GaYe

GaYe

Üye
07.07.2009
Astsubay
9.216
Hakkında

  • Kelimei Şehadet Okunuşu - Kelimei Şehadet Anlamı - Kelimei Şehadet Hakkinda - Kelimei Şehadet ve Manası

    Alemlerin Rabbi olan ALLAH' a hamd olsun. Salat ve selam efendimiz Muhammed aleyhisselamın üzerine olsun.

    ALLAH'ın kulları üzerindeki hakkını yerine getirebilmek için Kelime-i Şehadet'in manasını hakkıyla öğrenmek gerekir. Bu manayı hakkıyla öğrenmeyen insan bu Kelime-i Şehadetlere zıt düşebilecek bir duruma düşebilir.

    "Eşheduenla ilahe illALLAH" kelimesinin kısaca manası: "Dilimle ikrar kalbimle tasdik ederim ki gerçek manada ibadete layık olan yalnız ALLAH 'tır. "Aynı zamanda "Eşheduenla ilahe illALLAH" ın manası:"Ben şahadet ediyorum; ALLAH'tan başka hakkıyla ibadet edilecek ilah yoktur. edinilen varlıklar, ibadet edilmeye layık değildir." Hazret-i Adem aleyhisselam'dan Peygamber efendimize kadar bütün Peygamberlere evvela "La ilah e illALLAH" Kelime-i tevhidini bildirmiştir.

    Yani ALLAH Adem aleyhisselamın yaratılmasından sonra onun neslinden, ALLAH'tan başka varlıklara ibadet edenlerin geleceğini bildiği için, Peygamberlere de ilk bu uyarıyla emretmiştir. Peygamberlerde ilk önce, ALLAH'tan almış oldukları bu emri insanlara öğretmişlerdir.

    Bu hangi kaideyi ortaya koyar? Mahluk, yani yaratılmış oldukları halde ilah olarak kabul edilen varlıklar vardır. Fakat biz bunları reddediyoruz. İbadete layık tek ilah ALLAH-u Teala' dır.Tam kelime anlamı olarak ne diyoruz? "La",yani "Hayır. Bu ilahlar ilah edinmeye ve ibadete layık değiL"
    ALLAH-u Teala' dan başka ilahların (edinilen ilahların) mevcudiyeti, Kur'an da bildirilmiştir. İbadete layık ilah ise ancak ve ancak ALLAH'tır..
    Demek ki edinilen ilahlar var, ama ilah edinmeye ve ibadete layık değiL.

    Türkçe de ki: "ALLAH 'tan başka ilah yoktur" mealine şöyle bir tevil
    getirilir:.Bunlara ibadet etmekten vazgeçin, ALLAH-u Teala ya ibadet edin ilah olarak sadece ALLAH 'ı tanıyın. " ALLAH-u Teala böyle emrediyor. "Eşheduenne Muhammedur RasululIah"
    Buda aynı şekilde: "dilimle" itiraf ediyor ve kalbimle inanıyorum ki efendimiz aleyhisselatu vesselam, ALLAH-u teala tarafindan insanlara, cinlere ve bütün alemlere Peygamber olarak gönderilmiştir. " "Muhammedurresulullah" - manası:-"Muhammed ALLAH 'in Resuludur " Resulun görevi ise: İnsanların peşinden gitmeleri için ALLAH'ın onlara bildirdiklerini insanlara tebliğ etmek. Peygamberler ne getirdiyseler, ne yaptıysalar ve ne söylediyseler haktır, gerçektir, doğrudur. İşte biz Peygamberimize böyle itaat ediyoruz.

    ALLAH-u Teala'nın da varlığını ,ibadete layık yegane varlık olarak bilmiş isek, Kelime-i ŞehadetIerin manalarını hem dilimizle söyleyerek, hem de bu inancı kalbimizde besleyerek ancak yerine getirmiş oluruz. Müslüman olmak için muhakkak Muhammed aleyhisselatu vesselama inanmak gereklidir Farz-ı ay-ndır, yani farzdır
    ALLAH-u Teala Fetih suresinin 13.Ayetinde:

    Meali: "Kim ALLAH 'a ve Resulun 'e iman etmez ise ,bilsin ki, biz kafirler için çılgm bir ateş hazırladık. "Bu muhkem yani açık bir ayet. Bunun tevili yoktur.

    Buradaki "hazırladık" çoğul ifadesi ALLAH'ın ortağı veya yardımcıları var anlamına gelmez. Yaratan ALLAH-u Teala'dır Elbetteki ALLAH-u Teala'nın yaratmış olduğu varlıklar da, mekanlar da onu emrini yerine getiren Melekler (burada azap Melekleri) vardır. İşte o azap Melekleri kafırlere azap ederler Bu manada biz kelimesi yerinde kullanılır .Ama yaratan ALLAH-u Teala'dır Yoksa yaratmada hazırlamada ALLAH-u Teala hakkında çoğul kullanılmaz.

    İşte bu Ayet-i Kerime'nin birinci bölümünde Muhammed aleyhisselatu vesselamm Peygamberliğine inanmayanların kafir olduğu açıkça ifade edilmektedir ALLAH'a ve Resulun'e iman etmeyen insanlar için, kim olursa olsun Muhammed aleyhisselamın varlığına, Peygamber
    olarak geldiğine inanmayanlar için, ALLAH-u Teala ne buyuruyor?
    Diyor ki: "O insan kafir'dir".Sebebi Peygambere inanmamasıdır. Dernek ki Muhammed aleyhisselatu vesselamın Peygamberliğine inanmayan kafirdiL Onun sadece: "Ben ALLAH 'a iman ediyorum" demesi yeterli değildiL Çünkü ALLAH-u Teala Ayetin de:
    Yani, "ALLAH 'a ve Resulun'e iman".
    Müslümanlığın dışında herhangi bir Din'e mensup olanlar (herhangi bir Dinden kasıt inanç şekli) hepsi kafirdir Demek ki Müslümanlığın birinci şartı "La iliihe illALLAH Muhammedur Resulullah" Kelime-i tevhidini söyleyip ona

    kalben iman etmektir. Buna kim izah ettiğimiz şekilde inanmamışsa, o Müslüman değildir. Onun hiçbir başka ameline aldanılmamalıdır.
    Bazı kimseler "Biz hristiyanlara ve yahudilere kdfir diyemeyiz. Onlarda ALLAH 'a iman ediyorlar. Onlarda neticede bir Peygambere inanıyorlar" gibi sözlerle, sözde iyi niyetlerini ortaya koyuyorlar. Fakat bu insanlar işte bu Ayeti yalanlamış olduklarından dolayı küfre düşüyorlar. Böyle bir tartışmaya dahi girenler, bu Ayeti yalanladıklarından dolayı kafirdir. Bu Ayeti nasıl yalanlamış oluyorlar? "Onlarda ALLAH 'a inanıyor. Onlarda İsa ya Musa ya inanıyor" diyorlar. Fakat değil mi ki Muhammed'e inanmıyorlar. Bu onların küfre düşmeleri için yeterli sebeptir. Bunlar cahil, dinini ehlinden öğrenmemiş olan sözde Müsıümanlardır. ?
    Kur'an da ALLAH-u Teala: "Kim ALLAH 'a ve Resulullah 'a iman etmezse o kdfirdir" diyor. Ona Cehennem ateşinin hazırlandığını, ebedi olarak onu orada yakacağını bildiriyor ALLAH. Kafir olmasının sebebini yine kendisi bildiriyor. Bu sebep ise, Resulun'e iman etmemiş olmasıdır.
    Halbuki cahil olmayan bir Müslüman biliyor ki onların ALLAH'a iman ediyoruz demeleri, ALLAH'a hakkıyla iman ettiklerini göstermez. çünkü onlar ALLAH'a iman ediyoruz diyorlar, fakat ALLAH'ı ona yakışmayan sıfatlarla sıfatlandırıyorlar. Neticede ALLAH'a doğru iman etmiyorlar. Bu da ayrı bir ders konusu.
    Bugünkü dersimizde ALLAH'a ve Resulun'e iman etmeyenleri anlatmaya çalışıyoruz. Yahudi ve hrıstiyan için "Onlarda ALLAH 'a iman ediyor. Neticede bir peygambere iman ediyor" diyenlerin (halbuki bunlar o Peygamberlere Peygamber olarak da inanmıyorlar. İlah yerine koyuyorlar bu Peygamberleri) kafir olduğuna şek ve şüphesi olanlarda kafirdir.Televizyonda, canlı bir yayında, bir ilahiyat profesörüne sorulduğunda
    ki: "Hristiyanıarın hepsi için Cehennemliktir diyebilirmiyiz?" Bayraktar Bayraklı şöyle cevap veriyor: "Hayır, diyemeyiz. Çünkü hristiyanlar farklı inançlara sahiptirler. Üç teslis (Meryem ,İsa ve kutsal ruh) inancına sahip olanlar Cehennemliktir. Onlara Cennetlik diyemeyiz. Fakat Ortodokslar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü onlarda tek ALLAH inancı vardır. Onlar Cennetlik olabilirler. "
    Oysa onların tek ALLAH inancıda ALLAH'ın kutsal ruh olduğundan ibarettir. Ve "İsa 'nın şekline girdiği için İsa bizim İlahımız ve oda göklerde yaşıyor. Gelecek ve yeryüzüne tekrar adaleti getirecek" diyorlar. Bu profesör bu konuya olan bu yaklaşımıyla kafirdir. Çünkü Müslüman'ın ALLAH'a olan imanıyla bir Ortodoks'un imanını eşleştirmiş oluyor.
    Bu Ayet bir insanın sadece ALLAH'a (hakkıyla bile olsa) iman etmiş olmasının yeterli olmadığını gösteriyor. Muhammed'i yalanlıyor ise ve onu aşağılamak için mesela" Akıllı bir Arap, takunyalı Bedevi, yalınayak çıplak uyarıcı" diyor
    ise, oda kafirdir Aklı başında bir Müslüman Muhammed aleyhisselam için kullandığı kelimelere dikkat etmeli. Onun için aşağılayıcı ifadeler kullanması caiz değildir. Resulullah önce neyi getirdi?"La ilahe illALLAH Muhammedurresulullah". Kendi ismini zikrederek insanların inanmasını emretti.Peygamber efendimiz sadece "la ilahe illALLAH" diye insanları davet etmedi.Bunu insanlara sadece bu eksik haliyle söylemedi. "Muhammedurresulullah" ile birlikte insanları imana davet etti.Yani:" ALLAH 'a şirk koşmayın, ALLAH 'ı hiçbir şeye benzetmeyin, ALLAH 'ı muhtaç etmeyin" dedi. Ve arkasmdanda: "Ben ALLAH 'ın Resuluyum.sizin Peygamberinizim. Size neyi söylüyorsam, neyi yapıyorsam, buna hakkıyla iman edin. Doğru olarak kabul edin" diye emretti. Muhammed aleyhisselam tevazu yaparak kendisine iman edilmesinin gerekliliğini gizlemedi. Burada böyle bir tevazu olamaz. Tevazu neyle alakah olur? Ancak nafılelerle alakalı olur. İbadetlerle alakalı olur Yani insanlar yapmış oldukları ibadetlerin içerisinde, başkalarının şahit olmayacağı veya şahit olmasında kibrini, gururunu, enaniyetini kabartacak, nefsini üstün görecek şeyleri yaparsa, ancak bunların gizli yapılması veya gizlenmesi mümkündür Halbuki bu böyle bir mesele değiL.
    Bu Peygambere iman ile alakalı bir meseledir Bunun gizli si olmaz.
    Peygamberde bunu gizlememiştir Çünkü kendisine iman edilmesini gizlerse, Peygamberden Dini öğrenenlerde gizler ve o zamanda bu günümüze kadar ulaşmazdı. Peygamberimiz bu Ayete de zıt düşmüş olurdu. Çünkü bu Ayet Peygamberimize inmiştir Onun ise kendisine inen Ayetin bir kısmını tebliğ edip bir kısmını saklaması mümkün değildir. Zaten buda Peygamberlerin sıfatlarına ters düşer
    İşte bir insan ALLAH'a ve Resulun'e iman etmeyenin kafir olduğuna kalben inanıp hükmetmez ise, o insan kendisi kafırdir Yani bir kimsenin ALLAH' ın Resulun'e inanmadığına şahit olduğu halde, ona hala Müslüman gözü ile bakıyor ise, kendiside kafırdir. Çünkü iman konusundaki en önemli şeyi, hak ile batılı ayırt etmeyi yerine getirmemiştir Önce kalbinde bunun böyle olduğuna inanıp, sonrada insanları uyarmalı.
    Küfre düşeni uyarma imkanı, ona doğruları, İman esaslarını anlatabilme imkanı var ise, bunları ona öğretmesi, söylemesi gerekir Böyle küfür iddialarında bulunulan ortamlarda , hakkın tarafını tutmak değil de, susmayı tercih ederse, bu insanda kafırdir Çünkü onun orada susması kalbindeki inancıyla ilgilidir. En azından kalbinde karşı tarafın küfür üzere olduğunu bilecek. Konuşma imkanı varsa hakkın tarafında yer alması gerekir Birde şu bilinmesi gerekir ki:"Eşheduenla ilahe illALLAH" kelimesini bir insan Arapça söyleyemiyarsa, anlamını bildiği dilde söylemesi uygundur

    Türkçe'si: "Biliyorum, inanıyorum ve itiraf ediyorum ki, ALLAH'tan başka İbadete layık ilah yoktur ve yine biliyorum, inanıyorum ve itiraf ediyorum ki Muhammed onun kulu ve Resulüdür.""Muhammed" kelimesinin harflerini mahreçleri ile telaffuz edemeyenin, bunun yerine " Kasım~ın babası" demesi de uygundur. Ahmed-,Mustafa veya Mahmud da diyebilir. Başka inanç sahibi olan veya mürted olan bildiği dilde bu Kelime-i Şehadet'i söyler ise Müslüman olur: Müslüman olacak birini zorlayacak veya Müslüman olmasını geciktirecek şekilde ille de Kelime-i Şehadet'i Arapça söylemeye çalışmamalı. Bu caiz değildir. Müslüman olacak kimsenin Kelime-i Şehadet'i Arapça olarak söylemeyi öğrenene kadar hayatını garantileyemeyiz. Bir an önce -Müslüman olmasını sağlamalı, sonra öğrenmesi gerekenleri öğretmeli. Şehadet'in manasını hakkıyla açıklamalı, ALLAH'ın sıfatlarını öğretmeli ki, bu Şehadet'ten dönmesin. Onu hemen namaz gibi ibadetlerle zorlamamalı.
    Şehadet kelimesinin manaları: kabul ediyorum, şahit olurum, onaylıyorum, inanıyorum, tasdik ediyorum, itiraf ediyorum.
    Müslüman olmak için bu Şehadet Kelimelerini ömürde bir kez söylemek yeterlidir. Bu kadar kolay. Bu Şehadet kelimelerine zıt bir inanca düşmeyen, Müslüman olarak ölen (Cehenneme girse bile) neticede Cennetliktir. Ne büyük bir mükafat. ALLAH nasip ettiyse iman etmek çok kolaydır.
    Fakat Müslüman bu imanı muhafaza etmelidir. Bu imanı muhafaza edebilmenin ilk şartı, sebebi, Din ilmini öğrenmektiL Cahil kalmamalı.
    Bugün Kelime-i Şehadet'i söyledik, fakat mana olarak bir eksiğimiz olmuş ise bunu da bu derste anlamış olduk.
    Peygambere iman etmemenin küfur olduğuna veya Müslüman olduktan sonra Müslümanlığı kaybedenler için ALLAH-u Teala Ali İmran Suresinin 32.Ayetinde şöyle buyuruyor:

    Meali: "Deki ALLAH 'a ve Resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki ALLAH kafirler i sevmez."Birinci Ayette konu iman etmekti. Bu Ayetteki 'itaat' kelimesinde ise iman ve imanın gerekleri var. Ayetin devamındaki "yüz çevirmek" sözünden anlıyoruz ki, buradaki itaat kelimesi den kasıt iman etmek. Buradaki 'itaat' kelimesinden kasıt namaz kılmamak, oruç tutmamak gibi büyük günahlar olsaydı, ardından, "ALLAH kafırleri sevmez" ayeti gelmezdi. Bu büyük günahları işleyene kafir denmez.
    Fakat amel konusundaki "yüz çevirmek" nedir? ALLAH'ın emri olduğu halde, o emre itaat etmemektir Yani haram işlese de işlemese de o haram fiilin işlenmesinde bir sakınca görmemektir.

    Mesela: "Namaz kılmasa bir şey olmaz, bu zamanda faiz yemekten bir şey olmaz, bu zamanda başı açık olmanın ne önemi var, tartışacak başka konumu yok" gibi sözler. İşte bunlar ALLAH'a itaat de yüz çevirmenin örnekleridir. Ve bunlara da ALLAH kafir diyor.Bak yapmaması değiL.
    Bir Müslüman önemli farzları yerine getiremeyebilir, büyük veya küçük günah işleyebilir. Ama değil mi ki bunlara yüz çevirmiyor, reddetmiyor; ALLAH onlara kafir olarak hükmetmiyor. İşte kafir olanları da ALLAH sevmez diyor, ALLAH Kur'-an da:

    Kafirleri kim yarattı? ALLAH yarattı. Bunda şek ve şüphe yok. Demek ki ALLAH' ın yarattığı varlıklar içerisinde sevmediği varlıklar da var.
    o zaman bir yanlışı daha düzeltelim. Bir söz var, söyleyeni de kurtarması zor, onu anlamadan tekrarlayanı da kurtarması zor.

    Nedir bu söz? Diyorlar ki: "Yaradılanı sev, Yaradan 'dan ötürü ",Yani ALLAH yarattı diye bütün yaratıkları seveceksin.
    Yaratık ne demek? Her şey. Bunun içinde ne var? Kafirler var, domuz var. ALLAH'ın sevmediği şeylerde var. Halbuki bunları da ALLAH yarattı. Yani ALLAH yarattığı için bunları da seveceksin deniliyor. Fakat bu az önce bahsettiğimiz Ayete zıt düşüyor. "ALLAH kafırleri sevmez" buyuruluyor. Demek ki bu söz de kürurdür.Fakat bunu söyleyen adam bunu ne niyetle söylemiş olabilir? Bu bir Alim değil, bir müctehid değil. Bu derviş bir insan ki, onun bu sözü söyleyip söylemediğini de bilmiyoruz. Halkın dilinde böyle gelmiş. Yunus Emre'ye mal ediliyor. Alim diye bildiğimiz bir kimse değiL. Derviş diye halk arasında gezen birisi.

    Böyle bir sözü söyleyen ancak şu niyetle söylemiş olabilir: Bir gayri müslim ne zaman ki küfur halinden kurtulur, Müslüman olur, o zaman onun küfür hali Müslümanlar tarafından unutulur. Yani o hatası onun yüzüne vurulmaz.o andan itibaren o insana sevgi başlar.Bu sözün manası budur. Eğer söylenecekse bu niyetle söylene bilir.Yunus Emre'yi ben severim ama bu niyetle.Yani bir kafir küfründen dönerse ben onun o küfur halini unuturum, bu Müslüman'ı severim.

    Şimdiye kadar bu sözü kim tevil etti bu şekilde? Üzerinde durulması gereken bir söz. Durulmadığında nelere malolduğunu gördük. Küfre giden, Ayete ters düşen boyutu var. Bunu böyle söyleyenler nereye saklayacaklar bu Ayeti Ama saklıyorlar maalesef. Kur'an dan bazı Ayetleri saklayan münafıklar çok .Maalesef müslümamlara bile hutbelerde aynen böyle söyletiyorlar. Hoşgörü adına söyıüyorlar. Bunların hepsi küfürdür.

    "Yaradılanı seveceksin Yaradan' dan ötürü".Kaç kişiye böyle açıkladınız küfre düşürmeyecek manada? Halbuki kafir hiç sevilmez.Bir hristiyan, bir yahudi hiç sevilmez. Bir putperest hiç sevilmez. Domuzdan daha aşağı varlıktır o çünkü. Onu da ALLAH teala yarattı ama o domuzdan daha aşağı. Neden ? Çünkü hayvanın aklı yok. Öbürü insan . ALLAH teala ona akıl vermiş. Müslüman olmakla onu mükellef tutmuş. V e kendisinin Müslüman olmadan ölürse ebediyen Cehennemde yanacağını bildirmiş.

    Peki biz öyle söyleyenlere yani "Yaradılanı seveceksin Yaradan 'dan ötürü" diyenlere ne cevap vermemiz lazım. ? Önce doğruyu söylememiz lazım. Bu sözün küfür olduğunu izah etmemiz lazım.

    "ALLAH teala her şeyi, hepsini yaratmıştır, ama her şeyi, hepsini sevmez. "Ali İmran Suresinin 32.Ayeti bunun bir delilidir. Bu Ayeti ona gösterir, açıklanz. İşte bu Ayette de ALLAH teala kafir e daha dünyadayken onu sevmediğini duyuruyor. Ama onlar aslında Müslümanlarla savaşmıyorlar. Onların aslında hedefi, düşmanı Müslümanlar değil. Onların birinci düşmanı ALLAH. Teala Onlar aslında ALLAH'ın düşmanı.

    Müslümanlarda ALLAH'ın emirlerini yerini getirdiği için, yapacak bir şey bulamıyorlar,acizler. ALLAH'ın istediği gibi yaşayan Müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Kendi inançlarına sahip olmalarını istiyorlar. Ama Müslüman Dinini öğrendikten sonra, imanla küfrü ayırt etmekle mükelleftir. Kendi inancını ölene kadar muhafaza etmekle mükelleftir. Ondan sonra ibadetlerimizi yaparız, farzlarımızl yerine getiririz. Neden? ALLAH emrettiği için. Çünkü "itaat edin" diyor. İtaat ne demek? ALLAH namazı, orucu emrediyor. Bunu yapmak zorundadır bir Müslüman. Yapmaz ise büyük günah işlemiş olur. Ama bunları hiçe sayarsa, namazla, oruçla alay ederse, Dinin ahkamlarıyla, Peygamberlerle, Meleklerle alayederse, o zaman Dinden çıkmış olur.

    Soruya cevap: Namaz kılmayana kesinlikle kafir denmez. Fasık, büyük günahkar denir. Ama namazIa alay edene kafir denir. Kılmamak ayrı bir şey, kılıp ta alay etmek ayrı bir şey. Alay etmek nasıl olur?
    Gerçek bir olayı anlatayım: "İmam olan bir arkadaş bir gün bir piknikte şaka niyetiyle bir fıkra anlattı. Hem de cemaatle namaz sonrası, insanları eğlendirmek için.
    Şöyle devam etti:"Her Müslüman 'ın üzerinde ALLAH 'ın görevlendirdiği, vazifeli 'Kiramen Katibin Melekleri' var. Sağ taraftaki hayırlı amelleri yazar, soldaki şerleri yazar. Ağızdan çıkan sözler ve ameller dahil .Bu Melekleri duyan birisi namaz kılarken sanki solundaki Melek iyi değilmiş gibi, (halbuki o Meleğin kötü amelleri yazması, onun kötü Melek olduğu anlamına gelmez) sağına selam verirken gayet mütevazı selam vermiş 'Esselamunaleykum ve Rahmetullah' demiş. Soluna selam verirken' has ... dır ordan' demiş" diye anlattı. Onu hemen uyardım . Bu söz, bu fıkra küfürdür, Kelime-i Şehadet- i' gerektirir, diye. Kem küm edince ona bu konuyu araştırıp Kelime-i Şehadet getirmesini söyledim. Orada bulunan bir kısım insanda onu savunmaya

    kalktılar. "Bilmediğiniz yerde savunma yapmayın" deyip onları da susturmaya çalıştım. Onlara da bu sözü araştırmalarını, onlarında mükellef olduğunu söyledim.
    İnanırmısınız o insan iki gün sonra bir kazada Bir günlük damadı ve kızıyla cayır, cayır yanarak öldü ve ben cenazesini kılmadım."
    Bunu niye anlattık? Demek ki küfre düşmek çok kolaydır. Bir Müslüman cahil olursa, ALLAH'm Melekleriyle alay ederse, namazla alay ederse, olmaz. Bir örnek daha: Hafız birisi şöyle bir fıkra anlatıyor: "Bir Laz Bursa' da ilk kez zeytin ağacı görüyor ve köylülere bunun ne ağacı olduğunu soruyor!'. Köylülerden biride zeytin ağacı olduğunu söylüyor. Tekrar Laz soruyor ki :
    "ALLAH 'ın Kur 'an da bahsetiği zeytin bu mu? Bu ağacın meyvesi mi?" Köylü "Evet" diyor, "Kur 'an da zikredilen zeytin bu" diyor. (Sakın gülmeyin bu anlattıklarıma. Bu fıkra küfre bir örnek) Bu farz üzerine Laz tutup ağaçtan kopardığı zeytinleri yemeğe başlamış. Kur 'an da övülmüş ya zeytin. Tabi Laz'ın ağzı buruşuyor ve köylü onun aptallığını kınıyor. Ve bu Laz şöyle söyleniyor:
    "Ya Rabbi bu zeytini yarattın, Kur'an da methettin ama yaratırken hiç mi tadına bakmadın" diyor.

    V e millet bu fıkraya gülüyor. Halbuki ne kadar çok küfür içeriyor bu fıkra. ALLAH'ı cahil yerine koyuyor, ALLAH'm sıfatlarma aykırı sıfatlandırıyor, ALLAH'ı mahlük yerine koyuyor, tat alan veya bir şeyleri deneyerek bilgilenen varlık yerine koyuyor. Bütün millet de buna gülüyor. Bu fıkra küfür' dür. Anlatan küfre düşmüştür, gülerek kabul edenlerde küfre düşmüştür.

    Televizyonda, gazetelerde bir sürü küfre düşüren fıkralar var ve millet maalesef bunlara gülüyor. Arkasından alkış da tutuyor. Bu örneklerle derslerin ehemmiyetini az çok anlıyoruz herhalde? İşte ALLAH-u Teala'nın emirlerine itaat etmeyen, saygı duyulması gereken şeylere saygı duymayan, İslam sembollerini herhangi bir şekilde oyun, eğlence yapan kafir,dir.

    "Ve sallALLAHu alâ seyyidina Muhammed ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem."
#10.06.2010 12:48 0 0 0
  • Dalalet hakkinda - Fısk ne demektir - İnançla İlgili Fısk - Şirk Koşmak hakkinda - Haram Olan Etleri Yemek - Fala Bakmak hakkinda - ALLAH'ın İndirdiği Hükümler - Bazı fısk sayılan tutumlar - Münafıklık hakkinda - ALLAH'ı İnkâr veya Şirk Koşma - Fısk Sayılan Tutum ve Davranışlar

    Günümüz İnsanlarının bir Özelliği Dalalet ve Fısk

    DALÂLET

    Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve batıla yönelme. Ayrıca, helâk olmak, batıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim "dâll" ve "dalâl" hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
    "(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf'la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. halbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir hata (dalâl) içindedir" (Yusuf, 12/8
    Âyette görüldüğü gibi, hata kelimesi "dalâl" ile ifade edilmiştir.

    Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına da kullanılır.

    Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı batıla düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu olan "dâllîn", tam manasıyla, sapkınlar demektir.
    "Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur" (el-Bakara, 2/108)
    "ALLAH'a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür" (en-Nisâ, 4/116)
    "ALLAH ve Rasülü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim ALLAH ve-Rasülü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (el-Ahzâb, 33/36)

    Yukardaki âyetler günümüzün en büyük hastalıklarından birine işaret ediyor ve ALLAH ve Rasulune mutlak itaati ifade ediyor. Günümüz Müslümanlarının çoğunluğu dinde ve ibadette olan gevşekliklerine bahaneler arıyorlar ve önlerine sunulan dini hükümleri heva ve nefislerine göre yorumlayarak acizliklerini ALLAHa c.c itiraf edecekleri tövbe edecekleri yerine üstelik diğer Müslümanlar üzerinde de heva ve nefsi olarak hiçbir ilme dayanmadan bana göre şöyle diyerek tahrif ettikleri hükümleri empoze etmeye çalışıyor kendi ahretlerini yakmakla kalmıyor o insanlarında dalalete düşmelerine sebep oluyorlar. İslamın hoşgörü vasfını ön plana alarak ölçüyü ve sınırı aşıp insanları sapıklığa davet ediyorlar oysa dinde her şeyin bir hududu sınırı olduğu gibi hoş görünün de bir sınırı vardır sınırı içinde olursa bu doğrudur sınır aşıldığı vakit bunun adı dalalet, fısk ve hatti aşmaktır. Ayette: "İbrahim, babası Âzer'e: Sen bir takım putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum demişti." (el-En'am, 6/74).
    Halbuki Hz. İbrahim Kur'ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. Rasulullah s.a.v Efendimizin de kuranda övülmüş ahlakı ve hoş görüsü malumdur lakin göz ardı edilen husus o aynı zamanda batılın ve batıla götürecek her hükmü söylemi ve fiili reddetmiş ALLAHın c.c hudutlarını koruma adına cihat etmiş bir peygamberdir de bunları bir birine karıştırmamak lazımdır. Ayette:

    "Ey Muhammed! Sana indirilen Kur'ân'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister." (en-Nisâ, 4/60)

    İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk'ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca, tâğutun (ALLAH'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tağuttur.)hükmünü Hakk'ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır. Günümüz İslam akidesine ilimlerine vakıf olmayan bir takım eşhasta ALLAH ve Rasulünün koyduğu sınırları aşarak nefislerine uyuyor ve nefislerini ilah ediniyorlar ayette: Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü(Furkan 43)
    Hevâsına Uyanların Özellikleri: Hevânın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Bu kimseler, hevânın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyiflerinin peşinden giderler. ALLAH'ın gönderdiği hidâyet rehberine aldırmazlar bile (53/Necm, 23). Kişinin kendi hevâsına uyması, Haktan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur'an, "kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın" (38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77) demektedir. Böyle yapanlar zâlim olurlar. Zâlimler ise Hakk'tan yüz çevirenlerdir (2/Bakara, 145). Zaten onların ALLAH'ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, vahyi bırakıp kendi hevâlarına uymalarıdır (6/En'âm, 150; 18/Kehf, 28).
    Konuyla alakalı Hadisi şerifte Rasulullah s.a.v şöyle buyuruyor:"Dikkat edin, bir (büyük) fitne kopacaktır!" Hz. Ali (r.a.) bunun üzerine "Yâ RasûlALLAH! Bu fitneden çıkış (kurtulu) nasıl (olacak)tır?" diye sordu. Peygamberimiz buyurdu ki: "ALLAH'ın kitabı(na sarılmakla). Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı ayıran) kesin bir hükümdür; saçma değildir. Her kim zorbalığından ötürü onu bırakırsa ALLAH onu(n boynunu) kırar. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa ALLAH onu dalâlete düşürür. O, ALLAH'ın habl-i metîn'i (sağlam ipi)dir. O, zikr-i hakîm (hikmet dolu sözler)dir. O, sırât-ı müstakîm (doğru yol)dir. O; hevâların/arzuların hakikatten saptıramadığı, dillerin iltibâsa (karışıklığa) düşüremediği, ilim adamlarının doymadığı, fazla tekrarlanmaktan eskimeyen ve acâib (hayranlık veren tarafları) bitmeyen bir kitaptır. O, öyle bir kitaptır ki, cinn(den bir grup) onu dinlediği zaman 'biz, doğruluk ve olgunluğun yolunu gösteren hayretâmiz bir Kur'an dinledik ve ona derhal iman ettik!' demekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Ona (Kurana) dayanarak konuşan, doğru söz söylemiş, onunla amel eden sevap kazanmış, ona dayanarak hüküm veren adâlet etmiş ve ona dâvet eden doğru yola hidâyet edilmiş olur." (Tirmizî, Fezâlu'l-Kur'an, 14, hadis no: 3069)
    Hadiste görüldüğü gibi Rasûlullah (s.a.s.) Kur'an'ı, insanların hevâları tarafından saptırılmasına engel olacak yegâne kaynak olarak göstermiştir
    Yine Peygamberimiz, kişinin, hevâsını, nefsini vahyedilmiş bütün ilkelere hükümlere tâbi kılmadıkça onlara uymadıkça mü'min olamayacağını bildirmiştir (Ferrâ el-Beğavî, Mesâbihu's-Sünne, -Beyrut, 1987- I/160).
    Ve son olarak "Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü sonradan uydurulan her şey bid'attır. Ve her bid'at sapıklık (dalâlet)tır( Ebû Dâvûd, es-Sünen, 5)

    FISK

    Fısk ve fâsık kelimeleri Kur'an-ı Kerim'de toplam 54 yerde geçer. Kur'an, bazı yerlerde fıskı iman; fâsığı da mü'min karşıtı bir anlamda kullanmaktadır (bkz. Al-i İmran, 110; Secde, 18). Bazı yerlerde ise dinin emirlerine itaatin karşıtı olarak geçer (bkz. Bakara, 197; Nur, 4; Hucurat, 7, 11). Fısk ve çoğulu füsuk kelimesinin geçtiği 7 ayette müslümaların muhatap alındığı görülür. Bu ayetlerde büyük günahların işlenmesinin, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranılmasının kastedildiği görülür. Hadislerde ve sahabe sözlerinde de sıkça geçen fısk ve fâsık kelimeleri genelde bu son anlamda kullanılmıştır. Yani genel kanı, fâsığın iman dairesi içinde olduğu merkezindedir. Yalnız, unutulmamalıdır ki fâsık olan mü'min, eksik imanlı, kâmil olmayan bir mü'mindir; böyle bir mü'mine dindar, müttakî, muhlis (ihlaslı) gibi sıfatlar verilemez. Fısk ile küfür arasında bir yakınlık vardır.

    Fıskı iki ana bölümde incelemek mümkündür. Birincisi, inançla ilgili fısk; ikincisi, dinî emir ve yasaklarda gevşeklik ve ihmal anlamında fısk

    İnançla İlgili Fısk:

    Kur'an'da genişçe ele alınan fısk davranışlarının inançla, ALLAH ve peygamberlik kurumuyla ilgili olanı, ALLAH'a inançsızlık, ALLAH'ın ayetlerini yalanlama, ALLAH'ı unutma, nifak, ALLAH'ın indirdiğiyle hükmetmeme ve şeytanın ALLAH'ın emrinden çıkışı olarak sıralanabilir
    Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal:

    Fıskın ikinci anlam alanı, yanlış tutum ve davranışlarda bulunmaktır. Fısk, ister az, isterse çok olsun, günah işlemek demektir. Ama genellikle, çok günah işlemek olarak bilinir. Fâsık kavramı, çoğunlukla dinî hükme bağlanan ve onu kabul eden ama bütün veya bir kısım hükümlerini ihlal eden kişi için kullanılır. Aslî kâfire fâsık denilmesi, aklın ve fıtratın ortaya koyduğu hükmü ihlal edişi dolayısıyladır. Bu anlam alanından yola çıkarak fâsık kelimesi, "günahkâr mü'min" için kullanılır olmuştur. Yaptığı yanlış işler, "dinden çıkma" anlamına gelmez.

    İslam hukukçuları fıskı ahlakî ve dinî boyutundan çok, hukukî yönüyle ele almış ve kişilere fısk isnadının yapılabilmesi için mümkün olduğunca dışa akseden davranışları ölçü alan objektif kriterler belirlemeye çalışmışlardır. Fısk, adalet kavramının karşıtı olarak "kişinin büyük günahları işlemesi, küçük günahları işlemekte ısrar etmesi veya farzları terketmesi, haramları işlemesi, kötü davranışlarının iyi davranışlarından çok olması" şeklinde zahirî bir vasıf olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.
    Fısk ve fâsıklık, son derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca, insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günahın büyüğünden olduğu gibi, küçüğünden de kaçınmalı, "bu küçüktür zarar vermez" diyerek onu işlemekte ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere, küçük günahta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir. Şurası unutulmamalıdır: Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük ve önemsiz görülüp devam edildiği müddetçe büyük günaha dönüşmesin. Damlaya damlaya göl olduğu gibi, küçük günahlar da tekrar edilerek veya değişik küçük günahlar bir arada toplanarak büyürler, büyük günah olurlar.

    İsyan, ALLAH'ın emrini terk, hak yoldan çıkma, günah işleme tohumun kabuğunu delip çıkması. Fısk'ın çoğulu fesekâ ve füssâk'tır. Istılahi anlamı ise, büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle ALLAH'a itaat etmekten çıkmak (Muhammed Hamdı Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282).

    Ayette "Rabbinin emrinden, O'na itaattan dışarı çıktı" (el-Kehf, 18/50) denilmiştir. Emrini tanımayan, sapkın, günah işleyen, fesatçı, kötülük eden, amel etmediği halde kelime-i şehâdet getiren ve inanan kimse anlamlarında kullanılır (İbnü'l-Manzûr, Lisânü'l-Arab, X, 308; el-Cürcânî, et-Ta'rifât, fâsık mad).

    Fıskın; Günahı çirkin kabul etmekle beraber, zaman zaman işlemek, devamlı olarak günah işlemek ve günahın çirkinliğini inkâr ederek işlemek (Kâdı Beydâvı, I, 58) şeklinde üç mertebesi vardır. Üçüncü mertebe, küfür mertebesidir. Yani günahın çirkinliğini ve kötülüğünü kabul etmeyerek haram olduğuna inanmayarak işleyen kimse dinden çıkmış olur.

    Bazı fısk sayılan tutumlar

    ALLAH ve Peygamber İnancıyla İlgili Fısk Sayılan Tutum ve Davranışlar:

    'Fısk' kelimesi bazı âyetlerde imanın karşıtı olarak kullanılmaktadır.[1]
    'Fısk' kelimesiyle 'dalâlet-sapıklık' kelimesi arasında da yakın bir ilişki vardır. Bir kimse Kur'an'ın 'fısk' dediği davranışları yaparak Din'in sınırlarından dışarı çıkar, dalâlete düşer.[2] ALLAH'ın âyetler'ini derinlemesine düşünenler ve gereğini yapanlar hidayete kavuşurlar. Bunun tersini yapanlar ise dalâlete düşen fasıklardır (fısk sahipleridir).[3]
    ALLAH ve Peygamber inancıyla ilgili fısk davranışları şöylece sıralayabiliriz; [4]


    ALLAH'ı İnkâr veya Şirk Koşma:

    Genel anlamda 'fısk' ALLAH'ın emrinin dışına çıkmak olduğuna göre 'fısk'a düşme tavrı öncelikli olarak kafirlerin veya müşriklerin sıfatıdır. Çünkü onlar, ALLAH'ın hiç bir emrini dikkate almazlar, kendilerine emredilen hiç bir şeyi yerine getirmezler. Bu anlamda 'fısk' ile 'küfr' arasında bir benzerlik vardır. Daha doğrusu 'fısk', 'küfr'ün anlam sahası içerisindedir. Ancak ondan daha geniş bir manası vardır. Bu yüzden denir ki, her kâfir fasıktır ama her fasık kafir olmayabilir.
    Bilindiği gibi Rabbinin emrinden dışarı çıkan ilk yaratık İblis'tir. Kur'an, onun bu itaatsizliğini 'fısk' kelimesinin fiiliyle anlatıyor.5] İblis, bu tavrıyla kafirlerden olmuştur.[6] Demek ki ALLAH'ın emrini tanımayarak, O'na itaatten yüz çevirmek, bu emirden dışarı çıkmak 'fısk'tır ve bu itaatsizliği tıpkı şeytanın mantığı ile yapanlar da küfre düşerler.
    Hem ALLAH'a şirk koşup, hem de yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve kendilerine gönderilen elçileri dinlemeyen müşrikler cezalandırılmışlardır. Kur'an, bu şekilde davrananları iman etmeyen ve 'fısk'a düşmüş kimseler olarak anıyor.[7]
    Peygamberimizin sağlığında iman ettiğini söylediği halde Peygambere ve İslâma ihanet etmekten, zarar vermekten geri durmayan Abdullah b. Selûl gibi münafıklar aynı zamanda fıska düşüp kafir olmuşlardır.[8]
    Anlamsız bir biçimde uyduruk tanrılara (putlara) ibadet edenlerin tavrı da fısk'tır. Böylesine bir dalâlete (sapıklığa) düşenler de gerçeği kabul etmekten yüz çeviren fasıklardır.[9]
    Hz. İsa'ya (as) indirilen dini daha iyi yaşamak için ruhbanlık uyduranlar, sonra da bırakın bu uydurdukları ruhbanlığın gereğini yapmayı; onların bir çoğu yoldan çıkmış fasıklar oldular.[10]
    Doğru yoldan çıkmış pek çok Kitap Ehlinin[11], ALLAH'ı ve Peygamberini inkâr etmiş münafıkların[12], Peygamberlerin soyundan geldikleri halde doğru yoldan ayrılmış kimselerin[9] tutumları fısk'tır.

    ALLAH (cc) kendisine inanıp salih amel işleyenleri, kendilerinden önce gelenlerin yerine halef kılar (onların yerine geçirir). Onlara yeryüzünde iktidar ve çeşitli ni'metler verir. Onların korkularını emniyete çevirir. Buna rağmen onlardan kim küfre saparsa, Rabbinin âyetlerine karşı gelirse, o fasıklardan olur.[13]

    Kur'an, şirk koşanlara, küfre sapanlara ve korkusuzca günâh işleyenlere 'zalim' demektedir. Zulme sapmak, zalim olmak ta bir 'fısk'tır. ALLAH'ın emirlerine karşı gelenler, dinin çizdiği sınırları taşanlar şüphesiz zulme düşerler.[14]

    ALLAH'ın Âyetlerini Yalanlama:

    Bir başka yerde ALLAH'ın âyetlerini yalanlayıp 'fısk' işlemiş, yani ALLAH'ın emrinden dışarı çıkmış olanların Cehennem'e gidecekleri vurgulanıyor (Secde: 32/20; Ahkaf: 46/20; En'am: 6/49; Ankebût: 29/34

    Münafıklık:

    Münafıklar, dinde iki yüzlü davranan insanlardır. Müslümanların yanında müslüman olduklarını söylerler. Ama içlerinden asla iman etmezler. Nitekim bazı münafıklar Hz. Peygambere gelip müslüman oldukları hususunda ALLAH adına yemin etmişlerdir. Ancak ALLAH (cc) onların bu sözlerinde yalancı olduklarını haber vermektedir.[15] Halbuki onlar iyiliğe (ma'rufa) engel olan, kötülükleri (münkeri) ise destekleyen fasıklardır.[16]
    ALLAH (cc) münafıkların yaptığı hayırları kabul etmez. Bunun sebebi onların fısk'a düşmeleri; ALLAH'ı ve elçisini inkâr etmeleri, namaza üşene üşene gelmeleridir.[17]


    ALLAH'ın İndirdiği Hükümlerle Hükmetmemek:

    ALLAH (cc) Peygamberin şahsında kendi indirdiği hükümlerle hükmedilmesini, insanların hevalarına (nefse uygun isteklerine) uyulmamasını emrediyor.[1] O'nun vahy yoluyla gönderdiği hükümlerle hükmetmemek, onları bir tarafa atmak, onları beğenmemek, onların yerine başka güç odaklarının koyduğu hükümleri uygulamak fasıklıktır, yoldan çıkmaktır (Maide 47-49)

    Şirk Koşmak, Fala Bakmak, Haram Olan Etleri Yemek:

    ALLAH'a şirk koşmak, putlara tapmak, fal okları veya genelde fala bakarak iş yapmak, ALLAH adıyla kesilmeyen hayvanların etini, ölü eti, kan ve domuz eti yemek 'fısk'tır. Kur'an, bütün bunları mü'minlere yasaklıyor. Bu yasakları çiğneyenler ALLAH'ın emrinden dışarı çıkmış olurlar (Maide: 5/3. Ayrıca bak: En'am: 6/121, 145)

    Evet örnekleri çoğaltmamız mümkündür Fıskın bu kısa tanım ve mahiyetinden sonra Fasıkın dünya ve ahiret durumuna da bir bakalım.

    ALLAH (cc) Fasıklardan Razı Değildir:

    ALLAH (cc) fasıkların işlediği fısk sebebiyle onlardan hoşnut değildir. "Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin ederler. Siz onlardan razı olasnız bile ALLAH fasıklardan (yoldan çıkmış kimselerden) razı olmaz." (Tevbe: 9/96

    Rabblerine karşı sorumluluk bilinci taşımayanlar (O'ndan ittika etmeyenler) ve O'nun buyruklarını can kulağı ile dinlemeyenler fısk'a düşerler. ALLAH (cc) böylelerini hidayete ulaştırmaz.[18]
    Münafıklık yapıp fısk'a düşenleri; böylece doğru yoldan kendi arzularıyla çıkanları ALLAH (cc) hidayetten mahrum eder. Çünkü onlar O'nun âyetlerini bile bile inkâr etmekteler, ya da alaya almaktalar.[19] Hz. Musa'yı (as) dinlemeyip inciten, bu sebeple de doğru yoldan sapan topluluğa da aynı gerçek söylenmişti.[20]

    Kur'an'ın haber verdiğine göre Peygamberleri dinlemeyen ve ALLAH'ın davetinden yüz çeviren topluluklar çeşitli şekillerde dünyalık azapla karşılaşırlar. Kimileri için gökten azap iner[21], kimilerine çetin-dayanılmaz bir azap dokunur. Kimileri için Peygamber; 'Bizimle bu fasık topluluğun arasını ayır' diye dua eder.[22]
    ALLAH'ın âyetlerini korkusuzca inkâr edenler ile onlara karşı gelenlere mutlaka dünyalık bir azap isabet eder. Onlar bu fısk'ın karşılığını ceza olarak görürüler.[23]

    Fasıklar, işledikleri fısk'ın karşılığını Cehennem olarak göreceklerdir (Ahkâf: 46/20.)
    "Hiç mü'min olan kimse ile yoldan çıkmış fasık kimse bir olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar. Mü'min olup salih amel işleyenlere gelince, yaptıklarına karşılık, durulmaya değer cennetlerde ağırlanırlar. Fasık olanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevirilirler ve onlara 'Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın' denilir" (Secde: 32/18-20

    Evet buraya kadar gördüğümüz ayet ve hadislerden çıkarılan kısaca hüküm ALLAH ve Rasulunun getirdiği hükümlerden bir şekilde yüz çevirmek ve istendiği gibi hareket etmemek, dili ile tevhid edip ibadet ve taatten kaçınmak bilerek veya gevşeklikten dolayı hevası uğruna ALLAHa c.c isyan etmek. Rabbim kuranı ve dini Rasulünün s.a.v Sahabelerin ve Alimlerin anlattığı gibi kabul edip yaşamayı dini hükümler karşısında şiddetle nefsimizin ve şeytanın iğva ve desiselerinden kaçınmayı ihsan etsin.

    Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.(Nisa 120)

    Şüphe yok ki ALLAH'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal ALLAH'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar. (Araf 201)

    İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, ALLAH hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer.(Hac 3)

    Ey insanlar! Rabbinizin emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakının. Ve öyle bir günden korkun ki, ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına hiçbir faydası olmaz. ALLAH'ın vaadi şüphesiz haktır; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da, ALLAH'ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin." (Lokman Suresi: 33) Bu Ayeti iyi düşünmek lazım özellikle namaz hususunda gevşeklikten kılmayıp Rabbim merhametlidir diyenler. Vesselam Veddua

    [1] Bakara: 2/99; Âli İmran: 3/110; En'am: 6/49.
    [2] Tevbe: 9/80; Hadid: 57/26.
    [3] Bakara: 2/26.
    [4] Hüseyin K. Ece, İslam'ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 196.
    Kehf: 18/50.
    [5] Bakara: 2/34; Sâd: 38/74.
    [6] İsra: 17/16.
    [7] Tevbe: 9/84.
    [8] Yunus: 10/33.
    [9] Hadid: 57/27.
    [10] Âli İmran: 3/110.
    [11] Tevbe: 9/80.
    [12] Hadid: 57/26.
    [13] Bakara: 2/98-99.
    [14] A'raf: 7/165; Hüseyin K. Ece, İslam'ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 196-197.
    [15] Münafıkûn: 63/1-3.
    [16] Tevbe: 9/67.
    [17] Tevbe: 9/53-54
    18 Maide: 5/108.
    [19] Tevbe: 9/24.
    [20] Saff: 61/5;
    [21] Bakara: 2/59; Ankebût: 29/33-35.
    [22] Maide: 5/25.
    [23] En'am: 6/49; Haşr: 59/5;
#10.06.2010 12:30 0 0 0
  • ALLAH'a teslim olmak - İmtihan ve kadere iman - İnsan Hayırla ve Şerle İmtihan Edilmesi - Hayırla ve Şerle İman hakkinda


    Her şeye, herkese isyan etmek istiyor. Acıyla inleyen bir insanın iniltileri gibi, ne dediği anlaşılmaz acılı insanın.

    Bazen, "Niye ben?" diye sorar insan. "O kadar insan var, o kadar kötülük yapan var. Niçin onlar değil de ben?" Acıyı kendine yakıştıramaz insan.

    Bazen, "Keşke!" diye başlayan pişmanlıklar yakar acılı insanın yüreğini.

    Bazen, "Bir daha mı?" diye başlayan, acıyla alınmış hayat dersi dillendirilir.

    Bazen, "Keşke bununla imtihan edilmeseydim! Başka acılarım, sıkıntılarım olsaydı da, bu acıyı yaşamasaydım!" diye isyan eder insan.

    "Keşke bununla imtihan edilmeseydim!" diyenler, imtihanı anlamamış demektir. Hangi öğretmen yazılıda soruları öğrencilere hazırlatır ki? Okullarda ki imtihanlarda bile soruları seçme özgürlüğümüz yok iken, hayat imtihanında soruları / sorunları seçme özgürlüğünü beklemeye hakkımız olur mu?

    Keşke!
    Bir öğrencimin felçli çocuğu dünyaya gelmiş. Anne olarak evladını çok sevdiğini, ancak evladıyla imtihan olmanın ağır geldiğini anlatmıştı. "Her zorluğun acısı vardır. Ancak evlatla imtihan edilmek çok zor geliyor bana!" diye üzüntüsünü belirten öğrencime, teselli vermem imkansızdı. Ancak, öyle bir özeleştiri yaptı ki, ben onu teselli edememiş olsam da, o bana çok güzel bir bakış açısı kazandırmıştı.

    Annesi sürekli kaynanasından çektiği sıkıntıları anlatmış yıllarca. Babaannesini hiçbir zaman sevememiş, annesinden dinledikleri yüzünden. Ablası evlendiğinde de, aynı sıkıntılar evde hep konuşulmuş. Ablası evde sürekli kaynanasını kötülüyormuş.

    Öğrencim o kadar çok dolmuş ki kaynana merkezli aile sıkıntılarından, "Yarabbi, bana kaynana sıkıntısı yaşatma da, ne dert verirsen ver!" dermiş kendi kendine. Annesi ve arkadaş çevresine, asla kaynana ile yaşamayacağını, mümkünse annesi ölmüş birisiyle evlenmeyi tercih edeceğini söyleyip dururmuş.

    ALLAH duasını kabul etmiş! Kendisini istemeye gelen kişinin, annesinin ölmüş olmasına, içten içe sevinmiş. Güzel bir düğünle evlenmiş. Beş yıl içerisinde iki tane sağlıklı çocuğu olmuş. Kaynana derdi (!), annesinden ve kız kardeşinden dinlediği bir nostalji olarak kalmış hayatında.

    Üçüncü evladı sakat olarak dünyaya geldiğinde, hüzün bulutları çökmüş evlerine. Aylarca kabullenememiş sakat bir çocuğu. Sakat bir çocuğa ömür boyu bakmak zorunda kalmak çok ağır geliyormuş. Evladının çektiği acıya mı yansın, evladının çektiği acıyla yanan yüreğine mi? Zamanla alışmış ve kabullenmiş bu sıkıntısını.

    Tüm bunları bana anlatan öğrencim, gözlerinden akan yaşlarla, "Keşke bende kaynana sıkıntısı çekseydim de, evladım sağlıklı olsaydı!" dedi.

    Tüm içtenliğiyle bana bunları anlatan öğrencim, "Öğrencisinden hayat dersi almış bir öğretmenin mutluluğunu" yaşattı bana. "Keşke bu acıyla imtihan edilmeseydim!" diyen herkese anlatıyorum bu hayat dersini.


    "Ben niye kuyuya atıldım?" diye üzülen Yusuf (as), Mısır'a Sultan olacak yolun, kuyudan geçtiğini bilmiyordu. Kuyu da Yaratıcısına teslim olan Yusuf, saraya girdi. Saray'da ilahi ahlaka teslim olan Yusuf (as), zindanla cezalandırıldı. Zindan, Mısıra sultan olma yolunda ki son basamaktı.
    "Keşke bu acıyla imtihan edilmeseydim!" diye isyan etmeyen Hz. Yusuf (as), herkese ders veriyor.

    Ateşe atılan Hz. İbrahim (as), ateşten oluşmuş közlerin, gül bahçesine dönüşeceğini bilmiyordu. Sadece teslim olmuştu.
    "Keşke bu acıyla imtihan edilmeseydim!" demeyen Hz. İbrahim (as), en acı imtihanlarda teslim olmanın güzelliğini gösteriyor hepimize.

    Babası İbrahim'in (as) bıçağı altına yatan İsmail (as), bıçağın kesmeyeceğini bilmiyordu. O (as), ALLAH'a (cc) ve babasına teslim olmuştu.
    "Keşke bu acıyla imtihan edilmeseydim!" diye hüzünlenmeyen Hz. İsmail (as), yolumuzu aydınlatıyor.

    Mekke'den kaçarcasına Hicret etmek zorunda bırakılan Peygamberimiz (as), Mekke'nin fethinin Hicretten geçtiğini bilmese de, Hicret etti. Memleketini terk etme emrine teslim olmuştu sadece.

    Teslim olmak, Hicret'i, Hicret fetih kapısını açar.
    ALLAH'a teslim olan, Mekke'yi teslim alır.

    Teslim olmak, ateşi gül bahçesine çevirir.
    ALLAH'a teslim olanı, ateş bile yakmaz.

    Teslim olan, kurban olmaz.
    ALLAH'a teslim olanı bıçak bile kesmez.

    Teslim olan, kuyudan saraya, zindandan tahta çıkar.
    ALLAH'a teslim olan, kuyudan saraya girer.
    ALLAH'a teslim olan, zindandan tahta çıkar.

    "Keşke bununla imtihan edilmeseydim!" diyenler, başınıza gelene teslim olun!
    Acılara değil, acıları verene teslim olun!
#10.06.2010 12:07 0 0 0
  • Konu: Hanedan
    Hanedan - Hanedan dizisi hakkinda - Hanedan Dizisi Oyuncuları - Hanedan Dizisi Tanıtım - Hanedan Dizisi Konusu - Erkan Petekkaya - Bergüzar Korel - Hande Ataizi


    Televizyon ekranlarında çok yakında yepyeni bir dizi başlıyor.
    Yeni dizinin adı: HANEDAN
    80′li yılların sevilen dizisi Hanedan'ın türk versiyonu çok güçlü bir kadro ile ekranlara gelmeye hazırlanıyor.
    Dizinin oyuncuları;
    Binbir Gece dizisi ile Türkiye'nin gündeminden düşmeyen Bergüzar Korel, Hande Ataizi ve Erkan Petekkaya'nın başrolleri oynamsı düşünülen dizinin şuan hangi kanalda yayınlanacağı belli değil.

    noimage

    Dizinin orjinal adı Dynasty olan Hanedan dizisi o dönemlerde Trt'de yayınlanmadığı için video piyasasında ciddi bir kült dizi halindeydi. Dizide o dönemde oynayan oyuncular şöhretlerine şöhret katmışlardı.
    Unutulmaz Dynasty dizisinin oyuncuları John Forsythe, Linda Evans ve Alexis Carrington'ın karakteri ile unutulmazlar arasına giren Joan Collins..

    noimage

    Gazete Habertürk'e konuşan Petekkaya, Dallas'tan sonra Türkiye'de en çok izlenen ikinci yabancı dizi olan Hanedan'ın yerli versiyonunun tutma şansını çok yüksek gördüğünü söyledi.

