Uykumun düşüşünde arala beni
Sırılsıklam biriktiğim kapı arasında
Yüzüme örtülen gece boşluğunda
Kaldır ellerimi serin ateşlere.
Can gönlüne hatır say
Görmediğin kadar doğuluyum
Bilmediğin kadar kavruk
Dilim yanık türküler mayalarken
Gece gece on yerinden bıçaklanır söz
Kan kalır, gün dolanır, sayfa karalanır.
ıı.
Aç kalmış kuşlar didikler gözlerimi
Pencere önünde kırılan rüzgâra
Serin bakışlar serperken güneş
Saksılarda yürek, kanserli sözler
Savurur etrafa ağzındaki tek dişle
Dilenen dilenci, oturur başköşeye.
Can diline söz say
Söylemediğin kadar sessizim
Bilmediğin kadar suskun
Gözüm güneşte serin dururken
Sabah sabah son yerinden çekilir rüya
Uyku kalır, göz dolanır, yorgan kaldırılır.
ııı.
Üç kalmış sözünde çevrele ruhu
Sitem kalmış aynada tasvirken renk
Sözlenmiş bir yüreğim şimdi
En çok da denizi özleyen
Can ruhuna can say
Saramadığın ateş kadar sıcağım.
Bilemediğin kadar yangın
Usumun çatlağından kayarken düş
Asır asır göndere çekilir rüya
Söz kalır, cümle bozulur, şiir yakılır.
Bilal Can
Kelimenin metabolizmasına ayrılık düşmüşse o zaman zamana ihtiyaç yoktur. Her cümle agresif bir hal alır yazanın ellerinde. Her cümle asılma paradoksu; alfanın betanın, bütün x ışınlarının sağanağında kendini kıbleye dönüp ölü zannetme merasimidir.
Bana güzel cümleler kurun demeyin bu yüzden. En acılısı neyse onu ısmarlayacağım size. En kanatanı, en buruğu, en hüzünlüsü... Hırçın tarafıma denk gelmişseniz karışmam, siz düşünün sonrasını. Ağır olur kelimelerim saplanırsa küfretmeyin bana, ben '' acının karnında sancıyım'' depremlidir bu yüzden zihnim.
Gülmeyin karşımda öyle kıs kıs. Nefret ederim her karşımda gülenden. Ağlamayın da, zırlanmasından hoşlanmam. Sessizce oturup okuyun işte bu yazıyı da. Kısa yazacağım merak etmeyin. Yormacağım beyninizi. Okuduktan sonra ne işiniz varsa halledersiniz. Biraz tahammül gösterin. Emek veriyorum. Emeğe saygı gösterin. Yırtmayın sakın. Yoksa karışmam. Arkanızdan çok beddua edebilir kelimelerim yoksa. Saygılarımı sunarım.
Akrebin kıskacındaki zehirdir kelimeler, güneşin her günü ateş altındayken kendini defalarca zehirleyendir insan. Bu yüzden durdurmam fazla içerimdeki kelimeleri, bulandırırken anlamları zihnimi kendimi bir şairin ''kaldırımlar'''ın da bulurum. Anlarım o zaman'' Alnından öpmeye gidiyorum Evleri balkonsuz yapan mimarları'' ' n neden alnından öpüldüğünü. Bilirim '' isminin baş harflerinde acz tutarım, bağışlanmamı dilerim'' demenin affı doğurduğunu.
Şimdi metamorfoz geçirmiş lügatlarde kendini arama çabasıyla yoğuşma kat sayısını hesaplıyorum. Aklımda sağanaklaşan anlamların bereketine şükretmem lazım. Lakin '' cinnet müstatili'' nde neden ağacın yüksekliği dalın yüksekliğinden fazlaya kafa yormak gibi, yıkılıyorum duvarlar dizilmiş şehrime. Her kaya parçasına bir insan sıkıştırılmışçasına inildiyor sesler çarpınca duvara. Oysa belliydi ki ''betona şiir işlemeyeceği''. Kaskatı kesilmiş önsüzlerde bir şair hüznüyle bakıyordum, haddinin hesabı olmayan, gözlerinin görünmemesi için gözlük takan insanlara.
Gerçek zaten buz kesilmiş bir yorgandı üstünüze örttükçe sizi titreten. Yalnız bir sabaha kalkmaktı. Bir de söylenilip de kaçılan. Bu yüzden yalanlar buz tutmaz pencerelerde, onların dünyevi bir saltanı vardı bu dünyada.
'' dediklerin çıktı ihtiyar bacı'' söylemiyle kalktığım sabahlar, içimde bir büyünün son sarhoşluğu yatardı hala gözlerimde. İçten içe kusardım bütün küfürlerimi. Çarpıştırdım da '' büyücü büyücü nedir bana hıncın'' çıkarırdım girişimlerimden. Çaresiz ilerlerdim içimi burkan telaşlarda. Açmalıyım perdeyi saat sabahın gecesi. Kararmış gün doğumunda acaba kaç güneş daha doğacak, bitirdiğim efsanelere.
Hasan dayı; bilirdi aslında dünyanın yaşını. Ama hep saklardı. Üzülmesin diye çocuklar. Durur düşünürdüm o zamanlar içimde bir intikam belirirdi söylenilmeyen her sözün arkasından. Küfür bile olsa en azından sözünün arkasındaydı insanlar. Sığınırlardı en anlamsız sözlerinin ardına.
İşfa etmeliyim şimdi perdelerimin renklerini. Hepsi buz kesilmiş bir yalnızlık tütüyor geceleri. Sokak lambasının aydınlığında sarıya dönüyor lakin güneş doğunca yoğrulmuş bir ekmek kıvamında isleniyordu sigara dumanından. Aklımın gelgitleri gibi renkleri de değişiyordu perdelerimin. Meddeyken gitmeleri oynayan bir hüzün alaşımında, cezirdeyken gelinen bir uzaklık gibi beyaza değiyordu bütün kıvrımları.
