Özellikle 30 yaş civarındaki kadınlar göz çevresinde oluşan kırışıklıklar konusunda duyarlıdır.
Bazıları olgunlaşma işareti olarak görse de, çoğu kadın bu çizgilerden çabucak kurtulmak ister.
Bu yazımda göz çevresindeki kırışıklıkların giderilmesindeki yöntemler üzerine, bilgiler vereceğim.
Göz çevresindeki kırışıklıkları kabaca 3 tipe ayırabiliriz.
1- Hareketsiz yüzde belli olmayan, gülünce ortaya çıkan çizgiler
2- Hareketsiz yüzde belli olan, ancak yeni oluşmaya başlamış ince çizgiler,
3- Derin göz çevresi kırışıklıkları,
Birinci tipteki kırışıklıklar, genelde çok mimik yapan genç insanlarda görülür. Bu kırışıklıklar henüz iz bırakacak kadar
derin dokuları etkilememiştir. Ancak müdahale edilmezse çizgiler yavaş yavaş kalıcı hale gelecek ve yüze yerleşecektir.
İlk yapılması gereken, göz çevresi kaslarını daha az kullanan bir ifade tarzı geliştirmektir.
Bu ilk bakışta zor gibi görünse de, kısa bir eğitimle elde edilebilmektedir.
Sadece bu adım bile çizgilerin oluşmasını engelleyebilir, ek işlem ve bakımlara gerek kalmaz.
İkinci tip kırışıklıklar için müdahale şarttır. Ancak henüz çizgiler ince olduğu için hafif dokunuşlar yeterli olabilecektir.
Bu evrede en çok botoks enjeksiyonları işe yaramaktadır. Normal veya normal-altı dozlarda yapılan botoks işlemi ile, çizgiler silinir.
Üçüncü tip kırışıklıklar, daha ileri yaşlarda görülen derin kırışıklıklardır. Bu durumda hem göz çevresi kasları , hem de derialtı bağ dokuyu
etkileyecek işlemler yapmak gerekir. Bu nedenle birkaç aşamalı işlemler yapılmalıdır.
İlk aşamada botoks uygulaması ile göz çevresindeki kasılma çözülür, çizgiler açılır. Bir hafta kadar sonra dilimli lazer (fraksiyonel lazer) uygulanarak kırışıklık alanındaki cilt gençleştirilir. Yapılan bileşik işlem kalın çizgileri önemli oranda siler. Daha ileri girişim gerekirse, tek kutuplu radyodalgaları ile cilt germe işlemi yapılabilmektedir.
Son olarak göz çevresinde kırışıklık görmek istemeyen kadınlara bazı önerileri olacak.
Kaliteli ve geniş bir güneş gözlüğü kullanın.
Göz çevresini uygun bir nemlendirici ile nemlendirin.
Kesinlikle sigara içmeyin.
Birinci Bölüm: Kütahya-Eskişehir Savaşına Hazırlık (1 Nisan 1921 -10 Temmuz 1921)
İkinci Bölüm: Kütahya-Eskişehir Savaşı (10 Temmuz 1921 - 24 Temmuz 1921)
Üçüncü Bölüm: Sakarya Savaşı'na Hazırlık (25 Temmuz 1921 - 13 Ağustos 1921)
Dördüncü Bölüm: Ankara'ya Yürüyüş (14 Ağustos 1921 - 22 Ağustos 1921)
Beşinci Bölüm: Sakarya Savaşı (23 Ağustos 1921 -13 Eylül 1921)
İkinci Kitap: Türk Büyük Taarruzu
Birinci Bölüm: Büyük Taarruza Hazırlık (14 Eylül 1921 - 13 Ağustos 1922)
İkinci Bölüm: Afyon Güneyine Yürüyüş (14 Ağustos 1922 - 25 Ağustos 1922)
Üçüncü Bölüm: Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922 -18 Eylül 1922)
Sonuç (19 Eylül 1922 - 27 Ekim 1922)
Önsöz
1948 yılında on arkadaş, Nezih Bayman adlı bir arkadaşımızın başkan olduğu Anadolu Oymağı adlı bir derneğin düzenlediği uzun yürüyüşe katıldık. Polatlı'dan Dumlupınar-Zafer Tepe'ye kadar yürü*yecek, Sakarya siperlerinden aldığımız toprağı Zafer Tepe'deki anıtın toprağına katacaktık.
19 Ağustos 1948 günü Ankara'dan Polatlı'ya trenle gittik. Polat*lı'dan Zafer Tepe 'ye kadar on gün yayan yürüdük.
Yol çizgimiz şöyleydi: Polatlı, Beylikköprü, Acıkır, Mülk köyü, Sivrihisar, Çifteler, Seyitgazi, Türkmen ormanı, Alayunt, Kütahya, Altıntaş, Çal köyü, Zafer Tepe-Zafer abidesi.
Zafer Tepe'ye 29 Ağustos gecesi vardık, toprakta uyuduk. Sa*bahleyin on binlerce insan şehirden ve köylerden trenle, otobüsle ve yaya olarak tören alanına aktılar. Burada 30 Ağustos geçit törenine katıldık. Ertesi yıl da yapıldı bu yürüyüş. Ben, Kütahya-Zafer Tepe bölümüne bir daha katıldım. Bu kez Altıntaş üzerinden değil, Olucak'tan geçerek Dumlupınar'a geldik.
Geçtiğimiz yerler, savaşların olduğu, Yunan işgali görmüş, işgal ve zafer günlerini yaşamış yerlerdi. Savaşa katılmış, tanık olmuş in*sanlarımız sağdı. Onları dinleye dinleye yürüdük.
