GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
(CAHİT SITKI TARANCI)
OTUZ BEŞ YAŞ
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dantel gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
N'eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.
Aşkını gözlerinle, dün, kalbime işledin
Bir sanatkar,eliyle oyar gibi mermeri.
Rüzgar yüzü görmeyen ufkumda genişledin
Bir fırtına halinde koptuğun günden beri.
Daha fani olaydı kurtulurdu zarardan
Aşkım ki farkı yoktur bir dağ başında kardan.
Gururuma basarak üstüne çıkanlardan
Dönmeyen bir sen varsın geri.
Nasıl taşta çeliğin izi kalırsa derin
Üstüme satır satır öyle nakşoldu yerin.
Üzülme, senden sonra kalbime girenlerin
Yalnız senin aksindir orda görecekleri...
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza siyah güller, ak güller
(MUAZZEZ AKKAYA M)
Bu kadar güzel şiirinde bir hikayesi vardır.Bu hikayede şöyledir:
Olay 1950-1955 yılları arasında geçmektedir.
Sezai Karakoç, Üniversiteye başladığı senelerde "Muazzez Akkaya" adında bir kıza aşık olur.İlk çıktığı ve sevdiği kızdır.Bu yüzden onun için büyük bir önem taşımaktadır.Beraber oldukları zaman diliminde sezai ona "Mona Rozam" diye hitap etmektedir.Sonra kızın ihanetine uğrayan sezai başından vurulmuşa döner
Bunun üzerine baş harfleri "Muazze Akkayam" ı oluşturan bir şiir yazar.O sırada kız üniversitenin en zengin çocuğu ile çıkmaktadır.
Artık sene sonu gelmiştir ve bir veda gecesi düzenlenecektir.Arkadaşlarının da ısrarı üzere sezai şiirini bu gece okuyacaktır.Kız birlikte olduğu çocuğun sayesinde en önlerden bir yer ayrıltılmıştır.Sezai sahneye çıktıktan sonra kızla bir an göz göze gelirler ve o muhteşem "Mona Roza" şiirine başlar.Kızın neşesi yavaş yavaş kaçmaya başlamış ve kız çoktan ordan kaçmıştır.Sezai şiirinin onuncu kıtasına geldiğinde "En güzel şarkıyı bir kurşun söyler" cümlesi tüm kampüste çınlarken Muazzezi ebedi hayata taşıyan kurşun bu çınlamayı durdurur.Evet, tahmin edilidiği gibi kız intihar etmiştir.Bunun üzerine Sezai Mona Roza şiirine üç bölümlük büyük bir kitap yazmış ve her kıtasında Mona Rozasına özlemini dile getirmiştir.
Benim düşlerim beni bağlar. Yasaklarım banadır. Kendi sınırlarımı çizmişim, aşmamışım veya aşmışım kime ne ki? Yağmur yağsa üzerime, kar düşse; üşümesi, ıslanması beni sardıktan sonra, gerilmişse tüm hislerim ne olur ki? Öfkelerim, kinlerim de beni bağlar. Tutkularım, sevdalarım gibi. Freud boşuna uğraşmış yıllarca. Neyine gerek senin manik-depresif psikanalizin redaksiyonu. Boş ver üstat, Eylül Eylül kalsın, Mayıs Mayıs. Benim süper egom değil mi benim egomla çarpışan? Ve benim ayrılıklarım değil mi ihanetlere gülüp geçen?
İklimler birbirini kovalıyor amansızca. Pervanesine takılmış gidiyoruz umutların, sancıların pervasızca. Her umut bir sancılı bekleyiş ve her sancılı bekleyiş umulanı bulmayı garanti edemiyor. Ve biz mi bekliyoruz umudu yoksa umut mu sancıların kucağında? Sonunda her şey birleşiyor. Ya mavide, ya kahverengide. İşte sorunlar da sonun başlangıcında başlıyor. Toprağa mı sarılmak, yoksa gökyüzünün elinden mi tutmak? Kuşların özgürlüğü çeker insanı fakat diğer taraftan biz kurtulmaya çalıştıkça çamur da yapışkanlığında inatçıdır. Kim kazanacak o halde? Kazanan veya kaybeden olacak mı? Ya bütünselliğimizi üleştireceğiz toprakla, ya da eksileceğiz her eksilen paylaşımda yitirdiğimiz göksel diyarların engin ve ulaşılmaz özleminde. Özlemlerin ulaşılmazlığı da hür olmasından kaynaklanıyor. Bütün serbestiyetiyle kuşatarak bilincimizi yağmalıyor belki de. Bizimse ihtiraslarımız yapabileceklerimize değil de yapamayacaklarımıza kenetleniyor. Elde edemeyeceklerimize. Aksi takdirde ihtiras olmazdı zaten. Ki, tutkunu olduğumuz heveslerimizden de soyutlanmayı hiç düşünmüyoruz. Parmaklarımızın arasından akıp giden hayatlarımızı ereklerimiz doğrultusunda yönlendirmekten sakınmıyoruz.