'' ölü ozanlar derneğinde'' Neil bir çaresizliğin silahına kurban gitmişti. Babasının sözlerine bir atom bombası saklanmış meğerse, o da çekip silahı vuruşmuştur demirle ve sözle. Yenilen tarafta kaldığı için yuvarlandığı ölüm boşluğu onun son kaderi olmuştu. Şimdi açmalıyım ölmeden en çok da onun söylemek istediği sözleri. Eğer yaşıyorsa lakin kendisi çıkarırdı diyorum sözlerini.
Kelimenin metabolizmasına ayrılık düşmüşse o zaman zamana ihtiyaç yoktur. Zaman kendini kudurtur bir gitmenin ardından. Giden ki eğer herşeyi götürmüşse kendiyle o zaman allak bullak olmuş bir zihin hız problemiyle hesaplar gideceği yeri. Şimdi varmışlığıyla varmamışlığı arasında kavga ederse şayet kendiyle bilinir ki zıvanadan çıkmıştır artık problemler.
İşte bu yüzden bir gitmenin şizoid çocuğudur yazanlar. Kalmaların hakkını kelimelerin anlamını genişleterek yaparlar.
Bilal Can
Sabah olsun kalkacağım ellerimi göklere kaldırarak bir dua eşliğinde. Besmele ile...
Uyandım işte ellerim hava semada bir dilim dua, bir dilim aşk. Bir sabahsız uyanışta gözlerim seherin nihayetinde. Birleşmiş altın kanatlı iklimlerin ellerime düşen yapraklarıyla kaldırıyorum gözlerimi dualara. Ve dua dua ilerliyorum acılara. Acı ki olduran bir fiilin oldurgan eylemi. Pişme süreçlerinde tarifsiz bir seyirleniş.
Gözleri uykusuz bir yalnızlıktı. Elleri boşlukta salınan bir geceydi, naifti, ürkekti, kırılgandı, gözlerine değmemiş bir günahtı. Bir sesti bir haber. Bir nehirdi ki akardı güllerce. Gül gibi selamdı, hüzündü biraz da kendi aşkında hem âşıktı hem de aşktı. Aşkın netameli ayıydı ve ay ancak onunla aydınlanırdı. Yok, öyle bir heyecan. Yok onun gibi. Gül hadi biraz. Sana güller dereyim. Şimdi bu akşamüzerinde. Yok öyle güz gibi küsme, Güzler bir hüznü taşır. Yok öyle durma denizler kurur yoksa. Gül ve bak. Kalk ve beyazla giyin. Bak güz ayrılıktır. Bak güz bir hüzündür. Gül ise bir hayattır.
Bir yabancı selam ile kendi ellerimde, kendi ceplerimde delik bir çocukluğu endişeli bir günahla yaşıyorum. Yüreğimde bir gül. Gül hadi sana gülmeler yakışır. Somurtkan akşamüzerlerinde, güzleri çekiyor kayıklar. Yok, durma öyle güzler soğuk olur. Soluğunu soğuğa bulaştırır.
Ne bir ses var, ne de haber. Artık senden bir rüzgâr, kalmışlığın ortasına yıldırım gibi düşüyor. Bir yabancı kaldırımda dalınca hüzünlere, kendi düşlerimde kendimsiz kaldım. Sonunda bir oyuncak ve çocukluğum yani dalınca bir günaha gözlerimde uykusuz bir uykusuzluk kaldı. Hadi gül biraz gül ki arınayım.
Neresi boşlukta kalmış, neresi aydınlıkta güz baharda saklanmış, kış siyahta. Ne bir ses ne de bir haber, Gelmiyor artık bahardan. Tıkırtısız bir anda dilim hasretinle kaldı. Bir yabancı kurşunda kendi ellerimle oyunlara daldım. Ölüm bozan bir ölümle uyanır oldum.
Hadi gül biraz. Yok, olsun güz gibi sonbahar hüzünleri ve yapraklarında metanetli bir ay düşsün kursağımızda düşlere. Gelsin artık senden, gelsin ortasına rüzgârların şimşek düşmüş yabancılığıma. Düşsün ellerimize gül hadi. Arınayım. Aklanayım. Gülümseye alışayım. Çocuk kalsamda ellerinde, adamca hüzünlerde gülenleyim. Sana gülmeler yakışır. Hadi gülümse kader deyip somurtma, yok öyle somurtma güz gibi, nefeslen. Güz soğukluk taşır. Hayat bulsun sararan yapraklar yeniden. Bahar ve sen. Gözlerimde hala uykusuz bir yalnızlık
İlle de hüzün. Kendi ellerimle hüzünler çizdim. Hüzünlü bir oyunda kervanları soydum. Geceleri yaktım, resimleri birer birer astım duvarıma. İsimler yazdım. Hayırdır dedim. Günahtır dedim. Karaladım. Çizdiğim kelimelerde bir hasret belirdi. Şimdi bir yaban havasında hançeremde boğum boğum gözyaşı Bir de oyuncak var ellerimde, kelimeler.
müjdat gezen şiir dinle - müjdat gezenin aysel gürel için yazdığı şiir - müjdat gezen şiir video - şiirim geldi tutmayın beni - müjdat gezen çınar şiiri
bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,kendinden hoşlanması,hep kendisiyle ugraşması kendine fazla düşkün olması demektir.oysaki aşırı benciller,kendilerini pek üstün körü bilenler,kendilerinden önce işlerine bakanlardır.onlara göre kendi kendisiyle baş başa kalmak,sırt üstü yatıp vakit öldürmektir.ruhunu zenginleştirmeye,kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller kurmaktır.sanki kendimiz bizden ayrı,bize yabancı birisiymişiz gibi.
Ekinezya Bitkisi - ekinezyanın faydaları - ekinezya çayı nelere iyi gelir - domuz giribinden koruyan ekinezya- ekinezyanın yararları
Ekinezya nedir ? Anavatanı Amerika olan ekinezya bitkisi yerlilerce yaraların tedavisi ve yılan sokması boğaz ağrıları gibi hastalıkların tedavisinde kullanılmıştır.
