İstanbulun Avcılar semtinde bir vatandaş, o unutulmaz 17 Ağustos 1999 depreminden önce, aynı semtten bir ev satın almaya karar verir. Uzun aramalardan sonra satılık bir ev beğenir ve ev sahibi ile pazarlıkta anlaşarak evi satın alır.
Fakat nedendir bilinmez, bir müddet sonra evi almaktan vazgeçen adam, evi satın aldığı şahsa gidip, durumu anlatarak parasını geri ister. Satıcı da anlayış göstererek aldığı parayı iade eder.
Meselenin bundan sonrası ise insanın kaderinden kaçamayacağını gösteren ibretlik bir hadisedir.
Adam, Ağustos depremin artçı sarsıntıları devam ederken, yine bir artçı sarsıntı sırasında almaktan vazgeçtiği evin önünden geçmektedir. İşte tam o sırada ev üzerine yıkılır ve adamcağız enkazın altında kalarak hayatını kaybeder.
Kur'an'a ve Sünnet-i Seniyye'ye bağlılık ümmetini kendisinden daha çok düşünen Peygamberimize verilebilecek en güzel hediyedir. Önerin gerçekten güzel. İnşallah katılım olur. Selametle...
Bu konuyu açmaktaki maksadım aslında bilincimize ve bilinç altımıza yerleşmiş duygu ve düşünceleri ortaya dökmekti. Yorumlarıyla katkı sağlayan arkadaşlar gönül bahçelerindeki duygularını ve beyinlerinin derinliklerine işlemiş düşüncelerini zikretmişler. Hepinizden Allah razı olsun inşallah. Bu noktada konunun akışını biraz değiştirelim mi? Aktarılmış olan duygu ve düşünceleri fiiliyata dönüştürmek gibi. İlk olarak bu hafta Fatiha suresinin anlamını öğrenip en az bir kişiye anlatalım. Ne dersiniz? Selametle.
Verdiğin bilgiler için Allah razı olsun kardeşim. Çocukların bu dini bilgiler çerçevesinde imanlı, ihlaslı, hayırlı bir şekilde Yüce Allah'a kul olma yolunda yetiştirilmeleri için anne ve babaların gayretkeş olmaları gerekir. Tabi ki evlatlarına faydalı olabilmeleri için de öncelikle kendilerinin bu özelliklere sahip olmaları şarttır. Peygamber Efendimiz(s.a.v.)'in "ölmeden önce ölünüz" hadis-i şerifini düstur edinerek gerçek hesaptan önce kendimizi hesaba çekmemiz muhakkak bizi bir çok yanlıştan uzaklaştıracaktır. Yüce Rabb'im hepimize imanlı bir şekilde ölmeyi nasip etsin.Amin.
Aziz kardeşim yazıyı baştan sona kadar dikkatle okuyacak olursan çıkan sonuç senin düşüncenin aynısı çıkar. Kader denilen şey de zaten odur. İnsan kendi kaderini kendisi belirler; ancak Yüce Allah olacak olan her şeyi sonsuz ilmiyle bilir. Selametle.
Kırık kemiğin iki yanına bağlanan tahtalar üzerine mesh câizdir.
Yaranın, çıbanın, derideki çatlak veya yarıkların üzerine veya içine konan merhem, pamuk, fitil, gaz bezi, flaster, sargı başı gibi şeylerin çözülmesi, çıkarılması yaraya zarar verirse veya bunlar çıkınca, yıkamak veya mesh etmek zarar verirse, bunlardan merhem, lâstik gibi, su geçirmiyenler üzerine su akıtılır. Su geçirenler üzerine mesh edilir.
İbn-i Abidin bu konuyu izah ederken: Hz. Ali (ra): "İki bileğimden biri kırıldıda Resûlullah (sav)'e sordum. Bana sargılar üzerine mesh etmemi emir buyurdular" demiştir. Bu hadis zayıftır, fakat rivayet yollarının çokluğu ile kuvvet bulmuştur. İbn-i Ömer (ra)'in, sargı üzerine mesh ettiği sahih rivayetle sabit olmuştur ki, bu yeterlidir. Selametle.
BAŞIMIZA NE GELİRSE HEP KENDİ ELİMİZDEN
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir" [Kuran-ı Kerim, Şura, 30]
Portekiz'de 27 yaşındaki Sophie Lagoa ismindeki bir kadın sürücü, sarhoş bir vaziyette araba kullandığı gerekçesiyle trafik polisleri tarafından yakalanarak mahkemeye sevk edilir.
Kadın, oldukça ağır olan bu trafik cezasından kurtulabilmek için sahasında çok iyi bir avukat olan Eduardo Borja ile anlaşır. Avukat, bütün meslekî marifetlerini kullanarak bayan Sophie'yı ceza almaktan kurtarır.
