Aldığımız her solukta yaşayan hücreleri kaskatı donduracak kadar güçlü bir madde vardır.Bu havadaki temel bileşenlerden biridir ve normal olarak gaz halindedir.Sıvı halinde ise çok özel bir madde 'Kriyojen' haline gelir.Bilim,tıp ve sanayi zaman zaman çok düşük sıcaklıklara gereksinim duyar ve bununda kolayca ve ucuz olarak elde edilmesi gerekir.Kriyojenik sıcaklıklar -273C altındaki sıcaklıklardır ve en yaygın kriyojense sıvı azotudur.
2.DÜŞÜK SICAKLIKLAR
-150C ile mutlak sıfır (-273C) arasındaki sıcaklıklar olarak tanımlanır.Düşük sıcaklıklarda genellikle Kelvin sıcaklık ölçeği kullanılır.Bu ölçekte mutlak sıfır,derece simgesi kullanılmaksızın 0K olarak gösterilir.Celsius (Santigrat) ölçeğinden Kelvin ölçeğine geçmek için Celsius derecesine 273 eklenmesi gerekir.Düşük sıcaklık koşullarında cisimlerin mekanik dayanımı ısıl iletkenlik,süneklilik ve elektriksel direnç gibi özelliklerinde önemli değişiklikler ortaya çıkar.
3.KRİYOJENİ NEDİR?
Kriyojeni düşük sıcaklıklar fiziği olarak da bilinir.Düşük sıcaklıklarda gerçekleşen olayları oluşturmayı ve bunların uygulamalarını konu edilen bilim dalıdır.
4.KRİYOJENİN TARİHÇESİ
Bu malzemeler maddenin statik ve çok düzenli haline olabildiğince yakındır.Kriyojenin 1877'de doğduğu kabul edilir.Bu oksijenin 90K'ye (183C) kadar soğutularak sıvılaştırıldığı yıldır.1895'te 40K'ye ulaştığında havanın sıvılaştırılması ve ana bileşenlerine ayrılması olanaklı oldu.1908'dehelyum sıvılaştırıldı.(4,2K).Aşırı soğutulan metallerin çoğunun elektriğe karşı dirençlerini tümüyle yitirdikleri keşfedildi (1911'de).1920'lerde ve 30'lara gelindiğinde mutlak sıfıra yakın sıcaklıklara ulaşıldı. ..kaynak
Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli "biz-onlar" dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa'da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır. Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa'nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu'nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans'la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor.
Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel'in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa'nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu'nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir.
Doğu ve Batı'nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmalarını açık bir şekilde ortaya koyabilmek açısından gereklidir. Günümüz yapılanmasına bakıldığı zaman Japonya, Amerika, ve Kanada gibi ülkeler Batı kavramı içerisine girmekteyken, Doğu Avrupa veya Latin Amerika'da yer alan ülkeler Batılı olmayan (Batılı olmaya çalışan) bir mekânı ifade etmektedir. Coğrafi olarak bakıldığında, belirtilen ülkelerin neyin batısı veya neyin doğusu olarak ifade edildiği kafa karıştırıcı hale gelmektedir. Bu durum, bu kavramların açıklanmasında coğrafi referansın yeterli olamayacağını göstermektedir.
Yukarıda yer alan tespit bizi Doğu ve Batı'nın coğrafi mekânının dışında bir kurgu olarak simgeleştirildiği sonucuna ulaştırmaktadır. Edward Said'in Şarkiyatçılık'ı (1978) bu nokta üzerinde durmaktadır. Said, bu kurgunun Batı düşünce tarzından kaynaklanmakta olduğunu, dil ve söylemin kullanımda bulunduğu mekanizmalar aracılığıyla Batı'nın bu işlevi yerine getirdiğini söylemektedir. Bu mekanizmalar aracılığıyla toplumlar çeşitli nitelemelere tâbi tutulmakta değişik kategoriler altında toplanmaktadır (Kahraman ve Keyman, 1998:68). Bunun sonucunda Batılı ve Doğulu nosyonlar hem akademik dilde hem de günlük dilde kullanılmaya başlanmaktadır. Artık; çalışkan, rasyonel ve modern Batılı karşısında durağan, tarihsiz, pasif, despot Doğulu imajı vardır.
Said'in de belirttiği gibi bu kurgu içerisinde Batı; kültür, edebiyat, siyaset, mantık ve bilimi ile doğu mistizminin "saçmalıkları" arasında ayrım oluşmakta, Batı düşüncesinden uzaklaşmak yanlış ölçümler, yanlış kafalar, kötü tasarımlar, özensiz gözlemlerden oluşan Doğu düşüncesine sebep olmaktadır (Alatlı, 1998:85). Bu tasnif, sadece imaj düzeyinde kalmaz, bilgi ile iktidarın birlikte işlediği bir oluşuma işaret eder. Kahraman ve Keyman (1998:66), bu noktadan hareketle global tarihin Batı modernitesinin dünya üzerindeki farklı kimlikleri ötekileştirerek kurduğu hegemonyanın tarihi olduğunu ifade etmektedirler.
Doğulu mu Batılı mıyız? Biz kimiz ve neyiz sorusu, ilk bakışta dorudan bir kimlik sorusu olarak çıkar karşımıza. Ama bunun yanı sıra, başka bir özelliği daha vardır: Birbirini besleyen iki kendiliğin birbirlerinden hareketle benzerliklerini ve farklılıklarını aradıklarını ifade eder; bir şeye benzer ya da o şeyden farklı olmayı, temel bir sorunsal olarak gündeme getirir. Bu nedenle Batılılıktan söz etmeden Doğululuktan ya da Doğululuktan söz etmeden Batılılıktan söz etmek imkansızmış gibi görünür.
Said'in kitabı varlığını böyle bir imkânsızlığa borçlu gibi. Doğu'nun ve Batı'nın söylemsel iç içe geçmişliğini Doğu'ya ayrı bir bütünlük olarak varolma imkânı tanımamasının yarattığı "çıkmazla" boğuşan Edward Said, çareyi adlandırmakta bulur. İmkânsızlığın adını şarkiyatçılık koyar, böylece bir düşünme tarzının isim babası haline gelir.
Edward Said'in Orientalism adlı eseri 1978 yılında basıldığından beri bir çok akademik alanda yeni araştırmalara ve yeni bakış açılarına ilham verdi. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, edebiyat gibi alanlarda son 20 yılda "doğu" üzerine yapılan araştırmalarda Said'in katkısı oldukça belirgindir. Özellikle Avrupalı olmayan sosyal bilimciler ve edebiyatçılar için oldukça kışkırtıcı ve teşvik edici bir iddiası olan bu eser toplumlar arası veya kültürler arası ilişkilere bakışımıza yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin 1970'lerde doğu-batı ilişkisini gelişme, az gelişmişlik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi sosyo-ekonomik kavramlarla irdeleyen birçok sosyal bilimci aslında doğu-batı ilişkisinin kültürel bir hegemonya ile de şekillendiğini ve emperyalizm, kolonyalizm gibi süreçleri önceleyen Oryantalisyt söylemin, yani batının doğuyu Avrupa-merkezci bir şekilde algılamasının bu süreçler üzerinde bugün göz ardı edilemez etkilerinin olduğunu kabul edip, bu kitabın etkisi altında konuyu yeniden incelemeye yönelmişlerdir. Bu nedenle son 20 yıldır çağdaş toplumsal ve siyasal düşüncede diğer kültürleri ve yaşam biçimlerini nasıl algıladığımız üzerine artan bir ilgi görülmektedir.
Said'in kalkış noktası felsefi veya sosyo-psikolojik bir sorundan yani ötekini algılama ve anlama sonsalından kaynaklanmakla beraber, sonuç itibariyle Said düşünce tarihine yönelik ciddi bir iddiada bulunmaktadır: Said'e göre çağlar boyunca batılıların doğulular hakkında her türlü bilgisi ve bu bilginin temsili çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayanır. Ötekini algılama ve anlama sorunsalına özellikle bir tarihçi olarak yaklaşıldığında Said'in önermesi inandırıcı olamayacak kadar kapsamlı ve iddialı bir genellemedir. Dahası Said'e göre, batının doğu fikri her zaman batıyı yücelten ve batının üstünlüğünü yineleyen bir söylemdir. Bu söylem değişen çağlar ve metinler boyunca devam eden, hem düşünsel hem de eylemsel düzeyde ortaya çıkan egemen bir konuma yaslanmaktadır. Batının doğuyla her karşılaşmasında bu iktidar ilişkisi, yani oryantalizm söylemi kendini yeniden üretir. Bu nedenle Said'in anlayışına göre batıda doğuyu yansıtan ve temsil eden her düşünce aslında yanlıştır ve doğru olma imkanı da yoktur. Böylece Said yaptığı büyük genellemeyi bir indirgeme ile irdelemek ister gibidir. Şöyle ki batının (çarpık, yanlış veya eksik) doğu tasarımları ışığında yürüttüğü eylemler Said'e göre kaçınılmaz bir şekilde batının doğuya hakimiyetini pekiştirmeye yöneliktir. Öncelikle Said Oryantalizm söylemini tekdüze, tutarlı ve bütüncül olarak yansıtır. İkinci olarak Oryantalizm tarih-aşırı bir söylemsel bütünlük olarak tanımlanır. Üçüncü olarak Said batının egemen ve üstünlük iddiasını böyle bir pozisyonun olmadığı dönemler için de varsayar.
