Terakkiperver

Terakkiperver

Üye
31.03.2008
Uzman Çavuş
6.031
Hakkında

  • @Deniz.40 adlı üyeden alıntı:
    Bir lider düşünün; ayağının altına serilen düşman bayrağını çiğnetmeyen...
    Bir lider düşünün; verdiği zamanlamada düşman'ı ülkesinden defeden...
    Bir lider düşünün; birleşik Emperyal güçlere halkıyla meydan okuyan....
    Bir lider düşünün; kadınları dehlizlerinden çıkarıp, seçme ve seçilme hakkı veren...
    Bir lider düşünün; olmaz ve yapılamaz denilen her şeyi gerçekleştiren....
    Bir lider düşünün; ÖLELİ 75 sene olmuş ve YAŞIYOR...

    Biz Mustafa kemalın Askerleriyiz
    Ne Mutlu Türküm Diyene

    Emeğine sağlık birsu...
    Orijinali Göster...


    NE MUTLU MÜSLÜMANIM DİYENE!.

    Kavim ve kavmiyetçilik düşüncesi; dil, tarih, toprak ve ırk temeli üzerine bina edilmiştir. Bu söylenilen değerler vesilesiyle kavimlerin birbirleri arasında kavmiyetçilik bağı oluşur, din ve inançtan uzak olarak birbirlerine karşı dostluk ve sevgi gösterirler. Zira kavmiyetçilik düşüncesinde din ve inancın hiçbir önemi yoktur. Üstelik kavmiyetçilik düşüncesi, din ile devlet işlerini birbirinden ayıran kafir laik sistemleri yerlerinde sabit kılıcı bir düşüncedir.
    Düşüncelerini, inanç ve yaşantılarını kavmiyetçilik ilkesi üzerine bina eden ve birleştirenler için kavmiyetçilik, Allah(Celle Celalühü) ’tan başka ibadet ettikleri bir taguttur. Çünkü bu kimseler her türlü dostluk ve düşmanlığı, hak ve hukuku kavmiyetçilik temellerine dayandırırlar.
    Özetle kavmiyetçilik fikri, Allah(Celle Celalühü) ’ın haramını farz kılan, farz kıldığını haram kılan bir düşüncedir
    Allah (Celle Celalühü)) şöyle buyuruyor:

    “Muhakkak ki müminler kardeştir.” (Hucurat Suresi-10)

    Müminler dilleri, ırkları, toprakları, tarihleri ne olursa olsun birbirlerinin kardeşi ve dostudurlar. Allah(Celle Celalühü) ’ın şu ayetlerde buyurduğu gibi:
    “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.” (Tevbe Suresi-71)

    Allah ((Celle Celalühü)’ın kafirleri dost edinmeyi yasak kılması, onlar kafir oldukları içindir. Bu sebeble aynı kavme tabi olmalarına rağmen kafir olan kimselere karşı düşmanlık göstermek ve dostluk göstermemek gerekir. Öyleki bu kimseler aynı aileden, aynı anne babadan olsalar bile… Kafir oldukları müddetçe onlara dostluk ve sevgi söz konusu olamaz.
    Allah (Celle Celalühü) şöyle buyuruyor:
    “Biz, müslümanlarla mücrimleri bir mi tutarız? Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Kalem Suresi-35)
    Allah (Celle Celalühü) şöyle buyuruyor:

    “Yoksa iman eden ve salih amel işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya takva sahibi kimseleri günahkar kimseler gibi mi tutacağız?” (Sa’d Suresi-28)
    “Ey insanlar! Muhakkakki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışıp anlaşmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında sizin en üstün olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır. Şüphesizki Allah her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat Suresi-13)
    Sahih sünnette Rasulullah (Sallallahu aleyhi vessellem) şöyle demiştir:

    “Ehli beytimin bana insanlardan daha öncelikli olduğu sanılır. Oysa öyle değildir. Benim dostlarım; hangi milletten, nereden ve kim olurlarsa olsunlar, sizden olan takva sahipleridir.” (İbni Ebi Asım Sünnet kitabında sahih senedle rivayet etmiştir.)

    Rasulullah (S.A.V.) şöyle dedi:
    “Arabın acemden üstünlüğü ancak takva sebebiyledir.” (Buhari, Müslim)

    Rasulullah (S.A.V.) şöyle dedi:

    “Ey müslümanlar! Allah (Celle Celalühü)) cahiliyye ayıbını ve babalarla övünmeyi giderdi. İnsanlar, ya takvalı bir mü’min ya mutsuz bir facir olurlar. Siz Adem’in oğullarısınız. Adem ise topraktan yaratıldı. Cehennem odunu olmalarına rağmen kendileriyle övünen kişileri terketmek gerekir. Böyle yapmayan kimseler burnunu pisliğe sürten bok böceğinden daha aşağı kimseler olurlar.” (Ahmed, Ebu Davud sahih senedle.)
    Rasulullah (S.A.V.) şöyle dedi:


    Rasulullah (S.A.V.) şöyle dedi:

    “Kim cahiliye adeti olan kavmiyetçiliğe çağırırsa o cehennem topluluğundandır.” Bunun üzerine bir adam şöyle dedi:
    “Ya Rasulallah! Namaz kılsa, oruç tutsa da mı?”
    Rasulullah (S.A.V.) şöyle dedi:
    “Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da böyledir! Sizler Allah (c.c)’ın sizi isimlendirdiği şeye çağırın! Allah (c.c) sizi müslüman, mümin ve Allah (c.c)’ın kulları olarak isimlendirdi. İşte siz insanları buna çağırın!” (Tergib Ve Terhib, sahih senedle)
    Rasulullah (S.A.V.) şöyle dedi:

    “Cahiliyye adeti olan kavmiyetçiliğe çağıran bizden değildir.” (Nesei sahih senedle rivayet etti.)

