Bıyıklı Baştankara Kuşu - Bıyıklı Baştankara Kuşu Hakkında
Bıyıklı baştankara (Panurus biarmicus), bıyıklı baştankaragiller familyasına ait bir kuş türü. Boyları 14- 15,5 cm, kanat açıklığı 16- 18 cm'dir. Uzun kuyruklu, uçuşu dalgalı ve turuncu-kahverengi bir kuştur. Erkeğinin başı gri, bıyıkları siyahtır. Krem rengi kanatlarında siyah çizgiler vardır.
Bilimsel sınıflandırma
Alem: Animalia (Hayvanlar)
Şube: Chordata (Kordalılar)
Sınıf: Aves (Kuşlar)
Takım: Passeriformes
(Ötücü kuşlar)
Familya: Panuridae
(Bıyıklı baştankaragiller)
Cins: Panurus
Koch, 1816
Tür: P. biarmicus
Bayağı çulha kuşu (Remiz pendulinus), çulha kuşugiller (Remizidae) familyasına ait bir kuş türü. Avrupa boyunca yaygın olup, Britanya'da bulunmazlar. Sadece başları ve karınları beyaz, kuyrukları siyahtır onun dışında kahverengidirler. Gagaları sivri ve küçüktür. Erkeklerinde gözün çevresi siyah renktedir.
Bilimsel sınıflandırma
Alem: Animalia (Hayvanlar)
Şube: Chordata (Kordalılar)
Sınıf: Aves (Kuşlar)
Takım: Passeriformes
(Ötücü kuşlar)
Familya: Remizidae
(Çulha kuşugiller)
Cins: Remiz
Tür: R. pendulinus
Winnie The Pooh Çizgi Film Kahramanı - Winnie The Pooh - Çizgi Film Kahramanı
Orijinal Winnie the Pooh oyuncakları, soldan sağa; Tigger, Kanga, Edward Bear ("Winnie the Pooh"), Eeyore ve Piglet.
100 Hektar Ormanında yaşayan ve bal yemeyi çok seven sevimli bir ayıdır ancak onun en büyük derdi bal değildir; Pooh'nun en önem verdiği şey arkadaşlarıdır.
Onların mutluluğu ve duyguları Pooh için dünyadaki her şeyden önemlidir. Tigger Pooh'nun en iyi arkadaşlarından biridir. Tigger hayat dolu biridir ve çoğunlukla keyfinden kuyruğu üzerinde zıplar durur. Piglet aslında çok korkak bir domuzcuktur ancak ihtiyacı olana yardım elini uzatmaktan asla geri durmaz. Eşek Eevore dış görünüşüyle gayet somurtkan gözükse de kuyruğunda taşıdığı kurdele aslında bazen tanık olunabilecek bir mutluluğun habercisidir. Herhalde 100 Hektar Ormanındaki en akıllı hayvan tavşandır. Arkadaş grubunun lideri olmak hoşuna gider. Ve tabii ki Roo, dünyayı anlayan ve şefkat dolu küçük kanguru. Çok meraklıdır ve çevresindeki her şeyi keşfetmek ister.
Winny The Pooh, Walt Disney'in en başarılı TV serilerinden birisidir. Çizgi filmin konusu; 100 Hektar Ormanında yaşayan ayı Winny, küçük korkak Piglet, zıp zıp kaplan Tigger, bahçıvan ve titiz Tavşan ve uyuşuk Eeyore'un birbirinden sevimli ve masum hikayeleri üzerine kuruludur.
Kahramanlarımız Christopher Robin adlı çocuğun kendi kafasında yaratmış olduğu oyun dünyasına aittirler. Kimi maceralarında onlara Christopher Robin, Baykuş ya da küçük kangru Roo da eşlik eder.
Winny The Pooh'u diğer çizgi filmlerden ayıran en belirgin özelliği tamamen pozitif ve öğretici temalar içermesidir. Günümüz çizgi filmlerinde sıklıkla görülen olumsuz temaların Winny The Pooh'ta görülmesi neredeyse imkansızdır.
Karakterlerin tümü oldukça iyi bir şekilde detaylandırılmış ve birbirlerinden farklı özellikler içermektedirler. Küçük pembe Piglet oldukça korkaktır ama kocaman bir kalbi vardır. Tavşan her konuda bilgiçlik taslar ve liderlik eder ama en kolay soğuk kanlılığını yitiren de O'dur. Tigger bir kaplan olduğundan olsa gerek grubun en neşeli ve en cesur üyesidir. Ayı Winny obur ve sakindir. Eeyore ise her zaman bezgin ve isteksiz görünmesine karşın arkadaşlarını maceralarında hiç yalnız bırakmaz. Grubun en son ve en küçük üyesi aralarına sonradan katılan küçük kangru Roo'dur. Roo 100 Hektar Ormanına annesi Kanga ile beraber taşınmıştır. Küçük Roo oldukça maceracı ve cesur bir çocuktur. Hikayelerin anlatımına göre daha birçok karakter boy göstermektedir. Mesela geniş bir aile ağacı olan Baykuş ya da çalışkan Köstebek gibi. Winnie The Pooh çizgi filminin yaratıcısı, çocuklara hitap eden, aynı zamanda da ders veren bir çizgi film yaratmak istediğini belirtmiştir. Şu an adı açıklanmayan başka bir proje üzerinde çalışmaktadır.
Son yıllarda Winny The Pooh serisinin sinemalarda gösterilmek üzere uzun metrajlı sinema filmleri de hazırlanmıştır.
Bazı Gerçekler
* Pooh'nun resmi doğum tarihi 21 Ağustos 1921'dir. Bu tarih Christopher Robin'in oyuncak ayıyı ilk doğum günü hediyesi olarak aldığı gündür.
* Pooh'nun evinin kapısında "Bay Sanders" yazmaktadır. Bunun sebebi olarak orjinal kitapta Pooh'nun Sanders ismi altında yaşadığından bahsedilmektedir.
* Önde gelen Pooh yetkililerinden biri olan Peter Dennis'e göre, Milne Tigger karakterini bir kaplandan çok Chum isimli bir köpeği baz alarak oluşturmuştur.
* Gerçek Christopher Robin 20 Nisan 1996 yılında hayata gözlerini yummuştur.
* Pooh filmlerinde adı geçen alanlar İngiltere Doğu Sussex civarıdır.
* İlk Pooh hikayesi 24 Aralık 1925 yılında London Evening News gazetesinde yayımlanmıştır.
* Winnie The Pooh'un yaratıcısı A. A. Milne (1882-1956) İngiltere'nin en ünlü oyun yazarlarından birisi ve bir gazetecidir. Milne'e ilham veren oğlu Christopher'ın oyuncakları ve hayvanat bahçesindeki Winnie adlı bir ayıyla yaratmış olduğu dünyadır.
* Yazar A. A. Milne, Christopher Robin karakterini oğlu Christopher Robin Milne'den esinlenerek yaratmıştır.
