Hayat Neden Bu Kadar Sıkıcı ? Diyenlere..Akıcı Ve Sürükleyici Bir Anlatım İle..
"Bugün ne Yaptın ? " Hiiiç Aynı işte ne olsun ! Diyenlere, anlatacak bir çok şeyi olması için..
Şimdilerde insanlığın en büyük sorun bu Hayatın sıkıcı, monoton olması dışarıya dahi çıkmak istememek, gün ışığı görmemek Herşeyin aynı olması insanın canını sıkıyor elbet, bunaltıyor, depresyona sokuyor..
Sonuç; hayatı suçluyoruz, hayata soru soruyoruz neden bu kadar sıkıcı, neden herşey aynı diye ? Peki bu soruyu hiç kendimize sorduk mu ?
Bugün neler yaptınız ? Şu ana kadar yaptığın şeyleri bana bir anlatır mısın ? Peki ya dün ? İyi de anlattıklarının dün ile bugün arasında ki farkı yok ki ! Dün ne yaptıysan bugünde aynısını yapmışsın..İşden gelmişsin evine yorgun argın, yemeğini yemiş az dinlenmiş, bilgisayarın başına geçmişsin..Ya da okuldan gelmiş yemeğini yemiş az ders çalışmışsın tamam ! Tek değişiklik dünkü okudukların ile bugün kü okuduğun yazıtlar ! Peki dün neler okudun kaç tanesini hatırlıyorsun ?
Biliyorum bende böyle sorular sordukça sorunu iyice büyütüyorum ! Böyle düşünmeniz normal, ancak olayın esasî tarafı sorunu kendi kendimizin büyütmesi..Yani sorunun kendimiz olması.. Hayatında değişiklik yapmıyorsun hiç ! Demek istediğim şey, işini, okulunu, arkadaşlarını değiştirmek değil..Demek istediğim şey kendini değiştirmek.. Yani hayatı değiştirmek, çünkü hayattaki herkes senin için varoldu, onları lehine çevirmek senin elinde ! Demek istediğim şey, işten ya da okuldan eve geldikten sonra her zaman ki gibi olmaman, git yeni birşeyler üret ! Mesela bir spor kulubune üye ol ! Hayır, hayır yorulmazsın kafanı hiç yorma ! ya da git bir kütüphaneye, al eline değişik bir kitap..Hiç te sıkıcı değil, asıl sıkıcı olan senin bunları sıkıcı görmen ! Kaç kez gittin bir spor kulubüne ya da kütüphaneye, müzeye ? Gir bir Lokantaya yada ne bileyim işte şimdilerde cafe diyorlar hiç yemediğin yemekleri tat ! Hiç giymediğin elbiseleri giy !
İnsan Oğlunun özgürlüğü kısıtlanmadık sürece, en hızlı yaşadığı dönem çocukluktur ! Neden biliyor musunuz ? Çünkü çocukluğunuzda herşeyi merak edersiniz.. Öğrenmek, yeni birşeyler üretmek.. Çünkü çocukluğunuzda hayatı galeye almazsınız ! Şimdide öyle olun, hayatı kaleye hiç almayın..O zaten sizi alıyor ne gerek var ikinizin de aynı şeyi düşünmesine. Siz sadece gerekli materyalleri düşünün tamam ! Gideceğiniz ve yapacaklarını yeni şeyler için gerekli parayı kazanın tamam ! Gerisi hiç önemli değil ! Burada ben bile heyecanlandım
Unutmayın, siz depresyonada girseniz, sesiniz kısılana kadar bağırsanızda hayatın sıkıcı olduğunu o hiç dinlemez. Kum saati devamLı devrilmiş durumdadır ve o kumlar daima akmaya devam eder, siz ölene dek.. Sizin ne durumda olduğunuzu hiç önemsemeden ! Zamanın ve hayatın bu kazığına göz yummayın, bir çocuk olun ve gittiğiniz gördüğünüz yerlere dahi sanki ilk kez gidiyormuş gibi heyecanla gidin ! Binlerce Kez gittiğiniz yer sıkıcı olmaz çünkü sadece gittiniz hiç araştırmadınız ! Bu sefer gidin araştırın ! Gidin hiç oturmadığınız bir koltuğa oturun ! Bazılarının yaptıklarına apttallık dediğiniz şeyleri deneyin.. Emin olun bazen aptal olmak eğlenceli oluyor
Dediğim gibi zaman akıp gidiyor ve hayatımıza yıllar ekleniyor sürekli. Peki yıllarımıza hayat ekleye biliyor muyuz ? o zaman durma hadi kalk eline bir kağıt kalem al ve yarın yapılacakların, gezilecek yerlerin, alınacakların listesini çıkar !
Ve yarın eğer boş bir vaktin olursa buraya da yorum yaz olur mu ? Dediğim gibi boş bir vaktin kalırsa, değerli zamanını çalmak istemiyorum..
Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.
Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip "herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda" dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.
Can Dündar'ın "Mustafa" filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.
Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:
"Atatürk'ü kısa göstermiş."
Eee, ne olmuş?
Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?
Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.
Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?
"Atatürk'ü içki içerken gösteriyordu," diyorlar.
İçmiyor muydu?
Sıkı içiciydi ve içiyordu.
Ne var bunda?
Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:
"Atatürk'ün insani zaaflarını gösteriyor."
Yok muydu Atatürk'ün insani zaafları?
Vardı ve çoktu.
Kimin yok ki?
Hepimizin var.
Mesele tam da burada işte.
"Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir."
"Onun insani zaafları olamaz."
Türkiye'nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.
"Neden Atatürk'ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?"
Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona "tanrısal" bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?
Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür "dinî dokunulmazlık" sağlamaya uğraşmak, "laiklikle" ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.
Her dinden insan için "peygamberi" kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.
Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.
Bizde ise, Atatürk'e, neredeyse "peygamberlerin" bile sahip olmadığı bir "tanrısallık", bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.
Neden yapıyorlar bunu?
Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.
Atatürk'e "tanrısal" bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.
Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek "lider" var.
O da Kuzey Kore'nin yöneticisi.
Doğrusu ya, Atatürk'ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
Kendi yaptıklarını Atatürk'ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.
Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.
Değerlendirilmemesi de gerekir.
Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.
Ama hepsinin de zaafları vardı.
O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.
Ya da sevmez ve saygı göstermez.
Atatürk bir diktatördü.
Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar'a da söylemişti.
Katı bir adamdı.
Muhaliflerine karşı çok sertti.
Çok ihtiraslıydı.
Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri "bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun" söylenmesiydi.
Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.
Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.
Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.
"Bu, Mustafa Kemal'in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti" diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.
Batılı bir hayat tarzını Türkiye'ye getirmek isterdi.
Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.
Bir asker olduğu için "emirlere" inanırdı.
Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.
Denemişti.
Bunu "iyi niyetli" bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya'da, Selanik'te, Berin'de gördüğü hayatın Türkiye'de de yaşanmasını istiyordu.
Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.
Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.
Yaratılamazdı, yaratamadı.
Ama Kurtuluş Savaşı'nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.
Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.
Bu gerçek değişmez.
Atatürk'ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.
Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.
Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.
O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk'ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.
Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.
Konfüçyüs'e Sordular: "Bir Ülkeyi Yönetmeye Çağrılsaydınız Yapacağınız İlk İş Ne Olurdu ?" Büyük Filozof, Şöyle Cevap Verdi: Hiç Kuşkusuz, Dili Gözden Geçirmekle İşe Başlardım. Şöyle ki: Dil Kusurlu Olursa, Sözcükler Düşünceyi İyi Anlatamaz. Düşünce İyi Anlatılmazsa, Yapılması Gereken Şeyler Doğru Yapılamaz. Ödevler Gereği Gibi Yapılmazsa, Töre Ve Kültür Bozulur. Töre Ve Kültür Bozulursa, Adalet Yanlış Yola Sapar. Adalet Yoldan Çıkarsa, Şaşkınlık İçine Düşen Halk, Ne Yapacağını, İşin Nereye Varacağını Bilmez. İşte Bunun İçindir ki Dil, Çok Önemlidir !"
