Bahar tüm güzelliğiyle usulca sızıvermişti minicik yüreğine. Tabiatı çok seviyordu. Baharla birlikte, bahçelere adeta yüce yaradanın nuru iniyor gibiydi. Nereye baksa efsunkar bir fırçanın izlerini görüyordu. Kendisinde sonsuzluk duygusu uyandıran masmavi gökyüzüne baktı. İçine sebebini bilmediği derin bir huzur yerleşiverdi. Gökyüzü Allah'ın eviydi ona göre.
Sabahın erken saatleriydi. Güneş bitişik bahçelerin üzerine yeni inmişti. Bitişik bahçeyi ayıran çite sarılmış mavi, pembe sarmaşıklara baktı. Nasıl da taptaze açmışlardı. Öğlene kadar gözlerini yuman bu narin çiçekleri çok seviyordu. İşlerini ne çok seviyorlardı. Her gün yeni baştan sağalmak ve sonra can çekişmek.Yüce Yaradanın emirlerini ne güzel dinliyorlardı.
Niçin yaratıldıklarının alabildiğine farkındaydılar.
Hayatın ta kalbine inivermişlerdi.
Öylesine sevimli, öylesine büyülü.
Merve, içinin titrediğini hissetti.Her şeye bu güzelliği bağışlayan ,kendisine de bunu görmesi için güzel bakışlar bahşetmişti..Bahçedeki zambaklar,hercai menekşeler,sarı yaban gülleri,kırmızı Isparta gülleri ,kadifeler yüzüne gülüyor gibiydiler.Onlara tek tek dokunmak ,onları okşayıp sevmek geçiyordu içinden.Güzellikleriyle bahçeyi cennetten bir köşeye döndürmüşlerdi.
Topraktan fışkıran çiğdeme, nevruza baktı. Toprağın bağrında Allah'ı her an tespih eden bin bir çiçek, bin bir böcek ne güzel bir uyum içindeydiler.
Dalıp geden Merve, annesinin sesi ile daldığı düşüncelerinden sıyrıldı. Eve doğru yürüdü.Annesi kızındaki bu garip değişikliği anlamakta güçlük çekiyordu.Henüz sekiz yaşında olmasına rağmen durmadan okuyor,araştırıyor durmadan soruyordu.
Gülsüm Hanım, gülümseyerek:
-Hadi yavrum, giyin teyzenlere gidiyoruz. Yeni gelinlerini göreceksin. Bak o da gelmiş.
-İstanbul'dan mı anne?
-Evet kızım. Orada uslu uslu oturursun değil mi? Öyle sağa sola dönen, ortalığı karıştıran çocukları teyzen sevmiyor, biliyorsun?
-Tamam anne. Çok uslu olacağım.
Çabucak hazırlanıp yola koyulmuşlardı bile. Zaten Esma Teyzesinin evi iki sokak ötedeydi. Mezarlığı geçtikten sonra evleri çıkacaktı karşılarına.Mezarlığı ne zaman görse yüreğine derin bir sızı çöküverirdi. Sevdiği bir çok insanın orada yatıyor olması hüzün verici olsa da mezarlıklar eskisi gibi ürkütmüyordu.Dedesi, mezarlıklarla ilgili ne güzel şeyler anlatmıştı kendisine.
Teyzesi, kendisini sıkıca kucakladıktan sonra bir köşeye büzüşüvermişti. Annesini mahcup etmeyecekti. Bir süre oturduğu yerden kalkmadı. Ancak yeni gelini merak ediyordu. Açık kapıdan kafasını uzatıverdi. Süslenmiş, güzelce döşenmiş, genişçe bir misafir odasıydı burası. Gelin Hanım, önüne konan çeşitli bahar meyvelerinden yiyordu. Neler vardı neler.Vişne,kiraz,yenidünya.çilek,erik...Öyle güzel görünüyorlardı ki.Çilekleri çok seviyordu.Gözleri takılıp kalmıştı. İçini çekti. Boğazı gıdıklanıyordu. Nasıl da pespembe, kokulu parlak çileklerdi öyle. Çok değil, bir tane uzatsa nasıl sevinecekti. Ama gelin Hanım, oralı olmuyordu bile. Küçük Merve, öylesine içerlemişti ki.. Oysa annesi yemek yediklerinde küçük bir kedi bile baksa mutlaka onun da önüne aynı yiyecekten kor, Yüce Allah'ın adını anar, günah, ağzı var dili yok hayvancağızın, derdi. Bu geline kimsecikler bir şeyler öğretmemiş miydi yoksa. Annesi kimseye bir şey uzatmamış mıydı? İyilik nedir, tok gözlü olmak nedir bilmiyor muydu? Küçük Merve, çileklere dalıp gitmişti.
Gülsüm hanım, olanları hüzünle seyrediyordu. Küçük kızının çileğe nasıl düşkün olduğunu da biliyordu. Daha fazla dayanamadı ve:
-Hadi kızım Merve, sen yavaş yavaş eve git. Ben arkandan geliyorum yavrum, dedi.
Küçük kız, yutkunarak yola çıktı.Ancak aklı, o canlı ve güzel kokulu çileklere takılmıştı.. Kendi büyüdüğünde böyle bir şey yapmayacaktı. İşte yine mezarlık görünmüştü. Yine telaşlanmıştı. Aslında korkmuyordu mezarlıklardan. Dedesi "ahirete açılan kapı "demişti mezarlıklar için. Hem oralarda ne kadar tanıdığı vardı. Onlara her geçtiğinde mutlaka bir fatiha okumalısın diyordu dedesi. Küçük kız durdu ve küçücük avuçlarını açtı. Dilinin döndüğünce dedesinin öğrettiği Fatiha'yı okudu. Dua bitip de ellerini yüzüne sürerken gözleri bir noktaya takıldı..
Oracıkta..Mezarlık duvarının üzerinde bir avuç taptaze çilek duruyordu. Küçük kız sevincinden düşünemedi bile. Avuçladığı çileklerden yemeğe koyuldu.
Hayretle olup biteni seyreden Gülsüm Hanım hüngür hüngür ağlıyordu. Bir taraftan kızına:
-Canım yavrum, baharı andıran bu aydınlık yüreğin hiç bozulmasın emi, hiç bozulmasın. Yüce Allah'ım çocukları çok çok ama çok seviyor...
Gökyüzü simsiyah bulutlardan bir peçe dokuyup, bunu yeryüzünün üzerine yaydı. Bir anda ortalık kararmış, üşüten bir rüzgar esmeye başlamıştı. Yağmur bulutları güneş ışıklarının narin parmaklarından kayıp, gökyüzünü ırgalamaya koyulmuştu. Dağlardan inen sis denizi buharlaşan toprağa karışıyor, vadinin kollarında şarkı söylüyordu.
Hasan, okul sonrası eve geldiğinde, içinde derin bir sıkıntı duydu. Günlerdir bağ evinde yaşayan dedesini merak ediyordu. Solgun bir yüzle annesinin yanına gitti. Mutfakta başını kaldırmadan hamur yoğuran annesine:
-Anne, dedemden haber var mı, diye sordu. Semine Hanım, hışımla:
-Ben ne bileyim. Aman uzak olsun, ne yani, o ihtiyarla mı uğraşacağım ömür boyu, diye sızlandı.
Hasan, boynunu büktü. Boğazı düğümlenmişti. O sessiz yaşlı adamın ne zararı vardı ki annesine. Odasında ibadetini yapıyor, bahçeyi ekip biçiyor, kardeşi ve kendisine bakıyordu. Dedesini dinlerken nasıl da huzurluydu. Hayatla ilgili ne varsa dedesinden öğrenmişti. Hatta namaz kılmayı bile. Onu çok özlemişti.
Mahallenin "Karcı Dede"sini çok özlemişti Hasan.
Zikriyle, şükrüyle, fikriyle derin bir adamdı. Kendisine "Karcı" diyorlardı. Gerçek adını bilen yok gibiydi. Uzun yıllar geçimini kar satarak sağladığı için, bu isim, o yıllardan yadigâr kalmıştı. Sessizdi. Tüm dünyasını sükûnete katmış gibiydi.
Alçaklarda karın erimesiyle beraber o, Beydağlarına çıkar, eşeğinin terkisine koyduğu güğümlerini karla doldurur, bunu büyük bir çeviklikle şehre taşır, meraklılarına satardı. İçi yanan kadınların, yaşlıların, hatta bazan çocukların hayır dualarını alırdı. İnsanlar, karı üzüm pekmeziyle karıştırıp, kar helvası diye zevkle yiyorlardı. Diğer zamanlarını bağ evinde geçiriyordu.
Karcı, günlerdir bağ evindeydi. Kararan gökyüzü, çiseleyen yağmurla birlikte kendini taş ve ker***ten yapılmış kulübesine attı. Şehirden hayli uzakta bir yerdeydi. Buraya Beylerderesi diyorlardı. Babasından kalan bu üzüm bağına öylesine düşkündü ki cemre toprağa düşünce gelir, bağ bozumundan sonra şehre dönerdi. Kendi çocuğu olmamıştı. Çocuk özlemlerini kimsesiz bir çocuk olan Abdullah'ı alarak gidermişlerdi. Onu büyütmüş, okutmuş ve evlendirmişlerdi. Sonra Elif Hanım, rahmetli olunca derin bir yalnızlığa gömülmüştü. Abdullah'tan beklediği şefkat ve ilgiyi görememişti. Yine de şikâyetçi değildi. Kendini onlara adamıştı.
Yağmurun bastırmasıyla yaşlı yüreğine, garip bir hüzün çöküverdi. Koskoca dünyada şu titrek ellerinden tutacak sıcak bir ele hasretti. İyice yaşlanmıştı. Torunu Hasan'ı kendisi yetiştirmişti. İyi nedir, güzel nedir, hak nedir, öğretmişti dilinin döndüğünce. Her seher vaktinde, kalkıp sabah namazını kılacak kadar büyümüştü Hasan. Onu özlediğini farketti. Keşke şimdi yanımda olsaydı, diye iç geçirdi.
Abdullah Bey, iş çıkışında doğruca eve gelmişti. Elindekileri alan Hasan'ı çok solgun görünce, kucağına alıp bahçeye indi. Elini omuzuna koyarak:
- Oğlum, bir sıkıntın mı var? Hadi söyle babana, diye sordu.
Hasan, başını kaldırmadan yutkundu, yutkundu. Sonra, hüzünlü bir sesle:
- Baba, beni seviyorsun değil mi?
- Tabi oğlum, sevmez miyim?
- Dedemin de seni sevdiğini, hem de çok sevdiğini biliyorsun değil mi? Peki sen onu seviyor musun? Sen onu yeterince sevmiyorsun baba. Seksen yaşına gelmiş bir adamı, günlerden beri arayıp sormadın bile. Büyüdüğümde benim de böyle davranmamı ister misin baba? Onun dağ başında ne yaptığını hiç mi merak etmiyorsun? Sen de yaşlanıyorsun bak. Saçlarında beyazların çoğalmış. Ben de büyüyorum. Hayat akıyor. Hem de gerçeğe akıyor baba.
-Sen neler söylüyorsun böyle oğlum. Hem bu gerçek dediğin şey de nedir, anlat da öğrenelim.
-Babacığım, gerçek dedemin deyişiyle ahret, hayal da burası, yani dünya. Biz bu hayal aleminde kendimizi kandırsak da zaman zaman, her anımız gerçeğe doğru yol alıyormuş. Şimdi anladın mı?
-Anladım. Bak oğlum, dedeni bu kadar özlediysen bu kadar dil dökmene gerek yok. Hemen gideriz onu görmeğe.
-Hayır baba, buna dil dökmek denmez. Yüreğimi döküyorum. Anlamıyor musunuz, çok üzülüyorum. Dedemi boşladınız. Nerdeyse ölse de kurtulsak, demediğiniz kaldı. Oysa arkadaşlarımın dedelerini görüyorum. Baş tacı yapmışlar. Bir kitapta okumuştum. " bereket, iyilik, büyüklerle beraberdir, onların hayır dualarını alınız" deniyordu. Benim dedem bu evde kalamıyor bile. Çünkü sizden yüz bulamıyor.
Abdullah Bey, şaşkındı. Henüz ilkokula giden oğlu, kendine ders veriyordu ki haklıydı galiba. Birden kalktı:
-Hadi hazırlan oğlum, dedene gidiyoruz, dedi.
Bir saat sonra, Karcı'nın bağ evine gelmişlerdi. Etrafa yağmur sonrasının tatlı toprak kokusu sinmişti. Abdullah Bey, derin bir nefes aldı. Babası ortalıkta gözükmüyordu. İçerde olmalı diye düşündü. Hasan koşar adım kulübeye yürüdü. Bir taraftan "dedeciğim ben geldim" diye bağırıyordu.
Kulübe kapısı açıktı. İçeri girdiklerinde ihtiyar adamın, yatağının içinde inlediğini gördüler. Hasan, dedesinin boynuna sarılıp ağlamaya başlamıştı. Abdullah Bey, donup kalmıştı. Elini babasının eline atınca ateşler içinde yandığını gördü. "Acilen hastaneye götürmeli" diye düşündü.
Hastanede, yaşlı adam kendine geldiğinde başucunda Hasan vardı. Ağlamaya başlamıştı:
-Hasan'ım, torunum, canım yavrum, seni bir daha hiç görmeyeceğim sandım. Allah'ıma şükürler olsun. Gayrı ölebilirim.
-Hayır dedeciğim, ölme. Ben sensiz ne yaparım sonra.
-Gözümün nuru Hasan'ım, Ölüm bir gerçektir. Bütün hayat o gerçeğe yürür. Bundan ne kork ne de üzül. Unutma hayat gerçeğe yürür. Hadi bana söz ver Hasanım.
-Tamam Dedeciğim, hem bu hayatı, hem de asıl gerçeği anlamak için çok çalışacağım. Hem bu hayat için, hem gerçek için iyi bir insan olacağım. Sana söz veriyorum.
