nuri deniz

nuri deniz

Üye
28.04.2010
Asteğmen
10.643
Hakkında


  • Kurbağaların Derileri Neden Nemlidir



    Kurbağalar, amfibiler (çift yaşamlılar) olarak bilinen canlılar grubunun üyeleridir ve hem suda, hem de karada yaşamaya uyum sağlamışlardır. Kara yaşamına tam olarak uyum yapamadıkları için de, akciğer solunumuna ek olarak başka solunum şekillerine de sahiptirler. Deri solunumu da bunlardan birisidir.
    Solunumun gerçekleştiği her organda veya vücut bölümünde, belirli bir oranda nemlilik olmalıdır. Çünkü solunum gazlarının dolaşım sistemine katılabilmesi için, sıvı içerisinde çözünmeleri gerekir. Örneğin akciğerde gaz alışverişinin gerçekleştiği alveollerin iç yüzeyi de mukus sıvısı ile kaplıdır.
    Kurbağaların derileri, mukus salgısı yapan bezlerce zengindir. Deri solunumunu yeterli bir biçimde gerçekleştirebilmesi için, hayvan yüzey derisini sürekli olarak bu bezlerin salgıları ile nemli tutar. Ancak derinin nemli olmasının tek görevi solunuma yardımcı olmak değildir. Düşmanlarından korunabilmek için, kaygan bir deriye sahip olması her zaman büyük bir avantajdır (Bir sabunun kayganlığı nedeniyle elinizden nasıl çabucak kayabildiğini düşünün). Ayrıca yine çoğu kurbağa türünde, düşmanlarından korunma amaçlı olarak çeşitli toksik maddeler salgılayan deri altı zehir bezleri de bulunur. Bu salgıların zehir oranları türlere göre değişkenlik gösterir. Ülkemizde ise, insana zarar verebilecek denli zehirli olan türler bulunmamaktadır
#19.07.2010 19:47 0 0 0
  • Suda yaşayan hayvanlar yada kısaca balıklar suda boğulmamalarının nedeni solunum sistemlerinin insanlarınkinden yada karada yaşayan canlılarınkinden farklıdır.


    Bir su canlısı eğer karaya çıkacak olursa ölümü an meselesidir. Bunu önleyen solunum sistemi solungaçları tanımakta fayda var. Solungaç, suda erimiş oksijenin kana alınmasını ve kandaki karbondioksitin atılmasını sağlıyacak yapıdadır. Solunum yüzeyinin kıvrılması ve dallanması ile meydana gelirler. Solungaç solunumu, sürekli suda yaşıyan omurgasız hayvanlarda, balıklar ve kurbağa larvalarında görülür. Amfiyoksüsta barsağın ön kısmı genişlemiş ve birçok yarıkla delinerek solungaç sepeti denilen kan damarlarıyla zengin özel bir organ halini almıştır.

    Balıklarda solungaçlar, önden ağız, yanlardan dışarıyla bağlantısı olan bir boşlukta (solungaç boşluğu) yer almıştır. Kemikli balıklarda solungaçlar dört çift olup, operkül denen solungaç kapaklarıyla örtülüdür. Solunum suyu ağızdan alınıp, solungaç kapaklarının daralması ile dışarı atılır. Kıkırdaklı balıkların ise çoğunda beş çift solungaç yayı olup, solungaç kapakları bulunmaz. Solungaç yayları, içlerinde kılcal kan damarları bulunan solungaç yapraklarına sahiptir. Her solungaç yaprağı ise ince yaprakçıklardan meydana gelmiştir. Kılcal damarlardaki kan, solungaçlara kırmızı rengini verir.

    Solunum, yaprakçıkları çevreleyen suda erimiş oksijenle kılcal damarlarda dolaşan kanın alyuvar hücreleri arasında olur. Oksijenin kana geçebilmesi için suyun devamlı olarak solungaçların üzerinden geçmesi gerekir. Balık, suyu ağzından alır, solungaç yaprakları üzerinden geçirir. Bu arada oksijen difüzyonla kana geçer. Aynı yolla karbondioksit dışarı atılır. Kanın solungaç iplikçiklerindeki akışı, suyun solungaçlar üzerindeki akışının ters yönündedir. Bu durum daha fazla oksijen alınmasını sağlar.

    Çoğu balıkların solungaç yayları üzerinde solungaç tarakları da bulunur. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dışarı atılırken suda çözünmüş oksijen, difüzyonla kana verilir. Bu arada suda bulunan besinlerse, solungaç taraklarıyla tutularak yutulur.

    Köpekbalıklarında su hem ağızdan, hem de ilk solungaç yarığından alınır. Solungaç yaprakları ve yarıkların daralmasıyla dışarı atılır. Tatlı su balıkları gerekli su ihtiyaçlarını solungaç zarlarından osmozla alırlar. Tuzlu su balıkları ise su içerler. İçtikleri suyun tuzunu solungaçlarıyla ayırırlar. Solungaç yaylarının ve taraklarının sayı ve biçimleri balıkların sınıflandırılmasında işe yarayan belirtilerdir
#19.07.2010 19:44 0 0 0
  • Canlılarda Solunum Çeşitleri Nelerdir


    Deri Solunumu


    Terliksi hayvan oksijeni hücre yüzeyinin tamamı ile alır. Aynı şekilde basit yapılı tatlısu polibi gibi çok hücrelilerde veya bazı solucanlarda, deri ile vücuda difüzyonla oksijen alınır. Oksijen, yoğunluk farkı nedeniyle vücuda girerken, aynı nedenle C09 vücuddan dışarıya verilir. Solunumun bu şeklinin etkinliği azdır, çünkü difüzyonla nakledilecek gazın iletileceği mesafe ancak 1 mm olabilir. Bu nedenle büyük organizmalarda deri solunumu çok azdır. Bunun dışında büyük hayvanların derisi oldukça sert ve gaz geçirgenliği düşüktür. Deri solunumu burada, ilave bir solunum şeklidir. Bununla birlikte bazı durumlarda omurgalı hayvanlarda önemli olabilir. Mesela bir kurbağa kışı hiç hareket etmeden geçirir. Suyun altında olduğundan kurbağa akciğer solunumu yapamaz. Metabolik olayların en düşük düzeyde tutulduğu bu dönemde, deri solunumu ile alınan 02 miktarı, metabolik olayların tamamının durmaması için yeterlidir. Deri solunumunun insan solunumundaki payı ise sadece % 1'dir.

    Trake Solunumu Nedir





    Sivrisinek larvaları ve bazı su böcekleri su yüzeyinin hemen altında bulunurlar ve solunum boruları kanalı ile aldıkları hava kabarcığını abdomenlerinin uç kısmında tutarlar (Trake Solunum). Böceklerin çoğunun vücut segmentinin sağ ve solunda solunum açıklığı (=stigma) bulunur. Hava buradan çok dallı bir boru sistemine geçer. Bu boru sistemine "TRAKE" denir. Bunlar da çok ince TRAKEOLLER'e dallanır.

    02 bunlar kanalı ile vücut hücrelerine taşınır. 02'nin geçişi difüzyonla olur. Bazı böcekler solunumu hızlandırır. Mayıs böceği uçmadan önce vücuduna 02 pompalar. Kas hareketi ile havayı boru sistemine iletir oradan da 02 artmış bir şekilde organlara gönderilir. C02 de aynı yolla vücuttan atılır. Birçok böcek türü difüzyonu göğüs ve abdomenin aktif solunum hareketleri ile destekler. Bu arada trakeler sıkıştırılır (aktif soluk verme) veya kendiliğinden gevşer (pasif soluk alma). Solunumda kullanılan gazların iletimi çok kısa mesafelerde olur. Bu yüzden de bütün böcekler nisbeten küçüktür..


    Solungaç Solunumu Nedir







    Balık ve diğer sucul hayvanlar, örneğin yengeç ve midyeler, serbest Oz'i sudan alır. Bir litre su 10 ml 02 içerir. Bu hayvanlar bunun için kuvvetli bir şekilde kanlanmış deri plakaları, yani SOLUNGAÇ taşır. 02 solungaç ve kılcal damar çeperi ile kana difüzyonla girer ve onunla vücut dokusuna taşınır. Her litre solungaç kanı için 15 İt su, solungaçlar tarafından pompalandığından balığın bir litre kanı 10 ml x 15 x % 80 = 120 mi 02 alır. İnsan ise her litre akciğer kanı için sadece 1 lt havayı, yani yaklaşık 200 ml oksijeni alabilir. Balık solungacı etkinliğinin en yüksek derecesine karşıt akım kuramı çerçevesinde ulaşır. Burada su ve kan karşıt yönlerde birbirine doğru akarak gider. Oksijence zengin su solungaca girerken, oksijence fakir kanla karşılaşır. Çok az bir parsiyal basınç farkında bile sudaki oksijen difüzyonla kana geçer.