Başına gelen musibetten ders alıp uslanmayan Sophie Lagoa, beraatini kutlamak için bir bara gidip sarhoş oluncaya kadar içer. Daha sonra da yine sarhoş vaziyette direksiyonun başına geçer.
Ve o sarhoş kafayla yolda giderken bir vatandaşa çarparak onu yirmi metre kadar arabasıyla sürükler. Perişan vaziyette hastaneye kaldırılan adam bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak ölür.
Bayan Sophie Lagoa, hapishanenin yolunu tuttuktan günler sonra, arabasıyla çarparak ölümüne sebep olduğu adamın, kendisini sarhoş araba kullandığı gerekçesiyle ceza almaktan kurtaran avukat Eduardo Borja olduğunu öğrenecektir.
Allah razı olsun arkadaşım, açıklamalar çok güzel. Kader mahkumuyum, alınyazımda bu varmış, kaderim böyle imiş gibi ifadeleri kullananlar varsa inşallah bu yazıyı okuduktan sonra bu tür ifadeleri kullanmaktan kendilerini imtina ederler. Selametle.
Çok haklısın kardeşim. Bu ve benzeri sorular Allah hakkındaki bilgi ve inanç yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu tür sorular inaçsızlar tarafından
yöneltilebilir. Allah bizzat var ve her şeyin yaratıcısıdır. O'na yaratılmışlık isnâdı, yaratıcıyı yaratılandan ayıramama gibi bir düşünce sefâletidir. Bu türlü ürpertici bir düşünceyi ortaya atan zavallı münkirler, akıllı görüneyim derken, akıla nasıl ters düştüklerinin farkında bile değillerdir. Evet bugün artık, birinin kalkıp maddeye, ezeliyet kesip biçmesi ve Zât-ı Ulûhiyeti inkâr etmesi oldukça garip ve garip olduğu kadar da bağnazca bir iddiadır. Böyle durumlarda Mü'min sıfatını taşıyan insanların bunlara karşı dikkatli olması, Yüce Allah'ın zatını-sıfatlarını, dinini, inancını çok iyi bilmesi gerekir. Selametle.
Çok yakın bir arkadaşım , 3-4 yaşlarındaki oğlunu kucağına almış , telaşla muayenehaneye gelmişti. Küçüğün ateşlendiğini ve kusmaya başladığını söylüyor , oğluna duyduğu sevgi onda büyük bir üzüntü ve endişe meydana getiriyordu. Kısa bir muayeneden sonra , yediği bir şeyin dokunmuş olabileceğini düşünerek sorduğumda ;
- Buzdolabındaki bir kiloya yakın dondurmanın hemen hemen hepsini yemiş. Biz sonra fark ettik dedi. Mesele anlaşılmıştı. Ancak çocuğuna karşı büyük bir muhabbet duyan babayı teskin etmek, çocuğu tedavi etmekten daha zor olmuştu. Bu itibarla çocuğun da babasını ne kadar sevdiğini göstermek , aynı zamanda hastalanmasına sebep olan dondurma olduğunu ihsas etmek için ;
-Oğlum , babanı yoksa dondurmayı mı daha çok seviyorsun? dedim. Çocuğun cevabı ;
-Dondurmayı... olmuştu.
Evet , çocuk henüz 3-4 yaşındaydı. O sevdiği şeye fazla düşkünlüğün kendisine zararı olacağını , ayrıca onu temin edenin babası olması cihetiyle , öncelikle onu sevmesi gerektiğini , onun için hiçbir şeyi esirgemeyenin , dondurma gibi bir şeyle kıyas bile edilemeyecek bir varlık olan babası olduğunu bilecek idrak şuuruna sahip değildi. Sadece çocukluk hissini dile getirmişti.
İşte biz büyükler; çoğu zamanda idraksiz , şuursuz ufacık çocuğun durumuna düşerek , bize sonsuz nimetleri bağışlayan Yüce Rabbimize şükretmemiz , en çok O nu severek O na yönelmemiz gerekirken , yine O nun lütfu olan dünya nimetlerini daha çok sevmiyor muyuz? Dünya hayatına dalarak kulluk vazifemizi unutmuyor muyuz? Bu fani dünya hayatına fazla düşkünlüğün bize zararı olduğunu bile bile...
Hepimiz bir Müslüman olarak nasıl olmamız gerektiğini, nasıl konuşmamız gerektiğini, nasıl davranmamız gerektiğini, nasıl düşünmemiz gerektiğini bilmeliyiz. Buraya bu konuyla ilgili görüşlerimizi aktarırsak faydalı olacağı kanaatindeyim. İlki benden; Allah sevgisiyle dolup taşmalı...
"El-Mütekebbir" : Ululuk sahibi,her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren. Neye ve nereye bakarsak bakalım, hangi olayı düşünürsek düşünelim Allah'ın büyüklüğünü görürüz. Ama şu da var ki Allah'ın tüm isimleri etkileyici ve güzeldir.