Karcı, Hasan'ın ellerinden tuttu. Yüzüne uzun uzun baktıktan sonra:
-Bak Hasan'ım, daha dün senin yaşlarındaydım. Zaman su misali aktı gitti. Takvimler birer birer döktü yapraklarını. Hazan mevsimi gibi. Ben baharın sonuna geldim. Elimde ne kaldı biliyor musun? Allah için yaptıklarım... Şimdi anlıyorum ki Allah için yaptıklarım meğerse kendim için yaptığım en doğru şeylermiş. İçim çok mutlu ve huzurlu. Vicdanım suskun. Bana söyleyeceği bir şeyi yok. Olsaydı ne olurdu biliyor musun? Tıpkı meyveyi çürüten kurt misali içimi yer bitirirdi. İşte senden yavrucağım, istediğim odur ki, iyi, has, mert, doğru insan olasın. Kadir kıymet bilesin. Yaşlıya eğilesin. Hak, hukuk, adaletten şaşmayasın. Gözü gönlü tok olasın. Hele bu devirde, sözünün eri olasın. Şaşmayasın Hasanım şaşmayasın. Rabbimin varlığını her daim tasdik edesin. Çok çalışasın, çok çalışasın, çok çalışasın.
Hasan ağlıyordu. Gözyaşları sel olmuş yanaklarından dökülüyordu. Abdullah Bey, kapıda kan çanağına dönmüş gözleriyle donup kalmıştı. Hasan, ağlıyordu. Az sonra, dede sustu, hayat sustu. Hasan'ı zorla odadan çıkardılar.
Karcı Dede gidiyordu. Gerçeğine yürüyordu.
Alabildiğine gerçeğine...
1960 ların sonuydu. Doğuda küçük bir köyde, Ali Osman birkaç parça eşyasını tahta bavuluna koyup, kapağını kapattı. Odadan çıkmadan, her tarafa son bir kez baktı. Üç göz ker*** evlerinin, bu odasında iki kardeşiyle birlikte yatardı. Bir de kız kardeşi vardı.
Ali Osman o sabah erkenden kalkıp hazırlanmıştı. Babasının yanında çömez olarak gurbete gidecekti. 14 yaşındaydı ama yaşıtlarından daha büyük gösteriyordu. İlk mektebi geçen yıl bitirmişti. Bütün sene boyunca, kasabadaki ortaokula devam etmek için babasına yalvarmıştı, hatta öğretmeni bile gelip rica etmişti. Ama babası Nuh diyor Peygamber demiyordu. Ali Osman yalvardıkça o aynı acıklı ses tonuyla 'Ben de isterem oğul, oguyasın, büyük adam olasan ama nidek yoh işte. Paranın gözü kör olsun.'derdi. Aslında para olmadığından değil, okumak ona gereksiz geldiği için göndermemişti okula. Bir gün Ali Osman anasıyla konuşurken duymuştu. 'N'edecek oguyup ta. Tarlada sabanda bana yardım etsin. İlk mektebi bitirdi işte. 'O gün karar vermişti Ali Osman ne pahasına olursa olsun düşünü gerçekleştirecekti. Herkesin yaptığı gibi ilk mektep, sonra bağda bahçede çalış, askere gitmeden nişanlanıp evlen, askerlikten sonra köydeki hayatına devam. Ali Osman böyle istemiyordu. Hayatı için kendi istediği şeyleri yapmak istiyordu. Okumak, istediği mesleği seçmek. Köyünü, ailesini çok seviyordu ama burada giderek kaybolduğunu hissediyordu.
Köyün bütün erkekleri yazdan güz ortasına kadar tarla işlerini bitirir, güz ortasında gurbete, büyük şehirlere giderlerdi. Ali Osman bu sene ilk gidiyordu. Anası ve gardaşlarıyla vedalaşırken, aslında gurbet için değil de okula gitmek için vedalaşmayı isterdi ama içinden 'Kader işte.'dedi. Gözleri doldu.
İstasyon çok kalabalıktı. Kimileri binmiş, kimileri hala aileleriyle vedalaşıyordu. Ali Osman sırtında yatağı, elinde bavulu ile bineceği sırada son bir kez etrafına bakındı. Uzaktan koşarcasına biri el sallayarak ona doğru geliyordu. Biraz yaklaşınca öğretmeni Kenan olduğunu anladı durup gelmesini bekledi. Yanına gelince eğilip elini öpmek istedi ama sırtında yatağı vardı. Kenan Hoca elini omzuna koyarak nefes nefese;
—Yetişemeyeceğim diye korktum. Sana bu mektubu verecektim. Üzerindeki adrese git Mehmet Hocayı bul. Kendisi beni arkadaşım. Derdini anlat. Gerisini o halleder inşallah.
Ali Osman gözleri dolarak hocasına baktı. Bir umut ışığı belirmiş gibiydi. 'Sağ olun var olun Hocam.'derken sesinin titrediğini hissetti.
Kompartımanda karşılıklı beşer kişi oturuyordu. İkisi kadındı. Kadınlar ağızlarını örttükleri beyaz tülbentlerinin üstüne büyük yün atkı almışlardı. Çok mahcup duruyorlardı. Hallerinden böyle yolculuklara alışık olmadıkları belliydi.
Trenin düdüğü çaldığı anda herkeste bir hareketlenme oldu. Yolcuların çoğu, gurbete gidenler olduğu için, aylar boyunca görüşemeyeceklerdi. Herkes yakınını biraz daha görmek isteğiyle trene yaklaştı. El sallamalar, karşılıklı Allah'a emanet etmelerle birlikte tren hareket etti. Önce yavaş yavaş sonra hızlanarak gardan uzaklaştı. Ali Osman, aynı odada oturduğu bu insanların yüzünde garip bir hüzün hissetti. Kendi de aynı duygular içindeydi ama beraberinde tarif edemediği bir sevinç de vardı. Sanki yeni bir hayata adım atıyor gibiydi.
22 saat süren bir yolculuktan sonra Haydarpaşa'ya vardılar. Yolda acıktıkça anasının koyduğu dürümlerden yediler. Haydarpaşa'nın merdivenlerinden inerken temiz hava yüzlerine çarptı. Önlerinde uzanan masmavi dalgalı deniz, uçuşan martılar, vapur bekleyen insanların attığı ekmekleri, simitleri yiyen güvercinler. Her şey kendi köyünden ne kadar farklıydı. Ali Osman tüm gördüklerine dikkatle bakıyor, sanki ilk günden şehri tanımaya çalışıyordu.
...
Süleymaniye de bir hana yerleştiler. Babası yol boyunca 'Bura bizim oralara benzemez. Gendine mugayyet ol, dikkat et.' türünden sözlerle onu tembihlemeye çalıştı.
O gün dinlendikten sonra, ertesi günü mal almaya gittiler. Çarşı çok büyük ve kalabalıktı. Ama babası gideceği yerleri iyi biliyordu. Çakı, çakmak, el feneri, gaz lambası, tarak, ayna gibi birçok mal aldılar. Bir de küçük el arabası alarak hepsini özenle yerleştirdiler. Ali Osman babasının gerek mal alırken, gerek arabaya dizerken çok heyecanlandığını görüyor, kendi aynı şeyleri hissetmediği için hafiften bir vicdan azabı duyuyordu. Dizme işi bittikten sonra babası;
—Birkaç gün beraber çıkar, hem sokakları hem işi öğrenirsin. Daha sonra ben ayrı çıkarım, dedi.
Ali Osman cevap vermedi. Ama 'Babam başka araba almadan bir fırsatını bulup, Kenan Hoca'nın dediği okulu bulmalıyım 'diye düşündü. O gün geç olduğu için işe çıkmayacaklardı. Ali Osman bunu fırsat bilip 'Ben biraz dolaşayım baba.'diyerek çıktı. Babası 'Gaybolun ha! Bilmiyon buraları 'dediyse de dinlemedi. Birkaç sokak geçtikten sonra adresi birine gösterdi. Adam 'Ben sana Fatih'i tarif edeyim. Oraya varınca Şehremini'yi sorarsın.'dedi.
Yarım saat yürüyerek Fatih'e vardı. Yolda gördüğü binalar, arabalar, insanlar her şey dikkatini çekiyordu. Orada tekrar sordu. Geldiğinden daha az yol yürüyerek okulu buldu. İçerinin kokusu kendi okulunu hatırlattı. Gözleri doldu. Sonra verdiği kesin kararı hatırladı. 'Ne pahasına olursa olsun okuyacağım.' Biraz yürüyünce kalın bıyıklı, gözleri boncuk gibi bir adam; 'Buyur gardaş kime baktın?'diye sordu. Ali Osman biraz da çekinerek, 'Müdürü görecedim.'dedi. Adam 'Senin müdürle ne işin olur?'der gibi baştan aşağı süzdü ve 'Ne yapacan müdürü?' 'O'na bir mektup getirdim arkadaşından.' 'Ben veririm.' Ali Osman, sonradan adının Murtaza olduğunu öğrendiği hademeyi zor ikna ederek birlikte müdürün odasına vardılar.
Müdür mektubu alınca Murtaza'ya, 'Sen çık, bize iki çay getir.'dedi. Ali Osman hazır olda beklerken yüzünün kızardığını, kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Müdür gülümseyerek oturması için işaret etti. Ali Osman ilişir gibi otururken o da mektubu okudu. Aslında Kenan Öğretmen, Ali Osman'ın babasıyla İstanbul'a gideceğini duyunca müdüre mektup yazmış durumu anlatmış ve sonunda 'Sen bilirsin ne yapacağını. Ali Osman'ın emaneti artık sana.'demişti.
—Bizim Deli Kenan seni bize emanet etmiş. Eee artık biz de emanete sahip çıkacağız. Peki, söyle bakalım, babanı nasıl ikna edeceksin?
—Şey Efendim. Şu anda bilmiyorum ama muhakkak bir yolunu bulacağım. Siz de bir kapı açarsanız
—Ben bir şeyler düşündüm ama. Kaç yaşındaydın sen?
—14 Efendim.
—O zaman şöyle yapalım. Sen gel bu sene okulda çalış. Hem Murtaza Efendi'ye hem kooperatife bir yardımcı lazım. Biz de sana, ortaokul kitapları ile okulda kalacak yer ayarlayalım. Bu sene hazırlan. Eğer imtihanı geçersen seneye liseye başlarsın.
Ali Osman okuldan ayrılırken heyecandan uçacak gibiydi. Yine kalbi çarpmaya başladı. Koşarak merdivenleri indi. Ne yapacağını bilemez bir halde bahçede bir iki tur koştu. Sonra hiç durmadan dışarı çıkıp Süleymaniye'ye doğru yürümeye başladı. Birden hızlı bir yağmur başladı. Ama o farkında bile değildi. Kulaklarına yağmurun sesi yerine müdürün 'Seneye liseye başlarsın.'diyen sesi yankılanıyordu.
Hana vardığında babası oda arkadaşlarıyla beraber aş pişiriyordu. Eriyen yağın kokusunu duyunca çok acıktığını hissetti. Babası 'Nerde galdın Ali Osman? Merahtan öldürdün beni.'derken o gelip hemen kurulan sofraya oturdu. 'Üstünü değiştireydin bari.' O pilavı kaşıklarken, 'Boş ver baba sonra değiştiririm.'dedi. Babası bir yandan yerken bir yandan keyifli keyifli, nasıl çalışacaklarından, neyi kaça satacaklarından bahsetmeye başladı. Ali Osman elindeki kaşığı bırakıp babasının gözlerinin içine bakarak; 'Baba ben bir iş buldum.'dedi. Babası ne işi diye sormadan çabuk çabuk; 'Bir okulda hademe yardımcısı oldum.'dedi.
Babası o konuşurken gözlerinde aynı ışıltıyı gördü. Köyde 'Okumak istiyorum.'diye yalvardığı zamanlardaki ışıltıyı. O anda artık ne yapsa ona engel olamayacağını anladı.
—Eyi oğlum. Get çalış. Daha ben sana bir şey demiyom.
O anda Ali Osman sofradan kalkıp babasının elini öptü. Bu kadar kolay olacağını tahmin etmemişti. Yol boyunca babasını nasıl ikna edeceğinin provasını yapmış olumlu bir sonuca ulaşamamıştı. Şimdi ise okullu sayabilirdi kendini. Yalnız babası onu kucaklarken 'Burada kalıp evini köyünü unutmak yok tamam mı?'demeyi ihmal etmedi.
Adeta bir çıkın gibi büzülmüş, üstünde battaniye olduğu halde titriyordu. Yaz mevsimin o sıcak sabahı böyle titremesi elbette soğuktan veya hastalıktan değildi. Sinirleri boşalmış kendi kendine "umarım hata yapmamışımdır, umarım oğulcuğum biran önce gelir, ne olur Allah'ım üzüleceğim bir sonuç olmaz, yoksa dayanamam " diye dua ediyor ve gel gitler içindeki ruh hali ile kah ayak sesi duymuş gibi dikkat kesilip, kapıya koşuyor, kah camdan dışarıya bakıyor sonra yine büyük bir ruh sıkıntısı ile büzütmüş bir şekilde divana yatıyordu..
