Şayeste

Şayeste

Üye
07.10.2008
Genel Kurmay Başkanı
101.596
Hakkında

  • romantik yazılar - aşk yazıları

    noimage


    Adam Olmak Adına Nice Ayrılıklara

    Bir gün daha çaldım sensizlikten. Zor da olsa vurdu saat gece on ikiyi... Şimdi önümde yeni bir sensizlik var. İçinde, beni neyin beklediğini bilmediğim yirmi dört saat daha var... Sonra o da geçecek... İşte böyle kovalayacak birbirini yarınlar. Derken unutucağım seni, unuttuğumun farkında bile olmadan. Doğrusu da bu zaten, aksi halde hatırlamış olur insan. "onu unuttum" demek bile hatırlamaktır. Bu cümleyi aklıma getirmeyecek derecede unutmalıyım seni. izin kalmamalı... Başkasını ararken yanlışlıkla senin numaranı çevirmemeliyim, kendimle dalga geçeceksem; bu başka birşey için olmalı... Sana dair hiçbir fikir kırıntısı kalmamalı beynimde. Zaman aşımına uğramalı tüm tasalar. Hiç sevilmemiş, hiç yaşanmamış gibi yabancılaşmalısın. Tesadüfen bir yerde adın geçtiğinde, irkilmemeliyim. Hakkında sorulan her soru cevapsız kalmalı. Çok seven insan aynı ölçüde unutmalı...

    Seni bir gün hatırlanmamak üzere sileceğim. Ama şimdi değil, çünkü ardında bıraktıklarından öğrenmem gereken çok şey var daha. Eğer gerçekten dendiği gibi ayrılıklar-acılar insanı adam ediyorsa; ben kızmamalıyım gidenlere. Ben senin ve senin gibiler sayesinde bir gün adam olacağım. Ama şimdi değil. Çünkü dersini çıkarmam gereken çok ayrılığım var benim. "Adam olmak adına, nice ayrılıklara..." Bak gördün mü böyle dalga geçmeli insan kendisiyle. Yanlışlıkla o numarayı tuşladığında değil...

    Şu durumda bile gülümseyebiliyorsam, epey yol katetmişim demektir seni unutma yolunda. Acaba diyorum bu yazıyı yazmasa mıydım? Neden dersen canım acımıyor ki? Yani yazıya başladığımdan beri birtek sigara dahi yakmadım. Evet, çok az kalmış seni unutmama... Bunu hissediyorum... Yazmasam da olurdu ama ölmek üzere olan yokluğuna can çekiştirmek hoşuma gidiyor! Amatör bir şairin intikamı olsa gerek bu...

    Oysa ben bunları yazmak için başlamamıştım sana. Hatırlıyor musun o ilk günü. İnsanın tanımadığı birinin masasına yaklaşıp, o tatlı gerginliği yaşayarak "merhaba" demesi ne kadar garip. Kim bilir neler düşünmüştün o an... Beni senin yanına iten şey neydi diye çok merak etmiştim zamanında. Elinde sigaran, bakışlarını bir noktada toplamıştın. Buydu belki de beni sana çeken manzara. Ben sessiz insanları, az konuşan insanları hep tanımak istemişimdir. Çok sustuklarına göre vardır anlatacakaları bir şey mutlaka diye düşünmüşümdür. Neden sonra farkına varmıştım kaybolmuş bir insana selam verdiğimin. Neden az konuşuyorsun diye sorduğumda verdiğin cevap etkilemişti beni. "susturdular..." Anlıyordum. Neden diye sormaya gerek yoktu. Artık bakışlarını topladığın o noktanın yerini benim yüzüm almıştı, konuşmaya başlamıştın nihayet... "dinleyecek bir insan buldum" diyordun ya da buna inanmak istiyordun. Suskunluk benim dilime uğramıştı sonra. Soru sorma sırası sendeydi bu sefer; "sen de pek konuşmuyorsun, neden? " Benim cevabım seninkinden biraz farklıydı. "kelimelerimi çaldılar, bana söyleyecek söz kalmadı" sonuçta ilk ortak noktamızı bulmuştuk, -susmak-... ikincisi ise, yani karşılıklı yaşadığımız en gerçekçi şey; -ayrılmak-... ve nihayetinde -unutmak-... farkında mısın bilmem? İnsana hoş gelen hiçbir ortak yönümüz yok... Hep kaybetmek üstüne, susmalarımızın içinde bile yenilgiler var... insan, ilk başta iki yaralı kişinin birbirini daha iyi anlayabileceğini, mutlu olmak adına birbirlerine daha sıkı sarılabilecğini düşünse de, aslında tam tersi doğru... Biri hasta, biri doktor olmadan olmuyor aşk... O yüzden bizim mutlu olmamız uzak ihtimaldi....

    Ben, bugün bunları yazmak için gelmemiştim o masaya. Gel gör şimdi unutmak üzereyim. Pek sevimli değil bu... -bir insanı unutmak? ? ? - Anlamı olmalıydı oysa geride kalanların... Biz şimdi onca zamanı unutmak için mi yaşadık? ! Geriye birkaç şey kalmalıydı hatırlanmaya değer... Akla geldiğinde insanın içini titreten, anlatıldığında dinleyen kişiyi düşündüren, en azından bir sigara yaktıracak kadar burukluk veren bazı anılar kalmalıydı geriye.... Demek ki biz unutmak zorunda kaldığımız tüm zamanları biraz boşa haracamışız. Şu an benim aklıma gelen zamanlar'ın çoğu zorlama... belki ilerde bir anlamı olur ümüdiyle, adettendir diye yaşanmış, klişeleşmiş şeyler...


