Sandhoff hastalığı lizozomal depo hastalıklarından olan GM2 gangliyosidozların nadir rastlanan, ağır bir formudur. Otozomal resesif geçiş gösterir. Yaşamın ilk yılında görülür ve genellikle 3 yaşa kadar ölümle sonuçlanır. Progresif psikomotor gerileme hastalığın temel bulgusudur. Hastalık GM2 gangliyosidozların bir diğer formu olan Tay-Sachs hastalığından fenotipik olarak ayrılamayıp tanı biyokimyasal olarak heksozaminidaz A ve B enzim aktivitesinde azalmanın gösterilmesi ile konur . Klinik olarak göz dibinde retinal kiraz kırmızısı nokta (Japon bayrağı) görünümü tipiktir. Hastalığın radyolojik bulguları iyi bilinmekte olup tanıda yardımcıdır. Manyetik rezonans görüntülemede (MRG) T1 hiperintensitesi ve T2 hipointensitesi, bilgisayarlı tomografide (BT) kalsifikasyon ile uyumlu hiperdansite olarak izlenen bitalamik tutulum en sık görülen bulgudur .
Bu hastalıkla ilgili bir gazete haberi
İNSANDAN FAREYE KÖK HÜCRE NAKLİ
Kök hücre araştırmalarında son gelişme: İlk kez insandan hayvana nakil yapıldı. Yöntem ölümcül sandhoff hastalığında kullanılacak
REUTERS - WASHINGTON - İki insan embriyosundan alınan kök hücreler, beyinde zarar görmüş nöronların görevini üstlenerek, faredeki ölümcül beyin ve sinir hastalıklarını iyileştirdi. Bilim insanları Nature Medicine dergisinde yayımlanan çalışmayla, ilk kez insandan alınan kök hücresinin hayvandaki bir hastalığı iyileştirdiğini açıkladı.
İnsan hücresi fareye...
Araştırmayı yürüten ekibin başkanı, Kaliforniya'daki Burnham Tıbbi Araştırma Enstitüsü'nden Dr. Evan Snyder, metotlarını ölümcül ve tedavisi bulunmayan sandhoff hastalığı taşıyan çocuklarda kullanmayı umuyor. Ekip yöntemle, parkinson, alzheimer, amyotrophic lateral sclerosis (ALS) gibi hastalıklara yeni tedavi yöntemleri geliştirebileceklerini söylüyor.
Oxford Üniversitesi ve Yonsei Üniversitesi'nden bilim insanlarının oluşturduğu ekip yayımladıkları raporda, "Bu hastalığı taşıyan çocuklarda ciddi zihinsel gerilik ve motor sinirleri bozukluğu görülüyor. Küçük çocuklarda ölüme rastlanabiliyor" dedi. Hastalık, beyin hücrelerini öldüren iltihaplanmayla ortaya çıkıyor.
Araştırma için, sandhoff hastası fareler kullanıldı. Dr. Snyder ve ekibi, birkaç günlük embriyondan alınan kök hücrelerini ve cenine ait kök hücrelerini kullandı.
Tedavi sonuç verdi
Kök hücrelerini farelerin beynine nakleden araştırmacılar, deneyin sonunda hiçbir problemle karşılaşmadı. Farelerde tümörün gelişmediği, farelerin yabancı hücreleri reddetmediği, tedavinin iltihaplanmayı azalttığı görüldü.
Tedavi edilen fareler, tedavi edilmeyenlerden yüzde 70 daha uzun süre yaşadı. Neticede hastalık geri döndü, fakat Dr. Snyder, farelere belli aralıklarla kök hücreli aşıları enjekte ederek hastalığı aynı seviyede tutabileceğine inanıyor.
Kök hücreler, farklı doku ve hücre tiplerini geliştirebildiği için değerli. Fakat Snyder, bilim insanlarının kök hücrelerinin daha çok şey yapabildiğini öğrenmeye başladıklarını söylüyor. Dr. Synder, "Bir sistemi dengelemek için uğraşıyorlar. Diğer hücrelerin sağlığını eski durumuna getirmeye ve sistemin kendisini detokslamasına uğraşıyorlar" diyor.
Fareye nakledilen insan hücreleri zararlı sinir hücrelerinin yerini aldı. Embriyonik kök hücre kullanımı, insan embriyonlarını yok etmenin yanlış olduğu düşüncesi nedeniyle tıbbın en tartışmalı konularından birisi.
Vücudun biyokimyasal işlevlerindeki bozukluklar sonucu gelişen çoğunluğu genetik geçişli hastalıklardır. Tek tek ele alındığında her biri nadir gibi görünürlerse de, hepsi birlikte değerlendirildiğinde önemli bir grup oluştururlar. Değişik yakınmalarla başvurduklarından tanı almadan kalan çok sayıda vaka olduğu gibi, yeni tanımlanan birçok doğumsal metabolizma hastalığı da vardır.
Gelişmiş ülkelere oranla ülkemizde akraba evliliklerinin ve doğum sayısının yüksek olması sonucu doğumsal metabolizma hastalıklarına sık rastlanmaktadır.
Doğumsal metabolizma hastalıklarında tanı konulamamasının ya da tanının gecikmesinin en önemli nedeni, bu hastalıkların nadir olduğu düşüncesiyle, öncelikle günlük uygulamada daha sık rastlanan durumların düşünülmesidir.
Yenidoğanların ve küçük bebeklerin her tür ağır hastalık durumları iyi emmeme, ileri derecede halsizlik, kilo alamama gibi pek özgün olmayan ortak belirtilerle seyrettiğinden, bir çok bebek tanı koymadan kaybedilmektedir. Genellikler ölüm nedeni enfeksiyon olarak kaydedilir ve altta yatan hastalık belirlenemez.
Doğumsal metabolizma hastalıklarının yalnızca yenidoğan ve küçük süt çocuklarında akla gelmesi de yanlıştır. Bu hastalıklar doğumsal olmakla birlikte belirtilerin yaşı, metabolik bozukluğun derecesine göre farklı olur. Erişkin yaşa kadar belirti vermeyen vakalar vardır.
Doğumsal metabolizma hastalıkları gerçekte vücuttaki karmaşık biyokimyasal olayların bozukluklarını yansıtır, ancak basit bir tarama testi ile bu hastalıklara ilk tanısal yaklaşım kolayca yapılabilir, Bu hastalıkların ara ara oluşan ataklarla seyrettiği düşünülerek, böyle bir hastalık düşünülen çocuklarda kan ve idrar örneklerin atak yaptığı dönemde değerlendirilmesi çok önemlidir, bu yapılmadığı takdirde çok vaka atlanabilir.
Birkaç istisna dışında bozuklukların hemen hepsi genetik geçiş gösterdiklerinden anne ve baba arasında akrabalık bulunması, ailede benzer yakınmalarla kaybedilen çocuk olması, doğumsal metabolizma hastalığını düşündürmelidir.
Çocuğun benzer atakları daha önce geçirmiş olması, belirli besinlerin tüketilmesini izleyerek ya da açlık sonrası veya herhangi bir enfeksiyonla birlikte belirti ve bulguların çıkması, doğumsal metabolizma hastalığı olasılığını arttırmaktadır.
Doğumsal Metabolizma hastalığını düşündürecek önemli belirtiler :
· Bazı besinlere karşı tahammülsüzlük (örn. Proteinden zengin besin alındıktan sonra kusma ve/veya dalgınlık)
· Hafif geçirilmesi gereken çocukluk çağı hastalıklarında ya da aşı sonrasında aşırı huzursuzluk, havale, çocukta istem dışı el kol hareketlerinde düzensizlikler, titrememeler gibi beklenmeyen bulguların izlenmesi
· Sık hastaneye yatış, yoğun bakıma karşı nedeni açıklanamayan, düzelmeyen bulgular
· Psikomotor gerilik, beyin kaynaklı hareket bozuklukları, tekrarlayan şekilde kandaki asit miktarlarının sık sık artması, hipoglisemi, akut ensefalopati atakları
· Gelişme geriliği, makrosefali (kafatası büyüklüğü), beslenme bozukluğu, çocukta kilo alamama, büyüme geriliği
· Ailede açıklanamayan yenidoğan veya sütçocuğu ölümü, mental gerilik
· Kazanılmış becerilerin kaybı
Yenidoğan döneminde sorunsuz bir dönemi izleyerek, bebeğin beklenmedik şekilde bozulması ve metabolik bir stres tablosunun gelişmesi en karakteristik bulgudur. Doğumdan saatler ve günler içinde gelişen emme isteksizliği, solunum güçlüğü, apne, bebekte gevşeklik, havale gibi belirtilerle başlayan bu hastalıklar, kolaylıkla diğer sık görülen hastalıklarla karıştırılabilmekte ve tedavi için çok değerli zamanlar yitirilebilmektedir.
Bazı doğumsal metabolik hastalıklarda ilk bulgu nörolojik sorundur. Bebekte pedal çevirme hareketleri gibi özel hareketler görülebilir.
Doğumsal metabolizma hastalıklarının Yenidoğan Dönemi Bulguları :
· Beslenme güçlüğü
· Kusma
· Vücutta sıvı kaybı
· Bebekte özel koku (akağaç şurubu, terli ayak, küf gibi kokular)
· Solunum güçlüğü/apne
· Sarılık
· Kas kasılmaları, havaleler
· Adele güçsüzlüğü veya gerginliği
· Bitkinlik/koma
· Beyin kanamaları
· Kötü görünüm
· Bebeğin yüzünde şekil bozuklukları
· Karaciğer büyüklüğü
· Katarakt
Doğumsal metabolizma hastalıklarının Büyük Sütçocukları ve Çocuklardaki bulguları :
Akut ve tekrarlayan semptomalar :
· Tekrarlayan kusma, bitkinlik, güçsüzlük, koma, istem dışı hareketler
· Hızlı soluk alıp verme, havale, koma
· Reye sendromuna benzer tablo
Kronik İlerleyici genel semptolar :
· Motor ve mental gerilik, davranış bozuklukları
· Adelelerde tonus değişikliği, gevşeklik veya gerginlik, gevşek bebek
· Özel koku
· Mikrosefali (kafatası küçüklüğü), makrosefali (kafatası büyüklüğü) veya hidrosefali
Özgül bir organı ilgilendiren devamlı semptomlar :
· Kalp adelesi zayıflığı
· Beyinde, kalpte yapısal bozukluklar
· Özel yüz görünümü (kaba hatlar), sağırlık
· Gözde lens, retine ve ön kamara değişiklikleri
· Organomegali ( karaciğer/dalak/böbrek gibi organlarda normal dışı büyüme)
Turner sendromlu kızların kendilerine has fiziksel bir takım özellikleri vardır. Ancak bu özellikler bazılarında görülmeyebilir yada az bir kısmı görülebilir. Bu yüzden çok geç tanı alabilirler.
Turner sendromlu vakaların ortalama %20-30 unda "kalp problemleri" mevcuttur. Bunların büyük kısmı müdahale gerektirmez ancak bir kısmı cerrahi müdahale gerektirir. Bu nedenle Turnerlu çocukların kalp ile ilgili muayene ve tetkikleri erken yaşlarda mutlaka yapılmalıdır.
Turner sendromlu çocukların ortalama yarısında tekrarlayan orta kulak enfeksiyonları görülür. Erken tanı ve tedavi uygulanmazsa işitme kayıpları görülebilir. Sık orta kulak enfeksiyonlarında bazen kulak tüpü tedavisi uygulanır. İşitme kaybı gelişti ise işitme cihazı kullanılabilir. Bu sendromda küçük kulak kepçesi ve kulak kepçesi yapışıklığı gibi yapısal sorunlar da görülür ancak bu durumlar işitmeyi etkilemez.
Turner sendromunda böbrek şekli ve vücutta yerleşimi ile ilgili problemler görülebilse de bunlar genellikle böbrek fonksiyonlarını etkilemez. Böbrek problemleri kan basıncının yükselmesine ve sık idrar yolu enfeksiyonlarına sebep oluyorsa hipertansiyona ve enfeksiyona yönelik ilaç tedavisi gerekebilir.
Turner sendromlu kadınlar özellikle östrojen tedavisi uygulanmıyorsa ciddi şekilde kemik erimesi (osteoporoz) riski taşımaktadır. Bu sebeple bu kadınlarda kemik kırılganlığının engellenmesi açısından hormon tedavisine en azından 50 yaşına kadar devam edilmesi çok önemlidir.
Turner sendromlu bazı hastalarda zamanla insülin ve tiroid hormonu gibi hormonlarla ilgili problemler de ortaya çıkabilir. İnsülin hormonu kan şekerinin düzenlenmesinden sorumludur.
Tiroid hormonu ise metabolizmadan sorumludur. Tiroid hormonu düzeyi arttığında kalp hızı artar, terleme, titreme, huzursuzluk, iştahta artış, kilo kaybı ve sıcağa tahammülsüzlük; düzey azaldığında ise kalp atımında yavaşlama, şişmanlık, yorgunluk, aktivitede azalma, üşüme ve soğuğa tahammülsüzlük, kabızlık ve ciltte kuruluk gibi bulgular ortaya çıkar. Hormonlar ile ilgili bozukluklar tıbbi olarak tedavi edilebilir.
Sendrom, tıp dilinde aynı temel sebebe bağlı olarak belirli bir grup şikayet ve bulguların bir arada görüldüğü duruml ara verilen isimdir. 1938 yılında Dr. Henry Turner yedi ayrı kız çocukta kısa boy, ergenlik gelişiminde gecikme, dirsekten itibaren hafif dışa doğru dönük kollar (kübitus valgus), yele boyun ve düşük ense saç çizgisi gibi benzer özelliklerin olduğunu farkederek bunu bir sendrom olarak tanımladı. O yıllarda Dr. Turner'in sebebini tanımlayamadığı bu sendrom Turner sendromu olarak adlandırıldı.
Dr. C. E. Ford 21 yıl sonra Turner sendromunun cinsiyet kromozomlarını ilgilendiren bir eksikliğe bağlı olduğunu keşfetti. Bugün Turner sendromunun kız bebeklerin anne karnında gelişimi sırasında bir cinsiyet kromozomunun (X kromozomu) tamamen veya kısmen eksik olması sonucu ortaya çıktığını biliyoruz. Bu tablonun temel özellikleri boy kısalığı, gelişme geriliği ve yumurtalıkların fonksiyon görmemesi sonucu ergenlik gelişiminin başlamamasıdır. Ayrıca kalp, böbrek vb diğer organlarda da bazı özgün belirtiler görülebilir.
Turner Sendromunda Kromozom Yapısı
Bazı Turner'lı kızlarda tüm bir X kromozomu kaybedilmiş olup kromozom yapısı 45 X'dir.
Bazılarında ise X kromozomunun sadece bir kısmı kaybedilmiş olup vakaların 46 kromozomu bulunur ancak bir X kromozomundaki bazı genetik bilgiler eksiktir. Bu duruma "delesyon" denir.
Turner'lı kızlar "izokromozom" adı verilen bir kromozom yapısına da sahip olabilirler. Bu durumda bir kromozom bir kısa ve bir uzun kol yerine iki uzun kol içerebilir. Böyle bir kişide eksik olan kolda kayıtlı olan genetik bilgi de kaybedilmiş olur.
Bazı durumlarda ise X kromozomunun halka şeklini alması (halka kromozom) bir takım genetik bilginin kaybolmasına sebep olmuştur.