    İslam davasından başka her dava cahiliyye davasıdır. İman, İslam ve akide bağı dışında birleştiren her bağ cahiliye bağıdır. Bu bağı reddetmemiz ve ona buğzedip uzak durmamız gerekir.

    Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. İsrailoğulları gibi kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslâm’ın tebliğ edildiği dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi vessellem))’in peygamberliğini kabul etmemişlerdi .

    Uzun geçmişine rağmen ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleştirilmiştir.
    Nazizmden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu. İspanyollar Amerika’ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin İspanyollardan farklı oldukları, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan gibi davranmanın gerekmediğini öne sürdüler.


    ANLATILACAK ÇOK ŞEYLER VAR AMA HELE DE BİR İNSAN TAASSUPLUK EDİP KÖRÜKÖRÜNE BİR LİDERE BAĞLI İSE ONA SÖYLEYECEK SÖZÜMÜZ KALMAMIŞ DEMEKTİR.BEN SİZE HAKİKATLERİ ANLATIYORUM.YARIN RUZ-İ MAHŞERDE HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ.İŞTE O ZAMAN SİZLERİN O GÜN VAY HALİNE!...
#01.05.2013 08:16 0 0 0
  • @_Birsu_ adlı üyeden alıntı:
    Başbakan tayyip erdogan elinde fotoğraflar diyip yayınladıysa iftira ve saldırı planını ilerletmiş demektir.. siyasette olduğu süre içerisinde ve yetiştiği gençlik örgütünde dedikleri yaptıkalrı birbirini tutmayan kendi şerefi ve namusuyla rest çekip sonrada hepsinn üstünü çizerek vatanı asıl şimdi bölen birin den bişey öğrenilmez...
    Sizde adabınızı bilin ALLAH bize izan da şuur da verdi çok şükür size kalmadı temenni etmek..

    Tırnagı bile olamayacak kimseler için övmüyorum ATATÜRK ü ...Seviyorum saygı duyuyorum sana noluyor............
    Orijinali Göster...
    Başbakan tayyip erdogan elinde fotoğraflar diyip yayınladıysa iftira ve saldırı planını ilerletmiş demektir.. siyasette olduğu süre içerisinde ve yetiştiği gençlik örgütünde dedikleri yaptıkalrı birbirini tutmayan kendi şerefi ve namusuyla rest çekip sonrada hepsinn üstünü çizerek vatanı asıl şimdi bölen birin den bişey öğrenilmez...
    Sizde adabınızı bilin ALLAH bize izan da şuur da verdi çok şükür size kalmadı temenni etmek..

    Tırnagı bile olamayacak kimseler için övmüyorum ATATÜRK ü ...Seviyorum saygı duyuyorum sana noluyor............

    Sevgili kardeşim.Sevmek güzel bir şeydir.Lakin Allah'ın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemek imandandır.Allah'ın sevdiği bir kulu sevmek kadar güzel bir şey yoktur.En mühim olna şey de Allah'ın o kulu sevmesidir.Allah bir kulunu severse dünya ona hizmet eder.Eğer Allah o kimseyi sevmezse onu da rezil ve rüsvay edip dünyaya kul köle eder.Allah'ın bir kulunu sevmesinin en büyük alameti, kişinin güzel ahlak sahibi oluşu ve her işlerini en iyi en güzeli yapmasıdır.Boş işlerle uğraşan ve onunla vakit geçiren, ömrünü boşa geçirmiş olup ahirette hüsrana uğrar.Hem sonra neyi niçin sevdiğini bilmeyen bir kimse taassupluk bataklığına batmış demektir.Taassupluk kadar kötü bir fikir akımı yoktur.Yani meselelere atgözlüğü ile bakmak o kişinin beyni uyuşturulmuş ve dümura uğratılmış demektir.Böyle bir beyin sahibi olan bir kimseye hakikatleri anlatmak ve onu ikna etmek kadar zor bir şey olamaz.

    Şu milletimizin, bir şeyi araştırma ve sorgulama huyları olsa idi ülkemizde çok şeylerin değişeceğini anlayacaklardı.Lakin ağzına verilen bir parmak bal onları mes etmekte ve beyinlerini uyuşturmaktadır.Oysa meselenin arka tarafını göremiyorlar.Bir şey araştırılıp sorgulanmadıkça hakikatler ortaya çıkmaz.
#01.05.2013 07:50 0 0 0
  • @_Birsu_ adlı üyeden alıntı:
    Damat ferit paşanın heyetinden bahsedip sonrada başarılı oldumu diyorsunuz..Kökten çözüm onlar sayesinde gelmemeiştir..
    Sonuç vatan toprakalrını işgalcilerden milletiyle beraber savaşan MUSTAFA KEMAL in başarısı olmuşdur...
    Orijinali Göster...


    Git işine be kardeşim.Kendi tarihnden bile haberin yok senin...Buraya M.Kemalin ne haltlar işlediğini yazarsam aklın uçar.İşte sana başka bir delil getireceğim.Bu delil farklı bir boyutta olup o zaman ki neslin nasılda yozlaştırldığının kesin ispatıdır.O bozulan nesilden Kemalistler türemişlerdir.