    Solunum suyu çok ince tabakalardan solungaçlarla pompalanır (Solungaç Solunum). Solungaç lamelleri arasında 20-50 um'lik aralık vardır. Su, ağzın ve solungacın açılması ile ağza çekilir. Ağız ve solungacın daraltılması ile solungaç yarıklarından tekrar dışarıya verilir.

    Solungaçlar çok ince ve duyarlı deri oluşumudur. Yaralanmalardan korunmak için kemikli balıklarda solungaç kapağı (=OPERKULUM) vardır. Kurbağa yavruları suda iken solungaçla, karaya geçtikten sonra da akciğer ve deri ile solunurlar. Suda yaşayan omurgasızlar da solungaçlarını vücutlarının çeşitli bölgelerinde taşır....
#19.07.2010 19:31 0 0 0
  • Suyun halleri

    Suyun halleri
    Su yerkürede değişik hallerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su (denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hallere dönüşür.

    Snowflakes (Kartaneleri) ,Wilson Bentley, 1902.

    Gökkuşağı, yağmur damlacıklarının doğal optik prizma özelliği ile ışığın yansımasından oluşur.
    Yağışın insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmur'dur, dolu, kar, sis ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.

    Temel olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon etkisi ile çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar meydana getirmiştir.

    Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak doğal kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.

    Su, kendi içinde farklı maddelerin koku ve tadlarını barındırabilir. Bu nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen tat, aslında suyun içinde çözülmüş olan minerallerin tadıdır. Saf su (H2O), tatsızdır. Bu yüzden, kaynak veya mineral suyunun saflığı diye bilinen şey, suyun içinde zararlı (toksik) maddeler, kir, toz veya mikrobik organizmalar olmadığını belirtir
#19.07.2010 19:27 0 0 0
  • Doğadaki Madde Ve Hidrolojik Döngüler Hakkında



    Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü Nedir), Doğadaki Madde Döngüleri

    Suyun ekolojik önemi çok yönlüdür. En önemli yaşam kaynağı olan su, organizma vücudunun ortalama %70'ini oluşturmasındaki önemli rolünün yanı sıra, biyolojik aktiviteler için gerekli ortamı sağlamaktadır. Denizler, karalar ve hava arasındaki su alışverişi, yeryüzünde yaşamın var olmasını sağlayan koşulları sürekli kılar. Ayrıca, aşındırma ve çözme gibi özellikleriyle, besin elementlerinin taşınmasında vasıtadır. Bunlarla beraber, suyun ekosistemler için temel önemi, fotosentezde ham materyal olması ve enerji transferindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

    Hidrolojik döngünün (Doğada Su Döngüsü) diğer madde döngülerinden farkı, döngü sürecinde suyun sadece fiziksel değişime uğramasıdır (katı, sıvı, gaz). Hidrolojik döngünün temelini, suyun güneşten sağlanan enerji ve yerçekimi etkisiyle, yeryüzü ile atmosfer arasındaki yağış ve buharlaşma yoluyla olan değişimi oluşturmaktadır. Toplam yağışlar toplam buharlaşma ile dengelendiğinden, döngü dengeli bir durumdadır. Bu yüzden dünyada var olan suyun miktarı, milyonlarca yıldır çok fazla değişmemiştir. Doğanın çeşitli kısımlarında çeşitli şekillerde dağılmış olan suyun en önemli kaynağını (%97), denizler ve okyanuslar oluşturmaktadır. Kalan kısım ise kutuplarda, yüksek dağlar üzerindeki sürekli kar bölgelerinde depolanmış haldedir. Çok az kısmı ise göllerde, nehirlerde, yer altı kaynaklarında, canlılarda ve atmosferde bulunur. Döngü sürecindeki su hareket eder, fiziksel formu değişir, bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır, fakat gerçekte asla yok olmaz.

    Canlılar mevcut sudan her zaman doğrudan faydalanamazlar. Faydalanmayı sınırlandıran birçok faktör vardır. Örneğin denizlerdeki suyun tuzlu olması, kutuplardaki suyun donmuş olması, vs. Bu yüzden canlıların doğrudan yararlanabileceği su, toplam suyun ancak %2.6'sı kadardır. Gerek bitkiler, gerek hayvanlar gerekse diğer canlılar, çevrelerinden alıp kullandıkları suyu, terleme veya dışkı yoluyla tekrar çevreye verirler..
#19.07.2010 19:05 0 0 0
  • Fosfor Döngüsü Nedir



    Fosfor Döngüsü

    Fosfor, bütün canlılar için kilit öneme sahip elementlerden biridir. Adenozin trifosfat (ATP) formundaki fosfor, canlıların kullanılmaya hazır genel yakıtıdır. Ayrıca, hücresel seviyede nükleik asitlerin ve hücre zarının, pek çok hayvanda iskelet ve derinin, birçok bitki tohumunun yapısına katılmaktadır.


    Fosforun yeryüzündeki en büyük deposunu nisbeten çözünmeyen demir fosfatlı ve kalsiyum fosfatlı kayalar oluşturmaktadır. Bu kayaların kökenini, uzun zaman sürecinde tektonik hareketlerle karalara taşınan ve orijini ölü organizma kalıntıları olan, deniz ve okyanus derinliklerindeki tortular oluşturmaktadır. Fakat bu kayalar suyla temasları sırasında yavaş yavaş da olsa çözünürler ve çözünme sonucunda suda erimiş hale geçen fosfat, bitkiler tarafından alınabilir. Tarımsal bitkilerinin fosfor eksiğinin kapatılması için fosfatlı kayalardan üretilen gübreler toprağa verilirler ve bunlar toprakta suyla temasa geçince kolaylıkla çözünebilirler. Her iki şekilde de toprakta çözünmüş şekle dönüşen fosfat (P04) bitkiler tarafından emilebilir.

    Bitkilerce bu şekilde alınan fosfor, organik moleküllerin sentezinde kullanılır. Beslenme yoluyla da tüm canlılara ulaşır. Canlıların toprağa verdikleri organik artıklarda var olan fosfor, ayrıştırıcılarca parçalanarak tekrar inorganik fosfata dönüştürülür. Bu fosfatı bitkiler tekrar alabilirler.

    Suda çözünmüş haldeki fosfatın bir kısmı birikime uğrayarak tekrar zor çözünen kayalara dönüşebilir veya denizlere taşınabilir. Fosforun seri olarak izah edilen bu taşınımıyla fosfor döngüsü meydana gelir.

    Denizlere ve okyanuslara taşınan fosfor miktarı, tektonik hareketlerle denizlerden ve okyanuslardan karalara taşınandan daha fazladır. Yeryüzünde en kısa zamanda en fazla kayıp çok yağış alan tropikal bölgelerde olmaktadır.
#19.07.2010 18:54 0 0 0
  • Kükürt Döngüsü (Sülfür Döngüsü)


    Kükürt Döngüsü (Sülfür Döngüsü)

    Kükürt, canlılar için vazgeçilmez organik moleküller olan proteinlerin biyosentezinde temel elementlerden birini oluşturmaktadır. Doğadaki kükürt, element formunda bulunduğu gibi, hidrojen sülfid (H2S), sülfit (SO2) ve sülfat (SO4) gibi çeşitli oksidasyon formlarında da bulunmaktadır.



    Bitkisel ve hayvansal atıklardaki proteinlerin yapısında bulunan organik kükürt, bakterilerin aktiviteleri sonucu hidrojen sülfide (H2S) dönüştürülür. Hidrojen sülfid de bazı bakterilerce okside edilerek önce sülfitlere sonra da sülfatlara dönüştürülür. Sülfatlar, bitkilerce alınarak kullanılabilecek olan kükürt formudurlar. Bitkiler bu formuyla kükürdü alarak proteinlerin biyosentezinde kullanırlar ve besin zinciri yoluyla tüm tüketicilere ulaştırırlar. Canlıların toprağa bıraktıkları organik atıklar, kükürt dolaşımındaki sürecin tekrar başlamasına neden olur. Bu şekilde kükürdün canlılarla cansız çevre arasındaki dolaşımı kükürt döngüsünü oluşturur. Kükürt aynı zamanda petrol ve kömürün yapısında bulunmaktadır ve bunlar yandığı zaman kükürt dioksit olarak atmosfere verilmektedir.

    Diğer Elementlerin Döngüsü

    Yukarıda sayılan madde döngülerinden başka, canlılar için önemli olan kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, klor, magnezyum, demir, bakır, alüminyum, bor, brom, krom, kobalt, iyot, molibden gibi diğer elementlerin de canlılarla cansız çevre arasında sürekli olarak döngüleri söz konusudur.