Başka bir grup Turner sendromluda ise hücreler farklı kromozom sayılarına sahip olabilirler. Buna mozaik kromozom yapısı denir. Örneğin bazı hücreler normal 46 XX yapısına bazıları ise eksik X kromozomuna (45 X) sahiptir. Bu karışık yapıya; "46 XX/ 45 X mozaik "i denir.
Çocuğum Niye Turner Sendromlu?
Turner sendromu vücudun genetik bilgisindeki bir eksiklik sonucu (X kromozomundaki eksiklik) oluşur. Bu genetik değişikliğin oluş sebebi tam olarak belli değildir. Bilindiği kadarı ile bu durumun anne-babanın yaşları ile de ilişkisi yoktur. Tamamen sağlıklı bir aile de böyle bir çocuğa sahip olabilir. Yeni doğan her 2500 kız çocuğunun birinde Turner sendromu görülmektedir.
Turner Sendromunun Teşhisi
Turner Sendromu ön tanısı muayene bulgularının yanı sıra bazı hormonal testler ile konabilir. Ancak kesin tanı için kromozom analizi yapılır. O kişiden kan örneği alınarak bazı hücrelerin hücre kültürleri hazırlanır. Kromozomlar belirli bir zamanda mikroskopla incelenerek fotoğrafları çekilir. Sonra bu fotoğraf kesilerek kromozom çiftleri ayrıştırılır; büyüklük ve görünüş açısından benzer özellikteki çiftler bir araya getirilerek sınıflandırma yapılır. Böylece o kişinin kromozom yapısı (karyotip) belirlenmiş olur.
Doğum öncesinde ise bu belirleme; anne rahminde bebeğin etrafını saran sıvı (amniyosentez) ya da zar parçası (koryonik villus biyopsisi) örnekleri kullanılarak yapılır.
Bebeklik Döneminde Beslenme Problemleri
Turner sendromlu bebeklerde beslenmede zorluklar yaşanabilir. Örneğin yenilen gıdanın mideden ağza geri gelmesi gibi beslenme problemleri oldukça sıktır ve genellikle bebek bir yaşına gelene kadar sürer. Bazı durumlarda özel biberon uçlarının önerilmesi gerekir.
Şişmanlığın Kontrolü
Turner sendromlu bazı kızlar kilolu olmaya eğilimlidir. Bu kızlar zaten kısa boylu oldukları için fazla kilo bu kızların özgüvenini azaltacak bir görünüşe sebep olabilir. Obezite ayrıca yüksek tansiyon ve diyabet gibi Turner sendromlu kişilerde zaten daha sık görülen sağlık problemlerinin oluşmasını kolaylaştıracağından görünüş dışında vücut sağlığı açısından da tehlikeli bir durumdur.
Diyet ve egzersiz şişmanlığın kontrolünde iki önemli anahtar kelimedir. Bu konuda doktorunuzun tavsiyelerinden faydalanın yada onların sizi yönlendireceği bir diyetisyenden yardım alın. Eğer çocuğunuz küçük ise iyi bir beslenme ve egzersiz alışkanlığının yaşam tarzı olarak benimsetilmesi daha sonra uygulamak zorunda kalacağınız rejim tedavilerinden daha etkili ve basit önlemlerdir.
Turner Sendromu
Doğum ağırlıkları düşüktür. Boy kısalığı her yaşta belirgin olmakla birlikte genellikle aile tarafından 6-7 yaşlarında fark edilir. Erişkin boyları 130-150 cm
Turner Sendromu, çok yönlü belirtilere yol açabilen bir kromozom anomolisidir. Bu sendromun %60 ında karyotip 45.X şeklindedir. Burada bir cinsiyet kromozomunun eksikliği söz konusu olmaktadır. 1/2000 - 1/3000 oranında görülmektedir.
Büyüme Geriliği
Yele Boyun
Cinsel gelişim bozuklukları ile kendini gösterir.
Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafe geniş ve göğüs kafesi yassıdır. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir.
Büyüme ve Gelişme Bozuklukları: Doğum ağırlıkları düşüktür. Boy kısalığı her yaşta belirgin olmakla birlikte genellikle aile tarafından 6-7 yaşlarında fark edilir. Erişkin boyları 130-150 cm arasında değişir. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır.
Cinsiyet Bozuklukları : Bu çocuklarda doğum öncesi ve yenidoğan döneminde yumurtalıklarda folikül dokusu bulunursa da bunlar daha sonra dejenere olur. Bu çocuklarda ergenlikte adet kanaması gerçekleşmez ve kısırdırlar. Çok nadir olmakla birlikte bazı çocuklarda adet kanaması başlamakla birlikte birkaç yıl içinde menapoz gelişir. Kandaki estrojen çok düşüktür. Meme gelişmesi olmaz. Hormon tedavileri ile meme gelişimi sağlanabilir ve adet başlatılabilir.
Turner sendromunda genelde zeka normaldir. Ergenlik çağında psikolojik sorunlar oluşabilir. Bu çocuklarda Hipotriodi görülme sıklığı, genel topluma göre daha yüksektir. Hipertansiyon gelişebilir ve osteoporoza benzer görünüm sıktır.
Turner Sendromunda en çok görülen anomoliler :
Yüksek damak, görme kusurları, iç kulak bozuklukları
Yele boyun, düşük ense saç çizgisi, kısa boyun
Kalp ile ilgili bazı sorunlar
At nalı böbrek, çift üreter
Turner sendromunda kalp ve damar anomolileri ile yele boyun ameliyatlarla tedavi edilebilmektedir. Son yıllarda bu hastalara büyüme hormonu tedavisi uygulanmaya başlanmıştır. Yumurtlamama ve kısırlığın tedavisi şu anda olanaksızdır. Ergenlik döneminde östrejen tedavisi ile meme gelişimi ve adet düzeni sağlanır.
Boy kısalığı Turner sendromunun en sık görülen bulgusudur. Turner sendromunda boy kısalığının en önemli nedeni kemiklerin uzama kapasitesindeki bozukluktur. Buna ek olarak bazı olgularda büyüme hormonu da yetersiz olabilmektedir.
Normal kız bebeklerin doğumda ortalama boyları 51 cm iken Turner'lıların boyları genellikle 47 cm'den daha kısadır. Turner sendromlu .ocuklarda ilk iki üç yıl boy uzama hızı normal olup daha sonra yavaşlar ve bu çocuklar giderek yaşıtlarından daha kısa kalırlar. Tedavi görmeyen Turner'lı çocuklar normal ergenlik döneminde beklenen hızlı boy uzamasını da gösteremeyeceklerdir. Sonuçta Turner sendromlu kişiler yirmili yaşlara kadar yavaş bir hızda büyümeye devam edecekler ve boyları 139-145 (ortalama 142 cm) olarak sonlanacaktır. Nadir olgularda boy 152 cm'e ulaşabilir. Nihai boy uzunluğunu etkileyen faktörlerden biri de anne-baba boyudur. Anne-baba boyu uzun olan Turner sendromlu kızların boyu aile boyları kısa olanlardan daha uzun olacaktır.
Turner Sendromlulardaki boy kısalığı tedavi edilebilir mi?
Boy kısalığı Turner sendromunda tedavi edilebilir özelliklerden biridir. Büyüme hormonu tedavisi almayan Turner sendromluların boyu toplum ortalamasından 20 cm daha kısa kalır. Bu kızlara büyüme hormonu tedavisi verildiğinde ise büyüme hızlarında artış meydana gelir. Bu hormon her gün cilt altına enjeksiyonla uygulanır. Doktor ve hemşireler ilacın nasıl uygulanacağını öğretirler. Çocukların çoğu bu ilacı kendi kendine yapabilmektedir. Bu tedaviye genellikle 3 yaşından sonra ve boy grafiği üzerinde çocuğun boyu normalin altına düşünce başlanır. Tedaviye doktor gözetiminde düzenli kontrollerle büyüme tamamlanıncaya kadar devam edilir. Büyümenin tamamlandığı el bilek grafisi ile kemikler incelenerek saptanır. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki büyüme hormonuna ne kadar erken başlanır ise boy kazancı da o ölçüde daha fazla olmaktadır. Turner sendromlu hastalarda kullanılan büyüme hormonunun dozu "büyüme hormonu eksikliği" bulunan çocuklarda kullanılan doza göre daha yüksektir. Bu nedenle olası yan etkiler bakımından bu çocuklar dikkatle izlenmelidir. Erken dönemde büyüme hormonu tedavisi başlandığında bu çocukların erişkin boyunu 10-15 cm arttırabilmek mümkün olmakta ve çoğunun boyu normal sınırlar içine gelebilmektedir. Büyüme hormonu tedavisi bu konuda uzman doktorlar (Pediatrik Endokrinoloji uzmanları) tarafından uygulanmaktadır.
Turner sendromlu çocuklarda tedavi ile boyun normalleştirilmesi bu çocukların toplumda fiziksel özellikleri nedeni ile göze batmalarını sağlar..
Çocuğa cinsel eğitimin nasıl verileceği konusu artık günümüzde oldukça iyi biçimde belirlenmiş durumdadır. Eskiden, aileler bu konuda donanımsız olduklarından çocuğun cinsellikle ilgili sorularına ya cevap vermezler, ya da uygun olmayan cevaplar verirlerdi. Böyle olunca da, çocuklar sorularının yanıtlarını pek de sağlıklı olmayan kaynaklardan öğrenmeye yönelirlerdi. Ancak, günümüzde her konuda olduğu gibi bu konuda da anne ve babalar hatta çocuk sahibi olmadan önce kendilerini yetiştirmeye çalışıyorlar. Çünkü, çocuk öncelikle bir aile içinde büyüyor ve şekil alıyor. Kendini ve dünyayı tanırken ilk bilgileri öncelikle yakın çevresinden yani anne ve babasından alıyor. Çocuğun sağlıklı bir kimliğe, benlik duygusuna sahip olması amaçlandığında anne ve babanın yaklaşımının niteliği çok önemli hale geliyor. Cinsellik gibi son derece önemli bir konuda anne baba ya da çocuğun çevresindeki diğer insanlar tarafından yapılacak hataların, çocuğun ileriki yaşamına olumsuz biçimde yansıyabileceği gerçeği hiç unutulmamalıdır.
Bu nedenle, anne babaların çocuklarının cinsel gelişimlerine sağlıklı bir biçimde rehberlik edebilmeleri için, öncelikle kendilerinin sahip olduğu bilgilerin kaynağını ve bunun kendileri üzerindeki etkilerini yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir. Anne baba, öncelikle varsa bu konudaki güçlüğünü gidermenin yollarını bulmalıdır. Anne ve babanın, çocuğun bu konudaki sorularını dinlerken sergilediği beden dili, istekli olup olmadığı da çocuğa, anne ve babasının duyguları hakkında fikir verir. Çocuğun sorusuna uygun yanıt verilse de ebeveynin ses tonu (utangaç, kısık ses vb) nun niteliği çocuğa bu konunun ayıp, konuşulmaması gereken bir konu olduğu mesajını verebilir. Çocuğun gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olmayan bazı ebeveynler de, bu tür soruların erken olduğunu düşünerek çocuğa bunlarla ilgilenmemesi gerektiğini söylerler. Her iki durumda da çocuğun merakı daha da artar. Ancak. bu merak duygusuna bir başka duygu da eşlik etmeye başlamıştır, suçluluk. Çocuk, aslında doğal olan ilgisinin anne babanın uygun olmayan tepkisi ile doğal olmayan bir ilgiye dönüştüğünün bilincinde olamaz. Onun, gerçekte yaşadığı bu konu ile ilgili gittikçe artan bir ilgi ve buna paralel giden suçluluk duygularının olduğudur. Bu duygular, sağlıklı bir cinsel kimlik geliştirmesinde çocuğa pek de yardımcı olmayacak, üstesinden gelmesi gereken bu gelişim görevini zorlaştıracaktır.
Çocuğa bilgi verirken dikkat edilmesi gereken, bilginin çocuğun gelişim düzeyine uygun olmasıdır. Gereğinden az ya da gereğinden ayrıntılı bilgi çocuk için güçlük doğurur. Çocukların soruları o anda ertelenmeden basit, kısa, kesinlikle gerçek ve endişesiz verilmelidir. Anne ve babanın konuya gereğinden fazla zaman ayırması ya da çocuğun öğrendiklerini test etmesi de gereksizdir.
Genellikle üç yaşına doğru çocuklar soru ve davranışları ile bu konudaki ilgilerini belli ederler. Özellikle kız ve erkek ayrımını incelemeye başlarlar. Kız ve erkek kardeşlerin ortak yaşamında kendiliğinden yapılan gözlemler, çocuğun bu farklılığı anlamasını kolaylaştırır. Kız çocuk, erkek çocuğun cinsel organını görünce neden kendisinde olmadığını sorar. Annenin verebileceği en uygun yanıt."Kız çocuklarının yapısal olarak böyle, erkek çocuklarında öyle olduğudur."Çocuk, aldığı bu yanıtla tatmin olmuşsa soru sormaya devam etmez. Eğer, soru sormaya devam ediyorsa o zaman bu yanıt biraz daha açılabilir".Kızlar ve erkekler ayrı ayrı yaratılmışlardır. Kızlar büyüyünce anne, erkekler de baba olurlar."
Şimdi, çocuklardan gelebilecek olası sorular ve en uygun yanıtların neler olabileceğini birlikte görelim:
"Bebekler nereden gelir?"
Bebeğin nereden geldiğini öğrendikten sonra çocuklar hemen bebeğin nereden ve nasıl çıktığını merak ederler.
"Bebekler, annenin karnından dışarı nasıl çıkar?"
"Bebek, yeterince büyüyünce, doktor yardımıyla annenin bacaklarının arasındaki bir açıklıktan doğar".Anneler, bazen çocuklarına yanıt verdikçe onların giderek daha fazla ayrıntıyı isteyebileceklerinden korkarlar. Oysa, çocuklar hazır olmadıkları soruları sormazlar. Bir soruya aldıkları yanıtı unuttukları için tekrar sorarlar. Bazen, yanıtı çok iyi kavrayamayabilirler ancak sorulara karşılık verilmesinin rahatlığı ile çok üstünde durmazlar. Bu soruda, çocuklar bebeğin annenin karnından dışkılama yolu ile çıktığını zannedebilirler. O zaman "Bebek, annenin çişini yaptığı delikten doktor yardımı ile dışarı çıkar" demek uygun olur. Çocuklar, bir süre sonra da bebeğin anne karnına nasıl girdiğini merak eder ve sormaya başlarlar.
"Bebek, annenin içine nasıl girer ?"
"Annenin karnında pek çok küçük tohum vardır. Bu tohumların annenin karnındaki özel bir torbada büyümesi sonucunda bebek meydana gelir."Annelerin, en çok zorlandığı soru genelde 5 yaşa doğru sorulur. Çocuklar, bebeğin meydana gelişinde babanın rolünün ne olduğunu merak etmeye başlarlar. Şöyle bir açıklama uygun olur."Annenin tohumlarından biri babadan gelen diğer bir tohum ile birleşir ve annenin karnında bir bebek oluncaya kadar özel bir torbada büyümeye başlar."
Böyle bir açıklamanın ardından çocuk, bu kez babanın tohumlarının anneye nasıl geçtiğini merak eder. Çocuğa verilecek yanıt "Anne ile baba çocuk istedikleri zaman yatakta birbirlerine sevgi ile yaklaşırlar. Babanın penisinden gelen tohum annenin içine geçer. Annenin tohumlarından biri ile birleşerek küçük bir yavru oluşturur ve büyümeye başlar. "Çocuklar, anne karnındaki bebeğin nasıl beslendiği ve nefes aldığı ile de ilgilenirler. Bu durum şöyle açıklanabilir: "Anne karnındaki bebek, hava ve yiyeceği annesinin kanından göbek kordonu aracılığı ile alır. Göbek kordonu uzun beyaz bir boruya benzer. Bebek dünyaya geldikten sonra bu kordona ihtiyaç duymaz. Kendi kendine nefes alır ve süt içer."
