlilik hayatının büyük bir kısmını ve aynı zamanda gençlik ve olgunluk yaşlarını, sadece ve sadece, kendisinden 15 yaş büyük olan bir kadınla geçirmiştir.

    2. Sevde binti Zem'a (r): Bu hanımı da ilk Müslümanlardandır. Kocası Habeşistan'a yapılan hicretten sonra vefat etmiş olup, kimsesiz kalmıştı. Efendimiz, onunla evlenerek, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz'in nikahı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu. Ve Allah Resulü'yle evlendiğinde yaşı 55'ti. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu evlilikteki asıl amaç, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir kadının elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.

    3. Aişe (r): Resulullah'ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındır. O, daha sonra halife olacak olan Hz.
    Ebubekir'in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Aişe çok zeki bir nâdire-i fıtrat ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber'i temsil etmeye çalışıyordu.

    Resulullah Aişe'yi çok seviyor ve O'na karşı çok şefkatli davranıyordu. Hz. işe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben kızlarla oyun oynardım. Oyun arkadaşlarım gelir ve benimle oynardı. Resulullah'ı gördükleri zaman O'ndan gizlenirlerdi. Çok defa Resulullah, bu arkadaşlarımı benimle oynamaları için gönderirdi."

    O'nun Hz. işe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara
    arkadaşı Hz. Ebubekr için en büyük bir mükâfat idi.

    4. Hafsa binti Ömer (r): Hz. Hafsa dul bir kadındır. Kocası Bedir Savaşı'nda şehid edilmiş bir mücahittir. Kocasının vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştır. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman'a evlenmesi için teklif etmiş, ancak O kabul etmemiş, Hz. Ebubekir'e teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü fazla beklemeden O'nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup, bununla o yüce insan Hz. Ömer'in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderilmiştir.

    5. Zeynep binti Huzeyme (r): Resulullah (sav) Hafsa'dan sonra bu kadınla evlenmiştir. Onun kocası da Bedir'de şehit edilmiş olan, Ubeyde b. Hâris'tir. Yalnız başına ve kimsesiz kalan bu mübarek kadının yaşı da 60'tır. Bu kimsesizlik zamanında, kendisine yardım edecek bir ele şiddetle muhtaçtır. Onu bu ihtiyaç içerisinde gören şefkat ve merhamet Peygamberi, onu da nikâhlayarak kendi kanatları altına almak istemiştir. Zaten evlendikten iki yıl sonra da vefat etmiştir.

    Altmış yaşındaki bir kadınla evlilikte dünyevî bir arzunun bulunması elbette mümkün değildir. Bu evlilikteki tek gaye de, yalnız başına kalan birisine bir yardım eli uzatmaktan ibarettir.

    6. Ümmü Seleme (r): Bu da ilk Müslümanlardan olup, Habeşistan'a hicret edenlerdendir. Daha sonra da Medine'ye hicret etmiş, çok sevdiği ve kendisine sıkıntılı hicret yolculuklarında arkadaşlık yapıp, yanından hiç ayrılmayan biricik eşini Uhud Savaşı'nda şehit vermiştir. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Hz. Ebubekir ve Ömer uzatırlar. Ancak o, bu talepleri reddeder.

    Daha sonra evlilik teklifini Resulullah yapar ve bu teklif kabul edilir. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuşmuş, babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.

    Ümmü Seleme de Hz. işe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidadındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himayeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.

    Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Resulullah'ın, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz.

    7. Ümmü Habîbe (Remle binti Ebî Süfyan) (r):

    Mekke'de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân'ın kızıdır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmaya muktedir Yüce Rabbimiz, gelecekte müminlerin annesi konumuna yükselecek bu kadına, İslâm'ın bidayetinde imanı nasip etmişti. Mekke'nin zor şartlarında inancını yaşayamayınca, kocasıyla birlikte Habeşistan'a hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bu esnada kocası önce Hıristiyan olmuş, sonra da ölmüş, Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü durumu öğrenince Necâşi'ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Durumu öğrenince fevkalâde sevinen Ümmü Habibe'nin nikahı, Necâşi huzurunda kıyılmış oldu.

    Şayet Hz. Peygamber böyle yapmayacak olsaydı, yalnız ve kimsesiz bu kadın, ya Mekke'ye dönecek babasının ve ailesinin şiddetli zulümleri karşısında dinini bırakacak, ya Hıristiyanlardan yardım dileyecek, ya da kapı kapı dilenip hayatını sürdürecekti. Ancak bu evlilikle en güzel yolu seçmiş oluyordu.