1978 yılında Said Orientalism'i yayınladıktan sonra artık pek çok şey eskisi gibi olmayacaktı ve olmadı da. Aslında kitaba adını veren Orientalism kelimesi, yıllardır vardı biliniyordu ve kullanılıyordu. Said'in de ayrıntılı biçimde temellendirdiği ve belgelediği şekliyle bu kelime, batı dünyasının, yani Avrupa'nin, Haçlı Seferleri'nden bu yana Şark dünyasını, özellikle İslami Şark'ı, tasvir etmede, var etmede ve temsil etmede kullandığı bir kavramdı. Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı üzere yazarın temel amacı, Batı dünyasının Şark'a nasıl baktığını, onu nasıl algıladığını ve yorumlayıp yeniden "dolaşıma soktuğunu" ele almaktır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu Batı ayrımı Said'e göre sadece coğrafi bir farklılığın çok ötesine geçmiş Batı kültürünün ürünleri vasıtasıyla imgesel bir farklılığa dönüşmüştü. Doğu, Batı için farklı bir mekan, medeniyet ya da kültür değil, farklı bir "nesne" olagelmişti. Said'in yaptığı iş, 20.yüzyılın sonuna doğru bu nesneleştirme sürecinin hangi sahnede, hangi aktörlerle ve nasıl bir mizansenle tasavvur edilip sahnelendiğini izleyerek senaryoyu kağıda dökmek olarak özetlenebilir: Üründen yola çıkarak hammaddeye doğru bir köküne iniştir. Yüzlerce yıllık kültürel bir birikimin yarattığı akıntılara karşı bu derin nehirde yüzebilme ayrıcalığı iki farklı dünyanın keyfiyetini birden zihninde yaşayan bir usta yüzücüye ait olabilirdi ancak. Bu tam da Lübnan doğumlu Protestan bir ailenin Mısır'da okumuş, A.B.D'de akademisyen olmuş oğluna, Edward W. Said'e göre bir işti. Şarklılık bilincini Batılı tarzda eğitim almış olmasına karşın kaybetmeyen Said, kitabının giriş kısmında şöyle der: bu çalışmadaki kişisel yönelimlerin çoğu, iki İngiliz sömürgesinde geçmiş çocukluğumdan kalma bir "Şarklılık" bilincinden gelir. Bu sömürgelerde (Filistin ve Mısır) ve A.B.D'de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usulü bir eğitimdi, ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.
Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşur. Yazarın genel olarak kavramlara açıklık getirdiği amacını ve yöntemini izah ettiği ve gelecek sayfalarda okuyucuyu bekleyen çetrefil problemlere hazırladığı bir hazırlık sınıfı olan Giriş'in ardından, Şarkiyatçılığın kökenini ve uygulama alanlarını ayrıntılı olarak belgeleyen ilk bölüm gelir. İkinci bölüm 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başına gelindiğinde Avrupa'nın siyasi, kültürel ve akademik olarak Şark'a bakışını, ilişkilerini, bilimsel yeniliklerini ve bunların kurumsal yapılanmasını masa üstüne yatırır ve haritasını çıkarır. Üçüncü bölüm ise 20. yüzyılın sonuna doğru Şarkiyatçılığın bugünkü duruşuna ve geldiği noktaya ayrılmıştır.
Giriş bölümünde Said, öncelikle Şark kavramını çözümlemeyi amaçlar. Coğrafi bir bölgeden çok imgesel bir anlam taşıyan Şark, Avrupa'nın karşıt ve öteki imgesi, aynı zamanda da maddi uygarlığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Bundan dolayı Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmelidir. Ancak ondan sonra Avrupa'nın onu nasıl ele alıp yeniden ürettiğini anlayabiliriz. Bu haliyle Şarkiyatçılık sistemli bir disiplin, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünü olarak karşımıza çıkar. Ancak bu sistemli disiplin, Avrupa'nın görece üstünlüğünü koruyarak Şark'la kurulabilecek makul ve gerektiğinde mesafeli bir ilişkinin varlığını benimser. Bu nedenle Şark araştırmaları, yani Şark üzerinde yazan, araştırma yapan herkesin ortaya koyduğu üretim, iki farklı kültür ve medeniyetin bir araya gelip birbirlerini tanımaya ve anlamaya çalıştıkları masum bir karşılaşmanın, bugünkü popüler deyişle, bir uygarlıklar buluşması yada diyalogunun meşru zemini olamayacaktır, Şarkiyatçılığın tabiatı ve mizacı buna aykırıdır. Bu durum, şarkiyat araştırmalarının ve Avrupa'nın Şark'a yaklaşımının temeline, kaçınılmaz olarak Batı'nın lehine bir egemenlik ve üstünlük konumu oturtur. Böylece Şark'ın ve Şark insanının "biz Avrupalılar" tarafından hazırlanan, gerçekleştirilen, her defasından pekiştirilen kimliği kesinleşir: Şark, ötekidir.
18. yüzyıldan itibaren bu kimlik, Avrupa'nın elinde ve zihninde defalarca yoğrulacak, biçimlendirilecek, yeniden üretilecek ve, Said'in deyişiyle, tekrar dolaşıma sokulacaktır. İki taraf arsında kurulan her ilişki türü, Avrupa'nın üstünlüğünü yitirmemesi önkoşulu ile gerçekleşir. Muhtemel bir ilişkiyi kabul edilebilir kılan tek gerçek budur, bu almalıdır. Said, Rönesanstan bu yana Batılı insanın hiçbir direniş görmeksizin Şark'ta bulunma veya Şark'ı düşünme imkanına sahip olduğu için Şark'ta bulunduklarını, Şark'ı düşündüklerini söyler. Bu "imkan", 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde kendini farklı bir ortamda yaşatma fırsatı bulacaktır. Bilimsel gelişmeler ve hızlı kurumsallaşma süreci içinde yerini almakta zorlanmayan Şarkiyatçılık, artık üniversitede araştırılan, müzede sergilenen, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılan, antropoloji, biyoloji, dil bilim, ırk ve tarih tezleri içinde açıklanan bir Şark'ın ortaya çıkmasını sağlar. Bu gerçek bizi nereye götürür? Said'e göre kültür-bilim-siyaset arasında göz ardı edilemeyecek bir bağın, bağlılığın mevcudiyeti, teorik olarak hepimizin benimseyip düstur edindiği "bilimsel tarafsızlığı" etkileyip lekelemektedir.
Tarihi ve coğrafi kimliğin ötesinde bir başka gerçeklik vardır bu ikiliğin ardında. Çünkü Şark karşısında Batılı, neredeye Homeros'tan beri Şark'a müdahale etmeden duramayan bir medeniyetin temsilcisi ve üyesidir. Bundan dolayıdır ki Doğu'ya olan ilgi siyasi olmakla beraber, bu ilginin altında yatan güç kültürüdür. Şarkiyatçılık ise salt bir siyasi hesaplar yığını ya da emperyalizmin kaba maşası değil, Şark'ı yeniden üretme niyetinin, yönetiminin ve sonucunun ta kendisidir. Bu haliyle de Doğu'dan ziyade batı dünyası ile ilgilidir ve siyasi, düşünsel, kültürel ve hatta ahlaki alt ve üst yapıların iç içe geçtiği bir yumak halindedir.
Said için Şark'la uğraşan herhangi bir yazarın, araştırmacının sorunu, Şark karşısında kendini bir yere konumlandırma zorunluluğundan gelmektedir. Yazar, Şark'ı çerçeveleme, onu temsil etme veya onun adına konuşma biçimini seçerken muhakkak bir dayanak bulmaktadır kendisine. Bu da, daha önce yapılmış çalışmalarla, izleyicilerle, kurumlarla kurduğu bağda ortaya çıkar. Eski Şark'a gönderme yapmak Homeros'ta bile vardır. Öyleyse Şark araştırmaları, temel anlamda "Şark'ın seslendirilmesi, betimlenmesi, gizemlerinin Batı için anlaşılır kılınması" dır. Şark'ın gerçekte nasıl olduğuyla değil, nasıl temsil edildiğiyle ilgilidir. Şark'ın varlığı, onu çeşitli şekillerde temsil etme tekniklerinin kullanılıp Batı tarafından anlamlandırılmasından sonra tasdik edilmekte ve bir kavram halini almaktadır. Böylece elde edilen sonuç, kurumlara, geleneklere, ve üzerinde fikir birliğine varılmış şifrelere dayanan bir Şark'tır.
Said, Şarkiyatçılığın tarihçesini iki döneme ayırır. 18. yüzyılın sonlarına doğru yaşanan dönüm noktası, eski Şarkiyatçılığın sona erdiğine ve yazarın modern Şarkiyatçılık diye adlandırdığı ikinci dönemin başlangıcına işaret eder. Bu dönüm noktası, Napoleon'un 1798 Mısır seferidir. Batı her zamankinden daha bilimsel ve incelikli bir Şark bilgisi üretmeye, daha disiplinli teknikler kullanmaya başlamıştır. İbranicenin kutsiyetine halel getiren ve onu tahtından indiren filoloji çalışmaları, Goethe, Byron, Hugo gibi Şark'ı sanatlarıyla yeniden yapılandıran, hakiki Şark ile, temsili, hayali Şark arasında bir yer edinen sanatçılar, Şark'ı Avrupa'nın iktidar mücadelelerinin sahnesi kılan siyasetçiler, modern Şarkiyatçılığın temellerini atmış oldular.