    Galiba zamanı geldi de geçiyor. Eğer yapacak bir şey kalmadıysa en doğrusu bu, unutmak!

    Göreceksin; seni hiçbir şey olmamış gibi..... Seni, yüzüme o tatlı gerginliği alıp da masana hiç yaklaşmamış gibi... Adını hiç duymamış, ellerinden hiç tutmamış gibi..... Hiçbir anı, hiçbir geceyi, hiçbir mutluluğu ve hiçbir acıyı yaşamamış gibi unutucağım..... Sonra bu yazının karşısına geçip, yine hiçbir şey olmamış gibi okuyacağım senden kalan kırıntıları...

    Üzgünüm, yapacak hiçbir şey yok artık..
    Belki de unutmak; adam olmaya çalışan insanların tek silahı..


    Okan Savcı
#14.11.2009 00:52 0 0 0
  • Domuz gribi aşısı olmalı mı?


    Domuz gribi aşısı hakkında birçok söylenti dolaşırken insanlar aşının koruyuculuğu konusunda endişeli.

    Domuz gribi aşısı hakkındaki soruları International Hospital-Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Hande Aygün ile görüştük. Aygün, "Öncelikli olarak riskli grupların aşılanmasında fayda var. Riskli gruplar ise uzun süreli kronik hastalığı olanlar, 65 yaş üzerindekiler, sağlık çalışanları, bağışıklık sistemi zayıflamış kişiler (kanser hastaları, steroid kullananlar, vs) ve küçük çocuklardır. Tabi sık sık yurtdışı seyahati olan kişilerin de aşı yaptırmalarında fayda var" diyor.

    Aşı yaptırmadan da korunabilirsiniz

    Dr. Hande Aygün aşı yaptırmayanlar hakkında "Fakat kişi aşı yaptırmadıysa bile kendini bu hastalıktan koruması mümkün. Aslında basit korunma yolları ile tüm grip viruslarından kendimizi koruyabiliriz. Bu tür viruslar kişiye damlacık yolu ile bulaşır. Yani kişinin öksürük, aksırık ve burun salgıları ile etrafa yayılır. O halde bu tür öksüren-aksıran hasta kişilere çok yaklaşmamak, yaklaşmamız gereken durumlarda maske takmak, ellerimizi de sık sık yıkamak oldukça önemli. Virus cansız yüzeylerde canlılığını sürdürebildiğinden dolayı sık sık ellerin su ve sabun ile yıkanması, bunların temin edilemediği durumlarda yanımızda bir el antiseptiği bulundurmak çoğu zaman yeterli olacaktır. Bunların hiçbirini yapamıyorsak bile bu kış dönemlerinde ellerimizi ağzımız, burnumuz ve gözlerimizden uzak tutmamız ve insanlarla öpüşmememiz oldukça önemli. Ayrıca şu geçiş dönemlerinde, havaların soğumaya ve grip hastalıklarının arttmaya başladığı şu vakitlerde kişilerin bol C vitamini almaları ve vücut dirençlerini de güçlendirmeleri gerekmektedir" diyor.

    Aşının yan etkileri var mı?

    Domuz gribi aşısı hakkındaki sorulara "Evet bunlar yeni aşılar ve mutlaka yan etkileri olucaktır. Fakat yapılan tüm aşıların ve mevcut ilaçların da kabul edilebilir düzeylerde yan etkileri vardır. Bu nedenle de fayda göreceğimiz hasta gruplarına yani riskli gruplara aşı yapılmasında fayda vardır. Ülkemize gelecek olan aşı da Avrupa Birliği Komisyonundan onay almış, ruhsatlı bir aşı olacağından dolayı beklenilenin dışında bir yan etki ile karşılaşılacağını düşünmüyorum" d,yerek cevap verdi.
#14.11.2009 00:41 0 0 0

  • "Gönlüm düştü bu sevdaya / Gel gör beni aşk neyledi."-Yunus Emre.