* Milne iki adet Pooh kitabı yayımlamıştır. "Winnie-the-Pooh" (1926) ve "The House at Pooh Corner" (1928). Her iki kitapta da E. H. Sheppard çizimleri yer almıştır.
* 11 Nisan 2006'da Winnie The Pooh'ya 80. yılı anısına Hollywood Walk of Fame'de bir yıldız verilmiştir.
Rembrandt'ın "Dr. Nicolas Tulp'ın Anatomi Dersi" resmi, Che Guevara'nın fotoğrafı, Mantegna'nın "Ölü İsa" tablosu ve Eugene Smith'in "The Wake" isimli fotoğrafında benzeşimler.
10 Ekim 1967 tarihinde ajanslara iletilen bir fotoğrafta efsanevi gerilla lideri Dr. Che Guevara'nın ele geçirildiğini kanıtlayan bir fotoğraf geçildi. 9 Ekim 1967'de, saat 16:00'da Bolivya'nın güneyindeki La Higuera kasabasından havalanan helikopterin iniş takımlarında Ernesto Che Guevara'nın cesedi sallanıyordu. Ceset hâlâ sıcaktı. Yakınlarda Yuro Koyağı'nda yaralı olarak ele geçirilen Che, kasabanın okul binasında infaz edilmişti. Bolivya diktatörü Barrientos, infazı gizlemek ve Che'nin çatışmada öldüğünü iddia edebilmek için ölüm tarihini 8 Ekim olarak açıkladıysa da kısa sürede 9 Ekim'de katledildiği ortaya çıktı. Helikopterle Vallegrande'ye götürüldü. Ajanslara çekilen fotoğraf Freddy Alborta tarafından Vallegrande kasabasında bir ahırda çekilmişti. Ceset bir sedyeye, sedye de beton bir çeşme yalağının üstüne yerleştirilmişti (1,2).
İşte basına gösterilen ve John Berger tarafından Rembrandt'ın 'Dr. Tulp'un Anatomi Dersi' isimli tablosuyla karşılaştırılan fotoğrafı burada çekildi (2). Daha sonra ceset, Che ile aynı çatışmada ölen altı arkadaşının cesediyle birlikte ortadan kayboldu. Yıllar sonra 28 Haziran 1997'de Kübalı bir araştırma grubu uzun çalışmaların ardından Che Guevara ve altı yoldaşının kalıntılarını Vallegrande'de askeri bir uçak pistinin altında bulundu. Cesedin elleri yoktu.
Muhtemelen daha sonra teşhis edilebilsin diye elleri kesilmişti. Bu hala onların Che'nin cesedinden bile korktuklarının bir ifadesiydi. 10 ekimde yayınlanan fotoğrafta amaç bir efsaneye son vermekti. Halbuki bilmiyorlardı diğer efsaneler gibi oda yaşayacaktı. Ona ithafen yazılan sayısız şiirlerden birinde, İngiliz Christopher Logue şöyle diyordu (3):
Aralık
Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar.
Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum:
CHE YAŞIYOR!"
1632 yılında "Işığın ressamı Rembrandt" bir cesed üzerinde anatomi dersi veren Dr. Nicolaes Tulp'ı resmetmişti. Resmin ismi "Dr.Nicolaes Tulp'un Anatomi Dersi"dir. Resim, Amsterdam'ın meşhur cerrahı ve anatomisti Dr. Tulp tarafından ısmarlanmıştı. Rembrandt, bu meşhur resmini yaptığında henüz 26 yaşında, Dr. Tulp ise 39 yaşındaydı. Bu ısmarlama resimdeki 7 kişiden sadece ikisi doktor, diğerleri Amsterdam'lı zengin burjuvalardı. Ceset silahlı soygundan hüküm giyip asılan Aris Kindt'e ait. Dr. Tulp'un kafasında toplumdaki seçkin yerini simgeleyen şapkası vardır. Kadavranın bedeninden yayılan çiğ ışık rengi dikkat çekicidir. Resmin gerçek bir anatomi dersi olmadığı açıktır. Karın ne göğüs bölgesi açılmamıştır. Sadece kolu dirsekle bilek arasındaki bölümü kesilmiştir. Çünkü resim ısmarlamadır, karın açılırsa organlar çabuk çürüyeceğinden istenilen resim bitirilemeyebilinir. Dr.Tulp, sağ elindeki forsepsle kasın bir bölümünü kaldırmaktadır. Bu tuttuğu yapılar flexor digitorum superfacialis'tir. Niye bir işaret sopasıyla göstermemiştir, forsepsle kaldırmıştır? Bu sorunun cevabı Dr.Tulp'un sol elindedir. Tuttuğu yapılar sol elin şeklini vermektedir. Öndeki iki kişi yani hekimlerden soldaki büyük bir dikkatle kadavranın ön koluna bakarken sağdaki ise gözlerini Dr.Tulp'un sol eline dikmiştir (4).
Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, 40 yıl önce vurularak öldürülen devrimci Ernesto 'Che' Guevara'nın ölümünün ardından yazdığı yazıda, Rembrandt'ın söz konusu resmi ve Che'nin Vallegrande köyündeki ölümünün ardından 'sergilenirken' çekilmiş olan fotoğrafı arasındaki ilginç benzerliğe dikkat çekerken, bir yandan da aslında bunun şaşılacak bir şey olmadığının altını çizer (2). Çünkü her ikisi de bir ölüyü temsil eder ve nesnel olarak inceleme yapılırken çekilmiş ya da resmedilmiştir. Profesörün yerini muhtemelen kurşun deliklerinin yerini gösteren albay almıştır. Albay'da profesör gibi en sağdadırlar. Albay'ın solundaki iki kişi kadavrayı profesörün solunda, en yakınında duran iki doktor gibi, yoğun ama duygusuz bir ifadeyle seyrediyorlar. Rembrandt'ın tablosunda daha çok kişinin olduğu doğru olmakla birlikte her iki cesedin yukarıdan kendisine bakan kişilerle ilişkisi açısında yerleştirilişi açısından birbirine çok benziyor. Bunun da benzemesi normaldir. Çünkü her ikisinde de resmi olarak veya nesnel olarak incelenmekte olan cesedi sergilemek amaçlanmıştır. Bundan öte her iki resimde ölü ile ders vermeyi amaçlar. Biri tıbbın ilerlemesi için, diğeri siyasal bir uyarı olarak.
Başka bir resim ve başka bir fotoğrafı birlikte yeniden değerlendirelim. Resim Mantegna'nın "Ölü İsa" tablosu, fotoğraf ise Eugene Smith'in "The Wake" fotoğrafıdır. Bu resim ve fotoğraflarda ortak olan öğeler çoktur. Ölen kişilerin duruşu ve onlara bakan gözlerdeki endişe aynıdır. "Ölü İsa" tablosunda yaslı kadınlar resmin sağ tarafındadır. Eugene Smith'in "The Wake" isimli fotoğrafında ise sol tarafında yüzlerindeki ifadeden oldukça üzgün olan yaslı kadınlar görürüz. Eugene Smith'in fotoğrafında ışık yine tüm yüzleri aydınlatmaktadır. Işığın geliş yönü ve konumu her ikisinde de ölüye saygının son ifadesi olarak öbür dünyada ışığın kutsallığını ifade eder tarzda ölünün yüzünde yoğunlaşmıştır. Diğer fotoğraf ve resimlerdeki gibi parmaklar bükülmüş ancak eller üst üste konmuştur.