Said Şark karşısında Batı'nın kendi üstünlüğünü kurma arzusuna dayandırdığı bakış açısının temelinde kökleri Bacon'a kadar uzanan bir temanın izlerini bulur. Bilgi-güç ilişkisidir bu tema. Bundan dolayı Alfred James Balfour'un 1910 yılında Avam Kamarası'nda Mısır ile ilgili olarak yaptığı konuşma Said'in Şarkiyatçılık söylemini kültür-siyaset ilişkisine dayandırarak çözümleme yolunu haklı çıkarır niteliktedir. "Çünkü onu (Mısır'ı) biliriz," der Said, "o, bir bakıma biz onu nasıl biliyorsak öyle var olur. Bir tarafın kendisini yönetebilme becerisi ve tecrübesi, diğer tarafın ise bu beceriden mahrum olması, bilgi-iktidar prensibine aşikâr bir gönderme içermektedir. Çünkü bilgi, yönetebilme becerisini, bu beceri de "öteki" karşısında doğal bir üstünlüğü getiri kuşkusuz. Said bu saptamayı, "İngiltere Mısır'ı biliyor; Mısır, İngiltere'nin bildiği şey; İngiltere Mısır'ın kendi kendini yönetemediğini biliyor; bunu Mısır'ı işgal ederek kesinliyor," formülüyle sıraya koyar ve okuyucuya sunar. Şark'ın ötekiliği ve ötekileştirilmesi süreci, bilginin getirdiği gücün verdiği enerjiyle meydana gelmiştir. Said'e göre, bir "bilgi nesnesi" olarak Şark, bu tür irdelemeler karşısında "savunmasızdır.
Şark'ın nesneleştirilmesi ve katlanarak büyütülen bilgisi yoluyla "Şarklaştırılması", yani tek tip haline indirgenmesi, Şarkiyatçılığın ana düşüncesini oluşturur. Bir yandan nesneleştirilen, bir yandan basmakalıp haline getirilen Şark, kendi hakikatinden koparılarak "temsili" birikimliğe büründürülür, Batı'nın ürettiği bir "bilgi" kıvamına getirilir, sonuç olarak her defasında bu mevcut bilgiye dayanarak, yeni nesiller yeni "bilgiler" üretir. Ancak hammaddenin özü değişmez, sadece ortaya çıkan ürün çeşitlenir. Bu tür bir üretim tarzı, Avrupalı insanın kafasında yıllarca var ettiği, beslediği, kimi zaman korktuğu, kimi zaman nefret ettiği, küçük gördüğü, meraklandığı bu imge, dolaylı olarak otoritede ve devlet aygıtında da kendisini gösterir. Şark'a ilişkin en değişmez ve beylik ifadelerden birisinin, bu yoldan geçerek İngiliz yönetici zihniyetinde kendini nasıl gösterdiğini Said, şöyle örneklendirir:1882 ve 1907 yılları arasında İngiltere'nin Mısır'daki temsilcisi olan Cromer Lordu Evelyn Baring, Batılı zihniyet ile şarklı zihniyet arasında, tecrübelerine dayanarak yaptığı karşılaştırmada, Avrupalı insanın sağlam akıl yürütmesi, belirsizlikten kaçınması, doğuştan mantıkçılığı, doğası gereği kuşkuculuğu, bir önermenin doğruluğunu kabul etmek için önce kanıt istemesi gibi saygın özelliklerine karşın, kesinlikten nefret eden zihniyeti, pitoresk sokaklara benzeyen simetri yoksunu aklı, fena halde zayıf mantık yetisi, bıktırıcı ve muğlak ifadeleriyle bir Şarklının ne kadar farklı olduğunu "bilimsel" bir biçimde ortaya koyar. Öyle anlaşılıyor ki Cromer'a göre, o güne kadar bir Descartes çıkartamamış olan Şark, üstelik Avrupa'nın çıkardığı Descartes'tan da bi-haber olmakla, kartezyen düşünmenin nimetlerinden yoksun olmanın bedelini, Mısır'ın İngiltere tarafından yöneltilmesi gerektiği gerçeğini sineye çekerek ödemeliydi ve ödemekteydi.
Avrupa'nın Şark'a ilişkin bu kavrayışının oluşumu uzun bir dönemi kapsar. Said, Cromer'da bir örneğini gördüğümüz zihniyetin, sık sık bu "güvenilir bilgi dağarına" baş vurulmasının, yerleşik Şarkiyatçı görüşün sürekli olarak nesilden nesile aktarımının altında, insanın kendisi gibi olmayanı daima farklı görme ve "ötekileştirme" tavrının yattığını söyler. Sınırlar bir kere çizildikten sonra geri dönüş artık çok zordur. Ancak bu farklılığın bir şekilde beslenmesi ve gelişmesi gerekir. Bu da 18. yüzyılın ortalarından itibaren Şark'a ilişkin bilginin düzenli olarak artmasıyla gerçekleşti. Bu bilgi yığınağına devamlı olarak ebedi bir üretim de ekleniyordu. Öte yandan Batı'nın son iki yüzyılda " çok daha güçlü" olması kaçınılmaz sonu kesinleştiren en önemli etken oldu. Batı hem bilgi hem de güç sahibiydi. Avrupa'nın elindeki bilgi ve güç, Şark'ı "akıl dışı" ve "farklı" yaparken, Avrupa'yı da "normal" ve "aklı başında" kılmaktaydı.
İşte tam bu noktada, Said'in en can alıcı iddiası gün yüzüne çıkıyor. Bilgi-güç ikilisinin birbirini doğal olarak besleyen ortaklığının doğurduğu sonuç, aslında bir yeniden yaratış sürecidir. Batı'nın Şark'a ilişkin ürettiği bilgiler yığınını anlamlı ve düzenli bir sınıflandırmaya tabi tutması, "disipline etmesi", Said'in değişiyle bir kültürel güç uygulanmasıdır. Bu şekilde Batı Şark'ı, Şarklıyı, ve o dünyayı yaratmaktadır. Böylece Batı'nın ıslah etmesi gereken bilgilerden oluşan bir çalışma alanı, yani Şarkiyatçılık ortaya çıkar. Doğu, insani değil, bilimsel nedenlerle incelenmeyi hak eden bir araştırma alanıdır. Bu gerçeğin en dikkat çekici tezahürü, Şarkiyatçılığın hem kurumsal bakımdan hem de içerik bakımından hızla geliştiği dönemin, Avrupa'nın Afrika ve Asya'daki hızlı yayılma dönemiyle çakışıyor olmasıdır. "Böylece paylaşılan sadece toprak olmadı", der Said. Aynı zamanda onun Şarkiyatçılık adını verdiği "düşünsel bir güç" de paylaşılmıştır.
Bu iki yönlü paylaşımın zihinsel bir proje olmaktan çıkıp da tarihte vücut bulduğu zaman Napoleon'un 1798 Mısır istilasıdır. Siyaset ile kültürün birbirini işler kıldığı ve desteklediği bu sistem, hem kuruları hem de aktörleri bakımından Said'in, "gerçekliğin siyasi tasavvuru" olarak tanımladığı Şarkiyatçılığın eliyle, "biz" olan Avrupa ile, "onlar" olan Doğu arasındaki maddi ve insani farkları daha da keskinleştirmek amacına hizmet etti. Ancak buradaki mesele ilk bakışta görünenden daha derinlere inerek Doğu-Batı ayrımının daha soyut daha kapsamlı ve tamamen öze ilişkin bir sorunun parçası olarak değerlendirerek, asıl büyük sorunun tartışılacağı zemine geçiş sağlıyor. Said tarafından "temel düşünsel mesele" olarak ilan edilen bu tez, dünyadaki toplumların tarihsel, kültürel, geleneksel, ve hatta en ciddi ayrımlardan biri olarak- ırksal farklılıklarıyla bölünebilmesini onaylamaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Diyelim ki makul ve olabildiğince masum bir bölümlemenin yapılabileceğine inandık ve razı olduk, o halde bunun ardından doğabilecek problemlere, Said'in deyişiyle "insanca göğüs germek" mümkün olabilecek midir? Bu tür bölümlemelerin yaratacağı kutuplaşmalar, Şarklılığın daha Şarklı, Batılının daha Batılı olmasına hizmet ederken, öte yandan bir tarafın diğerine olan üstünlüğü bilimsel bir hakikatmişçesine zihinlerde yer etmeye başlar. Bu "tarihselleştirme-bilimselleştirme" çabasına Said'in verdiği ilginç modern bir örnek, Amerikalı ünlü siyasetçi Henry Kessinger'dır. Kessinger, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayırdığı dünyanın, bu ayrıma gitmesindeki temel neden olarak Newton'u gösterir. "Newton'cu düşüncenin ilk etkisinden kaçan kültürler" ampirik gerçeklik denen kavrama yabancı kaldıklarından uluslar arası düzende, ampirik gerçekliği iliklerine kadar özümsemiş olan Batı'nın denetimi altında olmaları gerekmektedir. İşte böylece Descartes'tan sonra Newton'un da eksikliği, Şark'ın içler acısı halini bizim için daha anlaşılır kılmaktadır.