    Petekkaya, "Hanedan, dünyada başarısını kanıtlamış bir iş. Başarısı Türkiye'ye nasıl adepte edileceğine bağlı. Sonuçta aynısını yapmamız mümkün değil. Çünkü birçok şey Türkiye'nin örf ve adetlerine uygun değil. Ama biz dizinin tutma ihtimalinin çok yüksek olduğunu düşünüyoruz" diye konuştu.
#09.06.2010 12:45 0 0 0
  • hz halimenin hayatı - hz halimenin hayatı hakkinda - hz halimenin eşi ve çocukları - hz halime kardeşleri - hz halimenin dilinden peygamber efendimizin bebekligi - hz halimenin hayatı bilgiler

    Mekke'ye sütannelik görevi için gelişini şu sözlerle anlatır Hz. Halime (r.a): "Kurak bir yılda emzirilecek çocuk bulmak için kabilemin kadınlarıyla Mekke'ye geldim. Merkebim zayıf olduğu için diğer arkadaşlarımdan geride kaldım, yanımızda süt emen bebeğimle yaşlı bir de deve vardı. Fakat deveden çocuğumuz için tek damla süt sızmıyordu. Bebek, açlıktan ağladığı için de geceleyin hiç uyuyamıyorduk. İşte Allah'tan yağmur ve genişlik dilediğimiz böyle bir yılda Mekke'ye gelmiştim."

    Hz. Halime, Mekke civarında oturan Beni Sa'd kabilesine mensuptu. Aynı kabileden Haris bin Abdüluzza ile evlenmişti. Bu evlilikten Abdullah, Üneyse ve Şeyma adında üç çocuk dünyaya geldi. Efendimiz (s.a.v) onlara sütkardeş olmuştur.

    Sütanneyi dili en düzgün kabileden seçerlerdi

    Beni Sa'd yurdunun havası temiz, suyu boldu. Araplar arasında dili en düzgün ve pürüzsüz konuşan da onlardı. Aynı zamanda cömertlikleri ile de meşhurlardı. Bu nedenledir ki, Mekke'nin önde gelen aileleri yeni doğan çocuklarını özellikle Beni Sa'd'daki sütannelere verirlerdi. Böylece çocuklarının sağlıklı, asaletli yetişeceği ve dillerini düzgün konuşacağı umulurdu.

    Yetim olduğu için Efendimiz'i (s.a.v) kimse almaya yanaşmamıştı. Hz. Halime, eli boş dönmek istememiş ve "Gidip o yetimi alayım" deyince kocası, "Belki Allah, bize o yetim hürmetine bereket ve hayır verir" demiş ve bu fikri desteklemişti.

    Bu müşfik sütanneyi, Efendimiz'in dedesi Abdulmuttalib karşılayarak kendisini tanıtmasını ister. "Beni Sad'dan Halime'yim" cevabını alır. O da "Ne güzel! Sa'd; uğurlu ve mübarek olmak ve hilm; sabırlı ve ağırbaşlı olmak gibi iki güzel özelliktir ki dünyanın hayrı da, ahiretin izzet ve şerefi de bunlardadır" sözleriyle Halime annemize iltifat eder.

    Halime, Efendimiz'i almak üzere Amine annemizin evine gittiğinde onu süt gibi beyaz bir kumaşa sarılmış, altına yeşil ipek bir sergi serilmiş, sırtüstü mışıl mışıl uyurken görür. Etrafa misk-ü amber kokusu yayılır minicik bedeninden. Görür görmez hayran olduğu bebeği kucağına alıp alnından öpen Hz. Halime, sağ göğsünü nur misali bebeğe uzatırken sol göğsünü de oğluna verir. Her ikisi de doyuncaya kadar emdikten sonra uyuyakalırlar. Peygamberimiz, bundan sonra sütanneciğinin hep sağ göğsünü kabul eder, sol göğsünü sütkardeşine bırakır.

    Halime ve kocası Efendimiz'i alıp develerinin yanına vardıklarında gözlerine inanamazlar. Çünkü yaşlı devenin memeleri sütle dolmuştur. Sağıp doyuncaya kadar içerler. Kocası Haris, "Halime! Senin mübarek ve uğurlu bir bebek aldığını zannediyorum. Onu aldığımızdan beri hayırlı ve bereketli bir gece geçirdik" diyerek hayretini dile getirir. Daha sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkarlar.

    Efendimiz'in gelişimi başka çocuklarınkinden çok farklıdır. İki yaşını doldurur doldurmaz gelişip, gösterişli bir çocuk olur. Hz. Halime, bir gün Efendimiz'i annesine götürürken Sirer vadisinde Habeş Hıristiyanlarından bazı kimselere rastlar. Bir taraftan Halime'ye nereye gittiğini sorarlarken, diğer taraftan da yanındaki çocuğu dikkatle süzerler. Çocuğun iki omuz küreği arasındaki peygamberlik mührüne ve gözlerinin beyazındaki kırmızılığa bakarlar. "Gözlerinden bir hastalığı var mı?" diye sorarlarken, Halime bir şeyleri sezer ve "Hayır! Bu kırmızılık gözlerinden hiç ayrılmaz!" diye cevap verir. Halime'ye o kadar baskı yaparlar ki, Halime çocuğu elinden zorla alacaklarından korkmaya başlar. Allah'ın inayetiyle ellerinden kurtulup, Hz. Amine'nin yanına varır.

    Halime ve kocası Efendimiz'in bir müddet daha yanlarında kalmasını isterler. Çünkü onun hürmetine bol hayır ve bereket görmüşlerdir. "Oğlumuzu bize bırak. Bizimle birlikte kalsın. Çünkü onun Mekke vebasına tutulmasından korkuyorum" diyen Halime'ye, Hz. Amine hak verir ve çocuğunun tekrar onlarla birlikte gitmesine müsaade eder.

    "Yetim olsaydı, onu öldürürdük"

    Bir gün Hz. Halime'nin karşısına bir Yahudi topluluğu çıkar. Onların Efendimiz'e zarar vermesinden korkan Halime tıpkı annesiymiş gibi, ben şunları şunları gördüm, onu şu şekilde doğurdum ve şöyle gördüm diyerek annesi Amine'nin anlattıklarını tekrarlar. Yahudiler birbirlerine bakarak "Onu öldürün" derler. Daha sonra "O yetim midir?" diye sorduklarında Halime dehşet içinde kocası Haris'i gösterir ve "Hayır, bu babasıdır. Ben de annesiyim" diye cevap verir. Yahudiler "Yetim olsaydı, onu öldürürdük" derler.

    Yine bir gün Halime, Efendimiz'le Ukaz panayırına gider. Buradaki bir müneccim ondaki farklılığı görünce "Ey Arap topluluğu! Bu çocuğu öldürün" diye haykırır. Halime, Efendimiz'in elinden tutup, bir gölge gibi aralarından sıyrılır. Hz. Halime, Efendimiz'e bir zarar gelmesinden korktuğu için hiçbir zaman onu gözünün önünden ayırmaz.

    Bir zaman sonra Muhammed (s.a.v), sütkardeşi Abdullah'la oynarken, birden görülmemiş bir olay gerçekleşir. Abdullah korkuyla gelerek annesine durumu haber verir. Karı koca koşarak Efendimiz'in yanına varırlar. Muhammed'i (s.a.v) gözünü semaya dikmiş ve gülümser bir vaziyette dağın tepesinde otururken bulurlar. Haris onu kucaklayıp "Yavrucuğum! Sana ne oldu?" diye sorunca Efendimiz (s.a.v), "Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yere yatırdılar. Karnımı yardılar. Daha sonra ondan bir şey çıkarıp attılar. Karnımı eski haline getirdiler" der. Haris, eşine "Halime! Ben bu çocuğun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum. Korktuğumuz şey başına gelmeden önce onu götür ailesine teslim et" der.

    Halime, altı yaşını doldurunca Efendimiz'i, annesine teslim etmek için Mekke'ye götürür. Mekke'ye yaklaştıklarında gece karanlık bastığından onu kaybeder. Başta dedesi Abdulmuttalib olmak üzere herkes onu aramaya başlar. Nihayet bulunduğunda, Abdulmuttalib sevincinden koyun ve sığır kesip Mekke halkına ziyafet verir. Kuran-ı Kerim'de "Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?" (Duha, 7) ayetinde bu olay anlatılır.

    "Oğlumun önemli bir durumu, şanı vardır"

    Çocuğu bir an önce annesine teslim ettiği için gönlü huzur içindedir Halime'nin. Hz. Amine "Süt annesi, çocuğu niçin getirdin? Onu yanında alıkoymak için çok ısrar etmiştin. Şimdi ne oldu?" diye sorunca Hz. Halime, "Ben üzerime düşeni yerine getirdim. Onun başına bazı felaketler gelebileceğinden korktuğum için, sana teslim ediyorum" der. Hz. Amine bunun bir sebep olmadığını ifade ederek, ona şeytanın dokunabileceğinden mi korktuğunu sorar. Sonra "Hayır, vallahi şeytan ona dokunmaya hiçbir zaman yol bulamaz. Asla ona musallat olamaz. Benim oğlumun önemli bir durumu, şanı vardır" diyerek onun doğumundan önce ve sonra yaşadığı olağan üstü halleri anlatır. Onun ilahi bir muhafaza altında olduğunu söyler.

    Yıllar sonra Efendimiz'e (s.a.v) peygamberlik vazifesi verildiği zaman, müşrikler bin bir türlü vaatlerle onu davasından vazgeçirmenin yolunu ararlar. Halime'nin kocası Haris, Mekke'ye geldiğinde önüne çıkarak "Oğlun aklımızı çeldi, atalarımıza hakaret etti, onu bu yaptıklarından vazgeçir" diyerek medet umarlar.

    İslam'ın ilk günlerinde Hz Halime Mekke'ye geldiğinde Efendimiz Hz. Halime'ye "Anneciğim" diyerek derin bir sevgi gösterip candan hürmet eder. Kendi omuz atkısını üzerinden çıkarır yere serer ve sütannesini oturtur. Bir dileği varsa hemen yerine getirir. Yine bir gelişinde Efendimiz Hz. Halime'yi evine götürür misafir eder. Hal ve hatırını sorup hizmetini görür. Halime annemiz kıtlıktan ve hayvanlarının telef olduğundan bahsedince Hz. Hatice annemiz Efendimiz'in sütannesine 40 koyun, bir deve hediye eder. Ona birçok ikramda bulunarak devesine bindirip uğurlarlar. Sonraki yıllarda Müslüman olma şerefine eren Hz. Halime (r.a) Medine-i Münevvere'de vefat eder. Cennet'ül Baki kabristanlığına defnedilir.

    "Sen küçükken de büyükken de vefalısın"

    Mekke'nin fethinden sonra Efendimiz, Halime annemizin kız kardeşinden onu sorduğunda vefat ettiğini öğrenir, mübarek gözleri yaşla dolar. Ona duyduğu sevgiden dolayı kız kardeşine birçok hediye verir. Kadın "Sen küçükken de, büyükken de vefalısın" der. Hz. Halime'nin kabilesinden olan Ebu Servan bir gün Efendimiz'e "Biz seni süt emer olarak gördük. Fakat senden daha hayırlı süt emenini görmedik. Biz seni sütten kesilmiş olarak gördük. Fakat senden daha hayırlı sütten kesileni görmedik. Biz seni, genç iken de gördük. Fakat senden daha hayırlı genç görmedik" diyerek bu akrabalıktan duyduğu sevinci dile getirir.
    Mekke Etrafındaki kabilelere, yeni doğan çocuklarını büyüyene kadar emanet etmek, Mekke halkının bir geleneği haline gelmişti. Maddi durumu iyi olan aileler, çocuklarının daha sağlıklı bir ortamda yetişmesi için, Mekke dışında yaşayan bir aileye çocuklarını emanet eder ve birkaç yıl sonra çocuklarını geri alınca ise o aileye büyük mali yardımlar yapardı.
    Mekkelilerin Çocuklarını Mekke dışında tutmasının birkaç nedeni vardı. Mekke'nin dağlarla çevrili olması, bu bölgenin basık bir havaya sahip olmasına ve hastalıkların çok olmasına, dolayısıyla da birçok çocuğun bu hastalıklara yenik düşüp hayatını kaybetmesine sebep oluyordu, bu nedenle Mekke halkı, çocuklarının Mekke dışında büyümesine çok sıcak bakıyordu.
    İkinci sebep ise Mekke dışında, çöllerde yaşayan Arapların daha iyi bir Arapçaya sahip olmasıydı. Arapçanın çok önemli olduğu o dönemde doğal olarak çocuklarının düzgün bir Arapçaya sahip olmasını arzu eden Mekkeli aileler çocuklarının bu kabileler içerisinde büyümesini tercih ediyorlardı.
    Üçüncü sebep ise çocuk'a bakmayan annelerin eşlerine daha çok vakit ayırabilmesiydi. Hayatını çocuklara bakarak geçirmek istemeyen Mekkeli zengin aileler, çocuklarını Mekke dışındaki ailelere teslim ederek hem çocuklarının daha sağlıklı yetişmesini sağlıyor hem de birbirlerine daha çok vakit ayırma fırsatını yakalıyorlardı.
    Beni Sa'd kabilesi, Araplar içinde, iyi yönleriyle tanınan bir kabile idi, bu kabiledeki kadınlar, her yıl Mekke'ye giderek çocuklarına bakılmasını isteyen ailelerin çocuklarını teslim alır ve kabilelerine getirirlerdi.
    Bu kabilenin cömertlik, yiğitlik ve doğruluk gibi bilinen özelliklerinin yanı sıra en çok bilinen özelliği ise düzgün Arapça konuşması idi. Bu nedenle Mekke'nin büyükleri, çocuklarını bu kabileye vermeğe özen gösteriyorlardı.
    Her sene olduğu gibi, Peygamber efendimizin doğduğu yıl da beni sa'd kabilesi Mekke'ye doğru yola koyuldu, Halime ve eşi de diğer ailelerle birlikte Mekke'ye doğru yol almaya başladılar ama bineklerinin hasta olması nedeniyle kafilenin gerisinde kalarak herkesten sonra Mekke'ye ulaştılar. Mekke ye ulaştıklarında ise zengin bir ailenin çocuğunu almak için adeta birbiriyle yarışan kabile kadınlarının Mekke deki bütün zenginlerin kapılarını dolaşarak çalmadık kapı bırakmadan bütün zengin çocuklarını aldıklarını gören halime ve eşi Abdul-Muttalib hazretlerini görünce çok sevindiler.
    Peygamber efendimizin dedesi Abdul-Muttalib, Mekke'nin reisi ve bu kentin en önde gelen şahsiyeti olarak tanınıyordu.
    Boş dönmek istemeyen aile, Mekke'nin büyüğü olan Abdul-Muttalib'e sorunlarını anlatınca hz. Abdul-Muttalib onlara yeni, dünyaya gelen torununa bakmayı önerdi.
    Bu öneriyi duyarak kabileden geri kaldıklarına sevinen halime ve eşi Hz Abdul-Muttalib'le birlikte Hz. Amine'nin evine gittiler ve dünyaya yeni gözlerini açan Hz. Muhammedi teslim alarak kabilelerine geri döndüler.
    Büyük tarihçi İbn-i Hişam, kitabında, Hz. Halime'nin diliyle şöyle yazıyor:
    Kıtlık ve kuraklık bir yılda çocuğumu yanıma alarak kocamla birlikte kabilemizin diğer kadınlarıyla beraber Mekke'deki çocukları üstlenmek için Mekke'ye gittik. Binek olarak bir eşek ve bir damla bile sütü olmayan yaşlı bir devemiz vardı.
    Bir gece yol gittik ama açlıktan ağlayan bebeğimizin ağlama sesinden hiç uyuyamadık, üstelik ne benim onu doyuracak kadar sütüm vardı ne de devemizin bir damla sütü vardı. Tek ümidimiz Mekke idi. Mekke'ye vardığımızda ise bizim geldiğimizden haberdar olan Mekke halkı çocuklarını alarak yanımıza geldiler. Herkes, bir çocuğu üstlendi ama hiç kimse Hz. Muhammed'i üstlenmek istemiyordu, çünkü o yetimdi ve yetim bir çocuktan pek menfaat sağlanmayacağına inanan kadınlar bir türlü bu çocuğu kabul etmediler.
    Bütün kadınlar bir bebek alarak kabileye dönmek için hazırlanmışlardı ama ben yolda geri kaldığım gibi burada da geri kalmıştım, üstelik yetim bir çocuğu da almak istemiyordum ama kadınların geri dönmeğe başladığını görünce eşime şöyle dedim: Bütün bu kadınlar içinde eli boş dönen tek kadın olmak istemiyorum, şimdi gidip o yetim çocuğu alıp geleceğim. Eşim de bunu kabul ederek şöyle dedi: Umarım Allah, bu çocuk sayesinde hayatımıza bereket katar.
    Hz. Halime şöyle devam ediyor: Gittim ve o çocuğu, dedesi Abdul-Muttalib'den aldım ve geri geldim, onu emzirmek için kucağıma aldığımda ise iki göğsümün sütten dolup taştığını gördüm, öyle ki o çocuktan sonra oğlum Abdullah da göğsümü emdi ve ikisi de doydu sonra da uyudular.
    Eşim ise yaşlı devemizin memelerinin sütten dolduğunu görünce, şaşkınlığını gizleyemedi ve şöyle dedi: Halime, Allaha yemin olsun ki çok bereketli bir çocuk bulmuşsun.
    Dönüş yolunda ise Mekke'ye gelirken yürümekte zorlanan merkebimizin en önde gitmesi, herkesi şaşırttı, öyle ki herkes "bu hayvana ne olmuş" demeğe başladı.
    Döndükten sonra ise herkesin hayvanlarının kurak çölden aç döndüğü halde bizim koyunlarımızın dolu karın ve bol sütle dönmesi bizi fazlasıyla şaşırtıyordu. Evimizin her köşesinde bu çocuğun getirdiği bereket görünüyordu.
    Çocuk büyüdü ve iki yaşına geldiğinde ise onu sütten kestim. Onun gelişimi de diğer çocuklardan çok daha iyi idi öyle ki iki yaşındayken çok daha büyük bir çocuk gibi görünüyordu.
    İki yaşında, onu annesine geri götürdüm ama onunla birlikte hayatımıza giren hayır ve bereketin kesilmemesi için nasıl olursa olsun annesini ikna ederek o çocuğu tekrar evimize geri getirmeyi düşünüyordum. Amine'ye çok yalvardım ve nihayet çocuğu geri götürmeme razı oldu.
    Tarihçiler hikayenin geri kalan kısmında ise şöyle yazıyorlar: Halime, Muhammedi aldı ve annesine geri getirdi, Amine ise şöyle dedi: bu çocuğa bakmak için o kadar istekli olmana rağmen, onu bana geri getirmenin sebebi nedir?
    Halime: Çocuğum artık büyüdü ve elimden gelen her şeyi onun için yapığıma inanıyorum, şimdi ise başına kötü bir olay gelmesinden korkuyorum bu yüzden onu sana getirdim.
    Amine: Asıl sebep bu değil, doğruyu söyle.
    Hz. Amine'nin ısrarına daha fazla dayanamayan Hz. Halime şöyle buyuruyor: Şeytanın ona zarar vermesinden korkuyorum.
    Amine: Allah'a yemin olsun ki, Şeytan, ona kötü bir şey yapamaz. Bu çocuğu karnımda taşıdığımda, onda bir nur gördüm, onu çok rahat taşıdım ve dünyaya geldiğinde ise ellerini yere koydu ve başını göğe doğru kaldırdı. Şimdi onu bırak ve evine dön.
    İbn-i İshak bu hikayenin yanı sıra başka bir hikayeye de kitabında yer vermiştir, ibni ishak şöyle yazıyor:
    Halime, hz. Amine'ye şöyle dedi: ikinci defa bu çocuğu senden alıp evime giderken habeşe Hıristiyanlarından birkaç kişi onu gördüler ve yakına gelip onun vücudunu inceledikten sonra bana şöyle dediler: Bu çocuğu senden çalıp kendi kentimize götüreceğiz, onun geleceği çok parlaktır.
    O günden sonra o adamların sözünden duyduğum rahatsızlık beni hiç rahat bırakmadı, onu hep kolladım ve şimdi de sana teslim ediyorum.
    Şii hadis kaynaklarında ise Hz Halime'den bu konuda çok ilginç hadislere yer verilmiştir örnek olarak:
    O hazret, süt emerken bile adaletli davranıyordu, sürekli sağ göğsümü emer sol göğsümü ise oğluma bırakırdı, oğlum da her zaman ona saygı göstererek önce onun emmesini bekliyordu.
    -Sabahları çocuklar uyandığında genellikle yapışık gözler ve tembel olurlardı ama o, uyandığında, bütün çocukların aksine çok neşeli ve temiz bir şekilde yataktan kalkardı.
    -Bir gün onu Ukkaz çarşısındaki bir falcıya götürdüm, insanlar, genellikle çocuklarının gelecekleri hakkında bilgi edinmek için çocuklarını ona götürürlerdi, falcı onu görür görmez bağırmaya başladı: Millet çabuk toplanın, bu çocuğu öldürün.
    Bunu duyar duymaz onu oradan uzaklaştırdım ve sakladım. Millet toplanınca ise falcı "yemin ederim ki ileride sizin dininizi yok edecek, ilahlarınızı öldürecek ve size hüküm sürecek birisini gördüm" dedi. Bunun üzerine millet, onu aramaya koyulduysa da onu bulamadı. Bu olaydan sonra, onu annesine teslim edene kadar kimseye göstermedim.
    Tarih kitaplarının genelinde o hazretin beş yaşına kadar Halime'nin evinde kaldığını görebilirsiniz. Hz. Muhammed hayatının sonuna kadar hep süt annesi ve süt kardeşlerini iyilikle anar, onlara teşekkür ederdi.
    Hz Halime, Hz Muhammed'in peygamberliğinden sonra eşiyle birlikte Mekke'ye giderek o hazretin huzurunda Müslüman oldu.
#07.06.2010 17:30 0 0 0
  • Rüyada Baklava Görmek - Rüyada Baklava Görmek Hakkinda - Rüyada Baklava Yemek - Rüyada Baklavacı Görmek - Rüyada Baklava ikram etmek - Rüyada Baklava satın almak

    Sevinç, toplu para ve iyi söz anlamına gelir. Baklava satın alan sevinir, Baklavayı veren ise hayır işler. Tepsiyle baklava gören ve bundan yiyen kimsenin talih oyunlarında şansı açılır.

    Rüyada baklava görmek müjde isaretidir. Rüyasinda baklava yedigini görmek müjdeli bir haber alacagina; birisine baklava ikram ettigini görmek, büyük bir ise girecegine; bir tepsi baklava satin aldigini görmek, emlak sahibi olacagina delalet eder. Bir baska rivayete görede: Rüyada baklava yedigini gören bir insana beklemedigi yerden eline bir para geçer veya bir mirastan hisse alir.
#06.06.2010 11:41 0 0 0
  • Mücib

    Mücîb : Duaları kabul eden

    Al-Mujib : The Responder to Prayer who grants the wishes who appeal to it.


    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki doğru yolu bulmuş olurlar." (Bakara, 186)

    Dua kulluk makamlarının en önemlisidir.

    Duadan maksat bildirmek değil, kulluk göstermek; tevazu ve alçak gönüllülük arz ederek müracaatta bulunmaktır. Maksat bu olunca, kaza ve kaderine rıza ile beraber Allah'a dua etmek, insanlık hissesini tercih değil; Allah'ın kudretine her şeyden fazla saygı duymaktır. Bu da en büyük makamdır. Bu da en büyük makamdır.

    İstenenin açıkça ifade edilmesi, duanın zaruretlerinden değildir. Zaman olur ki edep ve yerini bilen huzur ehli için hâl, sözden daha edepli olur. "Ey Rabbim huzurundayım, hâlim sana malum." demek, söyleyenin makamına, kalbinin doğruluk ve ihlas derecesine göre, en belağatlı dualardan daha belağatlı olur.

    Dua hakkında naklî deliller o kadar çoktur ki, bunları ancak kâfirler inkar edebilirler.

    "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim." (Ğâfir, 40/60),

    "Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua ediniz." (A'râf, 7/55),

    "Yoksa sıkıntıya düşen kimseye, kendisine dua ettiği zaman icabet eden mi?" (Neml, 27/62),

    "De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne kıymet verir?" (Furkan, 25/77),

    "Hiç olmazsa böyle şiddetimiz geldiği zaman bari yalvarsaydılar. Fakat onların kalbleri katılaşmıştır." (En'âm, 6/43)

    gibi nice âyetler vardır.

    Bunların sonuncusu gösteriyor ki Allah, dua edip istemeyenlere gazab eder.

    Dua eden kimsenin gönlü, Allah'tan başkasıyla meşgul olduğu müddetçe gerçekten dua etmiş olmaz. Allah'tan başka şeylerin hepsinden uzak olduğu vakit de Hakk'ın birliğinin marifetine dalar. Bu makamda kaldıkça kendi hakkını düşünme ve insanlık nasibini talepten kaçınır, bütün vasıtalar kaldırılır ve o zaman Allah'ın yakınlığı hasıl olur. Çünkü kul, kendi arzusuna yönelik olduğu sürece Allah'a yaklaşamaz, o arzu engelleyici bir vasıta olur. Bu, kaldırıldığı zaman ise: "Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını görür." (Ğâfir, 40/44) âyetindeki havale, tam bir samimiyetle ortaya çıkmış bulunur. Göz, Hakk'ın gözü olarak görür; kulak, Hakk'ın kulağı olarak işitir; kalb Hakk'ın aynası olarak bilir, duyar, ister. O zaman milyonlarca sebeplerin, asırlarca zamanların yapamadığı şeyler, Allah'ın dilemesi hükmüyle, "ol" demekle oluverir.

    İşte Cenab-ı Allah bu konudaki bütün şüpheleri defetmek ve kullarını irşad için duanın önemine işaret ederek oruç emrinden sonra Peygamberine buyuruyor ki: Kullarım sana benden sorarlarsa ben yakınım, bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm. Öyle ise onlar da benim emirlerime candan icabet edip, tutunsunlar ve bana inansınlar... doğruca arzularına kavuşabilsinler."

    Müslüman daima Allah'a muhtaç olduğunun bilincinde olmalı ve yalnız O'na güvenip dayanmalıdır. O'nun duaları işittiğini, başına gelen bela ve musibetleri bildiğini, sıkıntı ve zorluklardan haberdar olduğunu unutmamamlı ve ümitsizliğe kapılmamalıdır. Dua yaptığı ve talepte bulunduğu istekler, kendisini Allah'a yaklaştıracak istekler olmalıdır. (4)

    İhlasla "Yâ Mücib" diye bir müslüman bu isme devam etse, insanlar tarafından sevilir, duası kabul olur. (4)

    55 defa okuyanın meşru duaları kabul olunur. (Allahulalem)

    Rakib

    Rakîb : Bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.

    Ar-Raqib : The Watchful One


    Cenab-ı hak buyuruyor:

    "Allah her şeyi gözetler" (Ahzab, 52)

    "Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir." (Nisa, 1)

    "Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin. " (Maide, 117)

    Rakib ismi, Kur'an-ı Kerim'in 3 yerinde geçmektedir.

    Rakib, koruyup gözetleyendir. Öyleki hiçbir şey O'ndan kaybolmaz. Gizlilikleri ve sırları bilen, görendir. Hiçbir söz ve gizli konuşma O'na gizli değildir. Allah, unutmasının mümkün olmadığı mutlak ilmiyle bütün varlıkları gözetleyip denetleyendir.