John Berger, Che'nin fotoğrafının kendisine Mantegna'nın "Ölü İsa" tablosunu düşündürttüğünü belirtir (2). Beden, bu kez aynı yükseklikten, ancak yandan değil ayaklardan görülmektedir. Eller aynı yere yerleştirilmiş, parmaklar bükülmüştür. Bedenin alt kısmındaki örtü, tıpkı Che Guevara'nın kanla ıslanmış, düğmeleri açık, haki pantolonu gibi durmaktadır. Baş aynı açı ile kaldırılmış, ağız aynı ifadesizlikle görülmekte. İsa'nın gözleri açık, yanında yasını tutan iki kişi var. Guevara'nın gözleri açık, çünkü yasını tutan yok. Berger, Che'nin fotoğrafına daha sonra tekrar baktığında Mantegna'nın resminde ki İsa'nın yerine Che'yi gördüğünü belirtir o tabloda. Çünkü bazı durumlarda bir insanın ölümündeki trajedinin, onun tüm yaşamının anlamını tamamlaması ve örneklemesi olduğunu ve bunun bir duygu çakışması olduğunu belirtir. Elif Vargı, post-mortem fotoğrafların ölüyü hatırlama amacıyla çekilmiş olsalar da, aslında bu fotoğrafların ölümün inkarının arzulanması olarak da okunabileceğini belirtir (5). Che'nin fotoğrafı veya Mantegna'nın tablosu bu düşünceyle uzlaşır. Her ikisinde de aslında bir ölümsüzlük resmedilmektedir.
Berger, önemli olanın, fotoğrafın temsil ettiğinden çok, dünyanın durumuna katlanamayarak kendi yolunu çizen Che Guevara'nın tasarlanarak seçilmiş ölümü olduğunu söylüyor. "Tasarlanan ölümü, ona, dünyayı değiştirmenin zorunluluğunu gösterdi. Tasarlanan ölümünün verdiği hak sayesinde, bir insan için zorunlu onurla yaşamayı başarabildi," diyor İngiliz yazar. "Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, eğer savaş sloganlarımızı başka bir kulak duyacak, silâhlarımızı kullanmak için bir başka el uzanacaksa ve başkaları, makineli tüfeğin kesik güçlü ezgisiyle, yeni savaş ve zafer sloganlarıyla ağıtlar yakmaya hazırsa, hoş geldi," diyen de Guevara değil miydi zaten? O ne yaptığının fazlasıyla farkında olan bir insandı.
John Berger gibi fotoğraf sanatıyla ilgilenmiş, bu konuda (da) derinleşerek düşünce üretmiş yazarlardan biri olan Susan Sontag, ölümünden sonra "Che'nin ilham verici güzel bir masala dönüşmesine izin vermememiz gerektiğini" söylemişti. "Onun eşsizliğini vurgulamak, onu çağdaş dünyanın tartışmalı bir siması olarak görmek çok daha iyidir" (3). Ancak, zaman içinde Sontag'ın söyledikleri gerçekleşemedi ve Che bir tür efsanevi masala dönüştü.
John Berger, bu fotoğrafın bir an'ı gösterdiğini belirtir. Ancak bu an'ın Che'nin yapay olarak korunan cesedinin, salt bir gösteri nesnesine dönüştüğü andır. Fotoğraf, dehşet göstergesi veya devrimin sözde saçmalığını belirtmek için sergilenmiştir. Ancak fotoğraf, amaç gereği o kadar aşıyor ki burada sergileyenlerin aksine yarattığı etkinin bu kadar güçlü olmasına neden oluyordu.
Yine bir 11 Eylül'de (1973) Şili'de Allende'yi bir darbe ile deviren Pinochet cuntası ülkede tam bir faşizm rüzgarı estirir. Tüm ileri düşünceli aydın ve solcular içeri alınır. İşkence yapılır veya öldürülür. Şilili folk şarkıcısı ve müzisyen Victor Jara'da Santiagoda "Estadio" stadyumunda işkence görenlerdendir. Bir daha gitar çalmasın diye parmakları kırılır (Che'nin de öldürüldükten sonra elleri kesilmiştir). Victor Jara, işkence gördükten sonra öldürülür. Ölümünün 30. yılında öldürüldüğü stadyuma kendi ismi "Estadio Victor Jara" adı verilir. Che için yazdığı ve söylediği şarkı ise şöyledir (6).
ZAMBA DEL CHE
Bu sambayı söyleyerek geliyorum,
özgürlüğün adımlarıyla.
gerillayı öldürdüler
Komutan Che Guevera'yı.
Ormanlar, çayırlar ve dağlar,
ya özgür vatan ya ölüm! yazgısıydı bu onun.
İnsan haklarını çiğniyorlar
sayısız ülkede,
Latin Amerika'da ise
her gün, pazar, pazartesi, salı.
Üzerimize askerleri salıyorlar,
halkı ezmek için.
diktatörler ve katiller,
goriller ve generaller.
Köylüyü sömürüyorlar,
madenciyi ve işçiyi,
ne yıkıcı bir yazgı,
açlık, yoksulluk ve acı.
Bolivar yolu gösterdi,
ve Che peşinden yürüdü,
halkımızı kurtarmaya
sömürücülerin iktidarından.
Küba'ya onurunu kazandırdı
özgür bir ulus olmanın,
Bolivya ise,
ağlıyor kurban edilen yaşamına.
Aziz Ernesto de la higuera,
Köylüler böyle diyor ona,
Ormanlar, çayırlar ve dağlar,
ya özgür vatan ya ölüm! yazgısıydı bu onun.
Bu iki fotoğraf ve iki resim sanatta benzeşimlerin örneğini oluşturması nedeniyle ilginçtir. Günümüzde farklı sanatların birbirini desteklemesi çağdaş sanat anlayışının bir devamı gibi görülmekte ve desteklenmektedir.
Görsel etki açıdan baktığımızda fotoğrafın etkisi bir tablodan çok farklı olacaktır. Her iki fotoğraf, ölümün çıplak gerçeğini beynimize kazırken, resimler veya tablolar insanların gördükleri şeyleri nasıl gördükleriyle ve konusunun çağrıştırdığı süreçlerle ilgili olarak elimizdeki hayali kanıtlardır. Fotoğraflar anlamını kendimizin tamamlayacağı imgeler topluluğudur. Her iki fotoğrafın anlamını herkes kendi içindeki değerlere göre yeniden tanımlayacaktır.