    Bu evlilik vesilesiyle, o gün için Müslümanların ve Peygamber'in azılı düşmanı olan Ebû Süfyan, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Hz. Peygamber'e karşı olan azılı kini birazcık dahi olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te'sis edilmiş oldu ki, bu da onların Müslümanlığa girmelerini kolaylaştıran bir unsur oldu. Bundan sonra Ebû Süfyan hâne-i saâdete rahatlıkla girip çıkma avantajına sahip olarak, Müslümanlığı daha yakından tanıma fırsatını bulup, sonunda iman dairesine girmiş oldu.

    Açıkça görüldüğü gibi bu evlilikte de, kimsesiz kalan birinin yardımına koşup, onun elinden tutma, onun vesilesiyle Müslümanlara yapılan işkenceyi hafifletme ve azılı düşman biriyle akrabalık kurup, onun imana gelmesine vesile olma vardır.

    8. Cüveyriye binti Hâris (r): Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu. Cüveyriye, Hâris b. Dırar'ın kızı idi. Hâris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan'la evlenmiş, Musâfi, Müreysi Muharebesi'nde ölmüştü. Cüveyriye, Hz. Peygamber'e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine'de kalmayı tercih etmiş, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyılmıştır.

    Resulullah'ın bu evliliğinden sonra, Abdulmuttaliboğullarının hissesine düşen esirler salıverilmiş, diğer Müslümanlar da bu durum karşısında, Resulullah ile akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.

    Hz. Peygamber'in bu evliliği de altmış yaşları dolayındadır. Bu evlilikte O, önemli bir kabileyle akrabalık kurmayı hedeflemiş, pek çok esirin serbest bırakılmasını sağlamış, bundan da önemlisi pek çok Yahudi'nin İslâm'la şereflenmesine vesile olmuş ve kocası savaşta ölen, dolayısıyla İslâm'a ve Müslümanlara aşırı bir şekilde kinle dolu bir hanımı, şefkat kanatlarının altına alarak onu müminlerin anası mertebesine yükseltmiştir.

    9. Safiyye binti Huyey (r): Asıl adı Zeynep'tir. O dönemde Arabistan'da reislere düşen ganimet hissesine Safiyye denilmektedir. Bu kadın da Resulullah'ın hissesine düştüğü için Safiyye adını almıştır. Ana-babası, Yahudilerin ileri gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza oğullarının reisinin kızıydı. Hayber Gazvesi'nde, babası, kocası ve kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiyye, İslâm'a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu.

    Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış oldu. Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş, onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkânı sağlanmış, düşmanların kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştur.

    10. Mâriyetü'l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) (r): Resulullah İslâm'a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs'tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber'e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm'ı seçmişlerdi. Bunlar Medine'ye varınca, Resulullah Mariye'yi kendisine almıştı. Bilahare azad ederek, onunla evlenmiştir ki, oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.
    Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te'sir icra etti. Müslümanlarla Mısır'daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz. Peygamber'le evli oluşudur.

    11. Meymûne binti Hâris (r): Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber'in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber'le Müslümanlar, Mekke'ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz'in amcası Abbas, Allah Resulü'ne Meymûne'yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas'ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor." yorumunu yaptılar.

    Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi, yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu hâlde Mekke'de müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve Mekkeliler'e karşı bir jest yapma vardır.

    12- Hz. Zeyneb bînti Cahş (ra): Hz. Zeyneb, Peygamberlikten 20 yıl önce dünyaya gelmiş, Efendimizin hala kızı idi. İlk iman edenlerdendir.. Asıl adı Berre idi. Resulullah (asm) onu Zeyneb olarak değiştirmiştir. Babası Beni Esed kabilesinden Burre, annesi Efendimizin halası Ümeyye binti Abdulmuttalib'tir. O, Mekke'den Medine'ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medine'ye hicret ettiğinde bekardı. Efendimiz onu evlâtlığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi.

    Bilindiği gibi, Mekke dönemi daha ziyade iman esaslarının, Medine dönemi ise İslâmî hükümlerin tesis ve tahkim dönemidir. Bu dönemde cereyan eden olaylar, ya geçmişten gelen toplumda yer etmiş batıl bir hükmü kaldırıyor, yerine yenisini koyuyor, ya da yepyeni bir hüküm ihdas ediyordu.

    Hz. Zeyneb'in gerek Efendimizden önce Hz. Zeyd'le evlendirilmesinde, gerekse daha sonra Efendimizin onunla evlenmesinde, diğer hanımlarından farklı, Cahiliyet Dönemi adet ve geleneklerini kaldıran hükümler ortaya çıkmıştır.