Yol boyunca not aldım.
Milli Mücadele ile ilgili anılan toplamam böyle başladı. Zaman içinde, kitap, dergi ve gazetelerde çıkmış yazılı anıları derledim. Bu dönemi yaşamış, görmüş asker ve sivillerle konuştum. Derleme sını*rımı genişletip Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemiyle ilgili özgün ya da çeviri, bütün belge, araştırma, inceleme kitaplarını da toplama*ya başladım. Alamadıklarımı —o zamanlar fotokopi yoktu— el yazım*la çoğalttım. 1. ve 2. Dönem TBMM tutanaklarını sağladım. Harp Tarihi Dairesi'nin kitaplığındaki Yunancadan çevrilmiş kitapları oku*dum, fotokopisini alamadığım için el yazımla kopya ettim. Bu konu*daki yeni yazıya çevrilmemiş eski yazı kitapları rahmetli kayınpede*rim İlhamı Gökçekoğlu ya da annem okudu.
Haritalar ve fotoğraflar topladım. Sakarya ve Büyük Taarruz bölgelerini birkaç kez gezdim.
Milli Mücadele ile ilgili bilgi ve belge toplama tutkum elli küsur yıldır sürüyor. Hemen hiç ara vermedim diyebilirim. Bu derleme ve okumayı hâlâ da sürdürüyorum.
Bu kaynaklan o kadar çok okuyup inceledim ki insanları yakın*dan tanımış, bazı olaylara sanki tanık olmuş gibiyim. Bazı olayları ya*şadığım vehmine kapıldığım zamanlar oluyor.
Yaklaştıkça büyüyen, bir macera romanından daha heyecan ve*rici olan Milli Mücadele'yi, gençler için roman olarak yazmayı, bu uzun ve yoğun emeği böyle değerlendirmeyi düşündüm. Birkaç ro*man kişisinin çevresinde dönerek değil, bütünüyle, her cephesiyle anlatmak istedim. Bunu yapabilmek için bu tür anlatımlarda kullanı*lan zincirleme ve paralel kurgu modelinden yararlandım.
Okurlar bu büyük konuyu, sade ve meraklı bir roman gibi yorul*madan okusunlar istedim.
Bunu başarmış olmayı çok isterim.
Gençlerimize uzun zamandır Milli Mücadele'yi gerektiği gibi anlatmıyoruz. Bu yüzden şimdiki birçok orta yaşlılar da Milli Müca*dele'yi iyi bilmiyor. Bilmemek oranı gittikçe artıyor. O görkemli olayı eski, soluk fotoğraflara benzettik. Oysa cumhuriyetimiz o mücadele*nin ürünü ve kaçınılmaz sonucudur. Yeni devletin kuruluş felsefesini o mücadele belirlemiştir. Anadolu aydınlanması, birliği ve yurttaşlık bilir ci o büyük mücadeleyle başlamıştır. O dönem bilinmeden bugü*nü okuyamayız, yarını göremeyiz.
Milli Mücadele'nin emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşı olduğu anlatılmadığı için gençlerimiz başkalarının kurtuluş mücadelelerine imrendiler. Kendi tarihlerine, kendi kahra*manlarına yabancılaştılar.
Milli Mücadele'nin bir yazarın hayal zenginliğine ihtiyacı yok. Şaşırtıcı bir yakın zaman destanı. Gerçek olaylar hayali çok aşıyor.
Bu gurur ve ibret verici gerçekleri, roman biçimi içinde yansıt*mak istedim.
Şu Çılgın Türkler, belgelere dayalı, gerçek olgu ve olayların ro*manıdır. Belgeler, mektuplar, anılar, makaleler, bilgiler, raporlar, ha*berler, gerçeğe bağlı kalınarak öyküleştirilmiştir.
Genel olarak bütün kişiler gerçektir. O zamanlar soyadı yoktu. Ben bu önemli insanların bilinmesi için soyadlarını da kullandım.
Havayı yansıtmak, ayrıntıları belirtmek ve konuyu yürütmek için Nesrin, Yzb. Faruk, Dr. Hasan, Gazi Çavuş, saatçi Ali Efendi, Panayot gibi birkaç hayali kişiye yer verdim.
Olaylar tarih sırasıyla anlatılmış, gün içindeki olaylar da sabah*tan geceye doğru sıralanmıştır.
Şu Çılgın Türkler, elbette bir tarih kitabı değildir. Bununla bir*likte o dönemi ve özellikle de insanlarımızı anlatan belli başlı tarihi ve askeri olayları ihmal etmedim. Savaşlar, teknik açıklamalardan ve ayrıntılardan ayıklanmış olarak, ana çizgileri, özellikle de ruhu koru*narak hikâye edilmiştir. Deniz olaylarının ancak bir kısmına yer vere*bildim. Örnek olarak Rüsümat'ın hikâyesini anlatmakla yetindim.
Yunanlılar için Yunan kaynaklarını, İngilizler için İngiliz kay*naklarını kullandım. Aleyhlerindeki bilgiler kendi kaynaklarında, uluslararası kurulların raporlarında ve yabancı gazete ve araştırma kitaplarında yer almaktadır.
Hiçbir şeyi abartmadım, küçültmedim de.
Aktarılan olayların gerçek olduğunu belirtmek için geçerli kay*nakları gösterdim. Dipnotlar sonda toplanmıştır.
İlk kez okurken dipnotlara hiç bakmamanızı dilerim.