KAYNAKLAR:
1-Wikipedia. Ernesto CHE Guevara.
tr.wikipedia.org/wiki/Ernesto_Che_Guevara
2-John BERGER: O Ana Adanmış: Metis Yayınları. 2007. Sayfa 127-132
3-Hilmi TEZGÖR: Fotoğraftaki Masal. Radikal Gazetesi. 2 Ekim 2007
4-Ali İhsan ÖKTEN: Tıp, Hekimlik ve Sanat. Türk Nöroşirürji Derneği Bülteni. No: 28, 2008 sayfa 38-41
5-Elif VARGI: Post-Mortem Fotoğraf Üzerine: Fotoğraf Öldürür mü, Yaşatır mı? 20
6-Victor Jara. Zamba Del Che. siir.gen.tr/siir/v/victor_jara/zamba_del_che
Senfoni, orkestra için bestelenmiş uzun müzik parçasıdır. Senfoni sözcüğü Yunanca'da "bir arada uyumlu sesler çıkarmak" anlamına gelen symphonia sözcüğünden türetilmiş, dilimize Fransızca symphonie sözcüğünden geçmiştir. Sinfonia sözcüğü ilk kez İtalya' da, çalgı için bestelenmiş parçaları tanımlamakta kullanıldı; 17. yüzyıl başlarında kantat, oratoryo ve operalarda orkestra tarafından çalınan giriş parçasının adı oldu. Jacopo Peri, Claudio Monteverdi ve Fransız asıllı İtalyan besteci Jean-Baptiste Lully operalarında kusursuz güzellikteki uvertür ve ara müziği parçalarıyla klasik senfoninin temellerini hazırladılar. Çok sevilen bu müzik parçaları sonradan bağımsız konser parçaları olarak çalınmaya başlandı. 18. yüzyılın başlarında Antonio Vivaldi konçertolanyla senfoninin ilk örneklerini verdi. 18. yüzyılda Almanya'da Mannheim'de Johann Stamitz ve onun çevresinde toplanan besteciler üç bölümlü senfoniye üç zamanlı bir dans müziği olan menuet'i eklediler. Ayrıca crescendo ve decrescendo (ses şiddetinin giderek yükselmesi ve alçalması) gibi öğelerden yararlanarak senfoniyi klasik anlayışa en yakın biçimine kavuşturdular. Senfoni aynı yüzyılın sonlarına doğru, Viyana Klasikleri olarak anılan Franz Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig van Beethoven'in besteleriyle klasik biçimine ulaştı.
Senfoninin yapısı sonata benzer. Tek fark, sonatın solo çalgılar için, senfoninin orkestra için yazılmış olmasıdır. Haydn, Mozart ve Beethoven senfoniyi dört bölümlük klasik biçimine kavuşturdular. İki tondan oluşan giriş bölümü genellikle basit temalar ve az sayıda nota içerir. Bunu, temaların ayrıntılı biçimde ve dönüşümlü olarak işlenip geliştirildiği, çoğu kez sonat biçiminde yazılmış gelişme bölümü izler. Bu bölüm ağır tempoludur. Üçüncü bölüm menuet biçimindedir. Dördüncü ve son bölüm sonat biçiminde olmakla birlikte, neşeli ve hızlı temposuyla daha çok rondo'ya yakındır. Beethoven senfonilerinde menuet yerine, gene canlı ve neşeli bir ritmi olan scherzo'yu (skertso) kullanmıştır.
Senfoninin Gelişmesi
"Senfoninin babası" olarak tanınan Haydn 1809'da öldüğünde, ardında 108 senfoni bıraktı. Bestecinin en ünlü senfonileri Londra, Oxford, Saat, Süpriz ve Veda'du. Bestelerinin kusursuzluğuyla tanınan Mozart'ın 41 senfonisinden en güzel son üç tanesi Mi Bemol Majör, Sol Minör ve Jupiter adıyla da bilinen Do Majör senfonileridir. Haydn ve Mozart, senfonilerinde uyum, kıvraklık ve dramatik kurgu gibi öğeleri büyük bir ustalıkla birleştirerek orkestraya uyguladılar. Duygulardan çok kulağa seslenen bu senfoniler küçük orkestralar için bestelenmişti.
Beethoven ise klasik senfoni anlayışına bağlı kalmakla birlikte onu genişletti, bölümlerin sırasını değiştirdi ve orkestraya üflemeli çalgıları ekledi. Klasik dönemi Romantik döneme bağlayan Beethoven, senfonilerinde o zamana kadar müzikle anlatılabileceği akla gelmeyen duyguları, olağanüstü bir duyarlılık ve coşkuyla iletmeyi başardı. Sanatçının dokuz senfonisi içinde Eroica (Kahramanlık) Senfonisi olarak da bilinen Üçüncü Senfoni, kırların ve doğanın güzelliğini anlatan Pastoral Senfoni ya da Altıncı Senfoni ve tüm insanlığa seslenen büyük bir koronun yer aldığı Dokuzuncu Senfoni en sevilenleridir.
19. yüzyılda birçok besteci Beethoven'den etkilenerek onun bağımsız ve özgür üslubunu benimsedi. Schubert'in dokuz senfonisi, Beethoven'in senfonileriyle aynı dönemde yazılmıştır. Bununla birlikte Sekizinci Senfoni olarak bilinen Sı Minör Senfoni (Bitmemiş Senfoni) yalnızca iki bölümden oluşmaktadır.
Fransız besteci Hector Berlioz, Fantastik Senfoni adlı yapıtında kendi yaşamından bir kesiti müzikle anlatarak yeni bir senfoni üslubu yarattı. Felix Mendelssohn, İskoçya ve İtalya'ya yaptığı gezilerin ardından İskoç Senfonisi ve İtalyan Senfonisini, Franz Liszt erkek seslerinden oluşan bir koronun bulunduğu Faust Senfonisi'yle, kadın seslerinden oluşan bir koronun bulunduğu Dante Senfonisini yazdı. Robert Schumann ve Johannes Brahms dörder senfoni bestelediler. Özellikle Brahms, Beethoven'in geliştirdiği biçime bağlı kaldı. Anton Bruckner güçlü temaları işlediği senfonilerini görkemli bir sonla bitirirken, 20. yüzyılın önde gelen bestecilerinden Gustav Mahler büyük bir orkestra gerektiren senfonilerinde solo ya da koro halinde insan sesine yer veriyordu.
Rusya'da senfoninin en güzel örneklerini Peter İliç Çaykovski verdi. Çaykovski'nin altı senfonisinden, Patetik olarak da bilinen Si Minör Altıncı Senfoni alışılmamış bir biçimde hüzünlü, yumuşak ve yavaş bir bölümle son bulur. Çek besteci Antonı'n Dvofâk'ın dokuz senfonisinden en çok tanınanı, sanatçının ABD gezileri sırasında Siyahlar'ca kilise ayinlerinde söylenen ilahilerden esinlenerek yazdığı, Yenidünyadan olarak da bilinen Dokuzuncu Senfonidir. Yedi güçlü senfonisiyle senfoninin yapısına önemli değişiklikler getiren bir başka müzikçi de Finlandiyalı besteci Jean Sibelius'tur. 20. yüzyıl İngiliz bestecileri arasında en çok tanınan Sir Edward Elgar'ın iki senfonisi vardır. Senfonilerinde koroya geniş yer veren Vaughan Williams'in Deniz Senfonisinde koro her bölümde yer alır. Benjamin Britten ise İlkbahar Senfonisinde hem yetişkin, hem de çocuk korosu kullanır. 20. yüzyılın önde gelen SSCB'li bestecilerinden Dmitri Şostakoviç Leningrad Senfonisi olarak da bilinen Yedinci Senfoni de içinde olmak üzere 15 senfoni yazmıştır. ABD'de senfonileriyle tanınan en önemli besteciler Roy Harris, Elliot Carter ve Aaron Copland'dır.
