Tayfun Eryılmaz Eylülde Gel 2009 - Tayfun Eryılmaz Eylülde Gel - Tayfun Eryılmaz - Eylülde Gel - Tayfun Eryılmaz Eylülde Gel Yeni Albüm - Tayfun Eryılmaz 2009 - Eylülde Gel Yeni Albüm
SANATÇI ADI: Tayfun Eryılmaz
ALBÜM ADI: Eylülde Gel
ALBÜM YILI: 2009
COVER:
ALBÜMDEKİ PARÇALAR:
01- Sen Gelirsin Aklıma
02- Akşam Olunca
03- Yaşar
04- Hele Bir Gel
05- Zalım Poyraz
06- Nazar Değmesin (Halay)
07- Eylülde Gel
08- Gel Diye Yazmış
09- Arap Atlar
10- Kabristan
11- Güğüm Koydum
12- Potbori (Tabandan, Turnam Gelir, Oğlan Oğlan)
'Gırgır ağları, Çevirme ağları grubunun ve tüm ağlar içinde pelajik balıkların avlanmasında kullanılan en etkin av araçlarıdır. Gırgır ağlarıyla sürü oluşturan pelajik balıklar avlanmaktadır. Çalışma ilkesi balık sürüsünün çevrilip hapsedilmesine dayanmaktadır. Bu çevirme hem yatay hem de dikey yönde olduğundan verimli bir av yöntemidir.
Yapısı
Bir gırgır ağı tor denilen uzun ve derin bir ağ ile boci ya da bocilik denilen balığın sıkıştırıldığı bölümden oluşur. Ağın tekneye bağlı olan ucuna peçe denir. Mantar ve kurşun yaka halatları geniş gözlü sağlam sardon ağlarıyla esas ağa birleştirilir. Mapalar ağın altının büzülmesinde kullanılan istinga halatının içerisinden geçtiği metal halkalardır.
Çeşitleri
Gırgır ağları iki tekne ve tek tekneyle kullanılanlar olmak üzere iki gruba ayrılır. İki tekneyle kullanılan gırgır ağlarında boci ağın ortasında, tek tekneyle kullanılanlarda ise ağın bir ucundadır. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de 1970 li yıllara kadar iki tekneyle kullanılan gırgır ağları oldukça yaygınken günümüzde mekanizasyonun artmasıyla sadece tek tekne tipi gırgır ağları kullanılmaktadır.
Türkiyede kullanılan gırgır ağları ve yapısal özellikleri
Hamsi avcılığında kullanılan gırgır ağları: 400 ile 800 kulaç boya ve 60-100 kulaç derinliğe sahiptir. Ortalama bir hamsi gırgırı 640 kulaç uzunluktadır. Hamsi gırgırında temel ağ gözü açıklığı 10-16 mm arasındadır (tam göz açıklığı olarak).
Palamut gırgır ağı: 300 ile 600 kulaç arasında çeşitli boylarda yapılmaktadır. Ağın genelinde ağ gözü açıklığı 32 mm civarında olduğundan, istavrit, lüfer, sardalye, kolyoz, uskumru ve benzeri türlerin avcılığında da kullanılabilmektedir.
Orkinos (ton balığı) avcılığında kullanılan gırgır ağları: ile bu ağları kullanan teknelerin boyut ve donanımları diğer iki ağa göre daha gelişmiştir. Orkinos avcılığı en gelişmiş balık bulucu cihazlar kullanılarak yapılmaktadır. Orkinos ağları genelde 7 ile 11 boy, yani 590 ile 910 kulaç arasında boya sahip olup ağ derinliği 90 ile 120 kulaç arasında değişmektedir. Ortalama 9 boy uzunluğunda olan orkinos ağının mantar yakasında 22-24 mm kalınlığında ve 750 kulaç uzunluğunda, kurşun yakada ise 14 mm çapında ve 825 kulaç uzunluğunda Polipropilen (PP) halat kullanılmaktadır.
Kaynak:
Erdem Y., 2000. Balık Avlama Araçları ve Avlama Teknolojisi Ders Notları, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sinop Su Ürünleri Fakültesi
Burası Tebriz gibi değil, pek Türkçe konuşana rastlamadım. Adresi bulmakta zorlanınca da telefon ettim ve tarif üzerine yeri buldum.
Geldiğim yer bir halıcı dükkanı. Ramazan ayı olmasına rağmen hemen bana bir çay söylediler. Biraz sohbetten sonra ailenin yemek yemek üzere bizi beklediğini öğrendim. Birlikte metroya bindik. Metrodan inip arabaya bindik ve işte evdeyiz.