Romanın başında, Mondros Mütarekesi'nden İkinci İnönü Savaşı'nın son gününe kadar geçen sürecin bir özeti var. Bu süreci bili*yorsanız, bu özeti okumasanız da olur. Ama isterseniz roman bitin*ce bir göz atın, belki dikkatinizden kaçmış birkaç gerçek bulursunuz. İyi bilmiyorsanız, romanı daha sıcak izlemeniz için okumanızı tavsi*ye ederim.
Anıları, gazete, dergi ve kitapları toplarken, birçok insandan yardım ve destek gördüm. Hepsinin adını ansam sayfalar alır. Yarı*sına yakını da rahmetli oldu. Hepsine yürekten teşekkür ediyorum, sonsuzluğa göçmüş olanlara rahmet diliyorum.
Bir küçük açıklama:
Bu çalışmamı bilen Televizyon Daire Başkanı Serpil Akıllıoğlu Kurtuluş Savaşı'nı TRT'ye dizi olarak yazmamı istemişti (1992). Mal*zemeyi roman olarak kurgulamıştım. Ama heyecanlandım. Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmlerde halk ıska geçilir, sosyal ve siyasi yan yok sayı*lırdı. Olay genellikle bir Türk-Yunan savaşına indirgenirdi. Milli Mücadele'nin emperyalizme karşı bir istiklal ve kurtuluş savaşı, salta*nat düzenine ve anlayışına karşı da bir ihtilal olduğu yansıtılmazdı. Savaş bölümlerinde askerler ütü izi belli üniformalar giyer, subaylar pek şık gezerlerdi. Yunan, İngiliz, Fransız, Sovyet cephelerine hiç de*ğinilmezdi.
Bu dönemin halkımıza doğru yansıtılmasının yararlı olacağını düşündüm, 'peki' dedim. Bir yıl süre istedim. Uygun görüldü. Yirmi bölüm halinde yazdım, verdim. TRT Yönetim Kurulu bütçe sorunla*rını ileri sürerek, önce 90 dakikalık bir film olarak çekilmesini istedi, sonra üç bölüme çıktılar. Sonunda Genel Müdür Kerim A. Erdem, Yönetim Kurulu Üyesi Gültekin Samancı ve Yönetmen Ziya Öztan'ın çabalarıyla altı bölüm olmasına rıza gösterdiler.
Yazılan senaryonun üçte birinden yararlanılabilmiş, birçok ay*rıntıya yer verilememiştir.
Dizinin yönetmenliğini Ziya Öztan yaptı. Müziği Muammer Sun üstlendi. Başta Rutkay Aziz olmak üzere filme emeği geçen her*kes büyük özveriyle çalıştı. Temiz bir film oldu. Çok ilgi gördü. Genç izleyicilerin ilgisi beni mutlu etti.
Bu açıklamayı şunun için yaptım: Şu Çılgın Türkler, Kurtuluş adlı dizinin romanı değildir. Kurtuluş'tan daha kıdemli ve geniş bir çalışmadır. Şu denilebilir: Kurtuluş, Şu Çılgın Türklerden oldukça yararlanılarak yazılmış bir dizidir.
Sevgi ve saygıyla.
Turgut Özakman ... Mart 2005, Ankara
***
Kitabın Özeti:
Dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en haklı, en kutsal savaşlardan birinin, emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşının, bir millileşme ihtilalinin romanı, şaşırtıcı bir yakın zaman destanı...
• Milli Mücadelemizin, bir serüven romanı gibi rahat okunan ve şimdiye kadar yazılmamış ayrıntılı, çok yönlü öyküsü.
• Gurur ve ibret verici gerçeklerin, gerçek belgelere dayalı olgu ve olayların, insanı içine çeken, şaşırtan, heyecanlandıran, ağlatan, gönendiren anlatısı.
***
Kitap hakkında kişisel görüşler:
Sevgili Gençler !
Emperyalizmi ve yamaklarını dize getiren,
bir enkazdan yepyeni, çağdaş bir devlet kurmayı başaran atalarınızla gurur duyun,
şehit ve gazi atalarınızın onurunu yalancılara çiğnetmeyin.
İDEALLERİMİN YIKILIŞ ÖYKÜSÜ
Öğrenci sıralarını halledemedik...
Ödenek yok...
Kız öğrencilerin durumuna gelince...
Bırakın öylece kalsın...
Siz gelenlere ders verin yeter..
Sizin boyunuzu aşar bu sorunlar...
.....
Yıllar öncesine gittim yine..
Ne kadar mı?
Anlatayım..
Bir bebeğiniz oldu..
Mutlusunuz..
Her şeyiniz yani..
Zaman geldi..
Büyüdü..
Ana okuluna götürdünüz ellerinden tutarak..
Her sözcüğü telaffuz edişinde havalara uçtunuz..
Renkleri öğrettiniz..
Hatta komşunun yanında özel olarak renkleri sordunuz ona.
Onun bir 'maşallah'ını duymak için..
İlkokula başladı ve ortaokul yılları geldi ardından..
Lise bir çırpıda bitti..
Ara-sıra solmalarını izlediniz..
Kendi kendine konuşmaları oldu..
Gizli kaçmaları bir şeylerden..
Ajandasının ara sayfalarında şiir denemeleri..
En sevdiği yemeği yiyemedi bir aralar..
Sonra üniversiteli oldu o küçücük bebek..
Okudu ..
Okudu..
Doktor oldu belki..
Ya da mühendis..
Onları olamasa bile..
İyi bir insan oldu içinde bulunduğu topluma..
Gerçi bu zamanda 'iyi insan' olmanın ölçülerinde, alınan diplomalar baz alınıyorsa da..
Siz bakmayın onlara..
İyiler sonunda kazanır mutlaka..
....
İşte bir bebeğin..
Doktor..