Dil, İnsanların Duygularını Ve Düşüncelerini İfade Etmek İçin Kullandıkları Söz Dizgesi, Sesler Topluluğudur. İnsanın Olduğu Her Yerde Dil Vardır. Bireylerin Benliklerini Ve Düşünce Yapılarını Meydana Getiren Olguların Temel Taşı Olan Dil Aynı Zamanda Toplumsal, Sosyal Bir Varlıktır. Dolayısıyla Milletleri Millet Yapan Da Dilleridir. Dil, Kültürlerin Baş Unsurudur.
İnsanın Olduğu Her Yerde Dil Vardır. Çünkü İnsan Düşünen Bir Varlıktır. Düşünme İse Dil Olmadan Mümkün Değildir. Aynı Şekilde Düşünmenin Olmadığı Yerde De Bir Dilden Söz Edilemez. Dil İle Düşünce Birbirleri İçin Vazgeçilmez Önkoşul Olan İki Kavramdır. Bunun En Basit İspatı Olarak Hayvanlara Bakabiliriz. Hayvanlar, İnsanlar Gibi Düşünemedikleri İçin İnsanlarınki Gibi Bir Dile Sahip Değillerdir. Yine, Şöyle Küçük Bir Gözlem Yaparsak Görürüz ki, Geçmişte Aydınlar Arapça Ve Farsça Düşünüyordu Ve Dilimize O Dönemden Giren Çok Sayıda Arapça Ve Farsça Kelime Vardır. Günümüz Dünyasında İse Aydınlar İngilizce, Almanca Ve Fransızca Düşündükleri İçin Türkçemiz Bu Dillerin Etkisi Altındadır. Dolayısıyla, Düşünce Yapımızı Geliştirmek İstiyorsak Dilimize Sahip Çıkmalı Ve Önce Onu Geliştirmeliyiz. Bir İnsan Her Türlü Bilgiyi En Rahat Ve En Hızlı Biçimde Ancak Ve Ancak Kendi Diliyle Öğrenebilir.
Abdi İpekçi'nin İsmet İnönü İle Yaptığı Söyleşide İsmet İnönü, Atatürk'ün İnkılapları İçinde En İleride Olarak, Kadınların Topluma Kazandırılması İle Harf İnkılabını Gösteriyor. Atatürk'ün Yaptığı Onca Yenilik İçinde, En Önemlileri Olarak Seçtiği İki İnkılaptan Biri Dil Konusunda Olanı. Atatürk'ün Devrimlerinin Neler Olduğu, Bir Milleti Baştan Yaratan, Tarih Sahnesinde Emsali Görülmemiş Bu Devrimlerin Her Birinin Ayrı Ayrı Ne Kadar Büyük Yenilikler Olduğu Düşünülürse, Milli Şef'in Yapmış Olduğu Bu Seçim Dahi Dilin Önemini Apaçık Göstermektedir.
Bilindiği Gibi, Türkçemiz Ural Altay Dil Ailesinin Altay Koluna Bağlı Sondan Eklemeli Bir Dildir. Bir Dilin Gelişmesi Türetilebilmesi İle Mümkündür. Türkçemiz De Sondan Eklemeli Yapısı Ve Sahip Olduğu Yüzlerce Farklı Ek İle Gelişmeye Tamamen Açık Bir Dildir. Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu'nun Da Okulumuzun 2006-2007 Açılış Töreninde Yaptığı Konuşmada Belirttiği Gibi, Çok Güçlü Bir Dil Olan Türkçe, Yazı Dili Olarak 1400, Konuşma Dili Olarak İse 5 Bin Yıllık Bir Geçmişe Sahiptir Ve 12 Bin Türkçe Kelime Dünya Dillerinde Kullanılmaktadır. Ayrıca Türkçe, Dünyada En Yaygın Olarak Konuşulan Beşinci Dildir. Belki De Türkçe'nin Büyüklüğünü Anlatmak İçin Bu Ve Benzeri Rakamsal Bilgiler Yerine Sadece Şu Örneği Göstermek Yeterli Olacaktır:
Nasrettin Hoca Bir Gün Ev Taşıyacakmış. Bir Araba Aramış, Bulmuş, Pazarlığa Başlamış. Arabacı Tüm Eşyanın Nakli İçin On Lira İstemiş. Hoca Bu Fiyatı Çok Bularak, "Çok İstedin Evladım, Bu Kadarcık Eşya İçin O Kadar Para İstenir mi ?" Deyince Arabacı, "Bu Kadarcık Demeyin Hocam, Eşya Az Değil. Bakınız Soba Var Moba Var, Dolap Var Molap Var, Sandalye Var Mandalye Var.." Diye Saymaya Başlayınca, Hoca "Peki" Demiş Ve Razı Olmuş. Eşya Yerini Bulunca, Hoca Tutmuş Beş Lira Vermiş ! Arabacı Sormuş, "Hocam Paranın Yarısını Niye Kestiniz ?" Hoca Cevabı Vermiş, "Evladım Sende Eşyanın Ancak Yarısını Getirdin ! Sandalye Geldi, Mandalye Nerde ? Soba Geldi, Moba Nerde ? "
İşte Bu Fıkra, Aynı Anlamı İfade Edecek Şekilde Türkçeden Başka Herhalde Hiçbir Dilde Anlatılamaz. İngilizce De, Almanca Da, Fransızca Da Bu Fıkrayı Anlatmada Aciz Kalır.
Peki, Sadece Ana Kelime Sayısı 75 Binden Fazla Olan Bu Güzel Dilimizi Hak Ettiği Şekilde Kullanabiliyor muyuz ? Maalesef Bu Sorunun Cevabı "Hayır".
Bu Zenginlik İçinde, Türk Milleti Günlük Yaşantısında Ortalama Sadece 400-500 Dolayında Farklı Kelime Kullanırken, Yazı İnkılabına Gelince İman Elden Gidiyor Diyenler, Türk Şarkıcısının Ağzından İngilizcenin Birincilik Kazanmasını Alkışlarken, Yılların Taksim'i Taxim Olurken, Tabelalarımızda "Efendy", "Dönerchi," "Artwinlee" Ve Daha Nicesi Yazarken, Dükkanlara, Mağazalara Bu Şekilde İsim Vermenin Nedeni Olarak da Türkçe İsimlerin Rağbet Görmemesi Mazeret Gösterilirken, Türk Milleti Olarak Maalesef Şu Anda Gönül Rahatlığıyla "Evet" Cevabını Veremeyiz Bu Soruya.
Ama Bütün Engellere Rağmen Cumhuriyetin Kuruluşundan Bu Yana Alınan Yolu Da Azımsamamalıyız. Türkçemizi İyi Bilmeli, Doğru Kullanmalı, Yabancı Dillerin Özellikle İngilizcenin Son Yıllarda Artan Etkisinden Korumalıyız. Elbette Diller Arası Etkileşimler Olacaktır. Bilimsel Buluşlar Yapıldıkça İster İstemez, Dilimize Bir Takım Yabancı Kelimeler Girecektir. Ama Bu Kelimelerin Sayısını En Azda Tutmak Amaç Olmalıdır. Öğrendiğimiz Yabancı Dilleri Gerektiği Zaman Kullanmalı, Türkçemizi Bu Yabancı Dillerden Kelimelerle Kirletmemeliyiz. Atatürk de Yabancı Dil Öğrenmeye Önem Vermekle Beraber, Yabancı Dilde Eğitime Karşıydı. Atatürk, Sözlerinden Birinde, Topraklarını Düşman İşgalinden Kurtaran Türk Milleti'nin, Dilini de Yabancı Dillerin Boyunduruğundan Kurtaracağına Olan İnancını Dile Getirirken Yine Bize Bir Sorumluluk Yüklüyordu. Her Şeyimizi Kaybetsek de Dilimizi Kaybetmemeliyiz. Çünkü Bilmeliyiz ki, Dilini Kaybeden Bir Millet, Artık Millet Değil, Sadece Bir İnsan Topluluğudur.