Burası Tahran'da Şah'ın sarayının bulunduğu yere yakın, etraftan, evlerden ve insanlardan da anlaşıldığı üzere bir zengin semti. Zaten saray yavrusu gibi bir eve girdik. İhtişam had safhada. Herkes giyinmiş, süslenmiş, tüm aile beni bekliyor; şöyle bir kendime baktım ve kendimi 'pespaye' buldum ardından. Evde nine, dede, çocuklar, baba ve anne olduğu halde tam kadro; bir aile sofrasındaydım. Otobüsten inerken 'rüzgarın' beni buraya getireceğini doğrusu bilemezdim. Sofra çok zengin ve çeşit çeşit yemek var. Doğrusu yemeklerin çeşitliliğinden çok fazla anlayanlardan değilim ve dolayısıyla da teker teker isimlerini de bilmem, zaten o kadar çeşit yemeğe sadece bakmakla yetiniyorum genellikle. Zira çok fazla çeşidi bir arada yiyen insanlardan hiç olamadım. Hepsinin tadına baksaydım, midem sonrasında perişan olurdu. Bunların dışında et yemediğim bir dönemin de içinde bulunuyorum ve genellikle yemekler etli. Bana kalan da çok fazla çeşit yok ne yazık ki. Yine de halimden memnunum. Ne de olsa 'ikram' yemekten çok daha önemli benim için
Konuşmalar İngilizceydi. İngilizcem eh işte biraz sohbete yetecek kadardı, kendimi ifade edecek kadar. Konuştuk, yemek yedik. Yemeğin ardından kahveler geldi. Kocaman salonda gözüm duvardaki tablolarla, yerdeki el işi büyük halılara takıldı. Kesinlikle her biri de çok güzeldi ve bir 'sanat eseriydi'
Ardından istersem kalabileceğimi, beni misafir etmekten memnuniyet duyacaklarını söylediler. Yine de teşekkür edip Tahran'da kalmayacağımı, doğrudan İsfahan'a geçme niyetinde olduğumu söyledim. Daha o anda karar vermiştim. İsfahan'a gidecektim. Aslında aklım Şah'ın sarayında kaldı; doğrusu gitmişken orayı görmek isterdim. Tahran büyük şehir olmasından ve çok fazla kalabalık olmasından dolayı gözümde biraz büyüdü ne yalan söyleyeyim. Ama dönüş yolunda buraya kesinlikle zaman ayıracağıma dair kendi kendime söz verdim.
Beni anne, oğul otogara kadar bıraktılar. Yine yol parasını bana ödettirmediler, gülümsemelerini, iyi yol dileklerini ve misafirperverliklerini göstererek beni uğurladılar.
Yine gece yolculuğu yapacaktım. Bu benim için daha iyiydi. Hem otel parasından kurtuluyor hem de zamanı daha doğru değerlendirmiş oluyordum. Yol boyunca insanların dışarıda kapalı ve başlarını örterek dolaştığını ama evlerinin içinde ne denli farklı olduklarını düşünmeden edemedim. İnsanların nasıl yaşamaları gerektiği konusundaki baskıların ister mahalle baskısı kadar küçük ölçekte isterse devlet rejimi şeklinde büyük ölçekte de olsa ne kadar anlamsız ve de dar sınırlamalar olduğunu, düşünceye ve özgür seçimlere duyulan hoşgörüsüzlüğün cehaletten ve karanlıktan beslendiğini düşündüm. Ki şairleriyle, şiirleriyle, felsefesi ve gelmiş geçmiş tarihi, kültürel zenginlikleri ve bitmek tükenmek bilmeyen derin yaşanmışlıklarıyla anılan bu topraklardan bahsedersek, sanki tüm bunların hiç yaşanmamış olduğunu varsayan ve üstünü başka şeylerle örtmeye çalışan anlayışa ne söylemek gerektiğini doğrusu bilemedim. Söylenecek çok şey vardı ama belki de şairler bile susmuştu, susturulmuştu artık
Yine de Tebrizli Şems, Firdevsi, Hayyam, Şehriyar ve daha niceleri daha nice zamanlara da yeterdi. Var olan, var olmuş hiçbir şey susturulamaz, yok edilemezdi; ruh yok edilemezdi, edilememişti de
Yere düşen kağıdı aldı. Boyunun yetmediği masada ayağa kalkıp ikiye katladı, sonra dörde. Kırdıkça kağıdı, bir küçük gemiye dönüştü./
Çözülen büyükler çocuktur.Çocukla büyük arası mihenk dayanıklılık mı oluyor? Küçük yaşlarımdan beri mutsuzdum.O kadar kardeşin arasında kim görürdü ve kim gördü ki beni.Hep ağlayarak istedim; çünkü ağlamazsam beni dinlemediler. Çoğun balkon demirlerinde gezdim. Bir keresinde kız kardeşlerimin kurduğu salıncağa asılmış 'Vermeyeceğim!' diye diretirken arka üstü düşmüştüm. Her yer kan. Herkes sabırla bekler, ben ağzımı açar ağlardım. Susmayı bilmeyen aç bir yavru kuş gibi. Ama çevremdekilerin beni karga olarak gördüğü kesindi. İlk okulu zar zor bitirdim.Babam sürekli iş bulmam için baskı yapıyordu. 'Erkek evladısın, aç kalırsın aç!'
Henüz aklımda bir meslek yoktu. Acil tecil bir pastaneye verdiler beni. 'Ama tatil!..' Dinlemediler. Çocuk adamdan sayılmaz ya. Hiç adam olabilecek miydim ki. İş çıkışı kardeşlerim geliyor onlara tatlı tuzlu pastalar ikram ediyordum. Yeni öğrendiğim tarifleri evde uyguluyordum. El ayamı kapatıyordu ya aldığım para, adam mı oluyordum. Para mıydı adam eden.
/Bu kağıt yüzmeye dayanamayacak kadar küçük ve güçsüz değil mi, dedi. Ama herkes böyle yapıyordu gemiyi sonra suya koyuyordu. Koştu bahçedeki havuza. Bir çırpıda bıraktı suya .Gözlerini kapadı ve geminin ardından bir dilek düştü suya./
O dehşetli sabahın yedisi . Yine imalathanede pasta yaparken ustam ardımdan yaklaşıp bana sürtünmeye başladı. Ne yapacağımı şaşırmışken hızla sıyrıldım tezgahla ustamın arasından. Korku dolu gözlerimi okuyamamış olacak ki tekrar üzerime yürüdü. Henüz 10'lu yaşlar ne diyebilirim. 'Yapma usta!' haykırışlarımı duymuş olacaklar ki ayak sesleri hızlandı. 'Defol git lan!' dedi en son.