Ekinezya otu hakkında birçok inceleme yapılmıştır. Ekinezya ile ilgili yapılan araştırmalar özellikle bitkinin savunma sistemini kuvvetlendirici yönüne odaklanmıştır.
Ekinezya Faydaları Nelerdir?
-Akyuvarların üretimini ve aktivitesini destekler,
-Hastalığa sebep olan mikro organizmaların insan vücudunda çoğalmasını zorlaştırır,
-Alerjik reaksiyonları önler,
-Üst solunum yolları enfeksiyonlarını tedavi eder,
-Bakteri ve mantar enfeksiyonlarına karşı vücudun direnci artırır,
-Gargara gibi kullanıldığı zaman ağız yaralarını iyileştirir,
-Romatizma ve artrit rahatsızlıklarında uygulanan tedaviye destek verir.
İnterferon üretimini destekleyerek vücudun savunma sistemini güçlendirir.
Soğuk algınlığı, grip, herpes, sinüzit, saman nezlesi, solunum hastalıkları; anti iltihabi hastalıklarda çok faydalıdır.Yapılan araştırmalara göre ekinazya nezlenin 12 klinik septomunu azalttigi bulunmuştur. Nezlenin ilk işaretleri görüldüğünde alınmalıdır.Sik sik tekrarlayan yerleşik müzmin bronşit, Sinüzit de koruyucu olarak da kullanılabilir.Ayrica grip ve kulak enfeksiyonlarında da faydalı olduğu tespit edilmiştir.
Grip için şifalı bitkiler : Özellikle enfeksiyon grip soğuk algınlığı gibi rahatsızlıklarda kullanımıyla tanınmaktadır. Bağışıklık sistemi yeterince güçlü olmayanlar için ekinezya otu önemli bir doğal destektir.
Grip ve soğuk algınlığını önleyici etkisi nedeniyle hastalık öncesinde kullanılabileceği gibi hastalığın ilk belirtilerinin ortaya çıkması durumunda da kullanılabilir. ABD'deki Connecticut Üniversitesi Eczacılık Fakültesince yürütülen bir çalışmada soğuk algınlığı ve nezleye yakalanma olasılığını(%58) önemli derecede düşürdüğü tespit edilmiştir. Öksürük ve baş ağrısı gibi durumları hafiflettiği de görülmüştür.
İngiltere de yapılan bir araştırmada ise C vitaminiyle beraber alındığında soğuk algınlığı geçirme olasılığını %80lerin üzerinde azalttığı görülmüştür. Hastalığın zamanını da 1-1,5 gün azalttığı belirlenmiştir.
Yapılan araştırmalarda ekinezyanın akyuvar sayısında artışa neden olduğu tespit edilmiştir.
Kemoterapiden sonra vücut direncini yükseltmek için kullanılmaktadır.
Patojenik organizmalarla sağlıklı dokular arasındaki doğal savunma hattını yıkan bir enziminin oluşumunu önleyici etkisi olduğu görülmüştür.
Ekinezya bitkisi antiviral ve antibakteriyel etkilere sahiptir.
Egzama sedef sivilce gibi deri rahatsızlıklarında faydalıdır.
Yaraların iyileşme sürecini azaltır.
Alerjik reaksiyonların meydana gelmesini engelleyici özelliği de tespit edilmiştir.
Ekinezya ürünleri Echinaceae purpurea ve Echinacea angustifolia 'dan üretilir.
Almanyada yapılan araştırmalarda Echinaceae purpurea'nın yapraklarından elde edilen ürünlerin kullanımı tavsiye edilmiştir (Echinaceae purpurea herba). Diğer türleri tedavi için önerilmemiştir.
Alman sağlık bakanlığı tarafından yayınlanan çalışmada soğuk algınlığı, solunum yolları ve idrar yolları enfeksiyonları gibi rahatsızlıklarda ekinezya bitkisi önerilmiştir.
Önerilen kullanım şekli : 2-3 hafta kullanıp ara verilmesi tavsiye edilmektedir. Bazı kaynaklarda da en fazla 8 hafta kullanılması önerilmektedir. Hiç ara verilmeden sürekli kullanımı tavsiye edilmemektedir. Günde 1 ila 3 kapsül alınır.
Yine ekinezya çayı da 15 gün kullanıldıktan sonra ara verilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Oto-immün hastalığı olanlar kullanmamalıdır.
Bağışıklık baskılayıcı ve anksiyete ilaçlarıyla bir arada alınmamalıdır. Genel olarak da herhangi sentetik bir ilaç kullanırken dr a danışmadan bitkisel ilaç alınmamalıdır. Bazı durumlarda etkileşime girme durumu sözkonusudur. Ekinezya da bazı ilaçlarla etkileşime girerek bazı insanlarda alerjik belirtilere neden olmaktadır.
Kullanım Şekli
Çay : 1 çay kaşığı bitki1 bardak soğuk suda kaynama noktasına kadar 30 dak. İçinde ısıtılır.
Tavsiye edilen dozajlar
Koruyucu amaçlı: Ekinezya çayından 3 kere her seferinde 1 - 4 ml olmak üzere günde toplam olarak 3 - 12 ml arası alınabilir.
UYARI : Bilinen bir yan etkisi yoktur. Aşırı dozajlar mide bulantısına yol açabilir. 6 haftadan fazla süre kullanmak tavsiye edilmemektedir. İki hafta ara vermek yeterli bir önlem olabilir. 2 yaşından küçük bebeklerde, tüberkülozlu hastalarda ve romatizmal arterit ve lupus gibi otoimmün hastalarında immün fonksiyonlarını uyardığı için kullanılmaması yerinde bir tedbir olacaktır.
yüzümüzü nasıl yıkamalıyız - yüz yıkarken nelere dikkat etmeli - cilt bakımı
Cilt bakımında temizlik ön plandadır. Ne türde bakım uygulanırsa uygulansın yüzünüzü doğru şekilde yıkamalı ve temiz olmasına dikkat etmelisiniz. Yüz yıkamanın da doğru şekli olur mu demeyin elbette en hassas bölgelerden olan yüzümüz ayrıca güzelliği açısından da önemlidir bu anlamda uygun ürünler ve hafif şekilde yıkanmalı. Bu konuda kısa ve önemli bilgiler şöyle sıralanabilir.