    Bunlardan demir hemoglobin, magnezyum da klorofil denen önemli organik molekülün yapısına katılmakta, kalsiyum bitkisel hücre çeperinin, pek çok omurgasız hayvanın kabuğunun ve omurgalı iskeletinin yapısında bulunmakta, sodyum ve potasyum bitkisel ve hayvansal organizmaların fizyolojik aktivitelerinde rol almaktadır. Ayrıca, bu elementlerin çoğu biyolojik katalizörler olan enzimlerin aktivasyonunda etkilidirler. Bunların canlılardaki etkinliklerine ilişkin daha birçok özellikleri sayılabilir. Yani canlılar için her biri ayrı ayrı önemlidir...
#19.07.2010 18:51 0 0 0
  • Boğulma Nedir, Boğulma Hissi



    Boğulma Nedir, Boğulma Hissi

    Boğulan kişilerin hemen hemen üçte birinin akciğerlerine su girmemiştir. Denizden veya sudan çıkarıldıktan sonra bile akciğerlerinde su yoktur. Basit olarak akciğerleri havasız kalmasına bağlı olarak boğulmuşlardır. Bu duruma tıp dilinde asfiksi denir. Çünkü su soluk borusuna girmeye başladığı anda meydana gelen refleks mekanizmalar nedeniyle soluk borusu kasılır ve içeri bir damla bile suyun girmesini önler. Boğulan kişilerde önce yapay solunum yaptırılmasının nedeni budur.

    Tatlı suda boğulmalarda akciğerlere su girmesi kanın sulanmasına, ozmotik basıncın azalmasına, buna bağlı olarak alyuvarların su alarak şişmesine ve parçalanmalarına neden olur. Denizde boğulmalarda akciğerdeki suyun ozmotik basıncı çok olduğundan kanın sıvı kısmı hızla akciğerlere kayar. Amacı akciğerlerdeki sıvının ozmotik basıncını azaltmaktır. Burada tatlı su boğulmasında olduğu gibi kalp fibrilasyonu, ya da alyuvarlann erimesi değil doğrudan havasız kalmaya bağlı boğulma söz konusudur. Tatlı suda boğulmalarda hemolizin unutulmaması, ayrıca kalp etkinliğinin gözden geçirilmesi zorunludur..
#19.07.2010 18:47 0 0 0
  • Fluorit


    Fluorit çok çeşitli jeolojik ortam ve şartlarda oluşabilen bir mineraldir. Demir-Çelik, kimya, seramik ve cam sanayinin önemli hammaddesidir.
    Türkiye'de ilgili sanayi dallarının talebini karşılamak ve fluorit potansiyelini belirlemek amacıyla yapılan araştırmalar sonucu bir çok yatak bulunmuş ve bunların çoğu özel şirketlerce işletilerek tüketilmiştir. Genellikle düşük rezervli olan söz konusu sahalarda yapılan üretimler yetersiz olduğundan endüstriyel talep çoğu zaman karşılamamıştır.
    Gelişmiş ülkelerde çelik sanayiinde eritken olarak fluorit yerine kolemanit kullanılması, fluoriti bu sektörden kısmen uzaklaşmıştır. Halbuki kolemanit hem daha pahalı, hem de toz ve nem oranın fazla olması nedeniyle olumsuz etkileri olan bir ikame maddesidir. Ülkemizde de demir-çelik fabrikalarında fluorit yerine kolemanit kullanılması fluorit madenciliğini olumsuz etkilemiş, bunun sonucu olarak da fluorite dayalı sanayiler (hidrofluorik asit, kriyolit vb) kurulamamıştır. Gelişen kimya, alüminyum ve seramik endüstrisi ise bu ara ürünlerini gittikçe artan oranlarda ithal etmeye başlamıştır.
    FLUORİT
    • Kimyasal Bileşimi : CaF2
    • Kristal Sistemi : Kübik
    • Sertlik : 4
    • Özgül Ağırlık : 3.2
    • Dilinim : { 111} mükemmel
    • Renk ve Şeffaflık : Morun değişik tonları, mavi, yeşil, sarı, beyaz, pembe, kahverengi, mavimsi siyah; şeffaf-yarışaffaf
    • Ayırıcı Özellikleri : Ultraviyole ışık altında mavi, sarı, beyaz ve kırmızımsı renkler gösterir. Kalsitten daha serttir. Sülfirik asitte çözünür.
    • Bulunuşu : Hidrotermal maden yataklarında yaygın olarak oluşan bir mineraldir. Sedimanter kayaların boşluklarında, pnömatolitik yataklarda, sıcak su kaynaklarının oluşturduğu çökellerde, Alpin tipi damarlarda, bazı granitlerde ve çok nadir olarak pegmatitlerde oluşabilir. Birçok metalik maden yatağının gang minerali olarak da gözlenebilir...
#19.07.2010 18:42 0 0 0
  • Konu: Saf su nedir
    Saf su nedir



    Saf su nedir, ne demektir, saf suyun özellikleri?
    İletkenlik değeri 0,055 µS/cm (25ºC) veya elektrik direnci 18,2 Megaohm-cm olarak hesaplanan sudur. Suyun iyoniksaflığı mikrosiemens/cm [µS/cm] biriminden elektriksel iletkenlik veya tersi olan megaohm-cm biriminden elektriksel direnç şeklinde de ifade edilebilmektedir. İletkenlik ve direnç değerleri sıcaklığa bağlı değişeceğinden bu birimlere ilave olarak sıcaklık değerleri de parantez içerisinde verilmektedir. Suda çözünmüş halde bulunan tuzlar da artı ve eksi yüklü iyon oluşumuna yol açarak iletkenlik değerini arttırmaktadır. Klorit ve sodyum iyonları da bu nedenle benzer etkiye sahiptir. Ayrıca bazı gazlar da örneğin karbon dioksit iyon oluşumunupHkadar etkilemektedir. Daha önceleri suyun saflığını bozan maddelerin miktarları için ayrı ayrı sınır değerler tanımlanırken artık suyun iyon bakımından saflığının esas ölçüsü olarak toplam iletkenlik değeri bir sınır değer belirtilmektedir.
    İçme suyu kaynak olarak alındığında reverse osmosis, deiyonizasyon, damıtma (distilasyon), iyon değişimi, filtreleme ve diğer uygun metotlar kullanılarak saf su üretilmektedir
#19.07.2010 18:39 0 0 0
  • Su kireci (Hidrolik kireç)


    Su kireci (Hidrolik kireç)
    Muhtevasında %10-25 mertebesinde kil bulunduran kalker taşının pişirilmesiyle elde edilen bir kireç türüdür. Bu pişirme esnasında oluşan sönmemiş kireç silis ve alüminle birleşir. Bu şekilde elde edilen kireç ufak parçalar halinde olup dikalsiyumsilikat (2 CaOSiO2)'tan ibarettir. Toz haline getirme işi, su ile işleme tabi tutularak yapılır. Yani öğütlenemez. Suda söndürerek toz haline getirmek için kirecin içinde en az %10 oranında CaO olması gerekir.

    Bu şekilde elde edilen kireç su içerisinde erimez, katılaşıp sertleşebilir. Bu yüzden su içindeki yapılarda kullanılabilir. Su kirecinin yapılarda kullanılmasıyla elde edilen yararlar, hava kirecinin kullanılmasıyl elde edilen yararların aynısıdır. Su kirecinin üst tarafı ise hava kirecinden daha yüksek mukavemete sahip olup, suda sertleşebilmesidir. Su kirecinin 28 günlük basınç mukavemeti 20-250 kg/cm² arasındadır.


    Kirecin Söndürme işlemi
    Kireçler CaO halinde kullanılmazlar. Bunların su ile işlem görerek söndürülmeleri gerekir. Kirecin söndürülmesi bir hidratasyon olayıdır. Sönmemiş kirecin üzerine az miktarda su dökülünce bir süre sonra kireç parçasının kabardığı ve yavaş yavaş çatlayarak dağıldığı, aynı zamanda sıcaklık artışı ve buharlaşma görülür.

    CaO + H2O Ca(OH)2 + Isı

    x CaO + y MgO + (x +y) H2O x Ca(OH)2 + y Mg(OH)2 + y Mg(OH)2 + Isı

    Bu reaksiyonun gerçekleşebilmesi için kirecin ağırlığının 1/3'ü kadar suya ihtiyaç vardır. Reaksiyon sonunda elde edilen Ca(OH)2 sönmüş kireçtir.