Çocuğun her konuda olduğu gibi bu konudaki sorularına da kesinlikle gerçek, yani doğru yanıtlar verilmelidir. İstediği yanıtı alan çocuk hem kendine hem de ailesine güven duyar. İlgi ve meraklarına ailesinden yeterli yanıtları alamayan çocuklar ise aileleri ile iletişimlerini keserler. İlgi ve meraklarını davranışlara dökerler. Bu durumda hem çocuk hem de aile istenmeyen durumlarla karşı karşıya kalırlar.
Sevgili anne ve babalar, çocuğunuzun "bir bebeğin dünyaya gelişi " ile ilgili olarak sorduğu sorulara verdiğiniz yanıtların niteliği, onun sağlıklı bir birey olmasında çok önemli bir rol oynayacaktır. En büyük yardımcınız, gerçekler olacaktır. Unutmayın.
Psikolog İlknur Kurt
"Çocukta cinsellik yoktur!" kanısı yaygındır. Halbuki gelişimin her aşamasında cinsellik vardır. Bebekler altları açıldığında bacaklarını keyifle birbirine sürter, elleri genital bölgeye ulaşabilir hale geldiğinde keyifle dokunur. Bütün vücudu kaplayan deri, birinci yaş içinde (gelişimin hiçbir aşamasında olmadığı kadar) çok duyarlıdır. Bebeklerin görme, işitme gibi duyuları henüz çok zayıftır; etraflarında olup bitenleri daha ziyade derileri ile algılar. Tensel temas haz verir.
3 yaş civarında cinsel merak artar. Çocuklar annebabaları tuvalette ya da banyodayken içeri girmeye çalışır. Bazan bir çocuğun birinin eteğini kaldırıp altına baktığını görebilirsiniz. "Çocuklar nereden gelir?" gibi sorular başlar.
3 - 6 yaş arasında genital bölgenin hassasiyeti artar. Çocuklar bu artan hassasiyetle erotik boyutlu birtakım deneyimler yaşayabilir: Örneğin, kumsalda oturup oynarken, avuçladığı kumları parmakları arasından süzen küçük çocuk, bacaklarının arasından kayarak akışın haz verdiğini fark eder ve bunu etrafındakilere (çekinmeden) keyifle ilan edebilir. Örneğin, denizde kasıklarına kadar suda dikilirken, dalgaların hafif hafif dokunuşunun yol açtığı izlenimleri tekrar tekrar yakalamaya çalışabilir.
Bir kere bile "kendine dokunmamış" çocuk yoktur. Genital bölgesine rastlantısal olarak dokunduğunda hoşuna giden birtakım izlenimler alır ve bu hazzı yaşamak için tekrar tekrar dokunur. Zaten çocuklar yeni bir şey keşfettiklerinde, öğrendiklerini iyice yerleştirmek için tekrar tekrar yapmak eğilimindedir. Bunu, başka yeni bir şey ilgilerini çekene kadar sürdürürler. Bazı çocuklar ise orada takılıp kalır.
Takılıp kalan çocuklar çeşitli davranışlar sergiler: Tanık olduğumuz bazı vakalarda ve bazı anne babaların ifadelerine göre, çocuk genital bölgesi ile uğraşırken ter içinde kalabiliyor ve soluk alış verişi değişebiliyor, yüzü kasılabiliyor; yetişkindeki yoğunluğa ulaşmasa da orgazma benzeyen bir durum yaşayabiliyor. Yetişkindekinden farkı, boşalmaya eşlik eden bir akıntının gelmemesi ve hafif hafif orgazmların, kısa sükun aralıkları ile tekrarlanabilmesi. Her çocuk mastürbasyonu bu kadar yoğun yaşamaz. Bazı çocuklar genital bölgeleri ile, yoğun olmamakla birlikte, sık sık ilgilenir ve hafif bir keyif alışla yetinebilir.
Kız çocukların tercih ettiği yöntemler: alçak masa ya da sehpa gibi bir şeyin üstüne karın üstü yatarak bacaklarını masanın dışında bırakmak ve bacak kaslarını kurbağa gibi gerginleştirip gevşetmek; sert bir iskemlede otururken kalçalarını ritmik bir şekilde sağa sola hareket ettirmek.
Erkek çocukların tercih ettiği yöntemler: karın üstü yatarak pipisini yere sürtmek; pipisini ritmik bir şekilde avuçlamak.
Kız ve erkek çocukların tercih ettiği yöntemler: kukusunu / pipisini doğrudan elle uyarmak, iskemlenin köşesi, masanın bacağı gibi sert bir şeye sürtmek; sert bir oyuncağı kukusuna / pipisine sürtmek; pelüş bir oyuncağı , ya da üstündeki örtünün ucunu toplayıp altına koyarak hareketsiz karın üstü yatmak ve kendini buna sıkıca bastırmak.
Çok yoğun olan ve uzun zaman süre giden mastürbasyon davranışlarında çocuk "bağımlılık" geliştirebilir ve vaz geçmesi zorlaşır. Ayrıca, aşırı mastürbasyonun klitoral uyaranlara fikse oluşa ve vajinal frijitideye yol açtığı da düşünülüyor.
Pipinin sertleşmesi, çişi çok geldiğinde, ılık duşun altında, ya da uykuya daldıktan yarım saat kadar sonra meydana gelebilir. Bunun mastürbasyon ve premastürbasyon diyebileceğimiz durumlarla ilgisi yoktur.
Okulöncesi çocuklarında, "tuvalete gidişi geciktirme davranışı" şeklinde ortaya çıkan, premastürbasyon diyebileceğimiz bir durum görülebilir. Çocuk oynamakta olduğu oyunu bölmemek için tuvalete gidişi mümkün olduğunca geciktirebilir. Çişini hemen hemen tutamaz hale geldiğinde tuvalete gidince (kızlar geciktirmenin son anlarında, erkekler de çişlerini yapmakta iken) erotik diye nitelendirebileceğimiz birtakım izlenimler yakalar. Oyuna dalıp tuvalete gitmeyi geciktirme birkaç kere üstüste geldiğinde, çocuk, çişini geciktirerek yapmak ile bu hoşuna giden izlenimlerin arasındaki bağlantıyı fark eder ve hazzı yaşayabilmek için (artık amaçlı olarak) tuvalete gidişini geciktirmeye başlar. Yetişkinler onu tuvalete yönlendirmeye çalışsa da direnç gösterir.
Genital bölgesi ile yoğun ilgilenen ve / veya çişini geciktiren çocuk, anne babasının onaylamayacağı birşeyi yaptığı için kendini itaatsiz ve suçlu hisseder. Yakalanma tehlikesi içinde yaptığı için gergindir. Cezalandırılma korkusunun yanı sıra, hasar alma korkusu da taşıyabilir. Kastrasyon kaygıları( pisisinin kesileceği kaygısı) hissedebilir. Bu kaygı erkek çocuklarda olduğu gibi kızlarda da vardır. Çocuk yasak mastürbasyon nedeni ile pipisinin / kukusunun hasara uğraması ve / ya da anne babası tarafından yokedilme edilmesi kaygıları taşıyabilir. Bütün bunların yanı sıra uykuya dalmada zorlanma ve / veya sık sık uyanma gibi uyku sorunları da ortaya çıkabilir. Çocuk uyumak istemez, çünkü uykuda (kastrasyon tehlikesine karşı) çaresizdir. Kaygı ve korkularının tamamı bilinç düzeyine ulaşmayabilir. Yani çocuk bunların tam farkında olmayabilir. Yetişkinler yanlış tepkileriyle çocuğun korkularını güçlendirebilir. Eğer yetişkin (belli etmemeye çalışsa da) tedirgin ise ve çocuk mastürbasyon davranışlarını herkesin gözü önünde (sergiler gibi) yapıyorsa, burada bir provokasyon söz konusudur. Sanki çocuk, anne babasına, "Siz benimle ilgilenmiyorsanız, ben kendimle ilgilenirim!" mesajı vermektedir. Ayrıca, (şiddetli suçluluk duygusundan kaynaklanan) cezalandırılma isteği gibi psikodinamikler de cereyan etmektedir.
5 - 6 yaş arasında oluşumunu tamamlamakta olan üst beninin (yani iç denetleme sisteminin) etkisi ile çocuk yasak olandan vazgeçebilir. Dürtülerini denetleme çabaları sırasında, çocukta sık sık öfke nöbetleri, keyifsiz ve bunalmış bir ruh hali görülebilir.
"Mastürbasyon hastalıklı bir davranış mıdır?", "Sağlıksız bir seksüellik midir?", "Normal midir?", gibi sorular akla gelebilir. Çocuğun cinsel içerikli davranışlarını gözlemlediğimizde, onun yeni bir haz kaynağı mı keşfettiğinin, yoksa bu kaynakta takılıp mı kaldığının ayırdında olabilmemiz çok önemli. Yeni keşifler çocuğun yaşantısını zenginleştirir; takılıp kalmak, başka deyişle takılı olmak ise yaşantısını yoksullaştırır. Çünkü bu durumda algı antenlerini, dış dünyadan uzaklaştırıp kendine çevirir.
Biz, yakın yetişkinleri - ki en yakınları anne babasıdır, dolayısı ile de en etkili kişiler onlardır - çocuğun antenlerini dış dünyaya çevirmesini sağlarsak (yani yaşantısını zenginleştirirsek ve olumlu bir duygusal atmosferi paylaşırsak) çocuk takılı olmaz. Takılı oluşun sadece iki nedeni var: (1) Uyaran eksikliği, (2) duygusal açlık.
Önce uyaran eksikliğinden söz edelim: Çocuklar olgunlaştıkça, dünyalarının çeşitlenmesi, zenginleşmesi gerekir. Uyaranları suya benzetebiliriz. Azı yetersizdir, çoğu da sel gibi yıkıcıdır. Yani çocuklara gereksinim duydukları ölçüde uyaran sunmalıdır. Uyaran eksikliği bir de uyku öncesinde yaşanabilir. Artık öğlen uykusuna gereksinimi kalmayan bir çocuğu zorla uyutmaya çalıştığımızda; ya da uykuya dalma güçlüğü olan bir çocuk akşamları uyku öncesinde yatağında uzun uzun sağa sola dönüp durduğunda, dünyası yoksullaşmış demektir. Belki bir süre, yanına onu da dinlendirmek üzere aldığı pelüş oyuncağı veya yorganının ucu ile oyalanacaktır. Bunlardan sıkıldığında, bedeni ile ilgilenirken rastlantısal olarak dokunduğu genital bölgesinden aldığı izlenimler ilgisini çekecektir. Canı sıkıldıkça da çekici bir uğraş olarak bunu yineleyecektir.
"Mastürbasyonun ve premastürbasyonun (yazıdaki sıralamamıza göre) ikinci nedeni duygusal açlıktır." demiştik. Vakaların (kaba bir ölçümle % 80 gibi) ezici bir çoğunluğunda bu ikinci nedene rastlanmaktadır. Hemen bütün anne babalar çocuklarını sever. Fakat sadece sevmek, çocuklara yeterli değildir; onlar sevildiklerini fark etmek ister. Sevgimizi onlara; sahiden onlara ayırdığımız zamanla, ilgileniş tarzımızla ifade edebiliriz. Sağlıklı bir duygusal sıcaklık, ruhsağlıklı bir insan yetiştirmek için vazgeçilmez ön koşuldur. "Sevginin sağlıklı ifadesi" ile, çocuğu şımartmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Yanımızda otururken birbirimize sokulmak, başını okşamak, yanağına sevgi dolu dokunarak gözlerinin içine "İyi ki sen varsın!" der gibi bakmak, kucağımıza oturtmak, beden sıcaklığımızı hissettirmek, sevginin en uygun ifade şekillerindendir. Böyle yaparsak çocuğumuzun kendine yönelme gereksinimi ortadan kalkar.
Çocuğumuzun genital bölgesiyle gereğinden fazla ilgilediğini düşündüğümüzde, durumun farkında değilmiş gibi davranarak, ilgisini başka bir yöne çekmek için birlikte bir oyun oynayabiliriz; onu kucağımıza alıp, bol resimli bir kitaba bakabiliriz; hikaye anlatabiliriz; parmak oyunu oynayabiliriz.Sadece çocuk genital bölgesiyle ilgilendiği sırada böyle davranılması sorunu kökten çözmeye yeterli değildir. Evde anne babaları yeterince ve gerektiği şekilde ilgilenemeyen çocuklara, diğer "yakın yetişkinlerin" doğru destek vermesi de durumu değiştirememektedir.
Nevrotik ya da bilgisiz bir anne / baba veya eğitimcinin, çocuğun seksüel sayılabilecek davranışlarına gösterdiği tepkiler; çocuğa sevgisini azaltma, iğrenme, aşağılama, alaycı gülüşler, (günah / eline iğne batırırım / hastalanırsın / zayıf akıllı olursun gibi) korkutma şeklinde olabilir. Bu tepkiler çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkiler ve onun bütün yaşamı boyunca cinsel hasarlı kalmasına yol açar! Çoğu anne babalar ve eğitimciler (başka çözüm üretemediklerinden) yasaklamayı en kolay ve etkili yol olarak seçer. Çoğu çocuk, genital bölgeyle ilgilenmesi yasaklansa da bunu gizlice sürdürür. Anne babanın yasakladığı şeyi gizlice yapıyor olmak, güçlü suçluluk duygularına yol açar. Çocuğun cephesinden bakıldığında, güven ilişkisi zedelenmiştir. Ayıplama, cezalandırma gibi tutumların neden olacağı suçluluk duygusu çocuğun cinsel ve ruhsal gelişimi açısından daha yıpratıcı olabilir.
Mastürbasyona başka yakınmalar eşlik etmediği sürece ebeveynin aşağıda özetlenen basit müdahaleleri yeterli olacaktır:
Yaptığının yanlış olduğunu düşünmesine neden olmayın
- Cezalandırıcı, yargılayıcı ayıplayıcı ifadeler veya tavırlardan kaçının
- Başkalarının önünde yapmasının görenleri rahatsız edebileceğini öğrenmesini sağlayın
- Daha uygun zamanlar ve mekanlar tercih etmesi konusunda yönlendirici olmaya çalışın
- Aşırı noktalar vardığını düşünüyorsanız ve gerekirse ilgisini değiştirebilecek aktiviteleri özendirmeyi deneyin
- Çocuğun yakın çevresini bilgilendirmek ve gerektiğinde desteğini almaktan çekinmeyin
- En önemlisi de mastürbasyona başka problemlerin eşlik edip etmediği konusunda dikkatli olun
Sanıldığından daha çok yetişkin, çocukluğunda yukarıda anlatılanlara benzer deneyimler yaşamıştır. Bu yetişkinlerin büyük bir kısmı deneyimlerini anlatmaya çekinir veya hiç hatırlamayabilir. Çünkü çocukken, tabuyu çiğnediklerinde onlara çok haşin davranılmıştır. Üstbenleri de(yani iç denetleme sistemleri de) "kötü anıları"nı bilinçaltına, bilinçli çabalarla ulaşılamaz bir yere itmiş, bastırmıştır. Ancak psikoanaliz seanslarında ya da hipnoz sırasında hatırlanabilirler.