Bir gün öncesiydi. Küçük çocuğu eve gelince ağabeyinin nerede olduğunu sorduğunda çocuğu;
- "Top oynadık ağabeyim topu kömürlüğe bıraktıktan sonra gelecek" dedi. Anne bu sözden tedirgin olmuştu. Ne topu? Top neden eve getirilmiyor da kömürlüğe bırakılıyordu? Geldiğinde oğluna sordu; oğlu biraz çekingen ve tedirgin, topu okulda bulduğunu, kızacağını bildiğinden de kömürlüğe koyduğunu, zaman zaman kardeşiyle o topu oynadıklarını söyledi. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Başkasına ait ve kimin olduğu belli olmayan bir eşya nasıl eve getirilirdi? O'na, hiç kimsenin özel eşyasının izinsiz alınamayacağı, insanın kendi olanaklarıyla yetinmesini bilmesi ve mutluluğu kendi içinde bulması gerektiği öğretilmişti. Her istediği olacak diye bir lüksü de olamazdı. Hangi koşullarda olursa olsun zayıflık göstermemeliydi. Bir şeyi elde etmek için sabretmeli, çaba sarf etmeliydi. O yüzden aynı ilkeler ile yetiştirmeye çalıştı çocuklarını. Biliyordu ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamıyordu ama olsun, bir çoklarından daha iyi durumdalardı. Onlara da dışarıdan bakıp imrenenler vardı mutlaka. Çok da zor bir yaşamları yoktu. Çocuklarına harçlık veremiyordu belki ama giyimlerini, yemeklerini, okul ihtiyaçlarını elinden geldiğince eksiksiz olarak yapmaya çalışıyordu
Topu görmek istediğini söyledi. Biraz sonra oğlu getirdiği topu, annesine uzattı. Top naylon bir toptu, pahalı bir şey de değildi, madem ihtiyaçları vardı neden kendisinden istenmiyordu? O çocuklarını böyle mi terbiye etmişti? Erişilemez dertlerini paylaşamayacakları bir anne olarak mı görüyordu çocukları kendisini de ihtiyaçları olan bir topu annelerinden istemiyorlardı? Çok sinirlendi ve topu bıçakla keserek çöpe attı. Çocukları böyle bir zafiyeti nasıl gösterebilirdi? Bu hatayı telafi ettirmeliydi. Oğluna sert bir ses tonu ile;
-"Bir daha eve kendinize ait olmayan hiçbir şey girmeyecek. Çalışacak ve bu topu kendi imkanların ile alıp okuldan aldığın yere bırakacaksın. Bunun için yarın cumartesi, simit satıp bu parayı kazanacaksın" dedi. Akşam yemekleri, ve akşamdan sonraki saatlerde de evde suskun ve soğuk saatler yaşandı.
Sabah gün ağarınca oğlunu uyandırıp eline fırın tepsisini verirken, simit alması için çocuğuna verebileceği parası da olmadığından saatini simitlere karşılık olarak simitçi fırınına bırakmasını ve simitleri sattıktan sonra da simit parasını ödeyip saatini geri almasını söyledi.
Ömer, anneye karşı gelen kaba bir çocuk değildi. Hiç bir şey demeden tepsi elinde evden ayrıldı. Anne pencereden oğlunun gidişini takip etti. Henüz on iki yaşındaydı. Kibar, pırıl pırıl bir çocuktu. Daha önce hiçbir yerde çalışmamıştı. Oğlunun elinde simit tepsisi ile "simit, simitçi.. Sıcak simitlerim var" diye bağırabileceğini hiç sanmıyor ve aklı da almıyordu. Dışarıda gördüğü simitçi çocukların içinde mutlaka çok garip ve farklı kalacaktı. Acaba diğer simitçiler "sen de nereden çıktın? Bu mekan bizim, git buradan" deyip oğulcuğunu hırpalarlar mıydı? O dövüşmeyi de bilmezdi, Verdiği ceza ağır mıydı? Hep bunları düşünüyor kulağında oğulcuğunun o narin "simit, simitçi, sıcak simitlerim var" diyen sesini duyar gibi oluyor, bu onu iyice tedirgin ediyordu..
Saat epeyce ilerlemiş ama Ömer hala eve gelmemiştir. Bu kez içini bir korku aldı. Ya çocuğu gelmezse, ne yapardı? O oğlunun iyiliği için bunu yapmıştı. Bu arada küçük kızı da uyanmış sarı saçları ve pijaması ile kapıya yaslanmış bir vaziyette ağabeyinin nerede olduğunu soran gözlerle annesine bakıyordu.
Nerede hata yapmıştı? Verdiği ceza ağır mıydı acaba? Ama çocuğu da böyle davranmamalı, kendisine ait olmayan bir eşyaya el uzatmamalıydı. Zaman geçmek bilmiyordu. Ya çocuğu eve dönmezse, ne yapardı? Kendisine çok mu kızmıştı? O'nu anlayabiliyor muydu? Veya o çocuğunu anlayabiliyor muydu? Zaman da geçmek bilmiyordu. Elinden ayağından can kesilmişti, adeta sekaret gibi bitkin bir haldeydi. Zil çalsa, anneciğim geldim dese sım sıkı sarılıverse oğulcuğuna.. Daha şimdiden ne kadar da özlemişti, ne kadar da seviyordu oğlunu.. oğlunun da annesinin bu davranışı, kendisinin iyiliği için yaptığını bilmesini umuyordu.
Çocukluğu geldi aklına. Okuldan dönüyorlardı, bir evin bahçe duvarından dışarıya sarkan kayısı ve erik ağaçlarının dallarındaki meyvelerden arkadaşları ile birlikte o da toplamış ve yiyerek eve ulaşmıştı. Anneciği yediği meyveleri görünce nereden aldığını sorduğunda o da anlatması üzerine annesi bu davranışın doğru olmadığını o meyvelerin izinsin alınamayacağını, kendisinden habersiz oyuncağı, kitabı, tokası alınırsa nasıl hoşnut olmaz ise bahçe sahibinin de bu durumdan hoşnut olmayacağını o yüzden gidip bahçe sahibinden özür dilemesini ve yediği meyveleri helal etmesini istemesini söyledi. O ana kadar yaptığı davranışın hata olduğunu bilmediğinden oldukça üzülmüş ve mahcup da olmuştur. Özür dilemek için gittiğinde yüksek bahçe duvarı olan evin kapısını zor bulmuş ve kapının demir tokmağını vurduğu halde kapı açılmayınca kapıyı açıp içeri girince büyük bir bahçenin içinde bulmuştu kendisini. Çok uzakta şalvarlı bir teyze vardı. Teyzenin yanına vardığında onun maydanoz kesmekte olduğunu gördü. Mahcup ve sıkılgan bir şekilde yaptığı davranışı ve annesinin kendisine kızdığını söyleyerek özür diledi. Bu konuşma teyzenin çok hoşuna gitmiş olacak ki, O'nu öptükten sonra yanına, biraz daha meyve, maydanoz, yeşil soğan koyarak annesine de selam söylemesini isteyip kapıdan uğurlamıştı. O günden sonra da hiçbir kimsenin eşyasına elini uzatmamıştı.
İsteksizce kahvaltıyı hazırlarken dilinde de dua mırıldanıyordu. Evde ekmek de yoktu, tekrar camdan dışarıya bakmak isterken, bir anda çalan zil sesi ile kapıya koştu. Ömer'i gelmişti. Öyle bir kucakladı ki oğulcuğunu. Sanki günlerdir görememenin hasreti vardı üzerinde. Bu kucaklaşma anında anne oğul ikisi de ağlıyordu. Ömer elindeki üç sıcak simit ile birlikte, avucundaki bir tomar kağıt ve bozuk paraları annesine uzatırken:
-"Anneciğim, bu kadar para kazandım. Yaptığım davranıştan dolayı üzgünüm deyince Anne :
-"Oğlum biz de hatalar yapa yapa hata yapmamayı öğrendik. Ama önemli olan zararı başkasına dokunacak hata yapmamak. Ben sana da kardeşine de güveniyorum. İleri de başkaları da sizlerle gurur duyacak. Şimdi bu para ile iki top al. Biri kendinizin olsun kardeşinle oynarsınız, diğerini de okulda bulduğun topun yerine koy belki sahibi vardır topunu bulduğuna sevinir. Bu günkü kahvaltı ekmeğimiz de, oğlumun helal parasından olsun haydi iki ekmek al da gel " derken çocuğuyla gurur duyuyor ve Allah'a şükrediyordu...
Çocukluğumu Buldum
Dün gece çocuk oldum,
Zaman yolculuğu yapmadan
Çocukluğumu buldum.
Bedenim büyük gelse de
salıncağa kaydırağa,
Örtüştü ruhum
Parktaki çocuklarla...
Pamuk helvası aldım
Pespembe,
Balonlarım da oldu
Rengârenk...
Ama bir eksiklik vardı yine de.
Nazlanacağım ne annem,
Ne de babam tutuyordu ellerimden.
Pamuk helvasının tadı da bir garipti.
Yoksa Ağız tadım mı değişti ne?
Olsun, yine de mutluydum!
Gözlerimi yumdum,
İşte şimdi çocuktum...
Ben de onlar gibi,
Kahkahalar savurdum...
Dün gece çocuk oldum.
Zaman yolculuğu yapmadan,
Çocukluğumu buldum...
Hz. Musa Aleyhisselâm zamanında evliyaullahtan ve meşâyihi kiramdan ve büyük ulemadan Belam Bin Bâûr isminde bir kimse vardı ki, duası kabul olunur, mürşid-i kâmil, fazilet ve marifet sahibi bir zat idi. Tam 400 yıl gece-gündüz Cenabı Hak'ka ibadet etmişti. Hatta zaman olurmuş ki bir secdede dört gün dört gece durur, tesbih ve tahmid okurmuş. Hak Celle ve Âlâ Hazretlerinin vahdaniyyetine dâir 700 tane kitab te'lif ve tasnif etmiş. Ve mihrablarında oturup daima insanları irşad ile meşgul olurmuş. Bazan da 700 müridi ile birlikte havada uçarlarmış.
İşte bu vasıflarda bir kimseyi, Cenabı Hak ibadetinden reddedip, güneşe tapan kâfirlere ilhak eylemiş. Nitekim Kur'an-ı Kerim'deki «Femeselühû Kemeselil-Kelbi» âyet-i celîlesi bunun hakkında olduğu tefsirlerde yazılıdır.
Bu kıssanın tafsili ise şöyledir:
Hz. Musa Aleyhisselâm, Şam tarafında bulunan kavm-i cebbarin ile harbetmek üzere, Cenabı Hak tarafından memur edilir. Benî İsrail ile beraber Tur dağından hareket ederler. Benî İsrail 12 kabile olup her kabilede 50 şer bin kişi bulunmakla 600 bin kişi idiler. Hz. Musa Aleyhisselâmm böylece Şam havalisine hareketini, kavm-i cebbarin haber alır ve hemen şeyh Belam'a müracât ederler. Zira ekserisi Belam'ın müridleri ve halifesi idiler.
Hz. Musa Aleyhisselâmm Şam tarafına gelmesine hased ederler. İblis aleyhillâne de Belam'a:
- Eğer Musa bu tarafa gelirse, o peygamberdir bütün insanlar O'nun yanına giderler, sizin ise evvelki rağbetiniz kalmaz diye, bir takım iğva verir. Aralarında Şeyhe çok muhabbetli olanlardan bir kaç tanesi, sûret-i Hak'tan gözükerek:
- Şeyhimiz, efendimiz, Hz. Musa bu tarafa geliyormuş. Pek âla, ve lâkin onlar tamamen askerdirler. Bizim ise memleketimiz onları idareye tahammül edemez. Azizlerimiz zelîl ve memleketimizde kıtlık vaki olur. Lütfen siz, gelmemesi için dua edin, diye çok ricada bulunurlar.
Fakat şeyh buna asla rıza göstermez ve O peygamberdir. Onların, seyir ve hareketi vahy-i ilâhî iledir. Bu hususta, onların gelmemesine dua etmek, azgınlık ve âsi olmaktır. O ise büyük bir peygamberdir. Hepimizin peygamberi ve şeriatı ile de âmil olduğumuz halde, aleyhine ve takdir-i Hak'ka muhalif dua etmek kötü bir netice meydana getirir. O'nun gelişinde bereket vardır. Sayesinde bizler de rahatlarız diye, bir hayli nasihatlar ederek hepsini, men ve def eder. Onlar şeyhi ikna etmeye bir türlü çare bulamayınca başka yollar aramaya başlarlar.
Şeyhin gayet güzel, o civarda hiç emsali olmayan bir ailesi vardır. O'na hediye tarzında bir kısım kıymetli ve nadide şeyler ile kumaşlar getirip:
- Ey bizim muhterememiz, vilayetimizde Hz. Şeyhten ulu kimse ve senden iyi bir hatun daha yoktur. Hz. Musa, bu diyara doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği zaman bütün insanlar O'na giderler. Hz. Şeyhin izzet ve hürmeti ve sizin de rağbetiniz kalmaz. Şeyh Hazretlerine ifade ettik razı olmadılar. Lütfen şeyhin izzeti ve sizin hürmetiniz için, Hz. Musa'nın gelmemesi için Şeyhe dua ettirin. Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer dua ettirir iseniz, nihayetsiz mal toplayıp, zat-ı muhteremelerine takdim için gayret gösteririz derler. Ve kadını razı ederler, İblis aleyhillâne de iğvası ile ikna ettirmeye söz vererek, gece - gündüz şeyhe sûret-i Hak'tan bazan lütuf ve bazan da ağlamak ile, her nasılsa iğfal eder ve Hz. Musa Aleyhisselâmın Tur dağından hareketini haber alan Şeyh Beham, artık kâmil oldum zanneder. Kalbi marifet-i ilâhî'den ve esrar-ı vahdaniyetten habersiz olarak, ettiği ibadetlerde iblis gibi istidrac ettiğini idrak edemeyip ucub ve kibir sahrasında nefsu hevasına uyar. Bunlardan başka aklı noksan olan kadınına da tam muhabbet besleyip O'nun rızasını Hak'kın rızasına tercih eder ve benim duam dergâh-ı izzette kabul olunur diyerek dua edeceğine söz verir.
Şiir:
Kadına meyi edip sevmek, hakikatte hamakattır.
Ki onlara gönül vermek, şeriatta sefahettir.
İblis, Şeyhin Hak'kı gören gözü önünü kadın vasıtası ile örttü. Ve Şeyh gayret-i cahiliyye kuşağını beline kuşanıp, nefsi emmaresi ile mücadeleleri de bırakarak, Salihiyye dağında dua etmek üzere yola çıktı. Giderken:
- Ey Şeyh, nereye gidiyorsun, geri dön. O, Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Gerçi duan dergâh-ı izzette makbuldür ve lâkin sonu hayır değildir. İblis gibi nedamet çekersin, diye gizliden ses gelir.