    Her müslüman, Yüce Allah'ın kendini ve bütün varlıkları gözetlediğini, onları murakebe ettiğini, bunun için herkese iki melek tayin ettiğini, bu meleklerin insanın her sözünü ve her fiilini yazıp kaydettiğini, Allah'ın ahirette ceza veye mükafatı bu murakebeye göre vereceğini bilmelidir. Allah'ın kendisini gözetlediğine dair bilgisi kesinlik (yakîn) derecesine ulaşan kimse, ömrünü boş ve yararsız işlerde harcamaz, alıp verdiği nefesleri bile O'nun zikriyle almaya çalışır. Bütün davranış, işlerinde ve sözlerinde O'nun emir ve yasaklarına uygun hareket ve davranışlarda bulunur, insanlarlailişkilerini bu esas üzere düzenler. Rabbin kendisini gözetlediğini unutmayan kalp, kalp ilimlerinde ileri derecelere ulaşır. (2)

    Allah yoktan yarattığı tüm varlıkları koruyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki yıldızlar ve sistemlerden, dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insanın meydana getirdiği toplumlardan, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsüne, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden, mikro ve makro alemlere, gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar herşeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şahit olan, denetleyen Allah'tır.

    İnsan başıboş bırakıldığını, amaçsızca hayatını sürüdürebileceğini zannedebilir. Ama hangi iş üzerinde olursa olsun Allah onun üzerinde şahittir. Hiç kimse Allah'tan bir şey gizleyemez. Gizli anlaşma, plan, sır, tuzak; bunlar Allah Katında asla gizlenemeyecek olaylardır. Herşeyi gören, işiten ve bilen Allah'ın Zatından hiçbir şey gizli kalamadığı için, herkesin yaptığına eksiksiz bir adaletle karşılık verilir. Birçok kişide "Allah'ın kainatı yarattığı sonra herşeyi kendi haline bıraktığı" gibi çarpık bir düşünce vardır. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve zandır.

    İnsanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntıları Allah en ince ayrıntısına kadar bilendir. Vücut içindeki bir hücre diğer trilyonlarca hücreyle birlikte son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, bazen birden farklı bir davranış içine girer ve bugün tam olarak kaynağı ve tedavisi bulunamamış olan kanser ortaya çıkar. İnsan kendi içinde oluşan bu yapıdan hiç haberdar değilken Allah tüm bunların üzerinde şahittir ve her evreyi kontrolü altında tutar. Nasıl bir insan Allah'ın izni dışında bir adım bile atamazsa, o hücre de Allah'tan habersiz en ufak bir davranışta bulunamaz. (3)

    Bir kimse bu ismi "Yâ Rakib" kendi üzerine, yahut ehli veya evladı üzerine veyahutda malı üzerine yedi kere okusa onlar Hak Tealanın emanında olur, Allah onları emniyeti altına alır. (4)

    312 defa okumak Allah tarafından rütbe ve mertebeye vesile olur, sır ve hakikatlere erer, basireti açılır. (Allahulalem)

    Kerim

    Kerim : Çok cömert, hudutsuz ikram sahibi

    Al-Karim : The Generous whose generosity is most abundant.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;" (Alak, 3)

    "Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir?" (Infitar, 6)

    O vaad ettiği zaman sözünü yere getiren, verdiği zaman son derece çok veren, ne kadar verdiğine ve kime verdiğine aldırmayandır. O'ndan başkasına muhtaç olduğu söylendiğinde razı olmaz. Kendisine sığınan ve gönül vereni boş çevirmez, rahmetine gark eder. Vesilelere ve şefaatçilere muhtaç bırakmadan doğrudan doğruya kendisine iltica ettirir. (3)

    Cenab-ı Hak hiç şüphesiz Kerim'dir; O'nun ikramı hudutsuzdur. Yapacağı ikram karşılıksızdır. İstediğine ikramda bulunur, istediğine bir dirhem vermez olur. Bunu O'na kimse soramaz. Onun için her zaman Allah'ın keremine sığınmamız menfaatimiz menfaatimiz icabıdır. O'nun bir keremi de azap edeceği zaman kulunu bağışlamasıdır. Allah bizi o bağışa girenlerfden eylesin. (2)

    Tenbih: Kendisine verilmiş olan yeteneğini kullanan ve görüp akleden bir insan; kim tarafından yaratıldığını, kendi başına elde etmeye asla güç yetiremeyeceği sayısız nimeti kimin verdiğini, algılama, düşünebilme, akledebilme kabiliyetlerine nasıl sahip olduğunu düşünür. Bunları düşünen insanın karşısına çıkan gerçek tektir: İnsanı var eden ve asla güç yetiremeyeceği üstün nimetleri ona bağışlayan, son derece cömert olan Allah'tır. (5)

    Bir Müslüman ihlasla, inanarak ve yaşayarak "Yâ Kerim" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onunu tecellisine, eserlerine nâil olur. Ahlâkı güzelleşir. Kazancı artar. Her türlü şerden korunur. Günahları affolur. (4)

    270 defa okumak Cenab-ı Hakkın lütuf ve keremine vesile olur. (Allahulalem)

    Celil

    Celil : Ululuk, azamet ve büyüklük sahibi

    Al-Jalil : The Mighty who is Lord of Majesty and Grandeur.

    Cenab-ı Hak Buyuruyor:

    "Celal ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak" (Rahman, 27)

    "Celal ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir." (Rahman, 78)

    Celil ismi, Kur'an'da bu şekliyle değil, Zü'l-celâli ve'l-ikram olarak Rahman suresinde iki yerde geçer.

    Celalet ve ululuk ancak Allah'a mahsustur. Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Allah'ın ilmi her şeyi kuşatır.

    Her büyük O'nun büyüklüğünün yanında hiç bir anlam ifade etmez.

    Allah'ı diğer insanlardan daha fazla tanıyan ariflerin pek çoğu bu isimlerle O'nu dua etmeyi tercih ederler.

    Bir müslüman ihlasla, inanarak ve yaşayarak "Yâ Celil" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse, onun tecellisine, eserlerine nail olur. Saygı görür. ahlakı güzelleşir. Zalimlerden kurtulur. Maddi ve manevi güce kavuşur. (1)

    Bu ismi bilmenin faydası

    Allah'ın sana iyilik ve bağışta bulunup nimetler verdiği gibi sen de, başkalarına iyililik yap ve bağışta bulun. İnsanların yaptıkları hataları bağışla. Kötülükleri terk etmeyenleri güzelce terk et, kötülükleririni iyilikle başından sav. Seninle ilşikisini kesenle sen ilişkini kesme. Sana vermeyene sen vermeye devam et. Sana haksızlık edeni affet. Seni kötüleyen ve sana sövene karşılık verme, sabret. Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de başklarına iyilik yap ve sana kötülük edene iyilikle davran. (2)

    Hasib

    Hasib : Yaratılan varlıkların hesabını yapan ve bilen

    Al-Hasib : The Accounter who knows every details.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "...Hesap görücü olarak Allah yeter." (Nisa, 6)

    "...Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır." (Nisa Suresi, 86)

    "...Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır." (Enam Suresi, 62)

    "... Allah, hesabı pek seri görendir." (Bakara Suresi, 202)

    İnsanların ahirette yaptıklarının karşılığını almak için bir hesap kontrolünden geçmeleri lazımdır. İşte bu hesapları noksansız yapacak olan Hz.Allah'tır. O'nun hesabı süratlidir. Bir anda bütün mahlukatın hesabını görecektir. İmanı kuvvetli olanın hesabı göz açıp yumuncaya kadar kolay olacak, imanı zayıf olanın hesabı ise çok sürecektir.

    Bu ismin bir çok anlamı zikredilmiştir.

    Parçaları bütünüyle bilen,

    Hesap etmeden bilen

    Bütün üstün niteliklere sahip olan,

    Hiç bir eksiği ve kusuru olmayan,

    Kıyamet günü kullarını hesaba çekecek ve sorgulayacak olandır.

    O, kendi kereminden fazlasıyla verendir.

    Her insan kendisini ağır hesaptan kurtarmak için çalışmalı, Allah'ın belirlediği sınırlara dikkat etmeli, ahiretteki hesabının hafif olması için daha bu dünyada iken kendisini hesaba çekip yanlışlarını düzeltmelidir.

    İhlasla "Yâ Hasib" diye bir müslüman bu isme devam etse, gözden, zalimden kurtulur. Duası kabul olur.

    Mukît

    Mukît : Bütün canlıların gıdasını veren

    Al-Muqit : The Nourisher who gives every creature it's sustenance.

    ''Gıdalandıran, besleyen, bakıp gözeten, muktedir olan, her şeyin karşılığını veren, gözetici ve şahit.''

    ''Herkese uygun olarak gıdalarını yaratan O'dur.''

    Çalışmanın, sebeplere sarılmanın ibadet olduğunu bildiğimiz için çalışacağız, çalışırken Rabbin rızasını isteyeceğiz. Bize uygun gıdamız bizim gölgemiz gibi bizi takip eder. Gölgenin peşinden gidenler sonuna varamadan öldüler.

    Midemizi helal ve temiz gıdayla, aklımızı şeriat ve tabiat ilimleriyle, gönlümüzü Allah sevgisiyle gıdalandıralım.

    Tenbih: Müslüman Allah'tan başka kulların ihtiyaçlarını karşılayan, işlerini düzenleyip yürüten, onlara azık ve rızık veren olmadığını ve en üstün rızkın akıl nimeti olduğunu bilmelidir. Müslüman, gücü yettiğince yakın-uzak ve güçlü zayıf ayrımı yapmaksızın muhtaç insanların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır. Önce yakınlarını tercih etmeli yoksa başkalarına yönelmelidir. (1)

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: " Azık isteyene vermemek, kişiye günah olarak yeter." (2)

    Kötü huylu çocuğu olan bir kimse "Ya Mukît" ismini 7 kere bir boş kaba okusa ve o kabı su ile doldurup o kötü huylu çocuğuna içirse Allah'ın izniyle o çocuğun huyu güzelleşir. (3)

    Bu ismi şerifi 550 kere okuyanın malında bereket hasıl olur. (Allahulalem)

    Hafiz

    Hafiz : Koruyucu ve muhafaza edici

    Al-Hafiz : The Preserver who guards all creatures in every detail.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Ve itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk;" (Saffat,7)

    "...Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur." (Sebe,21)

    "O'nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır, onu Allah'ın emriyle gözetip-korumaktadırlar." (Ra'd,11)

    "El-Hafiz" ismi Kur'an-ı Kerim'in 6 yerinde geçmektedir.

    Melekler insanları Allah'ın emri ile korumaktadırlar. Bunun yanında işlediklerinide kaydetmekte, böylece korumaya almaktadırlar. Allah, dostlarını günah işlemekten ve şeytanın tuzaklarına düşmekten korur.

    Allah, sıkıntı zamanında seni şikayet etmekten koruyan, nimet zamanında da seni felaketlerden koruyandır.

    Allah'ın bütün varlıkları koruması olmasaydı, varlığı mümkün olan hiçbir şeyin varlığı devam etmezdi. Allah, bütün varlıkları tekrar yokluğa dönmekten korumuştur.

    En büyük koruma, kalpleri korumadır. Müslümanın dinini her türlü küfür, nifak, fitne, sınırsız arzu ve isteklerden ve türlü bi'd'atlerden koruması korumaların en büyüğüdür. Çünkü bu sayede müslüman, doğru yoldan ayrılıp başka yollara sapmaktan kurtulur.

    Bu ismin manası ancak Allah'ın yüceliğini ve kainatı koruma gücünü uzun uzun düşünmekle bilinebilinir. Yoksa sadece lügattaki manasını düşünmekle değil.

    Korumak iki yönden olur:

    Birincisi, varlıkların belli bir zamana kadar devamını sağlamak, muhafaza etmek ki, Allah gökler, yerler gibi fazla yaşayan varlıkların da, hayvan, bitiki ve insan gibi ömrü az olan varlıkların da hafızıdır.

    Mesela, yerden biten otu bile muhafaza etmiştir. Onun özünü korumak için ona kabuk vermiştir. Bir kutu gibi onu, kabuğun içine saklamıştır. Yumuşak kalması için de ona rutubet bahşetmiştir. Yalın kabukla korunmayacak şeyi, ona diken vererek korumuştur.

    İkincisi, birbirine zıt olan şeyleri birbirlerinin şerrinden korumak. Allah bunları, kâh eşit kuvvette kılmakta, kâh mağlup olan tarafın imdadına yetişmekle korumuştur. Bunu bir misal ile izah edelim:


    Mesela, hararet rutubeti yok eder, kurutur. Mağup olduğu zaman, soğukluk (bürudet) ve rutubet zayıflamaya hatta yavaş yavaş yok olmaya başlar. Hararet ve kuruluk fazlaşır. Bunu önlemek için Allah başka bir cisimle o rutubetin imdadına yetişir. Ona bir susuzluk verir, su içme ihtiyacını duyar. Su içtiği gibi harareti bereraf edilmiş olur. Böylece vücutta gereken denge temin edilmiş olur. (3)

    Bu ismi şerifi 988 defa okumaya devam eden; insan ve cin şerrinden bela ve afattan muhafaza olur. (2)

    Kebir

    Kebir : Mutlak büyük

    Al-Kabir : The Greatest. Who is supremely Great.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O, gaybı da, müsahede edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir." (Ra'd, 9)

    "Doğrusu Allah Yücedir, büyüktür." (Nisa, 34)

    "Gerçekten Allah, Yücedir, büyüktür." (Hacc, 62)

    "Şüphesiz Allah, Yücedir, büyüktür." (Lokman, 30)

    "O, çok Yücedir, çok büyüktür." (Sebe, 23)

    "Artık hüküm, Yüce, büyük olan Allah'ındır." (Mumin, 12)

    O, her şey kendisinden daha küçük olan ve hiçbir şekilde, hiçbir çerçeveye sığdırılamayan tek ve biricik büyüktür. (2)

    Mevla'nın büyüklüğü hudutsuzdur. Kendisinden başka O'nu bilen kimse yoktur. O'nun büyüklüğünü anlayamayız. Ancak yarattığı şeylerin ne kadar büyük olduğunu düşünürsek O'nun büyüklüğünü anlamış oluruz.

    Kebir, büyüklük sahibi demektir. Büyüklük, zatın kemale kavuşmasından ve varlığının mükemmel oluşundan ibarettir. Bu yalnız Allah için geçerlidir. (4)

    Bu sıfat mutlak olarak sadece Allah'a mahsustur. Yaratıklar için sadece mecazi olarak kullanılabilir.

    Aliyy

    Aliyy : En üstün ve en yüksek

    Al-'Ali : The Highest

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O, yücedir, büyüktür." (Bakara, 255)

    "Allah yücedir, büyüktür." (Nisa, 34)

    "O, görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir." (Rad, 9)

    Allah'ın yüceliğinin üstünde hiçbir yücelik yoktur. Bütün dereceler ve mertebeler O'ndan aşağıdır. Allah, her üstün ve yüksek makamın daha üstündedir. Zira varlıklar ya etkileyen veya etkilenendir. Etkileyen etkilenenden üstündür. Allah Teâlâ, her varlığı etkileyendir. Bütün varlıklara O'nun bir eseri ve etkilenenidir. Bu yüzden O, bütün varlıklardan daha üstün ve yücedir.

    Allah kendi zatında yücedir. Bu yüzden her şeyden daha yücedir. O'nun bu yüceliği cihet ve mekan bakımından değildir. Zira O, cihet ve mekandan münezehtir.

    Allah'ın varlıklar üzerindeki üstünlüğüne, yüceliğine, büyüklüğüne inanıp bunu müşahede eden kimse, bu sıfatın gereği olarak O'na ibadet eder. Kalbinde sonsuzluk nuru ışıldar.

    Allah Kuran'da kendisini bizlere tanıtmıştır: Tüm alemleri yaratan, kainatın tek hakimi olan Allah uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların yegane sahibi O'dur. O'ndan başka ilah yoktur, Allah insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O'na aittir; O, herşeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allah alemlerden müstağnidir. Kuşkusuz 'en güzel isimler' Allah'a ait olduğu için O'nu eksiksiz olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. O'nu ancak kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kuran ayetleriyle takdir edebiliriz. ( 2)

    Allah, yücelerin en yücesidir. Namazımızın her secdesinde üç defa "Subhane Rabiyel ala" diyoruz. Gerçi Rabbimiz bizim yüceltmemize muhtaç değildir. Bizim yükseltmemiz, kulluk görevimizi ifa etmemiz için yapılan bir vazifedir. (3)
#04.06.2010 13:59 0 0 0
  • Cebbar

    Cebbar : Dilediğini cebir yoluyla yapan, kayıtsız şartsız herkese cebredecek güçte olan, hiç kimse tarafından kendisine cebir olunamayan

    Al-Jabbar : The Compeller who repairs all broken thing, and completes that which is incomplete.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selam'dır; Mü'mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir." (Haşr, 23)

    Hüküm sahibi Allah'tır. O ne derse olur, muradı yerine gelir. Bir hadis-i kudsisinde ""Ey kulum, sen murad edersin ben de ederim, Fakat senin muradın olmaz, benim muradım olur." buyurmuştur.

    Allah Teâlâ birçok fiilde insana irade vermiş ve hür yaratmış olmakla beraber bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur değildir. Dilerse, dilediği anda iradelerini yok eder. Nitekim bir hadiste "Allah Teâlâ kaza ve kaderini yerine getirmeyi istediği vakit, akıl sahiplerinin akıllarını gideriverir ki, kaza ve kaderi onlarda yerine gelsin. Emri yerine gelince de akıllarını onlara geri verir. Böylece de pişmanlık başlar." buyurulmuştur. Dilerse onların akıl ve iradelerini yok etmemekle beraber isteklerinin aksine kendi hüküm ve iradesini zorla üzerlerinde icra eder. Nitekim Allah'tan korkmayan, emirlerine karşı gelmek isteyen âsiler, azaba ve cezaya yanaşmak istemedikleri halde, vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olurlar. Hâsılı Allah Teâlâ'nın mutlak iradesi altında mağlub ve mecbur olmayacak hiçbir şey tasavvur olunamaz.

    Ey Cebbar olan Allah'ım! Seni tanıyan birinin, herhangi bir iş için başkasından yardım dilemesine şaşarım. Seni tanıyan birinin, senden başka birisine yönelmesine şaşarım. (3)

    İhlasla "Yâ Cebbar'' diye bir müslüman bu isme devam etse, herkes tarafından sevilir, insan ve şeytanın şerrinden emin olur. (4)

    Semi

    Semi : Herşeyi layıkıyla duyan

    As-Sami : The Hearer of All. Allah takes care of all the needs of those who invoke this glorious Name one hundred times.

    Cenab--ı Hak buyuruyor:

    "Şüphesiz Allah, isitendir, görendir." (Mümin, 20)

    "Allah işitendir, görendir." (Nisa, 134)

    Cenab-ı Hakkın sübuti sıfatlarından birisi de Semi'dir. Yani işiticidir. O'nun işitmesi kulakla değil, kendine özgü kudretledir. Cenab-ı Hak kainatta insan, hayvan ve bütün varlıkların seslerini bir anda işitir ve değerlendirir. (2)

    Gizli veya açık söylenen her sözü eşit olarak işitendir. O'nun işitmesi bütün sesleri kuşatmıştır.Varlıkların seslerini asla birbirine karıştırmaz ve şaşırmaz. Birinin sesini işitmek, ötekinin sesini de işitmeye mani olmaz. Talep edenlerin çokluğu, onu şaşırtmaz ve yanıltmaz. (4)

    Sem (işitmek) ile dört anlam kastedilir: Bunlar:

    1) Bilmek, idrak etme anlamında işitmek. bu tür işitme seslerle ilgilidir.

    "Gerçekten Allah, eşi konusunda seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan (kadın)ın sözünü işitti." (Mücadele, 2)

    "Andolsun Allah; "Gerçek, Allah fakirdir, biz ise zenginleriz" diyenlerin sözlerini işitmiştir." (Ali İmran, 181)

    2) Anlama, akletme anlamında işitmek. Bu da anlamlarla işitmedir.

    "Ey iman edenler, "Raina- Bizi güt, bize bak " demeyin, "Unzurna - Bizi gözet" deyin ve dinleyin." (Maide, 41)

    3) Cevap verme ve istenenleri verme anlamında işitmek.

    Namazda rükudan kalkarken söylenen "Semi'allahü limen hamideh" (Allah, kendisine hamd edeni işitti) duası.

    4) Kabul etme ve uyma anlamında işitmek.

    "Onlar, yalana kulak verenler..." (Maide 41)

    Yüce Allah bizlere "işitmeyi", dinlemeyi" ve "uymayı" emretmekte ve müjdenin bunlara ait olduğunu haber vermektedir.
    Bir kimse perşembe günü duha namazını kıldıktan sonra hiç kimse ile görüşmeden, konuşmadan "Yâ Semi" ismini 100 kere okuyup Allahü teala hazretlerine hacetini arzeylerse Hak teala onun ihtiyacını giderir. (3)

    Muzil

    Müzil : Alçaltan, zillet veren, hor ve hâkir eden

    Al-Mudhill : The Humiliator who degrades and abases.


    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır." (Tevbe Suresi, 2)

    "O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır." (Gaşiye Suresi, 2 )

    Hor ve hakir edilme, Allah'ın inkarcıları uğrattığı "dünya azabı"nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkarcılar için 'hor ve aşağılık kılınma', son derece büyük bir azaptır.

    Allah pek çok ayetinde, ahirette inkarcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkarcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah'ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkarcıların en büyük hedeflerinden biri, başka insanlar tarafından takdir edilmektir. Bu nedenle de hayatlarını Allah'ı övmekle değil, kendilerine övgü toplamakla geçirirler. Allah da bu beklentilerine karşılık olarak cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşayacaklardır. (3)

    Müzil, inkar edenleri dünyada kölelikle, cizye vermekle, alçaltmakla zelil kılan, ahirette de onları cezalandırmakla ve ebediyen cehenneme de kalmakla zelil kılandır. Allah asilere destek vermeyerek onları zelil kılmıştır. Bu yüzden asiler günah bataklığına saplanmışlardır. Allah, bir kulunu zelil kılmak istediğinde onu arzu ve isteklerine düşkün yapar, kendisiyle onun arasına bir perde çeker ve onu kendisine dua etmekten uzaklaştırır. (4)

    Tenbih: Allah'ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak zelil olmaktan korkarlar, bu yüzden Allah'a itaatten ayrılmazlar. Buna karşılık Allah da onları aziz kılar. Emir ve yasaklarına aykırı davrananları, kendisinin belirlediği yolda yürümeyenleri ve kendisine düşmanlık edenleri de zelil kılıp alçaltır. (4)

    Bu ismi 770 defa çeken düşmanını kahru perişan etmek hususunda Cenab-ı kibriyanın yardımına nail olur. Düşman kötülüğünden, zalimin zülmünden korkmaz. Her gün sabah erkenden bu esmaya devam ederse korktuğundan emin olur. (5)

    Bir kimse bir zalimden veya hased eden, kin güden birisinden korksa "Yâ Müzil" ismini 75 kere okusa daha sonra secde eylese ve secde de "Allahım beni filan kişinin şerrinden emin eyle, koru" diye dua ederse Allahü teala onu o adamın şerrinden korur. (2)

    Muiz

    Muiz : İzzet veren, yükselten

    Al-Mu'izz : The Bestower of Honors who confers honor and dignity

    Cenab-ı Hak buyuruyor:
    "De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (Âl-i İmran, 26)

    Muiz ve Muzil isimleri Kur'an'da isim olarak geçmez, sadece fiiil olarak geçer. Allah kimi yükseltmişse onu aziz, kimi de alçaltmışsa onu da zelil kılmıştır. Aziz veya zelil olmak dünyada geçekleştiği gibi âhirette de gerçekleşir. Muiz, düşmanlarına karşı dünyada dostlarına destek verip onları üstün kılan, âhirette de onları en güzel şekilde ağırlayı aziz kılandır.

    Allah dostlarını, kendisine ibadet ve itaat etmede başarılı kılarak onları onurlandırmış ve aziz kılmıştır. Zira Allah'a itaat etmekten daha üstün bir izzet yoktur. Allah dostlarını: kanaatkarlıkla, amellerde samimi ve ihlaslı olmakla, nefislerinin arzu ve istelerini terk etmekle aziz kılmıştır. (2)

    Mülkü dilediğine veren O'dur. Herkimin kalbinden perdeyi kaldırıp Cemalini müşahede ettirirse kanaat nimetine gark ederek mahlukatından kimseye muhtaç bırakmazsa, kuvvet ve teyid bahşederek nefsine onu ezdirmezse, işte onu aziz kılmış ve daha dünyada iken ona mülkü vermiş olur. (3)

    Bu ismi şerifi 117 defa okumaya devam eden kimse dünya ve ahirette aziz olur. Ona kötülük ve hakaret etmek isteyen fikir maksadından vazgeçmeye mecbur olur. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın aziz kıldığı kulunu kimse zelil edemez. İzzet öyle bir nurdur ki, o zalimlerin özlerini görmez kılar. (4)

    İhlasla "Yâ Muiz" diye bir müslüman bu isme devam etse, izzet ve şeref sahibi olur. (5)

    Râfi

    Râfi : Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici

    Ar-Rafi' : The Exalter who raises up.
    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah)tır...." (Mü'min, 15)

    Resulullah buyuruyor:"

    "Kendisine haksızlık yapılan bir kul, buna sabrederse, Allah onun izzet ve onurunu daha fazla artırır. Allah için alçak gönüllü olan kulu, Allah mutlaka yükseltir" (3)

    Rafi ismi değişik şekillerde Kur'an-ı Kerim'de geçer. Ancak Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte geçmekte olup bütün islam alimleri bunu kabul etmişlerdir. Bu dünyada ve ahirette mümin kullarını yükselten O'dur. O dilediğini yükseltir dilediğinide alçaltır. Kalpleri kendisine yaklaştırarak yükseltir, nefisleri de kendinden uzaklaştırarak alçaltır. Allah, kaderine razı olanı daha üstün makamlara yükseltir.

    Yükselmek; yüksek makam ve mevkilere sahip olmak, iktidar olmak, miskin ve yoksullara karşı büyüklenmek, malının çok ve işinin düzgün oluşuyla övünmek demek değildir. Bu özelliklere sahip olmak, övgüyü ve yükselmeyi hak etmek anlamına gelmez. Asıl şeref ve onur, yüksek mevki ve makam, Allah'ın başarılı kılmasıyla elde edilendir. Böyle ve onur şeref, Allah'ı tasdik etmeyi, emir ve yasaklarına uymayı, O'nun yolunda yürümeyi, kalbi arındırmayı ve O'nunla sevinmeyi sağlar. Bu onura sahip olan kimse, Rabb'inden karşılık bulur.

    Allah'ın insanları yükselttiğini, ahirette müminlerin derecelerini yükselteceğini, böylece onları mutlu kılacağını ve şereflerini artıracağını ifade eder. Kur'an-ı kerim'de isim olarak yer almayan Râfi, esmâ-i hüsnâyı sayan hadiste (Tirmiz, Da'vaat, 82) geçmektedir. Yükselmek isteyen O'nun rızasını kazandıracak amellerle bu yoldaki özlemini ortaya koymalıdırlar. Zira O dilemedikten sonra kimse kendiliğinden yükselemez.(2)

    Tenbih: Bu ismi bilen kişi, eğer iktidar sahibi bir kimse ise, Allah'ın yükselttiği ve değer verdiği kimseleri yükseltmeli ve onlara değer vermelidir. Eğer iktidar sahibi değilse, bu ismi kardeşlik ve dostluk için kullanmalıdır. Allah'ın kendilerini yükselttiği ve değer verdiği kimselerle arkadaşlık ve dostluk kurmalıdır. Eğer buna gücü yetmiyorsa, Allah'ın yükselttiklerin sevmeli, alçalttıklarından da nefret etmelidir. Çünkü Allah için sevmek veya nefret etmek, imanın bir gereğidir. (2)

    İhlasla "Yâ Râfi" diye bir müslüman bu isme devam etse, maddi ve manevi dereceleri, yükselir, imkanlara kavuşur. (4)

    Hâfid

    Hâfid : Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.