Her sevgiden bir çıkar payı umuyoruz. Umduğumuz gerçekleşmediğinde sevilen birden nefret edilene dönüşüyor. Riyamızı kanıksamışız, sorgulamıyoruz bile. Nedenselliğin uçlarına dokunmaya cesaret edemiyoruz. Hümanistlikte bayrağı kimseye kaptırmayız. Sevgiden, barıştan, yaşama hakkından, ırk kardeşliğinden dem vururuz; sinekleri topluca imha eder, böcekleri zehirler, örümcek yuvalarını yıkarız. Aman, tenimiz kaşınmasın, midemiz bulanmasın, göz zevkimiz bozulmasın. Bir bakıma Yahudi mantığı güdüyoruz farkında olmadan. Bizden başka her şey sebepsiz yaratılmış gibi. Aslında tiksindirici olan bizden başkası değil. Bari bulutlara dokunmasak da, onlar temiz kalsa. O zaman belki gökyüzünün asaleti özlem olmaktan çıkar da tutar elimizden, arındırır bizi maviliğin duruluğunda. Kirliyiz çünkü hepimiz. Ve hiç umursamadan kirlenmeye ve kirletmeye devam ediyoruz kendimizi ve çevremizi...
BİLMEK gerekli. Düşünebilmek. Anlatabilmek ve hissedebilmek. Tolstoy üstadın söylediği gibi insan birini sevmiyorsa uyuyor demektir. O da bu uykunun derecesini belirtmeyi unutmuş. Rüya kaçıncı safhada gelecek ve kâbusa dönüşmeden devam edecek mi? Aslında burada da bir antimoni söz konusu. Uyanırsan rüya göremezsin. Gördüğün hayalden ibaret kalır kendi bilinçaltında oluşturduğun. Tatlı bir rüya görmek için uyursan; yalnızca rüya görürsün zaten. Hem Tolstoy'un doktrinini baz aldığımızda uyuduğuna göre sevmiyorsun demektir. Ayrıca düşün nahoş olmayacağının da herhangi bir teminatı yok. Gerçi düşlerde düşlerle yaşamak da uyurgezerce bir budalalıktan başka bir şey olmasa gerek. Sonuçta uyanınca bütün düşler kaybolur. Bu konuyu Freud' a bir danışmalı. Belki şu yaşadığımız an bile rüya içre bir düştür. Kim bilir?
Gecenin burcunda suskun şiirim
Esinim zehiri gözlerinin
Bir kelime çakıyorum sigarama
Yanmıyor
Beynimde soprano çığlıklar
Sönmüyor&
İşte şimdi diyorum
İşte bu saatte
Bu anda
Gelsin gelecekse çıldırış
Rüzgâr uğuldarken çılgınca
Kırılmışken bütün dalları yalanların
Yüzleştiğimde riyalarınla
Uyandırsın uyandıracaksa rüyalarından hiçlik
Bir keman sesi eşlik eder hüznüme
Buğulanır direncimin soluğu
Heyhat!
Yine yokluk yanı başımda
Yine sevmelerim çaresiz giderayak
Artık yinelerim olmayacak! ..
Yazık
Ellerin boşluk
Sesin amaçsız bir yankı
Kırık dallar batıyor yüreğine
Kendini dövüyor kendi sözlerin
Ruhsuz fırtınalar içinde
Kumsuz bir çöl rüzgârı esercesine...
Aşk ayaklar altında
Yaşamak, ölüme yaklaşmak adım adım
Hiçbir şeyde binlerce alem
Evrende yitik...
Bağlantısı kesilmiş sevdanın
Seviler yarım kalmış
Kesik bir hıçkırık şimdi nefesim
Soluğum kesif bir buğu
Nefrete durmuş umut
Hüzün ve sitem yoğunluğu
Anlamsız yasaklara sürülü
Tanımsız özgürlükler
Küfürler mesken eder ağzımda
Çaresizlik olmayan bir dünya kurarım
Olmayan bir zamanda
Bir yerde olmayan
Dilinde kırbacın da şaklamaz
Bakmaz alev gözlerin
Ve hıncım tepkisizliğine! ..