Mühendis..
Ya da iyi bir insan olana kadar geçen süre var ya..
O kadar yıl önceleri ..
Öğretmenlikte ikinci yılımızdı...
Ahmet'in ve benim..
Görev yerimiz ise...
Urfa ili Birecik ilçesi Kural Köyü...
İki sınıflı bir okuldu...
Ama yeterli mobilya yoktu lokalin birinde...
Bunun için de kullanamıyorduk o lokali ...
Yani mobilya dediysem öğrenci sıraları demek istedim...
Ahmet ve ben azimli öğretmenlerdik...
Buna bir çözüm bulmamız gerekiyordu...
Dilekçe dosyalarımızı çıkardık...
Öğretmen okulu yıllarımızda dilekçe örnekleri hazırlamıştık...
Hangi durumlarda...
Nerelere...
Hangi kurumlara...
Nasıl dilekçe yazılır...
Nelere dikkat edilir dilekçe yazarken...
Hatta birer örnekleri ile beraber..
........
Biz de, öğrenci sıralarımızın yetersizliği nedeniyle...
İki sınıftan birisini kullanamadığımızı bildirmiştik Milli Eğitim'e...
Dilekçeyi gayet güzel yazmıştık...
Cevap bekliyorduk...
Ya da kamyonlarla sıraların gelmesini...
Her kamyon geçişinde okulun önüne çıkardık...
Belki gelmiştir diye...
Aylarca bekledik...
Gelmedi...
Ne bir cevap geldi hükümetten...
Ne de sıralar...
......
Çift öğretim yapmaya başlamıştık okul yılı başında zaten...
Görev taksimi yapmıştık Ahmet'le..
Sabahları o kullanacaktı sınıfı...
Öğleden sonraları ben...
Kullandığımız sınıfın pencelerinde bazı camlar kırıktı...
Sonbahar sıcaklarında pek aldırmamıştık buna...
Ama kış soğukları başladığında...
Biz de bu camların takılmasına karar vermiştik...
En iyi çözüm olarak diğer sınıfın pencere camlarını söküp...
Bizim sınıfın pencerelerine takmak olacaktı...
Bunu da ben yaptım...
Ama nasıl...
3-4 tane sağlam cam söküp...
Ancak 1-2 tanesini yerine takabildim...
İlk olarak o zaman bu konularda ne kadar beceriksiz olduğumu anlamıştım...
.........
O eski Eğitim Enstitüleri gelmişti aklıma...
O kendi okullarını kendileri yapan öğretmenler...
Ya da yapılmasına öncülük yapan öğretmenler...
Kendimi onlarla karşılaştırdığımda...
Ancak onlara malzeme taşıyabilirdim...
Gerçi onlar bu konularda eğitilmişlerdi...
Örneğin..
Öğretmen okulunda tarım derslerimiz vardı bizim...
Biz o dersleri sınıfta yapardık...
İşte...
Şeker pancarı nasıl sökülür....
Bel nasıl tutulur...
Ya da şekerpancarı nasıl çapalanır...
Biz onları teorik olarak, sıcacık, kaloriferli sınflarda öğrenmiştik...
Ama o insanlar....
Çapaları alıp şekerpancarı dibi çapalamaya gitmişlerdi...
Ya da ...
Yağmurlu da olsa havalar...
Pancar sökmeye....
Aramızdaki fark bu idi...
Ama ta Atatürk zamanında bile...
Buna itiraz edilmişti..
Yani Köy Enstitülerine...
Birileri, Türk halkının aydınlanacağından ve kendi düzenlerinin bozulacağından endişeleniyorlardı..
Hatta kız çocuklarının okumasını istemeyen kafalar vardı memlekette...
............
Biz Kural köyünde anlamıştık bunu...
Öğrenci listelerine baktığımızda...
Kız öğrencilerin mevcudu, genelin yüzde onu bile yoktu...
Bunlar ise...
Ya orada çalışan memurların ya da köyün ileri gelenlerinin çocukları idi...
Zenginlerin...
Ağanın...
Dersten çıkıp mahalle bakkalına doğru yürüdüğümüz günlerde...
Okul çağında olan kız çocuklarını görürdük...
Ya sokak aralarında oynarlar...
Ya da annelerine yardım ederlerdi...
Niçin gelmediklerini araştırır...
Komik sebeplerle karşılaşırdık...
Örneğin:
Okur-yazarlığı olmasın ki...
Büyüdüğünde sevgilisine aşk mektubu yazarak namusunu kirletmesin...
Namus bu kadar ayağa mı düşmüştü....
Okur yazarlıkla kirlenecek kadar...
....
Kız çocuklarının bu devamsızlık işlerini muhtarla konuştuk...
Muhtar bize tek şey dedi:
' Hocam sizler garipsiniz (yabancı), bunlarla uğraşmayın'
O zaman cinler tepeme çıkmış...
Babam yaşındaki muhtara ağzıma geleni söylemiştim...
Biz daha sonraları Milli Eğitim'e bildirdik durumu...
O kırmızı dosyalarımızdan çıkardığımız örnek dilekçelerden yararlandık elbette..
İnanır mısınız oradan da bir cevap alamadık...
Cevap alamayınca...
Milli Eğitim Müdüründen randevu talebinde bulunduk...
Görüştük...
Müdür bizim dilekçelerimizi çıkardı...
Şunları söyledi:
Öğrenci sıralarını halledemedik...
Ödenek yok...
Kız öğrencilerin durumuna gelince...
Bırakın öylece kalsın...
Siz gelenlere ders verin yeter..
Sizin boyunuzu aşar bu sorunlar...