    Kirecin söndürülmesi sırasında şu husulara dikkat edilmelidir:
    Kirecin söndürülmesi sırasında %100 oranında bir hacim artışı meydana gelir. Zaten kirecin sönerken kabarıp çatlamasının nedenide budur. Bu nedenle söndürme işlemine önem verilmesi gerekir. Tamamen söndürülmeden yapıda kullanılan kireç, söndürülmesi sırasında yapacağı reaksiyonu kullandığı yerde yaparak, hacim artmasına ve yapıda bazı hasarların oluşmasına neden olur. Bunun olmaması için, kireç taşları en az 15 gün, şantiyede açılan kireç havuzlarında, su ile temas halinde bulundurulmalıdır.
    Söndürme işlemi sırasında sıcaklık 300-400 °C'a kadar çıkabilir. Bu nedenle olayın aksi yönde gelişmesi, yani sönmüş kirecin tekrar su kaybederek CaO haline dönüşmesi mümkündür. Bu nedenle su miktarını iyi ayarlamak suretiyle, sıcaklığın 100 °C civarında tutulması sağlanmalıdır. Bunun için de, söndürme işlemi sırasında dökülen suyu yavaş yavaş vermek, bir müddet soğuyup kabarmasını bekledikten sonra, tekrar su vermek suretiyle söndürme işlemine devam edilmelidir.
    Söndürme işlemi teknelerde, kireç kuyularında veya fabrikalarda su püskürtülerek yapılır. İlkel bir yöntem olan kireç kuyularında kireç fazla su ile söndürüldüğünden ürün Ca(OH2 + n H2O şeklindedir ve yağlı kireç olrak adlandırılır. Fabrikalarda ise sönmüş kireç sadece Ca(OH)2'dir. İnce toz halinde olup, çimento gibi torbalar içinde satılır. Buna hidrate kireçte denir. Bu tozun özgül ağırlığı 2,20-2,45 g/cm³ arasındadır. Birim ağırlığı ise 0,60-0,75 g/cm³ arasındadır...
#19.07.2010 18:36 0 0 0
  • Suların sertlik dereceleri nasıl tespit edilir?


    Suların sertlik derecesini ölçülebilmesi için kullanılan en pratik yöntem "sabun solüsyonu yöntemi". Bu yöntemde; sertliği veren Ca ve Mg elementleri, sabundaki sodyum ve potasyumun yerine geçerek suda erimeyen bileşikler yapıyor. Sabun solüsyonu kullanarak suda devamlı bir köpük elde edilmeye çalışılıyor. Bu işlemde harcanan sabun solüsyonu miktarı genel sertlik hakkında bilgi veriyor. Su kaynatıldıktan sonra yine aynı yöntemle kalıcı sertlik ölçülebiliyor. "Geçici sertlik = Genel sertlik - Kalıcı sertlik" formülü kullanılarak hesaplanabiliyor.

    (Ek bilgi: Suda erimiş bütün anyonların ve dolayısıyla bunlarla birleşmiş olan katyonların verdiği sertlik "genel sertlik" olarak adlandırılırken, HCO3 (bikarbonatların) anyonlarının verdiği sertliğe de "geçici sertlik", SO4 (kalsiyum ve magnezyum sülfatların) anyonlarının verdiği sertliğe de "kalıcı sertlik" deniyor. Genel sertlik, geçici ve kalıcı sertliklerin toplamı olarak da ifade ediliyor. Sularda genel sertlik ve geçici sertlik ölçülebiliyor. Aradaki fark da kalıcı sertliği veriyor. Suyun sertliğini gidermek için toz halinde kireç ya da soda kullanılıyor. Kireç geçici sertliği soda kalıcı sertliği gideriyor. Bu amaçla evlerde ve sanayi kuruluşlarında içinde sodyum alüminyum bulunan vebolit, permutit gibi iyon değiştirme aygıtları kullanılıyor.
#19.07.2010 18:27 0 0 0
  • Elementlerin Günlük Hayattaki Kullanım Yerleri



    1- Hidrojen (H) :
    • İlk olarak 1776 yılında Henry Cavendish tarafından keşfedilmiştir.
    • Hidrojen ismi ise Antoine Lavoisier tarafından verilmiştir.
    • Bilinen renksiz en hafif gazdır.
    • Suyun, canlıların ve petrol gibi birçok maddenin yapısında bulunur.
    • Roket yakıtı olarak kullanılır.


    2- Helyum (He) :
    • 1868 yılında Fransız Pierre Janssen ve İngiliz Norman Lockyer birbirinden bağımsız olarak helyumu keşfetmişlerdir.
    • 1908 yılında Heike Kamerlingh Onnes ilk sıvı helyumu elde etmiştir.
    • Helyum atmosferde çok az miktarda bulunur.
    • Güneş'te ve diğer yıldızlarda bol miktarda bulunur.
    • Renksiz bir gazdır.
    • Zeplin ve balon gibi hava taşıtlarının şişirilmesinde, roket yakıtlarının sıkıştırılmasında kullanılır. (Havadan daha hafif gaz olması nedeniyle).


    3- Lityum (Li) :
    • İlk olarak 1817 yılında Johann Arvedson tarafından keşfedilmiştir.
    • Gümüşümsü gri metalik renkte bulunan katı bir elementtir.
    • İlaçlarda, pil üretiminde, seramik ve cam yapımında kullanılır.


    4- Berilyum (Be) :
    • 1828 yılında birbirlerinden bağımsız olarak Friedrich Wöhler ve Antony Bussy tarafından elde edilmiştir.
    • Gri renklidir katıdır.
    • Uçak ve uzay araçlarının yapımında elektrik ve ısı iletkeni olarak kullanılır.


    5- Bor (B) :
    • 1808 yılında Humphry Davy, Gay-Lussac ve Thenard tarafından ilk defa elde edilmiştir.
    • Oda koşullarında katı halde bulunur.
    • Isıya dayanıklı renkli cam imalatında, seramiklerde ve roket yakıtlarında kullanılır.


    6- Karbon (C) :
    • Saf haldeyken karbon, elmas, grafit, is, kömür gibi (4 tane allotropu vardır) birçok çeşitli maddelerde bulunur.
    • Grafitin yapısı siyah, elmasın yapısı ise renksiz bir katıdır.
    • Yeryüzünde kömür, petrol, doğal gaz gibi maddelerin ve canlıların yapısında bulunup canlılar açısından çok önemlidir.


    7- Azot (N) :
    • Azot ilk olarak 1772 yılında Daniel Rutherford tarafından keşfedildi.
    • Renksiz ve kokusuz bir gazdır.
    • Canlılar için gerekli temel elementlerden biridir.
    • Sıvı azot soğutma amacıyla kullanılır.
    • Bazı azot bileşikleri tarımda gübre olarak kullanılır.


    8- Oksijen (O) :
    • Oksijen ilk olarak 1774 yılında Joseph Priestley ve Carl Wilhelm Scheele tarafından keşfedilmiştir.
    • 1781 yılında Lavosier, oksijenin havada bulunan ve yanmaya etki eden bir madde olduğunu keşfetmiştir.
    • Renksiz bir gazdır.
    • Canlıların yaşaması için gerekli temel elementtir.
    • Dalgıçların ve astronotların solunum yapmaları için kullandıkları oksijen tüplerinde bulunur.


    9- Flor (F) :
    • İlk defa 1886 yılında Henri Moissan tarafından elde edilmiştir.
    • Açık sarı renkli bir gazdır.
    • Diş macunları ve deodorantların yapısında bulunur.
    • Buzdolabı ve klimaların soğutma sisteminin çalışmasında kullanılır.


    10- Neon (Ne) :
    • Neon 1898 yılında William Ramsay ve Morris Travers tarafından keşfedilmiştir.
    • Renksiz bir gazdır.
    • Renkli reklam panolarının aydınlatılmasında ve televizyon tüplerinde kullanılır.


    11- Sodyum (Na) :
    • Sodyum ilk olarak 1877 yılında Humphrey Davy tarafından elde edilmiştir.
    • Yumuşak, kaygan bir metal olup gümüşümsü beyaz renkli bir katıdır.
    • Doğada en çok sofra tuzunun (sodyum klorürün) yapısında bulunur.
    • Kağıt, gıda, tekstil, kimya, sabun, cam gibi bir çok endüstriyel kullanılır.


    12- Magnezyum (Mg) :
    • 1755 yılında İngiltereli Joseph Black tarafından ilk olarak keşfedilmiştir.
    • Gümüşümsü beyaz renkli bir metaldir.
    • Oda koşullarında katı halde bulunur.
    • Hafif bir Element olduğu için hava taşıtlarının yapımında kullanılır.
    • Kurutulmuş meyvelerde bulunur.


    13- Alüminyum (Al) :
    • 1827 yılında Wohler tarafından bulunmuştur.
    • Alüminyum yumuşak ve hafif bir elementtir.
    • Mat, gümüşümsü renkli bir katıdır.
    • Mutfak araç gereçlerinin, elektrik kablolarının ve içecek kutularının yapımında kullanılır.


    14- Silisyum (Si) :
    • Silisyumun ilk keşfi 1824 yılında Berzelius tarafından gerçekleştirilmiştir.
    • Yeryüzünde en fazla bulunan elementlerden biridir.
    • Koyu gri renkli bir katıdır.
    • Kumda, kilde, cam yapımında ve yapı malzemelerinde bulunur.


    15- Fosfor (P) :
    • Fosfor ilk olarak 1669 yılında Hennig Brand tarafından keşfedildi.
    • Fosfor renksiz, beyaz, kırmızı ve siyah renklerinde bulunabilir.
    • Oda koşullarında katı halde bulunur.
    • Canlıların sinir ve kemik dokularında görevlidir.
    • Suni gübre yapımında kullanılır.