    İlk aşk gözlerle başlar. O sihirli anda birbirimizin gözlerine bakmaktan müthiş zevk duyarız. Ne yazık ki, ilişki ilerledikçe göz teması azalır. Bu çok yanlış bir davranıştır. Konuşurken gözleri kullanmak gerekir. Sevdiğinizin gözlerine bakıp, ona özel biri olduğunu hissettirebilirsiniz.
    Sözsüz iletişimde en geçerli etmenlerden biri de,başımızdır. Özelliklekarşılıklı konuşmalarda, başımızı öne eğdiğimizde bu kadın ve erkekte olumlu bir davranıştır. Bu erkekleri anlayışlı kadınları iseiddialı yapan bir davranıştır. Ve daha cazip olan bir etmeni açıklamak isterim. Çekici mi olmak istiyorsunuz?
    Samimi ve yürekten bir gülüş, bulunduğunuz ortamın gerilimini azaltacaktır. Sen gülümsedikçe tüm kainatta seninle birlikte gülümseyecektir. Buna inanın yeter.
    Gülmeyi unuttuk değil mi? Evet unuttuk. Özellikle yorgun ve keyifsiz olduğumuz anlarda çabuk unuttuğumuz bir harekettir.
    Rahat ve sıcak bir ortam yaratmak istiyorsanız bu beden dilini kullanmalısınız. Unutmayın çekici kişilerin etkileyici ve yapmacıksız oldukları bu yüzdendir. Göreceksiniz ki, aşk bu sıcak ve yürekten yansıyan gülümsenin ardından size usul usul sokulacaktır. Evet yanlış duymadınız!..Bu dokunuş zamanla zayıflayan ve sıradan olan birlikteliğe heyecan katacaktır. Zamanla tensel duyarlılık kayboluyor. Oysa aşkı beslemek gerekiyor. Neyle mi? Tabi ki, en doğal gıdası sevgiyle.
    Sevgi hormonu kanımızın kimyasında olmayınca mutsuzluk başlar. Adı "oksitosin" olan bu hormon cildimizin hemen altında oluşur. Yokkk öyle gıdalarla alınan bir hormon değildir. Dokunmayla oluşur. Yıllar önce Amerika'da bir çocuk yuvasında, 100 çocuğun 50' sini biberonla kucağa alınıp beslenir. Diğer 50 çocuğu ise dokunmadan sadece yatağında beslenir. Bir süre sonra kucakta beslenen çocuklar daha sağlıklı ve gürbüz, dokunulmadan beslenen diğer 50 çocukta hasta ve zayıf olmuşlar. Kan testleri sonucunda ilginç gerçek ortaya çıkmış. Oksitosin kucakta beslenen çocuklarda kandaki değeri ise %100 çıkarken diğer çocuklarda hemen hemen hiç değer göstermemiş.
    Evettt, büyüklerimiz ne de güzel söylemişler. "Bir yastıkta kocayın!.."
    Aynı yastığa baş koyan çiftlerde daha uzun ve sağlıklı mutlu evlilikler, ayrı yatanlarda ise, mutsuzluklar ve boşanmalar görülmüştür. Dokunun ve sevgi hormonumuz kanımızın kimyasında var olsun. Bir aşk öyküsüne ne dersiniz?

    " Etna'nın eteklerinde yaşayan okul hademesinin, çok çekici ve güzel bir karısı varmış. Bu genç kadın, bir itfaiyeciyle Etna'nın tam zirvesinde bulunan kulubede aşk yaşarlarmış. Gizli buluşmalarına tek tanık, sönmüş volkanın ara sıra saldığı kükürt kokularıymış. Yine bir sabah aşkla yanan bu çift aynı yerde buluşacakmış. Tutkulu anların hayaliyle dolu olan genç kadın, kocası işteyken yola koyulmuş. Saatlerce kulubede beklediği halde ne gelen ne giden olmuş. Birden bir gürültü duymuş. Asırlardır uyuyan Etna uyanmış! Etna alev toplarını havaya attığında yüreği korkunun kıskacıyla sarılmış! İtfaiyeci yakışıklı sevgilisi ise,şöyle bir tepeye bakıp omuz silkmiş! Aracını sürmüş volkanın alevinden nasibini almış yanan bir evi, söndürmeye doğru!.. Kulubeye yaklaşan lavlar genç kadını yüreğini ağzına getirdiğinde, genç adam "ölürüm senin için..."dediği kadını, ölüme bırakmıştı, işte!.. Genç kadın ise bu sözlere güvenip hala sevdiği adamı beklemekteydi. Kulubenin içi kükürt dumanıyla dolmuştu. Artık soluk alamıyordu. Gözleri karardı ve yere düştü! Yere düşerken acıyla inlemişti. Çünkü kapıdaki insan gölgesi umudunu yeşertmişti.Yoğun kükürt kokusu onu bayıltmadan önce gülümsedi sevgiyle. Ve tek anımsadığı o iğrendiği ve tenine dokundurtmadığı bir ayağı topal olan hademe kocasının kollarında oluşuydu! Onun için ölmeyi göze alan ve ihanete razı olupta sevgisine sahip çıkan, kocasıydı onu kollarında tutan!.."

    Evet, sahip olduğumuz sevgilerin değerini bilmek ve korumak ümidiyle...

    Yüzünüzden gülücükler yüreğinizden bahar eksik olmasın. Kalın sağlıkla...