Ağlayarak eve gittim. Annemin koynunda dinlendim saatlerce. Kardeşlerimden utandım. Ama babam yoktu. Yine o malum seferlerinden birindeydi. Unutuldu. Ben hiçbir şey yapamadım.
/Gemi suyun üzerinde ilerledi.Havuzun ortasına geldiğinde güneşin ayinleriyle öyle kutsal görünüyordu. Işıklı gözleri gemiye değdi, gemi hafifledi, sanki suya değmedi. Duasını yineledi./
Kaderin insanlarca yazıldığını söyleyenler bu kitabı okuyacaksın denildiğinde başka kitaba geçmenin imkansızlığını bilmiyorlar mıydı? Belki okumayı beceremiyorduk, belki başkalarını okumaya çalışırken anlamsızlaşıyorduk. Ağzımda kabaran cümleler her yerde suspusa dönüşüyordu.Başıma gelenleri her şeyin sahibine havale ediyordum. Artık ağlamayı da unutmuştum sokaklarda çelik çomak oynuyordum.
Nihayet babam döndüğünde bana bir meslek edindirmek gerektiğini düşündü. Beni hatırlamıştı, önemsemişti. O anki mutluluğumu anlatamam size. Bilgisayarlı rotbalans yapacaktım artık. Bu seferki ustam dürüst bir adamdı. Bana elinden gelenin en güzelini öğretti.Kimin duasıydı bu. Alışmıştım galiba satırlarıma. Kabullenince gelirdi en büyük mutluluklar.
/Gemi saatlerce yüzdü durgun suda. Eliyle dalgalar yaptı,dalgaları besledi, büyüttü. Batmadı gemi. En nihayet başucuna geldiğinde kaptığı gibi koştu babasına. Baba duru sular gibiydi. 'Ne oldu oğlum?' derken bir öpücük kondurdu alnına. 'Baba batmadı gemi, yeminle, saatlerdir havuzda ve batmadı!'/
Herkesin hamuru kağıttandı. Batmazdı sığınan, hafiflerdi. Bunu oğlum kitabını okurken öğrenecekti.
TRT'nin İstanbul radyosu sanatçısı olan Aysun Gültekin türküleri doğru yorumlayan kendine özgü edasısesinin derinliği ile kendine hayran bırakan Türkiye'nin son 50 yılda yetiştirdiği en iyi kadın Türk halk müziği icracılarındandır.
Özgün sesi ve yorumunun yanında ağır edalı bir duruşu vardır hep.
Sesi gırtlaktan değil de yürekten çıkar sanki. Ve o ses gelip yüreğine çarpar doğrudan insanın.
Söylediği Bazı Parçalar
Keklik Gibi Kanadımı Süzmedim
Hey Ağalar Hangi Derde Yanayım
Yavrum Bu Gün Yaradan Var (uh)
Taşa verdim Yanımı
Vardım Yarin Bahçesine
Arpa Orağa Geldi
Bala Sarhoş (uh)
Çiçekden Harman Olmaz
Mektup Yazdım Yare Almadı
Sıra Sıra Gelen Mektep Uşağı (uh)
Tanrıdan Diledim Bu Kadar Dilek
Erzincan'a Girdim (Köprü)
Efelerin Efesi (Köprü)
Sakarya Türküsü (Köprü)
Adalardan Çıktım Nenni (Köprü)
Kırmızı Gül Demet Demet
Geceler Zar Geceler
Baba Bu Gün Dalda Yeri
Cerrevin Kulpu Burma
Tarih Değiştirme Çizgisi - Tarih Değiştirme Çizgisi Nedir - Tarih Değiştirme Çizgisi Hakkında - Çoğrafya
Tarih değiştirme çizgisi, başlangıç meridyeninin 180° doğusunda ya da batısında bulunan meridyen dairesine verilen addır.
Bu çizgi 180° meridyeninin tam üstüne çakışık değildir. Bu meridyenin doğu tarafında batı meridyenleri, batı tarafında ise doğu meridyenleri bulunmaktadır. Dolayısıyla doğu meridyenlerinin olduğu batısında bir gün ileri, batı meridyenlerinin olduğu doğusunda ise bir gün geridir. Tarih değiştirme çizgisi ve saat dilimleri ülke sınırlarına göre çizildiğinden meridyenlere tam uygun olarak uzanış göstermezler. Girinti-çıkıntı oluştururlar.
Örneğin, 6 Şubat Çarşamba günü Doğu Yarımküre'den Batı Yarımküre'ye geçilecek olursa tarih ve gün 5 Şubat Salı şeklinde 1 gün geri alınır. Eğer Batı Yarımküre'den Doğu Yarımküre'ye geçilirse tarih ve gün ileri alınır.
Alzheimer Hastalığı Evreleri - Alzheimer Hastalığı - Alzheimer Hastalığı Tedavisi
Hastalığın oluşumu konusunda mı ?
Evet, birinci görüşe göre amyloid birikmesi hastalığın ana sebebi. Amyloid biriktiği için hücreler arasındaki bağ lantılar kopmaya ve hücreler ölmeye başlıyorlar. İkinci gö rüş ise, hücre içinde biriken tau proteininin asıl suçlu ol duğunu iddia ediyor. Bu teze göre, hücrelerin içinde tau proteini birikip bunun sonucunda hücre ölünce, hücre çe-perindeki amyloid açığa çıkıp hücreler arasında birikmeye başlıyor. Bir başka deyişle tau'cular, "Amyloid suçlu değil dir, sonuçtur" diyorlar, buna karşın amyloid'ciler, "Asıl suçlu amyloid'dir, tau birikmesi bunu sonucunda oluşur" diyorlar.
Sizce?