    16- Kükürt (S) :
    • Kükürt, antik çağda bilinen dokuz elementten biriydi. Kükürdün kimyasal bir element olduğunu 1777'de Lavoisier ortaya attı. 1810 yılında Gay Lussac ile Thenard tarafından deneysel olarak doğrulandı.
    • Sarı renkli tatsız, kokusuz bir maddedir.
    • Oda koşullarında katı halde bulunur.
    • Isı ve elektriği iyi iletemez.
    • Barut ve sülfürik asit yapımı ile kuru meyvelerde mikrop öldürücü olarak kullanılır.
    • Sıvı deterjan, gübre, barut, cam ve lens yapımında kullanılır.


    20- Kalsiyum (Ca) :
    • İlk olarak 1808 yılında Berzelius ve Pontin tarafından, daha sonra saf olarak ilk defa Humphry Davy tarafından elde edilmiştir.
    • Gümüş gibi parlak ve beyaz renkli bir katıdır.
    • Çimento, alçı, kireç gibi maddeler ile dişlerin ve kemiklerin yapısında bulunur.


    21- Gümüş (Ag) :
    • Gümüş elementinin keşfi tam olarak bilinmemekle birlikte altın ve bakır elementlerinden sonra keşfedilmiştir. Gümüşün MÖ 2500 yıllarında Çinliler ve Persler tarafından kullanıldığı belirtilmiştir.
    • Parlak, beyaz renkli bir katıdır.
    • Süs eşyası yapımında, diş dolgusu (amalgam) yapımında kullanılır.


    22- Altın (Au) :
    • Tarihte bilinen kayıtlara göre Mısır hükümdarları zamanında MÖ 3200 yıllarında, altın darphanelerde eşit boyda çubuklar halinde çekilerek para olarak kullanıldı.
    • Yumuşak, parlak sarı renkli bir katıdır.
    • Süs eşyası yapımında kullanılır.


    23- Cıva (Hg) :
    • Cıva çok uçucu bir element olduğu için oda sıcaklığında kolayca buharlaşabilir.
    • Gümüşümsü gri renkli bir sıvıdır.
    • Zehirli bir elementtir.
    • Herhangi bir yüzeye cıva döküldüğü zaman üzerine toz kükürt dökülmelidir.
    • Diş dolgusu (amalgam) yapımında ve termometrelerde kullanılır.


    24- Bakır (Cu) :
    • Tarihte ilk defa 10.000 yıl kadar önce Kıbrıs'ta rastlanmıştır.
    • Turuncu renkli yumuşak bir katıdır.
    • Mutfak ve süs eşyası yapımında kullanılır.


    25- Nikel (Ni) :
    • Nikel elementi ilk olarak 1751 yılında Axel Fredric Cronstedt tarafından keşfedilmiştir.
    • Gümüşümsü parlak renkli bir katıdır.
    • Arabaların kaplamalarında, musluklarda ve paslanmaz tencere yapımında nikel kullanılır.


    26- İyot (I) :
    • İyot elementi ilk kez Bernard Courtois tarafından 1811 yılında keşfedilmiştir.
    • Parlak, menekşe-siyah renkli bir katıdır.
    • Deniz ürünlerinde ve iyotlu sofra tuzlarında bol miktarda bulunur.
    27- Çinko (Zn) :
    • Çinko elementi 1746 yılında Andreas Maggart tarafından keşfedilmiştir.
    • Mavimsi, açık gri renkte, kırılgan bir katıdır.
    • Mutfak eşyalarının ve pilin yapımında kullanılır.


    28- Demir (Fe) :
    • Demir metalinin keşfi tam olarak bilinmemektedir.
    • Grimsi parlak renkli bir katıdır.
    • Element halindeki saf demir dövülebilir, ince tel ve levha haline getirilebilir.
    • İnşaat malzemesi ile günlük hayatta kullanılan bazı eşyaların yapımında kullanılır.
    • Marul ve pekmez gibi besinlerle kanın yapısında bulunur.


    29- Kalay (Sn) :
    • MÖ 3000 yıllardan beri kullanılan bir elementtir.
    • Gümüşümsü parlak renkli bir katıdır.
    • Mutfak eşyası yapımında ve tenekelerin kaplanmasında kullanılır.


    30- Kurşun (Pb) :
    • Keşfi tam olarak bilinmemektedir.
    • Mavimsi-beyaz renkte bulunan bir katıdır.
    • Yumuşak, ağır, zehirleyici, kolay dövülebilen bir maddedir.
#18.07.2010 17:41 0 0 0
  • Kömür Nedir Nasıl Oluşur

    Çoğunlukla siyah renkli, bazıları ise kahverengi, katmanlaşmış bir tortul kayaç olan kömür, aslında karbonun katışkılı bir biçimidir. Milyonlarca yıl önce yetişen büyük ve sık ormanların, başka tortul çökellerin altına gömülmesi sonucunda oluşmuştur.

    Sanayileşmiş ülkelerde kömüre duyulan gereksinim oldukça büyüktür, çünkü kömür bugün hâlâ başlıca ısı ve enerji kaynağıdır. Kokkömürü ve havagazının yanı sıra, sanayide kullanılan pek çok kimyasal madde kömürden üretilir. Dünya kömür rezervlerinin büyük bölümü kuzey yarıkürededir; nitekim, önde gelen kömür üreticisi ülkeler SSCB, ABD, Çin, Polonya, İngiltere, Alman Demokratik Cumhuriyeti, Almanya Federal Cumhuriyeti ve Hindistan'dır. Kömür güney yarıkürede daha az bulunmakla birlikte, Güney Afrika, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki yataklardan oldukça büyük miktarlarda kömür çıkarılmaktadır. Kuzey Kutup Bölgesinde de kömür bulunmuştur; kâşif Robert Falcon Scott ise Antarktika'da kömür yatakları keşfetmiştir. Ekvator yakınlarında ise kömüre çok az rastlanır. Dünyanın çeşitli yerlerinde kömür aramaları sürdürülmektedir ve son zamanlarda bazı yeni zengin kömür yatakları bulunmuştur. Dünya toplam kömür üretimi, yılda yaklaşık 3 milyar tondur. Bugün yeraltında ne kadar kömür kaldığını söylemek pek kolay değildir, ama gene de birkaç yüzyıl kadar yetecek yatakların bulunduğu tahmin edilmektedir.
    Kömür Nasıl Oluştu
    Kömürün büyük bölümü, günümüzden yaklaşık 340 milyon yıl önce başlayıp yaklaşık 60 milyon yıl önce sona eren Karbonifer Dönem' de oluşmaya başladı. Karbonifer Dönem'den önceki Devoniyen Dönem'de, kuzey yarıkürede büyük dağlar oluşmuştu. Karbonifer Dönem'de, bu sıradağlar havanın etkisiyle aşınmaya uğradı. Irmak ve yağmur sularınca dağlardan aşağılara taşınan kumlar ile öteki molozlar, çevredeki sığ denizlerin kıyılarında birikti; böylece buralarda deltalar, bataklıklar, sulak düzlükler oluştu.

    Bu bataklıklarda dev ağaçlardan oluşan sık ve geniş ormanlar yetişti; bu ağaçların günümüze kalan yegâne akrabası, "kibritotu" ya da "kurtpençesi" denen ve atalarına hiç benzemeyen minik bitkilerdir. Bu dev ağaçlar öldüklerinde, çürümekte olan bitkisel maddelerden oluşan ıslak bir zeminin içine devriliyordu. Su, ağaçların çürümesini yavaşlatıyor, bunun sonucunda da orman alanı turbalık haline geliyordu. İşte bu turba yatakları, milyonlarca yıl sonra, bugün bizim yaktığımız kömüre dönüştü. Çoğu yerde geniş bataklıklar sular altında kaldı, ormanlar ölüp gitti ve turbalar çamurlara gömüldü. Sonra, gene dağlardan bölgeye akan ırmaklarca taşınan kumlar çökelmeye başladı. Kum setleri yükselip su düzeyinin üstüne çıkınca, yeni ormanlar yetişti ve bu süreç tekrarlandı. Kömür yataklarının bulunduğu alanların üst üste sıralanmış farklı kayaç katmanlarından oluşmasının nedeni budur.