Kardeş doğumu, ayrılma deneyimi vb travmatik yaşantıların çocuğun çevreyle uyumunu zorlaması, genitoüriner hastalıklar ve birçok stres faktörü başlangıç için tetikleyici olabilmektedir. Ayrıca cinsel konularla aşırı uğraş, tuvalet problemleri ve depresif yakınmaların mastürbasayona eşlik ettiği durumlar cinsel istismarı dahi akla getirebilir. Bazı epilepsi türleri mastürbasyona benzer görünümde karşımıza çıkabilir. Sosyal ortamda kendini frenleyemeyen, daha doğrusu yargılama becerisi zayıf çocukların zeka düzeyleri de hesaba katılmalıdır. Bunlar belli başlı örnekler ve elbette çoğaltmak mümkün. Bütün bunların ötesinde çocuğa ait aile ortamı ve sosyal çevrenin de durumu değerlendirmek ve yargılamakta yetersiz kaldığı, tutarsız davrandığı durumlarda dışardan profesyonel yardım aranması da çocuk adına yerinde bir çaba olacaktır.
Özetle, tek başına görülen mastürbasyon davranışı beklenen bir gelişim süreci ise de ilave zorluklar ve davranış problemleri varsa bir profesyonel yardımı gerekebilir ve bunun için de çocuğun bireysel özellikleri, aile ortamı ve sosyokültürel çevresi de göz önünde tutulmalıdır.
Nurdan GÜVEN*
Psikolojik Danışman
ÇOCUKTA CİNSEL GELİŞİM
Cinsellik yaşamın doğal ve sağlıklı bir parçasıdır. Her insan cinsel gelişim sürecinde bulunduğu aşamaya, içinde yaşadığı toplumun kültürel ve ahlaksal özelliklerine, kendi psikolojik, biyolojiktoplumsal ve kişisel özelliklerine göre cinselliğini yaşar.
Cinsel gelişimle ilgili açıklama yapan bir çok kuram vardır ancak bunlardan en önemlisi insan gelişimini açıklamada cinselliği en önemli kriter olarak ortaya koyan psikanalitik kuramdır. Bu kuramın kurucusu olan Freud gelişim kuramını oluştururken yaşamın ilk yıllarını şu evrelere ayırmıştır:
Oral Dönem: ilk 1-1.5 yaşlar arasını kapsamaktadır. Bu dönemde bebegin ihtiyaçları, algılamaları ve kendini anlatım yolları daha çok ağız bölgelerinde odaklaşmıştır. Bebek dünyayı ağız yoluyla tanımaktadır. Oral dürtüler iki amaca hizmet etmektedir. Bunlardan birincisi; oral gerginliğin giderilmesi ve doyuma ulaşmasıdır. Özellikle oral dönemin ilk aylarında daha çok egemendir. Örneğin açlığın doyum bulması gibi. ikincisi; oral saldırganlık olarak tanımlanan çiğneme, ısırma tükürme ve ağlamadır. Özellikle oral dönemin sonunda egemendir.
Bebeklerin daha anne karnındayken emme davranışına bağlı olarak zevk duygusunu keşfettikleri düşünülmektedir. Hatta erkek bebeklerde penis sertleşmesinin görüldüğü ve kız bebeklerde de doğumdan itibaren vajinal ıslanmanın gerçekleştiği bilinmektedir. Ancak bebeklerdeki bu cinsellik yetişkinlikten ayrı olarak, farkında olunmayan bir cinselliktir.
Doğumdan sonraki birinci yılda bebekler, bebek bezinin yaptığı baskı, altlarının açılması, temizlenmesi ya da banyo yapma sırasında tesadüfen haz verici duyumsamaları farkederler. Ellerini ve kollarını bilinçli bir şekilde kullanmaya başladıktan sonra, tesadüfen keşfettikleri bu zevk duygusunu tekrarlamak için cinsel organlarıyla oynamaya yönelirler. Hatta mastürbasyon bile yapabilirler. Ancak, kız ve erkek çocuklar arasındaki anatomik farklılık, bebeklerdeki cinsel davranışlarda farklılık görülmesine neden olur. Erkeklerde cinsel organ, dışarda olmasından dolayı daha çabuk keşfedilir ve beden imgesinde daha çabuk yerini alırken, kızlarda cinsel organın içte olması nedeniyle kız bebekler cinsel organlarıya daha az oynarlar. Buna bağlı olarak, erkek cinselliği kolay, genital erotizme dayananırken, kadın cinseliği sezgisel, içsel ve erkek pragmatizminden uzaktır.
Anal Dönem: 1-3 yaşları arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk anüsü büzen kaslara giden sinirlerin olgunlaşması sonucu dışkının tutulması ya da boşaltılması işlevleri üzerinde denetim kurmayı öğrenir. Bu dönemde anüs cinsel gelişimin odağını oluşturmaktadır. Değerli bir nesne olarak algılanan dışkıyı tutmaktan ya da bir armağanmışçasına anneye sunmaktan duyulan cinsel hoşlanıma anal erotizm denir. Dışkıyı güçlü bir silahmışçasına saldırgan duygularla püskürtmeye anal sadizm denir. Anal dönem tuvalet eğitiminin alındığı bir dönemdir ve bu dönemde annenin davranışları çocuğun ileriki yaşantısını da etkileyecektir.
Oral dönemde de mastürbasyon davranışı görülmesine karşın mastürbasyon için bilinen yaşlar genellikle 2-3 yaşlarıdır. Bu yaşlarda çocuk orgazm olabilecek kapasitede mastürbasyon yapabicek olmasına karşın konsantrasyon eksikliği ve fantezi içeriğinin olmayışı nedeniyle bunu yapamaz.
Bu dönemin önemli özelliklerinden biri de artık çocukların cinsiyet farklarına ve doğum olayına ilişkin sorular sormaya başlamasıdır. 2 yaşından itibaren kız erkek ayrımını farkederler. Bu durum onların hem kendilerinin hem de çevrelerinin bedenlerini incelemeleri ihtiyacını doğurur. Bu son derece normal bir meraktır ve doyurulması gerekir.
Fallik Dönem: okul öncesi çoukluk (3-5yaş) dönemidir. Cinsel bölgelerin uyarılmasından heyecan duyma ve cinselliğe karşı aşırı ilginin ortaya çıktığı bir dönemdir. Cinsel konulara duyulan merak bu dönemde oldukça artmıştır. Çocuk başkalarını gözlemeye, annesinin göğüslerine ya da bacaklarına dokunmaya, cinsel organların ismini söylemeye çalışır. Önceki dönemlerden farklı olarak fallik dönemde libido, çocuğun kendi bedeninin dışında bir objede doyum arar.
Bu dönemin cinsel gelişim açısından en önemli yönü, cinsel kimlik gelişiminin başlamış olmasıdır. Daha anne karnındayken belirginleşmiş olan biyolojik cinsel kimliğe iki üç yaşlarından itibaren toplumsal cinsel kimlik eşlik eder. Toplumsal cinsel kimliğin gelişmesinde fallik dönemde yaşanan odipus karmaşasının etkili olduğu düşünülmektedir. Odipus karmaşası farklı cinsten olan ebeveyne karşı cinsel duyguların, aynı cinsten olana karşı ise saldırgan duyguların oluşmasıyla belirlenir. Erkek çocuk babasını aradan çıkarmak ve annesine sahip olmak, kız çocuk annesini aradan çıkararak babasına sahip olmak ister. Erkek çocuk bu duygularının babası tarafından farkedilerek hadım edilmekle cezalandırılacağından korkar. Bu korku anneye duyulan cinsel içerikli duyguların ve babaya karşı duyulan saldırganlık duygularının bastırılmasına neden olur . Zamanla erkek çocuk babayla özdeşleşirken anneye karşı daha çok sevgi içerikli duygular besler. Kız çocuklar da penislerinin olmadığını farkedince yaşadığı eksiklik duygusundan annesini sorumlu tutar ve babaya yönelir. Bu durum kız çocuğunun kendisinde olmayan penise imrenme duygusundan kaynaklanır. Ancak zaman içersinde kız çocuktaki bu duygular da bastırılır ve anneyle özdeşleşme yoluna gidilir. Bu dönemde babanın rolü erkeklerde maskülin, kızlarda feminen özelliklerin gelişmesinde önemlidir.
Latent Dönem: okul çağı olarak adlandırılabilecek bu dönem 5-6 yaşından erinliğin başladığı 11-13 yaşlarına kadar sürmektedir. Freud bu dönemde cinsel dürtülerin durgunluk gösterdiğini düşünmektedir. Ancak, son zamanlarda yaygın görüş, bu dönemde cinsel dürtülerin aktif olduğu ve çocukların cinsel konularda meraklarının devam ettiği yönündedir. Bu durumun toplumsal yaşamdaki değişmelerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Günümüzde çocuklar diğer toplum bireyleri gibi basın, tv, müzik, sinema, video klipler, sanatın diğer dalları ve özellikle reklamlar sayesinde dışarıdan sürekli ve yoğun bir biçimde cinsellik etkisiyle karşı karşıya kalmaktadır. Ayrıca bütün dünyada değişen beslenme ve çevre koşullarının etkisiyle erinliğe bağlı biyolojik değişikliklerin eskisine göre daha erken başladığı bilinmektedir. Bütün bunların sonunda cinselliğe ilgininazaldığı veya kaybolduğu bir "latent dönemin" varlığı olanaksız hale gelmektedir. Yine de okulçağı çocuklarında kendi cinsinden arkadaşlarla oynama ve kız erkek oyunlarının iyice farklılaşması gibi latent dönem özellikleri görülmektedir.
Erinliğin başlarında erkek çocuklarda cinsel içerikli fıkralar anlatma sık görülür. Kızlarda ise menstrüel süreç ile ilgili korkular başlar. Erinlikte her iki cinstede bir takım fizyolojik değişimler olur ve ikincil cinsiyet özellikleri gelişmeye başlar.
Ergenlik Dönemi: Freud bu dönemi kimlik kazanımının önemli olduğu doyurucu cinsel etkinlikler ve tutarlı bir kimlikle belirlenen olgun bir kişiliğin yerleştiği genital dönem olarak ele almıştır.
Ergenlik hızlı biyolojik, psikolojik, sosyal ve duygusal değişimlerin olduğu bir dönemdir. Bu dönemde hormonların da etkisyle cinsel içgüdüler ağırlık kazanır. Cinsel etkinlik bireyin kendi dünyasını aşarak başkalarıyla da ilgili bir nitelik kazanır.
Kızlarda bu dönemde ensestiyöz ve biseksüel dürtüler canlanır. Heteroseksüel ergenlerde bile eşcinsel duygular görülebilir. Ancak , kızlar daha çok romantik ilişki, erkekler ise cinsellik ararlar. Ebeveynleriyle sağlıklı ilişkisi olan ergenler erken yaşlarda daha az cinsellik yaşarlar.
Cinsel eğitim evde yani doğal bir ortamda başlar. Her çocuk cinselliği ile doğar; cinsel kimliğini ise anne ve babası tarafından kazanır. Cinsel dürtü yeme, içme gibi bir dürtüdür. Diğer ihtiyaçlar gibi bu ihtiyacın da karşılanması gerekmektedir.
Cinselliğin öne çıktığı yaşlara bakacak olursak; 1 yaşında beslenmeyle ortaya çıkan hoş duygular ön planda iken, 2-3 yaşlarında cinsel bölge gündeme gelir; çünkü tuvalet eğitimi başlamıştır. 3 yaşındaki çocuk iki ayrı cinsin varlığını bilir, araştırır. 4 yaşındaki çocuk merak duymaya başlar. 5 yaşındaki çocukta cinsel ağırlıklı oyunlar gözlenir; kişilik ve cinsel kimlik gelişmeye başlar. Cinsellik ilkokul için örtülü dönemdir. 5. Sınıfta kızlar ön ergenlik dönemine girebilirler. Ön ergenlik çağında gerçek cinsellik doğmaktadır. Yeniden yapılanma gözlenen bu dönemde varolacak değişimler kız çocuğa anlatılmalıdır.
İşte bu dönemlerde, çocuklarda doyurulmayan merak ortaya çıkar. Her şeyi öğrenmek isterler ve merak ettikleri şeyi öğrenmeden başka bir konuya geçmek istemezler. Bu dönemde anne-baba artık cinselliği örtülü bir kavram olmaktan çıkarmalı, çocuğun merakını gidermeye çalışmalıdır.
Çocuğun sorduğu sorulara anne-baba doğal yanıtlar verebilmeli, çocuğa sevgi ile yaklaşmalıdır; çünkü hiçbir kitap anne-baba gibi duygu yüklü değildir. Önemli olan çocuğa yanıt vermek değil, her şeyin sorulabildiği anne-baba olabilmektir. Hangi yaş çocuğuna ne kadar bilgi verilmesi gerektiğinin belirli bir formülü yoktur.
Çocuğun ne kadar öğrenmek istediğini ancak siz anne-babalar tespit edebilirsiniz. Anne, baba ve çocuk arasındaki güveni, birlikteliği sağlamak için bu bilgiler çocuğa mutlaka anne-baba tarafından verilmelidir. Çocuk cevabı yalnız sözel değil, fiziksel olarak da alır.
Anne-babanın çocuğa cevap verirken ruhsal ve fiziksel hali çok önemlidir. Önemli olan anne-babanın cinsellik konusunda rahat olmaları ve kendi değerlerini çocuklarına yansıtmalarıdır. Çocuklara yol göstermek, deneyimleri paylaşmak için konuşmak gerekmektedir.
Çocuklar belli bir yaşta karşı cinsin yapısını merak ederler. Bu durum onlara, erkeklerin kadınlardan, kadınların da erkeklerden farklı cinsel özellikleri olduğu örnek verilerek anlatılabilir. Çocuğun bu bilgileri doğrudan siz anne-babalardan alması çok önemlidir. Aksi takdirde arkadaşlarından veya çevreden yanlış bilgiler alabilir. Örneğin filmleri onunla beraber izleyip sizin için yanlış olan değerleri ona gösteriniz, onun kafasındaki soru işaretlerini silebilirsiniz.
Çocukta herhangi bir davranışın yerleşmesi isteniyorsa, o davranış anne-baba tarafından fark edilmelidir. İstenen davranış ortaya çıktığında, çocuğa fiziksel ve sözel olumlu tepkiler verilmelidir. Çocuk bir yanlış yapmış olabilir; bu durumda çocukta utangaçlık gözlenir. Anne-baba eğitim yapmak istediğinde, sorun olduğu zaman değil, sorunsuz zamanı seçmelidir.
Erkek çocuğa karşı, ön ergenlik çağında cinsiyetine uygun davranmak gerekir. ? Kız gibi erkek? yerine ?Erkek gibi erkek? diye hitap etmek daha doğrudur. Kızlara da ?erkek gibi kız? gibi bir yaklaşım da bulunulmamalıdır. Erkek ve kız çocuğunun cinsiyetine göre gönderme yapılmalıdır. Bu geçiş döneminde o, ne çocuk, ne de gençtir. Anne-baba olarak onun kendisini sevmesini, kendisiyle barışık olmasını sağlamak büyük önem taşımaktadır. Ayrı cinsiyetlerde kardeşlerin olduğu evlerde, kardeşlerin odalarının en kısa zaman içinde ayrılması gerekir. Odalarının ayrılması, aynı zamanda bireyselliği getirir. Bu da çocuğun gelişiminde önemli bir faktör oluşturur. Aynı şekilde, çocukların belirli bir yaştan sonra anne-babaları ile yatmaları sakıncalıdır.