Senfoni yaklaşık 200 yıldır köklü değişiklikler geçirmiş ve önemli ölçüde gelişmiştir. Bestecinin duygu ve düşüncelerini en etkili biçimde dile getirmesine olanak veren bir yapısı vardır. Senfoninin anlatım zenginliğini oluşturan başlıca öğeler armoni, melodi, ritim ve tonalitedir.
Fotoğrafa neden resim deriz? Oysa ki resimde fotoğrafta iki görsel sanat ürünü ancak birbirinden çok farklı şeylerdir.
Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre FOTOĞRAF, Fransızca kökenli "photographe" kelimesinden Türkçe'ye geçmiş. Anlamı:
1-Görüntüyü, ışığa karşı duyarlıklı cam, kağıt vb. bir yüzey üzerinde özel makine ile tespit etme yöntemi.
2-Bu yöntemle aktarılarak çoğaltılan resim, foto.
Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre RESİM, Arapça kökenli "resm" kelimesinden Türkçe'ye geçmiş. Anlamı:
1-Varlıkların, doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça gibi araçlarla kağıt, bez vb. gibi üzerinde yapılan biçimleri.
2-Bunu yapmak için gerekli yöntemleri öğreten sanat.
3-Fotoğraf
TDK'nun bile fotoğrafa resim demesi halk arasındaki kullanım alışkanlığından veya edebiyatçılarımızın uzun bir süre eserlerinde ısrarla fotoğrafa resim demesinden olsa gerek. Bu çoğumuz içinde geçerlidir. Ciddi anlamda fotoğrafla ilgilenene kadar fotoğrafa resim derdik.
Fotoğrafa resim denmesinin nedenini belki geçmişte aramalıyız. Fotoğraf henüz gelişimini tamamlamadan 1850'li yıllarda, bazıları onun güçlü bir ileti ve anlatım aracı olacağını sezinlemiştir. "Doğrudan fotoğraf" ekolünün savunucuları arasında olan ve daha sonra birkaç kez görüş değiştiren, ilk fotoğraf kuramcıları arasında yer alan, "Naturalist Fotoğraf" kavramının yaratıcısı Peter Henry Emerson, Pictorializm veya Pictorial fotoğrafçılık (RESİMSİ FOTOĞRAF) akımının öncülerindendir. Alfred Stieglitz de bu tarzda uzun yıllar fotoğraf çalışması yapmıştır. Edward Weston'ında kısa bir süre de olsa aynı tür uygulamaları vardır. Ancak her ikisi de daha sonra bu tarzın fotoğraftan çok resme benzediğini savunarak doğrudan fotoğrafa yönelmişlerdir. Yine 1850'li yıllarda rötuşlu fotoğrafların yaygınlaşması ile fotoğrafçıların yanında rötuşçular ve ressamlar çalışmaya başlamıştır. Bu kişiler fotoğraf üzerinde oynamalar yaparak fotoğrafı resme biraz daha yaklaştırmıştır.
Bu fotoğrafa resim dememizi ne kadar etkilemiştir, bilemiyorum. Veya diğer ülkelerde böyle bir sözcük veya kavram karışıklığı var mı onu da bilemiyorum. Biz kendi sınırlarımız içine dönersek bu konuda AYDIN OY, 1974 yılında şöyle yazmış.
"Dilimizde fotoğrafın adı, çoğu kez "resim" oldu. Eski bir geleneğin sözcüğü, tekniğin yeni sözcüğüne kafa tuttu. Günlük dilimizdeki bu kullanış, edebiyatımıza da geçmiş ve konusu fotoğrafla ilgili olan şiirlerin çoğunda fotoğraf yerine resim denmişti. Edebiyatımızda fotoğrafla şiirin arkadaşlığı 120-130 yıl öncesinden başlar"
Bir resmin veya fotoğrafın karşısında duygulanma dalgaları ilk olarak Tevfik Fikret'te belirir. Tevfik Fikret hem ressamdır hem şair. "Resmin Karşısında" adlı şiirinde, evladını kaybetmiş bir babanın halini ve onunla ilgili, kendi duygularını dile getirir. Şiire konu olan oğlu Nijad'ın ölümü üzerine yas tutan Recaizade Mahmud Ekrem'in fotoğrafıdır. Peyami Safa'nın "Fotoğraf ve Resim" başlıklı denemesinde fotoğraf-resim ilişkisini şöyle anlatır; "Fotoğraf fotoğraftır. Doğrunun emrinde çalışır. Bütün güzelliği doğruluğundan gelir. Resimde resimdir. Güzelin emrinde çalışır. Bütün doğruluğu insan ruhu ile eşya arasındaki münasebetin neticelerini tespit etmesinden gelir." Aydın Oy, bir yazısında M.Akif Ersoy, Z.Osman Saba, M.Cevdet Anday gibi birçok edebiyatçının fotoğraftan esinlenerek eserler yazdığını belirtmiştir.
Bu durumda fotoğrafa resim denmesinin de 120-130 yıllık bir geçmişi olabileceğini tahmin edebiliriz. Bunca sürenin alışkanlığını da bir anda söküp atmak kolay olmasa gerek. Ancak günümüzde edebiyat eserlerinde fotoğraf kelimesinin daha ağırlıklı olarak daha bilinçli olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Yazın dünyasında şiir ve fotoğraf oldukça yakın bir ilişki içindedir. Şairin sözcük kalıplarına döktüğü imgelem gücü fotoğrafın görsel çarpıcılığında yaratılan büyülü sevginin gizem yükünü katlamaktadır. Enis Batur, Bordeaux Seyahatnamesi adlı kitabının "Fotoğraf Denemek" başlıklı bölümünde çektiği siyah-beyaz ve renkli fotoğraflardan bahseder.
Fotoğrafa resim denmesinde bir diğer neden fotoğraf kelimesinden ziyade resim kelimesinin insanlara daha kullanışlı gelmesindendir. Çünkü insanlarımız özellikle çektirdikleri vesikalık fotoğraflara resim deme alışkanlığındadır. Bir de insanların kart üzerindeki kendilerinin, yakınlarının veya arkadaşlarının görüntülerine resim demeleri onlara daha yakın gelmiş olabilir. Bu durum edebiyatımızda da böyle yerleşmiştir. Hatta aynı eser içinde hem fotoğraf hem resim sözcüklerini görebiliriz. Bu gibi nedenlerle edebiyatında katkısıyla fotoğrafa resim demeye devam ediyoruz.