    Çamurlardan oluşan şeyllerin üzerinde kumtaşları bulunur. Her kumtaşı katmanının üst kesimleri, bitki kökleriyle doludur ve bu katmanın üzerinde de bir kömür yatağı ya da damarı yer alır. Sonra bunun üzerinde gene bir şeyi katmanı görülür. Deniz basmasına uğramış kesimlerde ayrıca, içi deniz kabuklarıyla dolu ince bir kireçtaşı katmanı da bulunur. Bazı kömür yataklarında birçok kömür damarı vardır; bu damarlar, ağacın yetişme, çürüme, sular altında kalma ve mille örtülme süreçlerinin, ne kadar sık tekrarlanmış olduğunu gösterir. Bazı damarlar çok incedir, örneğin yalnızca 3 santimetredir; bu durum, turba yataklarının çok kısa bir zaman içinde sular altında kaldığını gösterir. Bazı yerlerde ise 30 metreden daha kalın damarlara rastlanır; bu da oluşum sürecinin çok daha uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiş olduğu anlamına gelir. Hindistan'da Singrauli kömür havzasındaki damarlardan biri 152 metre kalınlığındadır; Avustralya'nın Victoria eyaletinde de 225 metre kalınlığında bir linyit yatağı bulunmaktadır. Damarlar arasındaki derinlik de birkaç metreden birkaç yüz metreye kadar değişebilir; bu, turba yataklarının suda ne kader derine gömülmüş olduğuna, çamur ve kum katmanlarının birikim hızına bağlıdır. 20 metre kalınlığındaki bir turba yatağı, sonuçta 2 metre kalınlığında bir kömür yatağı oluşturur.

    Bakterilerce başlatılan bitkilerin kömürleşme süreci milyonlarca yıl sürer; Yer'in iç kesimlerinden kaynaklanan ısının, turbaların üstünde biriken çamur ve kumun yarattığı basıncın etkisiyle tamamlanır. Katman sıkıştıkça içindeki su ve gazlar dışarı kaçar; turba önce linyite dönüşür; linyit, genellikle kahverengi, yumuşak, yarı oluşmuş bir kömürdür. Linyit, daha sonra taşkömürüne dönüşür; madenkömürü de dönen siyah renkli taşkömürü en yaygın kullanılan kömür türüdür. Taşkömürü de sonunda en sert ve bileşim bakımından katışıksız karbona yakın kömür türü olan antrasite dönüşür. Turbadan antrasite kadarki bu kömürleşme sürecinin hangi aşamada olduğu, sürecin başlangıcından bugüne kadar geçen zamanın uzunluğuna ve o bölgenin jeolojik koşullarına bağlıdır. Bu nedenle turba, linyit, taşkömürü ve antrasit, birlikte ya da ayrı ayrı yerlerde bulunabilir. Kömür alanı dev bir peynirli sandviçe benzetilebilir; bu sandviçin peyniri kömür, ekmeği ise kayaçlardır. Ama bu her zaman düz bir sandviç değildir; bazı yerleri bükülmüş ya da ezilmiş olabilir. Bunun nedeni, kömürün oluşum dönemindeki yerkabuğu hareketleridir. Damar, yüzeye çıkıp havayla temas ettiği yerlerde aşınmaya uğrar. Kalan kömürün büyük çoğunluğu, aradaki çukurlarda bulunur. Maden ocaklarının açıldığı bu çukur bölgelere kömür havzası denir. Bir kömür damarının yüzeyde göründüğü yere mostra ya da çıkma denir. Örneğin, Soma, Muğla ve Elbistan linyit yatakları yüzeydedir ve açık işletme denen bir maden kazı yöntemiyle kazılır.kaynak
#18.07.2010 17:28 0 0 0
  • İsveç hakkında bilğiler

    İsveç'in yüzölçümü 450.000 km2 olup, ülke bu açıdan İspanya ve Irak ile aynı büyüklüktedir. Topraklarının yarısı ormanlar ile kaplı olan İsveç'de tarım alanları toplam yüzölçümün % 10'undan daha azdır. Oldukça düz arazi yapısına sahip olan ülkede 100.000'e yakın göl vardır. Girintili çıkıntılı kıyılarında binlerce ada yer almaktadır. Atlas Okyanusu'nda bulunan sıcak Gulf Stream akıntısı, İsveç'in diğer kuzey ülkelerine göre daha ılıman bir iklime sahip olmasını sağlamaktadır. Ülkenin nüfusu 9.000.000 civarındadır ve bu nüfusun % 85'i ülkenin güneyinde yaşamaktadır. Para birimi İsveç Kronu (SEK) olan ülke parlamenter bir yönetim şekline sahip olup, yönetim biçimi anayasal monarşidir. Kral Carl XIV. Gustaf bugün, Devlet Başkanı olarak, sadece törenlerde İsveç'i temsil etmektedir. Parlamento tek bir meclis'ten oluşmaktadır ve milletvekilleri nisbi temsil sistemi ile 4 yıllığına doğrudan seçilmektedirler. İsveç'te herkes, 18 yaşından itibaren oy kullanma hakkına sahiptir.

    Sanayi ve Ekonomi

    İsveç, 1900'lü yılların başında, büyük ölçüde tarımcılıkla geçinen bir ülkeydi ve Avrupa'nın en yoksul ülkeleri arasında yer alıyordu. Ancak ülkenin demir madeni, kerestesi ,barajlara olanak tanıyan nehirleri, hidroelektrik santralları, zeki mühendisleri ve yetenekli işçileri sayesinde hızlı bir sanayileşme yaşandı ve ülke, çağdaş bir refah toplumuna dönüştü.

    Ekonomik gelişme, özellikle II. Dünya savaşından sonra hızlandı ve ülke bir tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüşerek gelişti. kişi başına milli gelir 1980'lerin başına kadar sürekli olarak arttı. 1980'lerin ikinci yarısında sürekli artış gösteren makroekonomik dengesizlik sonucu İsveç ekonomisi, 1990'ların başında tarihinin en büyük ekonomik durgunluğunu yaşadı. Uygulanan geniş kapsamlı bir ekonomik programla bütçe açığı zamanla giderildi ve bütçede 1998 yılında, GSMH'nın % 2.5'ine yakın bir artış sağlandı. Böylece, OECD ülkelerinde eşi görülmeyen bir gelişme sağlanmış oldu.

    Enflasyon oranı şu anda çok düşük bir düzeyde seyretmekte olup, sabittir. Ülkedeki en büyük gelişme telekomünikasyon ve ilaç sanayii alanındaki bilgi ihracatında görülmüştür. Veri oranı 1990-1997 yılları arasında bilgi yoğun sanayi sektöründe % 60, sermaye yoğun sanayi sektöründe % 40'a yakın oranda artmıştır. Sanayi sektörü, GSMH içindeki payı pek büyük olmadığı halde (% 22), İsveç ihracatında ilk sırada yer almaktadır. İhracatın % 14'ü orman ürünleri, % 10'u kimyasal ürünler (bunun % 4'ü ilaç) ve % 55'i işlenmiş metal ürünleri, makinalar ve techizattan oluşmaktadır.

    İsveç ekonomisi İskandinav yarımadasının en büyük ekonomisini oluşturmaktadır. Toplam üretim hacmi, yani gayrisafi yurtiçi hasıla yaklaşık 215 Milyar Amerikan Doları'dır. Toplam şirket sayısı (kişisel girişimler hariç), 300.000 civarında olup, bu firmalarda yaklaşık 2 Milyon kişi çalışmaktadır.

    Yasalara göre normal çalışma süresi haftada 40 saattir. Beş haftalık ücretli tatil hakkı, yasalarla hükme bağlanmıştır. Çalışanların yaklaşık % 22'si, tam gün çalışmaktadır ve bu grubun hatırı sayılır bir bölümünü kadınlar oluşturmaktadır. 16-64 yaşları arasındaki tüm kadınların %69'u gelir getirici bir işte calışmaktadır.