Şeyh bir miktar durur. Fakat gayret-i cahiliyyesi ile" ve vefasız kadınının muhabbetini, iblis kalbine ilka etmekle, bu nida-yi Hakîkate uyanamayıp yola devam eder. Bir müddet gittikten sonra havada uçan kuşlar açık bir lisan ile:
- Ya Şeyh, nereye gidiyorsun, geri dön. Hepimiz, Ulûlazîm Rasûlü Âzam olan Hz. Musa'nın gelmesine ve bu diyarı şereflendireceğine seviniyoruz. Allahu Teâlâ Hazretlerinden kork. Son pişmanlık faide vermez, dedikleri zaman şeyh bir miktar daha durur ve şöyle düşünür:
- Ben iblisin ve kadının yanına ne yüzle giderim. Bir kısım kuşların sözleriyle mi döneyim. Sonra tevbe ve istiğfar ederim, nasıl olsa dergâh-i Hak'da kabul olunur.
Böylece yine yoluna devam ederken, ağaçlar açık bir lisan ile:
- Ya Şeyh, nereye gidiyorsun, Allahu Teâlâ Hazretlerinin rızasına muhalif harekette bulunma. Sonra pişman olursun. İblis ne derece yakın iken nasıl reddedildi ve melun oldu. Sonunda harab olursun, geri dön. O gelen Hz. Musa'dır. Bizler O'nun cemâline âşığız. Rızâya aykırı dua etmek senin fazlına ve takvana yakışmaz, derler
Fakat iblis aleyhillâne her taraftan O'nu sarmıştır. Bunlardan hiç birisi kulağına girmez ve merkebini dövüp yoluna devem etmek isteyince bu defa de merkebi asla yerinden hareket etmeyip, açık bir lisan ile:
- Ey âsi ve azgın insan, Cenabı Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Bütün mahlukat O'nun gelişine sevinirken sen, gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun. Akibetinin iblis gibi olacağı açıktır. Beni de âsi etme. Öldürsen bir adım bile ileriye gitmem, der.
Bunun üzerine, gözleri örtülen o şeyh inad eder ve merkebinden iner, yürüyerek dua mahalline gider ve duasını yapar. Cenabı Hak hikmeti üzere duayı kabul buyurur. Şeyh de dönüp aklı kısa kadınına ve müridlerine bunu haber verir. Hep birlikte sevinirler.
Gelelim Hz. Musa Aleyhisselâma.
O Sultan-ı Azîm de kavmi ile beraber Tur dağından kalkıp Konkoçe sahrasına gelmişlerdi. Şeyh-i habisin duası da tam o zaman kabul olunmuştu.
Hz. Musa Aleyhisselâm ertesi gün kavmi ile beraber hareket ederler ve akşama kadar yol giderler. O gece istirahat etmek için konaklayıp, sabah kalktıklarında, kendilerini tekrar hareket ettikleri yerde bulurlar. Sahih rivayete göre bu hal tam 40 gün devam eder.
Nihayet Hz. Musa Aleyhisselâm Cenabı Hak'ka teveccüh edip «Ey bütün sırları ve gizlilikleri bilen Rabbim! Emrine uyarak gaza etmek için bu sahraya kadar geldik. Bu kadar zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz yerden ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmeti nedir? diye münacatta bulunur. Allahu Teâlâ Hazretleri de:
- Ya Musa! Kavm-i Cebbarın büyüklerinden duası dergâhımda kabul olunan Belam, senin o diyara gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı siz o sahradan ileriye gidemiyorsunuz, buyurdu. Hz. Musa Aleyhisselâm:
- Ya Rabbî! O Belam'ın çok sevdiği ne ise, senin emrine muhalefette bulunduğu için, onu al, diye tazarrûda bulunur.
Böylece, biçare Belam'ın duası kendi aleyhine döndü ve Cenabı Hak O'nun en sevdiği şeyi olan imanını aldı ve son nefesinde imansız olarak gitti.
Rivayet edilir ki, Belam'ın cennetteki makamı, Eshâb-ı Kehfin köpeği olan Kıtmir'e verilmiştir.
" Günah sularının arkından çıkmalısın artık. Dün kaç günah işledin farkettin mi? Öğretmenine, annene ve üç arkadaşına olmadık yalanlar söyledin. Hele annene söylediğin yalan kul hakkına girer. Hadi silkin, vazgeç bu kötü illetten. Sen iyi bir çocuksun aslında. Annen baban sana doğruları anlattıkça sen kulaklarını tıkıyorsun. Onları üzüyorsun. Hadi kalk. Birazdan sabah ezanı okunacak. Namaz kılmaya başla. Artık on dört yaşındasın. Vakit sandığın kadar uzun olmayabilir."
Ürpererek uyandı. Bu sözler...Ne anlama geliyordu? Niçin tam da sabah ezanı okunurken böyle bir rüya ile uyanıyordu? Ter içindeydi. Yorganı sıkı sıkı üzerine çekti ve kulak verdi ezan sesine. Ne güzel bir ahenkti bu ? Yıllardır böyle bir içtenlikle sabah ezanlarını ne dinlemiş ne de bu ahenge böylesine dikkat etmişti. Öyleyse bunun bir anlamı olmalıydı. İçindeki ses" Yok canım altı üstü bir rüya işte, hadi uyu, birazdan uyanacak, yine okul yoluna düşeceksin," diyordu. Daha bir çok şey söylüyordu... Göz kapakları ağırlaştı mahmurlaştı ve tekrar derin bir uykuya daldı.
Birkaç saat sonra okulda arkadaşlarının arasındaydı. Koşuşturuyordu. Ancak içinde garip bir huzursuzluk vardı. Ödevini yapmadığı zamanlardaki gibi içine çöken bir iç sıkıntısıydı bu. Dalgındı ve yorgundu. Yine içindeki ses " mevsim bahar, içindeki bu huzursuzluk da üzerindeki bu rehavet de bahardan kaynaklanıyor" diyordu. Ruhunu yağmalayan bu çelişkiye bir anlam veremiyordu.
Elini cep telefonuna attı. Radyo dinlemek istiyordu. Bir iki kez kurcaladıktan sonra bir ilahinin ezgisi çeldi duygularını:
" İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır."
Kendini bilmek. Kendini tanımak. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Latif Bey, her konuşmasında asıl önemli olanın; bir insanın kendine uzaktan bakmayı alışkanlık haline getirmesidir. O zaman kendisini daha iyi tanır, diyordu.
İlahinin sözleri, içindeki var olan tüm sıkıntıyı su yüzüne çıkarmıştı büsbütün. Çocukluğundan beri ruhunun tenha bir yerinde var olduğunu bildiği ancak gidermek için çaba sarf etmediği bir başka duyguydu bu. Tam olarak buna ne denir bilmiyordu. Okul yılları su misali akıp gidiyordu. Yüreğine gün be gün çöken bu iç sıkıntısının bir sebebi olmalıydı. Derin bir kuyuyu andıran derin bir boşlukta ruhunun yarısını kaybetmiş gibi bedbindi. Öyleyse bu unuttuğu, ancak bir şekilde hatırladığı bu yoksulluk, bu eksiklik neydi?..Hiçbir yerde gönlünü edemediği, ruhunu huzura erdirecek bu vuslat neydi?
Kendisini huzura erdirecek o vuslat ne zaman gerçekleşecekti?
Ruhundaki bu ani değişiklik neyin yokluğuydu?
Sorular, sorular...
Heyecanlandı. Oturduğu tahta sıraya adeta saklanarak oturdu. Az sonra Türkçe dersi vardı. Kapıda Neslihan öğretmen göründü. Bu dersi bu öğretmen sayesinde seviyordu. Ancak bugün ders dinleyemeyecek kadar yorgundu zihni. Bu bitkin hali Neslihan öğretmenin gözünden kaçmamıştı. Gülümseyerek:
-Alperen, neyin var yavrum, bitkin gözüküyorsun? diye sordu.
-Biraz rahatsızım, dedi sessizce.
Öğretmeni birçok şey söyledi. Dalıp gitmişti.
Binlerce cevapsız soru üşüştü kafasına. Soruların ağırlığı altında yorgun düşen kafasını defter, kitap dolu sıraya koydu. İçi geçiyordu. Bir sahrada yol alıyor gibiydi. Birden aynı sesi duydu;
" Bak hala yalan söylüyorsun. Üstelik en sevdiğim öğretmenim, dediğin birine. Senin iyiliğini düşünen insanlara haksızlık yapıyorsun. Daha dürüst olabilirdin. İçinde bulunduğun bu ruh halini ona anlatabilirdin. Hem sana yardım eden biri bulunurdu. Hem de vicdanın seni rahatsız etmezdi. Sen kötü bir çocuk değilsin. Kendine gel. Vakit daralıyor."
Telaşla uyandı. Zil çalıyordu. Hayat akıyordu. Herkes nasibine düşeni alıyor, yaşıyor ve gidiyordu. Kendisi de nasibine sunulan hayatın içindeydi. İyisiyle kötüsüyle onun gereklerini yerine getiriyordu. Ancak taşlar yerli yerinde değildi. Bedeni alabildiğine yorgundu. Neslihan öğretmen yanına gelmişti. Endişeli gözlerle kendisini süzdükten sonra:
-İdareye in, izin alıp eve git. Sen gerçekten iyi değilsin.
Kendini sokağa attı. Geniş caddenin her iki yanını selamlayan iri çınarlara baktı. Azametleri karşısında içi ürperdi. Yüce Yaradanın sırrını her yapraklarında ifşa eden bir ruh haleti içindeydiler adeta.
Kendini eve zor attı. Üşüyordu. Endişeli gözlerle kendini süzen annesine " Başım ağrıyor" deyip yatağa girdi. Üzerini sıkıca örttü. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Göz bebekleri solmaya yüz tutan güne açılıyordu. O ses:
-"İşte anneni de kandırdın. Yine yapmaman gereken bir şey yaptın. Yalancı insanı Yaradan sevmez. Bu yalancılık başına çok kötü şeyler açacak. Ağu kadar acı olsa da hakikat bal kadar tatlıdır. Bundan emin olasın."
Ter içinde uyandı. Artık emindi. Kendisine bir şeyler sezdiriliyordu. Aslında iyi bir genç sayılırdı. Kul hakkına dokunmaz, yoksulun düşkünün yardımına üşenmeden koşardı. İbadet etmeye üşenirdi işte. Bir de çok yalan söylüyordu. İçindeki kuş yine gevezelik etmeye başlamıştı."Aman bu rüyalara fazla takıyorsun. Üzerinde durmasan tekrar tekrar rüyana girmezler. Uykunu boşuna bozuyorsun. Hadi uyu. Bak dinlenmen lazım ."
Doğru.Uyuması lazımdı.
Uykuya dalması zor olmadı. Gaflet uykusu ağırdı. İnsanoğlu kolay uyanamazdı bu uykudan. Aradan bir iki saat geçti. Kımıldamadan uyudu. Kenarları mavi çiçekli dar bir yoldan yürüyordu. Karşıdan beyaz feracesiyle gelen kadın annesi olmalıydı. Kendisine yaklaştıkça yüzünün solgunluğunu farketti önce. Kendisine uzun uzun baktı. Sonra ağlayarak:
- Canım yavrum, artık büyüdün. Kendine çeki düzen vermezsen, hakikatten, doğruluktan bir koparsan bir daha toparlayamazsın. Yalan dünya boşa dememişler. Bu hayalhanesinde birer yolcuyuz. Kervanımız yola dizilmiş gidiyor. Elimiz boş, ruhumuz sarhoş mu varacağız huzura. Ne olur yavrum, kendine gel .Topla kendini.
Bütün gücünü topladı. Yatağından doğruldu. Bedenini üzerine yeni giyinmişcesine rahatlamıştı. Anacığını çok seviyordu. Ona yalan söylediği için kahrediyordu. Rüyada da olsa onu görmek bir ferahlık vermişti yüreğine. Akşam namazı eda ediliyordu.Şöyle bir duraksadı. Biraz hazırlanmalıydı. Uzun zamandır namaz kılmamıştı. Altı yaşlarındayken yaz tatilinde gittiği Kur'an Kursunda öğrendiği ne kadar dua varsa yarım yamalak kalmıştı aklında. Yıllar her şeyin üzerine kara bir perde çekmiş gibiydi.
Kalktı. Harıl harıl evde namaz duaları kitabı aramaya koyuldu. Heyhat evde yığınla kitap duruyordu lakin böyle bir kitap yoktu aralarında. Annesine sormak istedi. Utandı. Duysa çok üzülecekti. Derin bir iç geçirdi. Zavallı anacığım, dedi içinden. Hayatımdan meğerse neleri çıkarıp atmışım ben. Beni bağışla anneciğim, beni affet...
Şimdi ne yapmalıydı? Yatsı namazını ertelemeyecekti. Dua bilmese de ellerini açıp Allah'a yalvaracaktı. Tövbeler edecekti. Birden oda kapısı açıldı. Annesi gülümsüyordu. Elindeki Dua kitabını uzatarak :
-Bunu mu arıyordun? dedi.
Alperen, sustu. Dili tutulmuş gibiydi. Annesinden böyle bir kitap istediğini hatırlamıyordu. Çok şaşkındı. Kitabı annesinin elinden aldı ve sessizce:
-Bu efsunlu bir rüya, diye mırıldandı.
Ne mutlu iyi geçinen, birbirine sevgi ve saygıda kusur etmeyen gelin kaynanaya !
Gelin-kaynana çekişmesi; fıkraların, şakaların ve özellikle de dedikoduların en zengin malzemesi durumundadır.
Gelinler kaynanalardan, kaynanalarda gelinlerinden hep yakınırlar. Sanki kendilerinin hiç hataları, kusurları, kırıcı hareketleri yokmuş gibi. Ama arada hakemlik yapmak isteyenler muhakkak ki iki tarafı dinlemelidirler. Dinleyince işler aslında daha çok karışır. "İki taraf da haklı" diyebileceğiniz gibi "İki taraf da haksız" demeniz daha çok ihtimal dahilindedir.
Eskiden gelinlerin, oğulların, torunların, kayınpeder ve kayınvalidelerin aynı çatı altında yaşadığı yıllarda bu problem belki vardı; ama herhalde bugünkü boyutlarda değildi.
Küçük anlaşmazlıklar olsa bile, her iki taraf ta bunu dışarıya yansıtmayacak kadar olgun, birbirlerine saygılı ve ölçülüydü.
Problemler, yüz-göz olmadan çözülüyordu. Dilimize yerleşen "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" sözü eskilerin inceliğini gösteriyordu.