Zaten bu yıldan sonra, kendi illerinize tayininiz çıkar..
Doğu hizmetiniz de böylece sona erer..
O kadar sorun yapmayın..
....
Hükümet binasından çıktık...
Acılı Adana kebap yiyecektik...
Yanında da bol salata ve buzlu ayran..
Yiyemedik...
Birer şişe soğuk su aldık..
Oturduk bir kenara içtik..
Ağzımızı bıçak açmıyordu...
Öğretmenliğimizin 2. yılında...
21'li yaşlarda
İlk darbeyi almıştık..
....
Şunun bilincinde olmalı insan..
Concorcet der ki:
Filozofların aydınlatamadığı toplumları şarlatanlar aydınlatır.
Gözyaşı
Gözyaşı, bakterileri öldürüp gözü enfeksiyondan koruyan "lizozim" adlı bir enzim ihtiva eder.
Sjogren Sendromu diye bilinen nadir bir hastalıkta, gözyaşı bezleri fonksiyonlarını yapamaz hale gelen hastalar ağlayamazlar.
1986 yılında Dallas şehrinde gözyaşı hakkında düzenlenen ilk konferansta, soğan doğramaktan ve kederden kaynaklanan ağlamalarda gözyaşlarının tamamen farklı kimyevi maddeler ihtiva ettikleri belirtilmiştir.
Saç
Doğuluların saçlarındaki kıl sayısı diğer ırklardakilerden daha fazladır. Meselâ doğulu bir insanın başında yaklaşık 120.000 kıl varken bir Afrikalı için bu sayı 110.000'dir. Sarışın bir Kafkas'ın saçındaki kıl sayısı 140.000, kahverengi saçlı bir insanda 108.000, kumral bir insanda ise sadece 90.000'dir.
Her bir kılın kendine has bir ömrü vardır. Saçlarımızdaki kılların %90'ı ayda yaklaşık 20 mm uzar, %10'u ise uzamaz. Bu kıllar dökülmeden önce üç ay süreyle faaliyetsiz kalır. Her gün 50 ila 100 tane kıl saçımızdan dökülür. Kirpikler, diğer kılların aksine yaşlanmayla beyazlaşmazlar. Bir gözde yaklaşık 200 kirpik vardır, üst kapaktaki kirpikler alt kapaktakilerden daha çoktur. 3 ila 5 ay ömre sahip kirpikler döküldükçe yerine yenileri gelir. Kaşlardaki kılların ömrü de aynı uzunluktadır.
Traş
18 yaşında traş olmaya başlayan bir erkek, bu iş için günde 10 dakika harcarsa, 60 yaşına kadar tam 2555 saatini (106 gün) traş olmakla geçirir.
Ağız
Sağlıklı bir insanın ağzında 40 çeşitten fazla bakteri, ayrıca birçok virüs, mantar ve protozoa (tek hücreli canlı) bulunur. 1 mm tükürükte 1 milyar kadar streptokok (bir tür bakteri), dilin herbir hücresinin üzerinde de 100 kadar bakteri yer alır.
Dilin üzerinde yaklaşık 9000 tane tomurcuğa benzer çıkıntı bulunur. Bu tomurcuklar damağın iç kısmında ve yutakta da mevcuttur. Bunlar dört temel tadı, yeni tatlı, acı, ekşi ve tuzluyu tespit edebilirler. Diğer bütün tadlar ise bu dört temel tadın karışımıdır. Ancak bütün tad alma işlemleri buralarla sınırlı değildir. Ağzın diğer kesimlerinde ve boğazın üst tarafında tatlı ve tuzlu, damakta da ekşi ve acı şeyleri algılayan tomurcuklar vardır.
İngiltere'de dişçiler her yıl 25 milyon diş doldurmaktadırlar.
Horlama
Aşırı derecede horlamayı bir ameliyatla tedavi etmek artıkmümkündür. Horlama, damaktaki titreşimler sonucu olur. Cerrahlar, lazerle damağı hafifçe yakarlar, Yanıklar iyileşince izler kalır, bunlar da damağı sertleştirir. Operasyon sadece 5 dakika sürer ve hastalar 24 saat içinde taburcu edilirler. Hafif bir boğaz ağrısından başka bir yan tesiri de gözükmez.
Burun
Burun, her gün akciğerlere 14 m3 ısıtılmış ve tozlardan arındırılmış hava temin eder. Akciğerler tozsuz, 35°C'de ve %95 nisbetinde nemli havaya ihtiyaç duyarlar. Kokular, burnun üst kısmında yer alan ve küçük birer bozuk para büyüklüğünde iki parça tarafından taşınır. Bu parçaların üzerinde yaklaşık 5 milyon sarımsı hücre bulunur. Bir köpekte ise bu hücrelerin sayısı 220 milyondur. Bir hapşırıkta, 20.000 kadar minik damla, 4 metre öteye yayılabilir.
Ter
Terin kendisi kokmaz. Vücudun kokmasının sebebi ölen bakterilerdir.
Parmaklar Ve Eller
Ortalama bir ömür boyunca parmaklar 25 milyon kez açılıp kapanırlar. İnsanların %10'u solaktır. Solaklar, ortalama olarak, sağ elini kullanan insanlardan daha genç ölürler. Prematüre doğan bebeklerin %54'ü
Hastalığı Anlamak
Bir kişiye ALS teşhisi konulduğunda hasta daha önce hiç bilmediği bir dünyaya adım atar. Kaldı ki sağlık görevlilerinin pek çoğu için bile yabancı bir dünyadır burası. Hasta nöroloji denen sinirlerle ilgili bilim dalının dilini anlamaya başladıkça herşey yerli yerine oturmaya başlayacaktır. Bu dünyanın da edinilmesi gereken deneyimleri, sıkıntıları olduğu kadar umutları olduğu görülebilir çok geçmeden. Bu yazının hastalığı anlamaya hizmet etmesi dileğiyle...