Aklınızda bulunsun;
* Yüzünüzü anti bakteriyel sabunla yıkamaya özen göstermelisiniz.
* Önce yüzünüzü ıslatın ve temizleme ürününü cilt ıslakken uygulayın.
* Yüz iyice yıkandıktan sonra yine çok iyi durulayın.
* Asla çok sıcak ve çok soğuk suyla yıkamayın, ılık suyla yıkamaya çalışın.
* Cilt tipine uygun temizleyici ürünler kullanın.
* Kalıp şeklindeki sert sabunları yüzünüze sürmeyin.
* Kesinlikle yüzünüze lif sürmeyin ya da sert cilt fırçalarıyla fırçalamayın.
Nasıl yıkamalı?
Önce ellerinizi cildinize uygun bir sabunla çok iyi yıkayın, sonra ılık su ile yüzünüzü ıslatın ve sonra temizleyici kalıp sabun ya da sıvıysa elinizde köpürtün. Elinizde köpürttüğünüz sabunu yüzünüzün tamamına yayın. Alın, yanak ve burun kenarlarınızı hassas olduğundan yavaşça ovuşturun, bu sayede daha iyi temizlenmiş olacaktır. En sonunda sadece su ile iyice durulayın. Temiz bir havlu ile bastırmadan yüzünüzü kurulayın.
Hayatını adadığı adam hırsız gibi sessiz adımlarla bir gece yarısı kapıyı aralayarak çıkıp gitmişti.Hem de çaldığı kalbi unutarak. Ona olan sevdası küçük bir rüzgarın gücüyle yıkılıp gitmeyi hak etmiyordu.Kurşuni günler, güneşsiz, ağlayan bir gökyüzü, karanlık yalnız geceler, hazin hazin şarkı söyleyen rüzgar, karanlık şeyler düşündürüyordu ona..Ruhunu kaplayan karanlık düşüncelerle savaşacak gücü kalmamıştı artık.
Günlerdir karanlık ve mutsuz hayatının tam orta yerine doğacak olan güneşi bekliyordu. Bulutlar gökyüzünden gitmek bilmiyor tüm heybetiyle güneşi görmesini engelliyordu. Yinede bekliyordu. Biliyordu ki dokunduğu her şeye can veren , karanlığını aydınlatacak olan güneş, orada bulutların ardında bekliyordu.
Sabırsızlandı, bir an önce güneşe ulaşmalıydı. Ama ufuktaki tepeler engeldi.Birdenbire koşmaya başladı, her adımında arzuyla güneşi hayal ediyordu. Koştukça vücudu ter içinde kalıyor alnından süzülen ter damlacıkları gözlerini yakıyordu. Susuzluktan dudaklarında derin çatlaklar oluşmuştu.Bir an yorgunluktan pes edecekti ki zirveye yaklaştığını görünce yeniden canlandı, gevşemiş vücudu gerildi.Tüm yorgunluğunu unutup, gizli bir gücün yardımıyla zirveye ulaştı.
Büyük bir azim ve arzuyla güneşe ulaşmaya çalıştığı yolculuğun sonu hüsran oldu...
Zirveye vardığında gördü ki her şey yine aynıydı, güneş yine yoktu ortalıkta. Bulutlar gri görünümleriyle üstüne üstüne geliyordu sanki.Kendinden başka hiç kimse güneşin olmayışının farkında bile değildi. Onu günlerdir ayakta tutan "belki"nin arkasındaki anlam yok olmuştu.Gerçekler tokat gibi indi yüzüne, bir kaç saniye içinde güneşi göremeyeceği gerçeğiyle yüzleşti.Son gücüyle gökyüzüne tekrar baktı, çaresizlik anlamsızlık gözlerini kararttı.Artık onun için yeniden doğrulup yukarıya bakmasını gerektirecek bir sebep kalmamıştı...
Bir gün boyunca yerinden kıpırdamadan yattı. Anlamsız bakışlarla uzaklara daldı daldı gitti.Uyudu. Uyandı. Tekrar uyudu...Ertesi gün, kıpırdamadan yatan kadın büzülmüş vücudunu oynattı, doğrulmaya çalışırken ohhh!!! Sesiyle derin sessizlik bozuldu. Gözlerinde pırıltıyla ayaklandı. Evin içinde bir oyana bir bu yana koşturdu. Onu ayağa kaldıran güç, az önce gördüğü bir rüyaydı. Halâ etkisi altında olduğundan etrafını görüyor algılayamıyordu. Rüyasında kendisini masmavi gökyüzünü büyük bir huzur içinde seyrederken görmüştü..Tenine çarpan güneş ışınları bedenini rahatlatmış , yüzüne vuran sıcaklık sanki onu şarz etmiş, gözlerine canlılık, yüzüne kan gelmişti. Yaşamak istediği dünya rüyadaydı. Yeniden oturdu pencerenin önüne gözlerini kapadı. Çaresizliğini, olanları hak etmediğini, nerede yanlış yaptığını sorguladı. Dışarıda hayat devam ediyordu.Ve kimse günlerdir güneşin doğmayışının farkında bile değildi.
İlerleyeceği yol dikenlerle doluydu ve hep aralarından geçmeye mecburdu.O dikenler bir zamanlar hayat dolu olan yüreğini zamanla paramparça edecekti beklide. Kim bilir bir gün
hiç ummadığı bir zamanda yeniden tutuverecekti güneşi.