Pedagog Sibel SALUR
Her ebeveyn, çocuğu ile olumlu ilişkiler geliştirmek arzusu içindedir. Ve bu nedenle birtakım davranışlara başvurur. Fakat bu amaçla yaptığı davranışlar kimi zaman ebeveyni amacına ulaştırmaz. Hatta daha kötü sonuçlarla baş başa bırakır. Şöyle ki; mesela ebeveyn çocuğunu mutlu edebilme uğruna "hayır" kelimesini hayatından çıkartarak çocuğuna yaklaşır; yani çocuğunun tüm isteklerine "evet" der. Ama bir süre sonra bu çocuğun, otokontrolü olmayan disipline edilmemiş bir halde ebeveynin karşısına çıktığına şahit oluruz. Başlangıçta bu durum çok fazla sorun gibi görünmez, fakat çocuk büyüdükçe sınırını bilmemesi ve her istediğini yapmak istemesi ebeveyni zorlar, aradaki ilişkiyi bozarcasına tartışmalara neden olur. Görüldüğü gibi aradaki ilişkinin iyi olması için başlatılan çocuğun her istediğine "evet" deme girişimi ilişkiyi zamanla çok daha fazla kötüleştirdiği gibi davranışsal anlamda problemli bir çocuğun var olmasına sebep olabilir.
Yine bunun gibi birçok yetişkin, çocuklara aldıkları hediyelerle yanaşmaya çalışır. Hediye her çocuğu memnun eder. Hediyeyi alan çocuk belki o süre zarfında kendisine hediye verene de yakınlaşabilir. Fakat bu ilişkilerin olumlu olacağı anlamına gelmez. Bu duruma maruz kalan çocukların yani kendilerine sürekli bir şeyler alınarak mutlu edilmeye çalışılan çocukların ise zamanla doyumsuz olduklarını ve mutlu olmakta çok zorlandıklarını görürüz. Yine bu durumda da ebeveyn zamanla çocuğunu mutlu edebilme adına ne yapacağını bilemediği için aradaki ilişki deforme olabilir.
Çocukla olumlu ilişkiler geliştirebilmenin yolu kesinlikle çocuğa sürekli bir şeyler almak veya her dediğine "evet" demek değil. Bu yöntem geçici olarak işe yarıyor gibi görünse bile zamanla gerek çocukta ve gerekse çocukla ebeveyn arasındaki ilişkide sorunlar oluşturabilir.
Çocukla iletişimin püf noktalarını; empati kurmak yani kendimizi onun yerine koyabilmek, karşılıklı saygı oluşturabilmek, her şeye rağmen onu sevmek ve bu sevgiyi ona hissettirmek oluşturur. Ayrıca çocukla hoşça vakit geçirmek için ona özel zaman ayırmak, ona değer vermek ve sıkıntı ve sevinçlerini paylaşmak da önemli başlıkları oluşturur. Önümüzdeki haftalarda bu konuları ayrı ayrı ele alacağız:
Empati kurun
* Empati, çocuğun anlaşılabilmesi, kendisine doğru davranılabilmesi için gereklidir.
Empati sempatiyi doğurur. Gerçekten de ebeveyn empati kurabilirse çocuğuyla ilişkileri pozitif olacaktır. Empati, bireyin kendisini karşısındakinin yerine koyabilmesi anlamına gelir. Kendisini karşısındaki muhatabın yerine koyabilen birey ise kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa öyle davranacaktır. Bu da yaşanması muhtemel sorunları en aza indirir. Ebeveynlerin de bu kuralı kendilerine düstur edinmeleri çocukları ile kuracakları ilişkinin pozitif olabilmesi için oldukça önemlidir. Ebeveyn çocuğun herhangi bir davranışı karşısında kendisine şu soruyu yöneltebilmelidir: "Bu durumda bana nasıl davranılmasını isterdim?" Bu sorunun cevabını objektif bir biçimde verebildikten sonra çocuğuna yaklaşan bir ebeveyn çocuğun rahatsız olmayacağı ve dolayısıyla negatif etkilenmeyeceği davranışı seçmiş ve uygulamış olacaktır. Mesela birçok ebeveyn, çocuğunun negatif özelliklerini, şikayet babında kendisine yakın hissettiği birilerine anlatır. Aslında bu şekildeki bir davranış hem çocuktaki olumsuz davranışı çözümlemeyecek ve hem de çocukla ebeveyn arasındaki bağı zayıflatacaktır. Ebeveyn bu şekilde çocuğunun negatif özelliklerini toplum içinde anlatmak yerine empati kurabilirse bu davranışın ne kadar rahatsızlık verici olduğunu fark edecektir. Evet bir düşünsenize mesela eşiniz sizi yakın bile olsa bir tanış grubunun yanında yeriyor. Ne hisseder ve eşiniz hakkında ne düşünürdünüz? Çocuğunuzun hissedeceği veya düşüneceği de bundan çok farklı olmayacaktır. Yine çok karşılaştığım hatalı davranışlardan biri çocuğa sıklıkla hatalarını uyarı mahiyetinde hatırlatmak yanlışlığıdır. Oysa ebeveyn çocuğa sık sık uyarı gönderdiği halde çocuk çoğu zaman bu hatalı davranışı terk etmez. Bu davranış yalan söyleme davranışı da olabilir, eşyalarını toparlamama davranışı da vs. yine bu durumda da ebeveyn kendisini çocuğunun yerine koyup şu şekilde düşünebilir: "Mesela eşim bana sürekli kötü yemek yaptığımı söyleyerek uyarırsa" hoşuma gider mi ve eşimin bu yaklaşımı bende ne gibi bir etki oluşturur? Yoksa yemekleri güzel yaptığımda bunu vurgularsa mı güzel yemek yapma arzum artar? Ebeveyn empati kurarak bunun muhasebesini yapabilirse çocuğunu da uyarılarla boğmak yerine teşvik edecek ve daha başarılı kılacaktır.
Ebeveyn, "Şu an bu pozisyonda çocuğum değil de ben olsaydım bana nasıl davranılmasını isterdim?" diye düşünebilmelidir
Çoğu ailelerde öteden beri çok kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar lafa karışınca "Sen büyüklerin konuşmasına karışma" der, sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket.. Halbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidir; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkan bulunut, hem de ileride yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar, çocuk terbiyesinde, ana kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu suretledir ki, çocuklarımız memlete yararlı birer vatandaş ve mükemmel birer insan olurlar.
Çocuklarınızın internette tuzaklara nasıl düşürüldüğünü biliyor ve anlatıyor musunuz!
Chat yaptığı kişilerle buluşup evden kaçan genç kızlar, uygunsuz görüntülerini gönderdiği içine şantaj kurbanı olan çocukların varlığı anne ve babaları telaşlandırıyor. Başbakanlık Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nün habercocuk.com'da bu konuyla ilgili çarpıcı uyarılarda bulundu:
Özel bilgilerini verme, fotoğraf gönderme, dışarıda görüşme
İnternette dolaşırken hiçbir zaman telefon numarası, okul ismi, adres gibi özel bilgilerini verme.
Kendinin veya ailenin fotoğraflarını internette tanıştığın kişilere gönderme.
Yabancı biri sana rahatsız edici sorular sormuşsa mutlaka bize anlat.
Çevrimiçi ortamda tanıştığın kişilere güvenme ve onlarla dışarıda buluşma.
Sanal ortamda karşılaştığın bilgileridiğer kaynaklardaki bilgilerle karşılaştır.
Pornografik bir görüntüyle karşılaşırsan asla tıklama ve kapat.Bilgileri doğrulamak için diğer web sitelerine ya da medya organlarını da incele.
İnterneti dedikodu yaymak, tacizde bulunmak ya da başkalarına tehditler yöneltmek için kullanma.
Son uyarı da anne ve babalara:
Gerekirse birlikte, 'casus yazılımlar[/swf2][swf3]güvenlik filtreleri' 'virüs, 'solucan' gibi istenmeyen durumlara karşı ayrıca bir eğitim alın.
Bilgisayarı salonun görünen bölümüne taşıyın. Unutmayın ki, çocuklarımız bilgisayar başındayken yanı başlarında nöbet tutmak, bilgisayarında olan biteni araştırmak, onlara güvenmediğimizi hissetirin.Öncelikle ona inanın.
Sakarya'da, Akyazı Belediyesi'nin düzenlediği 'Oyuncak silahını getir, bir kitabın olsun' kampanyası sayesinde bir yıl içinde 4 bin 500 çocuk oyuncak silahını bırakıp kitap aldı.
Toplanan oyuncak silahlar silindirle ezilerek imha edildi, toplam 7 bin 200 kitap dağıtıldı. "Silahla oyun olmaz. Silahın oyuncağı olmaz" sloganıyla geçen sene temmuz ayında başlatılan ve çocukları şiddetten uzak tutmayı amaçlayan kampanya, bir yılda olumlu sonuçlar verdi. Sadece Akyazılı çocuklar değil, Türkiye'nin birçok ilinden çocuklar da posta ile oyuncak silahını göndererek kitap istedi. Proje, Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği'nin düzenlediği, 2008 Yılı Örnek Belediyecilik Projeleri Yarışması'nda 2 başarı ödülü kazandı. Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Projeler kategorisine proje Marmara bölgesinde birinci seçildi.
Akyazı Belediye Başkanı Yaşar Yazıcı, kampanyanın başarılı olmasında ilçede oyuncak satan işyerlerinin de büyük katkısının olduğunu söyledi. Birçok işyerinin oyuncak silah satmaktan vazgeçtiğini, silah istemeye gelen çocuklara verilmek üzere buraya kitap bıraktıklarını vurgulayan Yazıcı, şunları söyledi: "Sonuçta kampanya büyük ilgi gördü. 4 bin 500 çocuk oyuncak silahını getirip kitap aldı. Hatta öyle ki bu kampanyamızı duyan Türkiye'nin değişik illerinden çocuklar posta ile oyuncak silahlarını gönderip kitap istediler. Toplam 7 bin 200 kitap dağıttık. Projemiz örnek oldu. Türkiye'de birçok yerde benzer kampanya yapıldığını öğrendik. Toplanan oyuncak silahları da silindirle ezerek imha ettik."
Hepimiz çocuklarımızı severken ufak tefek gibi görünen bazı şeyleri gözden kaçırıp önemli hatalar yaparız. İşte ailelerin yaptıkları büyük hata..
1) Şımarık çocuklar
Ailelerin çocuklarını sevdikleri ve sahip olamadıkları herşeyi onun sahip olmasını istemeleri şüphesizdir. Herşeye rağmen bu biraz maliyetli olabilir. Bu tür iyi niyetlerin sonunda sahip olduklarından memnun olmayan çocuklar ortaya çıkar. Bunun sonucunda çocuklar her zaman memnuniyetsiz ve daha çok ister hale gelir. Çocuğunuzun aslında pahalı ıvır zıvırlara çok fazla ihtiyacı yoktur, onun ihtiyacı olan şey ailesiyle özel zaman geçirmektir. Onlara yaşamlarını daha iyi hale getirmek için ne yapabileceklerini ve sahip oldukları için nasıl mutlu olacaklarını öğretin.
2) Yetersiz disiplin
Çocuklarınızı disipline etmek için yetersiz ve tembel davranırsanız, arkadaşlarınıza, öğretmenlerine ve kendi araşkadaşlarına kötü davranan küçük bir şeytana sahip olursunuz. Kanepeleri sıçrama tahtası gibi kullanmasına izin vermeniz yeterli olmayacaktır çünkü başka yerlere gittiğinizde de böyle davranmak isteyecektir. Çocuklarınıza misafirliğe gittiğinizde nasıl davranmaları gerektiğini anlatabilirsiniz. Yeterince disiplinli yetiştirilmemiş çocuklar komşu için kabus olabilir. Aynı şekilde sofrada hoş olmayan şekilde davranışlar ve sözler sarfedebilir. Eğer çocuğunuza gereken şeyleri öğretemezseniz kimse onu sevmeyecek ve sizde ondan hoşlanmayacaksınız.
3) Okuluna karışmak
Okul çocuğunuzun evden daha çok vakit harcadığı yerdir. Ayrıca, hayatını paylaştığı, sorumluluk aldığı bir yerdir. Orada neler olup bittiğine çok karışmadan nasıl bakacaksınız? Siz ya da eşiniz farketmez: Okuldayken size ihtiyaç duyduğunda elbette orada olacaksınız. Çocuğunuzun ihtiyaç duyduğu anda işinizi kesinlikle mazeret göstermeyin, mümkünse bir gün izin alın. Sonunda iyi vakit geçireceğinizi göreceksiniz. En azından onun hakkında öğretmeniyle mailleşebilirsiniz. Çocuğunuzun gelişimi hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu öğretmeniyle iletişim kurmaktır ve öğretmeni herhangi bir durumda sizi uyarabilir. Çocuğunuzun öğretmeni onunla ilgili daha çok aktif rol alabilir.
4) Vasat övgü
Çocuğumuzu cesaretlendirmek ve özgüven kazanmasını isterken daha çok belli etmeniz ve samimi olmanız gerekiyor. Çocuğunuzun özgüven kazanması harikadır ancak hatalı yaptığı şeyleri de özgüven kazansın diye övmek yanlıştır. Ufak ya da büyük hatasını gördüğünüzde kırıcı olmadan düzeltin ve şimdikinden daha iyi yapmasını sağlayın.
5) Çocuğa yeterince sorumluluk vermemek
Çocuğunuza evdeki angarya işleri yaptırabilir, sorumluluk almasını sağlayabilirsiniz. Evin otel olmadığını anlamasını sağlayın. Ekstra bir iş yaparsa ona harçlık verebilirsiniz. Ailede önemli bir yeri olduğunu anlamasını sağlayabilirsiniz. Eğer herhangi bir sorumluluk vermezseniz okulunda ya da işinde başarılı olmasını nasıl bekleyebilirsiniz? Çocuğunuza yaşına uygun işler verin.
6) İyi bir eş olmama
Anne-babanın çocuğun gelişimindeki önemi özellikle de ergenlik döneminde tartışılmaz. Eğer eşinizle ilişkileriniz zayıfsa, çocuğunuzun yanında birbirinize kızıp küfrediyorsanız çocuğunuzun gelecekte bu şekilde davranacağını unutmamalısınız. Çocuklar sizi izlerken dinlemekten daha çok öğrenirler. Birbirinize aşk ve sevgiyle davranırsanız, çocuğa aile olmanın değerini göstermiş olursunuz. Bu kötü ve korkunç bir dünyada yaşadıklarını düşündürmez, kendilerini güvende hissetmelerini sağlar.
7) Gerçekçi olmayan beklentiler
Çocuğunuzla iletişim kurarken onlardan beklentilerinizin gerçekçi olmasına özen gösterin. Eğer 2 yaşındaki çocuğunuzla hoş bir akşam yemeğine çıkmak istiyorsanız onun orada küçük prens gibi oturacağını düşünmeyin. Kilolu oğlunuzun iyi bir futbol yıldızı olmasını beklemeniz de gerçekçi olmayacaktır. Çocuklarınız için gerçekçi olmayan beklentiler yerine onları mutlu edecek beklentileriniz olmasına özen gösterin.