Mustafa Kemal'in El Yazısıyla,
"Ülkesinin Yüksek İstikbalini Korumasını Bilen Türk Milleti, Dilini de Yabancı Dillerin Boyunduruğundan Kurtarmalıdır."
Dilimizi Korumayı Tarihimizi Korumak, Kültürümüzü Korumak, Benliğimizi Korumak İçin İstiyoruz. Dilimizi, Düşüncemizi Geliştirmek İçin İstiyoruz. Ancak Bu Şekilde Çağdaş Medeniyetler Seviyesine Ulaşır, Bilimi Takip Edebiliriz. Başka Milletlerden Saygı Görmek İçin Önce Kendimize, Kendi Dilimize Ve Kültürümüze Saygı Göstermemiz Gerekir.
Ne Yapabiliriz ?
Öncelikle Dilimizi, Kurallarını İyi Öğrenmeliyiz. Yabancı Dil Sözlüklerini Bir Bir Eskitirken Biraz Da Türkçe Sözlükleri Karıştırmalı Ve Türkçe'nin Zenginliğiyle Tanışmalıyız. Atasözlerimizi, Deyimlerimizi, Özdeyişlerimizi Öğrenmeliyiz. Kitaplar, Şiirler Okumalıyız. Dile Hakim Olmanın Okumaktan Daha İyi Bir Yolu, Yöntemi Olamaz. Günlük Hayatta Kullandığımız Argo İfadelere, Özellikle Beraber Yaşanılan Kapalı Yerlerde Sadece O Topluluk İçinde Anlaşılan Bazı Kelimelere Mümkün Olduğunca Başvurmamalıyız. Türkçe'nin Katledildiği; Değil Cümlelerin Kelimelerin Dahi Yapısının Bozulduğu Cep Telefonu Kısa Mesajlarının Yerine, En Azından Acil Olmayan Durumlarda Mektubu Tercih Edebiliriz. Çünkü, Yazmanın Da Dilimizi Korumada Çok Büyük Yardımı Olacaktır. Yapacak Daha Birçok Şey Bulunabilir. Ama En Önemlisi Sorunun Farkında Olmamız Gerektiğidir, Farkındalıktır. Yazımın Başında Verdiğim Örnekteki Konfüçyüs'ün Sözüne Dikkat Etmeli Ve Dilimize Olan Bu Saldırının Nedensiz Olmadığını, Tedbirler Alınmazsa Sonuçsuz da Olmayacağını Bilmeliyiz.
"Bu, Benim Anadilim Bir Denizdir, Derinliğiyle, Gözün Erişemeyeceği Genişliğiyle, Sınırsız Gücü Güzellikleriyle. Dibinde Gün Görmemiş İnciler Yatar, Üstünde Bin Bir Rengin Çalkantısı Var. Bu Benim Denizim Türk İnsanının İçliğinin, Duyma Ve Düşünme Gücünün, Dünyayı Görüşünün En İyi Yansıtıcısıdır. Onun Çektiklerini, Duyduklarını, Özlediklerini Dile Getirir. Türkçe'ye Eğiliniz, Tek Tek Sözlerine Bakınız; Onlarda Türkün Bilgeliğini Görecek, Yüzyıllar Boyunca Doğayla İç İçe Geçen Yaşamını Öğrenecek, Sevgisini, Yaradılışının Yüksek Değerlerini Sezinleyecek, Bu Sözlerin Bir Çoğunda Şiir Tadı Bulacaksınız."
Sana Uzanıyor, İliğime İşliyorum Sonra
Gözlerimde Dolu Dolu Toplanmış Gözyaşı
Sana Bölünüyorum, Gölgemden Ayrılarak
Tanımsızlaşıyor Dudakların
Ne'denli Ben Oluyorsun..!
Şafakta Uğuldayan Güneş:
Çapaklarımı Temizliyorum,
Ağlıyorum
Nisan Yağmurlarına Benzetiyorlar Beni
Düşlerim Var; Bir Kızım Olursa
Adı: Mavi..
Gedik Ahmet Paşa Camisi'nin güneybatısında yer alan medrese cami ile birlikte 1472 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından yapılmıştır. Dikdörtgen planlı ve kesme taştandır. Kuzey cephesinde dışarıya doğru çıkıntı oluşturan portal sivri kemerlidir. Buradaki nişin içerisinde pembe mermerden yay kemerli giriş kapısı bulunmaktadır. Avlunun doğu ve batısında dörder sütunlu kubbeli beşer revakın arkasında üçer hücre, iki köşede de iki ayrı hücre bulunmaktadır. Hücreler dışarıya iki sıra pencere ile açılmaktadır. Alt sıradaki pencereler dikdörtgen, üst sıradakiler de sivri kemerlidir.
Girişin karşısında, güney cephedeki üzeri kubbeli dershane ve yanında bir hücre yer almaktadır.
Taş Medrese (Çay)
Taş Medrese Konya İnce Minare Medresesi ile Karatay Medresesi'nin plan bakımından benzeridir. Kapısı üzerindeki kitabesinden Yusuf Bin Yakup tarafından Mimar Ameli Oğul Bey Bin Mehmet'e 1278'de yaptırıldığı öğrenilmektedir. Bu medrese plan şeması bakımından İnce Minareli Medreseyi, çinileri bakımından da Karatay Medresesi'ne benzemektedir. Ayrıca her iki medrese arasındaki özellikler burada bir araya getirilmiştir. Yalnızca giriş kapısı mermerden değil kesme taştan yapılmıştır. Binanın bütününde kesme ve moloz taş kullanılmıştır. Duvarlar dışa açık olmayan sağır duvarlar halindedir.
Kuzey cephesindeki iki taraflı dört basamaklı bir merdivenle ulaşılan portalin iki yanında devam eden sağır duvarlar, dar bir saçak frizi ile sonuçlanmaktadır. Buradaki portal duvarlardan yaklaşık 1,5 m. daha yüksektir. Portalin üç tarafını çepeçevre saran dar bordür bir sıra örgü motifi ve içeriye doğru küçülen geomöetrik geçmeler halinde işlenmiş, Selçuklu portallerinin ve taş işçiliğinin bir örneğidir. Portalin köşe dolgularında birbiri içerisine geçmiş yarım sekizgenlerin çerçevelediği dikdörtgen içerisine de medresenin yapım kitabesi yerleştirilmiştir.
Medresenin giriş eyvanının sonunda pandantifli büyük bir kubbeli bölüm ile bunun doğu ve batısında, her iki yanda orta mekana açılan tonozlu kısımlar bulunmaktadır. Portalin aksında ve kıble tarafında üzeri beşik tonozla örtülü mihraplı medrese eyvanı ve bunun iki yanında da iki kubbeli hücre bulunmaktadır. Ayrıca giriş eyvanının iki yanında da yine beşik tonoz örtülü iki hücre daha bulunmaktadır. Medresenin kuzeybatı köşesinde içerisine batıdaki bir kapıdan girilen iki katlı küçük kubbeli bir mekan daha vardır. Burasının kesin olmamakla beraber türbe olduğu sanılmaktadır.
Medresenin giriş eyvanının orta kısmına açılan kemer, kemer köşe dolguları, orta kubbenin pandantifleri ve mihrabı mozaik kakma tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Ayrıca orta kubbenin iç yüzeyinde baklavalar arasında zikzaklar meydana getiren koyu ve açık renkli sırlı tuğlalarla bezeme yapılmıştır. Medresenin mihrabının ise, çinilerinin büyük bir kısmı dökülmüştür. Bununla birlikte kalan parçalar mihrabın çini kaplaması hakkında bilgi vermektedir. Burada bordürlü bir şeridin üzerinde aralarına sekiz köşeli yıldızların da yerleştirildiği geometrik şekiller ile iç şeritteki frize zemine yapraklı desenler, stilize edilmiş kûfi yazılar eklenmiştir. Böylece Selçuklu mihraplarının bir benzeri daha burada bulunmaktadır.