Birde fotoğrafı hem sanat hem de zanaat olarak kabul edersek konuya biraz daha açıklık getirmiş olabiliriz. Diğer sanat dallarında bir resimci, sinema dükkanı veya heykeltıraş market yoktur. Fotoğrafta ise fotoğraf market, fotoğraf dükkanı veya fotoğrafçı gibi meslekler vardır. Durum böyle olunca bunun topluma yansımasını düşündüğümüzde fotoğrafa resim denmesini normal karşılayabiliriz.
Bir söyleşisinde Ara Güler'in fotoğrafa ısrarla resim demesi ve sonunda neden resim diyorsunuza yanıtı; "Fotoğraf ile resim kelimeleri aynı anlamdadır. Fotoğraf yerine resim kelimesi de kullanılabilir zira 'resmetmek' fotoğraf çekmekten gelmektedir."
Fotoğrafın sanat olup olmadığı ve fotoğraf-resim arasındaki yüzyıllık tartışmaları fotoğrafın yaratıcılık konusundaki ilk kuramcısı Laszlo Moholy-Nagy, doğru bir yere yerleştirir. Fotoğrafın diğer grafik sanatlar arasında yerini sağlamlaştıran Moholy'e göre; "Sanatçılarla fotoğrafçıların sürekli tartıştıkları, fotoğrafın sanat olup, olmadığı sorusu yanlış bir sorudur. Fotoğrafın resmin yerini alması söz konusu değildir, önemli olan bugünün resim anlayışıyla fotoğrafın nasıl bir ilişki içinde olduğunu belirlemek ve sanayi devrimi sonucunda oluşan yeni tekniklerin optik yaratımda yeni biçimlerin doğmasına nasıl katkıda bulunduğunu göstermektir. O güne kadar fotoğraf konusunda yapılan yorumlar, resim alanındaki estetik ve felsefi kavramlara dayanıyordu. Oysa fotoğrafın kendi yasalarının incelenmesi, ışığın kendi başına biçimler yarattığının bilinmesi gerekirdi. Fotoğrafın kendi yasalarını belirlemesi ile sanat eleştirmenlerinin görüşlerine karşı bağımsızlığını ilan etti. Böylece fotoğraf sayesinde insanlık, çevresini ve kendi varoluşunu yepyeni gözlerle görmeye başlamıştır."
Man Ray ise fotoğraf-resim arasındaki soruna kendince şöyle bir yorumda bulunur. "Fotoğrafını çekemediğim şeylerin resmini yaparım, resmini yapamadığım şeylerinse fotoğrafını çekerim".
Celal Soycan ise "VE FOTOĞRAF . VE RESİM" şiirinde Ara Güler ve Lazslo Moholy-Nagy'e nazire yaparcasına fotoğraf ve resmi doğru yerlere yerleştirir.
VE FOTOĞRAF. VE RESİM
fotoğraf: dondurulmuş andır
resim: akan zamandır
fotoğraf: tanıktır
resim: yargıçtır
fotoğraf: herkesle konuşur
resim: kendine bile susar
fotoğraf: merhaba der
resim: dua eder
fotoğraf: ele gelir
resim: ele geçirir
fotoğraf: göldür
resim: çöldür
fotoğraf: uçurtmadır
resim: uçurumdur
fotoğraf: susarken çığlık atar
resim: çığlık atarken susar
fotoğraf: hatırlatır
resim: düşündürür
fotoğraf: bakıştır, gözdür
resim: dokunuştur, sözdür
fotoğraf: kendini sonlar
resim: kendini sollar
fotoğraf: düştür, enine yürür
resim: düşüştür, dikine yürür
fotoğraf: anar
resim: kanar
fotoğraf: nesneden insanadır
resim: insandan insanadır
fotoğraf: tülden bakar
resim: külden bakar
fotoğraf: saatin sesidir
resim: zamanın nefesidir
fotoğraf: gerçeğin düşüdür
resim: düşün gerçeğidir
fotoğraf: anlam kurar
resim: anlam kırar
fotoğraf: görüntünün donma noktasıdır
resim: görüntünün erime noktasıdır
fotoğraf: çocuğun uyku halidir
resim: uykunun çocuk halidir
fotoğraf: noktadır
resim: üç noktadır
Artık fotoğrafın içine Photoshop'da girdiğine göre (Türkçeye çevirirsek aydınlık oda, ışık veya fotoğraf dükkanı) bazı fotoğrafları resimden ayırt etmek mümkün olmuyor. Gerçi önceden beri var olan ışıkla boyama, fotoğraf boyama veya fotoğraf üzerine olan diğer tekniklerde bir tür fotoğrafı resimselleştirmek değil midir? Veya karanlık odada da bunlar yapılmıyor muydu? Evet diyebiliriz. Ancak insanın karanlıkta yürümesi nasıl zorsa karanlık odada yapacağı şeyler de sınırlı olabilir. Aydınlığa geçen insanın veya ışığı gören insanın yaratıcılığı artar. Teknik, sanata can suyu katan, yaratıcılığı biçimlendiren, yapıtla bütünleştiren bir uygulama olduğuna göre gelişen teknoloji veya tekniğe de karşı çıkmanın anlamı yoktur.
Sonuç olarak konuya sanatsal ve kültürel anlamda bakılırsa, "fotoğraf" yerine "resim" demek, yapılan işi bir anlamda tam olarak yerine koymamak veya karıştırmaktır. Her iki sözcüğün birbirinin yerine kullanılması kavram karmaşasına yol açmıştır. Bu duruma sanatçıların, edebiyatçıların veya toplumun genel olarak bütünün sanata, kültüre ve edebiyata bakış açılarındaki yanlışlıklarının bir yansıması olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
"Sizlerin avangardı biz sanatçılarız (...) en etkilisi ve hızlısı sanatın gücüdür: İnsanlar arasında yeni fikirler yaymak istediğimizde; onları biz tuvale veya mermere nakşederiz (...) toplum üzerinde yapıcı bir iktidara sahip olmak, gerçek bir rahiplik görevi yürütmek ve sağlam adımlarla zihnin bütün melekelerinin önüne düşmek; işte sanatın muhteşem kaderi..."
Saint-Simon
"Avangard gerçekte, modernitenin berisindeki varsayımları soruşturan son derece sorumlu, zahmetli, sebat isteyen bir mesaidir."