8) Çocuğunuzu kendinden korumayın
Çoğu aile bugünlerde çocuklarının her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya ve çocuklarını zor işlerden koruyarak onların bağımsız birey olması için çalışıyor. Çocuğunuz herşeyi altın tepside sunduğunuzda elde etmek için çabalamayı öğrenemez ve kolay incinir hale gelir. Onlara hayata karşı güçlü olmayı öğretin bu onları daha az sevdiğiniz anlamına gelmez, hatta daha çok sevdiğiniz anlamına gelir.
9) Diğer çocukların yaptığı yapması için zormayın
Çocuklarla vakit geçirmesini sağlayın. Aileler diğer çocukların yaptığını yapmasını beklememeli ya da onların dünyasına yetişkin gibi bakmamalı. Sizin hayaliniz olan 'zengin bir adamla evlenmek' kızınızın gelecekte böyle bir şey yapacağı anlamına gelmez. Kulağına çift delik açtırmanız sizin hayalinizdir, onların değil. Çocuğunuzun sizin hayallerinizi öğrenmesi harika, ancak kendi hayalleriyle beraber büyümelerine izin verin.
10) Söylediklerini dinlememek
Eğer komşunuzun yardıma ihtiyacı varsa çocuğunuzdan ona yardım etmesini isteyin, böylece sürekli onu takip etmek zorunda kalmazsınız. Eğer doğru sözcükleri kullanmazsanız, çocuğunuz sizinle hiçbir şeyi paylaşmayacaktır. Elinizde gerçek bir problemin olmasına neden olur. Siz ona güvenmediğiniz ve dinlemediğiniz için çocuğunuz size güvenmeyecektir.
"Hayırlı evlat" yetiştirmek, her anne-babanın arzusudur. Fakat çocuğun "hayırlı" mı "hayırsız" mı olduğunu çok geç fark ederiz. Fark ettiğimizde ise büyük oranda iş işten geçmiştir.
Bu nedenle çocuk eğitiminde erken davranmak önemlidir. Zira çocuğun eğitiminde okul öncesi dönem çok önemlidir ve tüm kaynaklar, bu dönemde edinilen davranışların insanın hayat çizgisini belirlediğini belirtirler. Dolayısıyla çocuğun eğitimine bu dönemde başlanmalıdır. Bu eğitim sürecine başlarken ilk elde sorulması gereken soru: Hayırlı evladın nitelikleri nelerdir ve hangi kaynaklardan beslenerek bu nitelikler kazandırılabilir?
Yüce Allah, Lokman Sûresi'nde (13-19) Lokman'ın (as) dilinden çocuğun eğitiminde nelerin öncelenmesi gerektiğini bakın nasıl sıralıyor: Kulluk bilinci; ebeveyne hürmet; vicdan muhasebesi; toplumsal duyarlılık; alçakgönüllülük.
1. Kulluk bilinci verilmeli
Yüce Allah (cc) çocuğun öncelikle tanımasını ve kendisine şükretmesini emreder. Çocuğun bir davranış olarak da özellikle namazla Yaradan'ına şükrünü eda etmesi gerektiği bu ayetlerde zikredilir. Çünkü namaz, en bariz kulluk göstergesi olarak kabul edilir. Kulluk bilinci, insanın ayırıcı vasfıdır. Çocuğa bundan sonra kazandırılacak her davranışın da zemini olarak değerlendirilmelidir.
2. Ebeveyne hürmet önemli
Çocuğun edinmesi gereken ikinci terbiye, ebeveyne özellikle de kendisi için büyük meşakkatlere göğüs geren anneye karşı hürmet ve şükran borcudur. Ebeveyne hürmet duygusu aşılandığında çocuk kendini aynı zamanda topluma karşı sorumlu hissedecektir. Bu sorumluluk hissi neslin sıhhatini sağladığı gibi geleneksel değerlerin aktarılmasını da mümkün kılar. Bu da toplumun safiyetinin korunması anlamına gelir. Veysel Karanî'yi dilden dile taşıyan kültür, abesle iştigal etmemektedir.
3. Toplumsal sorumluluk bilincine sahip olmalı
Çocuğun edinmesi gereken diğer bir davranış ise "toplumsal sorumluluk" bilincidir. Davranışlarından yalnız kendisi sorumlu olan birey, insan olması hasebiyle, zamanla kantarın topuzunu kaçıracaktır. En etkili kanunlar yürürlükte olsa bile kendine ve topluma karşı sorumluluk duygusu kazanmadığı için, birey istese de davranışlarını kontrol edemeyecektir. Buna karşılık, her bir ferdin yek diğerini hayra ve sabra davet ettiği, iyi işlerinde takdir edip, kötü davranışlarında uyardığı bir toplum, menzil-i maksuda en az hasarla ve süratli bir şekilde ulaşabilir. Diğer taraftan, şairin "kim var denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ben varım diyebilecek bir gençlik" mısraı kulaklarımızdadır. Tabii ki bu sorumluluğun yükü de ağırdır. Bunun için hem çok çalışmalı -ki sebat ister- hem de başa gelenlere sabretmelidir.
4. Alçakgönüllü olmalı
Son emir ise çağı bir güneş gibi aydınlatır: Böbürlenerek yürüme. Özgüveni tam olarak yetişiyor çocuklarımız. Şüphesiz, böyle olması da gerekir. Ne var ki bu güven, onu yol arkadaşlarından ayırmamalıdır. İnsanların farklı meziyetlere sahip olduğunu bilerek, herkesin kendince değerli olduğunu bilmelidir. Hem elimizdekilerin kaçını, kendi başarımızla elde ettik ve kaçını istediğimiz kadar elimizde tutabiliriz ki? Kaldı ki bu çocuk, sahip olduğu sıradan bir nimet için bile şükretmeyi/teşekkür etmeyi ve en büyük zenginlikler içinde arkadaşlarından biriymiş gibi davranmayı bilmelidir.
5. Her çocuk, vicdan sahibi olarak yetişmeli
Çocuk, vicdanı ile baş başa kaldığında kendini dizginlemeyi bilmelidir. Toplumsal yaralarımızın temelinde bu noktadaki hassasiyet eksikliğinin yattığı, aklı başında herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Hardal tanesi kadar bile olsa "bunu bilen bir Yaradan" inancı ile yetişen çocuk, şeffaf bir toplumu kendiliğinden oluşturacaktır. Hatta, şeffaflığın derinleştiği bir ahlakî tutum edinmiş olacaktır. Yunus Emre bu vasfıyla asırlardır aramızda yaşar.
Memleketime son gidişimde Yakup Amcaların evini ve bahçesini oldukça bakımsız gördüm. Sükut içindeki civar terk edilmiş bir yer görüntüsüne bürünmüştü. Perdesini sıyırdığım pencerenin önünde durup karşı evin avlusuna baktım. Baktıkça hatıraların içinde kayboldum. Hayat insanı ne çabuk büyütüp değiştiriyor böyle! Dünün çocukları bugün anne- baba, anne- babaları ise dede- nine oluvermiş, kiminin de dünyası değişmiş.
Şu ihtişamlı çınarın dalına salıncak kurup Yakup Amcanın bizi sallayışı, daha dün gibi aklımda. Cırcır böceklerinin ötüştüğü, dolunaylı yaz gecelerinde asmaların altında kaynattığımız semaverler, radyodan dinlediğimiz yanık gurbet türküleri Şimdi bunlardan eser kalmamış. Bütün mahalleyi sulayan kuyunun yumuşacık suyu çekilmiş, ağaçların dalları kırılıp sağa sola yatmış, pencerelerin pervazları sökülmüş, saksılar boş kalmış
Evimiz geniş elma bahçeleri, tımarlı üzüm bağları, "camlarından kızıl biberler sarkan" mütevazı evleri, yakın çevredeki kaynak suları, onların oluşturduğu şırıl şırıl akan dereleri ve çayırlı çimenli mesîre alanlarıyla maruf Lâlebahçe mahallesindeydi. Kesme taştan yapılmış tek katlı evimizin önünde annemin tarhlarda ve teneke saksılarda envâi çeşit çiçek yetiştirdiği avlu vardı. Güllerin ve çiçeklerin hakkı müsellem, ben avlunun girişindeki boz yapraklı, enfes kokulu iğdeleri çok severdim. Mayıs ortalarında salkım salkım açan sarı çiçekleri mahalleyi tesiri altına alan cennet misal bir râyiha neşrederdi.
Arka tarafta ağaçlarını babamın bizzat budadığı, zaman zaman yeni fidanlar diktiği, her bahar su arklarını yeniden açtığı, ilaç mevsimi pompayı sırtlanıp ilaçladığı meyve bahçemiz uzanırdı. Meyveler olgunlaşıp hasat mevsimi gelince kirazların, kayısıların tepelerine tüner; elma ve armutların eteklerine tutunurduk.
Evin tahta çelenli balkonuyla sarmaş dolaş yaşayan geniş yapraklı asmalar perde vazifesi görürdü. Asma yapraklarının kendine has kekremsi, taze bir kokusu olurdu. Annemler onları en uygun zamanlarında toplar, büyük tencerelere genişçe yayıp üzerlerine yassı taşlar koyarak kaynatır, sonra da bunlardan, serçe parmak kalınlığında, limon sıkıp yemeye doyamadığımız, el emeği göz nuru sarma sararlardı. Asmaların ak üzümleri ağarmaya, kara üzümleri kararmaya başlayınca çubukların arası üzümlerin şerbetine gelen arıların uğultusu ve kuşçukların cıvıltısıyla şenlenirdi.
Çatımızın bir bölümünün üzeri kapatılmayıp teras olarak bırakılmıştı. Fakat o geniş balkonlu, ferah avlulu evde terasa çıkmaya, orayı kullanmaya kimse ihtiyaç hissetmezdi. Bu durumdan istifade eden küçük ağabeyim terasa bir güvercin kümesi konduruvermişti.
*
Bize en yakın ev Yakup Amcalarınkiydi. Yakup Amca çok memleket gezmiş, güngörmüş, elinden her iş gelen zevk-i selim sahibi bir kimseydi. Evinde yok, yoktu. Mahallelinin hâcet kapısı gibiydi, herkes aradığını orada bulabilirdi. Ağaçlarını budayamayan, tulumbası bozulan, elektrikleri ârızalanan, musluklarından su akmayan ve bunların hakkından kendileri gelemeyenler Yakup Amcanın kapısını çalardı. O mübarek, Hızır Aleyhisselam gibi her işe yetişirdi.
Mahallede arabası olan birkaç kişiden biriydi o. Bu yüzden eşinin doğum sancısı tutanlar, çocuğunun üzerine çaydanlık devrilenler, şehir dışından yolcusu gelecek olanlar hep onu bulurlardı... Geçinemeyen karıyla kocanın, anlaşamayan alıcıyla satıcının, kira artışı zamanlarında ev sahibiyle kiracının arasını da o bulur, son sözü o söylerdi.
Mahallenin en alımlı evi Yakup Amcanınkiydi. Babamla asker arkadaşıydılar. Askerdeyken 'aynı yerden arsa alıp yan yana ev yaptıralım, çoluk çocuğumuz da arkadaş olsun, ölene kadar birlikte yaşayalım nasipse' diye kavilleşmişler. Yakup Amca evinin planını kendisi çizmiş. Ustaların başında durup yapacakları işi tek tek tarif etmiş. Beğenmediği yerde eline malayı alıp kendisi yapmış. Bahçesini briket veya taş duvarla çevirmek yerine, göze hoş geldiği düşüncesiyle, tahta çitlerle çevirmiş. Bunların selim bir zevkin ürünü olduğu ilk görüşte anlaşılırdı.
Yakup Amca kimsenin bilmediği meyve fidanlarını, nereden getirtirse, getirtir bahçesini onlarla şenlendirirdi. O zamanlar mahallede kimsenin bahçesinde bulunmayan defne, akasya, çınar gibi ağaçları da yetiştirir ve onlara en az meyve ağaçları kadar ihtimam gösterirdi. Sonradan öğrendiğime göre defnenin kokusuyla birlikte yaprağını çok severmiş, akasyanın üzüm salkımı gibi hevenk hevenk açan beyaz çiçeklerini... Avlunun tam ortasında, tulumbanın yanı başındaki çınarı ise Osmanlı'yı hatıra getirdiği için dikmiş. Parmak kadar fidanken diktiği çınara bir an önce büyüyüp Bursa'da gördüğü ulu çınara benzemesi için özel gübreler verirmiş.
Aynen babam gibi sabahtan akşama kadar elinde ağaç makası veya kürekle ağaç gölgelerinde kıpraşıp dururdu. Evin her hangi bir yerinde yıpranma görse hemen orayı tamire koyulurdu. Bu yüzden bahçesine ve evine daima gıpta edilirdi.
Onun bin bir emekle şekillendirdiği evi, avluyu hanımı Zehra Teyze dantel gibi desen desen işlerdi. Sebze ve meyvelerin en tazelerini, çiçeklerin türlü türlüsünü mevsim mevsim sofraya taşırdı. Müsait bulduğu her yere - annem gibi- teneke veya plastikten yaptığı saksıları yerleştirirdi. Avludan başlayarak evin girişine kadar; hiçbiri ne koku, ne renk, ne de tür olarak diğerinin aynısı olmayan çiçek koridoru yapmıştı. Pencerelerin hepsinin pervazı saksılarla doluydu. Pervazlardan aşağı allı morlu çiçekler şelale misali, çağıl çağıl salınırdı. O evin çevresinde görebildiğiniz her yerde köpük köpük çiçekler patlardı.
Sadece evin ve bahçenin değil her şeyin en güzeli Yakup Amcanınkiydi. En gür ve en güzel su onun kuyusundan çıkardı mesela. Çünkü en derin sondajı o vurdurmuştu. Ramazan'ın yaza denk geldiği uzun ve sıcak günlerde, iftar yaklaşınca mahallenin çocukları elimizde sürahi ve bidonlarla, pınar başına giden köylüler gibi, onların tulumbasından su doldurmaya giderdik.
Meyvelerin en olgun, en lezizleri de onların bahçesinde yetişirdi. Gelenden geçenden hiç esirgemez, herkese ikram ederlerdi bunları. Ama onların nazarında öncelik ilim tahsil edenlerindi. Yakup Amca meyvelerin en iyilerini tek tek toplayıp sepetlere yerleştirir ve onları ayağını hiç kesmediği öğrenci yurduna götürürdü. Oraya elleri dolu dolu haftada birkaç kez uğramasa içi rahat etmezdi. Ekseriyetle bizi de peşine takardı giderken.
Yakup Amcanın en yakın arkadaşı babamdı. Günün beş vakti camide görüşen bu iki dost bir gün görüşemeseler içlerini sıkıntı kaplardı. Hatta annem Yakup Amcayı kıskanır: "Benden bile çok görüşüyor onunla." diye babama sitem ederdi. Dostlukları o seviyedeymiş ki babam ilk oğluna onun adını vermiş. Yakup Amca da doğan ilk oğluna babamın adını vermiş: Ali Rıza.
Babamla Yakup Amca bu arsaları aldıklarında henüz yeni evliymişler. Evleri yaptırıp içine taşındıklarında ikisinin de birer çocuğu varmış. İki kişi olarak temeli atılan aileleri giderek büyümüş, horantaları gittikçe kalabalıklaşmış. Cenab-ı Allah babama beş, Yakup Amcaya altı çocuk bahşetmiş. Benim aklımın ermeye başladığı yıllarda bu iki ev öyle kalabalıklaşmıştı ki evlere giren çıkan belli olmaz, evlerin kapıları hiç kapanmaz, önlerinde illaki birileri bulunurdu. Çocuk cıvıltıları iki evi birbirine bağlardı.