    Al-Khafid : The Abaser who brings down, diminishes.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O aşağılatıcı, yücelticidir." (Vakia, 3

    Allah, bu dünyada ve ahirette mü'min kullarını yükselten, inkarcı ve münafıkları da alçaltandır.Allah, dilediği kulunu indirir, dildiğini de yükseltir. Kulların yükselmesi, alçalması, zenginleşmesi ve yoksullaşması Allah'ın elindedir. Bil ki, asıl alçaltılmış kimse; ilâhi başarı ve yardımdan yoksun bırakılandır. Başarısızlık ve ümitsizlik içinde bulunan, nefsinin isteklerine yenilen, Rabb'inden bir iyilik görmeyen, kalbinde Rabb'ine dönme gücü bulmayan, dualarına güvenme hissini kalbinde duymayan kimsedir. Bu kimse terkedilmişlikle ödüllendirilmiştir. Daima meşgul ve sıkıntı içindedir. (2)

    Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor: "Yüce Allah, bu kitapla nice milletleri yükseltir, niceleri de alçaltır. (3)

    Dilediğini, kendince bilinen bir hikmet ile bir şekilde alçaltan, özellikle suçlu olanları sonunda mutlaka buna maruz bırakan O'dur. Kendisini tanımayan; emir ve yasaklarını dinlemeyen; yasaklarına açıkça karşı gelen, asi, hain, ve mütekebbirler, müstehak oldukları için nihayet alçaltırlar. Sebep bizzat kendileridir; haklarında Allah'ın geçerli kanunu işlemiş ve suçu oldukları için buna muhatap olmuşlardır.

    Her insan belirli bir zeka düzeyi, görme, düşünme ve düşündüklerinden çıkarım yapma kabiliyetine sahiptir. Örneğin kendi bedeninin işleyişindeki kusursuzluğa baktığında detaylı bir yaratılış görecektir. Bu yaratılışın detaylarındaki akıl alametlerini düşündüğünde, bütün bunları bir planlayan, tasarlayan ve var eden olduğunun bilincine varabilir.

    Ancak kuşkusuz bu sayılanlar sahip oldukları yetenekleri kullanan kişiler için geçerlidir. Bir de karşılaştıkları olaylar üzerinde hiç düşünmeyen insanlar vardır ki bunlar, yeryüzündeki insanların çoğunluğunu oluştururlar. Bu insanlar dünyaya gelir, büyür, herkes gibi sıradan bir hayat geçirir ve ölürler. Oysa Allah Kuran'da düşünüp öğüt alanları övmüş, diğerlerini ise aşağılık kılacağını bildirmiştir.

    Düşünüp öğüt alanlar Allah'ın yücelttiği kişilerdir. Bu kişiler Allah'a kul olmanın gereklerini tam olarak yerine getirirler ve bu yönleriyle diğerlerinden tamamen ayrılırlar. Diğer grup (düşünmeyen insanlar) ise, insani yeteneklere sahip olmalarına rağmen bunları kullanmaz ve basit bir yaşam sürdürürler. Bir nevi hayvan gibi, fiziki ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir yaşamı seçerler. İşte bu insanlar da, Allah'ın yarattığı ancak vicdanlarını kullanmadıkları, düşünmedikleri ve sıradan bir ömrü seçtikleri için alçalttığı kişilerdir. (4)


    Tenbih: Eğer iktidar sahibi ise;Cahil, tembel, gafil insanlara asla önem vermemeli ve onları yanından uzaklaştırmalıdır. Halka zulmeden, haksızlık yapan, alenen günah işleyen kimselere engel olmalıdır. aynı şekilde bid'atlere bulaşan kimselere de mani olmalı, onlara değer vermemeli ve kendisinden uzak tutmalıdır. Eğer iktidar sahibi değilse, Allah'ın kendisinden uzaklaştırıp, alçalttığı kimselerden de uzak durmalıdır. Eğer buna gücü yetmiyorsa, Allah'ın yükselttiklerini sevmeli, alçalttıklarından da nefret etmelidir. Çünkü Allah için sevmek veya nefret etmek, imanın bir gereğidir. (2)

    Bir kimse üç gün oruç tutup dördüncü gün bir mecliste "Yâ Hâfid" ismini 70.000 kere okusa Hak sübhanehü ve teala o kimseyi düşmanın şerrinden korur. (5)

    Basit

    Bâsit : Ruhları bedenlere yerleştiren, genişleten, açan ve bolluk veren

    Al-Basit : The Reliever who releases, letting things expand.

    Cenab-ı Hak buyuruyor

    "Eğer Allah, kullari için rızkı (sınırsız) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir." (Şura, 27)

    Dilediği kullarının rızkını genişleten veya ruhlarını cesetlere yayan anlamına gelir.

    Allah, Kendisi'ne iman eden, kalpten itaat eden kişilere dünyada maddi ve manevi bolluk, genişlik verir. Onların önündeki zorlukları açar. İman edenler karşılaştıkları her türlü zorlukta, sıkıntıda ve hastalıkta yalnızca Allah'a sığınırlar ve O'nu vekil edinirler. Bunun bir karşılığı olarak Allah inkar edenlerin işlerini zorlaştırırken, müminlerin işlerini kolaylaştırır. (3)

    O istediği kulundan ihsan ettiği serveti evlad, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir, istediği kulunada yepyeni bir hayat, neşe ve rızk bolluğu verir. Rızık, fakir ve zengin herkese ulaştırılır. Allah, rızkın insanlar arasında eşit olmamasında derin ibretler bulunduğunu da beyan buyurmuşturBolluk ve genişliğin en büyüğü, Allah'ın kalplere merhametini yaymasıdır. (4)

    Tenbih: Kulun Bâsit ismini kendisine rehber edinerek ihtiyaç içinde olan her insana hatta canlıya iyilikte bulunması gerekir. Her müslümanın Allah'tan başka rızıkları genişleten ve daraltan kimsenin olmadığına içtenlikle inanması gerekir. Kalpleri huzura kavuşturan, dilleri ve diğer bütün organları kötülklerden arındıran, sahiplerini mutlu edenyine O'dur. (5)

    Bir kimse "Yâ Bâsit" ismini

    Seher vaktinde elini yukarı kaldırıp 10 kere okuyup elini yüzüne sürse hiç bir kimseye muhtaç olmaz. (2)
    Bu ismi şerifin 72 defa kıraatı insanın kalbinden gam ve kasveti giderir. Yerine neşe getirir. (6)

    Kabid

    Kabid : Ruhları kabzeden, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren

    Al-Qabid : The Constrictor who constricts and restricts.

    Bütün canlılara hayat veren, ölüm anında varlıkların ruhlarını kabzeden O'dur.Maddi yönden fakirleştiren ve daraltanında, zengin edip genişleten de Allah'dır. Zenginken fakir olanları, güçlü iken zayıf olanları, yüksek makamlardan düşenleri, bilginken bunayanları gördüğümüz gibi, fakirken zengin olanları, Mekke'de zayıf görüldüğü halde Mine'de güçlenenleri, Bilal-i Habeşi gibi kafirlerin kölesi iken mü'minlerin efendisi olanları, Yusuf (s.a.v.) gibi hapishaneden Mısır'a sultan olanları, Ümmi iken kıyamete kadar gelecek insanlara ilim öğreticisi olan Hz Muhammed'i yaratan O'dur.

    Allah, dilediği kişinin imkanlarını artırarak şükredip etmeyeceğini, dilediğinin de imkanlarını daraltarak nankörlük edip etmeyeceğini dener. Dolayısıyla insanların sahip olduğu veya olamadığı şeyler kendileri için bir kazanç değildir. Bunlar sadece geçici dünya hayatını mı gerçek yurt olan ahireti mi istediklerini denemek için Allah'ın yarattığı imtihanlardır.

    Eğer kişi bu gerçeğin farkına varmaz ve elindeki herşeyi kendisinin zannedip cimrilik yapar, Allah'ın dilediği şekilde harcamazsa o zaman Allah elindeki imkanları daraltabilir. Tam aksi olarak elindeki herşeyin kendisine Allah'ın rızasını kazanacak şekilde kullanılması için verildiğini bilen kişilerin de imkanlarını artırır, dünyada da ahirette de onlara en güzeliyle karşılık verir.

    Bir kimse "Yâ Kâbid" ismini kırk gün kırk lokma üzerine yazıp yese o kimse açlık mihnetinden emin olur. (1)

    Alîm

    Alim : Her şeyi çok iyi bilen, hakkıyla bilen

    Al-'Alim : The Knower of All who has full knowledge of all things.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir." (Tâ-Hâ- 7)

    "Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette Allah, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor. Gerçekten Allah, gaybın bilgisine sahip olandır." (Tevbe, 78)

    "... Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Enfal, 71)

    Allah'ın bilgisine sınır yoktur. O her şeyi bilir.

    Kur'an'da Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığı ve O'nun herşeyi en ince detayları ile bildiğini belirten birçok âyet-i Ker'ime vardır.

    Olmuşları olduğu gibi, olacakları da, olmuşlar kadar açık ve seçik bilir.

    Hiç bir şey ilminin dışında değildir.

    Yaratıklar, onun müsaade ettiği kadar bilgiye sahip olabilirler. Ötesini bilemezler. İnsanların bilgisi tam ve mutlak değildir; istikbali bilmekte tamamen acz içersindedirler. Oysa Allah'ın bilgisi mekanla kayıtlı olmadığı gibi zamanla da kayıtlı değildir.

    Allah'ın kendi durumunu bildiğini bilen kimse içinde bulunduğu duruma sabreder, O'nun verdiklerine şükreder, çirkinlik ve yanlışlıklardan kaçınır.

    Allah'ın Bilgisi İle Kulların Bilgisi arasındaki Farklar (3)

    1- Allah'ın bilgisi bütün bilgileri kapsar. Kulların bilgisi ise son derece sınırlıdır.

    2- Allah'ın bilgisi, bilgilerin değişmesi ile değişmez. Oysa kulların bilgisi böyle değildir.

    3- O'nun bilgisi, duyular vasıtasıyla veya düşünce ile elde edilmemiştir.. Kulların bilgisi ise, duyularla veya düşünce ile elde edilir.

    4- Allah'ın bilgisi, zorunlu olarak vardır ve asla kaybolmaz. Kulların bilgisi ise kaybolma riski taşır.

    5- Allah'ın bilgileri birbirine mani olmaz ve meşgul etmez. Kulların bilgileri ise birbirine mani olabilir ve meşgul edebilir.

    6- Allah'ın bilgisi sınırsız, kullarınki ise sınırlıdır.

    7- Hiçbir şeyin bilgisi Allah'a gizli kalmaz.. O, açık ve gizli bütün şeyleri bilir. O'nun için gizli olan bir şey yoktur. Kulların bilgisi ise böyle değildir.

    İhlasla "Yâ Alim" diye bir müslüman bu isme devam etse, maddi ve manevi ilim kapıları kendisi için açılır. (1)

    Fettâh

    Fettâh : Hayır kapılarını açan, hüküm veren

    Al-Fattah : The Opener who opens the solution to all problems and makes things easy.
    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "De ki: "Rabbimiz (kıyamet günü) bizi birarada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile batılın arasını) açandır, (herşeyi hakkıyla) bilendir." (Sebe, 26)

    Taraflar arasında hüküm veren; birine yardım edip zafere ulaştıran; hayır ve rahmet kapılarını açan O'dur.

    Silah gücü, kelime cambazlığı ve basit mantık oyunlarıyla hakkı batıla karıştırıp, içine zehir, dışına şeker konmuş öldürücü imansızlık tuzaklarına yakalananlar gerçeği anlayamadan giderlerse, ahirette hak ile batılın arasını 'el-Fettâh' olan Rabbimiz açacak ve herkes gerçeği görecek, ama iş işten geçmiş olacak.

    Çocuk ana rahminde iken çocuğa rızık kapısını açan, çocuk dünyaya gelince bir kapıyı kapayınca annenin göğüslerinden iki kapıyı açan. Göğüslerdeki iki kapı kapanınca acı-tatlı, yaş-kuru yiyeceklerden dört kapıyı açan O'dur.

    Her müslüman, Allah'tan başka Hâkim olmadığına inanmalı ve O'nun hükmünden başka hüküm kabul etmemelidir.

    Müslüman, kapalı olan her şeyi ancak Allah'ın açabileceğini bilmelidir. Kullarına rızık ve merhamet kapılarını açan, zor ve kitlenen işleri çözüp açan, hakkı görmeleri için kalplerini ve gözlerini açan, sıkıntı ve darlıktan sonra gönüllerini açıp ferahlık veren, anlaşılmayan kapalı her sorunu kolaylıkla açan O'dur.

    Ey Allah'ın kalp kilitlerini açtığı ve kendi katından üzerine nurlar yağdırdığı kişi! Allah'ın kapılarını sana açtığı gibi sen de, ilim anahtarlarıyla cahil ve bilgisiz kimselerin kapalı kapılarını açve onalrın gönüllerini fethet.(2)

    İhlasla "Yâ Fettâh" diye bir müslüman bu isme devam etse, bütün zor kapılar açılır, gönlünde büyük fetihler meydana gelir. (1)

    Şekur

    Şekûr : Yapılan görevlere karşı bol karşılık veren

    Ash-Shakur : The Rewarder of thankfulnes who gratefully rewards good deeds.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:


    "Eğer Allah'a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr'dur, Halim'dir. " (Teğabün, 17)

    Şükür; teşekkür etmek, insanlık kurallarına uyarak nankörlük etmemek anlamlarına gelir. Şükretmeyen, verilen nimetlerin kimler tarafından verildiğini farketmeyn insan nankör bir insandır.

    Şekûr, şükrü devam eden ve büyük-küçük ibadet ayrımı yapmaksızın şükrü bütün itaat edenleri kapsayandır.

    Gerçek şükür, nimet verene şükretmekle eksikliğini itiraf etmektir. Bu yüzden Yüce Allah,

    "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın" (Sebe, 13) buyurunca,

    Hz.Davud a.s.:

    "Ey Rabb'im! Sana nasıl şükredeyim ki? Benim şükrüm bile senin bir nimetindir" demiş,

    Yüce Allah da şöyle cevap vermiştir:

    "İşte şimdi Beni tanıdın ve Bana şükrettin ey Davud! Çünkü şükretmenin de Benim bir nimetim olduğunu bildin".

    Nimete şükürle karşılık vermek, nimetlerin daha da artmasına vesile olur.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "...Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım.." (İbrahim,7)

    Şükrün üç temel şartı bulunmaktadır:

    1. Nimet verenin verdiği nimeti kabul edip bunu ikrar etmek.

    2. Verilen bu nimeti Allah'a itaat etmede kullanmak.

    3. Allah'ın dilemesiyle bu nimetin ulaşmasına vesile olanlara teşekkür etmek.

    Cenab-ı Hak şükrü kabul eder ve karşılıksız bırakmaz. Şükrü şükürle ve ondan daha fazlasıyla cevaplandırır. Böylece iyiliklerin çoğalmasına yol açar.

    Kullarına, onlar tarafından şükrü ifade edilen nimetleri artıracağına dair Allah'ın kesin vaadi vardır. Şükür yolunu tutanlar; kendilerine gelmiş olan nimetleri, sebeplerden, vasıtalardan değil, ancak Allah'tan olduğunu itiraf ederler. Çünkü onlar hediyeyi getiren uşaklara değil, gönderen efendiye bakarlar. Gönüllerinden inanmışlardır ki, nimeti yaratan, kısmet eden, gönderen, onunla meşgul olacak kuvvetleri, sebepleri veren, tertib eden ancak Allah'tır.

    Bazı Allah dostlarına:

    "Şükür nedir" diye sorulduğunda;

    "Allah'ın verdiği nimetlerle O'na isyan etmemendir" şeklinde cevap vermişlerdir. (2)

    Her müslüman,mutlak Şekûr (Şükredilen)un Allah olduğunu, âlimlerin ittifakıyla O'na şükretmenin farz olduğunu ve Allah'ın azı da çoğu da kabul ettiğini bilmesi gerekir.

    Bil ki, her aza ve organın kendisine has bir şükrü vardır.Nasıl ki dil şükür sözcükleriyle Rabb'ine şükrediyorsa, diğer organlarda kendilerine göre Rablerine şükretmelidir. Her aza ve organın şükrü, yaratılış amacına göredir. Her organ, Allah'ın emrine uymada ve yasağından kaçınmakta kullanılmalıdır. Buna göre:

    Bedenin şükrü, organları Allah'a itaatin dışında kullanmamandır.

    Kalbin şükrü, onu Allah'ı anma ve bilme dışında şeylerle meşgul etmemektir.

    Dilin şükrü, onu Allah'tan başka kimseleri övme ve methetmede kullanmamandır.

    Malın şükrü, Allah'ın sevdiği ve hoşnut olduğu yerlerin dışında harcamamandır.

    Allah'a şükretme konusunda bunları bildikten sonra müslüman, insanlar arasında kendisine iyilik yapanlara teşekkür etmeli ve şu hadis-i şerif-i unutmamalıdır:

    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmez" (4)

    İhlasla "Yâ Şekûr" diye bir müslüman bu isme devam etse, iyi ameller yapmak nasip olur.

    Ğafur

    Ğafur : Kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

    Al-Ghafur : The Forgiver and Hider of Faults.


    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah'tandır ki. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır." (Mümin, 3)

    "Dikkat et! O, azizdir ve çok bağışlayandır." (Zümer, 5)

    "Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver." (Hicr, 49)

    "Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir." (Hacc, 60)

    Allah, kullarını sadece bir kere değil defalarca bağışlar. Öyle ki, O'nun bağışlaması sayılamaz. Kullarını dünya ve ahirette rezil etmeyen onların günahlarını gizleyen, örten ve günahlarından dolayı cezalandırmayan. Allah, iyiyi-güzeli açığa çıkaran, kötüyü, çirkini örtendir. Allah dünyada üzerlerini örtmek, ahirette de cezasını vermemek suretiyle bunu örter. Allah insanı üç türlü örtü ile örtmüştür.

    * İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir.
    * İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerini kalbinde gizlemesidir.
    * Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki hiç günah işlememiş gibi ahirette yalnızca sevaplarını yazan kitaplarını vermiştir.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor : (1)

    * Kul, günahını itiraf eder ve tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder.
    * Açıktan günah işleyenler dışında ümmetimin tamamı affedilir.
    * Kim bir müslümanın hata ve günahlarını örterse, Allah da dünyada ve ahirette o kimsenin hata ve günahlarını örter.

    Tenbih : (2)

    O'ndan başka kulların günahlarını bağışlayan kimse yoktur. İçtenlikle tevbe eden, sanki hiç günah işlememiş gibidir. Kullar için zorunlu olan, bağışlaması pek geniş olan Allah'tan günahlarının bağışlamasını talep etmek ve hiç bir zaman ondan ümit kesmemektir.

    Her müslüman, bir günah işlediğinde onu insanlardan gizlemeli ve asla açığa vurmamalıdır. Günahlarını yalnızca Allah'a itiraf etmeli ve ondan bağışlanma dilemelidir.

    Bu ismi bilen her müslüman, kendi günahlarını örrtüp gizlediği gibi, başkalarının da günahlarını örtüp gizlemeli ve açığa vurmamalıdır. Yüce Allah'ın şu ayetini akıldan çıkarmamalıdır. "Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? " (Nur, 22)

    Bu ismi celilin 1286 defa tilavetine devam edenin günahlarını Cenab-ı Hak afv ve mağfiret buyurur. Kendisine karşı gazab ve düşmanlık zarar ve tesir etmez. Gazab anında kendini gören sukunet bulur. Hiddetinden eser kalmaz. (3)

    Azim

    Azim : Sonsuz azameti, büyüklüğü olan

    Al-'Azim : The Magnificent who is Most Splendid.


    Cenab-ı Hak buyuruyor.

    "O, yücedir, büyüktür." (Bakara, 255)

    "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur." (Şura, 4)

    Cenab-ı Hak azimdir. Fakat O'nun azameti ancak kendine malumdur. Kullar O'nun büyüklüğünü tam olarak anlayamaz. Her namazın tesbihini çekmeden evvel okuduğumuz ayetel kürsünün sonunda: "Vehüvel aliyyül azim" diyoruz. İşte burada Allah'ın azameti, büyüklüğünün ne kadar sonsuz olduğunu düşünmemiz lazım. (2)

    Bir toplumun büyüğü, kendisine karşı çıkılamayan ve emirleri üzerine hareket edilendir. Ancak böyle olmakla beraber bu kimse zaman gelip çeşitli nedenlerle zayıf düşer, aciz kalır, mağlup edilir, sahip olduğu saltanatından ortada eser kalmaz. Oysa Allah Teala, mutlak güç sahibidir ve hiçbir şey O'nu güçsüz kılıp aciz düşüremez. Karşı çıkılıp mağlup edilemez. O gerçek büyüktür. Bu ismin başkaları için kullanılması mecazi anlamdadır. Hakiki büyüklük Allah'a mahsustur.

    O, her büyükten daha büyüktür. Bu yüzden hiçbir akıl, O'nun büyüklüğün kavrayamaz. Yaratılan bütün varlıklar O'ndan birçok ilimler öğrenmiş olsa bile, bu bilgiler sınırlı ve sonludur. Akılların, sonsuz nurunu kavramaktan aciz kaldığı, anlayışların izzetinin aydınlığında kaybolduğu Allah ne yücedir. Bütün her şey Allah'ın yüceliğine, büyüklüğüne ve kemaline göre bir hiç gibidir. O'nun azametinin başlangıcı, yüceliğinin sonu yoktur. (3)

    Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O'nun büyüklüğünü görmek mümkündür.

    Allah'ın azametini tefekkür eden insan; O'nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz ve kusurlarını anlar. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah'u Tealâ'nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.

    Büyüklük ve ululuk yalnız ve yalnız Allah'a aittir. Bunların gerçekleri kavranılamadığı gibı mahiyetlerinede ulaşılamaz. Resülullah (s.a.v) buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri şöyle dedi: "Büyüklük benim örtümdür, ululuk da elbisemdir. Kim bu iki şeyde benimle çekişirse ona azab veririm." (4)

    Allah'ın büyüklüğü ve azameti kuşkusuz bir insanın kavrama sınırının çok üstündedir. Fakat insan yine de kendi aklının sınırları dahilinde Allah'ın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu görebilir, anlayabilir. Zira tüm kainat Allah'ın büyüklüğünü gösteren sayısız örnekle doludur. İnsanın yalnızca içinde yaşadığı dünyayı biraz incelemesi dahi, herşeyi yaratan Allah'ın azametini hissettirecektir.

    Tonlarca ağırlıkta bulutları taşıyan gökyüzü, binlerce metre yükseğe uzanan dağlar, içlerinde milyonlarca çeşit canlının bulunduğu denizler, çakan şimşek ve onun ardından gelen gök gürültüsü ve Allah'a boyun eğmiş milyarlarca canlı... Bunlar ve burada sayılamayan sayısız detay Allah'ın büyüklüğünün açık delillerindendir.

    Bir de dünyanın biraz dışına çıkıp düşünelim. Evren adını verdiğimiz sınırsız bir mekan içinde yaşıyoruz. Bugün bilim adamlarının ulaşabildikleri bilgi seviyesine göre bu evren, içinde milyarlarca galaksiyi barındırıyor. Peki bu galaksilerin içinde neler var? Yine bilimin bize bildirdiği, her galaksi içinde milyarlarca yıldız bulunduğu. Biz de içinde milyarlarca yıldız içeren milyarlarca galaksiden birinin içinde, Dünya ismi verilen ve saatte 1670 km. hızla hiç durmadan dönen bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Ve kuşkusuz bu rakamlarla düşünüldüğünde, kainat içindeki varlığımızın, bir toz zerreciğinin dünya içindeki varlığı ile dahi kıyaslanamayacak derecede olduğu anlaşılacaktır.

    İşte insan, samimi olarak düşündüğünde dahi milyarlarca galaksiyi yaratan ve tümünü kontrolü altında tutan Rabbimiz'in azametini fark edebilir. Rabbimiz tüm kainatı yaratan, milyarlarca yıldızı barındıran, milyarlarca galaksinin tümünü kontrolü altında tutan büyük bir gücün sahibidir. (5)

    Bir müslüman ihlasla, inanarak ve yaşayarak "Yâ Azim" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine nail olur. İzzet ve şerefe kavuşur. Şifa bulur. Korkulardan emin olur. (6)

    Bu ismi şerifi 1020 defa okumaya devam edene Cenab-ı Hak müşkülatını giderecek bir kuvvet azime ihsan buyurur. Herkese karşı sözü etkili olur. İtibari olup herkes ona hürmet eder ve saygı gösterir. (7)

    Halim

    Halim : Yumuşak huyluluk sahibi

    Al-Halim : The Forbearing who is Most Clement.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir." (Bakara, 235)

    "Allah, kesinlikle tam bir bilgi sahibidir, halîmdir." (Hac 59)

    "Şüphesiz O, halîmdir, çok bağışlayıcıdır." (Fatır, 41)

    "el-Halim" kelimesi Kur'an'ın 15 yerinde geçmekte olup bunlardan on birinde Allah'a izafe edilmiştir. "el-Halim" kelimesi tek başına kullanılmayıp altı ayette "bütün günahları bağışlayan" anlamındaki "el-Gafûr", üç ayette "hakkıyla bilen" anlamındaki "el-Alim", bir ayette "her şeyden müstağni olan, kendi dışındaki her şeyin O'na muhtaç olduğu varlık" anlamındaki "el-Gani", bir ayette de "az iyiliğe çok mükafat veren" anlamındaki "eş-Şekür" ismiyle birlikte anılmıştır.

    Halim, yumuşak ahlaklı, güler yüzlü demektir. Öfkesiz ve sabırlı demektir. Cenab-ı Hak ne kadar yumuşak bir kudrete sahiptir ki günah yapan ve sabahtan akşama kadar O'nu inkar etmekle uğraşan kullarına acele olarak azab etmiyor ve onlara mühlet veriyor. Bu da bizim için büyük bir nimettir. Belki aklımız başımıza gelir de tövbe ederiz. Rabbimiz de bizi bağışlar. (2)

    Hâlim, günahları bağışlayan ve cezalandırmada acele etmeyen, öfkesine yenilmeyen, cahillerin ve asilerin isyanı kendisini öfkelendirmeyendir. Halim ismi, gücü gücü olduğu halde bağışlayana verilir; gücü olmadan bağışlayana bu isim verilmez. (4)

    Allah, Halim'dir. Cezaları erteleyen veya tamamen kaldırandır. Cezaların kaldırılması yalnızca, cezayı hak etmiş bazı müslüman günahkarlara yönelik olup, inkarcıların bununla bir ilgisi yoktur.

    O, cezayı hak edenleri cezalandırmada acele davranmaz, tevbe etmeleri için onlara süre verir. Dilerse, acil ceza verilmesi gereken günahlar için anında cezalandırır. Ancak, O'nun hilmi, günahkarlara süre tanımayı gerekli kılmaktadır.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Kuşkusuz Allah, kullarını görrmektedir." (Fatır, 45)

    Yediği yemeğin suyunu mazlumların gözyaşından, sosunu mağdurların kanından temin eden zalimlerin yaptığından haberdar olan. Zalimlerin yaptığından gafil olmayan, ancak onların azabını erteleyen O'dur.

    Bizler Halim Rabbimize iman edenler olarak yumuşak huylu tatlı dilli, güler yüzlü, bal gibi sözlü olacağız. Su, yumuşacık ama kayaları deliyor. Kuru ağaçların tepesine çıkıp çiçeğe dönüşüyor. İbrahim'in yumuşaklığı Nemrut'un saltanatına son veriyor."Allah kahretsin" dediklerimizi Allah yok etseydi, tek başımıza kalırdık. "Ya Halim" diyelim.

    Bir müslüman ihlasla "Ya Halim" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine, eserlerine vasıl olur. Ahlakı güzelleşir. Sinirleri yatışır. Afetlerden korunur. Kazancı artar. (3)

    Tenbih: Rabb'inin isyan edenlere karşı Halim olduğunu bilen her müslümanın, emirlerine aykırı davrananlara ve kendisine karşı çıkanlara yumuşaklıkla davranması ve cezalandırmada acele etmemesi gerekir. Nasıl ki Rabb'inin sana yumuşak davranmasını istiyor ve seviyorsan, aynı şekilde sende elinin altında bulunalara yumuşak davran. Sen böyle davranmakla Rabb'inin hoşnutluğunu kazanır ve bol sevap alırsın. (4)

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." (Şura, 40)

    Bu ismi bilen, Allah'a daha fazla sevgi besler, sözüne bağlı kalır, vaadini yerine getirir. Gördüğü ayıpları örter, kimsenin hak ve hukukuna tecavüz etmez.