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk Orman Çiftliğinde çocuklara meyve suyu gibi içki içiriyorlardı," ellerimizde fotoğrafları var" dediği fotoğraflar ortaya çıktı. İşte o fotoğraflar...

    noimage
    noimage noimage

    noimage

    noimage

    noimage noimage

    Oooh yarasın.Sevsinler sizin Atatürk'ünüzü...Fazla yorum yapmayacağım.Neslimiz daha o zamandan beri yok edilmeye, yozlaştırılmaya başlamış.Lanet olsun...

    Allahın laneti içen ve içirenin üzerinedir,yanlış yola sapan veya saptırılanlara Allah doğru yolu buldursun İnşallah,küfründe ısrarcı olanı Allah Kahhar ismiyle kahreylesin,bu milletin başına ne geldiyse uyuşturulmuş dimağlar yüzünden geldi.Uyuşturulmuş dimağlılardan bu vatana,millete ve dine hayır gelmez.Bunlar yaşayan ölülerdir.

    O dönem biranın besleyici gıda olduğu ve çocuklara dahi tavsiye edildiği yıllar
    1922 yılında içki fabrikasını gururla açan M.KEMAL'dir


    İslam ve Osmanlı kültürü diye bir şey bırakmadılar.Bunun hesabını öncelikle M.K.Atatürk verecektir


    “BİRANIN GIDAİ KIYMETİ”

    “Yarım litre bira ne gibi gıdaların kuvvetini verir”

    İşte cumhuriyetle birlikte başlayan ve önderliğini de M.Kemal’in yaptığı biracı rakıcı gençlik ve ayyaş toplum modeline yönelik çalışmaların en somut örneği.

    Daha ülkede kurulu doğru dürüst fabrika yokken M.Kemal İÇKİ fabrikasını açıyor ve ülkeye ALKOL ve İÇKİ gibi şeytanın en büyük hilesini sokmakta geç kalmıyor.

    İşte Müslüman halkı zehirlemek ve alkolik yapmak adına yapılan kara propaganda yılları...

    SONUÇ OLARAK DERİZ Kİ BİZ ATATÜRK'ÜN BİRA ŞARAP RAKI VS. gibi şeyleri içmesine pek kızmıyoruz.Lakin günahı yine kendisinedir.Ancaaak!.Çocuklara bira içirmesi affedilir gibi değildir.O zamanalrı alkolsüzde olsa aheste aheste içine etil alkol katarak bugünkü birayı meydana getirdi.Bira içmek önceden dinen haram veya helallığı tartışılıyordu.Ama şimdi kesinlikle haramlıllığı ispatlandı.

    Evet kardeşim.Bana M.Kemal'i övme!Seviyorsan kendine sakla.Biz hayırlı iş yapanları severiz.Allah size izan ve şuur versin diyorum..
#30.04.2013 17:30 0 0 0
  • @_Birsu_ adlı üyeden alıntı:
    Daha 3 ay önce bize bunları söyleyen şerefsizdir namussuzdur diyen her an her şeyi değiştirebilir ..siyasi hırsları ve hedefleri için sürekli yenilenerek değişerek her değerlerini kendi kendilerinin ayakları altına alanlar dan ne beklenirki..
    Rahmetli Erbakan hocayı o zamanlar iyi anlamalıymışız....
    Orijinali Göster...


    "Milli Görüş gömleğini çıkardık" demekle artık gavuırların güdümüne girdiler.Dışarıdan alınan direktiflerle ülkemizin insanlarını yönlendirmeye çalışıyorlar.Medeniyet ve kalkınma böyle olmaz.Asıl medeniyet, Osmanlı ve İslam kültüründedir.Gerisi uşaklık etmektir.Allah bunları ıslah etsin..
#30.04.2013 16:50 0 0 0
  • Sanki şu müslüman milletin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, din kavgası diye hiçbir derdi yok!Vallahi bu millet iyice mallaşmış.Şuurlu bir müslüman, zalimlere kendisini ezdirmez.Onlara karşı büyük mücadele eder.Allah'da onun mükafatını hem bu dünyada hem ahirette verir.
#30.04.2013 10:00 0 0 0
  • @_Birsu_ adlı üyeden alıntı:
    Bir kere güzel başlayın lafa ne demek ulan...
    İslam güzel konuşmayı edebi tavsiye etmiyormu..
    İslam kardeşliği dediğiniz şey efendimizden sonra hangi topluma fayda getirdi acaba..Eger size ait milletiniz devletiniz yoksa zaten dininizide yaşayamazsınız.. Tüm islam ülkeleri sömürge olarak veya uydurma bahar adı altında iç savaşda kıvranıyor..VE bir çogunada biz sebep olduk kafirlerle beraber olup sözüm ona oraların halkını ezilmekten kurtardık.. Her gün kabile ve mezhep savaşalrıyla kırılıyorlar..
    Biz yüzyıllardır millet olduğumuz için kendi vatanımızda dinimizi yaşıyoruz..
    Millet diyince din yokmu sanıyorsunuz.. Yukardaki insanlar Müslüman ve bilemezsiniz ALLAH katında sizmi onlarmı daha kıymetli..
    Orijinali Göster...


    Akil insanların kim olduklarına dair ahanda sana deliller...Biz bir şey ortaya dökersek delil getiririz.Osmanlı bu terörü kökünden silmiştir.İşte isbatı...