Hem kayınvalide nasihat ederken dikkatliydi, aracı kullanarak telkinini yapıyordu, hem de gelin kayınvalidesini pür dikkat dinleyerek ders alıyordu.
Günümüzde aileler kalabalık değil halbuki. Çekirdek aile yaygınlaşmış durumda. Hatta aynı evde oturmak bir yana, gelin ve kaynananın oturduğu şehirler bile ayrı olabiliyor. Buna rağmen kırgınlıklar, atışmalar, gerginlikler, hep yaşanıyor.
Peki gelin ve kaynana daha çok nelerden şikayet ediyor? Problemli ailelerden örneklerle sayalım isterseniz.
Gelinler ne diyor ?
"Aslında evlenirken çok iyi niyetler taşıyordum. Bütün gayretimle kaynanamın gözüne girmeye çalışıyordum. Öyle ya onun kızı sayılırdım. Bu çabam 7-8 ay sürdü. Ama tüm gayretlerimin boşa gittiğini gördüm ve hayal kırıklığına uğradım. Kalbine girmeyi bir türlü başaramadım. Artık gayret göstermeyi de bıraktım. Çünkü fark etmediğini anladım. Şimdi bende soğuk ve resmiyim ona karşı..."
"Öyle kırılıyorum ki ona, o gelmeden günler önce evi temizleyip düzenlemeye, güzelleştirmeye başlarım. Hiçbir gün "Tertemiz olmuş eline sağlık" veya "Teşekkür ederim, yorulmuşsun" gibi sözler işitmedim. Ama evin köşesinde bir parça toz görse, bir yolunu bulur lafı çarpar."
"Yeni bir eşya alsam veya yeni bir kıyafet giysem, israfın yanlışlığından bahseder. Oğlunu maddeten zorladığımı hissettirir."
"Zaten ilk gördüğünde küçümseyen bakışlarından ve ters davranışlarından, anlaşamayacağımızı anlamıştım. Ama toplumdaki gelin-kaynana anlaşmazlığı fikrini aşmak, önyargılardan arınmak istiyordum. Ama nişandan sonra kaprisleriyle beni ezmeye, aramızı açmaya başladı."
"Sanki anne-oğul arasına kara kedi gibi girmişim muamelesi görüyorum. Telefonla görüşmemize dahi müdahale ediyor. Aramızdaki normalde olabilecek çekişmelere karışıyor, taraf oluyor. Oğluna çektirdiğimi söylüyor."
Kaynanaların şikayetleri
Kaynanalar da gelinlerinden çok dertli. Açtılar mı ağızlarını söylemedikleri kalmıyor.
"Oğluma iyi bakmıyor. Buruşuk pantolonla, ütüsüz gömlekle, kopuk düğmelerle gezdiriyor."
"Torunlarıma çok bağırıyor. Terbiyesiyle yeterince ilgilenmiyor."
"Oğlumun parasını çarçur ediyor. Müsrif gelin."
"Onu(gelini) kendim seçtim. Oğluma layık gördüm. O zaman ne iyi görünüyor, ne kibar davranıyordu! Şimdi oğlumu zır zır yiyip bitiriyor. Devamlı geziyor, işleriyle ilgilendiği yok."
"Oğlumu bizden ayırmak istiyor. Kendisi istemediği gibi oğlumun bizimle görüşmesine bile tahammül edemiyor."
"Oğlum evlendiğinden bu yana artık hatırımı sormuyor. Benimle eskisi gibi konuşmuyor, öpmüyor."
Hangisi haklı ?
Gelin-kaynana çekişmelerinde hangisini dinlerseniz ona hak veriyorsunuz. Bazen de Nasreddin Hoca misali "iki taraf da haklı" demek zorunda kalıyorsunuz.
O zaman çözüm nedir? Ne yapmalı ki problem asgariye insin? Sakin, dengeli, huzurlu bir ilişki nasıl kurulabilir?
İçe atmak çözüm mü ?
Bazı kayınvalideler, "dik başlı" veya "küstah tavırlı" gelinleri karşısında başlarına geleni sineye çekme olgunluğunu gösterirler. Bazı gelinler de daha yumuşak başlı davranarak kayınvalidelerinin nispi hakimiyeti altında yaşamaya rıza gösterirler. İyi, ama bunlar gerçekten çözüm mü? Bu tavrı nereye kadar devam ettirebiliriz ki? "Sabret, başa gelen çekilir" düşüncesiyle dişimizi sıkarak sabretmeye çalışmakla mesele halloluyor mu? Gerek duygularımız, gerek bedenimiz bu boyun eğmeye razı değil. Bakın bir gelin hanım şunları anlatıyor:
"Hep içime attım. Laf dokundurdu bir şey söylemedim. Kocamın yanında hakir gördü, seslenmedim. Çocuklarıma kızmama karıştı, aldırış etmedim. İşte şimdi sizin karşınıza sinir hastası olarak geldim. En ufak şeye kızıyorum. Sık tansiyonum yükseliyor. Arada başım çatlayacakmış gibi ağrıyor. Çocuklarımı gereksiz yere dövüyorum. Sonra pişman oluyorum, ama iş işten geçiyor. Uykularım bozuk. Ne olacak benim halim?"
Bir kayınvalide ise şöyle diyordu: "Küstahlık etti, gençliğine verdim. Ters davrandı, lâf dokundurdu. bir şey demedim. Oğlumun yanında iyi davranıyor, yokken soğuk duruyor. Bu kadarını kaldıramadım, işte şimdi sinir hastasıyım."
Ne yapmalı ?
Aslında gelin-kaynana anlaşmazlığında her iki taraf ta sıkıntılıdır. Bu çekişme hayatı cehenneme çevirir.
Meselenin halli, ne dik başlılıktan geçer, ne de aşırı yumuşak davranmaktan. Fıtrî, içinden geldiği gibi, tatlılıkla hareket etmek en uygun yoldur.
Gelinlere düşen ne?
Şimdi gelelim gelinlere düşen vazifelere:
- Kendilerinin de bir gün kayınvalide olacaklarını hiç aklından çıkarmamalıdırlar. Bilmelidirler ki kocaları da bir ana kuzusudur. Yani kayınvalidelerinin çocuğudur. Kendisi çocuklarına nasıl bağlılarsa kayınvalideleri de öyle bağlı olacaktır.
- Kayınvalidesine sevgi ve hürmette kusur etmemelidir. Çünkü o sevdiği, eşi olan insanın annesidir. Kayınvalidesinin memnuniyeti kocasını sevindirecek, aile birliği sağlamlaşacaktır.
- Kayınvalidesinin bazı ters lâflarını kendi aleyhinde yorumlamamalı, hoş görmeye çalışmalıdır.
- Arada yaş ve nesil farkı olduğunu düşünerek, kayınvalidesinin istek ve davranışlarını buna bağlayabilmelidir.
- Kayınvalidesiyle iyi geçindiğinde kocasıyla da arasının daha iyi olacağını bilmelidir.
- Kayınvalidesini bayramlarda kandil günlerinde ve aralarda sık sık arayarak gönlünü almalıdır.
- Kocasının sık sık anne ve babasını görmek istemesinden rahatsızlık duymamalıdır. Düşünmelidir ki kendi oğlu evli olsa, o da sık gelmesinden memnun olurdu.
Kayınvalide ile arada sorun çıktığında öncelikle kendisiyle hesaplaşmalı, kendini anlamaya çalışmalıdır. İğneleyici sözlerin, eleştiren bakışların niçin bu kadar rahatsız ettiği düşünülmelidir. Kayınvalide sözgelimi gelinin giydiği bir kıyafeti beğenmese ne olur ki, önemli olan kendisinin ve beyinin beğenmesidir.
Başlangıçta bu şekilde davranmak, söylenenlere kulak tıkamak zor gelse de bütün bunlar zamanla öğrenilir. Aile içindeki barış ve mutluluk ortamı için bu davranış şekli çok önemlidir. Zaman zaman kırıcı davransa da kayınvalide, kocanın annesi ve çocukların da babaannesidir.
Kayınvalidelere düşen ne ?
- Kendilerinin de önceden gelin olduğunu, bu yüzden birçok sıkıntı çektiğini hiç aklından çıkarmamalıdır.
- Sık sık geline laf atmaktan kaçınmalıdır.
- Vara yoğa titizlenip, her şeye müdahale etmemelidir.
- Gelinlerine ayrı bir hayat hakkı tanımalıdırlar. Gelinlerini serbest bırakmalı, evleriyle ilgili alacakları kararlara saygı gösterebilmelidirler.
- Gelinlerinin ufak tefek hatalarını görmezden gelmeli, büyütmekten sakınmalıdır.
- Gelini oğluyla arasına giren bir yabancı olarak görmemelidir.
- Geline sevgi ile davranmalıdır, kızı saymalıdır.
- Geliniyle arasında yaş ve nesil farkı olduğunu düşünerek, kendisine ters gelebilen hareket, söz ve davranışlarını buna bağlayabilmelidir.
- Kendi gelinliğini hatırlayarak gelininden aynı hürmet ve bağımlılığı beklememelidir. Zamanın ve beklentilerin değiştiğini bilmelidir.
- Gelini kendi evine sığınan bir garip gibi görmeli, incitmemeye çalışmalıdır.
- Gelinin yaptığı işlerde beğendiklerini methederek gönlünü almalıdır.
- Gelinin kendi akrabalarıyla sık görüşmesinden rahatsız olmamalıdır. Evli kızının kendisine gelmesinin kendisini ne kadar memnun edebileceğini hatırına getirmelidir.
Oğula düşen ne ?
Gelin ve kaynanaya düşen görevleri sıraladık. Peki oğula düşen görev yok mu? Gelin-kaynana ilişkisinde oğula da büyük görevler düşmektedir ;
- Koca, muhakkak yatıştırıcı olmalıdır. Karısının ve annesinin birbiri aleyhine söyledikleri lafları diğerine aktarmamalıdır.
- Karısının ve annesinin birbiri hakkında kötü zanlarını gidermelidir.
Bu gayretler başarısız olur ve ayrılık ciddi bir seçenek gibi görünürse o zaman kullanılan yöntem, ilişkinin bir süre askıya alınmasıdır. Onbeş gün gibi bir süre ile eşlerin ayrı yerlerde yaşaması, asla yüz yüze görüşmemeleri, telefonla bile konuşmamaları önerilir. İlginçtir ki, "Boşanmak en iyi çözüm" diye başvuran çiftler dahi bu öneriye çoğunlukla soğuk bakarlar. Oysa bir ilişkiyi farklı açıdan görebilmenin en iyi yolu, ilişkiye bir süre 'dışarıdan' bakabilmektir. Boşanmayı sağlıklı biçimde değerlendirmenin bir yolu da ayrılığı kısa süreli olarak denemektir. Nitekim, Peygamberimizin bile—Talâk sûresinin indirilmesine sebep olan olayda—aile içinde yaşadığı ciddi bir problemin ardından bir süre eşlerinden ayrı kaldığı ve her iki tarafın da boşanma ihtimalini ciddi ciddi düşündüğü hadis ve siyer kitaplarında nakledilmektedir.
Aslına bakarsanız, bu kısa süreli ayrılıkların her evlilikte ara sıra yapılması bile önerilebilir. Meselâ, bazı tatil dönemlerini ayrı geçirmek gibi. Bu tür kısa ayrılıklar eşlerin birbirlerine bakış açılarını tazelemelerine yardım eder genellikle.
BOŞANMA
Eğer tüm bu gayretlere rağmen boşanma kaçınılmaz hale gelmişse (yukarıda da değindiğimiz gibi) bunun 'medenî' bir şekilde gerçekleşmesi çok önemlidir. Eğer yapılabilecek herşey gerçekten denenmişse ve beraberlik artık yarardan çok zarar veriyorsa, evliliği sürdürmekte ısrar etmenin fazla bir anlamı yoktur. Bazıları için bir tek anlamı vardır bu ısrarın: çocuklar. Bazı ailelerde 'çocukların hatırına' evliliği sürdürmek çok başvurulan ama çoğunlukla faydasız kalan bir çaba olmaktadır. Zira kötü bir evlilik, iyi bir boşanmadan çok daha fazla zarar verir çocuğa. Her gün kavga, tartışma görmek, kopuk ve gergin bir ortamda büyümek, evliliği bir işkence gibi algılamak çocuk için çok daha fazla yıpratıcıdır. Oysa birbirini suçlamadan, kötülemeden, "Kişiliklerimiz uyumlu değildi, yapmak istedik ama olmadı, bu haliyle hepimize hatta size de zarar veriyordu, ayrılmak daha hayırlıydı" diye anlatıldığında çocuklar da uyum sağlarlar bu yeni duruma genellikle.
Yine de unutmayalım ki, Allah katında en sevimsiz helâl, boşanmaktır. Nisa sûresinde de geçtiği gibi, "Barışmak mutlaka daha hayırlıdır." (Nisâ: 128)
Peygamberlerin bile zaman zaman yaşadığı, dünya imtihanının bir parçası olan evlilik problemlerini sağduyu ile çözebilmek dileği ile.
Aile terapisinin başlangıcında ilk önerimiz; boşanmayı düşünmeden, sadece bugünkü sorunları çözmeye odaklanmaktır. Biz evlilik terapisine ilk başvuran çiftlere meselâ altı ay gibi bir süre için ayrılmayı akıllarına bile getirmemeyi tavsiye ederiz. Çünkü "Yürümezse boşanırım" fikri, problemlerin çözümünü engelleyen bir kaçıştır çoğu zaman.
Eşler arasında belli bir konuda gerilim doruğa çıktığında ve ipler gerildiğinde "Bu böyle gitmez, ayrılırım daha iyi" fikri o anki problemi hasır altına atar sadece. Gerilim azalır, ama problem olduğu gibi kalır. Bir süre sonra gerginlik soğuyup ortalık durulduğunda da herşey 'eski tas, eski hamam' olur tabii. Sonra film yeni baştan oynar. Kavga> ayrılma fikri> küsüp susma> sakinleşme> unutma> barış> kavga....