    Habir

    Habir : Herşeyden haberdar olan

    Al-Khabir : The All-Aware who has knowledge of the inner, most secret aspects of all things.

    Cenab-ı Hak Buyuruyor:

    "Allah bilendir, hikmet sahibidir." (Enfal,71)

    "O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır". (Enam, 18)

    "Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır." (Mülk, 14 )

    "Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr Suresi, 18)

    Yerde ve gökte daha bilmediğimiz birçok alemlerde ne kadar varlıklar varsa onların bütün hareketlerinden Hz.Allah haberdardır. O'nun haberi olmadık hiçbir şey mevcut değildir. (6)

    Herşeyi O yaratmıştır. Yaratan yarattığını bilmez mi? Bir duygu duyan, bir şey düşünen, bir niyet eden, bir söz söyleyen, kasıtlı olarak bir iş yapan, onu yaparken ne kadar gizlemek istese kendinden gizleyemez, vicdanında onu o anda duyabilir. O halde onu ve bütün göğüslerin hakikatini, bütün mahlukatı yaratan yaratıcı daha önce ve daha mükemmel şekilde bilir. O göğüsler, o nefisler, o düşünceler, o kuvvetler, o fiiller ve o duygular bilgiyle, hep Allah'ın yaratmasıyladır. O yaratmayınca kimsenin ne eli oynar ne dili, ne hissi yürür ne fikri, ne vicdanı kalır ne kendisi. Bakarsın bir an içinde el çolak olmuş, dil tutulmuştur. Fikir durmuş, akıl boğulmuştur. Gönül kendinden geçmiş, ben böyle yaparım diyen nefis yerle bir olmuştur. Yaratıcının yeni bir yaratma ile imdadı yetişmezse hiçbir yaratık onu kendine getiremez ve o yaratmayı işletemez. Çünkü bir zerre, bir şuur, bir şey yaratmanın dayandığı teferruatı bilemez. O, bütün sebepler silsilesini kuşatan olgun bir ilim ve kudretin eseridir. Yaratıkların, yaratıcıdan bir şey gizlemesine imkân yoktur. Bir yaratık kendinde sonradan meydana gelen bilgiyi ve onun mânâsını ondan önce onu ve onda o bilgiyi bütün hakikatiyle yaratan yaratıcının ilmine borçludur. Mahlûkta herhangi bir hadise meydana gelir de onu, yaratan Allah bilmez olur mu? O, latif ve habirdir.. (5)

    Allah'ın bu ismi, O'na imanı olan kullarının yalandan, hilekarlıktan ve edeb dışı hallerden sakındırır.

    O'na karşı gizliliğin mümkün olmadığını hatırlatır. Ayrıca da onu; bizzat dua ve ibadet etmek yerine, ihtiyaçlarından doğrudan doğruya haberi olmaz zannıyla kendisine dileklerini sunmak için vasıta ve aracılara başvurmak gibi cahilane davranışlara meyletmekten de alıkoyar.

    O, kullarının bütün ihtiyaç ve hallerine, şüphesiz tamamen, her an ve vasıtasız olarak vakıftır.

    Tenbih: Kul, bildiklerine aldanıp büyüklenmemeli ve şeytanın oyununa gelmemelidir. Daima güzel ahlakla donanmalı, araştırmalı ve ilmin artırmaya çalışmalıdır. Bütün amellerinde, sözlerinde ve gizli hallerinde Mevla'sından haya ederek O'na isyan etmekten kaçınmalıdır. Allah'ın sıfatlarını, hükümlerini, helal ve haramını öğrenmeli, kendisini O'na yaklaştıracak ve mertebesini yükseltecek şeylerle uğraşmalıdır. (3)

    Bir müslüman ihlasla "Ya Habîr" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine mazhar olur. Kötü ahlaktan kurtulur. Zihni açılır. (4)

    Latif

    Lâtif : Sonsuz lütuf ve kerem sahibi

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür." (Şûra, 19)

    Allah kullarına karşı lütuf sahibidir. Kulluğunu bilen, vazifesini doğru yapan kullarına çok lütufkârdır. Onları çeşitli lütuflarla öyle mutlu kılar ki akıllar onu kavramaktan acizdir. Her dilediğini bir şekilde rızıklandırır. Kullarından her birini büyük hikmeti içeren "dilemesi"ne göre bir çeşit lütuf ile seçkin kılar. Ve öyle güçlü, öyle azizdir ki her şeye ve herkese karşı dilediği gibi iradesini uygulamaya, vaadini yerine getirmeye kadir ve hiçbir sebep ve şekilde mağlup edilmez, her yönden galiptir. Onun için dinini doğru tutan kullarını o korkunç "saat" geldiği zaman perişan etmez, kuvvet ve izzetiyle türlü lütuflarından nasiplendirir. (2)
    O'nun lütfu sonsuzdur. Karşılık beklemeden yapılan lütuf Allah'ın lütfudur. O'nun lütfuna erişen kimse hiçbir zaman perişan olmaz. Rabbimizin lütfu bize ana karnında iken başlıyor, can boğazımıza gelinceye kadar sürüyor. Sonra da mezarda, mahşerde, mizanda, sıratta ve cennette devam ediyor. (3)

    Hali değişen, fakir, garip, kimsesiz, hasta olan bir kimse abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra "Yâ Lâtif" ismini 100 kere okuyup Allah'tan hacet dilerse, ihtiyacının giderilmesini isterse Allah'da onun ihtiyacını giderir. (4)


    Adl

    Adl : Çok adaletli, mutlak adil.

    Al-'Adl : The Just who is Equitable.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır..." (En'am 115)

    Allah bütün söz ve fiillerinde mutlak adalet sahibidir. O'nun kararı doğru, hükmü adildir. Nimet ve ihsanını dilediğine verir veya vermez. Aziz veya zelil kılar, yükseltir veya alçaltır, ikram eder veya etmez, hemen yapar veya veya erteler, yarar sağlar veya zarar verir, korur veya korumaz, zengin veya fakir yapar, sağlık verir veya hastalandırır, bela verir veya beladan muaf tutar. Allah, bütün bunları mutlak iktidar sahibi sahibi olması nedeniyle dilediği şekilde, verdiği karara göre yapar. Eğer Allah, peygamber ve nebilerin, kendisine en yakın meleklerin ve salih kulların da aralarında bulunduğu bütün varlıklara, isyankar ve inkarcılara azap ettiği gibi azap etse bu O'nun adaletinden sayılır.

    Allah'ın bütün herkese azap etmesi adaletinden, merhamet etmesi fazlından, onları iki guruba ayırması da hikmetindendir. Bu yüzden bazı âlimler şöyle söylemişlerdir: "Allah'ın adaletinden Allah'a sığınırız. O'ndan ihsan ve keremini isteriz, hikmetinin de iyi yönünü talep ederiz."

    Allah'ın zulmetmeye ve haksızlık yapmaya gücü yeter. ancak O, fazlı, keremi, cömertliği ve kullarına iyiliği nedeniyle asla kimseye haksızlık ve zulüm yapmaz.

    Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)
    Allah adalet yapanların en hayırlısıdır. O'nun düzeni tüm kainatı kuşatmıştır. O, adaletini dünyada ve ahirette kullarına gösterecektir. Herşeyi hakkıyla gören, herşeyin içini dışını bilen, herşeyden haberdar olan Allah'ın tüm işleri hikmetli ve adaletlidir.

    İnsanların yaşamları boyunca işledikleri tüm fiiller muhakkak Allah'ın adaletine göre değerlendirilecektir. Zulüm yapanların zulümlerinin elbette karşılıksız kalmayacağını, iyi tek bir sözün bile mükafatının verileceğini, Allah Kuran'da bize haber vermektedir. Tüm bunların adilce değerlendirileceği yer ahirettir; Allah'ın sonsuz adaletinin tecelli edeceği yer...

    Dünya hayatında inkarcıların peygamberlere ve müminlere çıkardıkları zorluklar, attıkları iftiralar, işledikleri günahlar elbette karşılıksız kar kalmayacaktır. Müminlerin cennetteki derecelerini yükselten tüm bu zorluklar, inkarcıların da cehennemin en alt tabakalarında bulunmalarına vesile olacaktır. Allah hesap gününde son derece duyarlı terazilerle hiç kimseyi haksızlığa uğratmayacak, dünyada onlara verdiği sürenin sonunda sonsuz adaletine uygun olarak hesabını çok seri olarak görecektir. Şüphesiz Allah herşeyi bilen ve vaadine en sadık olandır. İnsanlar dünyada yaptıklarının karşılığını ahirette muhakkak göreceklerdir. Böylece inkarcılar, içinde yaşadıkları inkarın, en acı şekilde karşılığını bulacak, Allah'a imanlarında ve bağlılıklarında kararlı olanlar ise yaptıklarının karşılığını en güzeliyle muhakkak Allah'tan alacaklardır. Ayette şöyle buyrulur:

    Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 10)

    Ancak burada üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir nokta vardır. Allah'ın adaletini düşünürken kesinlikle bir insanın adalet anlayışıyla kıyaslama yapılmamalıdır. Çünkü inkar eden bir insan isteklerine ve zaaflarına uyabilir, adaleti gözetirken duygusallığa kapılabilir, bir konu hakkında yanlış hükümler verebilir ve yapılanları unutabilir. En önemlisi de karşısındakinin içinden geçirdiklerini bilmesi mümkün değildir. Allah ise asla yanılmaz ve asla unutmaz. Her insan için onun her hareketini gözetleyen ve kaydeden melekler tayin etmiştir. Bu melekler insanların hem içinden geçeni, hem de tüm eylemlerini yazarlar. Sonuç olarak Allah insanın ruhuna tamamıyla hakimdir. En adaletli hüküm verecek olan da Rabbimiz'dir. İsra Suresi'nin 71. ayetinde, Allah'ın sonsuz adalet sahibi olduğu şöyle haber verilmektedir:

    Her insan-grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar. (İsra Suresi, 71)

    Yapılan tüm kötülüklerin, inananların aleyhine kurulan örgütlenmelerin, hazırlanan tuzakların karşılığı en küçük ayrıntısına kadar ahirette verilecektir. Allah inkarcılara, dünya hayatında aslında yalnızca onların kötülüklerini artırmaya neden olacak mal, mülk, zenginlik ve bunun gibi birçok imkan verebilir. Allah ayetlerinde bunlara aldanılmaması gerektiğini bildirmiştir. Çünkü kısacık dünya hayatının karının, ahirettekinin yanında hiçbir anlam ve öneme sahip olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Hele sonsuz bir cehennem inkarcılara gittikçe yaklaşıyorken...

    Asıl yurt olan ahirette her nefis yaptıklarını karşısında hazır bulacaktır. Allah sonsuz adaletinin tecellisini kullarına, cennetinde ve cehenneminde sonsuza kadar gösterecektir. Allah en sonunda Kendisi'ne inananlarla inanmayanların arasını hak ile ayıracaktır.

    Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)

    Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)

    ''Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever.'' (Maide Suresi, 42)

    De ki: "Rabbimiz (kıyamet günü) bizi birarada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile batılın arasını) açandır, (herşeyi hakkıyla) bilendir.'' (Sebe Suresi, 26) (2)
    Her müslüman, Allah'tan başka mutlak adalet sahibi kimsenin olmadığını, her adil sahibinin ve uyguladığı adaletinin Allah'tan geldiğini, O'ndan olmayan her hükmün zulüm ve bâtıl olduğunu bilmelidir. Sonra da Allah'ın kendisi için takdir ettiği ve uyguladığı (kaza)her şeyi kabullenmeli ve içtenlikle O'na teslim olmalıdır. Bütün sözlerinde, fiillerinde ve hükümlerinde hiç bir zaman adaletten ayrılmamalıdır.(3)

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:
    "Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun". (4)

    Zalim senin adaletinden korkmalı, mazlum da senin adaletine sığınmalıdır. Sen de fakir ile zengini, güçlü ile zayıfı, yakın ile yabancıyı, dost ile düşmanı daima eşit tutmalı ve aralarında adaletle hükmetmelisin. Bununla beraber eşlerin ve çocukların arasında da adaleti gözetmelisin. (3)

    Hakem

    Hakem : Hükmedici, bilgisi ve adaletiyle nihai hükmü veren.

    Al-Hakam : The Judge who judges and makes right prevail.

    Cenab-ı Hak Buyuruyor:

    "Allah size Kitab'ı açık açık indirmişken O'ndan başka bir hakem mi isteyeyim? " (Enam, 114)

    "... Allah aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O hakimlerin en iyisidir." (Araf, 87)


    Allah'ın bu ismi, bütün üstün sıfatları ve güzel isimleri içine almaktadır. Çünkü işitmeyen, görmeyen ve haberi olmayan birinin Hakem olması mümkün değildir. O, bu dünyada ve ahirette açık ve gizli olarak kulları arasında hüküm verendir. Verdiği emirlerin, koyduğu yasaların, icra ettiği hükümlerin, varlıklar üzerinde sözlü vefiili olarak uyguladığı kararların hepsi O'nun gerçek hakim olduğunu göstermektedir. (1)

    Hakem ismi, O'nun zati sıfatlarındadır. Hüküm verme yetkisi sadece Allah'a aittir. Hükmü elinde tutan, iyiyi kötüden ayırdeden ve verdiği hükmü kimsenin bozamayacağı yegane merci O'dur. Kimseye zerre miktarı kadar haksızlık yapmaz. Kimseye günahından fazla ceza vermez.

    Allah'ın hükmüne karşı, hükmüne müracaat edilebilecek hiçbir hakem tasavvur olunamayacağı gibi, ilâhî hükmü anlamak ve tebliğ etmek için de diğer âyetlerin, mucizelerin delaleti, icazı, kitabın mucizesi kadar kuvvetli, açık ve tafsilatlı değildir. (2)

    Kul hüküm yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğuna inanmadıkça iman etmiş sayılmaz.

    Bir müslüman ihlasla, "Yâ Hakem" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun eserlerine nâil olur. Sözü etkili olur. Davalarında başarılı olur. İlim ve hikmet sahibi olur. (3)

    Tenbih: Her müslüman, Allah'tan başka Hakim ve Hakem olmadığını, O'nun bütün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözlerinin hikmet ve vasiyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Allah'ın yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamberlerin dışında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir.

    Her müslüman, Allah'ın hükümleriyle hükmeden bir mahkemeye çağırıldığı zaman bu çağrıya cevap vermek ve aleyhinde bir hüküm çıkması halinde buna uymak zorundadır. Aksi halde zulmedenlerden olur.

    Hakim ve yöneticiler, Allah'ın çizdiği sınırların dışına çıkmamalı ve koyduğu yasaları çiğnememelidir. İnsanlar arasında adil davranmalı, kimseye ayrıcalık tanımamalıdır. Aleyhlerinde bile olsa doğruluktan ayrılmamalı ve hak ile hüküm vermelidirler. (1)

    Basîr

    Basîr : Her şeyi gören, çok iyi gören

    Al-Basir : The All-Seeing. To those who invoke this Name one hundred times between the obligatory and customary prayers in Friday congregation, Allah grants esteem in the eyes of others.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır." (En'am, 103)

    "....Şüphesiz Allah, işitendir, görendir." (Hac, 61)

    "...Allah işitendir, görendir." (Nisa, 134)

    Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiç bir şey engel olamaz.
    O'nu kendinden başka hiçbir göz O'nu kavrayıp ihata edemez ve fakat O, gözlerin hepsini idrak ve ihata eder, görür, bilir. Gözler kendini anlayamazken, onları anlayan, anlatan, gören, gösteren, gerçeği bilen ancak O'dur. Gözler onu idrak ve ihata edemezken, O gözleri idrak ve ihata eder ve aynı gerçek bütün idrak edilen şeylerde böyledir. Ve O lutuf sahibi ve her şeyden haberdardır. Ve lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olan ancak odur. İdrakin nuru gibi her lutuf O'nundur. Her şeyi bilen, her doğru haberi veren ancak odur. Gözler görmüyor diye, gözlerden, gönüllerden uzak, ihtiyaçlardan, dileklerden, doğru doğru haberdar olmaz sanıp da O'ndan dönmemeli, eğri yollara sapmamalıdır. O lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olan en görmeyen gözleri görür, en gizli, en duyulmaz sanılan şeylerden, gönüllerin hiç kimselere açılamayan sırlarından ve eğilimlerinden haberdardır. O, onlara kendilerinden yakındır. O'na ibadet etmek ve işleri ısmarlamak için şart, O'nu görmek değil, O'nun görmesi, lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olması ve O'na ihlas ve tevhid ile zât ve sıfatlarına, fiilerine ve lutuflarına iman edilmesidir. (3)

    Allah Teâla, yer ve göklerin her yerinde görülebilecek her şeyi Basîr sıfatıyla kuşatmıştır ve onları görmektedir. O'nun için görülemeyen bir şey yoktur.Hiç bir şey ondan gizli değildir. Allah'ın, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizlilikleri, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkara bir taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür, duyar, bilir. (2)

    Allah'ın her şeyi gördüğünü bilen kimse, gizli ve açık her halini düzeltmeye çalışır. Her durumda Allah'a karşı gelmekten korkar ve O'ndan utanır. Allah'ın kendisini yasakladığı yerlerde bulmasındanveya emrettiği yerlerde bulmamasından kaçınır. Kendisinin daima Allah'ın gözetiminde olduğğunu aklından çıkarmaz.. O'nun kendisini görmesini Hafife alarak günah işlemez.

    İnsanların görmesinden utanıp, Allah'ın görmesinden utanmayan kimse, Allah'ı Hafife almış olur.

    Bâsir ismini bilmenin faydası, kişide murakebe hissini yartamasıdır. Murakebe: "Allah'ı görüyormuşçasın ibadet etmendir. Zira sen, Allah'ı görmüyorsan da Allah seni görmektedir.

    Bâsir ismini bilen kimse, varlık âlemiyle ilgili ayetlere, yer ve göklerdeki olağanüstü düzene bakarak Allah'ın azamet ve yüceliğin düşünür, çevresine daima ibretle bakar. Allah'ın güç ve kudretrini, hikmetini, derin ilmini ve etkin iradesini gösteren yapılara bakarak O'na daha bir içtenlikle ve güvenle ibadet eder. (2)

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    "...Göklerde ve yerde ne var? Bir bakıverin." (Yunus, 101)

    "...Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin..." (En'am, 99)

    "...Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" (Bakara, 259 )
#04.06.2010 13:55 0 0 0
  • Esmaül Hüsna - Esmaül Hüsna Anlamları - Esmaül Hüsna ve Duaları - Esmaül Hüsna Hakkinda


    Aziz

    İzzet, azamet sahibi; her işte galip.

    Al-'Aziz : The Victorious who prevails, and can never be conquered.


    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "..O, üstün ve güçlü olandir, hüküm ve hikmet sahibidir." (İbrahim,4)

    Kur'an-ı Kerim'de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esma-i Hüsna'dan diğer bir isimle beraber varid olmuştur.

    Allah'ın 'Aziz' sıfatı, O'nun hiçbir zaman mağlup edilemeyeceğini, her zaman galip olanın Kendisi olduğunu ifade eder. Allah kainatta mutlak kuvvet sahibidir ve O'ndan üstün hiçbir güç yoktur.

    O hiç bir şekilde ve surette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir.

    O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür.

    O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.

    Gayet izzetli, onurlu ve şanlıdır. Hiçbir şekilde mağlup edilmez, her işinde gâlibdir. Yahut eşi benzeri yoktur ve gayet yüksektir. Yani, "Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/4) âyetinde ifade edildiği gibidir. Yahut dilediğini yapan yani (Hûd, 11/108). Bununla beraber alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, isyan ve küfran gibi fenalıkları sevmez.
    O'nun gücünü bilmek, O'nu hatırdan çıkartmamak, günahlardan uzaklaşmayı, yararlı işlerle meşgul olmayı sağlar. Mutlak Hâkimin Allah'tır. Sevk ve idare O'nun elindedir. O'nun koruma ve himayesi olmadan korunulamaz. O'nun yardımı olmadan başarılı olunamaz. Acizliğini samimiyetle kabul etmek, Allah'ın izzetini müşahede etmeyi sağlar.

    "Yâ Âzizü" Her kim bu ismi kırk gün sabah namazından sonra 40 kere okursa Cenab-ı Hak hazretleri onu hiç kimseye muhtaç eylemez. (3)

    Müheymin

    Müheymin : Gözetici ve koruyucu
    Al-Muhaymin : The Guardian who watches over and protects all things.


    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selamdır; Mü'mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir." (Haşr, 23)

    Görüp gözeten, her şeye şahid olan koruyan ve bekçilik eden de O'dur.

    Müheymin kelimesinin aslı "Müeymin"dir. Kolaylık için kelimedeki hemze harfi "ha" harfine dönüştürülmüştür. Arap dilinde bu tür dönüşümler vardır. (2)

    Müheymin, doğrulayıcı, tasdik edici ve güvenilir anlamındadır. Kur'an, kendisinden önceki kitapları doğrulayan bir kitaptır. (2)

    Tüm evrenin kusursuz bir düzen içerisinde var olmasını sağlayan fizik yasaları, onları meydana getiren Allah'ın, kulları üzerindeki İlahi korumasına da en güzel delilleri oluştururlar.

    İnsanların çoğunluğunun doğal karşıladığı pek çok özellik asıl olarak Allah'ın kullarına olan merhametine ve İlahi korumasına işaret eder. Çünkü düzeni ve birliği sağlayan yüzlerce fizik yasasının şu an oldukları şekilleriyle var olmaları için hiçbir zorlayıcı neden yoktur. Allah koruyucuların en hayırlısıdır. (4)
    "El Müheymin" Her kim bunu yazıp üzerinde bulundurursa bütn malı ve rızkı Hak tealanın hıfzında ve emanında olur. Yine demişleerdir ki, bir kimse gusül eyleyip bu ismi 100 kere okusa o kimsenin dışı parlak ve nurlu olur. (3)

    Mümin

    Mü'min : Gönüllere iman veren, kendisine güvenenlere emniyet sağlayan ve ferahlık bahşeden

    Al-Mu'min : The Inspirer of Faith who awakes the light of faith in our hearts.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selam'ır; Mü'mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir." (Haşr, 23)

    Bunun kısaca manası inanan demektir. Fakat bu mana biz kullar içindir. Allah için olan mana yukarıdaki manadır. Mümin ismi kulun en seçkin ve en şümullu ismidir. Cenab-ı Hak kulunu o kadar seviyor ki, kendine mahsus olan özel ismi kuluna vermiştir. Tam anlamıyla müminlik sıfatlarını taşıyan insan için dünyada ve ahirette sıkıntı yoktur. Sırat köprüsünden geçerken, cehennem seslenerek: "Geç ey mümin, zira senin nurun benim narımı söndürüyor." diyecek. Müminin derecesi bu kadar yüksek olacaktır. (4)

    Allah, kıyamet günü azap gören mü'minleri cehennemden çıkardıktan sonra onlara derki:

    "Mü'min benim, sizler de mü'minlersiniz"

    Allah, sözünün doğru olduğunu ispatlayandır, mü'min kullarını imanlarında yanıltmayan, onları doğru yola çıkarandır, kullarına va'dinde sâdık olandır, insan kalbini şüphe ve tereddütlerden kurtararak imana kavuşturan, kalplere iman bağışlayan; yaratıkların zulümden, muminleri azaptan emin kılan; onların şahitliklerini kabul ve tasdik eden; taahüdlerini mutlaka yerine getirendir.

    İhlasla "Yâ Mü'min" diye bir müslüman bu isme devam etse, küfürden, şirkten, yalandan, insan ve cin şerrinden emin olur. Her türlü hastalıktan kurtulur. (3)

    Selam

    Selam : Kullarına rahmet ve bereket ihsan eden, onları emin kılan

    As-Salam : The Source of Peace who frees from all danger

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir." (Haşr, 23)

    Selâmette olan, selâmette kılan. 'Selâm' kelimesi Kur'anı Kerimde 33 defa geçer ama bunlardan yalnız bir tanesi (Haşr, 23) Allah'ın ismi olarak geçmektedir.

    Resulullah buyuruyor:

    "Ey Allah'ım! Sen Selam'sın; Selâm yalnız sendedir. Ey ikram ve celâl sahibi olan! Sen ne yücesin." (2)

    Selâm ismi, Yüce Allah'ın kemalatının tümünün isbatını ve noksan sıfatların tümünün O'ndan uzaklaştırmayı içermektedir. Bunun manası şöyledir: "Subhânallahi ve'l-Hamdu lillah." Bu tesbih, yüce Allah'ın Ulûhiyyette ve tazimde tek olduğunu kapsamaktadır. Ve aynı şekilde "Lâ ilahe illalahu vallahu ekber" de Ulûhiyyette ve tazimde tek olduğunu kapsamaktadır. (3)

    Her doğan ölüyor, her yeşeren kuruyor, her yapılan yıkılıyor. Yaratılanların en değerlisi insan doğuyor, büyüyor, ihtiyarlıyor, hastalanıyor, acıkıyor, uyuyor ve ölüyor. 'Selâm' olan Rabbimiz bütün bunlardan salimdir. İslâm dinini indirerek selâmet yurdu olan Cennete davet eden, bu dünyada gönüller arasına köprü olan selâmı, nezaket kurallarını öğreten Rabbimiz Mü'minleri Cehennem azabından selâmette kılandır.

    Allah'ın Selam sıfatı aynı zamanda cennete kabul ettiği kullarına selam vermesi anlamına da gelir. Cenab-ı Hak:

    "Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır)" (Yasin,58)

    İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan, 75)

    Şeklinde buyurarak cennete giren insanlara sözlü olarak selam vereceğini bildirir. Kuşkusuz Allah'ın selamı müminler için olabilecek en büyük müjdedir.

    "Yâ Selâm" Her kim bu ismi 161 kere hasta üzerine okusa o hasta sihhat bulur. (4)

    Kuddus

    Kuddus : Her türlü eksiklikten münezzeh, pek temiz.

    Al-Quddus : The Pure One who is free from all error

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah'ı tesbih eder. " (Cuma,1 )

    "O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk kostuklarından çok yücedir." (Haşr, 23)

    O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tahdid ve tasvire sığmayan, öğülmeye layık kemal, fazilet ve güzellik sıfatları kendinde olandır. (4)

    Kuddus ismi çok temiz ve çok pak manasına geliyor. O'nda hiç bir noksanlık bulmak mümkün değildir. Kullar hata yapma sıfatına haizdir. Fakat Mevla ise hata yapmaktan münezzehtir. Çirkin şeylerden uzaktır ve insanlarda beliren bütün beşeri sıfatlardan münezzehtir. (5)

    Allah'ın son derece aciz olarak yarattığı insanlar hata yapar, unutur, yanılır, gaflete düşerler. Aynı zamanda hem bedeni, hem ruhi yönden son derece eksiklik ve acz içindedirler. Ömürleri boyunca bedenlerine bakmak, yaşayabilmek için ona sürekli ihtimam göstermek zorundadırlar. Bedenlerini biraz fazla çalıştırsalar, birkaç gün uykusuz, bir gün susuz bıraksalar son derece aciz bir duruma düşmüş olurlar. Ancak herşeyin Yaratıcısı ve 'en güzel isimlerin sahibi' olan Allah elbette tüm eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın sonsuz gücü, Yüceliği, aklı ve sınırsız ilmi Kuran'da insanlara bildirilmiştir. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:

    Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakarai, 255) (1)
    Müslüman daima Allah'ı yüceltmeli ve O'nu her türlü noksanlıktan tenzih etmelidir. Sonra da bütün haramlardan, mekruhlardan, şüpheli şeylerden ve yararsız mubahlardan kendisini arındırıp temizlemeli ve Mevla'sına ibadet etmekle meşgul olmalıdır. Kendisi için yararlı olan ilimleri öğrenmeye ve güzel ahlaki davranışlar kazanmaya çalışmalıdır. Beden ve ruhu arındırmanın yolu, Allah'ı tanımak ve yararlı ilimler öğrenip onunla amel etmektir. (4)

    Bir kimse bu ismi her gün 100 kere okusa o kimsenin gönlü kederlerden arınmış ve paklanmış olur. (3)

    Melik

    Melik : Herşeyin hakimi, bütün kâinatın hükümdarı.