Başlangıçta mahallede de ancak birkaç ev varmış. Etraf ıssız mı ıssızmış. Gel zaman git zaman hem mahalle hem de bizim aileler büyümüş. Çevreye her yıl yeni evler inşa edilmiş. Her yapılan ev bahçeleri küçültmüş, ağaçların, kuşların, böceklerin yaşama, çocukların ise oyun alanlarını daraltmış. Şükür ki, bu büyüme mahallenin dokusunu çok değiştirememiş.
Yakup Amca henüz hayattayken akrabaları, eş ve dostları sürekli gelip gider, onlarda kalırlardı. Bir de bahsini ettiğim yurdun öğrencilerini gurup gurup kahvaltıya, yemeğe alırlardı. Evleri hiç boş kalmazdı. Onlar da misafiri velî nimet bilir, rahat ettirebilmek için çırpınıp dururlardı.
Yakup Amcalarda yaprak dökümü ben liseye yazıldığım sene başladı. Çınar ağacının yapraklarından soyunmuş olduğu bir aralık günü Yakup Amca rahmet-i Rahman'a kavuştu. Trafik kazası geçirmişti.
Cenazesi çok kalabalık oldu. Evlerine fevc fevc taziyeci aktı. Bütün mahalle yasa boğuldu. Mahallede günlerce müzik sesi duyulmadı. Evlerinin önünden geçen arabalar olabildiğince sessiz uzaklaşıp mateme ortak oldular. Sanki kuşların sesi kısıldı, rüzgâr sert sert esse de ağaçlar ses vermez oldu
Onun bâkî âleme intikali babama çok tesir etti. Günlerce kendine gelemedi. Her gün ikindi namazını müteakip mezarlığa gider Yakup Amcanın kabri başında Yâsin-i şerif okur, evde ise gece yarılarına kadar onun ruhuna hatim indirirdi.
Ölenle ölünmezmiş, diğer yanda hayat akmaya devam ediyordu. Zehra Teyze çocuklarını kanatları altında topladı. O günden sonra hem ana hem baba olacaktı yavrularına. Henüz yalnızca Ali Rıza'ları ve Rahime'leri evlenmiş barklanmıştı. Kalan dört yetimin en büyüğü on dokuz yaşındaki Melek Ablaydı. O seneden sonra ev hızla boşaldı. Önce Ferhat Ağabey üniversiteyi kazanıp İstanbul'a gitti. Birkaç sene sonra Melek, ardından Nazlı Ablalar evlendi. Evin en küçüğü Zübeyir de benimle aynı sene üniversitede okumak için Ankara'ya gidince Zehra Teyze kocaman evde yapayalnız kalıverdi. Her biri ayrı yerlere dağılan yavruları onu yalnız bırakmıyorlardı ama bundan ne çıkar? Yılın kaç günü gelebilirlerdi ki?
Yakup Amcanın vefatından sonra ne bahçeye ne eve eskisi gibi bakan oldu. Kimse onun gibi bakamazdı zaten de, onun yarısı kadar bakan da olmadı. Ağaçlar da ev de yetim kalmıştı onun gidişiyle. Sağlığı yerinde oldukça babam kendi bahçesiymiş gibi bakmıştı ağaçlara. Her sene budamış, ilaçlamıştı. Ama bir süre sonra babam kendi bahçesiyle dahi ilgilenemez hâle düşmüştü. Yakup Amcanın bin bir emekle dikip yetiştirdiği ağaçlar artık gelin gibi süslenip çiçeğe durmuyor; vahşice sağa sola dal- budak atarak azmanlaşıyordu. Her sene birkaç ağaç odunlaşıp hızara gidiyordu. Kuyunun suyu iyice azalmıştı. Zaten ona pek ihtiyaç duyan da yoktu. Evin duvarlarında yer yer çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Boyalar kavlıyor, sıvalar dökülüyordu. Yakup Amca gidince evin de bahçenin de hatta mahallenin de neşesi kaçmıştı.
Dakikalardır pencerenin önünde hatıralara dalmışım. Anacığımın elindeki lâle desenli fincandan burnuma gelen taze kahve kokusuyla daldığım âlemden sıyrıldım.
"Zehra Teyze ne yapıyor anacığım?" dedim. "Horantaları dağıldıktan sonra kocaman evde iyice yalnız kaldı evladım." dedi mahzunca. Biz bunları konuşurken Zehra Teyzeyi elindeki maşrapayla avludaki üç beş cılız çiçeğe su verirken gördüm.
Eşimle birlikte oğlumuzu da alıp kapısını çaldık. Son gördüğüme göre biraz daha yaşlanmış, hareketleri biraz daha yavaşlamıştı. Ama her zamanki gibi cana yakındı. Elini öptük, halini hatırını sorduk. Hemen mutfağa seğirtip bir şeyler hazırlamak istedi. Önce zahmet vermek istemedim. Ancak onunla yemek yiyeceğimizden, uzun süre misafiri olacağımızdan o kadar emin kalkmıştı ki yerinden, ağzımı açmaya çekindim. İncitirim diye korktum. Oğlu Zübeyir'den ayırmazdı beni sağ olsun. Onunla birlikte biz de mutfağa geçtik. Eşimle o yemek pişirdi ben salata yaptım. Bir yanda kısık ateşte yemek, diğer yanda muhabbet pişti ağır ağır.
Zehra Teyzenin mütevekkil duruşu beni tesiri altına aldı. Daima Allah'a şükrediyor: "Allah bu günlerimizi aratmasın yavrum." diyordu. Evlatlarına sürekli dua ediyor: "Evlatlarım hayırlı çıktı, hiç yalnız komazlar beni, eksik olmasınlar." diyordu. "Zehra Teyze, oğlanların kızların yanına gitsene, böyle tek başına..." diyecek oldum. "Hepsi çağırıyorlar oğlum. Ama ben gidemiyorum, rahmetlinin yadigârı buralar, her yerde onun hâtırası var Ne yaparsın, Allah'ın kanunu böyle. İnsan hayatı bir çembere benzer, sonunda başladığı noktaya döner. Az iken çoğalır, çok iken azalır. İkisine de hazır olmak, alışmak lazım." dedi, beni ebkem bıraktı.
Biz onunla laflarken kapı çaldı. Gelenler Yakup Amcanın gediklisi olduğu öğrenci yurdunun mütevelli heyetinden iki esnaf ve yanlarındaki bir mimar ve bir mühendisti. Meğerse Yakup Amca'nın varisleri babalarının amel defterine sevapların akıp durması niyetiyle bahçenin büyük bir kısmını vakfetmişler. Üç katlı şirin bir yurt inşa edilecekmiş oraya. Nasıl sevindim, nasıl heyecanlandım anlatamam! Yakup Amca'yı bu kadar memnun edecek başka bir şey olamazdı belki. O bahçe yeniden şenlenecek yeniden şakıyacaktı şimdi. Fidanlar ağaç olmayacaktı belki amma çocuklar "adam" olacaktı orada.
Ben daha "Bu hayır işine iştirak etmemek olmaz." diye düşünüp elimi cebime atmadan hanım kolundan bileziğini sıyırıp vermesi için Zehra Teyze'ye uzatmıştı bile!
Var gücüyle çekmişti annesinin eteklerini, sol yanağında patlayan şamarın acısını hissetmeye ramak kala. Ne Ali'nin ilk yediği tokattı bu, ne de annesinin son vuracağı. Aslında annesi gaddar bir cadı sayılmazdı, Ali de vahşi bir yaygaracı. Ama ikisinin de son haddine kadar gerdiği yaylar ancak bu patlamayla boşalabiliyordu Ali'nin pembe yanaklarında. Ali'nin çok mu canı yandı zannedersiniz? Yook, hiç de öyle değil, asıl canı yanan, o yanakları Ali'den çok kendisinin bilen annesi. Hele Ali'nin kendisini annesinin elinden koparıp yerlere uzanması, ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenip kendini parçalaması yok mu; yanına oturup beraberce ağlayası geliyor da insanın, ne yaparsın annelik mürebbiyelik makamı, mecbur ediyor o şefkati bir silleye daha.
"Ne derdi var ki garibimin?" diye düşündü gözlüklerinin üstünden manzarayı süzen aksakallı ihtiyar. Sendeleye sendeleye geçti yanlarından gözü arkada kalarak. Ne bilsin on dakika önce yirmi kiloluk deterjan paketinin renkli resimlerine aldanıp ucundan yapışarak çekeleye çekeleye kasaya doğru ilerlemeye çalışan Ali'nin derdini. Annesi ne verdiyse yerlere atmıştı da inadından zerre miktar dönmemişti. Oyuncak reyonundan getirilen kırmızı otomobil bile tatmin etmemişti hevesini de iki parça oluvermişti. Paket kendinin iki katı ama cilalı zeminde salına salına ilerliyor çıkışa doğru; Ali ucuna yapışmış, dilini dişlemiş de çekeliyor kan ter içinde, çift süren camız misali.
Dayanamadı ihtiyar, geri döndü, "Niye böyle bağırtıyorsun yavrucağı!" diye çıkıştı annesine. Almanya'da bıraktığı şirin torunlarının hayâli vardı sanki gözünün önünde; dumanlı ve silik. Kadının gözleri bir anda çakmak kesiliverdi. Öyle sitemli baktı ki ihtiyara, adamın yüzü önüne düştü. "Bana ne yahu, öyle değil mi? Beni ne ilgilendirir." diye geçirdi içinden o eziklikle. Ali de bakakalmıştı toz toprak içindeki yüzünün hüzün akıtan pınarlarıyla. İhtiyar, "Kusura kalma kızım, işgüzarlık işte, herkes işini bilsin." diyerek uzaklaşmaya çalıştı aksak adımlarla. Bu cümle zaten sıkıntılı olan yüreğini iyiden iyiye daraltmıştı annenin: "Estağfurullah dedeciğim!" deyiverdi. "Bugün huysuzluğu tuttu eşkıyanın." Sonra başından geçenleri anlattı bir çırpıda.
Ali, baktı ki maksadı elden gidecek, tekrar bastı feryadı en yüksek perdeden. İhtiyar, cebini karıştırıyordu. "Hı!" deyip donuverdi salya sümük simasıyla ufaklık. Çıkacak sonuca göre her an tekrar yaygaraya hazır dengeli bir duruştu bu. İhtiyar, cebinden, çift kulak sargılı sakız misali yumuşak olanlarından bir şeker çıkardı. Aslında âdetiydi çocukları tatlandırmak. Ama bu defaki farklıydı. Sadece göstermekle yetindi, sonra yine cebine koydu. Zaten Ali de pek oralı olmamıştı. İkinci fasıl feryat nağmeleri çınlamaya başlamıştı bile kulaklarda. İhtiyar: "Bu şeker öyle yerlere yatan çocuklara verilmez. Sen sakın benden şeker isteme." dedi ciddi bakışlarla.
"Ne demek yani, niçin istemeyecekmişim, istiyorum işte." diyerek tekrar çekti isyan bayrağını. İhtiyar da oralı değildi ya, yakındaki banka oturdu. "Buraya gelirsen belki veririm." dedi, gayet ciddice. Ali bu şartlı menfaatten pek hoşnut olmamıştı, omuzlarını silkti. "Zaten veresim de yoktu." dedi ihtiyar. "Ne demek veresim yokmuş verecek işte." diye düşündü Ali. Kalktı, ihtiyarın yanına oturdu. Minicik elini açtı ve emreder bir ifadeyle "Ver!" dedi. Zafer onundu ama ihtiyarın verdiği şekeri somura somura yerken deterjan paketi uçup gidivermişti aklından.
"Hepimiz aynıyız." diye söylendi ihtiyar. "Yedisi de bir yetmişi de, hep aynı." Annesi de Ali'nin yanına sıkışıverdi. "Nedir aynı olan amca?" diye sordu, meraklı gözlerle. "Zaaflarımız" dedi ve durakladı. Boş gözlerle marketin camından içerilere daldı, kayboldu. "Amca adın neydi?" sorusuyla tekrar çıktı derinlerden. "Hasan!" dedi ihtiyar, "Deli Hasan derlerdi köyde."
— Neden?
— Bizim oralarda çok düşünene de deli derler, düşünemeyene de.
— Az önce bir şey diyordun.
— Evet, zaaflarımız aynı diyordum. Vaktin varsa neden böyle düşündüğümü sana anlatayım.
— Neden?
— Birincisi: Şu ufaklığın kendine göre ne de büyük bir hedefi vardı ve neredeyse istediğini de elde edecekti değil mi? Fakat ufacık bir menfaat koca hedeflerini unutturdu. Aslında biz de çok farklı sayılmayız. Gözün önüne düşen ufacık bir saç telinin koca dağı göstermeyip gizlediği gibi, nice bir anlık lezzetler hayatımızdaki çok büyük değerleri feda ettiriyor. Adam bir anlık intikam lezzetini tatmak için düşmanını vurur da sonra hem kendini hem onun ailesini yıllarca meşakkate atar. İkincisine gelince Sence bu yavrucak çok ihtiyacı olduğu için mi bu kadar istedi o deterjanı?
— Yoo! Ne ihtiyacı olacak. Eşkıyalıktan.
— Hayır, çok ihtiyacı vardı, çünkü insanın elinde ne yoksa o, onun ihtiyacıdır. Neyi almak daha zor ise o
daha büyük ihtiyaçtır. İnsan ihtiyaçlarına sarf ettiği arzu kuvvetini nesnenin maddi kıymetine göre; gerçek ihtiyacına göre değil de onu elde etme ihtimalinin azlığına göre belirler, öyle de kıymet biçer. Eğer şekeri elde etmek deterjan paketinden güç ise artık onun için ağlamak zamanıdır. Hiç normal vakitte hava için, su için ağlayıp dövünüyor muyuz, hayır. Ama hanlar hamamlar için dövünenler, dövüşenler çok. Anlayacağın hayatımızı mecazî ihtiyaçlar kuşatmış, bu da gerçeğin rengini değiştirmiş.
— Gerçekten ya
— Üçüncüsü: Bizler genelde hazır lezzetlerin müptelasıyız. O anda elde edeceğimiz üç kuruşluk menfaati ileride elde edebileceğimiz bin lira menfaate tercih ederiz. "Hele o zaman gelsin, onu o vakit düşünüz." deyip kendimizi kandırırız. Bunu iyi bilenler de "gak" desek ağzımıza bir şekerleme tıkıştırır, ne diyeceğimizi de unutturur.
— Peki, Hasan Amca anlattıklarını anladım da, bunlar insan olmanın özellikleri, ne yapabiliriz ki bizler böyleyiz.
— Evet, benim gibi ham insanlar, rûhu erdem tezgâhında işlenmeyenler böyledir. Diğerleri ise; onlar hem ne istediklerini iyi bilirler, hem de ne yapmaları gerektiğini. Onlar değil ufak şekerlemelere; baklava tepsilerine bile bakmaya tenezzül etmezler de, meşe odunu gibi hep dimdik dururlar
Bu arada Ali, konuşulanlardan habersiz ihtiyarın sol ceket cebine dalmış, yeni hazineler çıkarmaya çalışıyordu. İhtiyar bunu görünce gülümsedi fakat Ali aynı tepkiyi annesinden alamamıştı. Hata yaptığını anladı. "Herkes rolünü oynuyor kızım. Utanacak bir şey yok. Tek benim gibi yetmişinde hâlâ şeker peşinde, deterjan peşinde olmasın da, hayatına gerçek gayeler bulsun."