Elimizdeki verilere baktığınızda bütün genetik bilgiler amyloid'i suçlu çıkartıyor. Ailevi Alzheimer hastalığına se bep olan 3 tane gen saptandığından söz etmiştim. Bu gen lerin tümü de hücre içindeki amyloid proteininin yapım ve yıkımıyla ilgili genler. Diğer taraftan ise şöyle bir gözlem var: Hastaların beyni incelendiğinde biriken amyloid mik tarı ile hastanın klinik belirtilerinin şiddeti arasında doğ rudan bir ilişki olmadığı görülüyor. Hatta öyle uç örnekler var ki bazı insanlar hayatları boyunca hiçbir Alzheimer belirtisi göstermemişler, başka sebeplerden vefat etmişler; beyinlerine bakıyorsunuz ciddi miktarda amyloid birik miş.
Sağlıklı yaşlanmış birçok insanın beyninde belli mik tarda amyloid birikiyor. Tau'ya baktığınız zaman ise biri ken tau proteininin miktarıyla hastanın vefatı öncesindeki bunamasının şiddeti arasında doğrudan bir ilişki görüyor sunuz. Özetlersem, genetik bulgular amyloid'ı işaret edi yor, patolojik bulgular işe, tau'yu.
Alzheimer hastalığı sinsi bir şekilde başlayıp yavaş ya vaş ilerliyor. Ortaya çıkan yakınmalar
da dönemden dö neme farklı olabiliyor. Hastalığın evrelerinden söz edebilir misiniz?
Alzheimer hastalığını evrelere ayırmak için değişik öl çekler kullanılıyor, örneğin hastalığı 3, 5 veya 7 evreye ayıran ölçekler var. En basiti ve kolay anlaşılabilir olanı erken, orta ve geç dönem olmak üzere 3 evreye ayıranı. Bu evrelerde ortaya çıkabilecek belirtileri kabaca şöyle sırala mak mümkün:
Erken Evre:
Bu dönem, doktorlar ve hasta yakınları ta rafından genellikle gözden kaçırılır ve yanlış bir şekilde yaşlanmanın normal bir parçası gibi algılanabilir. Hastalı ğın başlangıcı sinsi olduğu için ilk belirtilerin ne zaman or taya çıktığını net olarak saptamak güçtür. Bu dönemde en belirgin bulgu unutkanlıktır, bunun yanında hasta kelime bulma zorluğu çekebilir, zamanı şaşırabilir, özellikle tanı madığı, bazen de tanıdığı yerlerde kaybolabilir, karar ver mekte ve inisiyatif almakta zorluk çekebilir. Çabuk sinir lenme, ani parlamalar, içe kapanma gibi kişilik değişiklik leri gösterebilir. Hobi ve etkinliklere ilgisini kaybetmeye başlar. Banka hesabı ve faturaları takipte güçlük, bazen para hesaplarında karıştırma veya giysi seçiminde hatalar dışında günlük yaşamda fazla bir bozulma yoktur.
Orta Evre:
Hastalık ilerledikçe, belirtiler daha belirgin leşmeye ve günlük yaşamı daha çok etkilemeye başlarlar. Hasta giderek daha unutkan olur, defalarca aynı soruyu sorabilir. Yakın zamanda yaşanmış olayları hiç olmamış çasına siler. Tek başına sorunsuz bir şekilde yaşaması gide rek güçleşmeye başlar. Yemeklerin tadı tuzu değişir, yemek yakmalar sıklaşır. Alışverişte güçlükler yaşanmaya başlar. Banyosunu, temizliğini hatırlatmak, kısmen de yardım etmek gerekebilir. Konuşurken takılmalar, duraksamalar ortaya çıkabilir, karışık cümleleri anlamakta güçlükler baş lar. Kendi başına bırakılırsa kaybolabilir. Davranışsal be lirtiler bağlamında ise hayaller, hezeyanlar, inatlaşmayla hırçınlık ortaya çıkabilir.
Geç Evre:
Bu dönemde hasta yardımsız yaşayamaz, ar tık yakın belleği tamamen yıkıktır ve geriye doğru bellek bozukluğu giderek genişlemeye, daha uzak geçmişi de kapsamaya başlar. Giderek hasta kendini iyi ifade edemez, son dönemlerde artık hiç konuşamaz hale gelir, söylenen leri de anlamaz. Giyinmesi, temizliği, giderek yemek ye mesi için tam yardım gerekir. Artık çok yakınlarını dahi tanıyamaz, idrar ve sonra da dışkı tutmada sorunlar, ka çırmalar başlar. Son dönemdeki hasta bakıma tam muh taç, konuşmayan, anlamayan, genelde sakin, bırakıldığı yerde oturan, yürümesi yavaşlamış veya yardımsız yürüye meyen, en sonunda da yatağa bağımlı bir hastadır.
Dünyanın En Büyük Çukurları - Dünyanın En Büyük Çukurları Hakkında
Sibirya'nın doğusunda bulunan Udachny Diamond Mine aslen bir elmas madenidir.Bu çukur tam 525 metre derinliğinde ve 1501 m çapındadır.Yeri Google Earth programında şu koordinatlarda bulunabilir: 66°26'06.63" N ve 112°18'58.05" E
Kimberley çukuru ise Güney Afrika'da bulunan bir elmas madenidir.Kimberley'den çıkarılan toprak ağırlığının 22.5 milyon ton olduğu tahmin edilmektedir.Bu çukur tam 1097 metre derinliğindedir.
Utah'ta bulunan Bingham Kanyonu Madeni 1863 yılından beri sürekli üzerinde çalışılan ve sürekli büyüyen bir çukurdur.Şu anda Bingham Kanyon'unun yüksekliği 1 Km'den fazladır.Genişliği ise 4 km civarındadır.Madenin içerisinden bakıldığında topraklar ve kayalar dağ gibi gözüükmektedir.