    Emine Pişiren
#14.11.2009 00:36 0 0 0
  • .... zeynep di onun adı...apartmanımızın altında küçük bir bakkal dükkanını işletiyordu eşiyle birlikte...istanbuldan adana'ya göç etmişlerdi...istanbul daki yaşam şartlarının ağırlığından şikayet ediyordu hep... istanbul u çok sevdiğini...eşinin durumunun çok iyi olduğunu ama çalıştığı moda firmasının iflas etmesiyle işlerin bozulduğunu ve dönüş yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyordu....orada bıraktığı güzel dostlarını özlüyordu... otuzüç yaşında iki erkek çocuk annesiydi...çocuklarının biri lise iki diğeri altıncı sınıfa gidiyordu..yüzü hep gülen, neşeli, hayat dolu, şirin bir kadındı zeynep...herkes onu çok sevmişti...bende iş dönüşü bakkal dükkanına uğruyor ihtiyacım olmasada muhakkak bir şeyler alıyordum..amacım onunla sohbet etmek oluyordu... insana pozitif enerji veriyordu.. hayata dair çok güzel izlenimleri vardı...bir gün dizinde küçük bir yağ bezesinden bahsetti önemsemeden...ilerleyen zamanlarda o bezenin büyüdüğünden bahsetti.. 'rahatsız ediyor'dedi..araya giren yaz tatilinden dolayı,zeynep i göremedim...istanbul a tatilimi geçirmek için gitmiştim..döndüğümde bakkal dükkanının kapalı olduğunu gördüm...'zeynep bakkal dükkanını kapattı...kocası bir konfeksiyon atölyesine maaşlı olarak çalışıyor'..dediler..zeynep in rahatsız olduğunu söylediler...iki hafta sonra zeynep i, balcalı onkoloji bölümüne yatırmışlardı...dizindeki yağ bezesi diye önemsemediği 'ur'...patolojiden geç aldığı sonuç...kötü huylu çıkmıştı... kanser.. arkadaşlar zeynep i görmeye gideceklerdi banada söylediler...gitmek istemiyordu ayaklarım.. onu o haliyle hatırlamak istiyordum.. neşeli, cıvıl cıvıl bakan gözleri ile... cana yakınlığı ile...hoş sohbeti ile...herkes 'kurtulacak ' diyordu.. ama benim içimde böyle bir his yoktu nedense...onkolojide odasına yaklaşırken kalbim çarpıyordu '...duygularımı olumsuz belli etmekten.. ağlamaktan korkuyordum..içeri girdim yatağın ortasında onu neşeli güler yüzlü görünce bütün korkularım dağıldı...'bu ne güzellik bana nispet mi yapıyorsun...vs' diye takıldı..'kanserim ama ben bu hastalığı yeneceğim..iyileşeceğim,doktorlarda iyiye gidiyor tedavilerine olumlu cevap veriyorsun'diyorlar.....neşeli,cıvıl cıvıl espirili tarzı devam ediyordu o hasta yatağında bile...yüzü solmuş, rengi esmerleşmiş,zayıflamıştı...dudaklarımı ıssırıyordum ağlamamak, duygularımı belli etmemek için..,odasından çıkarken benim yaptığım çok sevdiği kekten istiyordu...yirmi gün sonra tekrar odasındaydım zeynep in...yatağın ortasında yine güleryüzü ve espirileriyle 'merhaba'dedi bana... başını bağlamıştı..saçlarının döküldüğünü espirilerle gülerek anlattı..'geçecek iyileşeceğim bu hastalığı yeneceğim..'diyordu...odadan çıktığımda darmadağındım...'o' ise hasta yatağında ölüme meydan okuyordu tüm espirili neşeli haliyle...bir ay sonra hastahaneden çıkarmışlardı, sadece tedavi için hastahaneye gidiyordu...apartmandan bir arkadaşıma gelmişti eşi ve çocukları ile benide çağırdılar gittim...büyük bir savaşın son etaplarında gibiydi...esmerleşmiş,zayıflamış,yorgun ve tek ayağı hafif aksıyordu...'bu hastalığı yeniyorum arkadaşım' dedi..,kırık, yorgun bir neşe vardı herşeye rağmen yüzünde...'yeneceğim'diyordu.. 'iyiyim'çocuklarımın bana ihtiyacı var..yapacak çok işim var yaa'.. evet zeynep i son görüşümdü.. o gün akşam evinde bilincini kaybetmiş ve hastahaneye acile kaldırılmıştı...sabaha beyin ölümü gerçekleşmişti... makineye bağlanmıştı...dört gün ölüme direndi...doktorlar ' böyle bir hasta görmedik sonuna kadar direndi'diyorlardı...direndi...ölüme meydan okudu sonuna kadar...pes etmedi...taa ki..makinenin fişi çekilene kadar..bir bakkal dükkanında tanımıştım zeynep i..iş dönüşleri sohbet etmiştim..sadeliğini,insanlığını,mücadelesini,çocuklarına bağlılığını,neşesini,hayatı sevmesini,bütün olumsuzlıklara rağmen yaşama sımsıkı bağlılığını,hastalığında bile etrafa neşe saçmasını,ölüme meydan okumasını,direncini kısaca insanlığını sevmiştim zeynep in....