    Peygamber Efendimizin evliliklerinde gerek o zamanın münafıkları, gerekse yeni zamanın dalalet ehli tarafından en çok dile dolanılıp itiraz edilen Hz. Zeyneb'le olan evliliğidir. Ayrıca çok önemli hükümlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir evliliktir.
    Bütün bu sebeblerle bu evliliğin nikâhı bir "akd-i semavi"dir. yani bizzat Cenab-ı hak tarafından kıyılmıştır.

    Cahiliyyet döneminde kölelik ve imtiyazlı sınıf kavramı en koyu biçimde yer etmişti. Bunun ortadan kaldırılması ve insanların Allah katındaki üstünlüğünün sınıf, rütbe, ırk farklılığıyla değil, takva ile olacağı vurgulanmalıydı. Bunun için en hassas konulardan biri olan evlilik ile bu yanlışın kaldırılması gerekliydi.

    Efendimiz Zeyneb gibi asil soylu ve güzel bir kızı, kendi azad ettiği hizmetçisi Zeyd ile evlendirmekle bu alanda bir adım atmak istemişti Ancak toplumdaki yaygın kanaatlerin etkisiyle olacak ki, Zeyneb ve kardeşleri önce bu evliliği uygun görmediler. Hür bir kadının, azatlı bir köle ile evlenmesi o günkü geleneğe uymuyordu.

    Zeyneb, Resulullah'a, "Ya Resulallah, ben senin halanın kızıyım, ona varmaya razı değilim, üstelik ben Kureyş'liyim." diye görüşünü beyan etti. Resulullah, Zeyd'in kendi yanındaki ve İslâmdaki değerini anlatıp, aslında ana baba tarafından asil ve soylu bir kimse olduğunu belirti.

    Derken, Ahzab suresinin 36. ayeti nazil oldu: "Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."
    Bunun üzerine Zeyneb, "Ben Allah ve Resulüne asi olamam" diyerek bu evliliği kabul etti.

    Fakat bu evlilik iyi yürümedi. Aralarında samimî bir sevgi ve saygı oluşmadı. Zeyneb, dindar ve Allah'tan korkan bir kadın olmasına rağmen, güzelliği, asaleti ile iftihar ediyor, azatlı bir köle olan kocasına iğneleyici sözler söyleyip tepeden bakıyordu.

    Hz. Zeyd, artan bu geçimsizliğe dayanamadı. Efendimize müracaat ederek karısını boşamak istediğini söyledi. Efendimiz çok müteessir oldu. Çünkü bu evliliği isteyen bizzat kendisi idi. Toplumun yanlış algılamalarını kırmak istiyordu. Bu sebebten her defasında Zeyd'e "Karını tut, boşama" diyordu. Ancak her şeye rağmen bu evlilik bir seneden fazla sürmedi. Zeyd, sonunda karısını boşamak zorunda kaldı.

    Aradan bir süre geçtikten sonra, sıra Cahiliyette yaygın bir başka yanlış adetin kaldırılmasına gelmişti. Bu da evlâtlıkların, öz evlât gibi kabul edilmesi, dolayısıyla onların hanımları da babalıkların öz kızı hükmünde telâkki edilmesi yanlışı idi.

    İslâm, evlâtlık kurumunu temelden değiştirmişti. Ayet-i Kerime bu konuda gayet açıktı:
    "Onları, yani evlâtlıklarınızı babalarının ismine nisbet ederek çağırın. Bu Allah katında daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar zaten sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır." (Ahzab suresi, 5)

    Bu ayet nazil olduktan sonra Zeyd, artık Zeyd bin Harise diye babasına nisbet edilerek çağrılmaya başlandı. Evlâtlığın kaldırılmasından sonra, evlâtlık hanımlarının da öz kız gibi olmadığı ortaya çıkmış oldu. Ancak bunun bir örnekle de ispatlanması ve kökleştirilmesi gerekiyordu. Bu da Hz. Peygamberin, Hz. Zeyneb'Ie evlenmesi ile mümkün olacaktı. Ancak yerleşik bir adeti ortadan kaldırırken ortaya çıkacak fitne ve dedikodular Efendimizi düşündürüyordu. Ama İslâmın getirdiği bu prensip, kesinlikle kendi üzerinde uygulanacaktı. Bundan kaçınılamazdı. Nitekim bu hususu Kur'an-ı Kerim şöyle dile getirir:

    "Hani Allah'ın iman nasib ederek ikramda bulunduğu ve senin de azad edip evlâtlık edinerek ikramda bulunduğun kimseye sen, 'hanımını bırakma, Allah'tan kork' diyordun. Sen o zaman, Allah'ın açıklayacağı bir şeyi bildiğin halde, insanların dedikodusundan korkuyordun. Halbuki Allah korkulmaya daha layıktır. Sonra Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikahladık. Ta ki evlâtlıkların boşadığı hanımlarla evlenmenin mü'minler için günah olmadığı anlaşılsın. Allah'ın emri işte böylece yerine getirilmiştir."(Ahzab suresi,37)

    Bu ayetin nazil olmasından sonra, Hicretin 5. yılında, Zeyneb, 35 yaşında iken Efendimizle semavi bir akitle evlenmiştir.