Yıkılır yılışık putların birer birer
Kendimden geçerim
Kendim olurum
Bir bakışına tutsak yarınım
Kırar zincirini
Erkine çıkar
Bir ilenç daha konar dilime
Her bakışımda yokluğuna
An içine kan damlar
Kan içindeyken her an
Bir kız çocuğu intiharında&
Ardyanım külrengi sisler içinde
yitik bir ülke
Önümde sıcak ve rengarenk
güneşli bahçeler,
Dereler, tepeler gelincik tarlaları
Alı al, moru mor
bin bir türlü çiçekle donanmış köşe bucak.
Güneş ılık ışınlarını cömertçe yolluyor üstümüze
Yemyeşilin orta yerinde
elvan elvan çiçek kümeleri
Taptaze bir bahar,
Sanki toplumsal bir gün başlangıcı,
Sanki ilk kez aydınlanıyor dünya,
ilk kez başlıyor yaşam.
Ama kuşlar
..............ötmüyorlar
..........................ağaçlarda,
Gönlü kırbaçlayan esintıler yok
Uçuşan kelebekler gözükmüyor havada.
Her şey,
her yer çiçeğe kesmiş
türlü türlü cinsten,
türlü türlü kokudan,
türlü türlü renkten.
Güneş nerde belli değil
Gök masmavi
Toprak yeşil
Hava ılık
Rüzgar esmiyor neden?
Uzaklarda dereler
Derelerden sular akıyor mu
bilemiyorum?
Uzaklarda tepeler
Tepelerin ötesinde ne var?
Tepelerin ötesi kış mı, bahar mı
seçemiyorum...
Tepelere doğru uzanan bir asfaltsız yol
yürüyorum yol boyu
yolun orta yerinden
gözlerimi ayırmadan menzilinden
çiçek denizine doğru...
Ardımda bana benzeyen başkaları da var
Beyinlerinde ne saklıyorlar
Neden bir gölge gibi duruyorlar
sağımda solumda bilemiyorum.
Bilemiyorum elleri boş mu dolu mu
Bilemiyorum neden oradalar?..
Nereden gelip nereye gidiyorum
Ne zaman çıktım yola
Ve ne zamandır taban tepiyorum
ulaşmak için oralara.
Elimde pankartım
Dilimde
benim bile
duyamadığım bir garip ıslık ezgisi.
Gözlerimde
bin bir renkte
güneş gibi parlayan güneş dizgisi.
Güneş nerede
Fakat rüzgar esmiyor
Yakıyor sıcak yavaş yavaş
yakıp kavuruyor buharlanarak,
Yolun orta yerinde
yere saplı bir hançer gibi
dimdik duruyorum
Ve kendi kendime soruyorum,
- Yol mu sona erdi
yoksa dizlerimde derman mı tükendi?
Ama pankartım elimde
Yirmilik bir çivi gibi
mıhlamışım pankartımın sapını yere.
Güneş nerede
Neden duyulmuyor kuşların cıvıltıları,
Ya çiçeklerin görkemi işgal etti dünyamı
ya da ağaçlar alıp götürdü onların şarkılarını...
Bir yılan akıyor kıvrılmadan karşımdan
İniyor tepelerden derelere
çıkıyor derelerden tepelere,
Uzuyor, uzuyor, uzuyor
başı bana yaklaşıyor
haber yok arkasından.
Yılan bir ırmak oluyor sonra
akıyor masmavi
akıyor ince belli
alev yeleli
yabani bir tay gibi.
İniyor tepelerden derelere
Çıkıyor derelerden tepelere
Çağlamıyor, köpürmüyor, dağılmıyor suları
Aşıyor tırmanarak yamaçlardan
Koşuyor düşe kalka çukurlardan
İnletiyor koyakları gök gürültüsüyle
Sürüklüyor dağı taşı tufan kalabalıkları gibi...
Çiçekler dalgalanıyor yerinde
Ama rüzgar esmiyor neden?
Sıcak kavuruyor
tozlu yolun ortasında gövdemi
Ama nerde
bir türlü göremiyorum güneşi.
Yüzlerce sıralar halinde
yekinip yürüyor çiçekler,
karanfiller
.........gelincikler
..................nergisler...