Şarkiyatçılığın işleyişindeki en önemli mekanizmalarından birisi olan bu genelleştirme yöntemi, Şark'ın nesneleştirme ve sınıflandırma sürecinin olmazsa olmazıdır. Daha sonraki aşamada Batı'dan çıkıp yayılan bu kurgu, genelleştirme zihniyetine dayalı Şark incelemelerinin çoğuna ruhunu veren formülleri birer atasözü gibi gündelik hayatın içine sokar: "Şark kurnazlığı, Şark geriliği, Şark zorbalığı, Şark zihniyeti" gibi coğrafi bir nitelemeden ziyade, muğlak bir genellemeyi tasvir eden, yine de tam olarak nereyi/ney/kimi kastettiği pek bilinmeyen, anacak Batılı insanın kendisinden olmayanı, -ve ne ilginçtir ki aynı zamanda "kendisinde" olmayanı -tanımlamada, özetlemede ve aşırı basitleştirmede birer kimyasal formül gibi başvurduğu bir kısa tanımlar dağarıdır bu. Üstelik günümüzde Şark'ı tanımlamak için hala en gözde ve yaygın tavırdır. Genelleştirmeler ve basitleştirmelerle yeniden örülen Şark'ın 20. yüzyıla geldiğinde Batı karşısında fazla bir söz hakkı olmadı. Çünkü o zamana kadar Şarkiyatçılığın kurumları ve kuralları çoktan yerleşmiş ve sağlamlaşmıştı. Bundan dolayı Said'in haklı olarak sorduğu soru hayati bir anlam kazanır: 20. yüzyılda Şark'ın, Batılı devlet adamları tarafından hala aynı ölçütlerle, aynı bakış açısıyla devam etmektedir. Neden ve nasıl?
Şarkiyatçılık'ta Edward Said'in cevaplandırmaya çalıştığı bu soru, kitabının yazılışından bu yana yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına karşın hala sorulmaya devam ediyor. Hem Doğu'da hem Batı'da tartışılıyor. Said'in bakış açısını, kitabındaki ana fikri ve yöntemi eleştiren pek çok akademisyen olduğu gibi, öncelikle yazanın düşüncelerini değil tavrını dikkatte alan ve baştan Said'in notunu verenler de var. Ancak genel olarak baktığımızda kitabın zayıf noktasıyla ilgili en yaygın eleştiri, Said'in sıkça yakındığı Şarkiyatçılık çalışmalarında görülen genelleştirme-özdeşleştirme-tektipleştirme (essentialism) tavrının, Said tarafından da şarkiyatçılara ve Şarkiyatçılığa uygulandığı; çeşitliliğe, farklı çalışmalara ve değişimlere hemen hiç yer verilmediği düşüncesine dayanır.
Öze ya da biçime ilişkin pek çok eleştiri yapıldı bugüne kadar. Ancak genel olarak kabul gören bir gerçek var ki, kitabın kültür-siyaset ilişkisine dayalı Batı-Doğu algılamalarına göz ardı edilemez bir vurgu yaptığı ve beşeri bilimler için temel sayılabilecek bir tartışmayı -kimilerine göre eksik ve hatalı yönlerine karşın- başlatma cesaretini gösterdiğidir. ..kaynak
Sıvılar pratikte sıkıştırılamayacağından bir tarafına yapılan basıncı
Her tarafa aynen iletir . yüzey büyürse , bu yüzeye gelen basınç kuvveti büyür. Bu prensipten yararlanılarak su cenderesi yapılmıştır. Su cenderesinde biri dar diğeri geniş olan iki silindir ve bunları alttan birleştirmek içinde ince bir boru kullanılır. Bileşik kap esasına dayanır. Bir silindire su veya sıvı doldurulunca diğer silindirde de su yükselir ve her iki silindirde aynı yükseklikte dururlar. Su cenderesi ve buna benzer düzeneklerde küçük silindirin pistonundan kuvvet uygularsak büyük silindirin pistonundan daha büyük kuvvet alınır.
Eğer işlemi tersine yaparsak küçük kuvvet alırız.
Bunun için, küçük silindirden kuvvet verilmeli , büyük silindirden alınmalıdır. Su cenderesinde küçük silindir ne kadar ( kesit küçük ) olursa ,geniş silindirden o kadar büyük kuvvet alınır . Silindirin kesiti küçüldükçe kuvvet uygulaması güçleşeceğinden (zorlaşacağından ) bir kaldıraç yardımıyla kuvvet
uygulanır.
Benzin istasyonlarında , arabaların bakımı için kullanılan düzenekler su cenderesi esasına dayanır.kaynak
Bir doktor; hemşiresi ile buluşmalara baslar.
Bu buluşmalardan kısa birsure sonra, hemşire gelir ve hamile oldugunu söyler.
Fakat Doktor, bu olayi karısının duymasını istemediginden, hemşireye bir miktar para verir ve İtalya'ya gitmesini ve çocuk dogana kadar orada kalmasını ister.
Hemşire, "Bebegin dogdugunu sana nasil haber verecegim? " diye sorar.
Doktor da ;"Bana hemen bir kart gönder ve arkasına "spagetti " diye yaz.
Ben durumu anlarım. Başka bir açıklama yapmana gerek yok" der.
Hemsire parayı alir ve uçağa binip italyaya gider.
Altı ay kadar sonra,bir gün doktorun karısı evden arar ve doktora ;"Sevgilim, bugun postadan senin adina İtalya 'dan postalanmiş ilginç bir kart geldi. Fakat ne anlama geldigini anlayamadım..." der
"Peki karicigim, ben akşama eve gelince sana gerekli aciklamayi yapacagim" der doktor ve telefonu kapatır.
O akşam doktor eve geldiginde; kartı alir okur ve kalp krizinden olduğuyere düşer.
Acil yardim ve tibbi mudahelelerin sonunda doktor kendine gelir ve biraz rahatladiktan sonra acildeki doktorlar adamın elinde hala sıkı sıkı'ya tuttuğu kartı alır ve okurlar..."Spagetti, spagetti, spagetti, spagetti....ikisi; sosisli,..... ikisi de; sade
Balıkçılık; en dar anlamıyla tatlı ve tuzlu sulardaki balıkların çeşitli yöntemlerle avlanmasıdır. Etinden, yağından veya diğer ürünlerinden yararlanıldığı için, ticari değeri olan balıkların büyük çapta ve pazarlama amacıyla avlanmasına ticari balıkçılık, spor veya eğlence amacıyla yapılan balık avına ise amatör balıkçılık diyoruz. Ancak; ıstakoz, pavurya, midye, karides, istiridye, ahtapot gibi tüm su ürünlerinin, hatta balina gibi deniz memelilerinin avlanması vede gölet, havuz ya da denizlerde balık ve diğer su ürünlerinin üretilmesi de balıkçılığın kapsama alanına girmektedir.
Suları aşırı tuzlu olan tüm denizlerde, göl ve akarsularda,okyanuslarda on binlerce balık türü yaşamaktadır. Ancak balıkların en bol bulunduğu bölgeler denizlerin yüzeye yakın kesimleri ile kıtaların bitişiğindeki kıyı sularıdır. İnsanoğlu balığın değerli bir besin olduğunu çok eskiçağlarda anladığı için, denizlerdeki en verimli av alanlarını da tesbit etmiştir. Ticari balıkçılıkta Japonya, Çin, ABD,Rusya, Şili, Norveç ve Hindistan ilk sıraları paylaşırken, Türkiye ilk 30 ülke arasında son sıralarda yer almaktadır. Çin ve Hindistan'da yakalanan balıkların üçte biri tatlı su balığı
iken, Zaire ve Uganda gibi denize kıyısı olmayan ülkelerde de büyük ölçüde tatlı su balıkçılığı yapılmaktadır.
Avlanan balık ve deniz ürünlerinin tür sayısı birkaç yüzü geçerse de, toplam avın büyük bölümünü hamsi, ringa, sardalye, mezgit, morina,berlam, sombalığı, uskumru, istavrit, orkinos (tonbalığı), pisibalığı, kalkanbalığı, dilbalığı gibi balıklar ile ıstakoz, pavurya, kerevit, karides gibi kabuklular ve istiridye, midye, tarak gibi yumuşakçalar oluşturmaktadır.
Pavurya ve ıstakoz, içine yem koyularak denize indirilen özel sepetlerle avlanmaktadır. Bu sepetlerin ağzı, içeri giren hayvanın bir daha dışarı çıkamayacağı biçimde yapılmaktadır. İstiridye ve midye gibi yumuşakçaların avında da genellikle motorlu teknelerle çekilerek deniz dibini tarayan taraklar kullanılmaktadır.
Tatlı su balıkçılığı tüm ülkelerde olduğu gibi,bizdede fazla yapılmamaktaydı ve deniz balıkçılığı kadar yaygın değildi. En geniş tatlı su av alanları Rusya, Afrika'daki göllerde, Çin, Japonya, Endonezya, Hindistan, Bangladeş ve Malezya gibi ülkelerdeki küçük göl ve akarsularda bulunmaktadır. Soğuk hava depoları ve frigorifik (soğutmalı) taşıtları olmayan tropik ülkelerde, balıkların bozulmadan saklanması ve uzak yerlere taşınması çok güç olmasına rağmen. Zamanımızdaki balıkçı gemilerinde kullanılmakta olan Şok soğutma sistemleri ve -10 dereceye kadar inebilen soğuk hava depoları uygulanmaya başlanmıştır. Hazırlayan:nurideniz
Deniz balıkları yaşadıkları suyun derinliğine bağlı olarak iki gruba ayrılır. Su yüzeyine yakın yaşayanlara Pelajik veya yüzey balığı, deniz dibine yakın ve dipte yaşayanlara dip balığı denir. Örneğin ringa, sardalye, hamsi, orkinos ve uskumru yüzey balıklarıdır. Morina, mezgit, berlam ve bütün yassı balıklar da dip balıkları arasında yer almaktadır.