Kaçıncı kezdir söylüyordu bunu Şeyma. Vehbi Baba, elindeki sedef işlemeli sülüs levhaya bakıp duruyor. Götürse mi, bıraksa mı? Bir türlü karar veremiyor. Sonunda levhayı duvardaki yerine asıyor. Ben önce, yüzünde bulutlar dolaşan Vehbi Baba'ya bakıyorum; sonra, duvardaki "Ya Hazret-i Mevlana" istifine. Bir de iyiden iyiye asabileşen karıma, Şeyma'ya... Baba'nın ebrulu yüzü, içimde bir merhamet rüzgârı estiriyor. Levhaya bakıp belli belirsiz bir sesle "Ya Hazret-i Mevlana" diyor. Medet umarcasına Bu esrara bürünmüş, firaklı ses, hislerimi azdırıyor. Karıma, onu anlamadığı için içerliyorum.
Sonunda evden çıkıyoruz. Vehbi Baba, anahtarı çevirirken ince, uzun, zengin bir hayata kilit vuruyor gibiydi. "Gibisi fazla" diye geçiriyorum içimden. Böyle düşündüğünden o kadar emindim ki Kenarına çiy düşmüş gözleri bunu bana apaçık anlatıyordu.
Kapıda bekleyen taksiye doğru yürürken, etrafa onun gözüyle bakmaktan alamıyorum kendimi. Bir burukluk sarıyor içimi. Bir ömrün tanığı yarı ahşap evin, Baba'nın ardından ağladığını düşünüyorum. İnce bir zevkin yıllar içinde, ağır ağır, sindire sindire oluşturduğu bu ev, böyle, sıradan bir mekân gibi mi terk edilmeliydi? Arka bahçeden de girilen küçük oda Vehbi Baba'nın atölyesiydi. Evin birer sanat eseri olan hemen bütün ahşap parçalarını burada kendi elleriyle yapmıştı. Kündekârî dış kapı ne büyük heyecanlar yaşatmıştır ona, kim bilir. Eski zamanların şarkılarını mırıldanan ince işçilikli, çıkmalı pencereler Odaları çevreleyen sedirler, duvarlardaki işlemeli raflar, dolap kapakları Ahşap oyma motifler, sedefle ahşabın sıcak kardeşliğini gösteren levhalar Bu evde her şeye Vehbi Baba'nın aşkı sinmişti. İçerde bir vaveyla kopmuş olmalı. Sedir altlarına, dolap içlerine, tavandaki lambrilerin aralarına sinmiş hayat kırıntıları; acıların, sevinçlerin, hüzünlerin, umutların, hayal kırıklıklarının, öfkelerin, rehavetlerin giyindiği kelimeler, boş odalarda sahiplerini arıyor olmalıydılar Sedirlere, yastıklara gizlenmiş derin sufî sohbetlerin, kelebek gibi rikkatleşmiş kalplerin özlemiyle tutuştuğu kesindi.
Ben, bunları düşünüyordum. Vehbi Baba'nın içinde neler kopuyordu, Allah bilir. Mümkün olsa da hayal hanesinde dönen makaranın aksettirdiklerini görebilsem Tek, gözbebeklerine sinmiş derin hüznü görebiliyordum.
Karım, büyükçe bir valizi sürüklüyor, telaş içinde söylenmeye devam ediyordu: "Haydi baba" Bu tepeden tırnağa telaş kesilmiş, durmadan söylenen, nobranlaşmış kadın, bu ince adamın kızı mıydı gerçekten. Karımı tanıyamıyordum. Bütün derdi bir an önce buradan gitmemizdi. Kaç gündür babasını gitmeye ikna etmek için uğraşıyordu. Ya vazgeçerse diye korkuyordu. Onu buradan götürmenin önemine o kadar odaklanmıştı ki onun hislenmelerini anlayacak; yüzüne, gözüne, bütün hal ve hareketlerine yansıyan melali görecek durumda değildi. Karımın böyle davranmasını acımasızca buluyor fakat giderayak bir kavgaya meydan vermemek için susuyordum. Vehbi Baba'nınsa onu işittiğinden emin değildim. O, kendi dünyasına dalmıştı.
Şeyma'nın kaç gündür tekrarlayıp durduklarını duymamak ve Baba'nın iç paralayan sükûtuna bigane kalabilmek için dikkatimi dışarıya veriyorum. İyice yeşillenmiş, çağlaları belirginleşmiş bademleri; açık pembeler giyinmiş delikanlı elma ağaçlarını geride bırakıyoruz. Bir süre inceden, melül melül akan Meram Çayı'nı takip ediyoruz. Güzelim köprüyü geçiyoruz.
Buralı değilim; buna rağmen buralarda geçirdiğim serazat zamanların alevi yalıyor yüreğimi. Şeyma'yla tanıştığımız günler canlanıveriyor gözümde. Meram Köprüsü'nün yanı başındaki çay bahçelerindeki heyecanlı bekleyişlerimi hatırlayıveriyorum. İnce, narin Şeyma'nın buğulu bakışlarını Bal tadındaki konuşmalara kurban giden demli çayları Garsonun kıvamında bir muziplikle söylediklerini hatırlıyorum: "Soğumuş yine abi, tazeliyeyim mi?" Sınav zamanlarında ders çalışma bahanesiyle kapağı attığımız parklar Hele ki Ahmet Fakih Parkı Bakışıp konuşmaktan açmaya fırsat bulamadığımız kitaplar Defterlere karalanan âşıkane mısralar Daha neler
Topu topu dört yıl kalmıştım oysa Konya'da. Öğrencilik yıllarında Soluk almak, hoşça vakit geçirmek için gittiğimiz Meram, Şeyma'yla girivermişti gönlüme. O, buralı diye, burayı seviyor diye Hele nişanlanıp ailenin içine girince tam bir Meram sevdalısı olmuştum. Vehbi Baba'dan sirayet etmişti bu aşk bana.
Düşünüyorum da, hayatının kısa sayılacak bir dönemini buralarda geçirmiş, hanımı dolayısıyla buralarla bağ kurmuş biri olarak ben geliş gidişlerimde böyle sarsılıyorsam; buralarda doğmuş, bu iklimin memelerini sağarak beslenmiş, kişiliği bu topraklarda kıvam bulmuş Vehbi Baba ne travmalar geçiriyordur.
*
İki gün önce geldiğimizde Vehbi Baba'yı bahçede bulmuştuk. Kızını, beni hasretle kucaklamış, gözlerinden sevinç yaşları sapır sapır dökülüvermişti. Öyle rikkatli biriydi işte. "İhtiyarlık Kusura bakmayın." diyordu o. Böyle uluorta ağlamayı ayıp sayıyor, bunu yaşlılığına bağlayarak mazur görünmeye çalışıyordu. Bildim bileli böyleydi oysa ve ben onun bu şefkat, merhamet yüklü, duyarlı haline hayrandım.
Onu bu hallerden çıkarmanın yolunu da artık biliyordum. Bağı bahçeyi sormam, gözlerinin ferini parlatmaya yetti. Elimden tuttu, fidan fidan, omça omça gezinmeye başladık. Her gelişimde böyle yapardı. Kızını istemeye geldiğimiz gün bile, unutmam, böyle elimden tutarak ağaçları ziyaret ettirmişti önce. "Bağ bahçe aşkı olmayanda insan sevgisi de olmaz. Ağacı sevmeyene kız vermem" diye takılmıştı bana. Sınandığımı düşünmüş de korkmuştum bayağı.
Bahçede yok yoktu. Erikten muşmulaya, elmadan incire Hem her birinin kaç türü Her ağaçtan birer insanmış gibi bahsediyordu. Henüz aşıladığı ağaçları heyecanla gösteriyordu. Bilmem kimin bahçesinden almış kalemleri; meyvesi anlatılacak gibi değilmiş. Yerler bellenmiş, arkadaki büyükçe bağ budanmıştı. On kadar üzüm çeşidi vardı. Bunlarla yetinmemiş yeni çubuklar dikmişti. Başparmağını şahadet parmağının ikinci boğumuna tutarak "Bir üzüm ki sorma" diyordu, "her tanesi aha bu kadar" Onun bu heyecanını gördükçe içimde tuhaf hüzün bulutları kümeleşti. Bu kez ben ağlayacaktım, ama onun kadar rahat bir şekilde bırakamıyordum kendimi. Buraya, onu götürmeye; aşkını böyle şevkle anlattığı yerden koparmaya gelmiştik. O, aşılardan, meyvesi belki beş altı sene sonra alınabilecek taze fidanlardan dem vuruyordu.
Bahçeye çok güzel baktığını, burayı cennetten bir köşeye döndürdüğünü söyleyince, her zamanki gibi tatlı bir "Eski Meram" faslı başlamıştı. Meram, asıl o zamanlar Meram'mış. Yeşille maviden gayri renk yok gibiymiş. Yaprak hışırtısı ve su sesinden özge bir ses de işitmezmiş kulaklar. Evliya Çelebi'ni anlattığı Meram'ı iştiyakla hatırlattı yine. Ondan ilhamla "Bağ-ı Meram" diyordu, buranın bağlarına. "Bağ-ı Meram, dünyada nam salmıştı evladım. Bizimkinin esamisi mi okunur onların yanında?" diyordu. Kalabalıktan, kaba saba beton evlerin çokluğundan yakınıyordu. Ama yine de güzeldi buralar. "Hele ki sizin yaşadığınız yerleri düşününce burası gerçekten cennet gibi görünüyor bana" demişti. Geliş amacımızı hatırlayarak, yaşadığımız yer hakkındaki kanaatlerine itiraz etmemin doğru olacağını düşündüm. Tuhaf bir hal içindeydim. Aynı anda kendimi bir ihtiyarı kandırmaya çalışan ikiyüzlü biri gibi görmüştüm. Günlerdir onu götürmeye ikna etmek için planlar kurmamış mıydık Şeyma'yla? "Ama Baba" dedim," yaşadığımız yerin de hakkını yeme. Orası da koskocaman İstanbul Efendimiz'in övdüğü şehir" Acı acı gülümseyerek, "Efendimiz'in övdüğü İstanbul'a kurban olayım, evladım" dedi, "Ama nerede o İstanbul? Siz bambaşka bir yerde yaşıyorsunuz. Ruhu olmayan bir yerde"
Şeyma iki gün boyunca Vehbi Baba'yı İstanbul'a, yanımıza götürmek için dil dökmüştü. Artık ihtiyardı, eli ayağı tutmuyordu. Kendisine, bu koca eve, üstüne üstlük bu bağa bahçeye nasıl baksındı? Hadi annesi hayattayken neyse Ama şimdi o da yok. Allah korusun bir şey olsa, ki tansiyonu zaman zaman yükseliyor, kimsenin haberi olmayacak. Biz orada yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz, ya babamıza bir şey olursa diye. Kendini düşünmüyor, bari bizi düşünse ya Hiç bizi bu kadar üzmeye hakkı var mıymış? İki gün boyunca bu minval üzere söylenip durdu Şeyma.
Ben, susmayı tercih ettim. Şeyma'nın, özellikle annesinin ölümünden sonra, babasının böyle uzakta, yalnız yaşamasından yakınıp durması, evdeki herkesin huzurunu etkilemeye başlamıştı. Vehbi Baba'nın Konya'ya, hele ki Meram'a nasıl bir bağla bağlandığını biliyor ve onu buradan çekip almanın bir çeşit zulüm olduğunu düşünüyordum. Onu orada tutmanın, bulunduğu mekânda ona bakmanın bir yolunu bulmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Ama gittikçe duygusallaşan ve tepkilerini abartarak ortaya koyan Şeyma'nın beni anlayacağından emin değildim. Kayınpederimi çok seviyordum. Onunla bir arada bulunmak beni son derce mutlu ederdi. Böyleyken onu istemiyormuşum gibi anlaşılmayı istemiyordum.
Vehbi Baba ise daha çok susarak direnmeye çalışıyordu Şeyma'ya Arada bir usulca, gönlünü ferah tutmasını istiyordu kızından. "Burada yaşamaktan mutluyum. Elim ayağım da tutuyor daha Mevla'ya şükür. Siz beni merak etmeyin" diyordu. Bu yaştan sonra o beton yığını, yüksek apartmanlarda nasıl yaşasındı? "Ben burada Hazreti Pir'in kokusunu duyuyorum" diyordu. Baba'nın bahçede, çardak altında ney üflediği geceleri hatırladım. Ferahnak ayini nasıl vecd içinde dinlediğini Büyük odada, sedirlere kurulmuş ariflerin demlediği sohbetleri Bu adamı alıp Nişantaşı'ndaki bir apartmana hapsetmenin nasıl bir haksızlık olduğunu, ona bir anne gibi davranan kızından başka herkes anlayabilirdi.
Şeyma kararlıydı, onu götürmeden gitmeyecekti. Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktı. Vehbi Baba'nın direncini görünce işi duygu sömürüsüne kadar vardırmıştı. Diyordu ki: "Bizim yanında hiç mi değerimiz yok? Şu birkaç ağacı bize, torunlarına tercih mi ediyorsun? Bizim orada seni düşünerek harap olmamızın senin için hiç mi bir anlamı yok?"
Vehbi Baba, Şeyma'nın kararlılığını fark etmişti. Yüzünde ince hüzün bulutları dolaşıyordu yine. "Şimdi bahar" dedi buruk bir edayla," Yazı geçireyim, kışın gelirim. Hatta okullar tatil olunca, torunlar da gelsin, siz de gelin Kışa girerken..."
Şeyma, asabileşiyordu. Zaman zaman sesini saygı sınırlarını zorlayacak kadar yükseltiyordu. Ağlamalarla, hafakanlarla Baba'yı yıldırmaya çabalıyordu. Sonunda, boyun eğmek zorunda kalmıştı Vehbi Baba.
*
Otogar'a vardığımızda, otobüsümüzün kalkmasına yarım saat vardı. Bagajları yerleştirip beklemeye başladık. Vehbi Baba, yol boyunca hiç konuşmamış, suskunluğunu hâlâ sürdürüyordu. O sustukça, Şeyma, tırmalayıcı sesiyle söylenmeye devam ediyordu. Dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylemesi de muhtemel ki Vehbi baba'nın can sıkıntısını artırıyordu. Ev, işte yerinde duruyordu. Bahçeye bakacak adamsa dert, o da bulunmuştu. Yazın yine gelinecekti. Ucunda ölüm yoktu ya Evde kızıyla, damadıyla, torunlarıyla rahat rahat yaşamanın tadını çıkarmak varken böyle somurtmanın ne manası vardı, anlayamıyordu.
Otobüse doğru hareket ederken, Vehbi Baba, yorgun bir sesle "Kızım" dedi, "sizin evin önünden bir arabalar nehri akar. Motor sesinden başka ses duyulmaz. Pencereden bakınca, yüksek apartmanlardan başka bir şey görünmüyor. Gökyüzü bile yok. Yıldızlar hiç yok En yakın cami yarım saat mesafede. Evinizden ezan sesi bile duyulmuyor Kendimi cennetten sürgün edilmiş gibi hissediyorum."
Şeyma, Baba'yı anlamaya çalışmak yerine, hâlâ kendi sıkıntılarını, kaygılarını sayıp döküyor, gelmeye razı olmakla onun nasıl iyi bir hayata kavuşacağını anlatıyordu.
Konya'nın son evleri de kaybolurken, Vehbi Baba, yorgun bitkin bir durumdaydı. Kulağıma doğru eğilerek, ağlamaklı bir sesle "Evladım, vasiyetimdir, ölürsem beni oralarda bırakmayın; Meram'a gömün." dedi. O, uyuyor gibiydi; ben, ağlıyordum.