ALS yani amiyotrofik lateral skleroz, ilerleyici bir sinir sistemi hastalığıdır. Hastalık alt ve üst motor sinirleri etkiler. Motor sinirler beyinden omuriliğe, oradan kaslara giderek hareketlerimizi düzenler. Bu hastalık motor sinirleri etkileyerek kas hareketlerine engel olur. Hastalığın ileri evrelerinde felç gelişir. Buna karşılık genellikle akli yetenekler etkilenmez.
Farklı Adlandırmalar
Hastalığın adının anlamı omurilikte kasları besleyen yan (lateral) taraftaki sinirlerin zarar görmesiyle kasların beslenememesi ve katılaşmasıdır. Hastalık ABD'de Lou Gehrig hastalığı olarak biliniyor. Bazı Avrupa ülkelerinde MNH yani motor sinir hastalığı ya da Charcot hastalığı olarak da geçiyor. Aslında MNH, ALS'nin de içinde olduğu hastalık grubunun genel adı. Charcot ise hastalığı ilk tanımlayan hekim. Uluslararası isim olarak genellikle ALS/MNH veya İngilizce metinlerde ALS/MND geçmektedir.
Hastalığın Nedeni
Hastalığın nedeni tam olarak bilinmiyor. Araştırmacılar sinirlerin bağlantı yerlerinde glutamat denen bir nörotransmitterin aşırı miktarda bulunduğunu, bunun normal iletiyi engellediğini buldu. Bu fazlalığın nedeni ise henüz bilinemiyor. Tarım ilaçları gibi bazı çevresel etkenlerin hastalığı tetiklediğinden şüpheleniliyorsa da kesin bir bilgi yok henüz.
Hastalığın Gidişi
Hastalığın başlangıç belirtileri çok hafif olduğundan çoğu kez farkedilmeyebilir. Hastalık özellikle kol ve bacaklarda olmak üzere kas güçsüzlüğü ile başlar. Konuşma, çiğneme ve nefes alma etkilenir. Yutmanın bozulması sonucu, ağızda tükürük birikmesi de konuşmayı zorlaştırır.
Kaslar sinirler tarafından uyarılmadığında yapısı bozulur ve iş görmez hale gelir. Kol ve bacaklar incelir. Özellikle el ve ayak kaslarında seyirme ve kramplar olabilir. Kişi kol ve bacaklarını iyi kullanamaz. Kontrol edilemeyen ağlama ve gülmeler olabilir.
Başlangıç belirtileri her hastada aynı olmaz. Kimi hasta halının saçaklarına takılmaya, tökezlemeye başlar; kimi hasta eşyaları kaldırmakta zorlanır, kimisi de konuşurken kelimeleri yuvarladığını fark eder.
Kas zafiyeti önce bir kas grubundan başlar, yavaş yavaş diğer kas gruplarına yayılır. Kaslardaki iş görememenin derecesi ve hastalığın ilerleyişi hastadan hastaya değişir. Solunum kaslarının giderek daha fazla etkilenmesi ve buna bağlı solunum güçlüğü hastalıkta gelinen son aşama olur.
Hastalıkta genel olarak duyular, idrar ve barsak işlevleri, cinsel işlevler etkilenmez. Kalp kası zarar görmez. Göz kasları çoğu kez en son etkilenen kas olur, kimi zaman da hiç etkilenmez. Kişinin zihni yetenekleri normaldir.
Hastalığın Oluşumu
Hastalığın nedeni bilinmediğinden nedene yönelik olarak da tedavi edilemiyor. Üst motor sinirlerin yani beynin motor korteksinin hasarı sonucu kas spastisitesi ve katılık oluşur. Beyin sapı ve omurilikte bulunan alt motor sinirlerin hasarı ise kas güçsülüğü, atrofi (kas erimesi) ve fasikülasyona (kas seyirmeleri) neden olur. ALS genellikle hem üst hem de alt motor sinirleri tutar. Fransız nörolog Charcot ilk kez 1874 yılında hastalığın özelliklerini tanımlamış, omurilik ve kas belirtilerine dayanarak ALS ismini vermişti.
Hastalık her kesimden insanda görülebilmesine karşın ALS'ye erkeklerde ve yaşlılarda daha fazla rastlanır. Ortalama başlangıç yaşı 55 olsa da, son zamanlarda daha genç kişilerde teşhis edildiği gözleniyor. ALS 12 yaşında da, 98 yaşında da görülebilir.
Toplumda rastlanma sıklığı olarak 100.000 kişide 0.5-2.4 sayısı veriliyor. Belli bir nüfusa bakıldığında ise yüz bin kişiden on birinin hasta olduğu görülür.
ALS bulaşıcı bir hastalık değildir. Ama bazı kişilerde kalıtsal yani ırsi özellik gösterebilir. Tüm ALS hastalarının yaklaşık %10'unda hastalık kalıtsaldır. Bu duruma ailevi ALS deniyor. Kalıtımla ilgisi olmayan tipe ise sporadik ALS denir. Ailevi tipte anne veya baba ALS olduğunda doğan her iki çocuktan birinde hastalık olabilir.