Lyotard
Avangard teriminin anlamı tam olarak öncü, önde giden olarak açıklanabilir. Askeri bir metafordan gelir ve orduda önde giden birlik, birliğin öncü kolunu tanımlamak için kullanılırdı. 1830'lu ve 1840'lı yıllarda siyaset diline girdi ve köklü dönüşümlerin bayraktarları anlamında kullanılmaya başladı. 'Avangard' terimi, sanata verilen öncü rolü ifade etmek için ilk kez sosyalist Saint-Simon ve onun cemaati tarafından kullanıldı. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, özellikle 20. yüzyılın başında ortaya çıkan, alışılmış anlatım biçimlerini dışlayıp yeni bir sanatsal dil oluşturmak peşinde olan sanatçılar ve sanat akımlarını tanımlamak için kullanılmaktadır. Aynı zamanda toplumsal, siyasal ve kültürel anlamdaki değişimlerin farkında olan ve buna taraf olan sanatçı tipi için de avangard terimi kullanılmaktadır. Peter Burger'e göre avangard, sanatın kurumlaşmasına karşı bir saldırıdır. Hedefi sanat kurumunu yok etmektir. Ancak sanat sonunda savaştığı kurumlara yenik düşmüştür. Avangard sanatçıların işleri sergilerde, müzelerde, istemedikleri kılıklarda piyasaya sürülmektedir.
Avangard sanatın temel özellikleri şöyledir:
1) Aktivizm: Eylem, dinamizm ve araştırma beğenisi/hazzı
2) Antagonizm: Sosyal düzen, gelenek ve geçmişe düşmanlık
3) Nihilizm: Aşırı davranış tarzı ve yıkıcılık
4) Agonizm: Romantik ıstırap, pathos, gerilim ve özveri
5) Fütürizm: Sanatın geleceğini tahmin etme ve öngörü
Varoluşçu Sanat - Varoluşçu Sanat Nedir - Varoluşçu Sanat Tarihi
Varoluşçuluk (bak. Varoluşçuluk), Kıta Avrupası'nda savaş-sonrası çağın en çok tutulan felsefesiydi. İnsan, kendisini destekleyip rehberlik edecek ve önceden var olan bir ahlaki ya da dinsel sisteme sahip olmasızın, tek başınaydı dünyada. Bir yandan mecburen varoluşun yalnızlığı, faydasızlığı ve saçmalığının farkına varırken, öbür yandan kendini tanımlama, kendini her eylemle yeniden yaratma özgürlüğünü tadıyordu. Savaştan hemen sonraki yılların ruh haline böylesi temalar çok iyi denk düşüyordu ve 1950'lerin sanatsal ve edebi gelişmelerini (St. Gremain-des-Pres'in moda olan gençlik kültürü, Beat Kuşağı'nın karşı kültürü ve İngiltere'nin "Kızgın Delikanlılar"ı) derinden etkilemekteydi.
2. Dünya Savaşı'nın direniş hareketi Rezistans'ın kahramanları olan Fransız yazarlar Jean-Paul Sartre (1905-1980) ile Albert Camus (1913-1960) savaş sonrası dönemin entelektüel kahramanlarının ikisiydi. Sartre, varoluşçu felsefesini ilk olarak 1943'te Paris'te işgal altında yayınlanan Varlık ve Hiçlik kitabında ortaya koyarken, onun savaştan sonraki yıllarda, "varoluşsal taarruz" denen çalışmalarda Fransız yazar Simone de Beauvoir (1908-1986) izleyecekti. Camus, Sartre, De Beauvoir ve Jean Genet'in (1910-1986) kitapları, oyunları ve makaleleri sel gibi yağıyor, savaşın hüsranını yaşamış insanlara ilaç gibi geliyordu. De Beauvoir'in 1965'te belirttiği gibi, varoluşçuluk insanları "insani vakarlarını hala korurken dehşeti ve saçmalığı karşılayacak, belli bir mutlak davadan vazgeçmelerine gerek olmadan geçiş dönemindeki koşullarını kabul ettirmeye yatkın" görünmekteydi. Voroluşçuluk, sanatlara, özellikle edebiyat ve görsel sanata rengini çabuk katan bir felsefeydi. Dönemin yazarları -Andre Malraux (1901-1976), Maurice Merleau-Ponty (1908-1961), Francis Ponge (1899-1988), Samuel Beckett (1906-1989) ve diğerleri- ile sanatçıları arasında çok yakın bağlar söz konusuydu. Varoluşçuluğun dili (sahicilik, kaygı, yabancılaşma, saçmalık, tiksinme, dönüşüm, başkalaşım, endişe, özgürlük) sanat eleştirisinin de dili haline gelirken, yazarlar bu sözcükleri çalışmalarının yüz yüze olduğu deneyime aktarıyorlardı. Sartre ve diğerlerine göre, durmadan yeni ifade biçimleri arayan biri gözüyle bakılan sanatçı, insanın varoluşsal perişanlığını da sürekli olarak kayda geçirmekteydi.
Sanat eserlerine varoluşsal havası katan şey üslup değil, ruh hali ve düşüncedir. Soyut Ekspresyonistlerin, İnformel ve CoBrA sanatçılarının, Fransız Homme-Temoin (tanık olarak insan) grubunun, İngiliz Kitchen Sink Okulu'nun ve Amerikan Beatlerinin hepsi, varoluşsal, soyut ve figüratif çizgide sayılmaktadır. Kolayca bir gruba yerleştirilemeyecek pek çok sanatçı için de aynısı söylenebilir:
* Fransız Jean Fautrier (1898-1964)
* Germaine Richier (1904-1959)
* Francis Gruber (1912-1948)
* İsviçreli Alberto Giacometti (1901-1966)
* Hollandalı Bram Van Velde (1895-1981)
* İngiliz Francis Bacon (1909-1992
* Lucien Freud (1922 doğumlu)
Fautrier'nin en ünlü resim ve heykel serileri Hostages, sanatçı savaş sırasında Paris'ini eteklerinde, civardaki ormanda Nazilerin işkence edip öldürdüğü esirlerin çığlıklarını duyabildiği bir akıl hastanesinde saklanmaktayken yapılmıştı: zaten bu yıpratıcı deneyimin izleri eserlerine doğrudan yansıyordu.
Onun katmanlı ve çentikli yüzeyleriyle malzemelerle oynaması, kesilmiş, budanmış uzuvlarıyla bozulmuş tenin görüntüsünü öne çıkarmaktaydı. Şiddetin böyle açıkça gösterildiği resimlerine rağmen Fautrier, insan figürünü tamamen silmeye de yanaşmıyordu. Figurasyonla soyutlamayı harmanlayan resimleri, hem kurbanların insan olan kökenini hem de toplu mezarlarda bulunan isimsiz kurbanların soyut niteliğini yansıtmaktaydı; ayrıca, başlarına gelen vahşetleri kayda geçirmenin yanı sıra kurbanların anısını yad etmeye yönelik takıntılı bir istek söz konusuydu. Hostages çalışmaları 1945'te Paris'te Galerie Rene Drouin"de ilk defa sergilendiğinde oldukça gürültü koparmıştı. Resimler sıkı raflara asılmıştı ve toplu katliamları simgeliyordu: pek çoğu da onlara şaşırtıcı bir erotik cazibe katan tozyu pastel boyayla renklendirilmişti. Sergi katalogunu kaleme alan Malraux, bu seriyi "çağın acılarını, hem de trajik kırıntılarına kadar parçalayıp göstermeye ve onları sonsuzluk dünyasına katmaya yöneliklik girişi" olarak değerlendirmişti.