    Ahali-i İslâmiyye

    noimage noimage


    Bölgede cirit atan ajanlar Osmanlı zamanında da faaliyetteydi ancak o zamanki ÇÖZÜM PLANI “yandaş”tan “akil” çıkarma çabası olmamıştı...

    Bölgede cirit atan ajanlar Osmanlı zamanında da faaliyetteydi ancak o zamanki ÇÖZÜM PLANI “yandaş”tan “akil” çıkarma çabası olmamıştı... İşte 118 yıl önceki reçete: “TÜRK, KÜRT, ARAP YOK, ‘İSLAM MİLLETİ VAR!”

    AHMET YAVUZ

    Türkiye’nin bugün oluşturduğu “63 Akil Adama” karşılık 1895 yılında Güneydoğu’da 400 önde gelen isim toplanmıştı. Osmanlı’nın son döneminde Fransız İhtilâli’nin tetiklediği etnik milliyetçilik Güneydoğu’da da yeşertilmeye çalışılıyordu. Avrupa kaynaklı bu ayrıştırma faaliyetlerine ise, Doğu ve Güneydoğu’da yoğun faaliyet gösteren misyonerler eliyle bölgedeki etnik unsurlardan başta Ermenilerin taşkınlıklarına karşı, sonrasında da Osmanlı Halifesine ve ardından da Türk, Kürt, Arap diğer etnik kimlikleri ön plana çıkartıp, birbirine karşı kışkırtma çabalarına karşı Diyarbakır’da toplanan 400 Akil Adam “Ahali-i İslâm”(İslam Halkı) vurgusuyla cevap verdi.

    1895 yılındaki tarihi deklerasyon en iyi çözüm

    Araştırmacı Yazar Doğan Bekin, kendi arşivinden ilk defa Millî Gazete’ye açıkladığı belgelerle ilgili olarak, 1895 yılındaki tarihi deklarasyonun söz konusu yıllardaki olaylarda bütün Güneydoğu insanının gerçek hissiyatına tercüman olduğunu söyledi. Bekin, “Aradan 118 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu mektubun içeriği hâlâ geçerliliğini korumakta olduğunu görüyoruz. Bu mektupta Kürt, Türk, Arap, Çeçen, Türkmen, Zaza yerine “Ahali-i İslâmiyye” kelimesi dikkat çekicidir. O dönem bölgede, birçok misyoner faaliyeti vardı şimdiki gibi. Hem Türkleri, hem Ermenileri kışkırtıyorlardı. Çatışmaya ramak kalmıştı” dedi.

    TÜRK-KÜRT-ARAP-ÇERKEZ YOK AHALİ-İ İSLAMİYYE VAR!

    400 önde gelen insanın, Türk, Kürt, Arap, Çeçen, Çerkez, Türkmen yerine, İslâm kardeşliği çerçevesinde kendilerini “Ahali-i İslâmiyye” olarak ifade etmeleri dikkat çekiyor. Deklarasyonun bir diğer önemli özelliği ise bugünkünün aksine, devletin veya mevcut iktidarın oluşturduğu bir liste olmayıp, tamamen sivil, bölgedeki yönetici, âlim ve önde gelen isimlerin dışarıdan bir etkiyle değil, tamamıyla kendi akıl ve inisiyatifleriyle bir araya gelmesi ve çözümlerini sunmuş olmaları. Osmanlının listesinde, Diyarbakır’a bağlı Sancak Beyi, Mardin Mutasarrıfı (Valisi) Said Paşa, Osmanlı Meclis-i Mebusan Üyesi Pirinçzade Arif Bey, Ali Emiri, Faik Ali Ozansoy, Müftüzade Fazıl Talat (Ziya Gökalp’ın dayısı) ve İsmail Bey gibi bölgenin en önde gelen isimleri bulunuyor.

    Terör, kan, çatışma, ayrışma ve geri kalmışlığa karşı barışı sağlamak için Türkiye’nin bugün oluşturduğu “63 Akil Adama” karşılık 1895 yılında Güneydoğu’da “400 Akil Adam” toplanmıştı. Osmanlı’nın son döneminde Fransız İhtilâli’nin tetiklediği etnik milliyetçilik Güneydoğu’da da yeşertilmeye çalışılıyordu. Avrupa kaynaklı bu ayrıştırma faaliyetlerine ise, Doğu ve Güneydoğu’da yoğun faaliyet gösteren misyonerler eliyle bölgedeki etnik unsurlardan başta Ermenilerin taşkınlıklarına karşı, sonrasında da Osmanlı Halifesine ve ardından da Türk, Kürt, Arap diğer etnik kimlikleri ön plana çıkartıp, birbirine karşı kışkırtma çabalarına karşı Diyarbakır’da toplanan 400 Akil Adam “Ahali-i İslam-İslam Halkı” vurgusuyla cevap verdi.

    Şimdilerde Başbakan Erdoğan tarafından görevlendirilen 63 akil insan yerine, 118 yıl önce 1895 yılında, Diyarbakırlı şair ve yazar Süleyman Nazif tarafından kaleme alınan ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni temsilen 400 akil insanın imzasıyla “Birlik ve Beraberlik Deklarasyonu” yayımlandı.

    TÜRK-KÜRT-ARAP-ÇERKEZ YOK, AHALİ-İ İSLAMİYE VAR!