    Al-Malik : The Absolute Ruler who is the Ruler of the entire universe.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Hak melik olan Allah pek Yücedir, O'ndan başka İlah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir." (Mü'minûn, 116)

    Melik ismi, gerçek anlamda her yönüyle yalnız Allah içindir. Bu sıfat, Allah'ın diğer bütün kemâl sıfatlarının var olmasını zorunlu kılar.

    Melik ya da malik olma, malik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir.

    Bütün kainat Allah'ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir.

    İnsan yeryüzünde halife olduğu için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafi bir meliklik yetkisi tanınmıştır.

    Herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah'ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir.

    Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O'nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat şirk koşan insanlar, Allah'ın melikliğini yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalışırlar.

    Tenbih : Kulun mutlak melik olması hiç düşünelemez. Çünkü onun her şeyden müstağni olduğu söylenemez. Allah'tan başkasına ihtiyacı olmasa bile, mutlaka daima Allah'a muhtaçtır.

    Kullardan gerçek Melik o kişidir ki; Allah'tan başka kimsesi olmaz. Allah'tan gayri her şeyden alakasını keser, bununla beraber asker ve halkının kendisine itaat ettiği boyun eğdiği ülkeye sahip olur. Nasıl mı? Şöyle: Çünkü onun öz ülkesi kalbi ve kalıbıdır. Askerleri ise, gazabı, şehveti, hava hevesidir. Halkı ise: dili, gözleri elleri ve sair azalarıdır. O, bütün bunlara hakim olup da kendisine boyun eğdirirse, işte kendi iç dünyasında sultanlık derecesine yükselmiş demektir. Bir de buna insanlara karşı olan ihtiyaçsızlığı hususu da eklenirse işte yeryüzünün sultanı olmuş demektir.

    "Yâ Mâlik" Bir kimse sabah namazından sonra bunu okumaya devam ederse o kimse dünyalık ve ahiretlik olarak riyasetten emin olur. Halkın gözünde hürmetli ve heybetli olur.

    Hz.Hızır aleyhisselamdan nakledildiğine göre bir kimse bir hastanın hatırını sormaya gittiğinde şifa niyetine

    112 kere "Allahümme ente'l-melikü'l-hakku'llezi lâ ilâhe illâ ente yâ Allah ve Selâmü ya Kâfi"

    3 kere de "Yâ Şifae'l Kulûb" dese o hastanın hastalığı Allah'ın izniyle sıhhate dönüşür. (4)

    Rahim

    Rahim : Bağışlayıcı ve merhamet edici

    Ar-Rahim : The All compassionate who acts with extreme kindness.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Rahmân'dır ve Rahim'dir" (Fatiha, 3)

    "O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır." (Haşr, 22)

    Cennette bize cemalini Rahim sıfatının tecellisi ile gösterecektir. Bu muazzam isminden ve onun tecellisinden iman etmeyen ve imandan mahrum olarak bu dünyadan göçenler istifa edemiyeceklerdir. Besmelede ve Fatiha'da her zaman bu isimler sayesinde Cenab-ı Hak'tan rahmet ve merhamet istemekteyiz. (5)

    Kur'an-ı Kerim'in 115 ayetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen "gafur" sıfatı ile birlikte olmak üzere "rahim" sıfatı kullanılmıştır. Bu da Cenab-ı Hakk'ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir. Dört ayettede "erhamü'r-rahimin (merhametlilerin en merhametlisi)" tamlaması kullanılmıştır.

    Tenbih : Kul gücü yettiği kadar muhtaç durumda olan kimselerin ihtiyacını karşılamalı, yanında ve memleketinde ihtiyacını karşılamadığı hiç bir fakir bırakmamalı. Muhtaçların ihtiyaçlarını ya para ile ya da nüfuzu ile veyahut hayra delâlet etmekle, daha olmazsa zengin ve söz sahibi olan kişilere başvurmak suretiyle karşılamalıdır. Bu saydıklarımızdan aciz olursa, o zaman ona hayırlı dualar yapmak suretiyle onun hüzün ve kederini paylaşmalıdır. (4)

    Her kimse bu ismi "Yâ Râhim" her farz namazdan sonra 100 kere okursa gaflet ve unutkanlıktan, gönül pekliğinden emin olur. Yine demişlerki, bir kimse sabah namazından sonra Rahim ismini yüz kere okursa bütün yaratılanlar o kimseye merhamet eder. (2)

    Rahman

    Rahman : Esirgeyen, bütün canlılara nimet veren

    Ar-Rahman : The All- Merciful who wills goodness and mercy for all creatures


    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz, Rahmanın dışında tapılacak birtakım ilahlar kıldıkmı?" (Zuhruf, 45)

    Bu sıfat dünyada hem müminlere ve hem de kafirlere şamildir. Çünkü Allah dünyada mümine ve kafire rızık veriyor, hiç birisini ayırt etmiyor.

    Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan husunda rahmetini mahlukatından hiç esirgemeyen anlamında olan Rahman, Rahim isminden daha geniş kapsamlı bir mana ifade eder.

    Rahmân, Yüce Allah'ın hem ismi hem de sıfatıdır. Bu isim, Allah lafzına bağlı olarak zikredildiğinde sıfat anlamındadır. Ancak Kur'an'da bu şekilde değil, özel isim olarak kullanılmıştır. Bu isim sadece Allah'a has özel isimlerden olduğu için daha çok bir isme bağlı olarak değil; yalnız zikredilmesi hoş karşılanmıştır. Rahman'ın bu şekilde kullanılması O'nun Rahman sıfatına ters gelmez. Çünkü Allah ismi de uluhiyet sıfatına delalet ettiği halde hiç bir zaman başka sına ait bir sıfat olarak zikredilmemiştir.

    Kur'an'ın ilk ayeti olan Besmeledeki Rahman ve Rahim sıfatları arasındaki fark, Allah teala, Dünyanın Rahmanı ve Ahiretin Rahimidir cümlesinde veciz bir şekilde dile getirilmektedir. Rahman vasfı gereği Cenab-ı Hakk, dünyada bütün canlılara, mümin-kafir ayırımı yapmaksızın bütün insanlara, şefkat ve merhametle davranmayı kendi nefsine farz kılmıştır.

    Yüce Allah bir kudsi hadiste şöyle buyurur:
    "Rahmetim gadabımı geçmiştir."

    Tenbih : Kul, önce Allah'ın gafil kullarına merhamet edip onları olanca güçleriyle onları Allah yoluna vaaz ve nasihat etmek suretiyle çevirmeye çalışmalıdırlar. Bu konuda şiddet yolundan ziyade yumuşaklık ve şefkat yollarını tercih etmelidir. Asilere de merhamet gözü ile bakmalı, eziyet ve zulüm nazarı ile bakmamalıdır.

    Müminin başlıca gayesi, insanlardan ortaya çıkan her mâsiyet sanki kendi nefsinden ortaya çıkıyormuş gibi, o masiyeti onlardan bertaraf etmeye olanca gücüyle çalışmalı ve bu suretle onları Allah'ın gazabına uğramaktan kurtarmak olmalıdır.

    İhlasla "Yâ Rahman" diye bir müslüman bu isme devam etse, kalbi yumuşar, zalimlerden emin olur, maddi ve manevi nimetlere nâil olur. (3)

    Allah

    Allah : O'nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.

    Allah : The one Almighty who alone is worthy of worship.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin." (Araf,180)

    Kur'an'daki Esma'ül Hüsna'dan ilk inen isimdir. Çünkü ilk inen ayet besmeledir. Allah'ın doksan dokuz isminin en büyüğüdür.

    Hz. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor:

    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever." (5)

    Esmâ'ül Hüsna'nın bütün anlamını içinde toplar. Yüce Yaratıcı'nın diğer bütün isimlerini kapsar. Bu yüzden el-Esmau'l-hüsna olarak bilinen bütün isim ve sıfatlar bu ada yandırılır. Bu nedenle "Rahman, Rahim, Aziz, Gaffar, Kahir Allah'ın adlarındandır deriz. " Ama Allah, Rahman'ın adlarındandır" demeyiz. (1)

    Allah isimi Kur'an'da 2697 yerde geçmektedir. (2)

    Allah'ın güzel isimleri vardır. En güzel isimler O'nundur. Gerçi Allah zatında birdir ve zatının ismi Allah'dır. Fakat sayı olan bir gibi eşi ve benzeri bulunabilecek şekilde bir birlikle değil, eşi ve benzeri bulunmayan üstün bir birlikle birdir. Zatında yalnızca vahid değil, birdir: İlâhî hitapta yer alan "Biz, şehadet ettik, yarattık." gibi çoğul kiplerindeki azamet ve ihtişam, işte ilâhî sıfat ve isimlerin bir araya gelmesinden doğan azamet ve yüceliği dile getirir ki, Allah yüce ismi, bütün bu sıfat ve isimlerin hepsini içine alan bir yüce isimdir. Allah ismi, Allah'ın kendisi gibi, eşi ve benzeri olmayan bir isimdir. Sıfat ve isimlerin çokluğu, zatın çokluğunu gerektirmeyeceğinden o isim ve sıfatların her biri Allah'ın eşsiz özelliklerinden birine delalet eder. Âdem'e öğretilen de isimlerin en güzelleridir.En güzel isimler Allah'a mahsustur. Öyleyse ey müminler, O'na o isimlerle dua ediniz, O'nu onlarla çağırınız veya O'nu bu güzel isimlerle adlandırıp anınız. Ve O'nun isimlerinde yamukluk edenleri terk ediniz. (4)

    Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.

    Tenbih : Kul, Allah'a bütün kalbiyle bağlanmalıdır. Gözü O'ndan başkasını görmemeli, O'ndan başkasına iltifat eylememeli, O'ndan başka hiç kimseden bir dilekte bulunmamalı, O'ndan başkasından korkmamalıdır. (2)

    İhlasla "Yâ Allah" diye bir müslüman bu isme devam etse, duası kabul olunur. Şeytanın şerrinden emin olur. Mutluluğa erişir. Duası kabul olur. Rızkı genişler ve Allah'ın izniyle şifa bulur. (2)

    Rezzak

    Rezzak : Rızık ihsan edici, tekrar tekrar, bol bol rızık veren.

    Ar-Razzaq : The Sustainer who provides all things useful to His creatures.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Allah, diledigine hesapsiz rizik verir." (Bakara, 212)
    "Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır..." (Ankebût, 60)

    Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Teala'dır. O'ndan başka rızık veren yoktur. Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Allah kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Kulun, her istediğini talep etmede helal yollardan hareket ettikten sonra, Rabbine müracaat etmesi lazımdır.

    Kuluna karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah, insanları içinde sayılamayacak kadar çok nimetle dolu olan topraklarda yaşatır. Öyle ki insan toprağı ekip biçmeden bile toprak yemyeşil ürünler ve başaklar verir. İçinden sarı, kırmızı, yeşil, turuncu meyve ve sebzeler çıkar. Masmavi denizlerin içi ise yine binlerce çeşit ve lezzette balıklarla doludur. Bütün bunların yanında Allah insanlara hem yerdeki hayvanların etini, hem de gökteki kuşun etini yedirir, hayvanların içinden tertemiz süt çıkarır, arılara bal yaptırır... Bütün bunları insanlara Allah bağışlamaktadır. (3)

    Tenbih: Kul, Allah'tan başkasından rızık beklememeli, bu konuda O'ndan başkasına dayanıp güvenmemelidir. Her müslüman, Allah'tan başka rızık veren birmutlak Rezzâk'ın olmadığını bilmelidir. Eğer başkası, geçinmesi için rızık veriyor görünsede gerçekte o, kendisine verileni vermektedir. O halde sen de Allah'ın sana rızık olarak verdiklerinden başkalarına ver ki, Allah sana daha fazlasını versin.

    Muhtaç olduğun halde, aşırı düşkünlük göstererek rızık arama. bil ki düşkünlükle rızık aranan sana takdir edilen rızkını kesinlikle artırmaz. Sana ancak takdir edilen rızık ulaşır, fazlası değil. O halde kendini küçük düşürerek rızık aramaktan vazgeç, onurunu ve izzeti nefsini koru. (4)

    Bir kimse sabah namazından önce evinin dört bir tarafına batıdan başlamak üzere "Yâ Rezzâkü" diye 200 kere okursa o eve fitne ve kötülük gelmez. (5)

    Vehhab

    Vehhab : Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi.

    Al-Wahhab : The Giver of All who constantly bestows blessings of every kind.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?" (Sad, 9)

    Kullarına hiçbir karşılık gözetmeksizin tekrar tekrar ve çok çok bağışlarda bulunan.

    Bu isim Allah hakkında, kapsamlı ve geniş bağışa; hiçbir karşılık beklemeksizin ve hiçbir amaç gütmeksiizin zorlanmadan daima vermek anlamına gelir. Oysa O'nun dışında bağışta bulunan herkesin dünyevi veya ührevi, er veya geç bir amacı ve çıkarı vardır. Bu yüzden mutlak hibe, yalnız Allah için geçerli olup, bu sıfatın O'ndan başkası için kullanılması doğru değildir. Zira hibeler dünyada ve ahirette hiçbir kesintiye uğramadan ve tükenmeden daima Allah'ın kullarına doğru akar. Allah'tan gelen hibeler, bu şekilde sonsuza dek artarak devam eder. Vehhâb ismii Allah'ın bütün fazlını, ihsanını, keremini, geniş mülkünü ve adaletini kapsar. (2)

    Her müslüman Yüce Allah'ın gerçek hibe ve bağış sahibi olduğunu bilmeli, O'nun mutlak Vehhâb olduğuna inanmalıdır. Bu üstün niteliği kazanmaya çalışmalı, insanlara ve diğer varlılara dünyevi veya uhrevi bir karşılık beklemeksizin hibe ve bağışlarda bulunmalıdır.

    Müslümanın kendisine vacib olmayan, yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için yaptığı hayırlar ve iyilikler hibe sayılır.
    Allah'ın sana hibe ettiklerinden sen de başkalarına hibe et..Allah'ın geçici olarak sana emanet ettiği şeylerde sakın cimrilik etme. Zira O, sen verdikçe sana daha fazla vereceğini vaat etmiştir. Cimrilik edip vermeyenin malını da yıkıma uğratacağını bildirmiştir.

    Eğer Allah sana, kişileri yüksek derecelere çıkaran önemli bilgiler ve ilimler vermişse sen de hiçbir karşılık beklemeksizin bu bilgi ve ilimleri, ihtiyaç duyanlara öğretmelisin. Ancak gizli sırlar ve bilgileri ehli olmayanlara vermemeye dikkat etmelisin.

    Büyük zatlar, bir kimse dua ettiği zaman 7 kere "Yâ Vehhâb" dese o kimsenin duasını Allah teala kabul eder, demişlerdir. Bir şey isteyen, düşman elinde bağlı kalan, rızkında darlık olan, ticaretinde ve kazancında çokluk ve kârlıllık olmayan veya seyrü sülûkünde her hangi bir fethi olmayan kimse üç gece veya yedi gece boyunca gece yarısı abdest alıp ve iki rekat namaz kılıp başını açarak ellerini havaya kaldırarak Yâ Vehhâb" dedikten sonra ihtiyacını Cenab-ı Hakk'a arzetse Allahü teala onun ihtiyacını karşılar, sıkıntısını giderir. (3)

    Kahhâr

    Kahhâr : İsyankarları kahreden, hiç bir şekilde mağlub edilemeyen, üstün gelinemeyen

    Al-Qahhar : The Subduer who dominates all things, and prevails upon them to do whatever ... wills.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O, kulları üzerinde kahredici olandır.O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır." (En'am,18 )
    "...De ki: 'Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.' " (Ra'd,16)

    Mülkün, üstünlüğün, güç ve kuvvetin tamamı tek ve kahhâr olan Allah'a aittir. O'nun dışındaki her şey, mağlub ve yeniktir. Zalim ve zorbaların belini kıran, isyankar ve haddi aşanların boyunlarını büken, dünyadaki emellerine kavuşmalarına mani olan Allah'tır. Varlıların dilek ve istekleri dahil O'nun dilemesi altındadır.

    Yüce Allah buyuruyor:

    "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (İnsan, 30)

    Allah insanlardan nasıl sıkıntıyı giderme gücüne ve onların kalplerine ferahlık vermeye kadirse, onları büyük bir azapla kahretmeye de kadirdir. Kuran'da Allah'ın Kendi Katından gönderdiği azaplarla helak olmuş kavimlerden örnekler verilir. Bu insanlar hak dinden yüz çevirdikleri ve Allah'a baş kaldırdıkları için sabah vakti, hiç şuurunda değillerken, üzerlerinde dolaşan büyük bir felaketle yok edilmişlerdir. Allah inkar eden toplulukların üzerine evlerini yerinden söken kasırgalar göndermiş, üzerlerine balçıktan taşlar yağdırmıştır. Uyardığı insanların üzerine onların içinde oturdukları şehirleri yerle bir eden sağanaklar isabet ettirmiştir. Toprağın altını üstüne getiren depremleri üstlerine göndermiş, tek bir çığlıkla hepsini yerin dibine geçirmiştir. Açıkça görüldüğü gibi Allah'ın bir insanı kahretmesi hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

    Müslüman, gücü yettiğince Allah düşmanlarını mağlup etmeye ve onlara üstünlük sağlamaya çalışmalıdır.

    Allah'tan yüz çevirip başkasına dayanan mutlaka mağlup olacak, şeytanın elinde birer oyuncak olacaklardır.


    Fakat bütün bu sayılanlar Allah'ın dünya hayatında insanlara tattırdığı acılardır. Ve onları yaptıklarından dolayı dünyada yaşarken kahretmesidir. Ama asıl olan, insanın cehennemde görülmemiş bir azapla kahredilmesidir. Allah'ın sonsuz rahmetine karşılık O'nun kadrini takdir edemeyen ve nankörlük eden insanlar ahirette cehennem azabıyla karşılaşacaklardır. Dünyada işledikleri suçların tam karşılığı ahirette kendilerine verilecektir.

    Allah onları cehennemin en dar yerine attığında, inkarcılara daha önce hiç karşılaşmadıkları bir acı tattırır; cehennem ateşiyle yanan derilerini yenileriyle değiştirir ve onların üzerine ateşten duvarlar örer. Öyle ki insanın dünyada çektiği acılar cehennemde karşılaştıklarının yanında çok hafif kalır. Nitekim Kuran'da cehenneme giren insanların Allah'ın kendilerini öldürmesi ve azaptan kurtarması için yalvardıkları haber verilir. (4)

    İhlasla "Yâ Kahhar" diye bir müslüman bu isme devam etse, düşmanlarına karşı galip gelir, şeytani ve nefsani duygulardan emin olur. (2)

    Gaffar

    Gaffar : Günahları tekrar tekrar, çokça bağışlayan

    Al-Ghaffar : The Forgiving who is always ready to forgive.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir." (Hacc, 60)
    "Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup sonra da doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım." (Taha, 82)


    "De ki: "Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir." " (Zümer, 53)
    Günahları çok örten, mağfireti çok olan, kullarının günahlarını pek çok bağışlayan.

    Gaffar, kulların günahlarını örtmede mübalağa edendir. Öyle ki, bu günahları ne dünyada ne de ahirette ortaya çıkarmaz.

    Mümin, tövbe ve mağfiret ile ilgili olarak daima korku ile ümid arasında bulunmalıdır.

    Müslüman, ne kadar ibadet ederse etsin, Allah'ın azabından güven içersinde olamaz; ne kadar günahkar olursa olsun Allah'ın mağfiretinden ve bağışlamasından ümidini kesemez. Bundan dolayıdırki; vitir namazının son rekatında okunması vacib olan kunut duaları sonunda "Ya Rabb; rahmetini umar, azabından korkarız" diye dua edilmektedir.

    "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin." (Zümer, 53) Bu âyetin, Kur'ân'da en ümitli âyet olduğu söylenir. Bununla beraber dikkat edilmesi gerekir ki, bu ümit, günaha teşvik için değil, en günahkar kimseleri bile bir an önce tevbe edip Allah'a yönelmeye teşvik için olduğu hemen peşinden gelen iki âyetten açıkça anlaşılmaktadır. (1)

    Yüce Allah, bu dünyada güzellikleri ortaya çıkaran, çirkinlikleri ve günahları örten, ahirette ise bu çirkinlikleri cezalandırmaktan vazgeçip onları bağışlayandır.

    Hz.Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) Rabbinden naklen buyururlar ki:

    "Bir kul günah işledi ve:

    "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi.

    Hak Teâla da:

    "Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.

    "Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve:

    "Ey Rabbim günahımı affet!" der.

    Alllah Teâla Hazretleri de:

    "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.

    "Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve:

    "Ey Rabbim beni affeyle!" der.

    Allah Teâla da:

    "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu." (2)

    Musavvir

    Musavvir : Tasvir eden, herşeye şekil ve suret veren

    Al-Musawwir : The Shaper of Beauty who designs all things, giving each its particular form and character.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, Yaratan'dır, kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr, 24)

    Dünya üstünde yüz binlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere sahiptir.

    Mesela bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi ele alalım. Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici renklerle bezenmiştir. Bu şekiller ve renkler ne kadar karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki benzersiz simetri asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir güzellik oluştururlar. Bu güzellikte tecelli eden aklın bir kaynağı olduğu açıktır. Zira basitçe çizilmiş bir resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi başına ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik olan böyle bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez. Bunların tümünü yaratan, tasarlayan, meydana getiren, bütün kainatın Rabbi olan Allah'tır.

    İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm sistemleri son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan Allah, bu kompleks yapıdaki her noktada üstün yaratmasını ve izzetini göstermektedir. Örneğin insan bedeninin çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korunmasını sağlar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına göre kalsiyum, fosfat vb. mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden yalnızca bir tanesidir.
    İşte bunların hepsini eşsiz bir dizayn ile yaratmış olan ve hala yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini bizlere sürekli göstermektedir. (2)

    Musavvir, bir şeyi dilediği zaman ona sadece: "ol" der, o da istediği şekil ve biçimde oluverir. "Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Dilediği bir surette seni tertip etti." (Infitar, 8)

    Bu yüzden musavvir, yaratmak istediğini istediği şekil ve biçim üzere yaratandır.

    Musavvir, organları birbiriyle uyumlu halde yaratan ve onlara dilediği biçimi veren anlamına da gelir. Allah, insanı en güzel bir şekilde yarattığını bize şöyle haber verir:

    "Doğrusu, Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık." (Tin, 4)

    Çocuğu olmayan bir kadın, yedi gün oruç tutup iftar vaktinde "Yâ Musavvir, Ya Bari, Ya Hâlik" isimlerini su üzerine 21 kere okuyup üfürse ve o sudan iftar eylese Cenab-ı hak bu isimlerin hürmetine makbul bir çocuk ihsan eder." (1)

    Bâri

    Bâri : Her şeyi düzenli bir şekilde yaratan

    Al-Bari : The Maker of order. Evolver who created all things so that each whole and its parts are in perfect conformity and harmony.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, Yaratan'dır, kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr, 24 )

    Bâri'dir. Yani öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır. (3)

    Cenab-ı Hak ne yaratmışsa düzenli bir şekilde yaratmıştır. Dikkat edilecek olursa yaratılan her eşya ve insanın diğer mahluklarlarla bir ilgi ve bir bağlantısı bulunuyor. (5)

    Kulun bu isimde hiç bir rolü yoktur. Kullara bu isim verilmez ve onlara yaratıcı denilmez ancak çok uzak bir ihtimalle mecazi anlamda denilebilir. Çünkü yaratmak ve icad etmek, ilmin gerektirdiği şekilde gücü kullanmaktır. Allah, kula ilim ve kudret vermiştir. İnsan çalışması sayesinde, bazı şeyleri icad edebilecek dereceye yükselirse, o şeylerin mucidi sayılır. (6)

    Bu ismi bilmenin faydaları nelerdir?

    Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul etmek, O'nun aynı zamanda Bâri olduğunu da kabul etmektir. Allah'ın yaratıcı ve Bâri olduğunu kabul eden, kendisinini daima bir halden bir hale geçtiğini ve sonuçta bu varlığının mutlaka son bulacağına inanır. Bu inanç ona, Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmasını sağlar. Olayların gerçek yaratıcısının Allah olduğunu bilen kimse, meydana gelen olaylardan derinden etkilenmez, kalbini derin üzüntüler sarmaz, sırlarının bilinmesinden korkmaz. O'nun yasaklarından şiddetle kaçınır ve daima O'na sığınarak korunur.Bu ismi bilen, her şeyin Allah elinde olduğunu ve O'nun emriyle gerçekleştiini bilir. O'ndan başka yaratıcının olmadığını anlar. O'nun bütün emir ve yasaklarını samimiyetle uygular. (4)

    Çocuğu olmayan bir kadın, yedi gün oruç tutup iftar vaktinde "Yâ Musavvir, Ya Bari, Ya Hâlik" isimlerini su üzerine
    okuyup üfürse ve o sudan iftar eylese Cenab-ı hak bu isimlerin hürmetine makbul bir çocuk ihsan eder." (1)

    Hâlik

    Hâlik : Yaratıcı

    Al-Khaliq : The Creator who brings from non-being into being, creating all things in such a way that determines their existence and the conditions and events they are to experience.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka Yaratıcı var mı? O'ndan başka İlah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?" (Fatır, 3)

    İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısı'dır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir." (En'am 102)

    Allahu Teâlâ her şeyin Halikidir ve bu O'nun subuti sıfatlarındandır. O'ndan başkası için bu sıfat kullanılamaz. Yaratma, örneksiz var etmektir. Allah Teâla yaratan, O'nun dışında her şey yaratılandır. Her şey O'nun emrinde ve hizmetindedir. O'ndan başka bir yaratıcı yoktur. Bütün her şey, gökler, yer, ikisi arasında ve içinde bulunanlar, bunların hareketleri, kımıltıları, rızıkları, ecelleri, sözleri, ve fiilleri yaratılmıştır. Bunların tek yaratıcısı Hz.Allah'tır.Bütün varlıklar sonradan yaratılmış ve yoktan var edilmiştir. Her şey O'nddan başladı ve yine O'nda son bulacaktır. (3)

    Yaratıklara nisbet edilen hiçbir sanat, Allah Teâlâ'nın takdir buyurduğu keşf ve icad mahiyyetinden ileri geçemez. Çünkü mahluk, fiilerinin ayrıntısını takdir edemez ve bir atom bile yapamaz. Böyle bir yaratma sonsuz ilim ve kudrete bağlıdır. Mahluk ise bundan ancak sınırlı kısmını elde edebilir. Herşeyi tam anlamıyla takdir ve icad ederek yaratan Ancak Allah Teâlâ'dır.

    Kainattaki hiçbir canlının kendi yaşam biçimini tayin etme hakkı yoktur. Tüm canlıları Allah yaratmış ve bu şekilde yaşamalarını takdir etmiştir. Onlar da kayıtsız şartsız bu hükme boyun eğmişlerdir.İnsan da kainatın küçük bir parçasıdır. Allah insanı bir damla sudan yaratmış, ve bir yaşam biçimi takdir etmiştir. Hiçbir insan kendi kararıyla yaşam süresini belirleyemez, yaşlanmayı ve ölümü durduramaz, acizliklerinden kurtulamaz. Tüm bunları belirleyen, dilediği şekilde yönlendiren Allah'tır. (4)

    Kulun bu isimde hiç bir rolü yoktur. Kullara bu isim verilmez ve onlara yaratıcı denilmez ancak çok uzak bir ihtimalle mecazi anlamda denilebilir. Çünkü yaratmak ve icad etmek, ilmin gerektirdiği şekilde gücü kullanmaktır. Allah, kula ilim ve kudret vermiştir. İnsan çalışması sayesinde, bazı şeyleri icad edebilecek dereceye yükselirse, o şeylerin mucidi sayılır. (5)

    Allah'ın gücünün benzersizliği ve herşeyi hakimiyeti altında tuttuğu ayetlerde şöyle haber verilir:

    Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilir? O'nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir. (Enam Suresi, 101)

    De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad Suresi, 16)
    Kendi derilerine dediler ki: "Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?" Dediler ki: "Herşeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz." (Fussilet Suresi, 21 )

    "Yâ Hâlik" Bir kimse bu ismi gece okusa Hak sübhanehu ve teala hazretleri bir melek yaratır. bu melek de kıyamet gününe kadar ibadet eder ve sevabı o kimsenin olur. (8) Çocuğu olmayan bir kadın, yedi gün oruç tutup iftar vaktinde "Yâ Musavvir, Ya Bari, Ya Hâlik" isimlerini su üzerine 21 kere okuyup üfürse ve o sudan iftar eylese Cenab-ı hak bu isimlerin hürmetine makbul bir çocuk ihsan eder." (2)


    Mütekebbir

    Mütekebbir : En büyük ve en yüce olan, büyüklüğünü, ululuğunu her an ve her yerde gösteren

    Al-Mutakabbir : The Majestic who demonstrates greatness in all things and in all ways.