Kapı ziliyle irkildi,günlerdir kimse uğramamıştı.Yorgun bedenini sürükleyerek gitti kapıya, postacı bir zarf uzattı. Kadın elindeki zarfa uzun uzun baktı... Zarfın içinden çıkan bembeyaz kağıdın üstüne yazılmış simsiyah yazıları bir solukta oracıkta okudu.en sondaki daha da koyu renkle ve büyük yazılmış ELVEDA yazısı bedenini bin yerinden hançerledi sanki.Tekrar gökyüzüne baktı ,güneşi neden göremediği belliydi artık. Buruk bir gülümseme taktı dudaklarına....Aynı gün hem doğum günü,hemde....
Eski dost!
Bu gün bu kümeste değişik bir hava var,şu piliçlerin bana bakarak dalga geçer gibi gülmeleri,süslenip püslenmeleri ortada kırıtarak yürümeleri, sevinçle gıdaklamaları.
Söylesene bu kümeste neler oluyor?
Ben bu kümesin horoz'u değil miyim ?
Şimdi beni kızdıracaklar,hepsinin tüyünü tek,tek yolacağım.
-Senin galiba haberin yok?
-Neden haberim yok?!
-Seni yaşlandı diye gözden çıkardıklarından,bu gün kümese genç bir horoz geliyor.
-Dertleri şimdi anlaşıldı!
Şulara bak! Şunlara!
Çilveyle sabahtan beri tüylerini düzeltip duruyorlar,sanki yeni horoz üzerlerine çıkınca çift sarılı yumurta yapacaklar.
Yıllar önce bende,bu kümese geldiğimde gençtim ve şimdi olduğu gibi o zamanın piliçleride aynı havayla beni karşılamışlardı.
Artık bana bıçak göründü desene,yaşlılığın kaderi işte...
-Üzgünüm ama eski dostum durum onu gösteriyor.
-Bak bak!
Sahibimizin elinde azman gibi çil bir horoz var.
-Demek kümesin yeni efendisi bu!
sen onu bırakta, asıl şu piliçlerin seksi gıdaklamalarına bak.
Hey gidi günler hey,öttüğüm zaman saklanacak delik ararlardı,demek ki tavukların da maskarası olmuşuz da haberimiz yokmuş,beni bıçaktan önce bunların,vefasızlığı öldürür.
Şimdi ki arabalara da bu horoz kornalarını koymuyorlar mı o zoruma gidiyor,bu Çinliler bizim ötüşümüzü de taklit etmişler,resmen papuçumuz dama atıldı.
Yok o arabanın korna sesi değildi, kümesin yeni efendisi çil horozun sesiydi.
-Aman dikkat et!
Yeni gelen horoz sana pis,pis bakıyor,eyvah ki eyvah,bir çalımla üzerine doğru gelmeye başladı.
Aman! Eski dostum sen ona uyma alttan al.
-Bana bak kart horoz!
Sende biliyorsun ki bir kümeste iki horoz olmaz,pılını pırtını topla gözümün önünden kaybol,zaten sabaha seni kesecekler,ortalıklarda dolanıpta ,ölümün benden olmasın anladın mı?
Sabaha seni sağ bulmalarını istiyorsan,sakın öteyim filan deme.
-Bana bak çil horoz!
Ben ölürsem de horoz gibi ölürüm,bıçak bana yakışmaz,doğru söyledin bir kümeste iki horoz olmaz,burada fazla olan sensin.
Şimdi iki gaga darbesiyle sesini keseyim de gör.
Hooop! Ağır ol,geçliğine kaslarına güvenme,sabah kümesin kapısı açılınca kozumuzu dışarıda bu piliçlerin önünde paylaşalım tamam mı?
-Demek bıçağı tercih etmedin beni tercih ettin,benden günah gitti, bu benim için daha iyi oldu,şu piliçlere de bir gözdağı vermiş olurum,aslında kümese gelirken aklımdan geçen de buydu seni bütün tavukların önünde bir güzel döverek,rezil etmeye karar vermiştim,sagol ekmeğime yağ sürdün vicdan azabı çekmeyeceğim.
Sabaha kadar,inşallah korkudan ölmezsin.
-Bana bak! Eski dostum sen ihtiyarlamamışın aynı zamanda beynin de sulanmış,şimdi bu meydan okuma da nerden çıktı.
Şu zebellahı görmüyor musun?
İki gaga darbesiyle şu olmayan beyninide deler ama sana da saygı duyuyorum,ölüm hakkını kendin seçtin.
-O zebellah,geçliğine gücüne güveniyor,ben bu yaşıma kadar,bu kümese tavuk çalmaya giren,kaç tilki ile mücadele ettim,ne çabuk bunları unuttun,ben de zamanında gençtim ve çok hata yaptım, o da sabah hata yapacak ve bıçak onun boynuna inecek,yine bu piliçler bana kalacaklar ve bu kart horoza cilve yapacaklar.
-Eski dostum!
Sabah oldu kümesin kapısı açılıyor,istersen kaç hayatını kurtar.
Bak,bak! Şunun havalarına bak,peşi sıra kulakları sağır eden ötüşüne,şu yan yürüyüşlerine,şu kanat çırpmalarına bak.
Senin işin çok zor,dostum çok zor,yol yakınken rezil olmadan bu sevdadan vaz geç.
Hemen kümesin önünde,seni bekliyor,hanımın attığı mısırlara bile yan gözle bakmadı çünkü ateş saçan gözü senden başka bir şey görmüyor.
-Hanım kümesin önünde mi?
-Evet
-Öyleyse tam zamanı,ben dışarı çıkıyorum.
-Hakkını helal et.
-Daha dur!
Helalleşmenin zamanı gelmedi.
-Dur,dur kaçma!
Ulan kart,akşam dayılanan,yoksa sen değil miydin?
Geeeel buraya...
-Cemil Cemiiil!