Frigler ölülerini yer altında ardıç ağacından kalaslar üzerinde yaptıkları odalarda sedir üzerine yatırarak gömerlerdi. Sonradan da bunların üzerine toprak yığarlardı. Afyon yöresinde bu konuda pek çok gömü ile karşılaşılmıştır. Afyon'un bazı yörelerinde, özellikle Emirdağ ve İhsaniye'de tüf kayalardan oyulmuş çok sayıda mezar ile karşılaşılmıştır.
Aslanlı Mezar (İhsaniye)
Yazılıkaya'nın kuzeydoğusunda kubbemsi bir mezar anıtıdır. Mezarın kapısının yanlarında kartal ve aslan kabartmaları bulunmaktadır. Ayrıca doğu yüzüne alçak kabarma olarak aslan üzerine binmiş ve elinde mızrağı ile bir Tanrı kabartması yapılmıştır. Büyük olasılıkla bu Tanrı At Tanrısı Men'dir. Bu kabartmanın üzerinde çatı şeklinde daralan yerde, yine alçak kabartma olarak at üzerine binmiş savaşçılar işlenmiştir.
Afyon'da kayalara oyularak yapılmış mezarların en eskisi olan Aslanlı Mezar MÖ.1000 yıllarına tarihlendirilmektedir.
Arslantaş (İhsaniye)
İhsaniye ilçesinin 5 km. kuzeyinde, Hayranveli Köyü'nde kayalıklar üzerindeki Arslantaş kabartması Friglerden kalmış olup, 10,5 m. yüksekliğinde bir anıt mezardır.
Mezarın iki yanındaki iki arslan kabartmasından ötürü de Arslantaş olarak tanınmıştır. Bu arslanların ayakları altında da birer arslan yavrusu bulunmaktadır. Bu mezara ön yüzünde yüksekçe bir kapı boşluğundan girilmektedir. Arslantaş mezar odasının MÖ.900 yıllarında yapıldığı sanılmaktadır.
Yılantaş (İhsaniye)
İhsaniye'nin Göynüş mevkiinde Arslantaş'ın batısında aynı kayalıkların üzerinde yapılmıştır. Ancak, buradaki kayalar bir deprem sonucu devrilmiştir. Bu kalıntıların incelenmesinde kayalara oyulmuş çatı kirişleri ve ana kapı görülmektedir.
Mezar odasında boydan boya yüksek bir sedir dikkati çekmektedir. Bunun yanı sıra duvar kenarlarında, kapının yanında dört köşe küçük sekiler de bulunmaktadır. Yere devrilmiş kalıntılar arasında arslan figürlerine rastlanmıştır.
Kapı boşluğunun üzerindeki birbirine sarılmış yılana iki savaşçı ellerindeki mızraklarla saldırmaktadır.Büyük olasılıkla bu mezar arslantaştan daha görkemli bir anıt mezardı. Bu anıtın MÖ.700 yıllarında yapıldığı sanılmaktadır.
Ayazin Mezar Odaları (İhsaniye)
İhsaniye İlçesi'nde Gazlıgöl Kaplıcalarının 10 km. kuzeydoğusunda bulunan Ayazin Köyü'ndeki kayalıklarda Friglerin oyma mağaralarının yanı sıra bir çok mezar odası da ortaya çıkarılmıştır. Bu mezarlarda da giriş kapılarının ardında bazen tek, bazen üst üste ranza biçiminde sekiler bulunmaktadır.
Bu mezar anıtında da kayalara oyulmuş arslan kabartmaları bulunmaktadır. Aynı zamanda burada kayalara oyulmuş bir Bizans kilisesine de rastlanmaktadır.
Sarıçayır Mezar Odaları (Merkez)
Afyon Merkez ilçesine bağlı Selimiye Köyü'nün (Sarıçayır) çevresinde Frig döneminden kalma kayalara oyulmuş kilise ve mezar kalıntıları bulunmaktadır. Bu mezar odalarının cepheleri çatılı ev şeklinde olup, sütunlarla desteklenmiştir. Yaklaşık olarak burada 10-12 mezar odası bulunmaktadır.
Mezar Ev
Afyon-Eskişehir arasındaki Bahşiş Köyü'nde ormanlık alandaki kayaların yüksek bir kesiminde kulübe biçiminde bir ev, kayalar oyularak yapılmıştır. Bu evin ön yüzü saçaklı bir çatı ve kirişlerle desteklenmiştir. Önünde tören yapılan küçük bir alan bulunmaktadır. Frig dönemine ait olan bu yapının büyük olasılıkla mezardan çok bir tören yeri olduğu sanılmaktadır.
Direkli Kale (İhsaniye)
Yazılıkaya'nın kuzeybatısındaki Çukurca Köyü'nün güney kayalıklarında bulunan Frig dönemine ait bir aile mezarıdır. Kayaların oyulması ile oluşturulan bu anıtın önünde iki direk ve içerisinde iki oda bulunmaktadır. Odaların içerisindeki kemerli oyuklarda üçer tane mezar çukuru bulunmaktadır. Bu mezarın en büyük özelliği direkli sahanlığın tavanının kalın kirişlerle bindirme olarak tavana oyulmasından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda bu mezar friglerin ahşap yapı tekniğinde ne derece ileri düzeyde olduklarını göstermektedir.
Arslankaya (İhsaniye)
İhsaniye ilçesinin Bayramaliler Köyü ile Emre Köyü arasındaki bu anıt Frig dönemine aittir. Arslankaya anıtı kayalar grubundan ayrı olarak yüksekçe bir kayanın güney yüzüne, üçgen çatılı bir eve benzetilerek yapılmıştır. Çatının bağlantı kirişlerinin uçları evin tepesinde adeta bir ayı andırmaktadır. Buradaki üçgen çatının kiriş boşluklarına, karşısına insan başlı kanatlı iki grifon yerleştirilmiştir. Küçük tahta karelerle ve geometrik bezemelerle süslenmiş olan bu anıt 6.80 m. eninde 2.40 m. yüksekliğindedir. Burada yüksek kabartma olarak arslan figürleri ve bir kadın tanrıça, büyük olasılıkla Ana Tanrıça Kybele bulunmaktadır.
Arslankaya'nın MÖ.900-850 yıllarında yapıldığı sanılmaktadır.
Kapıkaya (İhsaniye)
Afyon'da iki tane Kapıkaya bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi Liğen Köyü'ne giden yolun üzerindedir. Buradaki kayanın doğu yüzüne üçgen çatılı ahşap bir eve benzer kabartma oyulmuştur. Kapısı üzerinde de tanrıça Kybele ayakta tasvir edilmiştir. Bu kabartmanın da MÖ:600 yıllarında yapıldığı sanılmaktadır.
İkinci Kapıkaya anıtı, Emre Gölü kıyılarında Bayramaliler Köyü'nün doğusundaki kayalar üzerindedir. Kayalardan oyularak ahşap bir ev şeklinde yapılmıştır. Burada da tanrıça Kybele kabarma olarak işlenmiş, önünde de geniş bir sahanlık bırakılmıştır. Büyük olasılıkla burada Frig döneminde tanrıça Kybele onuruna törenler düzenleniyordu.
Bu kabartmanın MÖ.800-750 yıllarında yapıldığı sanılmaktadır. Diğerine göre bu anıt daha kaba bir üslupta yapılmıştır.