    Nitekim bu evlilik üzerine münafıklar boş durmadı. "Muhammed, oğlunun karısının haram olduğunu bildiği halde, kendi oğlunun hanımını nikahladı!" demeğe başladılar. Bunun üzerine Ahzab suresinin 40. ayeti nazil oldu:

    "Muhammed, hiçbirinizin babası değildir, O Allah'ın Resulüdür ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise her şeyi hakkıyle bilir."

    Peygamberler ümmetleri için bir nevi baba hükmünde olup, onlara kendi babalarından daha büyük bir şefkatle baktıkları halde, bu neseb itibariyle bir babalık değildir. İşte ayet-i kerime bu sebeble Peygamberlerin ümmetlerinden hanım almasının akla, ilme ve tabiata uygun düşmeyen bir durum olmadığını açığa çıkarıyordu. Böylece İslâm, evlâtlıkla öz evlâd hukukunu birbirinden ayırıyordu. Ancak bu adet o kadar köklü ve yerleşik idi ki, o gün müslümanlar arasında bile kimse böyle bir evliliğe cesaret edemezdi. Bu yüzden o günkü münafıklar bu evliliği dillerine dolamış, çeşitli senaryolar üretmişlerdir. Hatta bu evliliği Efendimizin haşa nefsaniyetine düşkünlüğüne delil göstermek istemişlerdir.

    Bu evliliği nefsanî ve şehevanî telâkki edenlere üstad Bediüzzaman'ın veciz ve susturucu cevabı şöyledir:

    "Yüz bin defa haşa ve kella. O damen-i muallaya, şöyle pest şübehatın eli yetişmez. Evet, on beş yaşından kırk beş yaşına kadar hararet-i gariziyenin galeyanı hangamında ve hevesat-ı nefsaniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla kemal-i iffet ve tamam-ı ismetle Hatice'tül Kübra (ra) gibi ihtiyarca bir tek kadınla iktifa ve kanaat eden bir zatın, kırktan sonra, yanı hararet-i gariziye tevakkufu hengamında ve hevesat-ı nefsaniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivaç ve tezevvücatı, bizzarure ve bilbedahe, nefsanî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenit olduğunu zerre kadar insafı olana ispat eder bir hüccettir." (Risale-i Nur Külliyatı l.cilt, s. 357)
    Hz. Zeyneb'i daha önce bakire iken de tanıyan Efendimiz, onu Zeyd'le evlendirmeden önce de alabilirdi. Demek ki, bu evlilikte toplumda yaygın eski yanlışların düzeltilmesi ve yeni bir takım hükümlerin yerleştirilmesi gibi önemli hikmetler vardır.

    Yrd. Doç. Dr Muhittin AKGÜL

    Kaynak:Sorularla İslamiyet
#20.04.2006 14:24 0 0 0
  • Ağlarsa anam ağlar,gerisi yalan ağlar"

    "Erkek adam ağlamaz"

    "Sulu gözlü

    "Dokunsalar ağlayacak gibiyim"

    "Allah aşkı için göz yaşı döküyor"

    Ağlamakla ilgili yukarıdaki gibi bir çok sözler söylenmiştir.Ağlamak çok doğal ve olması gereken bir davranıştır.Evren içerisinde onun küçültülmüş bir örneği olan insan evren içindeki genel düzen ve cihengin bir parçasıdır.Dolayısıyla var olan hiçbir özellik boş ve anlamsız değildir.

    Ağlamayı doğuran uyaranlar hem hüzün verici hem de sevinç uyandıran uyarılardır.beyin duygusal merkezlerinde çıkan emirlerle göz yaşı bezleri faaliyete girer ve göz yaşı üretilmeye ve akmaya başlar.Tabii ki bu arada stres gerginlikler,aşırı sevinç ve heyecan giderilmiş ve yatıştırılmış olur.insan kas ve sinir sistemini yatıştıran bir işlevi vardır.