Diavik çukuru Yellowknife'ın 300 km uzağında bulunan bir elmas madenidir.Diavik Madeni,o denli büyük ve çevreden o denli yalıtılmış durumda ki, bir boeing 737'nin iniş yapabileceği büyüklükteki uçak pistine sahiptir.
Diavik Madeninin çevreleyen sular donduğu zaman madenin görüntüsü dahada etkileyici hale gelir.
Yeryüzündeki aşırı yağışlarda bazen büyük çukurların olmasına neden olabiliyor.Guetemala'da aşırı yağışlar nedeniyle 2007'de meydana gelen çukur bir çok evi yerle bir etti.Oluşan dev çukurda bir çok insan hayatını kaybetmişti.
Beyin Neden Hücre Kaybına Uğrar - Beyin ve Hücre Kaybı - Beynimiz Nasıl Bir Organ
Peki beynimiz neden hücre kaybına uğruyor?
Biraz önce de söylediğim gibi beyin hücreleri diğer tüm hücreler gibi sürekli işleyen, işlerken de kendi ihtiyacı olan enerjiyi üretmesi gereken, kendi ihtiyacı olan yapıtaşlarını, malzemeleri, proteinleri yapması gereken küçük bir fabrika. Bu fabrika binlerce saatlik süreç boyunca işlerken, giderek içinde eskiyen maddeler birikmeye başlıyor. Mesela eskiyen proteinlerin sürekli yıkılıp tekrar yapılmaları gerekirken, bunlann bir kısmı yıkılamadığından hücre içinde birikmeye başlıyorlar, hücrenin iç iskeleti, hücre içindeki yoğun trafik etkilenmeye, zarar görmeye başlıyor, hücre yıpranıyor ve yıllar içerisinde bu yıpranmaya bağlı olarak hücre kaybı ortaya çıkıyor. Kimi insanda daha hızlı, kimi insanda ise daha yavaş olan bir süreç bu. İşte beyin, büyük olasılıkla yıllar içinde oluşan ve hücrelerin kaybıyla sonuçlanan bu sürecin sonunda yaşlanıyor.
Beynimiz yaşlanıyor. Diğer organlarımız da yaşlanıyor. Hocam, düşünsenize kalbimiz, karaciğerimiz, akciğerimiz çok yıpranmasaydı ama beynimiz hızla yaşlansaydı ortaya çok tuhaf bir durum çıkardı değil mi?
Organlarımız büyük ölçüde birbirine paralel yaşlanıyorlar. Aslında yaşlanma süreci kaç yaşında başlıyor biliyor musunuz? Yaklaşık 7 yaşlarında. İlk yaşlanmaya başlayan organımızın da göz merceği olduğu düşünülüyor.
Beynimiz sizce nasıl bir organ? Hâlâ çözülememiş olması, kapasitemizin çok az bir bölümü ile yaşamımızı sürdürmemiz... Biraz gizemli bir yönü yok mu?
Deyim yerindeyse beyin, tüm organların kralı. Vücudun denetimini elinde tutan kompleks bir organ. Aslında beynimizin bir kısmını kullanmadığımız düşüncesi doğru olmayan bir varsayım. Böyle bir şey söyleyebilmek, diğer bir deyişle beynimizin ne kadarını kullandığımızı bilebilmek için tam olarak nasıl çalıştığını ve hangi iş için ne kadar kapasiteye ihtiyacı olduğunu anlamak lazım. Ancak o zaman teorik olarak beynin ne kadarını kullandığımızı söylemek mümkün olabilirdi. Eskiden hakim olan görüş, "Beynin her bölgesi tek bir iş yapar" şeklindeydi. Şimdiki varsayıma göre ise beynin değişik bölgelerinin ağırlıklı olarak yaptığı işler var. Ama her bölge başka işlere de karışabiliyor. Bölgelerin çoğu birbirleriyle ilişki içinde bir "sinir ağı" (nerwork) çerçevesinde çalıştıkları için bir tek bölgenin, ufak bir bölgenin devre dışı kalması bir anlam taşımayabiliyor... Ancak değişik işlevlerden sorumlu olan her bir sinir ağında belli kilit noktalar var. Diyelim ki yüz tane birbiriyle bağlantılı hücre bir işlev için beraber çalışıyorlar ama bunların on tanesinin bir araya gelip yoğunlaştığı bölge o işlevin köprübaşı. Onların mutlaka düzgün çalışması gerekiyor. Eğer köprübaşında bir hasar oluşursa o zaman o işlev bitiyor. Özetlersek beynin şu anki çalışma teorisi, birbirine paralel çalışan ancak birbiriyle bağlantılı sinir ağlarından oluştuğu şeklinde. Her işlev için bu ağların yoğunlaştığı bölgeler var. Örneğin konuşma bölgesi, belleğin oluşması, görsel algılama bölgesi gibi. Böyle bakıldığında eski teoriyle ona karşı öne sürülen karşıt teorinin birleştirildiği söylenebilir. İlk teori çok mekanik bakışlı bir teoriydi: "Beynin her bölgesinin tek bir görevi vardır" şeklindeydi. Ona karşı sürülen söylem ise, "Beynin tümü her işlev için hep beraber çalışır" şeklindeydi. Şimdi bu iki teori birleştirildi. Böylece her iki teorinin yetersiz kaldığı konuları açıklamak mümkün oldu. Şu anki teori şunu söylüyor: "Evet beyin hücreleri birlikte paralel ağlar şeklinde çalışıyorlar. Ama beynin belli bölgeleri, belli işlevler için özelleşmiş durumda." Hakikaten de bu açıdan baktığımız zaman beynin her hücresinin şu ya da bu şekilde bir işlevinin olduğunu görüyoruz.