Maltaş (İhsaniye)
İhsaniye'nin Hayranveli Köyü'nün yakınında toprağa gömülmüş olan Matlaş Anıtı MÖ.VIII.yüzyıldan kalma bir Frig anıtıdır. Kayanın doğu yüzüne geniş bir kapı boşluğu açılmış ve üzerinde üçgen çatı ile ahşap bir eve benzetilmiştir.
İstanbul Fransız Arkeoloji Enstitüsü'nün 1938 yılında burada yapmış olduğu kazılarda anıtın planları çıkarılmıştır. Anıtın arkasında kuyu ve kapakları, bir de sunak bulunmaktadır. Bu kuyuda tanrıça Kybele'ye sunulan hediyelerin saklandığı sanılmaktadır.
Matlaş yapı üslubundan MÖ.700 yıllarına tarihlendirilmiştir.
Midas Anıtı (İhsaniye)
Yazılıkaya Köyü'nün kuzeybatısında büyük bir kayanın yüzeyine ahşap bir eve benzetilecek şekilde oyularak yapılmıştır. Ayrıca bu anıt yöresel kilimlerde görülen zengin desenler ile süslenmiş, geometrik bezemeler de onu tamamlamıştır.
Kayaların oyulması ile çatıyı destekleyen direkler meydana getirilmiştir. Burasının da Frig döneminde önemli bir ziyaretgah olduğu anlaşılmaktadır.
Çevresinde bulunan adak taşları, heykel parçaları, aslan heykelleri Afyon Arkeoloji Müzesi'ne götürülmüştür.
Oyuncular: Mehmet Ali Nuroğlu,İsmail Hacıoğlu,Volga Sorgu Tekinoğlu
Ertan Saban,Eyşan Özhim,Bülent İnal,İpek Yaylacıoğlu,Filiz Ahmet
Yönetmen: Aydın Bulut
Senaryo: Aydın Bulut, Serkan Turhan
Görüntü Yönetmeni: Tolga Çetin
Müzik: Cem Yıldız
Yapım: Türkiye 2008 95 Dakika (Renkli)
Dil: Türkçe
Yapım: Bulut Film Ajans
Çöplerin içinde bulunan bir ceset. İstanbul Gazi Mahallesi'nde işlenmiş bir cinayet. Öldürülen gencin ağabeyi Güneydoğu'da yaptığı askerliğini yeni bitirmiş, geri dönmekte Kardeşinin katilini bulmak için harekete geçtiğinde cevaplanması zor sorularla dolu bir başka savaşın içine sürüklenmektedir. Gerçeğin arayışı içinde iz sürerken, "kaybedilen" şeyin sadece kendi kardeşinin hayatı olmadığını görecektir.
Afyon'da Tac-ı Ahmet, Zaviye, Mollabahşi, Yukarı Pazar, Kubbeli Mahallesi, Arap Mescit, kale, Akmescit, Nurcu, Mecidiye, Sinanpaşa, Hacıeyup mahallelerinde Afyon sivil mimari örnekleri günümüze kadar iyi korunmuş durumda gelebilmiştir. Bu mahallelerde yeni yapılanmaya gidilmemiştir. Büyük bir bölümü sit alanı olarak belirlenen bu mahallelerdeki evlerde mükemmel bir şehircilik anlayışı dikkati çekmektedir. Özellikle Hıdırlık ve kale eteklerindeki eğimli arazide kurulmuş olan sokaklar birbirine paralel doğu-batı doğrultusundaki caddeler Helenistik dönemin Hippodamos plan düzenine göre ızgara planlı olarak yapılmışlardır.
Adyon evleri genelde iki veya üç katlı olup, bitişik düzende yapıldıkları için köşelerde çift, aralarda ise tek cephelidir. Alt katlar sokağa üst katlar da değişik çıkmalarla dışa açılırlar. Araziye uyum sağlayan bu evler bazen moloz taş temelli bazen de temeller su basmana kadar kesme taş kaplamalıdırlar. Duvarlar arasında ahşap hatıllar, kerpiç dolgular bulunmakta olup, bunların üzeri sıvalıdır. Üzerlerini örten kırma veya üçgen çatılar çoğu kez tuğladandır.
Afyon evlerinde zemin katlarda taşlık ve avlular bulunur. Burada kiler, depo, odunluk, ahır, çamaşırlık yer alırdı. Orta katlar alçak tavanlı ve küçük pencereli olup, sokağa yakın pencerelerde çıkmaları destekleyen konsolların arasına pencereler yerleştirilir. Üst katları taşıyıcı konsollar taşır ve geniş odalar manzaraya ve sokağa karşı açılırdı.
Afyon evleri genellikle iki kapılıdır. Alt kat kapıları tek kanatlıdır. Bazen kapı boşlukları üzerinde, bazen çatı üzerinde üçgen çatılı bir çatı odası ve bir balkon yapılmıştır. Evlerde genellikle dış görünüme önem verilmiştir. Afyon evleri çıkmalı evler, çatı odalı veya balkonlu evler, kapı boşluğu üzerinde balkonlu evler, kapı boşluğu üzerinde cumba biçiminde çıkıntısı olan evler olmak üzere dört ayrı grupta toplanmıştır.
Çıkmalı evlerde çıkma biçimlerine göre, düz çıkmalı, gönye çıkmalı, çokgen çıkmalı olarak gruplara ayrılır ve bu çıkmalar ahşap konsollarla desteklenirdi. Bu tür evlerde odalar dışa doğru yönelirdi. Çatı odalı evlerde, bitişik nizamdan ötürü üstü kapalı, önü açık hayat denilen mekanlar bulunmazdı. Dışarıya doğru açılabilmek için en üst katta önü balkonlu, kemerli ve üçgen alınlıklı çatı üzerinde ayrı mekanlar meydana getirilmişti. Bunlar bazen balkon, bazen kapı boşluğu üzerinde yer alırlardı. Bazen konsollarla desteklenir, bazen de çatı üzerine oturtulurdu. Kapı boşluğu üzerindeki balkonlu evlerde de balkon korkulukları demir veya ahşap olur, cepheler çeşitli çıkmalarla hareket kazanır ve bunlara çok sayıda pencere açılırdı.
Kapı boşluğu veya kapı üzerinde cumba çıkıntısı evlere Afyon'da az rastlanırsa da binaya hareketlilik kazandıran cumba veya şahnişler kapı boşluğu veya kapı üzerinde binanın cephesinde dışa doğru çıkıntı yaparlardı. Afyon evlerinde cumbaların oldukça sade bir görünümü vardır.
Afyon evlerinde çatı ve zemin katı dışındaki katlar ailenin bütün gününü geçirdiği katlardı. Bu katlarda sofa merkez konumunda olup, odalar buraya açılırdı. Evlerde gelişmiş bir mutfak düzeni olmadığından odaların biri mutfağa ayrılmıştır. Ayrıca yüklük denilen kapaklı dolaplar, gusülhaneler, çiçeklik denilen nişler ve ocaklar her evde yer alırdı. Genellikle çıkmalı odalara baş oda denir ve bunlar tavanları ile oldukça bezemeli bir görünümdedirler.
Tavanları alçı, ahşap ve kalemkâri süslemelidir. Tavanlarda tavan göbeklerine önem verilir. Tavan göbekleri yuvarlak veya çokgen kenarlı olup, ahşap çıtalarla ışınsal dizilmeler veya bitki motiflerinden oluşan bezemeler yapılmıştır. Bazı örneklerde de zikzak bordürleri görülmektedir. Bununla beraber Afyon evlerinde kalem işlerine çok az rastlanmaktadır.
İzmir'de doğdu. İzmir Özel Türk Köleji'ni bitirdikten sonra 1980 yılında 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'na girdi. Opera Yüksek bölümünü beş yılda tamamlayarak mezun oldu. Aynı yıl K.Bakanlığı İzmir Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğüne Solist Sanatçı olarak atandı.