    Adnan Karakuş
#14.11.2009 00:31 0 0 0
  • kim koymuş çelişkinin adını yaşam diye

    (kim koymuş çelişkinin adını yaşam diye)
    selamsız geçtik tüm köyleri ilk köyde "yukarı ki köyde cenaze var" haberinin ardına düşüp araba soluk soluğa ben soluksuzdumya sigarayı nasıl içerdim sigara üstüne..??..
    güneşi bir çok filmden çıkarıp asmışlardı sanki göğe her ağacın ardında ayrı şekilde her gölgenin ardında daha da beyaz
    hazirandıbu ayda da ölünmez ki zaten demiş ya ozan "HAZİRANDA ÖLMEK ZOR" nasılda ölüp gitmiş...??.
    hazirandıokullar çocuklarını tatile göndermiş kendileri uykuda
    hazirandıtarlalarda insandan karıncalarişçileri kadındanbaşlarında kral karıncadoğaya ters diye geçirdim içimden
    hazirandı ve tenhaydı selamsız geçtiğimiz köyler
    mezarlıklar köy girişlerinde olurçıkışlarında yadamezarlıklar sessizdi ve bu sessizlik korkularımı büyütmekteydi git gidedevasa korkular içimdeben sırılsıklam
    nihayet onun eski çam ormanlarının olduğu tepe gözüktükızarmaya durmuş kirazlar al al ardından mevsimlerin ve yılların rengini çalıp götürdüğü kiremit damlar
    köy nihayetmezarlıkta yeni kazılmış toprak arıyor gözüm korkarak ve her yokta biraz daha ferahlayarak yokyoktu yeni bir mezaraffetmiştim gülümsemelerimisalıvermiştim
    "siz gidin dönüşte beni buradan alırsınız" diye uğurladım arkadaşları...
    köyün en aşağısındaydı evdut ağacının altındaki divan yenilenmiştiüzerinde yeni bir kilim zamanı değildi kara dutun galiba ondan yoktu buradakaratavuklarda yoktuhırsızlar
    duvarlar elden geçmişti taşlarda daha bahar yağmurlarının ağartısı güller daha da bir başka güzeldiellerimi sürterek geçtim ıtır ıtır fesleğenler içindenyerler tertemiz birileri ekmek pişiriyor olmalı kokusu keskin ve güzel
    masa üstünde sürahi geçen yıl bıraktığı yerde sanki kitaplar dağınık biri yarım bırakılmış belli arasında bir kalemaltına çizgiler ve notlar düşülsün diyedir kesin (ben kendimden bilirim)ve sahaftan aldığım kitapları arabada unuttuğumu hatırlıyorum hayıflanarak
    ince ve duru bir "hoş geldiniz"
    utanıyorum izinsiz girmiş gibi"merhaba" diyorum sıkılgan biraz
    "buyurun oturungelir birazdan babam"o kızo siyah beyaz karedekisevgi öğretmenin yanındaki
    "dostum" diyorum bir şeyler açıklamak zorunluluğuylagülümsüyorbiliyorum kokuyor gülümsemesibeklendiğimi bilmenin rahatlığı doluyor içimeilk tanışmamızdan konuşuyoruz köylü kulaklarında yollanılan selamlardankitaplardanşiirlerdenşairlerden ve memleket meseleleri ve eski hızlı yanını dostumun ve tabi ki küskün yanınıgöçleri göçlere ekledilerimiz ortak yanımız birde görüşümüz
    "bu iğde ağacını ziyarete geliyorum aslında her yıl"iğde ağacı yaşlı bir yana eğik"annem ekmişti bunu" susuyor ardından nefes alımları yavaşlıyorderinleşiyordurgun akan sulara benzetiyorum susuyorum atlasam boğulacakmışım gibi korkuyorum konuşmayaderin bir iç çekişin ardından acı bir gülümsemesigaraya uzanıyor eli"çocuklarımı salladım bu iğde ağacındabize yetişmedisallandık ama o sallayamadı" gözlerimiz yaşarıyor sigara dumanında buluyoruz bahaneyi
    öğretmenmiş budaeşi de öğretmeneşi haziranları uğurlayıp gelirmiş buraya çocuklar bu yıl babalarıyla geleceklermiş bu acele edermiş her yılki gibi iğde ağacı koymuş hasretinin adını aslında aşık gibi babasına biraz bir anne aşkıçocuğunu yalnız koymanın burukluğu bununda iki çocuğu varmış bir kız bir oğlansol memesine kayıyor gözüm istemedenihanet edermi buna da buda sevgi öğretmen gibiannesi gibi..............................
    sormaya utandım"eşin gözlerine bakmaya korkuyor mu" diyebunun da gözleri uçurumaşık olduğum öğretmenim geliyor aklıma ilk aşkımyüzüm kızarıyorbaşımı öne eğiyorum elleri tebeşir kokar mı bununda ??
    "kim gelmiş" diye sesleniyor gülerek ve ş harfini uzatarak uzatabildiğinceellerinde bir demet hardallabu gün keyifli dostum"hardal salatası yapacağım sanazeytin yağlıbol limonlu balık geldi bu sabahrakımızda var"gülüşüyoruz
    hoş geldin i arada kaynattı derken utandırıyor benigüneşten daha sıcak bir hoş geldin kucaklaşarak
    çay geliyor masaya
    "ÇAY DEMLEME DEMEDİMMİ BEN SANA
    KAÇIRDIN ADANIN BÜTÜN TAVŞANLARINI
    GÖZLERİM NE KADAR ISSIZ BAKSANA"
    can yüceldiyoruz ikimiz bir ağızdansözleşmiş gibi ve bakıp bir birimize devam ediyoruz gülüşmelere
    çay gerçekten çok güzelçayı pek içmemem çayı sevmememden deyil aslında her pişen çayı beğenmememden belki de elden ele değişiyor çayın tavı tadı ve demikabalık olacak ama bir çay daha isteyeceğim benbelki bir dahatavşan kanı derler yatadını bilmem ama rengi o renk ve berrak
    kitap listesini uzatıyorum hepsinin yanı işaretlenmişfazladan birkaç kitap eklemişim listeyearabada kaldığını dönüşte verebileceğimi söylüyorumzaten aranıyormuş fark ettirmeden bizeparası diyor kızmak geliyor içimden"keşke her kes kitap okusa bende getirsem"çocukluk yıllarımdaki musa dan bahsediyorum ona yazları dağlardan kar getirip satarak parasıyla köy çocuklarına kitap götüren musahikayesini anlatıyorum kısaca parayı reddettiğimi anlatmak istiyorum aslındaanlaşıyoruz
    dostum kalkıyor müsaade isteyerekhissediyorum az sonra masaya konacak şeyleri"babam içkisini kendi elleriyle hazırlar" diyor düşüncelerimi aralayarakbalıklar zaten fırındaymış kiremitler dolusu gelirken burnumu sızlatan ekmekte o fırında pişmiş olmalı hardal haşlamak kolay
    acıkmışız dabir kedi çiçeğin dibindeki yerini çoktan almış arada bir sırt üstü debelenip keyif yapıyor güneşe karşıbizim kadar aç değil anlaşılan
    masa hazırlanıyor fesleğenler ekiliyor balıkların üzerineve üzüm olarak yola çıkan imbiklerden süzülenyol üstü geçerken bir yerlerden biraz anason alan su rakı olarak boşalıyor bardaklara yolculuğunun sonuna gelmiştirşerefelerle uğurluyoruz son yolculuğuna yudum yudumbaşımızı ağrıtacak yok oluşu içimizi yakacak sabaha karşılarda biliyoruzşerefeçın çınlarında bardaklarınarada bir demlenmek iyi geliyor aslında aşırıya kaçmadan çakır etmek keyifleri ve türkülerin yanına türküleri katmak yavaş sesle sıkılarak birazda
    hafiften bir müzikbir kerkük türküsü
    " HÜSEYNİKTEN ÇIKTIM ŞEHER YOLUNA
    CAN AĞRISI TESİR ETTİ KOLUMA
    YARADANIM MERHAMET ET KULUNA
    YAZIK OLDU YAZIK BU GENÇ ÖMRÜME" Ahmet KAYA söylüyor
    "yazık oldu çocuğa"diyorsuskunsadece bakışlarımızla onaylıyoruzsigara dumanını çekip ciğerlerimize
    ölüm geliyor aklımakimseye yakışmayan ve her zaman erken olan
    yukarı ki köylerin birinde bir cenaze olduğunubirazda korktuğumu (özürler dileyerek) sadece ölümü dostuma yakıştıramadığımdandiyorumhüzün bulaşıyor tebessümlere"yaşam bu"diyorhaklı
    ama ben sevindiğimi söylüyorum dostumun değil de bir başkasının öldüğünebiraz acı katarak salıyoruz gülüşlerimizi
    ben sevinirken dostumun yaşadığınabir başkası dostunu kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor ölesiye
    çelişki bu
    KİM KOYMUŞ ÇELİŞKİNİN ADINI YAŞAM DİYE