    400 Akil İnsanın, Türk, Kürt, Arap, Çeçen, Çerkez, Türkmen yerine, İslam kardeşliği çerçevesinde kendilerini “Ahali-i İslamiyye” olarak ifade etmeleri dikkat çekiyor. Deklarasyonun bir diğer önemli özelliği ise bugünkünün aksine, devletin veya mevcut iktidarın oluşturduğu bir liste olmayıp, tamamen sivil, bölgedeki yönetici, alim ve önde gelen isimlerin dışarıdan bir etkiyle değil, tamamıyla kendi akıl ve inisiyatifleriyle bir araya gelmesi ve çözümlerini sunmuş olmaları.

    Osmanlının Akil Adamlarının arasında, Diyarbakır’a bağlı Sancak Beyi, Mardin Mutasarrıfı (Valisi) Said Paşa, Sonradan Diyarbakır Belediye Reisi olan ve Osmanlı Meclis-i Mebusan Üyesi Pirinçzade Arif Bey, Ali Emiri, Faik Ali Ozansoy, Müftüzade Fazıl Talat (Ziya Gökalp’ın dayısı) ve İsmail Bey gibi bölgenin en önde gelen isimleri bulunuyor.

    DİYARBAKIR’DAN, SARAY’A BAĞLILIK TELGRAFI

    Avrupa kaynaklı etnik kimlik oluşturma ve bölge halkının Osmanlı Halifesi Sultan Abdülhamid Han’a karşı bağlılığını kırma çabalarına karşı yukarıdaki isimlerin öncülüğünde bir komite oluşturuldu. Bu komitenin çalışmaları neticesinde, 400 akil insan bir araya gelerek “Her zerre-i Haki Ecdadımız” diye başlayan ortak deklarasyonu, hep birlikte Diyarbakır Postahanesine giderek “Diyarbakır Vilayeti Ahalisi tarafından Osmanlı Devleti Sultanı’na (Mabeyn’e) arz olunan telgrafın suretidir” diyerek 18-19 Teşrin-i Evvel (30-31 Ekim 1895) tarihinde telgraf çektiler.

    400 akil adam tarafından Mabeyn’e gönderilen deklarasyonda şu çarpıcı ifadeler yer alıyor:

    “Hükümet-i metbu’amızın taht-i aman ve himayesinde mutiane yaşadıkça taarruzdan masum tutulmak İslamiyetin kavaid-i adilesinden olup o kaideye şimdiye kadar riayet etmiş olduğumuz gibi halen ve istikbalen (gelecekte) dahi muhafazz-i ahkamına çalışacağımıza hissiyat-ı diniyemiz (dini hassasiyetimiz) kefalet eder.”

    HİLAFETTEN AYRILMAKTANSA, AİLEMİZİ VE KENDİMİZİ FEDA ETMEYİ YEĞLERİZ!

    Bir başka paragrafta ise günümüz sorununa parmak basar nitelikte çok çarpıcı şu ifadeler yer alıyor: “Bizi birbirimizden ayırmaya çalışan yabancıların maksadı en cesur ve fedakar tabası (halkı) olan bu havali (yöredeki) ahali-i İslamiyesiyle (İslam Halkı ile) Hilafet-i Kübra arasındaki rabıta-i mukaddeseyi kırmaktır. (Yabancıların amacı, bölgenin en cesur vatandaşları olan bölgedeki İslam Halkları ile Büyük Hilafet arasındaki mukaddes bağı kırmaktır). Biz buna tahammül edemeyiz. Aba (Büyükler) vü ecdadımız gibi hilafetin i’la-yi şan ü nüfusuna(Hilafetin yüce şan ve nüfuzuna) çalışmak ahas amalımızdır (ana gayemizdir). Bu yolda ölmek isteriz. Sükut etsek (sessiz kalsak) ecdadımızın lanetiyle ahlafımızın tayib-i muhikini da’vet edeceğimiz muhakkaktır. Dünyanın her tarafında bulunan 150 milyonu mütecaviz (şimdiki 2 milyar İslam alemi gibi) ehl-i iman enzar-i şefkat (şefkatle bakıp) ve ümidini bize atfetmiş bekliyor. Hayatımızı ve evlad-u ayalimizi (ailemizin bireylerini) vazifemiz yolunda feda etmekten çekinmeyeceğimize Cenab-ı Hak ile Resul-i Ekrem ve halife-i muhteremi “Her Zerre-i Haki Ecdadımız” ile başlayan telgrafının çarpıcı bazı cümleleri adeta 1895’i değil, bugünü yansıtır nitelikte.

    YAVUZ SELİM’DEN BERİ 391 YIL, GÜNEYDOĞU OSMANLIYA YÜKSEK SADAKAT DUYDU

    “Her zerre-i haki ecdadımızdan bir şehidin hun-ı hamiyetiyle müzeyyen(süslenmiş) olan vatanımızın (Her bir karışı ecdadımızdan bir şehidin tertemiz kanıyla süslenmiş vatanımızın...) dört beş yıldan beri ecnebi(yabancı) entrikalarına cevlengah(alet olan) eden Ermenilere karşı hükümet-i metbuamıza(bağlı olduğumuz hükümete) bir mesuliyet-i ma’neviye davet etmemek fikriyle göstermekte olduğumuz hilm-u tahammül (sabır gücü) düşmanlarımızı bile müteaccib (hayret içinde) edecek derecelere geldi. Diyarbakır Vilayeti ile eyalat-ı mücaviresinde (eyaleti çıvarında) sakin olan (ikamet eden) milyonlarca ahali-i İslammiye, (Müslümanlar) Devlet-i Aliye-i Osmaniyyenin (Osmanlı Devletinin) devri istilasında (hükmetmeye başladığı dönemde) izhar eylediği (ortaya koyduğu) kemal-i şan ü şevketi (mükemmel ün ve büyüklüğü) takdir ile 391 sene, mukaddem cennetmekân Sultan Selim Han-ı evvel hazretlerine (cennetmekân Sultan Selim Han I hazretlerine) tav’an (kendi isteğiyle) arz-ı dehalet (sığınma talebi) ve o tarihten şimdiye kadar devletin her türlü ahval (durum) ve hissiyatına iştirak ederek halis etmişlerdir. (ispata hazır olmuşlardır).”