Yaşam iksiri gibi tütüyor çiçekler,
leylaklar
............güller
..................sümbüller...
Gelin alayları gibi beziyorlar tepeleri,
menekşeler
...................yaseminler
.....................................çiğdemler...
Dal dal uzuyorlar göğe doğru
Çeyiz kilimleri gibi beziyorlar toprağı
Esans gibi siniyorlar havaya
Yerden mi sekiyorlar
Gökten mi uçuyorlar
....................
Adımlarını ağır atıyorlar
Yaklaştıkça derinleşiyor gözleri
Havada rüzgar yok
Güneş nerede bellı değil,
Dalgalanıyor saçları denizler gibi
Alınlarında ateşler yanıyor
Dökülüyor gözlerinden ışıklar yıldızlar gibi...
Böceklere ne oldu
görünmüyorlar ortada
Nereye gitti kuşlar
bırakıp şarkılarını ağaçlarda.
Yanımda bana benzeyenler vardı hani
Yok olup gittiler gerilerde
toz gibi dağılarak sisler içinde.
Ve şimdi ben
yapayalnızım
bir tozlu yolun orta yerinde...
Pankartım her zaman elimde dimdik
Pankartıma ne yazmışım hatırlamıyorum,
Pankartım onlar için kuşkusuz
Onları yücelten bir belgi
...................................belki
...................................pankartımdaki,
Belki de karanlıktan firarımın belgesi.
Yakıp kavuruyor güneş,
İri ve ağır adımlarla
yaklaşıyorlar durmadan,
Ateş veriyorlar yüreğime
ellerime
.............yüzlerime
............................gözlerime ateş!
Rüzgar esmiyor
Fakat saçları
ırgalanıyor havada
buğday tarlaları gibi.
Sırma sırma, tül tül olup savruluyor
savrulup yanıyor alev alev elleri...
Bölük bölük çıkıp geliyor ayçiçekleri
Akıyorlar ırmaklarca
Yakıyorlar kalbe düşen ilk sevdalar gibi,
Meltem gibi esiyorlar
Yaklaştıkça renkleniyor gözleri...
Onlar devleşip yaklaştıkça üstüme üstüme
Ben küçülüp uzaklaşıyorum sanki
tozlu yolun gerilerine.
Sanki güneş
tam ense köküme mekan kurmuş
yanıp kavruluyorum.
Üstümden silindir geçmiş gibi yapışmışım yere
Kaynar bir ter boşanıyor her yanımdan
Toz - toprak içinde yapış yapış tenim,
Gürül gürül akıyor terim
sel suları gibi
Şiddetli bir toz istilasında
bayır bayır yanıyor gözlerim...
Gelip başıma dikiliyor ön saftakiler
Konuşmuyorlar hiç, dilleri yok sanki
Sanki "dilsizler" bunlar.
Neden başımı kaldırıp
bakamıyorum gözlerinin içine?
Suçlu muyum yoksa onlara karşı?
Düşünüp bir yanıt bulamıyorum.
Neden sıvışıp gitti benimle yola çıkanlar?
Ben niçin koydum serimi bu yollara?
Ben niçin teptim bunca tozlu yolu?
Niçin
onları selamlamak için
kutsal bir bayrak gibi taşıdım kollarımda
elımden hiç yere düşürmediğim pankartı?..
Garip bir nesneye
bakar gibi bakıyorlar bana,
Tekrar tekrar okuyorlar pankartımı,
İki çelik mengene el yapışıyor kollarımdan
Tutup kaldırıyorlar yerden
Tatlı bir serinlik çarpıyor suratıma.
Yanıyor gözbebekleri kıvılcımlanarak,
Çeviriyorlar başlarını günbatımına
Bakıyorum
güneş akşam kızıllığı içinde
kocaman bir kan portakalı gibi
salınıp kalmış ufkun üstünde.
Dalgalanıp uçuyorlar güneşe doğru
akın - akın,
Saçları savruluyor havada,
Esiyor rüzgar serinleterek efil- efil,
Bir demet gül oluyorlar
bir demet kızıl karanfil...