Bu kurumda sahnelenen Çar ve Dülger, La Traviata, La Boheme, Lucia di Lammermoor, Rigoletto, Sevil Berberi, Aşk İksiri, Don Pasquale, Faust, Saraydan Kız Kaçırma, Figaro'nun Düğünü, Sihirli Flüt, Hofman'ın Masalları ile Yarasa, Tebessümler Diyarı Diyarı,Falstaff,İtalya'da bir Türk,Fidelio Opera ve Operetlerinin baş Soprano rollerinde sahneye çıktı. Carmina Burana, 9.Senfoni, Mozart ve Verdi Reguiem 'in Soprano partisini İzmir, İstanbul ve Ankara'da çeşitli orkestralar ile söyledi. Konuk Solist Sanatçı Olarak ülkemizdeki beş Opera sahnesinde de çeşitli roller için sık sık davet alan sanatçı 19.Uluslararası istanbul Festivafi'ne Aydın Gün tarafından çağarılarak Topkapı Sarayında sahnelenen Saraydan Kız Kaçırma'da Konstanze'yi söyledi.
Aynı rolü Boğaziçi Festivali kapsamında Yıidız Mabeyn Köşkünde C.R.R. Orkestrası ve Korosu ile de söyleyen sanatçı Orkestra eşliğinde de pek çok konsere katıldı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile Yeni Yıl Konserleri gerçekleştirdi. Bu orkestranın Hipodromda ve 2.Aspendos Opera ve Bale festivalinde yorumladığı Beethoven'in 9.Senfoninde Soprano partisini seslendirdi. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile yeni yıl ve Rossini gecelerinde görev alan Büyüksaraç, orkestranın 1996 daki Güney Kore Turnesine'de Solist olarak katıldı. İstanbul Devlet Senfoni-Atina Senfoni Orkestralarının dostluk konserleri için İstanbul A.K.M. ve Atina'da F.Tüzün'ün Çeşmebaşı Süitinin Soprano Solosunu söyledi.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün düzenlediği Aspendos Opera ve Bale Festivallerinde Saraydan Kız Kaçırma, Sihirli Flüt, Lucia di Lammermoor Operaları ile sahneye cikti. 10.cu Uluslararası İzmir Festivali kapsamında Efes Celcus Kütüphanesinde Bas Atılla Manizade ile piyanist Vedat Kosaf'ın eştiğinde Mozart Konseri gerçekteştirdi. Festival bünyesinde Mendelssohn'un Paulus Orotoryosu Soprano Partisini Efeste Türkiye Prömiyeri yapılırken seslendirdi.
Uluslararası sahnelerde de pek çok etkinliğe katılan sanatçı Moskova Dom Soyus Konser salonunda Tenor Ömer Yılmaz İle bir resital yaptı. Burgaz ve Baku Operalarında Sevil Berberi Operasındaki "Rosina" rolünü oynadı. 1996 da Güney Amerikanın ikinci büyük operası olan Montevideo'daki Teatro Soiis'ten davet alarak Sihirli Flüt Operasındaki Gece Kraliçesi rolüyle temsiller yaptı. Moldovya'nın başkenti Kişinev'deki Operanen düzenlediği 7.Maria Bieşu Festivalinde de "Güda" rolüyle uluslararası solistlerle sahneyi paylaştı. 1999'da Makedonyada 39.Ohrid Yaz Festivali'ne bir resitalle katılan Büyüksaraç, 2000 yılı Haziran ayında Piyanist Demet Eytemizle birlikte Meksika'ya giderek Meksiko City'deki Plaza Loreto'daMarl'daki Theater der Stadt ve Duisburg'daki üniversite Konser Salonunda seslendirdi. dört resital verdı. Aynı yıl Flütçü Hürkan Ayvazoğiu ve Gitarist Martin M.Krüger ile oluşturdukları trio ile ilki İzmir Elhamra sahnesinde.sonra Münih-Gasteig ve Osnabrück'de olmak üzere toplam üç konser gerçekleştirdi. Carmina Burana'yı İzmir Devlet Opera ye Balesi Nordrein Westfalen Orotoryo korosu ve Gerhard Mercator üniversitesi birleşimiyle 2000 yılında önce Efes daha sonra Büyüksaraç, Piyanist Demet Eytemiz ve Flütist Hürkan Ayvazoğlu ile 15.02.2005'de Bakü,02.05 2005 tarihinde de Münih'te Türk bestecilerini ve eserlerini tanıtıcı resitaller gerçekleştirdi. Piyanist Demet Eytemiz ve Opera Solistleri Selmin Günöz,Altuğ Dilmaç ve Aytül Büyüksaraç 'Turkish Voice of Opera' adını verdikleri guruplarıyla 2005 yılı Nisan ayında da Fas'ın Marakeş kentinde düzenlenen 'Uluslararası Marakeş Müzik Festivali' ne ülkemizi temsilen katıldılar.Gurup 'Tiyatro Royal' ve 'Fransız Enstütüsü'nde' konserler verdi.
Büyüksaraç, 2006- 2007 Sanat Sezonunda Izmir Devlet Opera ve Balesinin sahneledigi Mozart'ın Idomeneo Operasında üstlendigi "Elettra" partisi ile Mayıs ayında Çıragan Lions Kulübünce verilen 14.Türkan Kahramankaptan Özel Ödüllerinden "En Basarılı Opera Sanatçısı" ödülüne layık görüldü.
1995 Eylül ayında İzmir Devlet Opera ve Balesi Müdür ve Sanat Yönetmenliği görevine atanan Büyüksaraç sanatsal çalışmalarıyla yoğunIaşabilmek adına 2001 yılı Haziran ayında bu görevi bıraktı. 14 yıldır Şan çalışmalarını sürdüren sanatçı sanat hayatını sanatçı çalışmalarını halen İzmir Devlet Opera ve Balesinde "Solist" olarak sürdürmektedir.
1963 yılında İstanbul`da doğan Efkan Şeşen, Arhavi`li bir ailenin oğludur. O yıllarda babası Hava Astsubayıdır ve çocukluğu Kadıköy`de geçer. İlk, orta ve liseyi başarıyla tamamlar.
70`li yılların sonunda dönemin gençlik hareketlerinde yer alır ve 1980-1987 yıllarını İstanbul Cezaevlerinde geçirir. Müziğe olan yetenek ve ilgisi burada açığa çıkar. 1986-1990 yıllarında Grup Yorum`un solistliğini yapar.
1991 yılında bu süreçten kopan sanatçı, yaşamını müzikle devam ettirir. Enstürman olarak Gitarı seçer. Kısa sürede öğrenir ve sözleri, ezgileri kendisine ait eserler üretmeye başlar. 1995 yılında Didar Şeşen ile evlenir.
Aynı yıl Dokuz Altı Yollarında adlı albümü Hades Müzik Yapım tarafından piyasaya sunulur. Sırasıyla; 1995 yılı sonunda Gün Ağarırken, 1996`da Göçer Oldum, 1997`de Merhaba, 1999`da Gözleri Hala Çocuk adlı albümleri çıkar. 2001 Ekiminde de son albümü Dar Kapılar piyasadadır.
1996 yılında eşi Didar Şeşen`in albümü Sitem, söz ve müzikleri, düzenleme ve yönetmenliği kendisine ait özel bir çalışmasıdır. Her ne kadar kendi çalışmaları dışında özel bir uğraş içinde olmasa da, 2001 yılında çıkan Engin Karademir`in Tuzak adlı albüm çalışmasının aranjörlük ve yönetmenliğini de yapmıştır.
Sanatçının Ezgi adında kızı, Sinan adında bir oğlu vardır.
Efkan Şeşen için en temel olgu Ailesi, gitarı ve emek verdiği üretimleridir. Gençlik yıllarının onda yarattığı kişilik, popüler kültürün dışında mütevazi aile yaşamı ve müziğe gönül vermişliğidir. Gerek yaşamında gerekse eserlerinde bu bütünlük gözden kaçmaz. Ona temel kazandıran bu geçmiş, çalışmalarında, kendi özgünlüğünü samimi sunmasını getirir.