Oysa boşanma düşünülmese, "Biz bu sorunu çözmeliyiz" mantığı ile olayların üzerine gidilse, o gergin ortam çözümün de en kolay bulunacağı ortamdır aslında. Malum ya, 'demir tavında dövülür.' O yüzden ilk etapta kesinlikle boşanmayı akla bile getirmeden (zaten ebedî hayatta da inşaallah sürecek bir evliliği) kurtarmak amacına odaklanması lâzımdır eşlerin.
DOĞRU DİYALOG
Aile terapisinin en önemli amacı eşler arası diyalogu sağlıklı hale getirmektir. O yüzden terapi görüşmelerinde (ve hatta terapi haricinde baş başa konuşmalarda) belli kurallara uyulması gerekir. Belki gereksiz bir vurgu ama, aslında ilk kural 'konuşmak'tır. Onca sorun yaşadığı halde birbiriyle haftada bir saat bile olsa konuşmayan nice çift vardır. Oysa insanlar tabiî ki konuşa konuşa anlaşır. O yüzden terapi haricinde de eşlerin belli bir zamanda (meselâ haftanın belli bir gününde bir saat gibi) baş başa konuşmayı prensip haline getirmeleri gerekir.
Ayrıca, sıra ile ve belli sürelerle (örneğin beşer dakika) konuşmak gibi bir kural da faydalı olacaktır. Bu konuşmalarda önce karşısındakinin ne düşündüğü, ne hissettiğine dair kendi anladıklarını ifade etmek, sonra da kendi duygu ve isteklerini dile getirmek, ardından sözü eşine bırakmak gibi bir yöntem uygulanmalıdır.
Özellikle "Sen böylesin" tarzındaki suçlayıcı konuşmaların ve "Hep şöyle yapıyorsun" tarzındaki genellemelerin diyaloga çok zarar verdiği bilinmeli ve bunun yerine "Senin şu davranışın beni şöyle etkiliyor" şeklinde duygu ifadesi ağırlıklı konuşmalar tercih edilmelidir. Aslında, kişiyi değil davranışı eleştirmek, Peygamberimizin de uyguladığı yöntemdir. "Bazıları neden böyle yapıyor?" derdi o. "Sen neden böylesin?" dediği olmamıştır hiç. Zaten 'kötüsün' demeyle de kimse iyi olmaz.
Konuşurken çok önemli olan bir nokta da 'burada ve şimdi' prensibidir. Geçmişte olan problemleri ısıtıp ısıtıp gündeme getirmek veya geleceğe dair "Şunu düzeltince ilişkimiz yoluna girer" gibi beklentilere sığınmak yerine 'şu an, burada' ne yaşandığı, ne hissedildiği üzerine yoğunlaşılması lâzımdır.
Kısacası, usulüne göre konuşmayı öğrenerek, kişilerin 1-kendi duygularını anlatmayı; 2-karşıdakinin duygularını anlamayı; 3-ve bunu yaparken de birbirini kırmamayı öğrenmeleri hedeflenir.
Evlilik problemi ile başvurulduğunda terapistin ilk yapması gereken hemen aile yapısına yönelmek değil, önce tek tek bireylerin kişilik problemlerini tesbit edip ele almak ve olabildiğince çözmektir. Zira kendi içinde problemli bireylerden oluşan bir ilişkinin dengeli olması tabiî ki çok zordur. Zaten evlilik problemleri için başvuranların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve genellikle erkeklerin (gurur yüzünden) terapi yardımına pek sıcak bakmadıkları da bir gerçektir. Bu yüzden biz terapilere sıklıkla sadece hanımlardan başlamak zorunda kalırız.
Burada ilginç bir gözlem olarak belirtmeliyim ki, bugüne dek evlilik problemi yüzünden depresyona girmiş pek az erkek hastam oldu. Ve bana depresyonda gelen bayan hastalarımın hemen hepsinin evliliklerinde sorun vardı ve depresyonun en önemli sebebi bu sorunlardı. Bunu, hanımların ikili ilişkilerden erkeklere kıyasla çok daha fazla etkilendikleri biçiminde de yorumlayabiliriz. Zaten Cemil Meriç kadını 'merkezi kendi dışında olan bir dünya' olarak tanımlamıştır. Yani kadınlar kendileri için ve kendi yollarında yürümek yerine, sevdiklerine (eşlerine, çocuklarına) endeksli biçimde yaşarlar çoğunlukla. Erkeğin ise çoğu kez ailede yolunda gitmeyen şeylere karşı biraz duyarsız olduğu ve kendisini iş, arkadaş ve hobiler gibi yollarla avuttuğu maalesef sık rastladığımız bir durumdur. Bu durumda nasıl ki "Yuvayı dişi kuş yapar;" öyle de, yardım için de genellikle bayanlar başvurur.
Aslında terapiye her iki tarafın da katılması (ki zaten ancak o zaman aile terapisinden bahsedilebilir) evlilik problemlerinin çözümünde sonuç almayı çok daha kolaylaştırır ve terapi süresini de kısaltır. Fakat yine de, ilişkide problem yaşayan bir bireyin tek başına göreceği terapi bile hem ilişki adına, hem de kendi adına çok fayda verebilir.
Nitekim, kişisel gözlemim olarak, bugüne dek evlilik problemleri için bana başvuranların yüzde 60-70 kadarı sadece bireysel görüşme ve terapilerden sonra bile aile hayatlarında ciddi bir düzelme gösterdiler ve çoğu kez eşleri beraber görmek (mümkün olamadığı gibi) çok gerekmedi bile. Eşlerden sadece birinin 'değişmesi' bile ilişkiyi bariz biçimde düzeltebilmektedir yani. Siz değişince karşınızdakinin tavırları da değişir çünkü ister istemez. Duyarsız bile olsa, 'duvar' değildir kimse. O yüzden her zaman için yapılacak ilk iş, 'topu karşıya atmadan' önce kendini değiştirmeye çalışmak olmalıdır.
Aslında dinen de önerilen tavır bu değil midir zaten? Önce kendine bakmak, kendi hatalarını aramak, başkasını suçlamadan önce kendini ıslah etmeye çalışmak değil midir övülen?
Topu 'karşıya atmak' dışında, bir de 'başkasına atmak' yanlışı vardır. Özellikle toplumumuzda çok yaşanan gelin-kaynana problemleri bu yönden enteresan bir önem taşır. Çoklukla gördüğüm bir örnek: Aslında karı-koca arasında ciddi uyumsuzluklar vardır. Ama (genellikle bayan) bu problemleri kabullenmek istemez. Var olan aksaklığı da görmezden gelemeyince kendince bir savunma geliştirip (kaçamak) bir çözüm bulur: "Aslında biz eşimle çok uyumluyuz; ama kayınvalidem vs. eşimi olumsuz etkiliyor, o yüzden anlaşamıyoruz. Aramızdan çekilseler işler yoluna girer." Gerçeği inkâr etmek ve bir günah keçisi bulmaktır bu aslında. Takip ettiğim birçok çift (çoğunlukla da bayanın isteği ile) aileden uzağa taşındıklarında evlilik problemleri maalesef aynen devam etti.
Bu konuyla ilgili önemli bir diğer gerçek de, aslında evlilik sorunlarının en önemli sebeplerinden birinin eşlerin kendi çocukluklarından, kendi anne-babalarının evliliğinden miras getirdikleri problemler olduğudur. Kendi çocukluğunda iyi bir evlilik ilişkisi, sağlıklı bir aile ortamı görmemiş kişilerin bir yandan bu yaşantılara bağlı olarak kişilik problemlerinin olması yüzünden, bir yandan da bilinç altında evliliğe dair yerleşmiş önyargılarının etkisini aşamamışlar ise sağlıklı bir evlilik kurmaları çok zordur maalesef.
Bir bayan hastam olmuştu. İlk başvurduğunda şikayeti uykusuzluk, sıkıntı, sinirlilik gibi şeylerdi. Görüşme esnasında eşiyle de ciddi problemleri olduğu açığa çıktı. Eşi alkol kullanıyor ve sık sık da kendisine dayak atıyordu. Üzücü bir durumdu açıkçası. Ama olayı biraz daha sorgulayınca anlaşıldı ki, bu, bayanın ikinci evliliğiydi ve ilk eşinden ayrılma sebebi de yine alkol ve dayaktı. İlginçliğe bakın ki, ilk eşinden alkol ve dayak sebebiyle ayrılan bayan ikinci eşini de aynı özelliklere sahip kişiler arasından seçmişti. Tesadüf mü dersiniz? Tabii ki değil.
Sonra çocukluğunu sorgulayınca işin sırrı anlaşıldı. Bu bayanın babası da alkolik ve sinirliydi. Küçüklüğü babasının evde içki içip sebepli-sebepsiz dayak atması ile geçmişti. Bilinç altına şu fikir kazınmış oluyordu bu durumda: "Bütün erkekler içki içer ve dayak atar. Benim evleneceğim kişi de böyle olacak muhtemelen ve ben de annem gibi çile çekeceğim." Ve bu 'kendini doğrulayan kehanet' sonunda iki evliliğinde de gerçek olmuştu.
Bu örnekte de olduğu gibi, evlilik problemlerinde kişilerin kendi anne-babalarından edindikleri önyargıları farkedip değiştirmeleri çok önemli bir yer tutar. Meselâ otoriter bir babayla yetişmiş ve ona hayranlığı süren bir bayan için eşinin yumuşak ve diyalog yanlısı bir karakterde olması bile problem oluşturabilmektedir. Veya annesi aktif, girişken olan ve onun bu özelliğini benimsemiş bir erkek, karısının sessiz ve pasif olmasını ilgisizlik, sevgisizlik şeklinde algılayabilir. Bu tür yanlış anlamaları farkedip açıklamak ve düzeltmek için uzman bir terapistin şart olduğunu takdir edersiniz.
İNSAN, kalbine uyan bir kalp aradığı, bu zor hayatı bir arkadaşla paylaşmak istediği için Hz. Âdem'den bu yana insanlığın ezici çoğunluğu evliliği tercih etmiştir. Ancak 'iki ayrı insan' tarafından oluşturulan aile, bunun doğal sonucu olarak, çatışma ve uyumsuzluk potansiyelini de taşır her zaman. Farklı ortamlarda yetişmiş, değişik kişiliklere sahip iki ayrı insanın, uzun yıllar boyunca hep uyumlu olmalarını ümit etmek fazla iyimser bir beklentidir. Ve hayatın zorluklarına karşı bir liman olarak düşünülen ailenin bazen kendisi bir fırtınalı denize dönüp, sorun çözmeye değil sorun üretmeye başlayabilir. Bir artı birin iki bile değil üç etmesi iken istenen, bazen bir artı bir eksi iki etmeye başlar. Bu durumda evliliği masaya yatırmanın, problemlere neşter vurmanın zamanı gelmiş demektir. Bunun en doğru bir yolu da bir uzmana başvurup aile terapisi görmektir.
Genel bir tarif olarak, aile terapisi, bir terapistin yardımıyla aile içi diyalogu düzelten, netleştiren, eşlere anlaşılabilir konuşmayı ve konuşarak anlaşabilmeyi öğreten, karı-kocanın olaylara tek yönlü bakış açısını değiştirip genişleten, aile içinde problem olan davranışlarının farkına varmayı sağlayan bir süreçtir.
Evlilik sorunlarında çevredeki akraba ve yakınlar tarafından yardım amaçlı müdahaleler yapılabileceği gibi, bir terapist tarafından da profesyonel yardım yapılabilir. Ama öyle ama böyle, ciddi bir problem yaşandığında ve ilişki bir 'fasit daire'ye döndüğünde mutlaka aile dışından bir müdahaleye ihtiyaç vardır. Çünkü iyi işlemeyen bir sistemin düzelmesi için, sistemin kurallarının değişmesi gerekir. Bozuk bir sistemi değiştirmek ise o sistemin içindeyken (hatta bozulmanın bizzat bir sebebi iken) pek mümkün değildir. Ancak dışardan ve tarafsız gözle bakan birisi sisteme doğru teşhisi koyup yerinde müdahaleyi yapabilir. Nitekim problemli evlilikler için Kur'ân'da tavsiye edilen de budur: 'her iki aileden tecrübeli kişilerin hakemliğinde bir değerlendirme.' (Nisâ: 35)
Bu tür bir yardımı hakkıyla yapanlar da vardır mutlaka, haklarını yemek istemem (ben maalesef pek görmemiş olsam da). Ancak aile-akrabalık ilişkilerinin çoğunlukla gereğinden bile fazla sıkı olduğu ülkemizde, hele akrabaların aile içi problemlere bazen taraf bazen de sebep olduğu durumlarda, bu müdahaleler 'karı-kocanın arasını bulmak'tan ziyade 'bizimkini desteklemek' amacıyla yapılmakta ve sonuç hüsran olmaktadır çoğunlukla. Dost ve arkadaşlarla yapılan sohbetler ise genellikle danışmak yerine paylaşmak amaçlı olduğundan, sıklıkla sadece çevredeki dedikodu çarkına malzeme sağlamaktadır maalesef. O yüzden bu yardımı bir profesyonel terapistten almak daha uygun olacaktır. Evi için mühendislere danışan insanın, evliliği için de bir psikiyatristten yardim istemesinde bir gariplik yoktur zaten. Nitekim son yıllarda evlilik terapisine başvuran çiftlerin sayısı sürekli artmaktadır.
BAZI NOTLAR
Aslında evliliklerde ortaya çıkan sorunlar, problem olarak görülmeye başladığı zamandan önce de vardır genellikle. Fakat hayatın farklı devrelerinde (çocukların doğumu, okula gitmeleri, meslek ve para problemleri vb.) çiftler daha çok bu ilişki harici problemler üzerine yoğunlaşır ve bu yüzden evliliğin iyi yürümesini önleyen şeyleri göremez, görse de üstünde durmamaya çalışır, ya da zamanla bu durumun düzeleceğine kendini inandırmaya çalışır. Böylece kısır bir döngüde hayatın hay-huyu içinde problemler giderek birikir ve ertelendikçe büyür.