Ticari balıkçılığın esası Gırgır denilen balıkçı gemileri ile ağla avlanmaya dayanır ve balığın özelliğine, yaşadığı suyun derinliğine göre değişik ağlar kullanılır. Deniz dibinin engebeli olmadığı yerlerde kumluk ve hafif çamurlu bölgelerde dip balıkları genellikle dip trolüyle avlanır. Trol teknesinin denize bırakarak sürüklediği trol ağı deniz dibini tarayarak yolunun üzerindeki balıkları toplar. Huni biçiminde büyük bir torbaya benzeyen trol ağının yaklaşık 30 metre genişliğindeki ağzını açık tutmak için ağın üst kısmına mantarlar ve alt kısmınada ağırlık olarak kurşun kullanılır ve ayrıca her iki yanına demir profiller içerisine monte edilmiş tahta levhalar yerleştirilir. Kapı denen bu tahta levhalar da çelik kablolarla trol teknesinin her iki yanına bağlanır. Av sırasında trol ağı 1 ile 2 saat kadar dipte sürüklenir, bu sırada teknenin hızı 1 mil kadar olup sonra bir vinç yardımıyla çekilir ve içindeki balıklar tekneye boşaltıldıktan sonra yeniden denize bırakılır. Yakalanan balıklar temizlenip yıkandıktan sonra, bozulmamaları için kasalara yerleştirilir ve teknenin ambarında buzların arasına gömülerek saklanırlar. Bazı büyük ve gelişmiş trol teknelerinde balıklar temizlendikten sonra özel şok soğutma sistemleri ile dondurulur. 150 grostona kadar balık taşıyabilen bu büyük tekneler günlerce denizde kalıp avlanabilirler. Ancak zamanımızda bu uygulama günlük balık avlanması haline dönmüştür. Çünkü tüm kıyılarımızda limanların var olması bu balık ticaretini günlük satış şekline dönüştürmüştür.
Bazı dip balıklarının yakalanmasında uygulanan başka bir yöntem de parakete'dir. Parakete, üzerinde aralıklı olarak yerleştirilmiş 1.000 ve 2000'e yakın yemli iğne bulunan, birkaç kilometre uzunluğunda kalın bir misinadır (olta ipi). Deniz dibine bırakılan paraketenin yeri şamandıralarla belirlenir. Yakalanan balıkların alınması ve iğnelerin yeniden yemlenmesi için parakete 24 saatte bir denizden çekilir. Orkinos gibi bazı yüzey balıklarının avlanmasında da şamandıralara bağlanan su üstü paraketeleri kullanılır. Bu pareketeler ile Kalkan balıkları fevkalade bir şekilde avlanırlar.Paraketelerin dibe inmesini sağlamak maksadiyle aralarda ağırlıklar da kullanılmaktadır.
Dip balıklarının yakalanmasında çok kullanılan avlanma araçlarından biri de çevirme ağlaradır. Balığın yoğun olduğu bölge ağlarla çevrilir, sonra balıklar ağın torba biçimindeki bölümüne doğru sürülür.
Yüzey balıklarının avlanmasında en çok gırgır ve orta su trolü denen iki yöntem uygulanır. Gırgır avında, yeri belirlenen balık sürüsünün etrafı daire şeklinde Gırgır ağları ile çevrilir. Daha sonra ağın alt bölümündeki halatlar çekilerek ağzı bir torba gibi büzülüp kapatılır.Ağın dibe inmesini sağlayan kurşunların yanı sıra,üst kısmındada ağın su yüzeyinde kalması içi sarı veya beyaz renkte mantarlar kullanılır. Bir vinç yardımıyla gırgır teknesine çekilen ağın içindeki balıklar büyük kepçelerle ya da fişpomp denilen pompalarla pompalanarak tekneye alınır. Orta su trolünde, dip trolündekinden daha büyük bir ağ balıkların bulunduğu derinliğe bırakılır ve bir ya da iki tekneyle çekilir.
Deniz balıkçılığındaki en eski yöntemlerden biri de dalyan'dır. İlkçağlardan beri uygulanan bu yöntemde, kıyıya yakın yerlerde uzun direklere bağlı ağla çevrili dikdörtgen şeklinde havuzlar oluşturulur. Yakın yıllara kadar İstanbul'da Fenerbahçe ,Filburnu,Büyükdere,Adalar ve Beykoz gibi pek çok yerde dalyanlar kurulurdu. Karadeniz ile Akdeniz arasındaki göç sırasında İstanbul Boğazı'ndan geçen balıkların azalmasından sonra dalyan balıkçılığı önemini yitirmiştir.
Palamut, lüfer, uskumru, istavrit gibi bazı balıkların avlanmasında galsama ağı (düz ağ) kullanılır. Genellikle 1 kilometre ya da daha uzun olan bu ağların delikleri (gözleri)avlanacak balıkların türlerine göre küçüktür. Galsama ağları bir perde gibi asılı duracak biçimde denize bırakılır. Bunun için ya demir atılarak ağın bir ucu dibe tutturulur ya da motorla çekilerek su yüzeyinde sürüklenir. Ağa doğru hızla yüzen balıkların başı ağın deliklerinden geçer, ama solungaçları (eski terimiyle galsamaları) takıldığı için balık kendini geri çekemez. Balıkları almak için, tekneye çekilen ağı silkelemek gerekir. Çıkmayan balıklar ise kafalarından sıkıca tutularak ağın gözünden çıkarılabilirler...
Orkinos, uskumru, lüfer gibi bazı balıklar suda parıldayan herhangi bir şeyi yem sanarak üstüne atlar. Bu tür balıkları avlamak için ucunda üçlü iğneler bulunan ve biçimi küçük bir balığı andıran parlak metal kaşıklar kullanılır.
Dip balıklarının bulunduğu bölgeler sonar veya dikey balık bulucu cihazlar gibi yankı alıcı aygıtlarla belirlenir. Bu aygıtlar, gönderdikleri sesin deniz dibine ya da bir balık sürüsüne çarparak yankılanması için geçen süreyi ölçerek derinliği ve balıkların yerini belirleyebilir. Bulanık olmayan sularda yüzeye yakın geçen balık sürüleri uçaktan veya reislerin tecrübeleri ile de saptanabilir.Kaynak:nurideniz
Soğuk su masajı ayrıca size, enerji verir. Canlılık kazanırsınız. Yani sadece vücudunuzun görünümü değil, sizde dirilik kazanırsınız.
aynen katılıyorum...
Kara iskete (Serinus pusillus), ispinozgiller (Fringillidae) familyasına ait küçük bir ötücü kuş türü. Kara iskete ismi verilmesine rağmen aslında bir kanarya türüdür.
Özellikleri
Kuşun tüyleri yetişkinliğinde, bütünüyle değişerek keten kuşuna benzeyebilir. Ön taraf, isli, baş tarafı kırmızı ve genç bireyler ise sarımsı-kahverengi başa sahiptir. Ötüşleri hızlı, tiz ve ince, "titihihihihihi" şeklinde ve keten kuşuna benzerdir.
Yaşam şekli
Kuş, kanarya yemleri, ak darı ve diğer küçük tohumlarla kafeste beslendiğinde yavrulayabilir. Eğer yuvada banyo yerleri varsa, hergün suya girebilen kuşlardır.
Üreme mevsimleri dışında, küçük sürüler halinde ve devedikenli arazilerde aranadıklarında görülebilirler. Kafes kuşu olarak yetiştirilirler ve Avrupa'nın heryerinde bazen kafesten kaçmış olarak bulunabilirler.
Dağılımı
Yüksek dağlık bölgelerde bulunur. Yaklaşık 11-12 cm boyundadır. Bu kuş, Kafkasya'da ve Türkiye'nin ve İran'ın yüksek dağlık kesimlerinde ve kışları bazıları Yunanistan'a dek uzanan Ege adalarında bulunur.
Bilimsel sınıflandırma
Alem: Animalia (Hayvanlar)
Şube: Chordata (Kordalılar)
Sınıf: Aves (Kuşlar)
Takım: Passeriformes (Ötücü kuşlar)
Familya: Fringillidae (İspinozgiller)
Cins: Carduelis
Tür: C. yarrellii
Binominal adı
Carduelis yarrellii
Audubon, 1839
Diğer adları
Yarrell isketesi
Sinonimler
Spinus yarrellii|- bgcolor=Lightblue
Sarı yüzlü iskete (Carduelis yarrellii), Brezilya ve Venezuela'da bulunan, ispinozgiller familyasından tropik bir kuş türü.