Baştan itibaren böylesine iyi organize olmuş bir ağ bu. Bu kadar mükemmelse neden yaşlanıyor?
Dediğim gibi kapasitesi çok yüksek, çok geniş, ama gene de sınırlı: Yaklaşık elli milyar hücre ile doğuyoruz, buna yenisi eklenmiyor artık.
Herkes aynı şekilde mi?
Aşağı yukarı. Beyin ağırlığına baktığınız zaman ortalama olarak erkeklerde biraz daha ağır, kadınlarda biraz daha hafif olmak üzere yaklaşık 1.300-1.400 gram civarındadır.
Erkeklerin beyni niye ağır hocam? Kadınlara göre beyin kapasitesi açısından daha mı zekiler?
Hayır, öyle olduğunu zannetmiyorum. Erkeklerin vücutları da, kas-iskelet sistemi de daha büyük. Tabii bu kas sistemini çalıştırmak için daha fazla hücreye ihtiyaç var, onun için de daha fazla beyin dokusuna ihtiyaç var. Ayrıca ağırlık ile işlevin doğrudan bir ilgisi de yok. Yani daha ağır beyin daha iyi çalışacak diye bir şart yok. Çünkü bir de o hücrelerin yaptığı bağlantılar önemli. "Elli milyar hücre çarpı bin beş yüz bağlantı" dedim ya. Bizi kişi olarak diğerlerinden ayıran şey aslında o bağlantılar. O bağlantılar kişisel deneyimlerimizi, kişisel farklılıklarımızı sağlıyor. Sayısal olarak baktığınızda insanların büyük kısmı yaklaşık aynı sayıda hücre ile doğuyor. O zaman herkesin zihinsel kapasitesinin de yaklaşık aynı olması lazım, ancak öyle olmuyor. Deneyimlerimiz farklı, anılarımız farklı, yeteneklerimiz farklı. Hücrelerin birbirleri ile yaptıkları bağlantıların farklılığı ve çeşitliliği beynimizi şekillendiriyor, kişiselleştiriyor. Diğer taraftan ölen hücresinin yerine yenisini koyamayan bu organın sürekli aktif durumdaki hücrelerinin yıpranma süreçleri de farklı, bu yüzden değişik bireylerde beynin yaşlanma süreci ve onun getirdiği sonuçlar da farklı şekillerde, farklı zamanlarda ve farklı boyutlarda ortaya çıkıyor.
Genetik, insanoğluna sınırlı bir ömür biçiyor
Bu durum biz insanoğlunun kaderi mi? Bir bakıma beynimiz, "kaderci" bir organ mı?
Şimdiki görüşe göre insanın, genetik kodlarının kapasitesi temelinde ulaşabileceği maksimum bir yaşam süresi var. Bunun yüz otuz yıl civarında olduğu düşünülüyor. Neden genetik kapasitesine göre diyorum? Daha önce söylediğim gibi hücre içinde sürekli bir yenileme, bir devridaim söz konusu. Bu sürekli "tadilat" esnasında arta kalan tamir atıkları var. Zamanla bu atıklar hücrenin "atık temizleme kapasitesini" aşıp, giderek hücre içerisinde birikmeye başlıyorlar. Bir taraftan yıkılanların yerine yeni malzemelerin, hücre yapıtaşlarının, örneğin proteinlerin, yapılması gerekiyor. Bunun için de ilgili genetik şifrelerin okunması lazım.
Ancak bu genetik şifreler de eskimeye başlıyor zamanla, çünkü sürekli olarak içten ve dıştan zararlı etkenlere maruz kalıyorlar. Mesela atmosferden gelen radyasyona maruz kalıyoruz. Diğer taraftan şifreler okunurken oluşan hatalar da. var. Aslında hücre bunun da önlemini almış. DNA dediğimiz genetik şifreyi taşıyan kodlar okunurken oluşan hataları geri çeviren özel genetik programlar da var. Ancak onlar da zaman içinde yıpranmaya başlıyorlar. Bir başka deyişle hücrenin genetik materyali sürekli kullanıldığı için zaman içinde o da eskimeye başlıyor. İşte onun için de insanların genetik kodunun belli bir kapasitesi olduğu ve bu temelde sınırlı bir hayat sağlayabileceği düşünülüyor. Bugüne baktığımızda artık bu sınırdan çok da uzak değiliz. 20. yüzyılın başlarında ortalama yaşam beklentisi herhalde 35-40 yaş civarındaydı şimdi neredeyse 90'a yaklaştı, özellikle Japonya ve Kuzey ülkelerinde.
Türkiye'de de şu an ortalama yaşam beklentisi 68-70 yıl civarında. Giderek genetik kodlarımızın bize sağlayabileceği varsayılan maksimum kapasiteye doğru yaklaşıyoruz. Sonuçta, kaderi eğer böyle tanımlarsak, kaderimizin çizdiği bir çerçeve var. Henüz onun sınırına gelmedik ama yaklaştığımızı söyleyebilirim.
Beynin genetik şifrelerinden bahsedince aklıma geldi. Bazı insanların beyni daha hızlı ya da bazı insanların beyni daha yavaş yaşlanıyorsa bunun tek izahı genetik midir?