Fakat bu kısır döngü sürüp giderken, ani ve büyük değişimler, krizler veya kayıplar yaşandığı takdirde ya da uğraşılan (çocuk, iş, geçim derdi gibi) problemler çözülüp aradan çıktığında, kişiler artık ilişkilerini sorgulamaya başlarlar. "Ben ne için bu evliliği sürdürüyorum, bu beraberlikten ne bekliyorum?" gibi sorular sorulur. Daha önce farkına varmak bile istenilmeyen problemlerin ne denli büyüdüğü, eşlerin ne kadar birbirinden koptuğu hayretle fark edilir ve sorunların üzerine gidip onları araştırmaya, yorumlamaya başlar eşler. Sonuçta da çatışmalar ortaya çıkar.
Nitekim deprem gibi büyük felaketlerden veya savaş, kıtlık gibi ciddi kriz dönemlerinden sonra aile içi problemlerin ve de boşanmaların arttığı bilinen bir gerçektir. Geçenlerde gazetelerde çıkan haberlerde 17 Ağustos depreminden sonra İzmit ve Adapazarı'nda boşanmaların neredeyse yüzde yüz oranında arttığı yazılıyordu. Ama "Neden acaba?" havasında boşlukta bırakılmıştı bu tesbit. Aslında hiç de şaşırtıcı değildir bu. İnsanlar 'günlerin altına den-den çekerek' yaşadıkları tekdüze hayat esnasında sormaya vakit bulamadıkları ciddi sorgulamaları, böylesi dramatik dönemlerden sonra daha çok yaparlar ve tüm hayatlarını olduğu gibi evliliklerini de böyle kriz dönemlerinde daha bir kökten sorgularlar. O yüzden, önce deprem, şimdi de ekonomik krizle sarsılan toplumumuzda aile terapisine eskisinden çok daha fazla ihtiyaç olacağı açıktır.
Terapi isteği genellikle ilişkinin artık kopma noktasına geldiği zamanlarda ve daha çok da kadınlardan gelir. "Eşimle anlaşamıyoruz," "Evliliğimiz yürümüyor" diye doğrudan konuya girenler olduğu gibi, asıl problemi örterek gerginlik, sinirlilik, uykusuzluk gibi belirtilerle terapiste başvuranlara da sıklıkla rastlanır. Sebepleri dile getirmeyip sonuçları çözmeye çalışmak kulağını tersten göstermek gibidir oysa.
Doğrudan aile terapisi için başvuran çoğu çiftin amacı, ilişkilerini, evliliklerini kurtarmaktır. Ama bazen de, tersine, ayrılığı kolaylaştırıp bir an evvel boşanmak için müracaat edenler de olur. Ve hemen daima şu soru sorulur terapiste: "Sizce ne yapmalıyım; ayrılayım mı?"
Bilinmelidir ki, hiçbir zaman bir terapist evliliğin bitmesine ya da devam etmesine karar veremez, vermemelidir. Karar mutlaka eşlere ait olmalıdır. Terapist sadece problemlere farklı bir açıdan bakmaya yardım eder ve aradaki diyalog kopukluğunu çözmekte yardımcı olur. Hatta bu yardım bazen evliliği 'kurtarır,' ama bazen de tersine boşanmayı hızlandırabilir bile.
Aslında (ilk anda şaşırtıcı olarak) boşanmak için bile ilişkinin düzelmesi gerekir. Garip ama, böyledir bu. Zira iyi bir diyalog kuramayan eşler boşanmayı bile beceremezler genellikle. Problemli ilişkilerde boşanma fikri, ağızdan kolayca çıkan basit bir çözüm olarak gelse de, yakınlaştıkça uzaklaşılan ve alınması zorlaşan bir karar haline gelmektedir. İyi bir diyalog olmadan iyi bir ayrılık da olamaz. Kur'ân'daki "Eğer karı-koca (aralarında anlaşarak) boşanırlarsa Allah ikisini de fazlıyla zengin eder" (Nisâ: 130) ifadesi bu noktadan çok anlamlıdır. Marifet, lânet okuyarak terketmek değil, birbirini anlayıp, eğer yürümeyecekse anlaşarak ayrılmaktır. Zaten doğru bir diyalogla verilmemiş ayrılık kararlarının ardından pişmanlık ve geri dönüşler çok olur.
Kayınvalide - Gelin problemleminin tarihçesi çok eski dönemlere dayanmaktadır. Bu iki kadının güç kavgası, ego tatmini, ve en önemlisi çok sevdikleri aynı erkeğin gözünde önemli olma isteği kayınvalideler ve gelinler arasında bitmez tükenmez çekişmeler yaşanmasına yol açmıştır. Kıskançlık ve çekememezlik zaman zaman had safhalara çıkmış ve iki kadının birbirlerini üzmek adına inanılmaz kötülükler yaptıkları gözlenmiştir. Sonuçta kim kazanır bu kavgayı dersiniz? Hiç birisinin kazanmadığını söylersek pek de yanlış bir şey söylememiş oluruz. Bu savaşta pek çok kişinin canı yanar; en başta her iki kadının, arada ezilen eşin, varsa çocukların ve bazen de ilgili diğer aile bireylerinin.
Peki bu tarihsel soruna çözüm bulundu mu hiç? Genel olarak evliliklere baktığımız zaman:
Evliliğin başında: Kayınvalide agresif, güçlü, mutlu... Gelin ise pasif, mağdur ve mutsuz...
Evliliğin ortalarında: Kayınvalde ve gelin birbirinin ayaklarına basmamaya çalışır. Gizli çekişme sürer ama görüntüde anlaşır görünürler. Eğer gelin bu arada güçlenmişse kayınvalide artık geri çekilmeye başlamıştır. Eğer kayınvalide hala dominant ise gelin görüntüde dikkatlidir ama fırsatını bulunca da saldırmaktan kaçınmaz. Gelin artık kayınvalideden uzaklaşır. Mümkün olduğu kadar onu dışlamaya gayret eder.
Evliliğin olgun döneminde: Artık gelin ağırlığını iyice evde hissetirir. Gelin agressif ve mutlu (intikam alan) kayınvalide ezilmiş ve acı çeken duruma gelir.
Gördüğünüz gibi sonsuza kadar bu çekişme sürer. Peki çözüm var mı? Hiç birbiri ile geçinen kayınvalide-gelin örnekleri yok mu? Bu çekişme neden olur?
Tabii ki birçok iyi geçinen hatta ana-kız gibi olan kayınvalide-gelin olmuştur ve var olmaya devam edecektir. Eğer hem kayınvalide hem gelin karşı tarafın haklı olabileceği tarafları bulabilirse, ne hissettiğini anlamaya çalışırsa, empati yapabilirse yani kendini karşı tarafın yerine koyabilirse, saygılı ve tolaranslı olabilirse yaşanan problemlere belli oranda çözüm üretilebilirler. Tecrübe konuşuyor. Denenmiştir.
Gelin hep beraber farklı yapılardaki gelinlerle kaynanaların olası düşüncelerini inceleyelim:
Gelinini sorun eden bir kayınvalide ne düşünür?:
"Bu çocuğu ben doğurdum, onu büyütünceye kadar gözümü budaktan kıskanmadım. Onun için canımı veririm. Onun bana hep ihtiyacı var. Onu korumalıyım. Ona zarar verecekleri engellemeliyim. El kızı (gelin) oğlumu avucunun içine aldı. Oğlumu uyarmalıyım. Oğlumun yakınında olmalıyım. Oğlum beni unutmasın. Sahayı boş bırakmamalıyım. Ben bu kadar zaman oğlum için çalıştım şimdi sıra oğlumda ve gelinimde onlar da beni mutlu etsinler ve benim arzularımı yerine getirsinler. Hala kontrolun bende olduğunu göstermem gerek. Oğlumun evi benim evimdir. Bu çocuk benim!!!"
Gelinini sorun etmeyen bir kayınvalide ne düşünür?:
"Ben oğlumu çok seviyorum ve onun mutlu olmasını, kendi yaşamını eşi ile birlikte sürdürmesini istiyorum. Oğlum benim sahip olduğum bir mal değil, varlığından mutlu olduğum bir birey. Artık kendi ayaklarının üzerinde durabiliyor dolayısı ile korunmaya, hele de eşinden korunmaya ihtiyacı yok. Elbette ki eşi ile yaşamı paylaşırken problemleri olacaktır bu benim sorunum değildir. Onlar bu durumla baş edecekler ve kendi tecrübelerini kazanarak birlikte yaşamayı öğreneceklerdir. Ben araya asla girmeyeceğim. Elbetteki eğer gelinimi de benim kızım olarak kabul edeceksem onunla samimi bir ilişki kurmaya gayret etmem gerekir. Farklılıklarını hoş görüp oğlumun eşini değiştirme ve ailemize uydurma çabası göstermeyeceğim. Benim ve oğlumun eşi arasında bir sorun var ise bunu gelinim ile çözeceğim, oğlumla değil. Bir ihtiyaçları olduğu zaman ben hep onlar için var olacağım ama bu onların yaşamlarına karışmak veya yönlendirmek anlamına gelmiyor. Yadırgasam da onların ne çocuk büyütme şekillerine ne de yaşam tarzlarına karışma hakkını kendimde görmeyeceğim. Kendimi önemsetmek adına onlara duygusal veya başka bir araçla (Para veya maddiyat) gibi baskılar ile onları satın almaya çalışmayacağım. Kısaca farklılıklarına saygı göstereceğim ve anlamaya çalışacağım, Kendi deneyimlerini yaşamalarına izin vereceğim."
Kayınvalideyi sorun eden gelin ne düşünür?:
Kayınvaldem evliliğimizin tek sorunu. Bu kadın her konuda yaşamımıza karışıyor. Sürekli bana ne yapmam gerektiğini söylüyor. Oğluna hizmetçi tutmuş gibi davranıyor. Sanki benim tek işim oğlunu mutlu etmek. Sürekli dedikodumu yapıyor, orda burda beni insanlara kötülüyor. Her fırsatta oğluna benim hakkımda kötü laflar söyleyip şikayet ediyor, bizi kavga ettiriyor. Oğlundan beni ayırmak için elinden geleni ardına koymuyor. Oğlu da onu susturmuyor, beni müdafaa etmiyor. Ya anasını seçmeli ya beni. Bu kadın her fırsatta benim hatalarımı ortaya çıkarmak için uğraşıyor. Onun yüzünü görmek şöyle dursun sesini bile duymaya tahammül edemiyorum. Bu kadından nasıl kurtulabilirim Allahım? Nefret ediyorum, ne olurdu sanki yok olsa. Çocuklarımın bu kadına gitmesine tahammül edemiyorum. Kesin bana karşı çocuklarımı dolduruyordur. Evime gelmesini istemiyorum, eşyalarımı karıştırmasından nefret ediyorum, evimi düzeltmeye kalkmasından ve beni beceriksiz gibi göstermesini hiç sevmiyorum. Helede mutfağa girip oğluna en sevdiği yemekleri yapmaya kalkması ve oğlunun gözünde beni yetersiz göstermeye çalışması... Bu kadından nefret ediyorum..."
Kayınvaldeyi sorun etmeyen gelin ne düşünür?:
"Bu benim eşimin annesi. Tabii ki benim annemden farklı. Onu olduğu gibi kabul etmem gerekiyor. Anlayışlı, sabırlı ve hoşgörülü olmalıyım. Bizim yaşamımıza karışmaya çalıştığı zaman güzel bir dille eşimle birlikte düşünüp karar verdiğimizi söylemek gerekiyor. Davranışlarını kişisel algılamak yerine, oğlunu kaybetmekten korkan bir kadının paniği olarak düşünüp anlamaya çalışmalıyım. Açık ve samimi olmalıyım. Kötü biri olmadığını biliyorum. İstemediğim bir şeyi sırf olay çıkmasın diye yapmamazlık etmeyeceğim ama inat olsun yada intikam almak içinde onun istemediği davranışlarda bulunmayacağım. Kayınvaldemin beni üzmesine izin vermeyeceğim ama bende kayınvalidemi üzmek için çabalamayacağım. Kayınvalidem ile bir problemim var ise bunu benim adıma eşimin çözmesini beklemeyeceğim. Eşimi ikimizin arasına sokmayacağım ve bir seçim yapmak zorunda bırakarak ne evliliğimi ne de eşimi yıpratmayacağım. Eşimin annesine saygı duyuyorum ve mümkün olduğunca anlaşmanın bir yolunu arıyorum..."
Evet sevgili okurlar, Kayınvalide - Gelin problemleminin gerçekten çözümü var, bütün mesele anlayışlı olmayı, ön yargılarımızdan kurtulmayı, iyi niyetle yaklaşmayı, empati yapabilmeyi ve hepsinden önemlisi güç kavgasına girmemeyi başarabilmekte yatıyor. Bunu başarabilen tüm kaynanaları ve gelinleri tebrik ediyorum, çünkü gerçektende başarılması söylendiği kadar kolay değil. En azından kayınvalidem ile birlikte 30 yıllık ilişkimizden sonra bunu güvenle söyleyebilirim.
Alıntı
Son yıllarda küresel ısınmanın da fitili alevlendirmesiyle tüm dünyada parmak arası terlik modası başladı. Üstelik sadece sahillerde değil, şehir içinde hatta davetlerde bile parmak arası terlikler karşımıza çıkmaya başladı. Kimileri Latin Amerika'dan tüm dünyaya ithal bu modaya kolay adapte olurken, kimileri de erkeklerin parmak arası giymesini 'facia' olarak yorumladı..