Özellikleri
Bu yaklaşık on santimetre büyüklüğündeki kuş, yüzünde ve alt tarafındaki parıldayan sarı rengiyle dikkat çeker. Erkeğinde siyah bir başlık vardır. Yüzü, ense eklentisi ve alt kısmı açık sarı renktedir. Soluk sarımsı zeytuni renkteki üst tarafında, koyu zeytuni renkte şeritler kendini gösterir. Sırt altı sarıdır. Siyah olan kanatlar, sarımsı zeytuni kenar işlemeli kanat örtüsüne, sarı parıldayan kanat bağına ve siper tüylerine sahiptirler. Dişisinde sarımsı zeytuni bir başlık vardır. Alt kısmı ve sırt altında, yine yoğun bir sarı renk ile karakterize edilmiştir. Öterken , karmaşık, çok çeşitli, yüksek ve etkili şekilde şakırlar. Kuş adını, ingiliz Ornitolog William Yarrell'dan almıştır.herkes bu ismi bilmeyebilir.
Yaşam alanları
Dağılım alanları, Venezuela'nın kuzeyi ile Brezilya'nın kuzeydoğusunda, birbirinden 3500 km uzak iki alanla sınırlıdır. Brezilya'daki, Pedra Talhada (Alagoas), Serra Negra (Pernambuco), Saltinho Biological Reserves (Pernambuco), Serra da Capivara Milli Parkı (Piaui) ve Tapacurá Ecological Station (Pernambuco) koruma alanları ünlüdür. Kuş, Venezuela'da Carabobo Bölgesi'nin güneydoğusunda bilinir. Türün yaşam tarzı çok az bilinir. Tali ormanların kenar kısımlarında yaşar. Fakat buna karşın sarı yüzlü isketeye, plantasyonlarda, meralarda hatta yerleşim alanlarında, deniz seviyesinden 550 m kadar yükseklikte rastlanır.
Tehlikeler
Sarı yüzlü iskete, süs kuşu yetiştiricilerinin çok rağbet ettikleri bir kafes kuşudur. Kötü bir alışkanlık olarak değişik Carduelis türleriyle çaprazlama yapılması (mutasyon üretme olarak da bilinir), bu kuş türünün gen havuzunda fakirleşmeye yol açmıştır ki insan himayesiyle, vahşi hayattan sürekli yenileri yakalanarak bunu dengelemek zorunda kalınmaktadır. Bu tür CITES-sözleşmesi Ek.II ile koruma altına alınmıştır. 1980'li yıllarda, bu türe gösterilen aşırı taleple yasa dışı ticareti başlamış, böylece bazı kuş pazarlarında (örneğin Caxias Pazarı, Rio de Janeiro) yıllık 100 kadar kuşla karşılaşılmıştır. Diğer bir tehlike ise tarımda kullanılan kimyasal ilaçların yol açtığı zararlardır.
Binominal adı
Bos taurus
(Linnaeus, 1758)
Bayağı sığır (Bos taurus), günümüzden 8-10.000 yıl önce evcilleştirilmiş ve ruminant olması dolayısıyla selülozlu bitkileri süt ve et gibi ürünlere çevirme özelliğine sahip olan memeliler sınıfına ait evcil hayvan türü.
İnsan gıdası olarak değerlendirilemeyen bitkileri, tarımsal artıkları ve gıda sanayi yan ürünlerini en iyi şekilde değerlendirerek et, süt, deri ve yavru verimine çevirebilen geviş getirenler ailesinden hayvanlardır.
Evcilleştirilmiş önemli sığır ırkları
Islah düzeylerine göre
1. Yerli ırklar: Yerli Kara, Boz Irk, DAK (Doğu Anadolu Kırmızısı), GAK (Güneydoğu Anadolu Kırmızısı).
2. Melez ırklar: Yerli ırkların kültür ırkları ile melezlenmesi sonucu oluşur.
3. Kültür ırkları: Holstein (siyah-beyaz alaca), Simental, Montofon (İsviçre Esmeri - Brown Swiss), Jersey, Şarole, Angus vb.
Verim yönlerine göre
1. Sütçü ırklar: Holstein, Jersey.
2. Etçi ırklar: Şarole, Angus, Brangus.limousin
3. İş verim yönlü ırklar:
4. Kombine (et + süt) verimli ırklar: montafon, simental
Rumen veya işkembe, Reticulorumenin büyük kısmıdır. Ruminant (geviş getiren) hayvvanlarda sindirim kanalındaki ilk bölümdür. Sindirilen yiyeceklerin ilk olarak mikrobiyal fermentasyona maruz kaldıkları ilk basamaktır. Reticulorumenin küçük kısmı ise Reticulum dur, rumnenin devamıdır, iç yüzeyinin kaplamasıyla rumöenden ayrılır.
Rumen duvarının iç yüzü parmağa benzer, yassı, sığırlarda yaklaşık olarak 5mm uzunluğunda ve 3mm genişliğinde papilla adı verilen çıkıntılarla kaplıdır. Reticulumun iç yüzü altıgen bal peteği görünümlü kabartılarla kaplıdır. çıkıntılar yaklaşık olarak 0.1 - 0.2 mm genişliğinde reticulum duvarından 5 mm yükselen yapılardır. Sığır reticulumunda altıgenler 2-5 cm genişiliğindedir. bu özellikler uçucu yağ asitlerinin emilmesi için reticulorumen duvarının yüzey alanını genişletir. İki kısmın iç yüzlerinin kaplaması dışında bir işlevsel boşluk şeklindedir.
Sindirilenlerin tabakalaşması ve karıştırılması
Rumende sindirim tek yapıda değildir. Tabakalara ayrılır, gaz, sıvı, ve farklı boyutlarda ve yogunlukta ve diğer fiziksel özelliklerdeki parçacıklar. Ek olarak, Sindirilenler basitçe rumene girip çıkmazlar karışık uzun akış yolları vardır. İlk başta buların saçma olduğu düşünülebilir, bu karışık tabakalaşma, karıştırma, ve akış yolları, ruminantlarda(geviş getirenler) anahtar bakış açısıdır. Çiğnenmeden sonra, sindirilenler ösefagustan aşağıya iner reticulumun dorsal kısmında depolanır. Reticulorumenin kontraksiyonları ile içerik karıştırılırileri ve ileri dogru itilir ve mat rumene gider. mat sindirilenlerin ince bir katmanıdır, küçük parçalara ayrılmış, uzun lifli maddeler içerir.
Mat içerisindeki çoğu madde agızdan yeni alınmıştır ve kalanı önemli miktarda fermente olabilir maddedir. Mikrobiyal aktivite mat içinde çabucak gerçekleşir ve bir çok gaz açığa çıkar. bir miktar gaz mat içinde hapis olur ve matın yüzmesini sağlar. Fermentasyon işlemi devam ettikçe gaz oluşumu azalır, hapis olan gaz miktarının azalmasına baglı olarak, mat yüzme yeteneğini kaybeder. Mat içindeki sindirilenler bundan dolayı yüzme yeteneğinin artışı fazından azalma fazına dogru geçerler. Eş zamanlı olarak, sindirilenler mikrobiyol fermentasyonla miktarı azaltılırken, sindirilen parçacıkların boyutu göreceli olarak büyüktür ve sonra ruminasyon (geviş getirme) olur. Belirli bir noktada, parçacıkların yogunluğu rumen matından aşağı ventral keseye düşecek kadar küçük olur, veya rumen kontraksiyonları ile sıvı akışı içinde retikuluma akarlar.
Bir kere ventral kesede, düşük derecede sindilenler fermente olmaya başlayınca, daha fazla yüzme yeteneğini kaybeder ve paçacık boyutu dahada azalır. Sonra bunlar rumen kontraksiyonları ile ventral reticuluma akar.
Ventral retikulumda, düşük yoğunluklu, büyük sindirilen parçaları retikulum kontraksiyonları ile yukarı ösefagusa ordan agıza itilebilir. Ruminasyon işlemi olarak adlandılan bu işlemde sindirilenler ağızda çiğnenir ve sonra ösefagusa yollanır ve reticulumun doral kesesinde depolanır ve tekrar rumen matına katılır ve karışır. Daha yogun ve küçük parçacıklar retikulum kontraksiyonu sırasında ventral retikulumda kalır ve sonra bir sonraki kontraksiyonda sıvı ile birlikte reticulorumeni reticulo-omasal orificeden terk eder ve rumant hayvanların sindirim sitemindeki bir sonraki odacığa omasuma geçer.
Puro - Puro Nedir - Puro kültürü - Puro üreticileri - Puro ile içilmesi gerekenler hakkında
Puro, sıkıca sarılmış fermente edilmiş ve kurutulmuş tütüne verilen isimdir. Bir ucu ateş ile yakılarak diğer ucundan çıkan duman içen kişinin ağzına çekilerek kullanılır.
Puro üreticileri
Puro tütünü Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Honduras, Kamerun, Küba, Meksika ve Nikaragua gibi ülkelerde oldukça yüksek miktarlarda üretilmektedir. Küba'da üretilen purolar dünya çapında emsalsiz olarak nitelendirilseler de birçok uzman Honduras ve Nikaragua purolarının Küba purolarına rakip olduğuna inanmaktadır.
Puro kültürü
Puro üzerine yazılmış onlarca dergi ve kitap vardır. Genel görüş : "Puro, güç, başarı, takdir ve ince zevkler üzerine kurulmuş bir tutku, heyecan ve statü simgesidir". Puro yakılmasından saklanmasına, içilmesinden satın alınmasına kadar çok zengin bir kültüre sahip olup, her detayın farklı incelikleri ve özellikleri vardır.
İyi bir puro nasıl anlaşılır?
Puro bir damak tadıyla ilgili olduğu için zevkler ve renkler farklılık gösterir. Yine de bazı özelliklere dikkat çekmekte fayda vardır.