Kuşlara ekmek verdim az önce
Hem de bir hastane odasından
O bildik kadrajdayım yani
Kulağımda bir müzik
En sevdiğim yeşilçam ezgileri
Sıra Çiçek Abbas'ın
Bir kez daha inandım şimdi
Yaşamak için mücadele et
Belki öldüresiye
Her şey
Bir parça ekmek
Bir tas su
için...
oynayıp dururdu sıkmış kafasına nihayet
çenesinden girmiş kurşun parçalamış atmış
arkasından çıkmış, kitaplığaca sekmiş
boydan boya kurumuş kanmış ayna
polise göre gözü üstündeymiş ölürken
dost filan olacağından değil ya
bir de köpek beslerdi izbandut
dört günden sonra kırmışlar kapıyı
köpecik kahvaltıdaymış ağzı burnu
üstü başı kan bir gün sabretmiş
iki gün sabretmiş
başı gövdesinden böyle ayrılmış yani
not filan çıkmamış bir taraftan
yalnız seken kurşun
kitab'a isabet etmiş.
Şimdi serçe yavrularının tavan aralarından
Düşme vakti yaz.
Ellerimde uykudan uyanan bir sepet geçenki yaz.
Mavi pelurlar al eline bana aşkı söyle yaz.
Geçer belki geçer uyuşukluğum.
Ve az önce geçirdiğimiz ayaz.
Billur akarsuda parçalara bölünen buz.
Döner sızılarım bastığım küpümde tuz.
Ekinlere gider bu yol sararırız başaklar korkusuz.
Severim belki de sever bu havai ruhsuz.
Öylece boşlukta boşverebilmekmiş ilk yaz.
Avucumda ilk yazımdan kalma incim.
Ne olur kötü söyleme incinirim.
Sen bana döksen içini ben de sana şiir cinim.
Canın ne isterse onu söyle onu yaz.
Geçti ilk yaz geçti burcu burcu naz.
Londra'daki Royal Academy of Arts'ta 12 Nisan'da son bulan "Türkler:Bin Yıllık Yolculuk 600-1600" sergisi gerek İngiliz halkı gerekse dünya basınında hak ettiği ilgiyi buldu. Sergi dünya çapında saygınlığı olan ve yıllarca Topkapı Müzesi'ne hizmet vermiş olan küratörlerimiz Dr. Nazan Ölçer ve Dr. Filiz Çağman'ın imzasını taşıyordu ve Topkapı, Metropolitan, State Hermitage ve Louvre müzelerinden toplanan eşsiz eserlerden oluşuyordu.
İlber Ortaylı'nın ifade ettiği gibi Türklüğün en önemli hususiyetlerinden biri coğrafyadır. Bu sergi Çin ve Moğolistan'dan başlayıp Orta Avrupa ve Kuzey Afrika'ya kadar uzanan coğrafyada Türklerin uzun yürüyüşünü konu alıyordu.
Jan Paul Roux'nun Orta Asya kitabını okurken bozkırın aslında deniz olduğunu düşündüm; hareket halindeki kavimlerden oluşan ve kıyıları Çin, Hint, İran ve Bizans olan koca bir deniz. Bir leğende su taşımak ne kadar zorsa küçük bir hareketinizle suyu bir tarafa boca edebilirsiniz zira stepte dengeyi sağlamak da öyle zor olmuştur. Ateşli silahların keşfedilip hareketli süvarilerin manevra kabiliyeti ve kılıçlarının keskinliği ikinci plana düşene kadar bozkır, nerede ve ne zaman kopacağı belli olmayan tsunami dalgaları halinde kıyıları vurmuştur.
Göçebelerde, İbn-i Haldun'un kullandığı ıstılahla ifade etmek gerekirse, güçlü olan "asabiyyet" Atilla, Cengiz, Timur gibi liderlerin etrafında enerjisini birleştirme imkanı bulduğunda dünyayı fethetme ihtirasına inkılap etmiştir.
"Türkler" sergisi, uçsuz bucaksız bozkırın aynı zamanda malların ve insanların hareket ettiği bir iletişim imkanı olduğunu da anlatıyor. Mistiklerin, kervanların, maceraperestlerin oradan oraya aktığı, din, mezhep ya da tarikatların bazen kılıçla bazen de gönüllere hitap eden sihirli sözlerle rekabet ettiği gizemli bir enginlik&
Türkler bu enginliğin şüphesiz en önemli aktörlerinden biriydi. Yüzyıllar boyunca Moğolistandan Orta Avrupaya, Hindistandan Rus Steplerine kadar "vatan" aradılar kendilerine. Vatan belledikleri yerleri mamur ettiler, bozkırın hayal dünyalarına ilham ettiğini, Çinden, Hint'ten, İran'dan gördükleriyle meczedip, giderek incelen sanat eserleri halinde bezediler taşlara, mağara duvarlarına, evdeki eşyaya, kolyeye, kutsal olana. Şamanizm, Budizm, Maniheizm, Musevilik, Hristiyanlık ve nihayet İslamiyet'e intisap eden değişik Türk toplulukları, yüreklerine düşen coşkunluğu sanatlarına da yansıttılar.