Grup Yorum`la birlikte olduğu yıllarda, grubun özgün çıkışında sesiyle yeralan sanatçının bu özelliği her dönemin gençliğince belleklerde taze kalmıştır.
1991 yılında bu özelliğini, gitarda yoğunlaşıp, söz ve müzikleri kendisine ait eserler üretmekle bütünleştirir. Kısa sürede öğrendiği bu enstürmanla bir yıl özel bir müzik evinde kurslar verir.
İlk eserleri başlangıçta slowdur. Yoğun süreçlerin dışına çıkmış ve içinde yaşadığı koşullarda kendi iç dünyasını yansıtmıştır daha çok. Bu samimiyet sonraki albümlerinde de değişmeyen bir özelliktir ve Efkan Şeşen`in müzik piyasasının insanı koşullayan, kalıplara sokan handikaplarından uzak, popüler olmayan kendisine özgü bir üslup yakalaması ve devam ettirmesinin de nedenidir. Bu üslup, bir kısmının dışında olsa bile, gerçeğin bütününü gözeten ve kendisi gibi yaşayanların paylaştığı ve sevdiği üretimlerinin; konu, içerik, ezgi ve düzenleme biçimleri farklılıklar taşısada ( hatta albümler farklılaşsada ) bir ifade ortaklığını oluşturur. Çünkü yaşamın, her biri değişime uğrayan ( kendisinide içine alan ) farklılıklarının adı gerçek ise; üretimlerindeki değişmelerinde buna sadık kalış samimiyetide, değişmeyen özelliği olmuştur sanatçının. Kendisi, yaşamı, eserleri ve sevenleri kalıcı bir uyum oluşturmuştur.
Gün Ağarırken albümü, onun eleştirileride görmezden gelmediğinin kanıtıdır. En çok sevilen albümüdür sanatçının. İlk albümünde daha çok bireyin iç dünyasını yansıtan sanatçı, bu çalışması ile toplumsal içeriği ön plana çıkarmış ve yalın bir düzenleme ile türkü formu ağırlıklı bir çalışma sergilemiştir.
Sanatçı, bir sonraki Göçer Oldum ile yenilik arayışlarına girmiş, düzenlemeleri ilk defa kendisi yapmış ve geniş bir alt yapı kullanmıştır. Ardından sırasıyla çıkan Merhaba ve Gözleri Hala Çocuk adlı albümler biraz daha dinamik ve popüler müziğe yakındır. Ama öz olarak, temel değerlere tutunma özelliği taşırlar. Seyrekte olsa dinleyicilerinden gelen bir eleştiri, Gün Ağarırken gibi bir çalışma olmayışı idi. Bu albümü sevenlerin çokluğu ve yaptıkları tercihe sanatçı, samimiyetini sunar: "Ben ne yaşıyor, ne görüyorsam onu hissediyor ve üretimlerime yansıtıyorum, bundan vazgeçemem". Yani, çevresinde, yaşamında ve kendindeki birbirine bağlı değişmelere, kısaca gerçeğe bağlı kalmak. Bunu umuda, yaşamın güzel tarafına sarılmayı ( acı ve hüzne rağmen ) ihmal etmeden yapmak. "Cilveloy", "Vakitsiz", "Yaralıyım", "Gözleri Hala Çoçuk", "Rüzgar Ol" vb eserler vazgeçilmez güzellikleri hüzün ve coşkuyla verir. Ama sanatçının da inkar etmediği bir sıkıntı vardır gizliden gizliye.. Yozlaşmanın , çürümenin boyutlarının daha bir derinleşmesi, toplumsal ve insani değerlerin, hızla yok olmaya yüz tutması.
Bunun yansımalarını son albümü olan Dar Kapılar`da çok net görmekteyiz. "Gitmeliyiz", "Mor Dağlar", "Yana Yüreğim Yana", "Ey Civan", "Döneceğim Birgün", "Dar Kapılar", "Sevgi", "İstemedin Ya", vb eserler, çürümek ile öz değerleri korumak ve onlara dönmek noktasındaki ikilemde kesin tercih zamanı olduğunu anlatır.
Efkan Şeşen, Artvin yöresi derlemelerini, enstürmantal bestelerini, türkü ve batı formundaki üretimlerini ayrı projeler şeklinde biçimlendirmeyi düşünürek çalışmalarını sürdürmekte. Ayrıca Anadolunun birçok yöresinde konserler vermeye ve etkinliklere katılmaya devam etmektedir.
Bu faaliyetler, zorluklara karşın, ticari bir olgu olmasındanöte daha çok gönül ve kültür işidir. Ama yaşamını müzikle sürdürmeye çalışan bir sanatçının, gittikçe bozulan bir organizasyon ahlakı karşısında ayakta kalması da zordur.
Efkan Şeşen, herşeye karşın, kendisini sevenlerle paylaştığı o güzel atmosfere duyduğu sevgi ve saygıyla yoluna devam ediyor.
Hüseyin Karadayı, müzik yaşamına 1988 yılında baterist olarak adım attı. CONTRAST adlı grubu ile bir çok barda funky,
blues ve pop tarzı müzik yaptı. 1990'da ise elektronik müzik çalışmalarına başladı.
1995 yılında, yabancı müzik yayını yapan radyo kanallarından Power FM'de prodüktörlüğe başladı. Radyonun tüm jingle
yapımlarını üstlendi. Ayrıca, Power Türk'te Dans Show, Adrenalin, Power FM'de de Pepsi Dance Club ve Hot Mix gibi
programlara da imza attı. 2000-2004 yılları arasında Geveze Show'un prodüksiyonlarını üstlendi.
Nostaljik parçalara remiks yaparak
müzik listelerinde "1" numaraya yükseldi
1995'ten bu yana Süleyman Nazif, Vogue, Hammam, Dada Ortaköy, Level 4, Newyorker Kuruçeşme, Reina, Çeşme Shayna.
Caliante, Fame, Bodrum Türkbükü'ndeki Cafe In ve popüler gece kulübü Mojito'da resident dj'lik yaptı.
1997 yılından bu yana pek çok popüler Türkçe parçaya remiks hazırlayan Hüseyin Karadayı, 2000 yılında Üniversal Müzik'ten
çıkan 'REMIX 2001' adlı albümde Türkiye'nin vazgeçilmez klasiği 'Sürünüyorum' adlı parçaya da remiks yaptı. Böylece, nostaljik
parçalara remiks yapma modasını başlattı. Ayrıca bu albümde İzel ve Serdar Ortaç'ın popüler parçalarının remiksini de üstlendi.
2004 yazında, ünlü perküsyon grubu 'HAREM'in dördüncü albümünde clap the buka & touch the buka adlı
prodüksiyon ile yurt içindeki ve yurt dışındaki müzik listelerinde 1 numaraya kadar yükseldi.
Aynı yıl, Raj Kapoor'un seslendirdiği ve Banghra Hakan'ın yeniden yorumladığı Avare parçasına yaptığı remiks, İsrail dans
müzikleri listelerinde 1 numara oldu.
"MY IMAGINATION, bir duygu ve güç yoludur"
Hüseyin Karadayı, sanatsal kimliği yoğun, içinde sanatçıların da vokal ve müzik yaptığı ilk DJ albümü olma özelliği taşıyan
"MY IMAGINATION" adlı prodüksiyonunda Türkiye'de ve dünyada klasikleşmiş dönem müziklerini yeniden yorumladı. Karadayı,
albümdeki çalışmalarını, bugüne kadar edindiği deneyimlerin, sevdiği müzik türlerinin, duygularının, inançlarının, hayal gücünün
ortaya çıkması olarak nitelendiriyor ve albümünü şöyle tanımlıyor: "İnsanların yaptıkları ve yapacakları hayal güçleriyle
ortaya çıkar ve güzelleşir. Hayal gücü, bir insanın uzanabileceği en uzak mesafedir. MY IMAGINATION bir duygu
ve güç yoludur. Doğu ile Batı müziğini birleştiren ve müziği evrensel boyutta tutan bu albümdeki en önemli nokta,
müzikaliteyi ve soundu oluşturmaktı."