    asi & mavi
    feridun
#14.11.2009 00:30 0 0 0
  • Konu: Tümceler
    İnsanoğlu
    yaşadığını
    sanır,
    Halbuki
    bu yaşamak
    değil.
    Yelken
    açmış
    çıkar denizine,
    Kıskançlık
    rüzgarı ile
    savrulur.
    Bencillik
    ateşi yakar
    yüreğini,
    Yüzsüzlük
    yağmurunda ıslanır.
    Sahtekarlık
    ırmağında akıntıyla,
    Duygusuzca
    yol alır sonsuzluğa.
    noimage
#14.11.2009 00:26 0 0 0
  • Konu: Tümceler
    noimage

    "Özgürlüğüme" ihanetimdin,
    Aşk olsun dedim..
    Sol yanımı dinledim
    Dinledim de bilemedim;
    ben koşmayı öğret dedim daha yürüyemeden ben, bırakıp gittin..
    sahi ben senin neyindim ki yar(!)
    böyle kolay vazgeçebildin?
#14.11.2009 00:23 0 0 0
  • Vah gönlüm (mü) diye inlemeli gönlüm
    Ah istasyonlarında hangi peronda iner ağrılarım
    Bilemez katarlar, bilemez işte
    Neler taşıdıklarını, raylar üstünde/ hüzün
    Ve gömleği yırtılmış bir aşkın
    Çıplak halini. Bilemezler


    Ağyâr eden gönle abad eden hangi mısradır
    Ben şiirlerini ilahi ezgileriyle doldurdum yüreğime
    Kutsal bir menbaada beslenendin bu yüzden
    Bu yüzden salkım söğüt, bir arasat meydanında
    Gidince a'raf yalnızları hissetim

    noimage

    Yakışmaz şimdi filinta gibi yalnızlığa
    Anmak yokluğunu bir kasede/hüzün deminde
    Hazan mevsimlerinin yaprak dökmeye hazır
    Mum alevlerinde müsaittir/hazırdır pervane
    Ölmeye/olmaya/yanmaya


    Sankileşen zihnimde, savaş ütopyaları
    Şehrini işgal altına alma hevesi,
    Geceyi tutsak etme neşvesi
    Ateş etme/yaygara koparma/bıçkın dikiş
    Hüzün iskelesi /ısırgan otu/kopar siyahı
    Yalnızlıktır kırmızı



    En çok da telaşında vahlaşan eyvah zihnim
    Vurulgandır her hasrette, gece vardiyasıyla
    Bilemezsin, bilemezsin işte
    Göm diye beklediğim sabahlar
    Çık diye arkamdan vurmakta

    Meftûn ateşe kibrit bulma pahasına
    Saklıyorum ahları, gönlümün koridorlarında
    Her zerresine kâkülünden ırmaklar
    Derilince serinliyorum/abad oluyor gönlüm


    Şimdi bir yalnızlığın sermestliğinde
    Sokakların kimsesizliğine dalıyorum
    Ellerinde ateş almayan bir kibritin
    Ateşli belirişleriyle/ıslatıyorum şiirimi
    Sen birikiyor/söz birikiyor/hasret cümlelerinde
    Peyderpey hazan birikiyor

    Bilal Can
#13.11.2009 23:52 0 0 0
#13.11.2009 23:35 0 0 0
  • Konu: Nagihan
    Çok güzeldi..
    Yorumsuz bırakıyorum.......
#13.11.2009 23:34 0 0 0
  • Ebu Yusuf Yakub bin Yusuf anlatıyor:

    Benim bir arkadaşım vardı. Herkes onu günahkar ve kötü birisi zannederdi. Halbuki o takva sahibi birisiydi. Benimle beraber on sene Ka'be'yi tavaf etti. Ben devamlı oruç tutardım. O ise bir gün yer bir gün tutardı. Ve bana derdi ki:

    - Sen devamlı oruç tuttuğun için sevap kazanamazsın. Çünkü nefsin devamlı oruç tutmaya alışmıştır. Mühim olan, yemeye alışmış olduğun halde, yemeyerek oruç tutmaktır.