    Osmanlı Akillerinin Saray’a gönderdiği mektupta ayrıca, “Bu havalide(Bu yörede) bulunan İslamlara(Müslümanlara) bedhahan-i ecanibin(bedbaht yabancıların) birçok müftereyatta(iftiralarda) bulunduklarını biliriz. Fakat bu müftereyatın (iftiraların) mahiyetini (içeriğini) yarü ağyara (dost ve düşmana) gösterecek maddi ve manevi delillerimiz vardır” ifadelerine yer veriliyor.

    DOĞAN BEKİN: 400 AKİL ADAMIN ÖNERİLERİ EN İYİ ÇÖZÜM

    Araştırmacı Yazar Doğan Bekin, kendi arşivinden ilk defa Milli Gazete’ye açıkladığı belgelerle ilgili olarak, 1895 yılındaki tarihi deklarasyonun söz konusu yıllardaki olaylarda bütün Güneydoğu insanının gerçek hissiyatına tercüman olduğunu söyledi. “Aradan 118 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu mektubun içeriği hala geçerliliğini korumakta olduğunu görüyoruz. Bu mektupta Kürt, Türk, Arap, Çeçen, Türkmen, Zaza yerine “Ahali-i İslamiyye” kelimesi dikkat çekicidir” diyen Bekin, “Anlaşılan o ki, Kürt sorununun çözümünde Süleyman Nazif’in kaleme aldığı mektuptan alınacak çok dersler olsa gerek” dedi. Bekin şunları söyledi: “O dönem bölgede, birçok misyoner faaliyeti vardı şimdiki gibi. Hem Türkleri, hem Ermenileri kışkırtıyorlardı. Çatışmaya ramak kalmıştı. Yurtdışından gelen İngiliz ve Fransız misyonerler kışkırtıyorlardı. Ama içeriden yeterince karşılık bulamıyorlardı. Bütün bu kışkırtma çabalarına alet olmak bir yana, 400 Akil Adamın Güneydoğu halkı adına ittifak ve birlik içinde olduklarını belirtmek için bu telgrafı Osmanlı Sultanı Abdülhamit Han’a gönderiyorlardı.”

    Doğan Bekin, bugünkü 63 Akil insanın ortaya koyacağı çözüm yerine, 1895 yılında Süleyman Nafiz’in kaleme aldığı ve bölgedeki gerçek manada Türk, Kürt ,Arap, Çerkez, Türkmen kardeşliğini ortaya koyan 400 Akil insanın imzasıyla ortaya konan belgenin bugün bizim için en önemli çözüm niteliği taşıdığına dikkat çekti. Bekin, “Çünkü orada hiçbir etnisite ayrımı olmadan Ahali-i İslamiye birliği içerisindeki bir anlayış bugün de en iyi çözüm şeklidir. Ve gerçek milli çözüm de budur. Bu tarihi Birlik Beraberlik Deklarasyonunu, 118 yıl geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini yitirmeden sürdüren en iyi çözüm olarak görmekteyiz”

    MİLLİ GAZETE-08 Nisan 2013 Pazartesi


    Hükümetin seçtiği akil adamlarla bu mesele çözülemeyeceğe benziyor.Osmanlım çoktaan çözmüş meseleyi...Müslümanlar daima birlik olmuştur ve ve Osmanlı imparatorluğu müslümanlığı yanlızca temsil etmiştir.Bu bir bayrak yarışıdır.Kimse bu yarışın sahibi olmadığı gibi Osmanlı imparatorluğu da yanlızca bir dönemlik müslümanlığa hizmet görevini yerine getirmiştir.Bayrak yarışında üstüne düşeni yapmıştır.“Başınızdaki bir zenci köle de olsa ona itaat edin.'' (Hadis-iŞerif)'i de bunun türklükle bir alakası olmadığına delalettir.

    En basit şekilde düşünelim ki:İlk müslümanlar araplardı.Ve dolayısıyla müslümanlığı yaymak için ilk cihad eden kavim de araplardı.Sultan Fatih İstanbul'u müslüman olarak fethetmesi Allah'ın ona lutfettiği bir nimettir.Türkler müslüman olduğu için İslamiyet şereflenmemiştir.Türkler İslamiyetle şereflenmişlerdir.
#30.04.2013 00:46 0 0 0
  • Asil adamlar dediğiniz,Milliyetçilik ideolojisi ile yola çıkmışlarsa bunların bu ülkeye faydası değil zararı daha çok olur.

    Ulan İslam kardeşliğini neden ön planda tutmazlar?.Türkiye karanlığa doğru gidiyor.Bunun en iyi çözümü İslam kardeşliğidir.İslam'sız barış ve huzur asla tarih boyunca görülmemiştir.DEMOKRASİDE ÇÖZÜMLER BİR YERE KADAR GİDER.ONDAN SONRASINDA TIKANIR.OYSA İSLAM'DA ÇÖZÜM SONSUZDUR.İŞTE BİZ BUNUN İÇİN VARIZ.
#29.04.2013 23:39 0 0 0
  • [video=youtube;LackNWxNtVs]http://www.youtube.com/watch?v=LackNWxNtVs&feature=youtu.be[/video]

    Heeeyt Aslanım beeee! Nerdennn nereye!