    Bazen ağlama olayı normal sınırları aşar ve kişinin yaşamını olumsuz etkileyebilir.Kişilik problemi veya psikiyatrik bir bozukluğu olan bir çok insanda ağlamanın"dozu"kaçar aşırı ağlamanın en sık göründüğü durumların başında depresyonlar gelir Duygu dünyasında ve düşüncesinde hassasiyet gelişen alıngan olan,yolda gördüğü bir dilenciye,özürlü insana vs acır hemen ağlayabilir.veya birisinin bir sözünden,davranışından yanlış anlamlar çıkarıp üzerine alınıp ağlayabilir.geçmişteki çok mutlu anlar veya geçmişteki olumsuz günleri hatırlayıp yine ağlayabilir.

    Depresyon un getirdiği enerji azlığı,yorgunluk ve isteksizlikten dolayı çocuklarına ,eşine,işine,karşı görevlerini yerine getirmeyen depresyonlu insan kendini suçlar ve üzüntüden ağlar.Çocuklarına tahammül azlığından onlara bağırabilir,dövebilir;

    Sonra da pişman olup ağlayabilir.

    Depresyon yıllarca sürebilir ve kişide yıllarca hep duyar ve "sulu gözlü" biri olabilir.Depresyon dışında yoğun bunaltı ve panik yaşayan insanlarda sıkıntılardan dolayı ve dertlerine"çare bulamamaktan"dolayı sık,sık ağlar,Çekingen ,utangaç ve sosyal ortamlarda yüzü kızaran,çarpıntısı olan,eller,sesi titreyen,sıkıntı yaşayan ve çevrenin baskılarını üzerilerinde hisseden,hep yanlış yapacakları endişesi taşıyan"sosyal fobik"insanlar da sık,sık ağlarlar.Bu insanlar depresyon da yatkındırlar.çok alıngandırlar.

    Bu yüzden tepkilerini dışa vurmaz ve "içe atarlar"ve de ağlarlar.Bazen de çevrenin hiç beklemediği bir şekilde ani tepkisel davranırlar.Diğer yanda anne-babaları ve diğer büyükleri tarafından sürekli eleştirilen aşağılanan ve diğer insanlarla mukayese edilen çocuk ve gençler,tepkilerini daha çok ağlayarak belli ederler tekrar belirtelim yeri geldiğinde hepimizin ağlaması kadar doğal bir şey yoktur.Bizim vurgulamak istediğimiz ağlamanın kişinin bir özelliği,bir davranış biçimi halini almasıdır.

    Dikkat edilirse insanoğlu dünyaya merhaba derken ağlayarak der ve öldüğünde de arkasından ağlayan insanlar bırakarak dünyaya veda eder.problemler nedeniyle sık,sık ağlayan insanların ailevi sosyal,ekonomik vs ilişkileri bozulur.Özellikle çocuklar"en küçük bir şeyde"ağlayan ebeveynler karşısında kendilerini zayıf,güçsüz hissederler.özgüvenleri eksik yetişirler.Mizacın dalgalandığı manikdepresif hastalar bazen gülerken ağlayabilirler,ağlarken gülebilirler.Bazı şizofrenik hastalar da yerli yersiz gülüp ağlayabilirler.Zeka özürlü insanlarda ağlama ve çocuksu davranış çok sık görülür.

    Bazı sara(epilepsi)hastalarında da nöbet geldiğinde ağlama davranışı ortaya çıkabilir veya psikolojik bayılma yaşayan hastalar da"bayılmadan çıkarken"ağlamalar görülebilir.Bu yüzden normalin üstünde ağlama davranışı olan insanların psikolojik bir tedavi görmeleri hem kendilerini,hem de çevre sağlığı için uygun olur.
#20.04.2006 10:06 0 0 0
  • Tek Kelime İle Mükemmel, Ruh ve Sadelik Bir Arada, Ruhunuzdaki Esintilerin Devamı Dileklerimle. Yüreğiniz Dert Görmesin Güzel Arkadaşım...
#20.04.2006 06:59 0 0 0


  • Üç gün üstü üstüne, hiç yemek yememişti,
    Dördüncü gün evinden, bir çıkayım demişti.

    Yolda altın bir para, ilişti gözlerine,
    (Birinden düşmüş) diye, almadı onu yine.

    Sonra baktı bir koyun, geliyordu ilerden,
    Ağzında altın para, gelip durdu âniden.

    Başkasınındır diye, ona ilişmemişti,
    Koyun dile gelerek, ona şöyle demişti:

    Senin kulu olduğun, Allahın kuluyum ben,
    Rabbinin gönderdiği, bu rızkını al hemen.