Doğu Türkistan ve Moğolistan'da başlayan macera, Türklerin aradıkları vatanı buldukları yerde, Anadolu ve Rumeli'de son buluyor. Teşkilatta nizamın, sanatta zerafetin, ilim ve irfanda derinliğin, kervanların, seyyahların, hazinelerin, dervişlerin ve diplomatik heyetlerin birleştiği yerde, kadim dünyanın merkezi İstanbul'da.
"Türkler" sergisi muhteşemdi. Çünkü anlattığı hikaye göz kamaştırıcıydı. Yüreğime Yahya Kemalin dizeleştirdiği şu ilhamı düşürdü:
Irkın1 seni kendine benzer yaratırken,
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış,
Tarihini aksettirebilsin diye çehren,
Kaç fatihin kanı mermerlere karışmış.
. . . . . . . . . .
1 Yahya Kemalin ırkçı olduğuna dair herhangi bir okumam olmadı. Beni tanıyanlar da bu hastalıktan ne kadar uzak olduğumu bilir. Bağlamı dışında anlaşılmacağını umuyorum.
Kararlı olmayı hep sevmişimdir. İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış karar vermeliyim. Kötü sonuçlardan pişmanlık duymadım. Belki acı çektim, ama pişmanlık duymadım. Kararsız insanları da pek sevmem, daha doğrusu beni kaosa sürükleyen insanları. Ortada kalmak kadar iğrenç bir şey olamaz benim için. Bundan nefret ederim.
Umut nedir? Benim umut dediğim, işte bu çıkmazların arkasındadır. Daha doğrusu beni kaosa sürükleyenlerin arkasından, aradığım ışıktır. Belki artık bu yüzden umudu sevmiyorum. Umut da artık benim için kaos. Sonuçta kararsız kalanların size söylemek istemediği ya da söyleyemediği şeyler vardır ki, artık, buna inanıyorum.
-Efendim canım, bir şey mi diyeceksin?
-Bu kadar önyargılı olma. Belki onlar senin gibi acı çekmek ve acı çektirmek istemiyorlar. Onlar belki daha sağlam kararlar vermek istiyorlardır.
-Hadi canım, bu şekilde daha fazla zarar verdiklerini ikimiz de biliyoruz. Bunları yaşamadın mı! Umut, umut, umut diye kendini yiyip bitirmedin mi! Kararsızların acısını sen çekmedin mi! Sonunda hep gelip benden yardım istemedin mi!
-Evet ama&
-Ama ne, kum çuvalı? Sen ne kadar genişsin! Bunu daha ne kadar sürdüreceksin? Anlayışının sonu yok mu? Sen duygusal bir manyaksın! Herkesi seviyorsun, hepsine sonsuz anlayış gösteriyorsun. Bence sen ruh hastasısın!
-Sen nesin! Senin umursamazlığın, anlayışsızlığın, nefretin, sinirin! Sen de duygusalsın işte. Ben duygusallığın iyi yanını yaşıyorum en azından. Sense kötü yanındasın.
-Ben acı çekmiyorum senin gibi! Peki ya kim kimden yardım istiyor? Dediklerinin yanında ben güçlüyüm. Sense zayıfsın. Seni salak!
-Sen güven nedir bilmiyorsun; senin sorunun da bu.
-Sen güvendin de ne oldu! Hem neden tartışıyoruz ki; sen bana yardım için gelmedin mi?
-Tamam tamam, senin dediğin gibi olsun.
-Artık kontrol bende!
O, hep sıkışınca bana gelir. Umut etmekten, acı çekmekten kurtulmak için. Ben güçlüyüm, o ise zayıf. O terk edilir, ben terk ederim. O sever, ben sevmem. O güvenir, ben güvenmem. Mantık, beraber oturup çay içtiğimiz bir cafe. Tek ortak yanımız. Bunun yanında gerçek olan şu ki, biz düşmanız. Ben onu sevmem, o beni sevmez. Ama O da ben, ben de Oyum
O yine terk edildi&
-Kabul et, seninle biz acı çekiyoruz. Benimle daha mutluyuz