Hastalığın Teşhisi
ALS nöroloji denen sinir hastalıkları uzmanlığını ilgilendiren bir hastalıktır. Hastalık pek çok kas ve sinir hastalığı ile karışabildiği için teşhis uzun zaman alabilir. Teşhiste manyetik rezonans görüntüleme ve elektromiyogram denen yöntemlerden, kastan parça alınarak değerlendirilmesinden ve kanın incelenmesinden yararlanılabilir. Elektromiyogram kasın etkinliğinin normal olup olmadığını gösteren bir testtir.
Bazı kişilerde sonradan ALS'nin sık rastlanan türüne dönüşen bazı motor sinir hastalıkları görülür. Bunlar:
• Progresif bulbar felç: Beyin sapını etkileyerek konuşma ve yutma güçlüğüne neden olur.
• Progresif kas atrofisi: Alt motor sinirleri etkileyerek iskelet kaslarında zafiyete neden olur.
• Primer lateral skleroz: Üst motor sinirleri etkileyerek spastisiteye neden olur, ilerleyişi daha yavaştır.
Hastalığın Tedavisi
Halen kesin tedavisi olmayan hastalık belirtilere yönelik olarak tedavi ediliyor. İstenmeyen etkilerin önlenmesi, hastanın rahatlatılması ve mümkün olduğu kadar normal yaşamını sürdürmesi amaçlanıyor.
Doğrudan bu hastalığa yönelik bir ilaç bulmak için araştırmalar sürüyor. Hastalığın ilerlemesini etkileyen ilk ilaç olan riluzol 1995 yılında Amerika'da ruhsat aldı. Bu etken maddenin motor sinir harabiyetine neden olduğu düşünülen uyarıcı bir nörotransmiter olan glutamatı engellediği sanılıyor. İlacın hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı, hastanın ömrünü uzattığı, hastanın daha uzun süre iş görmesini sağladığı düşünülüyor.
Solunum Desteği
ALS eninde sonunda solunum kaslarındaki zafiyete bağlı olarak solunum yetmezliğine neden olur. Bu nedenle hastalığa yakalananların yarısı solunumlarını cihazla yapay olarak sürdüremezlerse üç yıl içinde kaybedilirler. Aslında mekanik solunum sağlandığı ve ortaya çıkan diğer problemler giderildiği sürece ALS ölümcül bir hastalık değildir. Yapay solunum burundan (nazal) veya trakeostomi denen soluk borusunda açılan delikten yapılabilir. Konuşma ve yutması iyi olup fazla ağız salgısı olmayan hastalarda burundan solunum denenebilir. Daha ucuz olan bu yöntem basit bir maskeyle kolaylıkla evde uygulanabilir. Burundan solunum uygun hastalarda solunumun rahatlatılması ve ömrün uzatılmasına yardımcı olan mükemmel bir seçenektir. Özellikle bulbusun etkilendiği hastalarda tercih edilen trakeostomi ise uzun süreli yaşam desteği sunar. Bu hastalara gerekli bakım uygulandığında ve gelişebilecek problemler engellendiğinde uzun yıllar yaşamlarını sürdürebilirler.
Hastalığı Anlamanın Önemi
ALS'li hastalar ve yakınları yapay solunumla ve diğer tedavi uygulamaları ile ilgili yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmalı, en uygun yönteme yine kendileri karar vermelidirler. Her bireyin kendi hayatı ile ilgili kararları alma hakkı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle hastalıkla ilgili tüm bilgilere ulaşma, tedavi seçeneklerinin hepsini bilme, tedaviye başlama ve tedaviyi sonlandırma haklarının bilinciyle hareket edilmesi önemlidir.
Halen ALS hastasının karşılaştığı sorunların çözümüne yönelik çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Etkin bir bakım ile karşılaşabilinecek tıbbi sorunlar engellenebilir, ömür uzatılabilir ve mümkün olan en iyi hayat kalitesine ulaşılabilir. Oluşabilecek değişikliklere hazırlıklı olup hızla uygun çözümlerin bulunması ALS hastasına daha sağlıklı bir hayatın sunulması açısından büyük önem taşır.
ALS ve Günlük Yaşam
ALS sinirler üzerinden kasları etkileyen bir hastalık. Başlangıcı ve ilerleyişi kişiden kişiye farklılık gösterse de kas yorgunluğu kaçınılmaz bir durum. Bu bölümde kas yorgunluğunu azaltmaya ve günlük yaşamı kolaylaştırmaya yönelik öneriler bulacaksınız. Bu önerilerin bazıları sizin durumunuza uymayabilir. Tedavinizi yürüten hekim ve terapistten sizin için daha elverişli olan önerileri öğrenebilirsiniz.
Acil durumlara hazırlık
• Acil bir durumu yakınlarınıza haber vermekte bebekler için kullanılan izleme monitörlerini yanınızda bulundurabilirsiniz.
• Önemli numaraların kayıtlı olduğu bir cep telefonu taşıyabilirsiniz.
• Konuşamıyorsanız veya konuşmakta zorluk çekiyorsanız yanınızda çan, zil, çıngırak gibi ses çıkaran bir alet bulundurun. Yakınlarınızla bunların belli anlamlara gelmesi için önceden anlaşın. Örneğin kısa zil sesi acil bir durumu, uzun zil sesi yanınıza gelinmesini istediğinizi anlatabilir.
• Eğer uzun zaman boyunca yalnız kalmanız gerekiyorsa ulaşması kolay bir yere bir 'imdat zili' taktırmanız çok yararlı olacaktır.
Giyinme
• Kollarınızı dayayabileceğiniz bir sandalye veya koltukta oturarak giyinin.
• Pantolon paçalarını bir yandan bir yana dönerek geçirin, bunu oturarak veya uzanarak da yapabilirsiniz.
• Üzerinize bol gelen ve beli lastikli giysiler kullanın.