    Bu arkadaşımın bir adeti vardı. Zilhiccenin ilk on gününü yani Kurban Bayramı'ndan önceki on günü, her sene oruçlu geçirirdi.

    Arkadaşça yolculuk yapıyorduk. Tarsus'a geldik.

    Orada bir harabede vefat etti. Sonra kendisiyle ilgili bir rüya gördüm. Rüyamda yeşil bir elbise içindeydi.Elinde bir sancak vardı ve beraberinde nur yüzlü insanlar bulunuyordu. Kendisine:

    - Bunlar kimdir, diye sordum.

    - Genç gözüken Hazreti Rasulüllah'dır. Yaşlı gözükenler Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman'dır. Diğer genç ise Hazreti Ali'dir. Beni ziyarete geliyorlar, dedi.

    Kendisine:

    - Sen bu dereceye neyle ulaştın? diye sordum. Şöyle cevap verdi:

    - Zilhicce'nin ilk on gününü oruçlu geçirmekle, dedi ..

    (Zilhiccenin ilk on günü, Kurban Bayramından önceki on gündür.)
#13.11.2009 23:18 0 0 0
#13.11.2009 23:16 0 0 0
  • Konu: Eylül
    Eylül ne de güzel anlatılmış..
    Yüreğine sağlık ablam..
#13.11.2009 23:16 0 0 0
  • Konu: Gözlerin
    Bu güzel Nazım dizeleri için teşekkürler sin28..
#13.11.2009 23:15 0 0 0
#13.11.2009 23:13 0 0 0
  • Konu: Tatlı Dil
    Kamil Efendi , at bakıcısıdır. Bir cuma günü, camiye gelir. Bakar ki, hiç kimse yok! Vaaza hazırlanan hoca, cemaat olmadığını görünce, Kamil Efendi'ye sorar:


    "Senden başka kimse yok.Ne dersin? Vaaz edeyim mi, yoksa etmeyeyim mi?"


    Kamil Efendi, "Ben seyisim, bu işlerden anlamam. Benim yirmi atım var. Hepsi kaçıp gitse biri kalsa, onu ihmal etmem, yine bakarım" der.


    Bunun üzerine hoca, uzun uzun vaaz eder.Namaz sonrası Kamil Efendi'ye sorar:

    "Nasıl, vaazımı beğendin mi?"

    Kamil Efendi şöyle der:

    "Ben seyisim, vaazdan anlamam. Ancak brn, yirmi atın suyunu ve yemini bir ata verip onu çatlatmam."


    Hz.Musa Firavun'a dini anlatmakla, Beni İsrail'i esaretten kurtarmakla görevlendirilir. Kardeşi Harun, kendisine yardımcı olarak verilir. Cenab-ı Hak , kardeş iki peygambere şöyle emreder:

    "Firavun'a gidin. Çünkü o iyice azdı. Varın da ona 'kavl-i leyyin'le (yumuşak bir dille ) anlatın. Olurki, öğüt alır veya korkar."


    Ayette yer alan "olur ki" ifadesi, şüphesiz Haz. Musa ve Harun'la alakalıdır. Cenab-ı Hak, onun iman etmeyeceğini elbette bilmektedir. " Firavun'a, onun öğüt alacağını umar olduğunuz bir halde gidin" denmektedir. Yoksa tebliğin neticesiz kalacağını bilen birisi şevkle anlatamaz.


    Demek "Ben Rabbim!" diyen Firavun gibi birisine de gidilse, kabul edeceğini ümit eder bir halde gidilmelidir.

    Ve anlatırken "kavl-i leyyin" ile anlatılmalıdır.


    Hz.Musa'nın Firavun'a gönderilmesi ve tebliğ şekliyle ilgili hususlar, maalesef pek çok müslüman tarafından henüz layıkıyla anlaşılmamaıştır.


    İçimizden bazıları, "Allah'ın mühürlediği kalbe, sen ne yapabilirsin?" diyerek tebliğden kaçmaktadırlar. Halbuki Hz. Peygamber(a.s.m.) "Bu ümmetin Firavun'u dediği Ebu Cehil'e defalarca gitmiş, anlatmıştır.


    İnsan yüz kapılı saraya benzer. Bu kapılardan doksan dokuzu kapalı olsa yine de tek açık kapıdan o saraya girmek mümkündür. Kavl-i leyyin, insan sarayına girmek hususunda çok kapıları açabilen, iyi bir anahtardır.


    Bir kısım vaizlerimiz, sadece bayram namazlarına gelenleri, doğrudan tenkit ederler. Halbuki doğrudan tenkit, çoğu kere zarar verir. Bir berber bile, sakalı doğrudan traş etmez. Önce sabunlar sonra keser.