    Davranış biçimleri

    Bir İsveç'linin açık pazar yerinde sergilediği davranış biçiminin ticari ilişkilerede de bu insanların eğilimini yansıttığı şeklinde bir genelleme pek hatalı olmaz. Böyle bir ortamda insanların satıcı ile fiyat veya ürün kalitesi ile ilgili tartıştığına pek rastlanmaz. Bunun nedeni, ticari ilişkilerin genelde karşılıklı bir güven anlayışı üzerine kurulmuş olmasıdır. İnsanlar/firmalar satmak istedikleri ürün veya servis için, söz konusu emtianın ederi ile orantılı bir fiyat talep ederler. Satın alınmak istenen ürün, istenen kalite ve kriterlere uygunsa alıcının kafasındaki fiyat karşılaştırılmasına göre satın alınır veya alınmaz, bir başka deyişle pazarlık olayına çok sık rastlanmaz. Bazı İsveç'liler bu davranış biçimini, kimi zaman özeleştiri yaparak, bir tür utangançlık olarak ifade etmektedirler. Yine Pazar yerindeki örneğimize dönecek olursak, bir tezgahtaki ürün kalitesini yeterli bulmayan müşteriler, diğer bir tezgaha yönelirler. Davranış biçimi, fiyat parametresi için de benzerdir. İsveç'liler genel olarak ihtilaftan kaçan insanlar olarak tariflenebilir. İş ilişkilerinde yapılan anlaşma veya verdikleri sözün arkasında kesinlikle durmak isterler ve karşılarındaki ticari partner'den de aynı davranış biçimini beklerler.
#16.07.2010 10:02 0 0 0
  • Kükürt Döngüsü Bozulması ile Oluşan Sorunlar
    Kükürt yaşam için gerekli kimyasal maddelerden biridir. Tüm canlılarda bulunan bazı amino asitlerin yapısında bulunur. Taşkürede bol miktarda bulunduğundan genellikle sınırlayıcı maddelerden biri sayılamaz. Bu nedenle önemi daha çok hava kirliliği açısındandır.
    Kükürdün başlıca doğal kaynakları yanardağlar ve bataklıklardan çıkan hidrojen sülfit gazı (H2S) ve kayalardaki demir sülfit (FeS) gibi kükürtlü bileşiklerdir. Bu bileşikler jeolojik aşınma sonucu taşkürenin yüzeyine çıkarlar : denizlerde sedimanter kayaların oluşması ile taşküreye geri dönerler. Taşkürenin yüzeyine çıkan kükürtlü bileşiklerdeki kükürt, havadaki oksijenle reaksiyona girerek kükürt dioksit (SO2), kükürt trioksit (SO3) ve sonunda su buharı ile temas edince sülfirik asit (H2SO4) şeklini alır. Havadaki kükürt genellikle bu biçimiyle, yani sülfirik asit olarak yağmurlarla toprağa döner ve çevrime girer.
    Karadeniz'in dip suları ve Haliç'in bazı yerlerinde olduğu gibi, oksijensiz sistemlerde organik maddelerin ayrışmasından hidrojen sülfit (H2S) gazı oluşur. Tipik çürük yumurta kokusu veren madde işte bu gazdır. Oksijensiz sistemlerde kükürt, iki grup bakteri arasında değişik kimyasal şekillerde alınıp verilmektedir. Bazı çeşitleri (sülfür bakterileri), SO4 içeren (sülfatlı) maddelerdeki oksijeni kullanarak, hidrojen sülfüre dönüştürürler. Değişik çeşit bazı bakteriler de, H2S gazını enerji kaynağı olarak kullanırlar. Bu bakteriler kemosentetik bakteriler olarak adlandırılır.
    Son iki yüzyılda gerçekleşen sanayileşmenin kükürt dengesi büyük etkileri olmuştur. Fosil yakıt kullanımı ve madencilik atmosferdeki H2SO4 miktarını çok artırmıştır. Dolayısıyla kükürt, hava kirliliğine neden olan başlıca maddelerden biri haline gelmiştir. Bazı şehirlerde insan sağlığını, bazı ülkelerde de asit yağmuru denilen bir olay sonucu göl ve kara ekosistemlerini etkilemeye başlamıştır.



    ASİT YAĞMURU SORUNU

    Kükürt döngüsünün bozulması, bir yandan hava kirliliği gibi yerel sorunlar yaratırken, diğer yandan bazı bölgelerde asit yağmuru gibi uluslararası sorunlara da neden olmaktadır. Yağmur suyu, normal olarak hafifçe asitlidir. Bunun nedeni havada doğal olarak bulunan CO2 ve gene doğal olarak az miktarda bulunan kükürt ve nitrojen oksitlerin su ile reaksiyona girmesinden oluşan asitlerdir. Ortama çok miktarda kükürt dioksitin eklendiği bölgelerde yağmur suyundaki asit oranı da artmakta, yer yer keskin bir sirke kadar asitli yağmurlar yağmaktadır. İlk kez Kuzeybatı Avrupa'da ortaya çıkan ve etkileri bilimsel olarak saptanan asit yağmuru, 1972 Birinci Uluslararası Dünya Çevre Kongresi'nde İsveçliler tarafından gündeme getirilmiştir.
    İsveç ve Norveçliler asit yağmurunun iç suları etkilediğini, yüzlerce, hatta binlerce göl ve nehirin doğal dengesinin bozulduğu ; bu göllerin giderek canlıların barınamayacağı ölü sular haline dönüştüğünü kanıtlamışlardır. Daha sonra Kanada ve İskandinavya'ya yapılan araştırmalar, iç sulardan başka, karasal ekosistemlerin bitki örtülerinin de zarar gördüğünü ; yağmurdaki asidin fotosentezi etkiledikten başka, topraktaki besleyici tuzların akıp gitmesine neden olduğunu göstermiştir. (Whelpdale, 1983) .
    1980'li yıllara girerken, dünyanın en fazla sanayileşmiş bölgeleri olan Kuzeybatı Avrupa ile Kuzeydoğu Amerika'da yağmur suyunun ortalama pH değeri 4'e inmişti. Suyun nötral pH değerinin 7, yağmur suyunun da pH değerinin 6 olduğu düşünülürse ; pH 4 değeri, normal suyun yüz katı kadar asitli anlamına gelir. Çünkü pH ölçümünde birimler logaritmik ölçeğe göre ayarlanmıştır. Örneğin, pH 5 değeri, pH 6'ya oranla on kat fazla asitli bir ortamı gösterir. Hemen hemen tüm Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika'nın doğu yarısı pH 4 ile 5 değerinde yağmurlar almaktadır. Türkiye ise pH 5,5 değerinde asit yağmuru alan kuşak içinde yer almaktadır. (Whelpdale, 1983).
    Sayfa 4'de Şekil-2'de Kuzeybatı Avrupa'ya düşen yağmurdaki asit oranının yıllara göre artışı gösterilmektedir. 1956'dan bu yana, asit yağmuru en fazla pH 4 ila 5 değerlerinde, etkilenen bölge miktarı da nispeten azken; 1961'den sonra asitlik derecesi ilk kez pH 4'ün altına düşmüş, etkilenen bölge alanı da genişlemiştir.
    Asit yağmurunun uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkmasının başlıca nedenlerinden biri, 1960'lı yıllarda şehirlerin havasını SO2'den arıtmak için yüksek baca yapımı uygulamasının yaygınlaşmasıdır. İçinde önemli miktarda kükürtlü maddelerin bulunduğu nikel ve bakır cevherleri işleyen fabrikalar, petrol ve kömür yakan termik santraller, daha önceleri yerel çevre sağlığını etkilemekteydiler. Bölgesel zararları etkileri azaltmak için teknik bir çözüm olarak, bu kuruluşlara yüksek bacalar takılmıştır. Bazıları 300 metreyi bulan bu bacalar, yerleşim merkezlerini SO2'den korumuş, ancak bu kez de atmosfere yayılan SO2 geniş bölgeler üstüne asit olarak yağmaya başlamıştır.
    Çevre bilimlerinin temel konularından biri Birinci Termodinamik Kanunu'dur. Enerji ve Maddenin Sakınımı olarak da bilinen bu kanuna göre, enerji ve maddeler hiçbir yolla yok olmaz. Seyreltilip dağıtılması için atmosfere atılan SO2, ergeç ekosferin başka bir yerinde ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, kaynakları belli SO2'in yarattığı ve çevre sağlığı sorunu, yüksek bacaların yapımı sonucu kaynağı belli olmayan bir uluslararası asit yağmuru sorununa dönüşmüştür. kaynak
#16.07.2010 09:50 0 0 0
  • UV IŞINLARI İLE DEZENFEKSİYON MEKANİZMASI

    UV RADYASYONUNUN TANIMI

    Şekil 4.1′ den de görüldüğü gibi, elektromagnetik spektrumun ultraviole bölgesi, genellikle en uzun X-ışınlarından, daha büyük dalga boylarındaki radyasyonlar ve insan gözünün görebildiği en kısa X-ışınlarından, daha kısa dalga boylarındaki radyasyonlar olarak tanımlanmaktadır. UV ışınının miktarı, hemen hemen tüm dünyada, ultraviole radyasyonunun dalga boyu olarak nanometre (nm.) veya 10-9 m. birimi ile ifade edilmektedir. Bu dalga boyları tipik olarak 10 - 400 nanometre arasında aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir.

    Elektromagnetik spektrum

    1. UV-A : 400 nm. ile 31 b nm. aradığındaki dalga boyları
    2. UV-B : 315 nm. ile 280 nm. aralığındaki dalga boyları
    3. UV-C : 280 nm. ile 200 nm. aralığındaki dalga boyları
    4. Vakum UV: 200 nm. ile 10 nm. aralığındaki dalga boyları
    Atmosferdeki optik pencereler, 280 nm. dalga boyundan, kızıl ötesi ışınlara kadar olan aralıktaki ışınların dünya yüzeyine ulaşmasını mümkün kılmaktadır. Özellikle UV-A ve UV-B bandındaki radyasyon yeryüzüne ulaşmakta ve 290 nm. dalga boyunda insanda cilt bronzlaşması ve güneş yanığına neden olmaktadır. 280 nm. ile 290 nm. arası dalga boyunda D vitamini sentezi artmaktadır. Bu, kemik hastalıklarına (özellikle raşitizm) karşı koruyucu bir etki göstermektedir.
    UV radyasyonunun canlı hücreler üzerindeki en olumsuz etkileri 280 nm ile 240 nm. arası dalga boyunda meydana gelmektedir. Dolayısıyla, en güçlü mikroorganizma öldürücü (germisidal) etki UV-C bandındaki radyasyon tarafından sağlanmaktadır. 200 nm. ile 10 nm. arası dalga boyundaki enerji, vakum (ekstrem) UV radyasyonu olarak tanımlanmaktadır. UV-C ve Vakum UV bandındaki radyasyon ozon tabakası tarafından absorbe edilmektedir.
    Elektromagnetik radyasyonu tanımlayan daha temel bir miktar onun vibrasyon sıklığıdır. Bu, radyasyonun frekansı ve dalga boyu ile ilişkilidir. Serbest atmosferdeki ışın hızı (4.1) eşitliği ile ifade edilmektedir.