Yetiş bu yeni aldığın horoz sapık çıktı,o kadar tavuk varken,bizim eski horozu beceriyor.
Sana diyorum Cemil yetiş...
-Vay sapık vay!
Bende ucuza aldım diye seviniyordum,demek ki sahibi bunun sapık olduğunu biliyormuş ta
Resmen bize kakalamış.
Hanım bıçağı getir,ben kümesimde sapık horoz moroz istemem,eskisi karttı,marttı ama sapık değildi.
-Eski dostum,o genç horozun hata yapacağını nerden biliyordun?
-Yıllar önce bende bu kümese geldiğimde,yaşlı horoza aynı hareketi yapmıştım ama beni evin oğlu görmüştü ve iki tekmeye karşılık hayatta kalmıştım.
Kalbi yaralı ceylan duvaksız gelin mi oldun sen? Sazı, sözü kırık maral ve kalbimde yazılı sevdam gerçekten gidiyor musun sen?
Bu ne acelecilik gülüm, yangından mı kaçıyorsun? Kavlimizi ne tez unuttun sen? Hani bu yaz telli duvaklım olacaktın?
Hani bu yaz düğün dernek kuracaktık? Avuçlarında ki kınalarda neyin nesi ceylan? He ceylan demek taştan kalbin ha?
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Gözüm gözüne değer, elim eline değer
Sözün dünyaya değer,
Sensiz yokmuşum meğer
Kalbi yaralı ceylan, kaşı karalı ceylan
Bende yazılı ceylan, gitme yaralı ceylan
Taştan kalbin öldürür, candan bakışın güldürür
Selamın yoksa ceylan, zalim halin öldürür
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Oy gülüm sen olaydın da taş olaydın. Beni boş ver, gözlerinin mahpusluğunda toz toprağım. Hani bugün değil, yarın gibi bir şeydik biz? Hani ölsek de, sevdamızdan dönmeyecektik? Oy gülüm demek intihar ediyorsun? Demek beni koyup gidiyorsun ha?
Sen beni umarsız mı sandın? Her uçurumda kurtulur mu sandın? Bu ne acelecilik gülüm, kendini öldürüp, beni yaşar mı sandın? Kalbi yaralı, bakışı yakan ceylan ve sen söz verip kaçan ceylan, söyle kavlimiz bumuydu?
Oy gülüm sebebim sen,
Duvarlarla konuşan ben
Oy gülüm kederim sen,
Kederler de boğulan ben.
Sen beni gamsız mı sandın,
Her derde çaremi sandın
Bilmem sen beni ne sandın,
Gam götürür susar mı sandın.
Oy gülüm hasretinden ölsem,
Bin gece görmesem yüzünü
Kurda kuşa ezberletirim,
Benden atamam nur yüzünü.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Nikahımız mahşere kaldı, kavuşmamız mahşere Ey! Canımda can olan dilber, verdiğimiz söz nerede kaldı? Biz böyle mi öğrenmiştik? Ellerimiz kavuşurken tenhalarda, yalandan mı söylemiştik? Sahi biz aşk şerbetinden içmemiş miydik? Hani sarhoştun? Hani zil zurnaydın? Hani deli divaneydin aşkıma? Söyle ey! Ceylan söyle! Taş duvarlar altında mı kaldık? Bu ne biçim bir rüya? Oy gülüm uyandır bu rüyadan, kurban olayım rezil rüsva etme.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Dağlar ardında kaldım, ekmeksiz susuz kaldım,
Söylemedim türkümü, can tenden ayrı kaldım.
Dokunmasınlar bana, cana hasret kaldım.
Konuşmasınlar daha, nazlımdan ayrı kaldım.
Diyarım sürgün olmuş, canım küs kalmış bana.
Deryada feryat bana, yoldaş olmuş, dert olmuş.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Ekmeği bölüşmüştük oysa Türkülerden fallar tutup, sürgün ve gurbet gecelerimizi unutup da sevmiştik biz. Bırakıp gitmek yoktu kavlimizde. Elli kuruşluk ömürde güneşin alnını parlattık, karartmadık hiç. Paylanacak yaşantılarımız vardı var olmasına ama mücadelesiz değildik biz. Yani kaçmak ölmekti, biz hiç kaçmadık ceylanım.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Aç bir koynunu ana, çemberimi düşürdüm
Bak bir bu yana ana, çocukluğumu öldürdüm.
Önlüğüm boya içinde, kalbim kale içinde
Aç bir koynunu ana, çocukluğum var içinde.
Çemberimi düşürdüm, elli kuruş ver parlasın
Hele sıkıysa bir eksilt, hayat paylasın
&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Demek gidiyorsun? Demek beni öldürüyorsun? Şimdi seni kime şikayet edeyim? Kalbim ilk defa bu kadar serin... Kanım iliklerimden çekiliyor, nutkum durdu. Yani şimdi sen ne söylersem söyleyeyim yine de kalmayacak mısın ceylanım? Yani ben ölsem de mi gideceksin? Eee be ceylanım hiç mi sevmedin sen beni? Çemberleri kale altında boşuna mı çevirdik? Önlüklerimiz okul yolunda boşuna mı kirlendi? Bu düğünden vazgeç ceylanım, ağustosumuzu kar yangınına çevirme, öldür me be ceylanım öldürme
Sabah ezanı kulaklarımda
Birazdan güneş doğacak
Bırakıp giderken hiç düşündün mü benim halim n'olur?
Taş mı sandın beni?
Taş mı sandın beni?
Taş mı sandın beni?
Terminalde son kez yüzünü gördüğümde,
Yanağın otobüs camına yapışmış,
O bakmaya kıyamadığım zerdali gözlerinden,
Deniz gözlerinden sel gibi yaşlar süzülüyor,
Hıçkırığın her yanda yankılanıyordu.
Bir gün döneceğin ümidiyle yola koymuştum,
Bir gün iki satır yazarsın diye razı olmuştum.
Ey sevgili!