Yakılma ve yanma
Puronun ucunun her tarafından eşit ve düzgün yanması iyi yapıldığının göstergesidir. (Yakma ve içim hatasından dolayı olabilecek yanma bozukluğunun faturası puroya değil içicisine çıkartılmalıdır.) Düzgün olmayan yanma bir baş belasıdır. Gevşek sarılması nedeniyle hızlı yanacak puronun ısısının hızla yükselmesinden, ortaya çıkacak acı tat bırakan kimyasallar ve katran içimi bozacaktır.
Aksine, çok sıkı sarılmış bir puronun ise hava kanalcıkları iyice kapalı olacağından, duman çekimi zorlaşacak, ısı yükselecektir. Bu puro çok sık sönecek ve içenin burnundan getirecektir. (Bu özellikler tamamen kullanılan yapraklar ve imalat kalitesi ile bağlantılıdır.) Kötü yapılmış bir puro kötü yanacaktır. Burada başka önemli bir özellik ise, puro kokusunun içilen mekanda uzun süre kalmamasıdır, iyi havalandırılan bir odada iki saat sonra bile koku kalır ise o puronun kalitesi iyi değil demektir.
En önemlisi puroyu baştan sona acılaşmadan içip içmediğinizdir. Puro içildikçe oluşan katran birikimi birçoğunu acı ve sert yapar. Çoğu puroda bu özellik ortaya çıktığından, birçok puro içer purosunu yarısından veya dörtte üçünden sonra içmeyi bırakır. Bu kabul edilemez, bir özelliktir. Bir puroyu yüzde sekseni bitmeden atmaya mecbur kalmak büyük puan indirimini gerektirir. Bu safhada önemli bir başka nokta, puronun içimi bittikten sonra damakta kalan "tat uzunluğudur." Kaliteli bir şarabın aksine kaliteli bir puroyu içtikten sonra damağınızda kalan iyi veya kötü tat çok çabuk kaybolmalıdır.
Puro yakarken dikkat edilmesi gereken en önemli husus kükürtlü kibrit veya gazlı çakmak kullanılmaması gerektiğidir. Gazlı çakmak veya kibritle yakılan bir puroda tütünün aroması gazın veya kibritin kokusuyla birleşip gerçek aromasını kaybedebilir ve içim zevkini azaltabilir. Dolayısıyla "torch" diye nitelendirilen ve yandığında gaz kokusu bırakmayan özel çakmak kullanılması tavsiye edilir
Puro ile içilmesi gerekenler
Tütünün gerçek aromasını ortaya çıkartmak ve keyifli bir içim için malt viski tavsiye edilir. Puro ile mutlaka malt viski içilmesi gerekmez bunun yerini tutabilecek sert bir kahvede (örn:espresso) tercih edilebilir
Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan pek çok insan yüzyıllardır değişik biçimlerde ve farklı gereçlerle yapılmış pipolarla tütün içer. Kuzeyin buzlu yörelerinde yaşayan Eskimolar, mors dişinden yapılmış zarif, oymalı pipolar kullanırken, eskiden afyon kullanma alışkanlığının yaygın olduğu Uzakdoğu'da en çok, sapları yeşim ve lakeyle bezenmiş, çanak bölümleri oldukça ufak pipolar beğenilir.
Tütünü ilk kullananların Orta Amerika'daki Aztekler ile Kuzey Amerika Yerlileri olduğu sanılmaktadır. Eski oyma resimlerden Aztekler'in tütünü ince, uzun çubuklarla içtiği anlaşılmaktadır. ABD'nin Ohio eyaletindeki eski mezarlarda dirsek biçiminde, kil ya da taştan yapılma pipolar ortaya çıkarılmıştır. Bu zarif pipolar kabilelerin kutsal saydıkları kuş ve hayvan başı oymalarıyla bezelidir. Yerliler'in ünlü calumet ya da "barış çubuğu"nun uzunluğu 1 metreden fazlaydı. Bu çubukların tütün doldurulan çanağı mermer ya da kırmızı taştan, sapı ise dişbudak ağacından yapılırdı. Bu pipo, av ya da savaşta elde edilen başarıları simgeleyen at kılı, boncuk ve tüylerle süslenirdi.
Avrupa pipoyla ilk kez 16. yüzyılın sonlarında, Amerika'dan dönen denizciler aracılığıyla tanıştı. Pipo yapımında ağaç, kemik ya da sırlı Alman porseleninden, elle oyulan ve renklendirilen lületaşına kadar çok çeşitli maddeler kullanıldı Hiçini ve büyüklükleri değişmekle birlikte, daha sonraki 300 yılda en yaygın kullanılan pipolar kilden yapılanlar oldu. Bunlar 19. yüzyılın ortalarında pipo yapımındı, ağaç fundası ya da ormangülü gibi bitkilerin köklerinin kullanılmaya başlamasından sonra gözden düştü. Bu bitkilerin köklerinden elde edilen oduna hreuer denir ve breuer pipolar günümüzde de yaygın olarak kullanılmaktadır.
Güzel oymalarla bezeli çanağı ve kehribar ağızlığıyla, lületaşından yapılma bir Fransız piposu.
Bavyera'da hâlâ yaygın olarak kullanılan bir Orta Avrupa piposu. Ağızlık ve sapının en üst bölümü kemikten, alt bölümü ise kiraz ağacı odunundan yapılmıştır. Tirol üslubu olarak bilinen bu piponun breuerçanağı metal bir kapakla örtülüdür.
Özenle işlenmiş bir İran piposu. Kemikten yapılmış renkli sapı yaldızla bezelidir, çanağı kilden yapılmıştır.
Rusya'da kaolinden yapılmış bir pipo.
17. yüzyıla özgü, kilden yapılmış eski bir pipo.
Sardinya Adası'nda süpürgeotu köklerinden yapılma iki modern pipo.
Bambu kökünden yapılmış, üzeri süslü bir Birmanya piposu.
Kuzeydoğu eyaletlerinde yaşayan Amerika Yerlileri'nin arduvazdan oyduğu bir pipo. Çanağı tam ortaya yerleştirilmiştir.
Sigara XV. yüzyıldan itibaren yeni dünyadan İslâm dünyasına da sirayet etmiş, sigara alışkanlığının toplumda yayılmaya başlamasıyla birlikte sigara içmenin dinî hükmü, dinen sakıncalı olup olmadığı da tartışılır olmuştur.
Sigara, on dört asırlık fıkıh tarihi içinde nisbeten yeni bir mesele olduğundan ilk devir müctehidlerinin konuyla alâkalı görüşünün bulunmayacağı açıktır. Çağdaş sayılabilecek son dönem İslâm bilginleri de sigaranın dinî hükmü konusunda üç gruba ayrılmışlardır.
Sigaranın zararlarını bilmeyen veya önemsemeyen bir grup bilgin, tütün kullanma (pipo, nargile vb. de dahil), sigara içme hakkında dinde açık bir hüküm bulunmadığını, şâri' tarafından açık bir yasak gelmediğini ileri sürerek sigara içmenin mubah olduğu görüşünü ileri sürmüştür.
Diğer bir grup İslâm bilgini ise, sigara içmeyi doğru bulmamakla birlikte, "haram" da diyemedikleri için "mekruh" olarak nitelendirmişlerdir.
Üçüncü bir grup ise, sigara içmeyi, özellikle tiryakilik derecesinde sigara alışkanlığını sağlık açısından zarara ve ekonomik yönden israfa yol açtığı, nafaka yükümlülüğünü ihlâl ettiği gerekçesiyle "haram" saymışlardır.
Bu itibarla sigara hakkında muhtemel fıkhî hükmü, belli açılardan ele alıp tartışmak ve çıkan sonuca paralel bir değerlendirmeye gitmek gerekmektedir.
Zarar: Sigaranın zararsız olduğunu söylemek, artık bugün ilmen ve tıbben imkânsız olduğuna göre, konunun dinî yasaklar çerçevesinin tamamen dışında düşünülemeyeceği şüphesizdir. Bilim adamları sigaranın ihtiva ettiği nikotinin ve sigara dumanının bünyede kanserden, sinir sistemlerinde bozukluğa kadar bir dizi zarar ve hastalığa yol açtığından söz etmektedir. Kur'an'da, "Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın..." (el-Bakara 2/195) buyurulmuş, Peygamber de, "Ne doğrudan zarar verme ne de zarara zararla karşılık verme vardır" (İbn Mâce, "Ahkâm", 17; el-Muvatta', "Akzıye", 31) diyerek bir kimsenin kendine ve başkalarına zarar vermemesinin temel bir dinî ilke olduğunu vurgulamıştır. Sigaranın hem içene hem de çevresinde bulunan kimselere zarar verdiği göz önüne alınınca hem Allah hakkının hem de kul hakkının birlikte ihlâl edildiği söylenebilir.
İsraf: İsraf malı boş yere harcamaktır. Kur'an'da, "Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz" (el-A'râf 7/31) buyurulmuş, Resûl-i Ekrem de daima mutedil, ölçülü davranmayı emretmiş, malın boşa harcanmasını yasaklamıştır. Sigara için yapılan harcamanın, sigara bağımlısı şahsın bu bağımlılığı göz önünde bulundurulursa israf olmayacağı, hatta önemli bir bünyesel ihtiyacının karşılanması sayılabileceği görüşü -harcama boşa olmanın ötesinde zararlı da olduğu için- tutarlı değildir. Harcama yapan kişinin zengin olması da bu harcamanın israf olmasını önlemez.