Tek izahı genetik değil. Genetik ve çevrenin sürekli bir etkileşimi var. Giderek daha yaygınlaşan görüş, vücutsal bozukluk ve hastalıkların çoğunun çevre ile genetiğin etkileşimi sonucu ortaya çıktığı şeklinde. Genetik kodlarımız bizi bazı hastalıklara daha yatkın veya daha dirençli hale getiriyor. Benzer şekilde genetik şifremiz daha hızlı ya da daha yavaş yaşlanmamızı sağlıyor. En uç durumlar sadece genetik temellerden kaynaklanan hastalıklar, örneğin genetik mutasyonlar (genlerde oluşan bozukluklar) sonucu oluşan hastalıklar ya da sadece çevreden kaynaklanan hastalıklar (örneğin travmalar). Ama hastalıkların ve normal insan işlevinin büyük kısmı, genetik ile çevrenin etkileşiminden doğuyor. Genetik bize bir altyapı veriyor, belli yatkınlıklar veya belli dirençler sağlıyor. Eğer çevreden gelen etkenler kötüyse, o zaman genetik yatkınlığı olan insanda, mesela kanser çok daha kolay ortaya çıkıyor; ama çevreden gelen aynı etkenler genetik direnci olan insanda aynı etkiyi ortaya çıkartmıyor. Çok basit bir örnek; sigara içen herkes akciğer kanseri olmuyor. Ya da günde iki paket içen iki kişiden birisinde akciğer kanseri gelişiyor ama diğeri sağlıklı yaşamaya devam ediyor. Neden? Bazı insanların büyük ihtimalle kansere genetik yatkınlığı var. Çevre faktörü de işin içine girdiği zaman ikisi bir araya geliyor. Çevre faktörlerine bağlıymış gibi gözüken hastalıklarda, örneğin enfeksiyonlarda, dahi bir gene-tik-çevre etkileşimi söz konusu. Yüz insana bakıyorsunuz, aynı virüs veya bakteri bir kısmında hastalık yaratıyor bir kısmında yaratmıyor; bir kısmı çok ağır hastalanıyor, bir kısmı daha az hastalanıyor.
Günahkarsın Sessiz Sevdamsın
Dua Diye Seni Haykırdım...
Ben Seni Damla Damla İçimden Attım
Hüznümsün, Sevdam Esir, Ben Yine Yanarım
Sana Değil Hayaline Akar Gözyaşım
Ölümdür Benim Diğer Adım Sanadır Sessiz İsyanım..
Dertlerim Yastığımda Senden Hatıra
Silinmedi İzler Yatağımda Günahların Boynuna..
Gözyaşım Eylül Ortasında Dinmez Bir Daha
Günahın Çok Aşkımdan Fazla
Günahım Yok Sevmekten Başka..
Kapımda Günlerim Her Gece Tutunamam Sendeki Sana
Bomboş Sokaklarında Yürüyorum Seni Bulmak Umuduyla
Arıyorum İzleri Kaybolmuş Yüreğimin Sevda Çıkmazlarında..
Bilecik Türbeleri - Tarihi Bilecik Türbeleri - Bilecik Tarihi Türbeleri
Ertuğrul Gazi Türbesi
Söğüt-Bilecik yolu üzerindeki mezarlığın yanı başında bulunan Ertuğrul Gazi Türbesi XIII. Yüzyıl sonlarında yapılmıştır.Sultan III.Mustafa zamanında 1757'de yeniden yapılırcasına onarılmış ve ilk yapılıştaki özelliğini yitirmiştir. Ardından Sultan II.Abdülhamit zamanında 1886'da bir kez daha onarılmış ve yanına da bir çeşme eklenmiştir.
Bu onarım sırasında Türbe giriş kapısı yanına bir kitabe eklenmiştir:
Menba-i cuy-i inayet şah-ı ali siretin
Mevce-i derya kadar ömrün Huda kılsın mezid
Kıldı ol şahinseh-i devran cedd-i emcedin
Gazi Ertuğrul Cenabın kabrini zira cedid
Baabı yanında dahi bu çeşmeyi inşa ile
Eyledi ruh-ı revanın şad o Hakan-ı reşid
Cevher-i nazma iki tarih bir beyt içre bak
Su verir buldukçe mecray-ı kalem feyz-i bedid
Ruh-ı Ertuğrul içün bu çeşmeyi kıldı iyan
Ayn-ı Lütf-ı saltanat Şah-ı zaman Abdül Mecid 1304
Türbeyi onartan ve yanındaki çeşmeyi Sultan II.Abdülhamit yaptırmış ise de kitabeye babası Abdülmecid'in ismi konulmuştur.
Türbe kapısı üzerine bu onarım sırasında ikinci bir kitabe konulmuştur:
Şeref-ü şevket eyle aleme Sultan Hamit
İşte ezcümle olup ahdihümayuunda
Sene 1100 dahi 71 iken Ahmet Han çok
Vakit geçmekle münhemdim olmada iken
Bir iki çeşme vü fevvade ederek şimdi de
Mevkiini havi harita yapılıp yeniden
Eyledi inşaasını emrü ferman yani bu
Tarzı dilevize Hamit Han kodu
Nekadar yar ise kurbinde kuburu şüheda
Bunların yattığı müddetçe bu merkatlerde
Kaymakam Zühti kulu kuşesin necetti zida
Salik kulu tarih temhidi tevşihin Eyledi seyai İmranını metdü temhit
Türbe-i hazreti Ertuğrul Gazide cedid
Temelinden buni idmişti bina-i tecdit
Pederişah zaman hazreti Sultan Mecit
Şerefi türbeyi tamir ile etmişti mezd
Şeref-ü zineti hakkaki olundu teyit
Oldu sandukasında böyle ruhamile Ferit
Ziri sanduka hazenede iderler tahmit
Şevket-ü saltanatın eylesün Allah medit
Bunun imarına meşkurkıla ol rabbi-vahit
Kıldı bu türbeyi mamur ol Hakkan Hamit
Ertuğrul Gazi Türbesi altıgen planlı ,üzeri kubbe örtülü olup, dikdörtgen bir girişten sonra içeriye ulaşılmaktadır. Bu girişin yanlarında ikişer pencere bulunmaktadır. Türbenin duvarları bir sıra taş iki sıra tuğladan örülmüştür. Sandukanın bulunduğu türbenin içerisi batı, güneydoğu duvarlarına dikdörtgen pencereler açılmıştır.