'Erkek adam parmak arası giyer mi, giymez mi!" Havaların ısınmasıyla birlikte bu konu bir numaralı gündem maddesi haline dönüştü. Bazıları "Parmak arası terlik, erkek adamı bozar," derken bazılarıysa, "Ayak benim, zevk benim, istediğimi de giyerim," diyerek tepkisini gösterdi. Küresel ısınmanın da etkisiyle parmak arası terliklerin son yıllarda iyiden iyiye bir trend haline geldiğini kimse inkâr edemez. Latin Amerika'da başlayan parmak arası terlik modası, zaman içinde Çin'den Japonya'ya hatta New York'a kadar yayılmayı başardı. Öyle ki şehir içlerine kadar girdi, hatta gece davetlerinde bile karşımıza çıkar oldu. Prada'dan Boss'a kadar birçok önemli marka da erkek koleksiyonlarına parmak aralarını dahil etti. Kısacası parmak arası sadece sahil kasabalarıyla sınırlı kalmadı, şehirli erkeğin de bir numaralı seçimi oldu. Ama madalyonun bir de öteki yüzü vardı. Yani parmak arasının erkek ayağına yakışmadığını düşünenler ve 'Parmak arası racona ters,' diyenler... Akşam yazarı Ali Saydam geçtiğimiz haftalarda bir yazısında erkekleri uyarmış ve "Kadınlarda idare eder ama erkeklerde tam bir felaket. Durduk yere karşınızdakinin dikkatini gereksiz yerlere çekmek istemiyorsanız başka şey giyin, macera aramayın," demişti. Saydam görüşünde yalnız değildi. Çünkü hâlâ birçok Türk erkeği için parmak arası terlik kabul edilemez bir olay. Sırf erkekler değil, birçok Türk kadını da erkekte parmak arası terliğin itici olduğunu düşünüyor.
RAHAT VE KULLANIŞLI
Bugün Güney Fransa'da, İbiza'da, Güney Amerika'da nereye giderseniz gidin erkeklerin şort, bol pantolon ya da jean altına parmak arası terlik giydiğini görebilirsiniz. Yazın, sıcak havada bu terliklerin çok kullanışlı olduğunu savunan kimi erkekler, "Bizim için önce rahatlık," diyorlar. Ülkemizde ise parmak arası konusunda öncülüğü hiç kuşkusuz bir dönem yaptığı program için Afrika'dan Miami'ye dünyayı karış karışa gezen Acun Ilıcalı çekiyor. Yani yapılan anketlere göre Türk erkeklerinin en çok yerinde olmak istediği Ilıcalı, seçimini parmak arasından yana kullanıyor. İşletmeci Emre Ergani de geçen yıl Bodrum'da bir düğün davetinde, smokin altına parmak arası terliklerini geçirmiş ve nasıl stil sahibi olunabileceğini herkese göstermişti. Havaianas Türkiye Yönetici Ortağı Evren Yılmaz, geçen yıldan bu yana erkek parmak arası terlik modellerinin satışında yüzde 25'lik bir artış olduğunu söylüyor. Kısacası hâlâ bir kesim burun kıvırsa da ülkemiz de bu 'özgür' ve 'ferah' modadan nasibini alıyor. Anlaşılan o ki bu yaz sadece deniz kenarlarında değil, şehir içinde de parmak arası terlik giyen birçok erkek göreceğiz. Tahammül edemeyenlere de sabır diliyor, şimdiden bünyelerini alıştırmalarını öneriyoruz.
Sıcaklardan bunaldığımız şu günlerde kadınlar için rahat bir alternatif olan şortlar, erkekler için zaten hep vardı. Ancak şort giymenin de şekli ve yeri var.
Çok mu kısa? Fazla mı salaş? Ofiste giyebilir miyim? Peki ya altına ne giyilecek? Sandalet, terlik, ayakkabı hangisi?
Şortlar, erkeklerin zorlanarak aldıkları kıyafetlerden biri. Çünkü bir rehber eşliğinde sunulmuyor. Yani çok mu kısa çok mu bol bunların kuralları konulmamış gibi görünüyor. Halbuki şortlar da bazı durumlara dikkat edildiğinde yakışacak ve yaz aylarını kurtaracak bir kıyafet.
Nasıl durmalı?: Şortlara da pantolonlara davranıldığı gibi davranılmalı. Yani pantolonda size yakışan tarzı bulduysanız, şortlarda da bu kuralı devam ettirebilirsiniz. Bol cepli pantolonlar giyenler, şortta da aynı yöntemi tercih edebilirler. Bacaklarınız çok inceyse üzerinize tam oturmuş dar bir şort, sizi kürdan gibi gösterebilir, kaçınmalısınız.
Boy: Eğer boy konusunda çekinceleriniz varsa, her zaman biraz uzun giymek yeterlidir. Yani diz kapağının hemen üstü. Onun altı Avrupalı turist görünümü verebilir, özellikle altına giyilecek şoset çorap ve terlik ikilisi sonun başlangıcı olacaktır.
Ayakkabı: Sneaker denilen spor ayakkabılar şortlarla en iyi gidenlerdir. İyiliğiniz için tekrarlamakta yarar var, çoraplı terlik hayır, mokasen ayakkabı İtalyanlar gibi kotaramayacaksanız hayır. Aksi halde aşağıdaki fotoğraflardaki durabilecekse evet.
İşyerinde nasıl?: Eğer şirketiniz kurumsal şirket değilse ve bir kıyafet yönetmeliğine göre kılık kıyafeti belirlememişse giyebilirsiniz. Ancak dikkatli olun kimse giymiyorsa ön ayak olmanın alemi yok.
Uzmanlar, sağlık için önemli bir yere sahip olan güneş ışınlarının bzı zararlarına da dikkati çekiyor. Güneşin zararlı etkileri arasında, güneş yanıkları, cilt kanseri ile vücudun sıvı mineral dengesindeki bozukluklar gelirken, ışınlar göz sağlığını da olumsuz etkiliyor. Güneşe korunmasız olarak uzun süre bakmak katarakt ve görme kayıplarına yol açabiliyor. Güneşin şiddetli ısı etkisine bağlı olarak güneş çarpması, şuur kaybı, felç, kalp krizi ve ölüm de görülebiliyor.
Bilim ve Teknik Dergisi'nin Temmuz sayısında yer alan bir araştırmada, hava ve su kadar vazgeçilmez olan güneşin zararlarına dikkat çekildi. Araştırmaya göre, güneşten gelen UV (ultraviole-mor ötesi) ve IR(infra red-kızıl ötesi) ışınları insan cildine ve gözlere zarar veriyor. Güneşin zararlı etkileri arasında, güneş yanıkları, cilt kanseri, vücudun sıvı mineral dengesindeki bozukluklar geliyor. Güneş ışınları göz sağlığımızı da olumsuz etkiliyor. Güneşe korunmasız olarak uzun süre bakmak katarakt ve görme kayıplarına yol açabiliyor. Nemli ve sıcak havalarda, güneşte uzun süre kalındığında, kişide halsizlik, bitkinlik, yorgunluk, çalışma isteğinde azalma, kas krampları ve bayılma görülebiliyor. Güneşin şiddetli ısı etkisine bağlı olarak güneş çarpması, ani şuur kaybı, felç, kalp krizi ve ölüm de görülebiliyor.
-FAZLA GÜNEŞ IŞINI CİLT YANIKLARI VE KANSERE NEDEN OLUYOR-
Araştırmada, güneş ışınlarına fazla maruz kalmanın, cilt yanıklarına, güneş lekelerine ve hatta cilt kanserlerine dahi yol açabildiği ifade ediliyor. Buna göre, gölgede durmak dahi kişiyi güneşin zararlarından tam olarak korumuyor. Denizden olan yansımanın etkisiyle tekne üzerinde veya yüzerken ise ciddi güneş yanıkları oluşabiliyor. UV ışınlarının suda iki metre derinliğe kadar etkili olması nedeniyle suyun içerisinde dahi güneş yanığı riski bulunuyor. Güneşle gelen ultraviyole ışınları, cilt yanıklarının yanı sıra, cildin kırışmasına, lekeler oluşmasına ve erken yaşlanmaya da davetiye çıkarıyor. Ultraviyole ışınlarına maruz kalan bölgelerde, koyu sarı veya kahverengi "güneş lekeleri" meydana gelebiliyor. Güneş ışınlarına maruz kaldıkça bu lekeler daha koyulaşıp belirginleşiyor. Genellikle 5 ile 10 mm çapında olan bu lekeler açık renkli, sarışın kişilerde ve yaşlılarda daha sık görülüyor. Genç insanların cildinde gerginliği sağlayan ve yaşla azalan "tip 1 kollagen" adlı protein güneş ışınlarının etkisiyle azalıyor. Böylece ciltte buruşmalar ve erken yaşlanma meydana geliyor. Güneş ışınları cilt kanseri riskini de arttırıyor. Cilt kanserleri, deri üzerindeki bir benin renk, boyut ve görünün olarak değişmesi ile kendini gösteriyor. Kenarları düzensiz, koyu kahve veya siyah renkli ve gittikçe büyüyen yeni bir ben gelişimi, şüphe uyandıran bulgular arasında sayılıyor. Özellikle açık tenli sarışın veya kızıl saçlı, renkli gözlü insanların cilt kanserine yakalanma riski daha fazla bulunuyor.
-MAVİ VE YEŞİL GÖZLÜLER DİKKAT-
Bilim ve Teknik Dergisi'ndeki araştırmaya göre, güneş ışınları arasında bulunan UV-A ve UV-C'nin özellikle gözler için oldukça zararı bulunuyor. Güneşe uzun süre maruz kalındığında, kornea ve konjonktiva gibi gözün ön dokularında hasar oluşabiliyor. Güneş ışığına direk bakmak, görme tabakası olan retinaya önemli ölçüde zarar veriyor ve bu durum kalıcı görme hasarıyla sonuçlanıyor. İdeal bir güneş gözlüğü camı, UV ışınlarını uygun oranda emerek göze zarar vermesini engelliyor. Ek olarak, göze ulaşan ışığın şiddetini azaltarak görüşü de arttırıyor. Özellikle mavi-yeşil göz rengine sahip kişilerin ise daha dikkatli olması gerekiyor. Bu kişilerin gözünde, ışınların indirgenmesini ve etkisini azaltmaya yarayan pigment bulunmadığı için güneşten daha fazla etkileniyorlar. İyi bir güneş gözlüğü zararlı ışınların yüzde 80'inden fazlasını emiyor. Güneş gözlüğü camının tam koruma sağlayabilmesi içinse, üstten, yandan ve yansıyan ışınlardan da koruyacak şekilde düzenlenmiş olması gerekiyor. Sadece estetik bir kaygıyla yapılmış olan ve yüzden uzakta kalan küçük camlar yeterli koruma sağlamıyor. Uygun UV koruması sağlamayan renkli bir cam, göz bebeğinde genişlemeye yol açıyor ve ağ tabakaya daha fazla zararlı ışın geçişine neden oluyor. Güneş gözlüğü seçiminde, gözlüğün şekline ve camın özelliklerine dikkat etmek, göz sağlığımız açısından oldukça önem taşıyor.
-GÜNEŞTEN NASIL KORUNUR-
Güneşin zararlı etkilerinden korunmanın en önemli yolunun güneş ışınlarının en şiddetli olduğu 11.00-15.00 arası güneşe çıkmamak olduğunun belirtildiği yazıya göre, korumasız olarak güneş altında oturulması oldukça sakıncalı bulunuyor. Güneşlenirken ilk günlerde 15-20 dakikanın aşılmaması ve bu sürenin kademeli olarak arttırılması öneriliyor. Vücudun güneşe, direk maruz kaldığı durumlarda mutlaka koruyucu kremler kullanmak gerekiyor. Tatilin ilk günlerinde ten rengi ne olursa olsun herkesin yüksek koruma faktörlü kremleri kullanması öneriliyor. Yeşil, mavi gözlü ve açık tenli kişilerin tüm tatil boyunca bunları kullanması gerekiyor. Ela gözlü kumral kişilerin orta koruma faktörlü kremleri, esmerlerin düşük koruma faktörlü kremleri kullanması yeterli oluyor. Bebeklerin veya 3 yaşından küçük çocukların güneş ışınlarına direk teması ise kesin olarak önerilmiyor. Bu yaştaki çocukların deniz kenarında en yüksek faktörlü kremler sürülerek gölgede tutulması gerekiyor. Koruyucu kremlerin güneşe maruz kalan tüm vücut düzeylerine güneşe çıkmadan 15-20 dakika öncesinde sürülmesi gerekiyor.
-AŞIRI SICAKLAR FELÇ VE KALP KRİZİ RİSKİNİ ARTTIRIYOR-
Direk güneş altında kalmayıp mümkün olduğunca gölgeleri tercih etmek, şapka kullanmak, açık renk ve rahat giysiler giymek güneş ışınlarından korunmanın en iyi yolları olarak kabul ediliyor. Gözlerimizi korumak için de uygun güneş gözlükleri kullanmamız gerekiyor. Özellikle çocuklar yaşlılar, kalp ve şeker hastalarının güneşten korunmaları hayati önem taşıyor. Kalp ve tansiyon hastalarına aşırı sıcaklar kalp kiriz ve felç riskini arttırıyor. Sıcak havalarda alkollü içeceklerden ve ağır yemeklerden kaçınmak gerekiyor. Sebze meyve ağırlıklı öğünler, tuzlu gıdalar ve bol sıvı alımı öneriliyor.
Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Çolak'ın Türkiye'de ilk kez ürettiği ölümsüzlük mantarı, Adana'da özel bir firma tarafından çay olarak piyasaya sunulacak.
Çukurova Üniversitesi (Ç.Ü) Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Çolak, yaptığı açıklamada, ABD'de de ''Ölümsüzlük Mantarı'' olarak adlandırılan türün, dünyadaki toplam üretiminin yılda 8.5 ton civarında olduğunu ve bunun 5 bin tonunun Çin'de gerçekleştirildiğini kaydetti.
Çolak, Güneydoğu Asya ülkelerinde, Japonya'da ve ABD'nin bazı güney eyaletlerinde üretilen mantarın, Anadolu'da çok az da olsa görüldüğünü söyledi. ''Ölümsüzlük Mantarı''nın yaklaşık 20 hastalığın tedavisinde kullanıldığını kaydeden Prof. Dr. Çolak, şöyle konuştu:
''Bu mantarın en etkin özelliği tansiyon dengeleyici olmasıdır. Ayrıca kolesterol düşürücü, bağışıklığı kuvvetlendirici, stresi yok edici, kan dolaşımını düzenleyici ve kan damarları içinde pıhtılaşmayı engelleyici etkileri sıralanabilir. Bunun yanında kan şekerini düzenleyici, anti-kanserojen etki, hatta saç güçlendirici ve çıkartıcı olarak da değerlendirilmektedir.''