    Aldı Veysel Karânî, o altını mecbûren,
    Sonra baktı o koyun, kayboldu göz önünden.

    Buyurdu ki: Allah'ı, tanırsa biri şâyet,
    Gizli kalmaz dünyâda, hiçbir şey ona elbet.

    Yüksekliği aradım, baktım tevâzûdadır,
    Başkanlığı aradım, gördüm nasîhattedir.

    Kim ki şeref ararsa, sarılsın ibâdete,
    Kim zenginlik ararsa, tutunsun kanâate.

    Geldi Veysel Karânî, Medîne beldesine,
    Girdi Resûlullah'ın, mübârek türbesine.

    Görünce o türbeyi, bayılıp düştü yere,
    Kendine geldiğinde, dedi ordakilere;

    Götürün burdan beni, bu yerde yaşıyamam,
    Ben bu yerde olursam, hayattan tad alamam.

    Allah'ın Resûlünün, medfun olduğu yerde,
    Benim hayatta olmam, yakışır mı edebe?
#19.04.2006 19:01 0 0 0


  • Yahyâ bin Muâz ki, evliyânın büyüğü,
    Verâ ile takvâda, vardı çok üstünlüğü.

    Meşhurdu insanlara, vâz ile nasîhati,
    Çok insan o sâyede, buldular hidâyeti.

    Buyurdu:"Ey insanlar, gafleti atın artık,
    Dünyâ uyku gibidir, âhiret uyanıklık.

    Uyuyup rüyâsında, ağlarsa biri şâyet,
    Uyanınca sevinir, ferâhlanır o gâyet."

    Öyleyse Allah için, ağlayın ki bu demde,
    Rahata eresiniz o ebedî âlemde.

    Buyurdu ki: "Bir sevgi, hakîkî ise şâyet,
    Bir iyilik görmekle, hiç artmaz o muhabbet,

    Ve yine bir kötülük, görse de sevdiğinden,
    Ona olan sevgisi, azalmaz eskisinden."

    Buyurdu: "Sen ne kadar, edersen Hakk'a tâat,
    İnsanlar da o kadar, sana eder itâat.

    Sen Allah'a ne kadar, eylersen günah, isyân,
    Sana dahi o kadar, karşı gelir çok insan."

    Ve yine buyurdu ki: "Doğru, hâlis âlimler,
    Sana, ebeveyninden, daha şefkatlidirler.

    Zîrâ onlar katarak, gündüze gecesini,
    Cehennem ateşinden, kurtarır en son seni,

    Ve lâkin ebeveynin, sana merhametinden,
    Kurtarır ancak seni, dünyâ felâketinden."

    Buyurdu ki: "Dünyâya, aldanma, iyi tanı,
    O hep dolup boşalır, sanki bir yolcu hanı.

    Bugün dünyâda isen, olmazsın belki yarın,
    Hazırla azığını, gaflete gelme sakın!

    Elini çabuk tut da, hazırlan bir an evvel,
    Zîrâ yaşayanlara, âni gelir hep ecel.

    Eğlenmeyi bırak da, ibâdet yapmaya bak,
    Zevk ü safâ sürmeyi, gel âhirete bırak."

    Buyurdu:"Bir âlimde, varsa dünyâ sevgisi,
    Onun, hiçbir kimseye, olmaz bir fâidesi.

    Zîrâ kendine bile, hayrı olmaz ki zâten,
    Nerde kaldı gayriyi, kurtarsın felâketten."

    Buyurdu:"Şâyet ölüm, konsa idi pazara,
    Ehlullah, başka şeye, vermezlerdi hiç para.

    Cehennem'e götüren, amelleri işleyip,
    Sonra kalkıp Cennet'e, tâlip olmak ne garip.

    Ahmak şu kimsedir ki, çok günah işlerde hep,
    Sonra Hak teâlânın, affını eder talep.

    Akıllı da şudur ki, dünyâyı terk etmeden,
    Âhiret azığını, hazır eder gitmeden.

    Bilir ki âhiretin, tarlasıdır bu dünyâ,
    Eker tohumlarını çalışır ekseriyâ.

    Kabire girmeden önce oraya hazırlanır,
    Bilir ki her mümine, orada suâl vardır.

    O, ölmeden öğrenir, cevabını onların,
    Bilir ki kendisine, sorulur bunlar yarın."

    Buyurdu ki: "Îmânın, tam doğruysa Allah'a,
    Sana, bundan kıymetli, bir nîmet olmaz daha.