    İşte bu sırrı yakalamış vaizlerimizden biri, bir bayram vaazında şunları anlatır:

    "Efendim, evvelki bayram namazından sonra, camide bir ceketin unutulduğunu fark ettik. 'Herhalde, vakit namazına gelir, ceketini alır' diye düşündük, Vakit namazlarına gelmeyince' Herhalde cuma namazına gelir' diye bekledik.


    "Aradan aylar geçtiği halde ceketi soran olmayınca, zayi olmasın diye muhtaç birisine verdik. Ancak diğer bayram namazında sahibi yanımıza geldi ve 'Ben geçen seneki bayram namazında ceketimi burada unutmuşum. Sizdeyse almaya geldim' dedi.


    "Biz de durumu kendisine anlattık, geç kaldığını söyledik. Siz de şayet ceketinizi unutursanız, sakın diğer bayrama kadar beklemeyin, hemen gelin ceketinizi alın."

    Doç.Dr.Şadi Eren-Yaşanmış İman Öyküleri
#13.11.2009 22:54 0 0 0
  • Çocuğunuz çeşitli sebeplerden dolayı gerçeği sizden saklayabilir ya da olayları farklı şekillerde size yansıtabilir.



    Önceleri masum olarak gördüğümüz, çocuktur deyip önemsemediğimiz yalanlar daha sonraları davranış bozukluğuna dönüşebilir. Bazen sevgi ve ilgi eksikliğinden dolayı dikkat çekebilmek ve aile tarafından fark edilebilmek için bu yolu tercih edebilir.



    Başının çok ağrıdığını söyleyerek hastaymış numarası yapabilir. Oysaki bu tarz durumlarda çocuğun asıl amacı aile ve çevre tarafından onaylanmak ve değer görebilmek istemesidir.



    Bazen de aileye karşı duyulan korku ve çekingenlik çocuğu yalan söylemeye itebilir. Herhangi bir suç işlediğinde aile çocuğa yeterince güven vermiyorsa ve sert bir şekilde cezalandırıyorsa kendini koruyabilmek için çocuk yalan söyleyecektir.



    Tüm bu yalanların yanı sıra bir de yedi yaş öncesi grubunun söylediği yalanlar vardır. Fakat bu durum diğer yalanlarla karıştırılmamalıdır. Çünkü yedi yaşına kadar çocuklar gerçek ile hayalleri ayırt edemez. Bu nedenle de hayalinde canlandırdığı nesneleri gerçekmiş gibi anlatması oldukça doğaldır.



    Yalan söylemeyi oyun olarak gördüklerinden bu durum normal karşılanmalı ve olumsuz tepkilerde bulunulmamalıdır. İleriki yaşlarda da çocuk yalan söylemeye devam ederse tehlikeli bir hal almaya başlıyor demektir. İşte bu noktada yapmanız gerekenler:



    Yalan söylediği anlaşılan çocuk suçluluk psikolojisi içinde olduğundan çocuğunuza karşı sabırlı ve hoşgörülü bir tutum sergilemelisiniz.



    Çözüm üretebilmek adına mutlaka yalan söyleme davranışının altındaki nedenleri araştırıp bulmaya çalışmalısınız. Gerektiğinde profesyonel bir uzmandan yardım alabilirsiniz. Çocuğa karşı asla "Yalancı, zaten senden adam olmaz." tarzında etiketleyici kelimeler kullanmamaya özen gösterin. Unutmayın ki kullandığınız olumsuz sözcükler hatalı davranışı daha çok pekiştirecektir.



    Yetişkinler olarak bu noktada örnek davranışlar sergilemek çok önemlidir. Çünkü çocuğunuz sizin ne söylediğinizden ziyade nasıl davrandığınıza bakar. Davranışlarınızı süzgeçten geçirmelisiniz.



    Aile içi iletişime daha çok vakit ayırarak çocuğunuzun okulda gününün nasıl geçtiğini ve neler yaptığını anlattırırsanız yalan söyleme davranışını daha iyi gözlemleme imkanı bulursunuz.



    Basit bir dille doğruluğun faziletinden bahsedebilir veya yalan söyleme davranışının doğuracağı kötü sonuçlar hakkında çocuğunuzla konuşabilirsiniz.

    Ayşe Erce Psikolog
#13.11.2009 22:46 0 0 0
  • Konu: Mani
    Çok zaman olmuş gelmeyeli
    Bu konuyu kaybedeli
    Biraz da buraya yazalım
    Atalım içimizdekileri rahatlayalım
#13.11.2009 22:11 0 0 0
  • cuma fıkrası - müjdat gezenin ibo showda anlattığı fıkra

    Adamın biri ölmüş, oğlu da camide hocanın yanına giderek;
    - Hocaefendi babam cuma günü öldü, bunun için Cennete gider değil mi? demiş Hocaefendi de bunun üzerine biraz düşünüp;
    - "Senin baban hatırladığım kadarıyla içki içiyordu değilmi ?" diye sormuş
    - Oğul ; "Evet ama cuma günü öldüğü için cennete gider değil mi?"
    -Hoca; "Zina da yapıyordu sanırım?"
    -Oğul; "Evet ama cuma günü ölmüştü ya hocam!"
    -Hoca; "kul hakkı yiyip insanlara kötü davranıyordu değil mi?"
    -Oğul; "Evet ama hocam Cuma günü öldü yaa!" Hoca (artık iyice sinirlerek);
    -"Haklısın yavrum, cumanın hatırına ogün babana dokunmazlar ama cumartesi günü .............


#13.11.2009 21:55 0 0 0