    Dün dediklerini bugün tersini yapıyorlar.Bunun hesabını Allah'a vereceklerdir

    Menfi siyaset devreye girince mukaddesat ayaklar altına alınıyor.Böyle siyaset olmaz.Herkes gerçek yüzünü gösteriyor.
#29.04.2013 23:13 0 0 0
  • Ehli Sünneti Saran Tehlikeler




    BU yazımda, olanca gayretimi sarf ederek düşmanlığa, kine, nefrete, fitne ve fesada sebep olacak kelimeler kullanmaktan kaçındım. Objektif olarak birtakım realitelere dikkat çekmek istiyorum. Konu şudur: Türkiye’de türeyen İslami hizipler, fırkalar… kamplaşmalar… Şimdi madde madde konuya giriyorum:




    1. YOĞUN ŞİİLİK PROPAGANDALARI, ŞİİLEŞTİRME FAALİYETLERİ:


    Şiileştirme propaganda ve faaliyetleri sadece bizde yapılmıyor, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan, hatta Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde de yapılıyor. İslamcı iktidarın engin hoşgörüsü sayesinde yakın zamanda Türkiye’de beş yüze yakın Şiî camii yapılmıştır. Komşu bir devlet Türkiye Alevilerini Caferi mezhebine sokmak istemektedir. Alevilerin daha dindar Müslümanlar olmalarını istiyorsak, onların fıkıh konusunda Ehl-i Sünnete yaklaşmaları için çalışmamız gerekir. Şiileştikleri takdirde, Pakistan’da olduğu gibi kutuplaşmalar ve çatışmalar olmasından korkulur. Şu hususu da belirtmek isterim ki, Sünnilik ile Şiilik arasında usule dair büyük ihtilaflar ve uçurumlar bulunmaktadır. Safevi zihniyetli ve meşrepli Şiiler, Sünnilere iyi gözle bakmazlar. Onlarda takiyye ve kitman namaz gibi farz olduğu, takiyye ve kitman yapmayanın dinden çıkmış olacağına inandıkları için dini konuları, bilhassa ihtilaflı meseleleri onlarla açık, samimi, şeffaf bir şekilde tartışmak mümkün değildir. Şu hususun da altını çizmek gerekir: İran’da en az yirmi milyon Sünni Müslüman yaşamaktadır ve onlar din konusunda büyük baskılar altındadır. Tahran’da 500 bin Sünni yaşamasına rağmen onlara Cuma namazını kılacakları Sünni camii yapmak izni verilmemektedir. Şii makamlar onların cami isteklerini şu gerekçeyle reddediyorlar: Cami mi yok?.. Buyurun gelin, ibadetinizi mevcut (Şiî) camiler(in)de yapın… Peki o zaman Türkiye’de niçin Şii camileri yapılıyor? Cami mi yok, buyursunlar onlar da Sünnî camiler(in)de namaz kılsınlar.




    2. SELEFİ VEHHABİ PROPAGANDA VE FAALİYETLERİ:


    Vehhabiler Vehhabi kelimesinden hoşlanmazlar. Kendilerine Selefi ismini verirler. Bütün İslam dünyasında olduğu gibi Türkiye’de de çok yoğun bir Selefilik propaganda ve faaliyeti vardır. Ehl-i Sünnete göre, Selefilik diye ne bir itikat ne de fıkıh mezhebi bulunmaktadır. Selefilik faaliyetlerini Orta Doğu’daki çok zengin bir Arap ülkesi manen ve maddeten desteklemektedir. Osmanlı Devleti’nin ve İslam Hilafeti’nin yıkılışında Vehhabi isyanlarının büyük rolü olduğunu kimse inkâr edemez. Ehl-i Sünnet Müslümanlığı ile Selefilik arasında derin ve temel uyuşmazlıklar bulunmaktadır. Arap Baharı isyanlarından sonra Selefiler Libya’da, Tunus’ta, Mali’de evliya türbelerini ve bitişiklerindeki camileri buldozerlerle yıktılar. Onlar tasavvuf konusunda İbn Teymiye’den de aşırıdırlar. İbn Teymiye Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hürmet ettiği, ona seyyidimiz dediği halde Vehhabi-Selefiler bütün tasavvufu, tasavvuf evliyasını red ve tekfir ederler.




    3. NEO-HARİCİLİK: Hariciler dindar insanlardır. Namazlarını kılarlar, oruçlarını tutarlar. Lakin Ehl-i Sünnet açısından itikatlarında ve zihniyetlerinde büyük ve vahim bozukluklar vardır. Hazret-i Ali Efendimizi sabah namazında Kûfe Camii’nde şehit ettiklerini düşünürsek onlar hakkında fazla bir şey söylemeye lüzum kalmaz. Haricilik aşırılıktır, sertliktir, vurup kırmadır, dediğim dediktir… Selefiler ile Hariciler arasında paralellikler vardır. Nice Harici, Harici olduğunu bilmeden Haricilik yapar.