    Öyleyse kork ve titre îmânın gitmesinden,
    Zîrâ bir kelimeyle, gidebilir o senden."
#19.04.2006 19:00 0 0 0
  • Anlatmak İstediğin Olay; İnsan Tür ve Örneğine Göre, Yaşadığı Sosyal Eylemlerine Göre Değişir, Tabiri Caiz İse Hani Derler "Bekara Kadın Boşamak Kolaydır" Ancak Durum Bazen Sanıldığı Gibi Kolay Olmuyor. Ancak Kadın İle Erkeğin Boşanması Helal Kılınmıştır... Şart ve Şeriat Kurallarına Göre. Eğer Kurallar İnsanların Anlayışı Çerçevesinde Olmuş Olsaydı O Zaman Olaylar Çıkarlar Doğrultusunda Gelişirdi... İslam Anlayışına Görede Boşanm Boşanma bulunduğu ülkenin kanunlarına uyar, suç işlemez. Çünkü, suç işleyerek cezaya sebep olmak günahtır. Bunun için evlenme ve boşanma işlerinde mevcut kanunlara aykırı hareket edilmemelidir. Resmi işlemler tamamlanmadan dini nikah yapılmamalıdır. Boşanmada da, hem dine hem de kanuna aykırı hareket edilmemelidir. Dinimize göre boşanma şöyle olmaktadır:

    Boşamak için kullanılan kelimeleri erkeğin hanımına karşı söylemesi ile talak yani boşama hasıl olur.

    Boşamak için kullanılan sözler iki çeşittir: Açık sözler ve kinayeli sözler.

    "Sen benden boş ol", "Seni boşadım", gibi sözler açık sözdür. Bu sözler, şaka olarak veya şaşırarak da söylenince, anlamını bilmese bile, boşamış olur.

    "Seni bıraktım, seni terk ettim" kelimeleri, çok kullanıldığı için açık söz kabul edilir

    Evlilikte üç bağ vardır. Yani, boşama sözü üç defa tekrarlanırsa, "seni boşadım, boşadım, boşadım" derse, veya "seni üç defa boşadım" derse üç bağı birden koparmış, geri dönüşü olmayacak şekilde boşamış olur. Bu sözlerden herhangi biri bir defa söylendiğinde, pişman olunmuş ise, (Önceki nikaha döndüm) demesi yetişir. Yahut, önceki nikaha dönmek niyeti ile öpmesi veya şehvetle elinden tutması da yetişir. Nikah tazelenmiş olur.

    "Babanın evine git!", "Defol git", "Cehenneme git", "Senin kocan değilim artık", gibi, başka anlamlarda da kullanılan sözler kinayeli, kapalı sözlerdir. Bu sözler, boşamak niyeti ile söyleyince boşamış olur. Buna bain talak, yani iddet müddeti içinde geri dönüşü olmayan boşama denir.

    Bu şekilde boşamada, iddet müddeti geçip yeniden nikah yapılmadıkça bir araya gelinemez..

    Kayın pederine"Ben senin kızını istemem, kime ister ise varsın" demek ve hanımı gezmek için izin istediğinde, "Ben seni ip ile bağlamadım git" "İstediğin yere gidersin. Bana hanım olmazsın" veya "Artık ben seni istemem. "Seni boşamak istiyorum" gibi şeyler söylese, boşamak niyet etmedikce, boşamış olmaz.

    "Şart olsun", "Dilediğini yap" sözleri, boşamak anlamında kullanılan yerlerde, hanımına böyle söyleyince, niyet etmese bile, bir bain talak olur

    Hanımına, anam, kızım, kardeşim demekle boşama olmaz. Fakat şimden sonra kardeşim ol derse, boşama olur.

    Kinayeli sözle boşamada, bain talak iddetinde, hanımının odasına giremez. Kadın süslenemez. İddet sonunda yeniden nikah gerekir.

    Boşamada, sayı bildirilmezse bir boşama olur. Üç veya fazla sayı söylerse, üç talak ile boşamış olur. "Bedenimdeki kıllar adedince" veya "Denizdeki balıklar adedince" yahut "Gökdeki yıldızlar kadar" veya "üçten dokuza" deyince, yine üç boşama olur.

    Hanımını boşayan erkeğin akıllı ve uyanık olması gerekir. Sarhoşun, hastanın ve tehdit edilen kimsenin sözü ile veya mektubu ile boşama geçerli olur. Mektup kadının eline vardığı anda, boş olur.