• Baştan geçirilen giysileri değil önden açılan giysileri tercih edin.
• Düğmeli giysiler gerektiğinde düz ve geniş düğmeli olanları seçin, daha iyisi cırt cırtlıları kullanın.
• Fermuar kullanıyorsanız ucuna deri bir parça ekleyerek çekmeyi kolaylaştırabilirsiniz.
Banyo,Tuvalet
• Banyo ya da duş küvetinin kenarlarına tutamaklar yerleştirin.
• Mümkünse banyo sandalyesi kullanarak yıkanırken sırtınızı destekleyin.
• Küvet içine kaymayı engelleyici paspas koyun.
• Ayağınızın ıslakken kaymasını engellemek için küvetin önüne havlu yerleştirin.
• Katı yerine sıvı sabun kullanmayı tercih edin.
• Sıcak su yorgunluğa neden olacağından ılık suyla banyo yapın.
• Kurulanırken havlu yerine bornozu tercih edin.
• Alafranga tuvaleti tercih edin, tuvalette kalkmayı kolaylaştırmak için klozeti yükselten veya tutunacak yeri olan bir oturma bölümü ekleyin.
• Kalkmak için havlu veya tuvalet kağıdı tutacaklarını kullanmayın.
• Kolay çevrilen veya hareket eden bir musluk vanası tercih edin.
Temizlik ve bakım
• Sapı rahat tutulan fırça ve tarakları tercih edin.
• Elektrikli diş fırçası kullanın.
Yemekte
• Dirseklerinizi masanın üzerinde tutarak el ve bileklerinizin hareketine yardımcı olun.
• Dik arkalıklı bir sandalyede, bacak ve kalçalarınız 90 derecelik bir açı yapacak şekilde oturun.
Konuşurken
• Konuşma terapistleri gibi konuşma konusunda uzman olan sağlık personelinden destek alabilirsiniz. Bu kişilerden fazla yorulmadan konuşma tekniklerini, sözsüz iletişim yöntemlerini öğrenebilirsiniz.
• Ortamda TV, radyo sesi gibi bir gürültü olmamasını sağlayın.
• Yavaş konuşun.
• Dinleyen kişinin yüzünüzü görmesini sağlayın, siz de konuştuğunuz kişinin yüzüne bakın. İyi aydınlatılmış bir ortamda yüz yüze bir konuşma iletişimde kolaylık sağlar.
• Kısa cümleler kurun. Her nefeste bir ya da iki kelime söyleyin.
• Uzunca konuşmalar için rahat bir oturma pozisyonu alın.
• Önceden konuşacağınızı bildiğiniz durumlarda veya telefon etmeden önce sesinizi dinlendirin. Akşama doğru yorulacağınızı hesaba katın.
• Konuşmaya başlamadan önce konuyu kafanızda netleştirin.
• Telgraf yöntemi kullanın, konuşmanın anlamını veren kelimeleri söyleyip gereksiz bağlayıcı kelimeleri atın.
• Yazmanızda zorluk yoksa sürekli yanınızda kağıt kalem taşıyarak gerekli durumlarda anlaşmak için yazıya başvurun.
• Yazmakta zorluk çekiyorsanız alfabe tablosu kullanın ve sözcüğün ilk harflerini gösterin.
• İletişimde mimik ve jest gibi sözsüz yolları deneyin.
Genel Önlemler
• Ayakta dururken bir ayağınızı biraz geride tutup dizlerinizi hafifçe bükün. Bu duruş dengenizi kaybetmeden vücut ağırlığınızı rahatça taşıyabileceğiniz bir pozisyon sağlar.
• Kollarınızı gövdenize yakın tutmaya özen gösterin, kollar açık olarak yapılan hareketlerden kaçının.
• Yapacağınız hareketi vücudunuzun merkezine yakın mesafeye taşımaya çalışın. Bir yere uzanarak hareket etmekten kaçının.
• Her zaman kolunuzu destekleyin. Örneğin dişinizi fırçalarken diğer elinizle musluğa tutunun. Tıraş olurken kullandığınız kolu diğer kolla destekleyin.
• Bir hareketi yaparken hareket eden eklemi yukarıdan destekleyin. Örneğin yazı yazarken el bileğinizi masanın üstünde güvenli bir şekilde tutun.
• Harekete katılmayan kol veya bacağınızı rahatça dayayın. Otururken ayaklarınız yere değsin, kolunuz kucağınızda veya bir yere dayanmış dursun.
• Omuz kaslarınızda zayıflık varsa uzun saplı fırça, tarak, banyo süngeri gibi özel üretilmiş araçlar kullanın.
• Elinizi kullanırken bir atelle destekleyin. El ve el bileğinizi dinlendirmek ve rahatlatmak için de atelden yararlanabilirsiniz.
• Ağır taşımayın, birşey taşımanız gerektiğinde kolunuzun altına sıkıştırmayın.
allah hepinizin kıldığı namazı kabul etsin inşallah bizlerede nasip etsin...her sene ramazan gelince oruç tutuyorum ve namaza başlıyorum...cami ile ev karşıkarşıya dolayısıyla teravih namazlarınada gitmeye başlıyorum(hatta 5 yaşındaki çocuğumu bile götürüyorum çünkü 6 yaş öncesi manevi değerler alınıyor daha sonradan daha zor...kişilik bu dönemde oturuyor,sonradan çok az şey eklenebiliyor)ama nedense ramazan sonrası bir vakit iki vakit derken hepten bırakıyorum...buda beni çok rahatsız ediyor...o yüzden düzenli kılanları kutluyorum allah bizede nasip etsin diyorum...