Fautrier gibi Richier de "sahiciliği"nden (varoluşsal düşüncenin anahtar kavramlarından biriydi bu) dolayı övülmekteydi ve heykelleri, savaşın dehşetini ya da insanın onu aşma gücünü yansıtan içerikleriyle ya ümitvar ya da karamsar bulunuyordu. Richier'in figürlerinin hatları silinebilir ya da yok sayılabilirdi, fakat hepsi hayatta kalmışlığın örnekleriydi, hayata dair belli bir vakar ve anlam taşıyorlardı.
Varoluşsal acı Richier'in eserlerinde belirginken, Ekspresyonizme bağlamında, Richier'in sanatsal dilinin şiddetinde ve Sürrealizmde, sanatçının eserlerinin ustalığında da görülebilmekteydi; kaldı ki, savaş sonrası dönemin ruh haline en uygun düşen de bütün bu özelliklerin bir araya toplanmasıydı.
Genet, Sartre ve Ponge gibi yazarların pek çoğunun gözünde, varoluşsal sanatçının arketipi, eski bir sürrealist olan Giacometti'ydi. Onun geniş açık mekânlarda kaybolmuş kırılgan figürleri ve aynı konuyu takıntılı biçimde defalarca işlemesi insanın yalnızlığı ve mücadelesinin, sürekli olarak baştan başlama ve başa dönme gerekliliğinin ifadesiydi. 1958'de Genet şöyle yazıyordu:
"Güzelliğin, her insanın kendi içinde taşıdığı o belli yaradan başkaca bir kökeni yoktur Giacometti'nin sanatı bence her varlıktaki, hatta her şeydeki bu gizli yarayı açığa çıkarmayı, böylece ona ışık tutulmasını sağlamayı hedefliyor."
Giacometti hakkında Sartre da yazmıştı. Nitekim, Giacometti'nin 1948'de New York'ta Pierre Matisse Gallery'de açtığı ilk savaş sonrası sergisi için kaleme aldığı "Mutlak Arayışı" başlıklı katalog metniyle, varoluşçu fikirlerin ABD'ye ve İngiltere'ye yayılmasına katkıda bulunmuştu.
Varoluşsal sefalet -ve varoluşçu sanatçı miti-, St.Germain-des-pres'in kafeleri, bodrum katları ve caz barlarındaki bilinçli gençlik tarafından benimsenince 1950'lerde moda halini almıştı. İçlerinde Bernard Buffet (1928-1999), Bernard Lorjou (1908-1986) ve Paul Rebeyrolle'nin (1926 doğumlu) bulunduğu Homme-Temoin grubunun sefaleti vurgulayan tarzı özellikle revaçtaydı.
Eleştirmen Jean Bouret'nin yazdığı 1948 manifestoları şöyleydi:
"Resim, tanıklık etmek için vardır ve hiçbir insan buna yabancı kalamaz".
Benimsenen üslup ise dramatik gerçekçilikti. Buffet'nin savaş sonrasının darlığı ve kederli günlerinde işlediği stilize doğrusal figürleri, kendisini bir gecede üne kavuşturmuş ve 1950'lerin en başarılı ressamları arasına sokmuştu. Varoluşçu fikirler 1950'lerde, esas olarak Sartre'ın Giacometti üstüne denemesinin okunmasıyla İngiltere'deki sanat eleştirisinin dili haline de gelmişti; İngiliz eleştirmen David Slyvester ve onun ilk önce Paris'te, daha sonra Londra'da yakınlaştığı, Bacon, Reg Butler ( 1913-1981), Eduardo Paolozzi (1924 doğumlu) ve William Turnbull (1922 doğumlu) gibi İngiliz sanatçılar çevresi bu deneyimi önemli bulmuşlardı. Bacon'ın resimlerinin teatralliği, şiddeti ve klostrofobik atmosferinden dolayı pek çok kişi onun en acılı varoluşçu sanatçı olduğunu iddia etmiştir. Benzer biçimde eleştirmen Herbert Read de, 1940'lara ilişkin hiper-gerçekçi portrelerinin kasvetli atmosferine bakarak Lucian Freud'un "Varoluşçuluğun Ingres"i olduğunu söyleyecekti.
1950'lerin sonlarında varoluşçuluk artık yaygın bir fenomendi. 1959'da birçok Avrupalı "varoluşçu" sanatçı New York'taki Modern Sanat Müzesi'nde Peter Selz'in küratörlüğünü üstlendiği bir sergide, soyut ekspresyonist Willem de Kooning gibi Amerikalı muadilleriyle bir araya gelmişlerdi. Serginin başlığı olan "İnsanın Yeni İmgeleri", görsel sanatı yorumlamanın entelektüel çerçevesi olarak varoluşçuluğun popülaritesini göstermekteydi. Ama 1960'lara gelindiğinde yabancılaşmak ve bireycileşme dejenere olarak egosantrizme dönmüş durumdaydı; sanatı başkalarıyla ve kendi ortamlarıyla paylaşarak yaşamanın yollarını arayan yeni bir kuşak varoluşçu dünya görüşüne meydan okumaktaydı artık.
Modern Çağda Sanat, Amy Dempsey, Çeviri: Osman Akınhay, Akbank Yayınları
Sadece duy istedim
En titrek yerinden yırtılmış bir sesi..
Nakaratı tarafından terkedilen bir şarkı gibi anlatabilmek seni ne zor şimdi bir bilsen..
Alfabenin sesli harflerinden yoksun...
Henüz adı konulmamış hikayelerim vardı benim..
İstanbul'â nazır..
Lâl tebessümlerimi düşürürken her sabah yüzümden
Mecazi anlamlarda yaşattığım bir çocuk vardı içimde
İnsan bazen kıyısında ve kuytusunda yaşıyor hayatı işte..
Muazzam bir hüznün; manzarasını taşır şimdi yüzüm..
Ellerimin arasından kayıp giden aşklara dair..
Lafı çok fazla uzatmadan yürek kırıklıklarım
Eğik gülüşlerimi alıp gitmeliyim buralardan
Kalp atışlarımın saçları dağınıkken biraz..
Farz etki bilincimin altında ezdiğim bir çok aşk'a..
Anlatım bozukluğuna uğramış bir çok duyguya sahibim..
Tutsaklığını yaşarken yüreğimde sen tarafından yaratılan devrimin.
İçimde yıldızları sönmüş bir geceyi kanatıyordum
Hali hazırda imarsız düşler kurduğum şehirlerim varken..
Yağmur düşürürken kirpiğinden gözyaşlarını..
Adına hayat dedikleri şeyin savruluşuna yakalanıyordum
Günahlarımı sırtlarken kambur kalmış yalanlarım
Mavisini yitirmiş gökyüzü ağıtlarını düşürüyordu yer yüzüne..
Umudu uykuya dalmış bir çocuğunun gözlerinde arama artık!
Rüzgarlar süpürdü çoktan masalları....
Cenazesi kaldırılırken amorti sevdaların...
Acılar saklanmaya çalıyordu insan içinde
Neden! diye sorma bana şimdi; böyle yaşanıyordu pinokyonun aşkı..