Dursun Fakıh Türbesi
Şeyh Edebali'nin damadı, Osman Bey'in bacanağı olan Dursun Fakıh'ın doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Karamanlı olduğu bilinen Dursun Fakıh, Şeyh Edebali'den Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Usul ilimlerini öğrenmiştir.
Osman Bey ile birlikte savaş ve fetihlere katılmıştır. Katıldığı bu seferlerde askerlerin imam hatipliğini ve vaizliğini yapmıştır. Devletin bağımsızlığının bir nişanesi olan Osman Bey adına ilk hutbeyi Karacahisar'da okuyan ve Osmanlı Devleti'nin ilk kadısıdır.
Dursun Fakıh Türbesi ilçeye bağlı Küre beldesinde, Söğüt-Bilecik karayolu yakınında bir tepe üzerindedir.
İsa Sofi Türbesi
Söğüt'ün 5 km. uzağında, Borçak Köyü'nde, dağlar arasında İsa Dede Türbesi bulunmaktadır. İsa Dede'nin kim olduğunun bilinmediği gibi türbenin de kimin tarafından ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Bununla beraber türbenin Erken Osmanlı Döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde yaşamış olan İsa Sofi bilgin, gönül dostu, ermiş bir insan olarak bilinmektedir.
Türbe moloz taştan yapılmıştır.Kare planlı olup üzeri sekizgen kasnaklı küçük bir kubbe ile örtülmüştür. Günümüzde bu türbe ziyaretgahtır.
Ayrıca çevrede Sır Hoca, Kara Tekin, Kamuran Tekke,Taşça Dede, Kumral Dede, Süleyman Bey, isimleri ile anılan türbe ve yatırlar da mevcuttur. Ancak bunlar hakkında yeterli bilgiler bulunmamaktadır.
Mal Hatun Türbesi
Eski Bilecik'in kuzeyindeki Orhan Camisi yakınında, Şeyh Edebali Zaviyesi'nin yanında, Edebali'nin kızı ,Osman Gazi'nin eşi Mal Hatun'un Türbesi bulunmaktadır.
Türbe, Osmanlı Türbe Mimarisinin tipik bir örneğidir. Kare planlı, moloz taştan yapılmış olup üzeri beden duvarlarına oturan bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbenin üzeri de kiremit örtülüdür. Yanındaki Edebali zaviyesinden birkaç basamakla çıkılan türbesinde kubbe intikali Türk üçgenleri ile sağlanmıştır. Türbenin içerisi küçük bir pencere ile aydınlatılmıştır.
Türbe içerisinde Mal Hatun'dan başka Nilüfer Hatun'un da sandukası bulunmaktadır.
Asker Gramafonu Nasıl Tamir Eder - Sasa Stanisic - Kitap Özet
Kitap Özet
Benim adım Aleksandar Krsmanovic. Öğrenci, torun, mülteci, uzun saçlı, koca kulaklı, hatıraların peşinde. Bir kızı arıyorum. Asija'yı. Savaş zamanındaki aşkımı...
Yugoslavya bölündü, parçalandı. Dostluk öldü, yerini kan aldı. Ortodoks Sırp bir babanın, Bosnalı Müslüman bir annenin çocuğu olarak ben arada kaldım. Ve gözlerim çok şey gördü. O yüzden, askerlerden nefret ediyorum. Beyaz Kartallardan, Yeşil Baretlilerden nefret ediyorum. Ölümden nefret ediyorum. Ölüm Almanyalı bir şampiyondu; ama Bosna'da dünya şampiyonu oldu. Gece atılan kurşunlardan, nehirdeki cesetlerden ve bedenler suya atıldığında çıkan sesten nefret ediyorum. Gözlerimi kapatsam bile, her şeyin öylece duruyor olmasından ve barışa yatıp savaşa uyanmaktan...
O yüzden, her şey eskisi gibi, sevdiğim gibi olana kadar ve aşkımı bulana kadar tamamlanmamış resimler yapıyorum. Benim adım Aleksandar Krsmanovic. Ben tamamlanmamışlığın şef yoldaşıyım.
Asker Gramofonu Nasıl Tamir Eder? bir çocuğun gözünden, savaşın getirdiği acılara hassasiyetle dokunan bir ilk roman...
"Stanisic, uçurumun kıyısında dans eden olağanüstü yetenekli, şeytani bir zekâya sahip olduğu kadar vicdanlı da olan bir yazar. İnsanlık hallerine ilişkin derinlerdeki çelişkileri açığa çıkaran ve bunu yaparken hıçkırıklarla birlikte kahkahaların da atılmasına neden olan başka yaratıcı hikâyeler anlatacağını umut ediyoruz."
-Dona Seaman, The Los Angeles Times-
Kitap Kapak
Asker Gramafonu Nasıl Tamir Eder?
Sasa Stanisic
Ayrıntı Yayınları
Baskı Tarihi: Ağustos 2009
ISBN: 9789755395463
Sayfa: 304
Kanal D Yeni Sezon Tanıtım Reklamı - Kanal D Yeni Sezon - Tanıtım Reklamı - Yeni Sezon Diziler - Aşk-ı Memnu - Yaprak Dökümü - Bir Bulut Olsam - Kanal D Dizileri - Kanal D Yeni Sezon Dizi - Kanal D Diziler -