Melis Sökmen, Bülent Altınbaş (Kirpi), Funky C Aka Cem Nadıran gibi sanatçıların müzikleri ve vokalleriyle yer aldığı albümün
parçalarından 'Funky Clarinet' ve 'Rasputin', Yunanistan ile Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde ve New Mexico'da da
oldukça popüler bir noktaya ulaştı.
Müzik prodüktörlüğünü oyunculuğa tercih etti
Hüseyin Karadayı, profesyonel mankenlik, fotomodellik ve oyunculuk da yaptı. 1996-98 arasında yapımcılığını Kandemir Konduk'un
üstlendiği ve baş rollerini Perihan Savaş, Münir Özkul, Ayşen Guruda'nın paylaştığı "Ana Kuzusu" adlı dizide oynadı. Yine yapımcılığı
Kandemir Konduk'a ait olan ve TRT'de yayınlanan "Bana Bakma Ona Bak" adlı dizi ile Tunç Başaran'ın yönettiği Abuzer Kadayıf adlı
sinema filminde de rol aldı. 2000 yılında ATV'de yayınlanan ve baş rollerinde Hülya Avşar, Rutkay Aziz'in olduğu 'SAVUNMA' adlı dizi
filmde oynadı. Ancak müzik, hep hayatının merkezinde yer aldı.
"Türk soundlarını diğer ülkelere de tanıtmalıyız!"
Hüseyin Karadayı, bundan sonraki projeleri için şu mesajları veriyor: "Hayatta son nokta yoktur. En güzel şey üretmektir.
Müzik güçlü ve güzel yapılmalıdır. DJ'lik sadece dinlemekle ve çalmakla kalmamalı, olabildiğince üretime dönüştürülmelidir. Daha yeni,
daha ilginç yeni soundlar keşfedip, Türk soundlarını diğer ülkelere de tanıtmalıyız."
Sahip olduğu bu bakış açısının ikinci ürünü olan "Miracles", 2006-2007 kış döneminde kulüpleri coşturmaya aday.
"Hayatta son nokta yoktur."
Bugüne kadar yayınladığı albümler ile en çok satanlar listesinde yer alan, müzik çaldığı mekanlarda kitleleri
eğlendirmesini bilen Hüseyin Karadayı, 4'üncü albümü ile hayranlarıyla buluşuyor. Geçtiğimiz günlerde
Radyo N101 tarafından "Yılın en başarılı dj ve prodüktörü" ödülünün sahibi olan Karadayı, yeni çalışması
ile bir önceki albümünde olduğu gibi en çok satanlar listesinde zirveyi zorlayacak ve şarkıları yaz boyunca
bütün gece klüplerinde çalınacak...
Albümden biraz bahsetmek gerekirse; Ferhat Göçer, Funky C, Ege Çubukçu, Melis Sökmen gibi başarılı
müzisyen dostları ile ortak şarkılar hazırlayan Hsyn Krdy, yaratıcılığı ve yaptığı düzenlemelerle bu işte
ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor.
Türk Sanat Müziği klasiklerinden "İnleyen Nameler"e kendi tarzında bir düzenleme yapan Karadayı,
Ferhat Göçer'in sesi ve Ege Çubukçu'nun rap'i ile bu çalışmasında farklı bir işe imzasını attı. Pop müziğin
unutulmaz eserlerinden "Gemiler" de Melis Sökmen'in vokali ve Hsyn Krdy yorumu ile müzikseverlerin
gönlünü fethedecek. "Mihriban" şarkısını bir de Ferhat Göçer ve oyuncu Irmak Ünal'dan dinleyin.
Özcan Deniz'in "Dön Desem" şarkısının Hsyn Krdy remix'i de albümün bir başka sürprizi....
Türk dans müziği piyasasına yeni bir soluk getiren Hüseyin Karadayı, "My Imagination" ve "Miracles"
albümlerinden sonra "You Dance From İstanbul" adlı 3. albümü ile dansseverleri coşturmasını bilmişti.
18 şarkıdan oluşan albümde Huseyin Karadayı'nın aranje ettiği ;Türkiye'nin en önemli
sanatçılarının remixleri ile birlikte Hsyn Krdy' nın setlerinde çalıp tavsiye ettiği dünya listelerinde
2007 yılının en popüler olan yabancı sanatçıların parçaları yer alıyor.
Tarkan'ın İngilizce albümündeki "Touch", Ajda Pekkan'ın efsane şarkısı ,Şehrazat bestesi"Yaz yaz yaz",
Sezen Aksu'nun "Şarkı söylemek lazım", Ferhat Göçer'in bu sene hit olan parçaları "Cennet" ve "Yalan" ve
Burak Kut'un yeni çıkardığı albümündeki "Komple" adlı şarkının dans müziği remixleri 2007 yazına damgasını vurdu.
Albümde ayrıca Melis Sökmen'in yorumuyla dünya şarkıları arasında klasikleşmiş "Autumn leaves" ve
Onur Baştürk'ün de "Frekans" adlı parçası bulunuyor.
Bu albümden "Yalan" isimli şarkıya çekilen video klip büyük ilgi gördü. Karadayı'nın "Autumn leaves" yorumu ise,
dünyaca ünlü dj Claude Challe'in 2008 tarihli "Select 2008 Music For Our Friends" albümünde yer aldı.
Dansseverler, Hüseyin Karadayı'yı daha önce "My Imagination" adlı albümüyle tanımışlardı. Uzun yıllar radyo kanallarında
müzik prodüktörlüğü ve ünlü mekanlarda resident dj'lik yapan Hüseyin Karadayı, bu prodüksiyonunda Türkiye'de ve dünyada
klasikleşmiş dönem müziklerini yeniden yorumlamıştı. Bazı parçalarıYunanistan, Hollanda gibi Avrupa ülkelerindeki ve New Mexico'daki
dans müzikleri listelerinde en çok dinlenen 10 parça arasına girerek popüler oldu.
DJ Funky ''C''nin vokal yaptığı bu albümden sonra, ikili bu kez ortak bir çalışmaya imza attı. DMC etiketiyle müzik marketlerdeki
yerini alan "Miracles" isimli albüm, Eldar Mansurov'a ait ''BAYATILAR'' parçasının sample'larıyla 2006-2007'ye damgasını vurdu.
Günümüz teknolojisi ve dans müziğinin getirdiği yeniliklerle yeniden yorumlanan bu parçayı, daha önce "Zalim" ismiyle
Levent Yüksel'den dinlemiştik.
Yine, 80'li yıllardan hatırladığımız Ümit Besen'e ait "I LOVE YOU, I LOVE YOU" isimli şarkının rap versiyonuna Hüseyin,
Funky "C" ve MELİS SÖKMEN, vokalleriyle bambaşka bir yorum getiriyorlar. Perküsyonuyla kendini dünyaya dinleten
"Burhan ÖÇAL" ile "Come n Shake" parçasında bir araya gelen ikilinin, albümde özel bir de sürprizleri var:
Hüseyin Karadayı'nın hazırladığı Mega Star Tarkan'ın "Gülümse Kaderine" isimli şarkısının remiksi.
01- Fragman
02- Yol
03- Hatırla Beni (Enstrumantal)
04- Göç Türküsü
05- Balo
06- Cenk
07- Yürüyüş
08- Dağ Başını Duman Almış
09- Dohdoh
10- İşgal
11- İzmir Marşı
12- İki Kadın
14- Yeni Vatan... Yeni Sosyete... Yeni Devlet...
15- Harfler Marşı
16- Bilal Oğlan
17- Gemi
18- Gel Gitme Kadın
19- İlham
20- Hatırla Beni