En güzel sevgili!
Gül beyazım, papatyam, ay çekirdeğim, yazım, yazgım
Sıladan bir daha dönmemecesine mi gittin?
Özlemediğim doğru değil,
Kan kustuğum yalan değil.
Yokluğunda yoksulun teki,
Ne yapacağını şaşırmış,
Kelimelerini sinmiş,
İsimsiz kaldırımların yetimi...
Şimdi Ezan-ı Muhammed'in seher vakti
Güneş ufuktan gelecek "Merhaba" diyecek
Leylim ley...
Hava soğuk, sisli ve karanlık
Bir farın ışığı kadar aydınlığım ancak
Biliyorum ısıtmasa da seherde doğacak güneş,
Yine umut, umutlar var...
Sabaha doğacak güneş...
Bu şehirde kapısını çalabileceğim bir ışığım,
Dertlerimin kayıklarını yüzdürebileceğim,
Sığınabileceğim bir limanım yok!
Yazdıklarımı, anlattıklarımı taşıyabilecek,
Omzuna başımı koyup ağlayabileceğim,
Gözyaşlarımı silebilecek kimsem kalmadı!
"O" gül beyaz pırıl pırıl gelinliğinde elimde kaldı.
Yine ışıkları söndürdüm
Bugünün ihanetlerini, geleceğin acılarını duvarlara karalıyorum.
Canımın içi,
Ümitlerimi tek tek sorguluyor;
Sana beklentileri olanları idam ediyorum.
Bilmelisin: İçimdeki seni zorla öldürüyorum!
************
A l l a h a ş k ı n a . . .
Kapı aralığından sızan fersiz ışık
Bir kerede gün ışığı olsa göz aldanmalarına inat!
Oy gülüm sebebim sen
Duvarlarla konuşan ben
Oy gülüm kederim sen
Kederlerle boğulan ben
Sen beni gamsız mı sandın ?
Her derde çare mi sandın?
Bilmem sen beni ne sandın?
Laf götürür susar mı sandın?
Çok özledim...
Gözlerim benden habersiz,
Sihirli kutuya kayıtsız teslim olmuş.
Şu darmadağın halimi görmüyorlar.
Kulaklarım sadece sana kesilmiş
Yüreğimin yangınına aldırış etmiyorlar.
İyi hissetmiyorum kendimi bir tuhafım.
Ben üşümem bilirsin...
Peki, neden tutmuyor ellerim, ayaklarım?
************
Gözlerim neden mat ve donuk ?
Neden kilitlendi kör bakışlarım boşluğa ?
Neden konuşmuyor aynalar ?
Neden cevap vermiyor duvarlar ?
Ey sevgili!
En güzel sevgili!
Gül beyazım...
Çok özledim...
Gittiğin yeri mesken mi tuttun ?
Dön, dön n'olursun dön artık !
Umutlarım siyaha çalmakta kar beyazım...
Yüreğim, beynim, bütün bedenim karaya vurdu vuracak...
Karayazım!
Taş mı sandın beni ?
Taş mı sandın beni ?
Taş mı sandın beni ?
Bak şu halime uzat artık ellerini...
Un ufak oluyorum görmüyor musun ?
Görmüyor musun?
Çıldırmaktayım gül beyazım...
Sen beni gamsız mı sandın ?
Her derde çare mi sandın?
Bilmem sen beni ne sandın?
Laf götürür susar mı sandın?
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Yollar senin olsun diyorum, ben kenardan yürürüm. Üstümüze yıkılıyor dediklerimiz ve biz dediklerimizin üzerine yıkılıyoruz. Yaralı bir hayvan gibi, arkamızda bir kan ırmağını sürükleyerek, yıkılıyoruz ettiğimiz her lafın üstüne. "Gece gündüz tenhalarda bekleyenim var demedin" diyorum bakarak gözlerine ve baktığım herşey üzerime yıkılıyor.
Bütün suçlar, bütün aşklar, bütün kaçaklar, bütün ihanetler, bütün kırıklıklar üstümüze boca ediliyor ansızın ve kör ve yaralı ve sadık ve kalbimizi avuçlarımıza alarak yıkılıyoruz.
Bizi yıkıyorlar, eski bir binayı yıkar gibi, kadim bir bilmeceyi çözemeyip kenara atar gibi, bir çiçeği kopartıp koklamadan ezer gibi yıkıyorlar bizi. Ve dilsiz ve bütün kelimeleri elinden alınmış ve yenik bir şehir gibi duruyoruz "onların tarihi"nin önünde.
Daha fazla ölmemizi istiyorlar, daha fazla yenilmemizi, daha fazla unutmamızı. Ölmeye ve yenilmeye eyvallah belki, ama unutmak asla. Unutamıyoruz. Zihnimizden kovduğumuz şeyler, bir bakıyorsun çocuklarımızda yeşeriyor. Biz bıraksak onlar alıyor savaş meydanının kenarına yığılmış mızrakları. Mızraklı ilmihal gibi yaşıyoruz ve mızraklar üstümüze yıkılıyor. Bir ilmihal kalıyor geriye, ama 'hal'imizi 'ilim' yapamıyoruz.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. "Gördüklerini unut diyorsun" bana ve herşeye rağmen bir cümle düşüyor ağzımdan: "Zet öldü bebeğim, Zet öldü". Zet niye ölüyor bilmiyorum ve niye böyle bir diyalog geçiyor aramızda ve niye geçiyor bizim adamlar karşı orduya ve niye mızraklarına musaf bağlıyorlar, bilmiyorum. Hiçbirşey bilmiyorum ve bilmediğim şeyler üzerime yıkılıyor. Suç üzerime yıkılıyor ve detaylarını bilmediğim, belki de hiç yeralmadığım şeylerden dolayı yargılanıyorum "suyun önünde". Su akıyor ve ben yargılanıyorum. Su akıyor ve biryerlerimiz kanıyor durmadan.