    Cv= x  (4.1)

    Burada ;
    Cv : Işın hızı (serbest atmosferde 3*1010 cm / sn)
    v : Vibrasyon frekansı (vibrasyon / sn)
    X : Dalga boyu (cm)' nu
    göstermektedir.

    En yaygın olarak kullanılan enerji ölçüsü birimi Watt-sn (joule)'dir. Radyasyonun yoğunluğu veya ışın şiddeti, bir birim bölgesine düşen enerji miktarı ile ifade edilir.
    Kuantum teoremi, radyant enerjinin farklı birimlerinde veya en küçük enerji biriminde (kuanta) meydana geldiğini belirtmektedir. Bu temel birimlerin enerjisi, (4.2) eşitliğinden da görüldüğü gibi, onun frekansı ise ilgilidir.
    e= h x  (4.2)

    Burada ;
    e : Tek bir kuantumun enerjisi (erg)
    h : Planck sabiti (6.62*10'27 erg-sn )
    v : Frekans (vibrasyon / sn)' ı göstermektedir.
    (4.1) ve (4.2) eşitliklerinin birleşiminden (4.3) eşitliği elde edilmektedir, (cm-erg) = h * cv /  = (19.86*10-17) /  (4.3)

    Buradan kuantumun en küçük enerji birimi olduğu ve kuantum enerjisinin belli bir dalga boyunda sabit olduğu görülmektedir.
#16.07.2010 09:37 0 0 0
  • SULARDA TAT VE KOKU

    Tat ve koku problemi hem yer altı hem de yüzeysel sularda, su temininde karşımıza çıkar. Ancak tabii ki yüzeysel sularda gerek tabii olarak gerekse insanlar tarafından verilen organik atıklarla daha fazla kirlenmeye maruz kaldığından, daha fazla tat ve koku problemiyle karşılaşırız.
    Koku eşiği olarak bilinen Threshold koku seviyesinin üst sınırı 3-5 arasındadır. Bazen bu değerlerde dahi tüketici itirazları gelebilmektedir.
    İçme suyu kalitesinin estetik bileşenlerinin içinde tat ve koku, bulanıklık, renk, mineralizasyon ve sertlik bulunur.
    Sularda tat ve koku problemi genelde beraber bulunur. Tat problemi tuzlardan yani toplam çözünmüş katı madde miktarının yüksek olmasından meydana geldiği gibi demir, bakır, manganez, çinko gibi metallerin bulunmasından da kaynaklanır. Bunların dışlarında evsel atık suların su kaynağına karışması, sanayi atık sularının bilhassa fenol, yağ ve benzeri kimyevi maddelerin karışması, hidrojen sülfür ve metan gibi suda çözünmüş gazlar, yabani ot ve böcek mücadelesinde kullanılan zirai mücadele ilaçları da sebep olabilir. Fakat tat ve koku probleminin en büyük nedeni organizmalar, filamentli bakterilerin actinomycetleri ile mavi-yeşil alglerdir. Ayrıca çürüyen bitkilerden ve mikrobiota metbolitlerinden kaynaklanır.
    Yapılan araştırmalar içme suyunda koku ve tat problemine neden olan birinci sebep algler, ikinci sebep ise bitki örtüsünün çürüyüp ayrışması olduğunu göstermiştir.
    Alglerin sebep olduğu kokular çürük, septik ve klinik türünde olabileceği gibi, çayır kokusu, küf kokusu, sarımsak kokusu ve balıksı kokular da algler tarafından çıkarılabilir. Çürümüş alglerin suya verdiği tadın tatlı ve acı olduğu da tespit edilmiştir.

    Tat Ve Koku Probleminde Temel Kriterler:

    Günümüzde emin ve estetik bakımından kaliteli bir içme suyunun temini, ulaşılması istenen
    en önemli kriterler arasındadır. Tüketiciler de daha hassas, tatminsiz ve şikayetçi bir duruma gelmişlerdir. İçme sularının tat ve damak zevklerine uymayan bir özellik aldığını hissetmeleriyle birlikte hoşnutsuzluklarını ifade etmeye başlamaktadırlar.
    Genel olarak tat ve koku problemi ya tabii yada suni, yani insan yapısı olan kaynaklara dayanır. Tabi olanlar mikroorganizmalardan, bilhassa alg ve bakterilerden ileri gelir. Alg büyümesi en büyük problemdir. Alg büyümesi sebebi ile estetik görünüş bozulur, koku ve tat problemleri meydana gelir. Mavi-yeşil algler gibi bazı yosunlar sebebiyle zehirli madde konsantrasyonları artar. Bakteriler birçok kimyasal bileşik üretir ve sulardaki topraksı kokunun nedenidir. Su kirlenmesi bakımından problem olan alg türleri mavi-yeşil alglerdir, yani cyanobacter de denilen canlılardır. Bu alglerin ürettiği iki kimyasal madde çevre kirlenmesi bakımından bilhassa önemlidir. Sulara tat ve koku veren bu iki madde,
    • geosmin (GEO)
    • 2-metil isoberneol (MIB) adlarıyla anılırlar.
    İnsan yapısı koku ve tat ise, içme suyu arıtma tesislerinde kullanılan kimyasal maddelerden, su boruları ve haznelerin kaplamalarından (korozyona karşı kullanılan malzemelerden sızan kimyasallardan) oluşur. Bu maddelerin suda çözünürlüğü önemli bir rol oynar. Bunlar çok küçük konsantrasyonlarda bile suya çok kötü tat ve koku verirler.
#16.07.2010 09:31 0 0 0
  • Dünya
    Üzerinde yaşadığımız gezen, dünyanın yarıçapı 6400 km ve yoğunluğu 5,52 kg/m3′dür. Güneşe yakınlık bakımından üçüncü sırada yer alan dünya ile güneş arasındaki uzaklık 1.5 x 10 8 km'dir. Ve bu uzaklık 1 AB. (Astronomik Birim) olarak kabul edilmiştir. Güneş sistemindeki diğer gök cisimleri arasındaki mesafeler de genellikle bu birim kullanılarak belirtilir. Yapay uyduların kullanılmaya başlaması ile dünyanın tam şekli belirlenmiş ve bu şekle Geoit adı verilmiştir. Dünyanın konumu, atmosferi ve iç yapısı üzerinde yaşam barındırabilmesi için en uygun şekildedir. Güneş sisteminde ve bilinen tüm gezegenler arasında yaşama el verişli tek gezegen dünyadır. Koruyucu bir kılıf görevi gören atmosferi sayesinde meteor çarpmalarına ve güneşin yaydığı zararlı ışınlara karşı gezegen korunur.
    Dünyanın iç yapısı üç katmandan oluşmaktadır. Bu katmanlardan en dışta bulunan ve yaşamaya elveriş olana kabuk adı verilmektedir. Tüm canlı yaşamını üzerinde bulunduran, o bu katmanın ortalama kalınlığı 30 km kadardır. Kabuğun hemen altından başlayıp çekirdeğe kadar devam eden tabakaya manto adı verilir. 5100 km derinliğe kadar inen manto tabakasının kabuğa yakın olan bölümü kırılgan kayalardan oluşmaktadır. Dünyanın merkezindeki ısı 5000 C° civarında olduğundan mantonun çekirdeğe yakın bölümü erimiş kayalardan oluşmaktadır. Manto tabakasındaki basınç nedeni ile erime noktaları yükselen demir ve magnezyum katı halde bulunurlar. Dünyanın merkezini oluşturan çekirdek ise %90 oranında sıvı demirden oluşmaktadır. Bunun nedeni çekirdekte tahminen 3 milyon Atm olan basınç altında demirin erime noktasının 8000 C°'yi bulan çekirdek ısısından düşük olması olarak açıklaya biliriz.
    Çekirdekte bulunan sıvı demirin konveksiyon akımları ile ortaya çıkardığı dinamo etkisi, Dünyanın manyetik alanını oluşturur. Dünya yüzeyini 100km yukarısından başlayan manyetik alan yaklaşık 6500km yüksekliğe kadar uzanır. Son yıllarda elde edilen veriler ile bu manyetik alanın bir zırh gibi dünya yüzeyini ısı ve benzeri tehlikelerden koruduğu anlaşılmıştır.
#16.07.2010 09:12 0 0 0