Nafaka Yükümlülüğü: Aile reisi erkekler eşinin, çocuklarının ve aile fertlerinin, muhtaç yakınlarına bakan erkekler de onların nafakalarını karşılamakla yükümlüdür. Böyle bir malî yükümlülük altında bulunan kimselerin nafaka yükümlülüğünü aksatacak şekilde sigaraya para vermesi de dinî olduğu kadar insanî ve ahlâkî açıdan da kabul edilemez bir durumdur.
Sigara içmenin fıkhî hükmü başta zarar, israf ve nafaka yükümlülüğü olmak üzere çeşitli açılardan ele alınabilir. Böyle olunca sigara içmenin hükmü hakkında kesin ve genel bir hüküm vererek "haram" demek yerine, bu konuda bu açılardan bazı ayırımlar yaparak farklı durumlarda farklı hükümler vermek, her bir durumu kendi şartları içerisinde değerlendirmek daha doğru görünmektedir.
Hem içene hem de o ortamda bulunan şahıslara ve çevreye verdiği zararlar, israf ve hakların ihlâline yol açabileceğinin kuvvetle muhtemel olması dikkate alınarak, sigara içmenin kural olarak dinen "harama yakın mekruh" sayılması gerekir. Ancak bedene verdiği zarar ilmen ve tıbben açıklık ve kesinlik kazanmışsa, açık bir israfa ve kişinin nafaka yükümlülüğünü etkileyip aile fertlerinin ve bakmakla yükümlü bulunduğu kimselerin nafakasını kısmasına yol açıyorsa, zorunlu harcamalardan ve aslî ihtiyaçlarından bile fedakârlık yapmaya zorluyorsa, o takdirde sigara içmenin dinen de "haram" olduğu söylenebilir.
Hristiyanlık dini ve sigara
Hristiyanlıkta ancak bazı ayetlere göre sigara içmenin doğru olmadığı anlaşılmaktadır.
Stres atmak için sigara içmeye gerek yoktur anlamı çıkan ayette size barışı ve huzuru veriyorum;o halde kalbiniz sıkışmasın ve korku dolmasın benzeri ifade yer alır.
Sigara içmenin doğru olmadığını gösteren ayette İsa Peygamber'in ağzından yaklaşık olarak şu ifadeler anlatılır İnsanın boyun eğdiği herşey onu köle eder; ben hiçbirşeyin kölesi olmayacağım.
Ekonomi ve sigara
Hollandada yapılan bir araştırmaya göre obezler ve sigara içenlerin sağlık sistemi açısından daha ekonomik olduğu idda edilmektedir. Sigara içenler ve obezler daha az yaşadığı için kısa dönemde sağlık maliyetleri yüksek olsada uzun dönemde sağlıklı insanlara göre daha az sağlık maliyeti olduğu sonucu çıkmaktadır. Sigara kullanımı ve obezitenin yol açtığı akciğer kanseri gibi hastalıkların tedavilerinin ileri yaşlarda ortaya çıkan alzheimer gibi hastalıklara oranla çok düşük maliyetinin olması sebep olarak gösterilmektedir. Araştırmaya göre Hollanda sağlık sistemi her sigara içen kişi başına 50.000 USD (2007) tasarruf edmektedir.
Sigara, kağıda sarılmış tütün içeren ve genellikle 85-100 mm uzunluk ve 4-8 mm genişliklerinde üretilen keyif verici madde. Öfori etkisi için içilen sigara bir süre sonra fiziksel bağımlılık ortaya çıkarır. Sigara içindeki nikotin'in bağlandığı doğuştan vücutta olan nikotinik reseptörler sigara içildikçe artar ve zamanla bunları rahatlatmak için içilen miktarda artmaya başlar. Sigara bırakılınca bu reseptörler rahatsız olur ve bir süre yoksunluk sendromu belirtileri görülür. Ancak zaman ile bu reseptörlerin sayısı azalmaya başlar ve yoksunluk sendromu belirtileri azalır.
Sigara'nın kullanan kişiye ve çevresine verdiği zarar bir çok kanıtla sabittir. Ancak fiziksel bağımlılık bırakmayı zorlaştırır. Yardımcı yöntemler olsa da en etkili bırakma yöntemi kişinin birden bire iradesi ile sigarayı terk etmesidir.
Sigaranın içerisindeki zehirli maddeler
Bunlar kanserojen maddelerdir ve en tehlikelileri arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen siyanid, toluen, amonyak ve propilen glikoldur. Örneğin; siyanid kesinlikle öldürücü bir zehirdir. Genel olarak bilinen maddelerden birkaçı;
Polonyum - 210 (kanserojen),
Radon (radyosyon),
Metanol (füzeyakıtı),
Toluen (tiner),
Kadmiyum (akü metali),
Bütan (tüpgaz),
DDT (böcek öldürücü),
Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),
Aseton (oje sökücü),
Naftalin (güve kovucu),
Arsenik (fare zehiri),
Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,
Karbonmonoksit (egzoz gazı),
Nikotin
dibenzakridin (zehir)
ve 3.885 toksik madde.
Sonuç olarak ciğerlerde oluşan Katran (asfalt)'dır.
Sigaranın vücuda zararları
İzmarit kirliliği; sigaranın çevreye verdiği zararlardan biri.
Sigara kullanımı ölümle sonuçlanabilir, ayrıca birçok organ üzerinde ve genel olarak tüm insan vücudunda sistemli zararlara yol açar.
Diş ve dişeti hastalıkları
Kulak-burun-boğaz rahatsızlıkları, bu bölgelerde kanser riskinde artış
Kalp ve damar hastalıkları, yüksek kan basıncı, damar tıkanıklıkları
Beyin hücrelerinde tahribat
Katarakt riski
Solunum rahatsızlıkları
Mide rahatsızlıkları
Hamilelerde erken ve yetersiz gelişmiş doğum
Cinsel rahatsızlıklar, iktidarsızlık
İnsanlarda sakatlık
Kalp kanseri
Cildi tahriş ederek hastalıklara sebep olur.
Pasif içicilik
Sigara kullanan kişilerin bulunduğu ortamlarda bulunan kişiler edilgen (pasif) içici olarak adlandırılır ve sigaranın zararlarından bazen içen kişiden daha çok etkilenirler. Bu durumu biraz olsun engellemek için toplu olarak bulunulan yerlerde içen ve içmeyen kişileri ayrı ortamlarda tutmaya yönelik çalışmalar vardır. Örneğin birçok restoranda sigara içilen ve içilmeyen bölümler ayrılır. Toplu taşım araçları ve bazı kapalı mekanlarda hiç içilmez. Ancak bu önlemlere rağmen sigara açık havada bile içmeyenlere zarar vermekte ve rahatsız etmektedir.
Menteşe:
kapı ve pencerelerde kullanılan metalden imal edilmis bağlantı elemanlarına verilen genel ad.
Rende ;
yiyecekleri ince dilimler ya da toz hâline getirmek için kullanılan bir mutfak eşyasıdır. Çeşitli boyutlarda üretilebilen rendeler, kullanım amaçlarına göre farklı büyüklükte rendeleme deliklerine sahip olurlar ve mutfak işlerinde kolaylık sağlarlar. En çok havuç, peynir, narenciye kabukları gibi besinlerin kabuklarını ufaltmaya yarar.
Hizar:
Tahtayı kesip biçmeye yarayan, su ya da elektrik gücüyle çalışan büyük bıçkı.
Testere;
Kesilecek malzeme ya da yapacağı işe göre değişik biçimler alan ve genellikle üçgen biçiminde dişleri olan dar ve uzunca çelik araç.
Akçe, ham maddesi gümüş olan Osmanlı Devleti temel para birimi.
Akçe, kelime kökeni olarak bir tarifi içerir. Açılım olarak gümüşün beyaz olan renginden hareket edilerek akça (beyaz para) olarak isimlendirilmiştir. İlk akçe Bursa'da Osman Gazi tarafından 1327 yılında bastırılmıştır. Bu para ilk dönemlerinde 900 ayar gümüşten üretilmeye başlanmış fakat geçen zamanla birlikte gümüşün kalitesi 465 ayara dek düşmüştür. Akçe Osmanlı Devleti'nin temel para birimiydi. Ön yüzünde ülkenin inanç sistemini anmak maksadı ile Kelime-i Şahadet ve İslamiyet'in Dört Halifesi'nin isimleri, arka yüzünde ise dönemin padişahının ismi yeralmaktaydı (para üzerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun bunalımlı bir devrine tekabülen (Fetret Devri) Timur Han'ın ismi de yeralmış, daha sonraları ise Timur'un ismi para üzerinden kaldırılmıştır).
Bazı kaynaklara göre üç akçe "bir para"ya eşitti. Yüzyirmi akçe ise bir kuruşa eşitti. Daha sonraları kuruş Osmanlı ekonomisinde akçeden daha dikkate değer bir duruma gelmiş ve akçenin yerini almıştır. 1870'lerde ise kuruş yerini liraya bırakmıştır.
Bu para biriminde ilk dönemlerde üzerine basılı bir tarih bulunmamasıyla birlikte, padişah Yıldırım Bayezid ile birlikte akçeler üzerine tarih basılma uygulamasına geçilmiştir.