    Delinin, bunağın, baygının, uyuyanın ve hastalıkla ve kızarak dalgın olanın söylemesi ile boşama olmaz. Kızarak dalgın olmak, söylediğini bilmemek demektir. Bu da iki türlü olur: Manasını bilmeden, kastetmeden söyleyince,boşama olmaz. Manasını bilerek ve istiyerek söyleyip, sonra söylediğini bilmemek, hatırlamamaktır. Bu sözünü iki şahit işitip, (Evet sen böyle söyledin) derlerse, boşama olur.

    Bir odada veya tenha bir yerde hiç beraber kalınmamış ise, bir kere boşayınca, kadın iddet beklemeden başkası ile evlenebilir.

    Hanımına başka başka üç zamanda birer kere boşarsa veya "Üç kerre boşadım" derse, geri dönüşü olmayacak şekilde nikah bozulmuş olur.

    İddet, boşanmadan sonra, kadının yeniden evlenmesi haram olan zamandır.İlk temizlik başından, üçüncü hayzın sonuna kadar olan zamandır. Hayz görmüyorsa, bu müddet, talak için üç ay, ölüm için dört ay on gündür.

    Hanıma karşı iyi huylu, güler yüzlü olmalı. Onun yanlış hareketlerine, akla uymıyan sözlerine ve işlerine sabr etmelidir. Onunla tatlı konuşmalı. Onun seviyyesine ve aklına uymalıdır. Onunla şakalaşmalı, oynamalıdır. Yimede, giyinmede, gücü yettiği kadar eli açık olmalıdır.

    Müslümanlıkta, kadınların bilmesi farz olan şeyleri, muhakkak öğretmelidir.

    Hanımının giyinmesinde, evden dışarı çıkmasında, çok sıkı davranmamalı ve başı boş da bırakmamalıdır. Kendini ve hanımını şüpheye, iftiraya düşürecek hallerden sakınmaya çok önem vermelidir.

    Hanımını, yabancı erkeklerin bulunduğu yerlere göndermemelidir.

    Ev işleri ile vakit geçirmesi, onun zevki olmalıdır. Ona sert davranmamalıdır. Şaka olarak da, kızgın olunca da, hiçbir zaman boşamak, ayrılmak lafını ağza almamalı, bir defa daha evlenmek lafı etmemelidir.

    Mubah ettiği halde, Allahü teâlânın sevmediği bir şeydir, boşanmak...

    Bir ailenin yıkılması sebep olmak büyük vebal getirir. Zaruri bir durum

    olmadığı müddetçe boşanmaya tevessül etmemelidir.

    Hadsi-i şeriflerde buyuruldu ki:

    ( Evlenin, boşanmayın. Zira talaktan,boşanmadan Arş-ı Ala titrer. )

    ( Üç şeyin şakası da, ciddisi de sahihdir. Nikah, talak, talaktan dönmek.)

    (Allahü teâlânın hiç sevmediği helal şey talaktır )

    ( Not:Tam İlmihal Sedate-i Ebediyye kitabında bu konuda geniş bilgi vardır. Detaylı bilgi için bu kitaba müracaat edilmesini tavsiye ederiz.)

    Boşanmaya yol açacak hallerden şiddetle kaçınmalıdır. Hanıma karşı iyi huylu, güler yüzlü olmalı. Onun yanlış hareketlerine, akla uymıyan sözlerine ve işlerine sabr etmelidir. Onunla tatlı konuşmalı. Onun seviyyesine ve aklına uymalıdır. Onunla şakalaşmalı, oynamalıdır.

    Yimede, giyinmede, gücü yetdiği kadar eli açık olmalıdır. Dinde, Müslümanlıkda, kadınların bilmesi farz olan şeyleri, elbette öğretmeli, dine uyan, doğru din adamlarının yazmış olduğu ilmihal kitabı alıp, okutmalıdır.

    Çok hanımı olan, aralarında adalet, eşitlik yapmalıdır. Bunların hepsi sünnetdir. Zevcenin giyinmesinde, evden dışarı çıkmasında, çok sıkı davranmamalı ve başı boş da bırakmamalıdır. Kendini ve hanımını şübheye, iftiraya düşürecek hallerden sakınmağa çok önem vermelidir.

    Hanımı, yabancı erkeklerin bulunduğu yerlere göndermemeli, yabancıları görmesine mani olmalıdır. Ev işleri ile vakit geçirmesi, onun zevki olmalıdır. Ona sert davranmamalıdır. Şaka olarak da, kızgın olunca da, hiçbir zaman boşamak, ayrılmak lafını ağza almamalı, bir defa daha evlenmek lafı etmemelidir.
#19.04.2006 18:41 0 0 0
#19.04.2006 16:21 0 0 0
#19.04.2006 16:21 0 0 0