Su akıyor ve yeniliyoruz hep. Niye yeniliyoruz bilmiyorum. Niye yanımda yürüyen adam, sokağın köşesine geldiğimizde lüks bir 'mercedes'e biniyor, bilmiyorum. Bunları bana sorma oğlum, bunları bana sorma. Ben olmadım hiç, biz de olmadık. Tahta kılıçlılar ve cüzamlılar ordusuyduk yeldeğirmenlerinin önünde. Yeldeğirmenleri dönmeye devam ediyor ve kırıldı kılıçlarımız. Niye ordaydık ve niye savaştık, bilmiyorum. Git ve aramızda sıyrılıp yüksek masalara kurulanlara sor herşeyi. Onların bir cevabı vardır mutlak. Çünkü biz sorulardan, onlarsa cevaplardan yontuldu. Biz sorularımızla kaldık ortada, onlarsa cevapların nimetiyle palazlandı. Belki bütün hikaye bu, belki de hikaye mikaye yok ortalıkta.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Çocuklarımızı öldürüp önümüze atıyorlar. Avuçlarımızdaki kana benziyoruz ve giderek bir avuç kan oluyoruz kendi avuçlarımıza kilitlenen. Bizi kilitliyorlar oğlum.
Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine. Bizi kilitliyorlar oğlum ve tarih en büyük kilididir insanlığın. Bizi tarihin içine kilitliyorlar. Sana birşey sorduklarında asla konuşma oğlum, ağzını açıp birşey söyleme. Çünkü her cevap ihanetin kapılarını aralıyor. Her cevap biraz daha öldürüyor bizi ve yadellerin oluyoruz konuştukça. Yadeller, hepsi bu ve yıkılıyor üstümüze sıla, yıkılıyor üstümüze memleket, yıkılıyor üstümüze bir türkü. Geriye bir Leyla kalıyor hiç görülmemiş, bir de 'Mecnun' yüreğim. Ve belki de son yıkım onların güllesiyle geliyor. Bekliyorum. Sen bekleme ama!
Bizi kilitliyorlar oğlum. Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine.
Zamanın dalkavukça attığı her çelmede yere kapaklanan, sahipsiz, yitik ve boşvermişliğiyle yaşama tutunan(!) soylu bir yadırgama bu. Evet evet. Başka hiçbir açıklaması olamaz. Şimdi küçücük beyinlerine sığdıramadıkları anlam kargaşalarıyla yürürken, her adım atışta biraz daha, biraz daha süründükleri yararsız lakırdılar uçurumunun kenarından hangi devingen ünlem kurtaracak onları?
Her gün kahırdan bir elbise kuşanarak, yaşmak yapmayı bilmeyen narin ellerimle, sindirilmesi güç bir zorbalığı mekanizması bozuk eylemler eşliğinde karşılamak. Gerçek sürgün bu değil midir? Amacına uygunluğun dinginliğine alışamamışlık sızdırıyorsunuz göz kapaklarınızdan. Yavaşça soluklanıp sıkça yorulasınız geliyor. Adım atacağınız yerde, günü birlik korkularınız karşılayacak yine sizi. Tedirgin duruşunuza uzaktan göz kırpan bir yarasa, devasa bir boşluğa atılır gibi, sonsuzun kucağında oturan bir son'lu olduğunuzu fısıldayacak size. Hiç aklınıza gelmeyecek değil mi, gündüzün güzelliğinden çalıp gecenin yüzüne nurlar saçan varlığın sahihliği Oysa öylesine yüce ki!
Ben tedirgin bir tavra bürünen sizi, belki çok eski bir hikâyeyi tozlu sayfalardan sökercesine okurken rastladığım şeye benzeteceğim; çelişki! Ve her çelişkide yiten bir ilişki olduğunu benden duymuş olacaksınız. Eğilip kulağınıza fısıldayacağım daha çok şey olacak. Boyunduruk altına alınamayacak kadar toy yanları da vardır yaşamın. Ve bu ancak serkeşçe söylenen bir söze eş tutulabilir.
Koca bir cümlenin içine sıkıştırılan hareketsiz ve yersiz durgunluğu yaşamın, sırıtırcasına seyr-i alem ediyor içimde. Ben şimdi bir yere oturmak, oturup kalkmamak, kalkmadan kalarak bakmak istiyorum yaşama uzaktan. Belki böylelikle, sabrın sıkça örülmüş ilmekleri arasından süzülüp gerçek boyutuna erişebilirim yaşamın. Ve daha derinlere inmek istedikçe, korkulası yanların göreceli birer kavramdan öte geçememiş olduğunu göreceğim. Gördükçe dirilecek, dirildikçe dirimin yüceliği karşısında eğileceğim.
O vakit sizler, küçülen varlığınızla serencam ederken üç boyutlu bir ayna karşısında, ben boyutların ötesine geçebilmişlik nedir, artık bunu biliyor olacağım. Kafanızda oluşan soru işaretlerinin kancasına takılmadan yürümeye çalışsanız da, her şeyi bilenin, bilgece sözlerinizin ötesine geçen çağrısı dolduracak kulaklarımı. Şuh sesli kadınlar geçiyorken rüyalarınız üzerinden ve siz şehvetvâri horultuları doldururken uyku aralarınıza, uykusuzluğumla boykot ediyor olacağım sizleri. Ta ki; geçip de gidilemeyen, gidip de dönülemeyen yolun bir adım ötesinde göz göze geleceğimiz güne kadar. Sorgunun yüzlerinize yansıtacağı korkudan tanınacağınız o günde, korku dolu bakışlarınızın göz bebeklerinizden bir an önce kurtulmak isteyişine şahit olacağım. Korku kelimesinin anlamı bir çığ gibi üzerinize dökülürken, ben uzaktan bakarak bu duruma, belki şunu düşünüyor olacağım tutarsızca;
Dünya! Boyunduruk altına aldın mı insanı, nasıl da güzelleştiriyorsun el yordamıyla