    Cenab-ı Hak buyuruyor:

    "O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selam'ır; Mü'mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir." (Haşr, 23)

    Kudsi bir hadiste Allah şöyle buyurmuştur: Büyüklük ridam (dış elbise), yücelik ise izarımdır (iç elbise). Bu ikisinden biri üzerinde benimle çekişeni ateşe atarım." Bu durum büyüklük ve yüceliğin Allah'ın kemal sıfatlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer varlıkların bu sıfatlara sahip olduklarını iddia etmeleri gerçek dışıdır. Böyle bir iddia onların eksikliğini ve haddi aştıklarını gösterir. (Gazali, 2)

    Allah büyüklüğünü ve kudretini Kuran'da verdiği örneklerle anlatır. Bu örneklerden bir tanesi Hz. Musa'nın Allah'ı görmek istemesidir. Hz. Musa Allah'ı görmek istemiş, bu yüzden de O'na seslenerek; "Rabbim, bana göster, Seni göreyim" demiştir. Bunun üzerine Allah, "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin." diye cevap verir. Allah dağa tecelli edince onu paramparça eder ve Hz. Musa bayılarak yere düşer. Kendine geldiğinde ilk söylediği ise "Sen ne Yücesin (Rabbim)" (Araf Suresi, 143) olur.

    Hz. İbrahim ise ayetlerde haber verildiğine göre, "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demiştir. Bunun üzerine Allah, "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir" (Bakara Suresi, 260) şeklinde cevap verir. Böylece Allah ona büyüklüğünün bir delilini daha gösterir.

    Ateşe atılan Hz. İbrahim'e ise ateşi esenlik kılmıştır. Hz. İsa'nın eliyle ölüleri diriltmiş, kör olanları iyileştirmiştir. Denizi yararak Firavun'u ve ordularını suda boğmuştur. Böylece Allah insanlara her olayda büyüklüğünü ve sonsuz gücünün tecellilerinden bazılarını açıkça göstermiştir.

    Allah her an, her yerde ve her olayda büyüklüğünü ve kudretini açıkça gösterir. Dünya hayatına ve hırslarına dalan insanların üzerine sabah vakti bir kasırga gönderir. Onların oturdukları şehrin altını üstün çevirir ve bir daha oturulamayacak hale getirir. Mallarını, mülklerini ve sahip oldukları herşeyi ellerinden alır.

    Bir şehri yalnızca yağmur yağdırarak suların içine gömer, birkaç saniye süren bir depremle bir kenti haritadan siler. O'nun azabıyla hareket eden yer, gök, rüzgar ve yağmur uğradıkları şehre görülmemiş bir helak getirirler. O şehrin halkı da Allah'ın sarsılmaz gücüne, büyük bir yıkımla şahit olur.

    Kuşkusuz Allah Mütekebbirdir. O'nun gücü ve kudreti karşısında, yeryüzünde büyüklenebilecek kimse yoktur; O, önünde secde edilecek tek makamdır. (3)

    Müslüman, sevap elde etmek ve cezadan kurtulmak için değil, sadece Hak için hakka ibadet etmelidir. Aksi halde yaradılmış olan bir şeyi amaç edinmiş ve buna ulaşmak için hakkı aracı yapmış olur. Oysa Hak ve doğru olan bu değildir. Hiçbir karşılık beklemeden yalnız Hak için Hakka ibadet etmek, bütün durumlarda Allah'ı yüceltmeyi, büyüklüğüne içtenlikle saygı duymayı, adi ve alçak olan bütün şeylerden uzak durmayı gerektirir.(2)

    "Yâ Mütekebbir" Bir kimse hanımıyla beraber olmadan önce 10 kere bu ismi okusa ve ondan sonra onunla beraber olsa ona Hak teala hazretleri salih bir zürriyet verir.
#04.06.2010 13:47 0 0 0
#04.06.2010 13:09 0 0 0
  • Diş fırcalamak peygamber efendimizin sünnetidir. Sav dişlerini misvakla fırcalarmış.

    Modern diş fırcası ve fırcalama teknişkleri yok o zamanlar

    Elinden geldiği kadarıyla Ağız ve diş sağlığına dikkat etmiş

    VE bizlere de Ağız sağlığı için diş fırcalama sünnetini bırakmıştır.

    BU sünnet kesinlikle ihmal edilmeyecek sünnetlerin en basındadır.

    çünki önce sağlık.
#04.06.2010 13:08 0 0 0
  • Hastalıklara Şifa Limon - Birçok Hastalığa Şifa Limon - Limon hakkinda - Sivilce tadavisi ve limon

    noimage

    Sivilce ve Birçok Hastalığa Şifa Limon

    Güç verir.
    İştah açar.
    Sindirimi kolaylaştırır ve sindirim sistemi rahatsızlıklarına iyi gelir.
    İdrar söktürücüdür.
    Damar tıkanıklığı ve sertliğini önler. Kanı temizler ve kan dolaşımını kolaylaştırır.
    Besin zehirlenmelerinde ve böcek ısırmalarında yararlıdır.
    Rahatlatıcı etkisi ile vücuttaki ağrıları hafifletir. Ateşi ve tansiyonu düşürür.
    Mide bulantısını ve baş dönmesini giderir.
    Sivilceleri ve nasırı azaltır.
    Mikrop öldürücüdür.
#03.06.2010 16:40 0 0 0
  • Badem Dolgulu Kesmeler - Badem Dolgulu Kesmeler hakkinda - Badem Dolgulu Kesmeler tarifi - Bademli Kesmeler

    noimage

    Malzemeler:
    Kahverengi Hamur:300 g (5,5 çay bardağı) un
    2 çay kaşığı Hamur Kabartma Tozu
    1 tatlı kaşığı Kakao
    125 g margarin
    70 g (yarım çay bardağı) bal
    1 limon kabuğu rendesi
    3 yemek kaşığı su
    Bademli Hamur:165 g (1,5 su bardağı) un
    2 çay kaşığı Hamur Kabartma Tozu
    50 g margarin
    1 poşet Şekerli Vanilin
    80 g (1 çay bardağı) Pudra Şekeri
    100 g (1 su bardağı) öğütülmüş badem
    3 yemek kaşığı süt

    Hazırlanışı:

    Kahverengi Hamur: Un, hamur kabartma tozu ve kakaoyu karıştırıp eleyin. Üzerine margarin, bal, limon kabuğu rendesi ve suyu ilave edip iyice yoğurun.
    Bademli Hamur: Un ve hamur kabartma tozunu karıştırıp eleyin. Üzerine margarin, şekerli vanilin, pudra şekeri, öğütülmüş badem ve sütü ilave edip iyice yoğurun. Her iki hamuru da 3'er eşit parçaya bölün. Bir parça kahverengi hamuru dikdörtgen açın. Bademli hamurun bir parçasını rulo şeklinde uzatıp bu hamurun üzerine koyun. Rulo şeklinde sararak bademli hamurun kahverengi hamurun içinde kalmasını sağlayın. Bıçak yardımı ile 2 cm genişliğinde dilimleyin. Bütün hamurları bu şekilde hazırlayıp yağlanmış veya yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine sıralayın ve pişirin. Afiyetler Olsun...
#03.06.2010 16:12 0 0 0
  • Muzlu Dondurma - Muzlu Dondurma hakkinda - Muzlu Dondurma tarifi

    noimage

    Malzemeler

    500 gr muz
    300 gr tozşeker
    2 Su bardağı su
    1 Adet limon suyu

    Hazırlanışı
    Muzları soyarak süzgaçten geçirin.
    Üzerlerine 1 adet limon suyu dökerek bir kenarda bekletin.
    Şekeri ve 2 su bardağı su ile tencereye koyun.
    Tencereyi ateşe oturtarak 5-10 dakika kaynatın ve ateşten indirip soğutun.
    Şurup soğuyunca muzlarla karıştırıp tekrar hepsini ezerek süzgeçten geçirin.
    Karışımı buz kalıplarına koyun ve buzdolabının buzluğunda donmasını sağlayın.
    Ara sıra kalıbı alarak iyice karıştırıp tekrardan buzluğa koyun.
    İstediğiniz donma derecesine geldiğinde servis yapın.
    NOT : Muzlu karışımı robottan geçirerek te yapabilirsiniz.
#03.06.2010 15:35 0 0 0
  • Limonlu kurabiye - Limonlu kurabiye hakkinda - Limonlu kurabiye hazırlanışı


    noimage

    Limonlu kurabiye malzemeleri

    125 gr tereyağı

    125 gr tozşeker

    2 yumurtanın sarısı

    1 yemek kaşığı rendelenmiş limon kabuğu

    155 gr un

    110 gr mısır unu

    Süslemek için

    Gümüş renkli şekerler

    Üzeri için

    Pudra şeker

    Limonlu kurabiye hazırlanışı

    Yumuşatılmış tereyağı ve şekeri krema kıvamına gelinceye kadar çırpın. Yumurta sarısı, limon kabuğu, un ve mısır ununu ekleyip karıştırın ve iyice yoğurun.

    Un serpilmiş tezgahta hamuru 1 cm kalınlığında açın. Şekilli kurabiye kalıbı ile parçalar çıkarıp yağlı kağıt serili tepsiye dizin. İsterseniz kurabiyelerin uç kısımlarına birer gümüş renkli şeker batırın. 160 dereceye ayarlanmış fırında 15 dakika yada üzeri hafif sararıncaya kadar pişirin.

    Fırından aldığınız kurabiyeleri tel ızgara üzerinde soğumaya bırakın. Soğuduktan sonra üzerine pudra şeker serpiştirerek servis yapın.
    Limonlu kurabiye artık hazır, afiyet olsun.
#03.06.2010 13:34 0 0 0
  • Teflon tavada börek - makarnalı börek - tavada makarnalı börek - makarnalı börek tavada - Teflon tavada makarnalı börek hakkinda

    noimage

    noimage

    Malzemeler:

    2 adet yufka
    250 gr. tercih ettiğiniz bir makarna ( sıvı malzemeyi içine çekmesi için, içi boş makarna tavsiye ederim)
    2 adet yumurta
    1/3 su bardağı yoğurt
    1/3 su bardağı sıvıyağ
    Deniz tuzu (peynirinizin tuzuna gore miktarını ayarlayın)
    Karabiber
    1/2 su bardağı beyaz peynir veya beyaz+kaşar peyniri karışımı ya da keçi peyniri

    Hazırlanışı:

    Makarnayı paketin üstündeki tarifine göre pişirip, süzün.
    Haşlanmış, süzülmüş makarnanın üzerine, yumurta, sıvıyağ, yoğurt, tuz ve karabiberi ilave edip karıştırın.
    Ufalanmış beyaz peyniri, kullanıyorsanız rendelenmiş kaşar ya da keçi peynirini ilave edip hepsini harmanlayın.
    Büyük boy teflon tavanızı zeytinyağı ile iyice yağlayın.
    Yufkanın birini tabana yerleştirip, yırtılmaması için yeterince pay bırakarak kalanını tavanın dışına sarkıtın.
    İkinci yufkanın yarısını -tabanın kalın olması için - üzerine serin ve makarnalı karışımı döküp düzeltin.
    Kalan yarım yufkayı da büzdürerek serip, yanlardan sarkan yufka parçalarını üzerine kapatın.
    Üzerine de fırça ile zeytinyağı sürüp, bir kapak kapatın.
    Çok kısık ateşte, yufka kızarana kadar pişirin. Arada spatula ile altını kontrol edin.
    Altı tamamen kızarınca, düz bir tabak yardımı ile böreği çevirin.
    Diğer tarafı da kızardıktan sonra servis tabağına alıp, dilimleyerek servis yapın.

    Afiyet olsun.
#03.06.2010 13:23 0 0 0
  • Ekmek Hakkinda - Ekmeğin tarihi - Cilalı Taş Devrinde Ekmek - Ekmek ve günlük enerji - Ekmek Nasıl Yapılır - Ekmek tarihinden bilgiler - Eski Mısırlılarve Hamurun buluşu

    noimage

    Dünyada en çok üretilen ve tüketilen temel besin kaynağı olan ekmeğin tarladan sofraya gelişi pek kolay olmamıştır. 10 bin yıl öncesinden günümüze, tarımda büyük ilerlemeler kaydedilmiş, tarla sürmeden ekin biçmeye, hasattan değirmende öğütmeye, hamur yapmaktan pişirmeye kadar teknolojik alanda çok önemli aşamalar yaşanmıştır. Ne var ki tüm bu gelişmelere karşın ekmeğin özünde olan insan emeğinin teri hiç kurumamıştır.

    Ekmeğin tarihi medeniyetlerin tarihi kadar eskidir. Ekmek, insanoğlunun bilinen en eski ve önemli gıda maddesidir Genel kabule göre, ilk insanlar su ile ıslatılmış ve kendi haline bırakılmış buğday kırmasında gözeneklerin meydana geldiğini görmüşler ve gözenekli kütleyi sıcak taşlar üzerinde pişirdikleri zaman tad ve lezzetinin iyi olduğunu anlamışlardır.

    Cilalı Taş Devrinde, Kestane, Meşe Palamudu gibi bazı bitkisel ürünlerin ezilip suyla karıştırdıktan sonra elde edilen hamurun, kızgın taşlar üzerinde ya da kül içerisinde pişirilerek yendiği de bilinmektedir. Yapılan araştırmalardan elde edilen bilgiye göre MÖ. 4000 yıllarında Babilliler özel fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı. Yine MÖ. 4300 yıllarında değirmencilik ve fırıncılık sanatının icra edildiği, yapılan kazılarla elde edilen bulgulardan anlaşılmaktadır.

    MÖ. 2600 yıllarında Eski Mısırlılar, buğday unu ve su karışımından elde edilen hamura maya kattıklarında ekmeğin daha yumuşak, daha kabarık olduğunun farkına vardılar. Çeşitli sınıflardan oluşan Mısır halkı ekmeği uzun zamandan beri bilmekteydi. Ancak mayanın tesadüfen bulunmasının ardından beyaz ekmek soyluların ve sarayın simgesi haline geldi. Zenginlerin ve soyluların rağbet ettiği bu mayalı ekmekler o kadar değer kazandı ki, Eski Mısır'da bu ekmekler para yerine bile kullanılmaya başlandı. Mısır'dan Roma'ya ve ardından Batı Avrupa'ya yayılan mayalı ekmek, son asırlarda hemen bütün dünyada sofralarda yerini aldı.

    Orta ve diğer Avrupa ülkelerine ekmek daha sonraları güneyden yayılmıştır. Avrupalılar buğdaydan önce çavdar gibi diğer tahıl ürünlerini kullanmışlar, ancak 15. yüzyılda buğdaydan beyaz ekmek yapımına başlamışlardır. Mikroorganizmaların ve mayanın aktif olarak bilinmesinden (19. yüzyıl) sonra ekmek üretimi sanayi dalı haline gelmiştir. Yeryüzünde en fazla ekmek tüketen toplumların başında Türkiye gelmektedir.

    Yurdumuzda yaygın olarak buğday unundan ve mayalanmış hamurdan üretilen ekmek tüketilmektedir. Ancak kısıtlı da olsa bölgelere göre mısır, yulaf, çavdar ve benzeri tahıllardan da ekmek üretilmektedir. Ekmek, bir emek ürünü, alınteri simgesi ve Allah'ın kullarına nimeti olarak hemen bütün dinlerde övülmüş ve kutsal sayılmıştır. İslam dininde de ekmek çok değer verilen gıdaların başında gelmektedir.

    Beslenme Hakkında
    Başlangıçta da belirttiğimiz gibi ekmek, insan gıdalarının başında gelmektedir. İçeriği, şekil ve tekniği değişikliğe uğrasa da, bugün dünyanın her yerinde bilinmekte, üretilmekte ve tüketilmektedir. Hemen hemen tüm insanlığın ortak yiyecek türüdür.

    Tarih boyunca yaşanan değişimler ekmeğinde değişime uğramasını sağladı. Asırlarca iyi işlenmiş beyaz ekmek zenginlik ve refahın göstergesi oldu. Beyaz ekmeği zenginler yerken, kara ekmek denen iyi işlenmemiş ham undan yapılan ekmeği de fakirler yemek zorunda kalmıştır. Geçmişte zenginlerin tercih etmediği kara ekmek, günümüzde zenginlerin toplumlarındaki diyet yiyeceklerinin başında gelmeye başladı. Ekmek ister diyet niyetiyle ister normal olarak tüketilsin dünyanın en fazla tüketilen gıdasıdır. Ülkemizde kişi başına yılda ortalama 190 -300 kilo ekmek tüketiliyor. Yani günde yaklaşık 300-600 gram ekmek yiyoruz. Karbonhidrat ve protein kaynağı olan ekmek, özellikle tahıla dayalı bir beslenmenin yaygın olduğu ülkemizde, beslenme açısından büyük öneme sahiptir.

    Türkiye'de, insanların gündelik hayatlarında tükettikleri enerjinin yüzde 66'sı tahıllardan, bu oranın yüzde 56'lık kısmı yalnız başına ekmekten karşılanmaktadır.

    Sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan ailelerde ekmek tüketimi, sosyo-ekonomik durumu iyi olan ailelerden daha yüksektir. Orta düzeyde bedenen çalışan bir erkek, günde ortalama 550 gr, ağır bedenen çalışan inşaat işçileri günde ortalama 860 gr ekmek tüketmektedir.

    Bütün bunların yanında, kültür ve eğitim farklılıkları da ekmek tüketimini doğrudan etkilemekte ve farklılıklar oluşturmaktadır. Ancak genel olarak tespit etmek gerekirse ülkemizde kişi başına günde yaklaşık olarak 300 - 600 gr ekmek tüketilmektedir. Tam buğday unundan yapılan ekmeğin vitamin ve mineral içeriği, beyaz undan yapılan ekmeğe göre daha yüksektir. Aynı zamanda posası da daha fazladır. Bunun yanında kepekli ve çavdar ekmeğinin enerji değeri beyaz ekmekten daha düşüktür. Bilindiği gibi, ekmek proteininde lysine amino asiti sınırlı oranda bulunmaktadır.

    Ekmek, tek başına, yeterince enerji ihtiyacını pratik olarak karşılayamaz. Ekmekte bulunmayan A ve C vitaminlerinin temin edileceği katıklar yardımıyla yeteri kadar protein+enerji alınabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bitkilerin destek dokusunu oluşturan posanın insan sağlığı için büyük önem taşıdığım göstermiştir.

    Esas yapısı selüloz, hemiselüloz, lignin gibi polisakaritlerden oluşan posa, sindirim devresinde enzimler tarafından sindirilemez ve bağırsaklarda belirli hacim oluşturarak hareketi sağlarlar. Böylece, besinlerden ve vücudun kendi salgılarından oluşan artık maddeler, zararlı maddelere dönüşmeden vücuttan atılır. Nitekim posası yüksek gıdalarla beslenen toplumlarda kalın bağırsak hastalıklarına rastlanmazken, posası düşük diyetlerle beslenen bazı toplumlarda önemli sağlık problemleri görülmektedir. Posanın en iyi kaynağı, tahılların kabuk kısımları ile kuru baklagillerdir. Bu sebeple, kepekli ekmeğin gereken miktarda yenilmesi tavsiye edilmektedir.

    Posa değeri yüksek kepekli ekmek ve kuru baklagillerin, yetişkinlerdeki şeker hastalığının denetiminde de fayda sağladığı tespit edilmiştir. Günümüzde şeker hastalarının diyetinde kepekli ekmeğin istenilen miktarda yenilmesine müsaade edilmektedir.

    Özellikle buğday kepeği posasının, kan lipitlerinin yükselmesini de önlediği bilinmektedir. Kan lipitlerinin yüksekliği, koroner kalp hastaları için önemli bir risk faktörüdür. Bunlardan dolayı kepekli ekmekle beslenmeleri önemle tavsiye edilmektedir. Ayrıca kepekli ekmeğin enerji değeri düşüktür. İnsana doygunluk hissi verir. Kilo almak istemeyenlerin, beyaz ekmek yerine kepekli veya çavdar ekmeği yemesi önerilir. Kepekli ekmek ayrıca peklikten yakınanlar için de uygun bir besindir. Kepekli ekmeğin bu kadar yararlı yönüne rağmen fazla tüketilmesinin bazı sakıncalı tarafları da vardır.

    Kepek, vücut için gerekli çinko, demir, kalsiyum gibi mineralleri bağlıyarak bio yararlılıklarını azaltır. Ancak yapılan çalışmalarla mayalanma döneminde kepek içindeki fıtatlar parçalanarak bu bağlayıcı etkinin azaltılmasının mümkün olduğu gözlenmiştir. Yapılan araştırmalar, nişastanın kandaki kolesterol düzeyini yükseltmediğini, kalori gereksiminin %80'ini ekmekten karşılayan kimselerde koroner kalp rahatsızlığı ve damar sertliğinin hiç görülmediğini göstermiştir.

    Günümüzde en yaygın rahatsızlıklardan biri de hiç şüphesiz diş çürümesidir. Diş çürümesi, hassas bünye, bakteriler ve beslenme üçlüsünün etkisinde gelişir. Farklılık kalıtıma bağlı olabildiği gibi, diş gelişimi sırasındaki beslenmenin de büyük etkisi bulunmaktadır. Ağız boşluğundaki karbonhidratlar diş çürümesine neden olurlar. Bu karbonhidratların fermente olmaları yanında, özellikleri ve bileşimleri de önemlidir. Mesela, ağızda kalıntı bırakan, yapışkan karbonhidratlar sıvı olanlardan daha fazla organik asit üretirler.

    Tükrükteki bakterilerin nişastalı ortamda, şekerli ortama göre daha fazla organik asit ürettikleri bilinmektedir. Önceleri bu bilgilere dayanarak, tahıl nişastasının şekerden daha fazla diş çürümesine neden olduğu sanılıyordu. Fakat yapılan araştırmalar, beyaz ve esmer ekmeğin diş çürümelerine neden olmadığını ortaya çıkarmıştır.

    Aksine, esmer ekmekte fıtatin cariostatic (diş çürümesini önleme etkisi)olduğu tahmin edilmektedir. Bu konuda yapılan bir araştırmada yüksek glutenli, iştah açıcı taze ekmeğin, bayat ve düşük glutenli ekmekten daha az diş çürümesi yaptığı iddia edilmiştir.

    Ekmeğin az bilinen özelliklerinden biri de, ekmek kabuğunun insanın mental ve fiziksel performansına olan etkisidir. Okul çocukları ve fabrika işçileri üzerinde yapılan bir araştırmada ekmek ve meyve ile beslenen işçilerin, günün ilerleyen saatlerinde performans üzerine olan etkisinin, iç kısmından daha yüksek olduğu ve kandaki şeker düzeyini daha uzun süreli devam ettirdiği anlaşılmıştır. Bundan dolayı kabuğu bol ekmekler hem fiziksel hem de zihinsel efor sarfedenlere tavsiye edilmektedir.

    Ekmek Nasıl Yapılır?
    Yoğurma
    Ekmek üretiminde ilk önemli işlem, hamuru oluşturmak üzere çeşitli maddelerin, karışımın (hamurun) her tarafına aynı elastikiyet ve yoğunluğu kazandıracak şekilde yoğrulmasıdır.

    Fermantasyon
    Yoğurmadan sonra hamurun belli bir süre mayalanması (fermante edilmesi) gereklidir. Zira, hafif yüksek hacimli kaliteli bir ekmek üretimi için fermantasyon şarttır.

    Hamur işleme
    Kazan fermantasyonu ile hamurun pişirilmesi arasındaki sürede, hamur şu işlemlerden geçer:
    Kesme, Yuvarlama, Ara fermantasyon, Şekil verme, Son fermantasyon, Bıçak atma Pişirme sonucu, hamur, sıcaklık yardımıyla kolayca hazmedilebilen aromatik bir ekmeğe dönüşür. Ekmeğin ortalama pişirme sıcaklığı 220-245 derece, pişirme süresi ise ekmek büyüklüğüne bağlı olarak 18-20 dakikadır.
#02.06.2010 18:09 0 0 0
  • Sunnetin ihyasi ve baskalarina ögretmek

    " Allah benim hulefama rahmet eylesin. Denildi ki, " Senin halifelerin kimlerdir Ya Resulallah?" buyurdu ki, " Benim sünnetimi ihya edenler ve onu insanlara ögretenlerdir."
    Hz. Hasan Radiyallahu anh.

    " Bir kimse ümmetime, ya bir sunnet ifasi veya bid'atin izalesi için bir hadis ulastirirsaonun makami cennettir."
    Hz. ibni Abbas Radiyallahu anh.

    " Kim ölümünden sonra geriye kirk hadis birakirsa, o kimse Cennette benim refikimdir."
    Hz. Cabir ibni Semure Radiyallahu anh.

    " Size Allah'tan korkmanizi ve habesli bir köle bile üzerinize emir yapilsa onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Muhakkak ki, sizden biri Benden sonra yasarsa, çok ihtilaflar görecektir. Iste o zaman benim sünnetime ve Mehdi ve Rsidin olan hulefanin sünnetine uyun. Onlara tutunun, hem de can havliyle, azi dislerinizle isirir gibi. Islerin muhdes olanlarindan sakinin, zira her ihdas olunan bid'attir. Her bid'atte delalettedir ( Her delalette Cehennemdedir.)
    Hz. irbad Radiyallahu anh.
#02.06.2010 13:54 0 0 0
  • Namaz Vakitleri - Almanya Namaz Vakitleri - Namaz Vakitleri Almanya Diyanet - Almanya Namaz Vakitleri Hakkinda - Namaz vaktini öğrenmek almanya




    Diyanet Namaz Vakitleri Almanya


    KULLANIM

    1:Namaz vaktini öğrenmek istediğiniz şehrin bulunduğu ülkeyi soldaki ülkeler listesinden seçiniz.

    2:Sağdaki sütundan ise bulunduğunuz şehri seçiniz. Sağ üstte istenilen şehrin namaz vakitleri gösterilmiştir.

    3:Kutuplara yakın yerlerde güneş ya hiç batmadığından ya da doğmadığından namaz vakitleri hesaplanamamaktadır. Kutuplara yakın şehirlerde "Bazı vakitler hatalıdır" mesajı çıkmaktadır.

    4:Namaz vakitleri hesabı astronomide kullanılan formüller ile oluşturulmuştur. Diyanetin kullandığı temkin süreleri dikkate alınmıştır. Diyanetin verdiği vakitler ile hesaplanan vakitler arasında 1 dakikalık fark oluşabilmektedir. Ayrıca Türkiye'de uygulanan Yaz Saati uygulaması otamatik olarak saatlere yansıtılmaktadır. Yatsı için -17, imsak için -18 derece güneş yüksekliği açı değerleri kullanılmıştır.

    5:Yurtdışı namaz vakitleri için yukarıdaki açı değerleri farklı değerlerde olabilmektedir. Bu nedenle Yatsı ve İmsak vakitlerinde Diyanet ile farklılıklar oluşabilmektedir.

    6:İbadetlerinizde Diyanetin verdiği vakitlere uymanız gereklidir. Buradaki vakitler bilgi amaçlıdır.
#02.06.2010 13:05 0 0 0