    4. FAZLURRAHMAN’IN TARİHSELLİK MEZHEBİ: Pakistan’dan bin civarında icazetli din âliminin, fakihin, müftünün, şeyhin mahkum edici fetvaları sonunda kaçan, Kur’anın 300 küsur muhkem=kesin hükümlü ayetinin bu devirde geçerli olmadığını iddia eden bu zatın maalesef ilahiyat fakültelerimizde hayli taraftarı bulunmaktadır. Bu mezhebin yayınevleri vardır… Onlar da Şia gibi takiyye ve kitman yaparak Ehl-i Sünnet Müslümanlarını aldatırlar. İsrail, Siyonizm, Vatikan, Evangelistler, kapitalist ve liberal derin güçler, velhasıl Ortodoks=Sünni İslam’ı değiştirmek isteyen bütün mihraklar doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Fazlurrahmancılığı desteklemekte ve teşvik etmektedir.




    5. BOP’un LIGHT/ILIMLI İSLAMCILIĞI: Bu cereyan oldukça yenidir. Fıkıhsız, şeriatsız, cihatsız, suya sabuna dokunmaz, sulandırılmış bir İslam ister. Bunun arkasında Avrupa Birliği, ABD ve Ortodoks İslam’dan korkan bütün derin güçler bulunmaktadır.




    6. MEZHEPSİZLİK CEREYANI: Bu camianın içinde fıkıh mezheplerini put olarak gören aşırılar bile bulunmaktadır. Bunlar Sünni, Şii, Vehhabi, Fazlurrahmancı, Mutezile, Harici, Afganici, Mürcie, kaderi inkar edenler, tesettürü inkar edenler velhasıl yetmiş üç mezhebin Kur’an etrafında birleşmesini isterler. Peygamberin “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri dışında diğerleri cehennemliktir. Kurtulacak olan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir” sahih hadisini dikkate almazlar.




    7. SÜNNET DÜŞMANI REFORMCULAR ve MODERNİSTLER: Bu camia içinde sünneti bütünüyle inkâr edenler olduğu gibi, İslam’ın bu ikinci kaynağını hafife alanlar da vardır. Bu zümre Peygamberimizin (Salât ve selam olsun ona) sahih ve mütevatir hadislerinin AB ve Batı medeniyeti normlarına ve Feminizm ideolojisine göre ayıklanmasına taraftardır. Bunlar hakkında dünyaca maruf ve güvenilir BBC Radyosu çok önemli bir röportaj/makale yayınlamıştır. (BBC, Robert Pigott, TURKEY IN RADİCAL REVİSİON OF ISLAMIC TEXTS.) Duyduğuma göre bu camia altı veya yedi ciltlik bir yeni hadis külliyatı hazırlamış, yayınlamış lakin her isteyene satmıyorlarmış.




    8. İSLAM PROTESTANLIĞI FETRETİ: Türkiye’nin dominant unsuru Ehl-i Sünnet Müslümanlarıydı. Maalesef günümüzde ehl-i sünnetin Ümmet birliği parçalanmış, ortaya birbirinden kopuk irili ufaklı sayısız cemaat, fırka, hizip, grup, klik, sekt çıkmıştır. Bunların hepsi kendi başına buyruktur, her hangi konfederasyon veya federasyon çatısı altında yer almış değildirler. Dünyadaki bütün dinlerin, mezheplerin, sektlerin, cemaatlerin, grupların hepsinin başında bir reis veya lider bulunmaktadır ama Türkiye ve dünya Ehl-i Sünnet Müslümanlarının müşterek bir İmamı, Emîri yoktur.




    9. AFGANİCİLER MEZHEBİ: Afgani’nin ünlü bir şahsiyet olduğunda hiç şüphe yoktur ama onun Müslümanları selamete ve felaha çıkartacak bir İslam önderi olduğu iddiası son derece tartışmalı bir konudur. Bu zat takiyye ve kitman yaparak Şiiliğini gizlemiş, kendisini Afgan olarak göstermiştir, bu suretle Müslümanları aldatmıştır. Kendisi Farmasondur, ihtilalci ve aktivist bir çığır açmıştır. İslam’ın son gerçek halifesi Sultan Abdülhamid-i Sanî Hazretleri’ni tahtından indirmek için Blunt adlı bir İngiliz casusuyla işbirliği yapmıştır. Türkiye Farmasonları bu zata hayrandır. Nitekim Mimar Sinan adlı Mason Dergisi’nde Afgani hakkında 29 sayfalık sitayişkâr, çok övücü bir makale yayınlamıştır.




    10. İSLAM FEMİNİZMİ: Ehl-i sünnet Müslümanlığı ile Feminist ideolojinin bağdaşması ve uyuşması mümkün değildir. Diyanet kadrolarına son yıllarda beş bin kadar kadın eleman alındığı bilinmektedir. Bunların bir kısmı Feministtir. Bundan üç yıl önce bir Ramazan gecesi Feministler Ankara Hacı Bayram Camii’ne yatsı-teravih namazı kılmak için gelen erkekleri sokmamışlar, otobüs ve minibüslerle taşıdıkları kadınları doldurmuşlardır. Diyanet hür ve mukim erkekleri namaza, cemaate, camilere çağıracağına mabetleri kadınlarla doldurmak için yoğun şekilde çalışmaktadır. Ehl-i Sünnet Müslümanlığında kadınlar elbette camilere gelebilirler lakin namazlarını evlerinde kılmaları efdaldir=yeğdir.




    11. HAK İBRAHİMÎ DİNLER CEREYANI: İslam’ın Allah katında tek hak, makbul, geçerli din olduğu inancı Kur’anla, Sünnetle ve icma ile sabit zaruri bir hükümdür. Son yıllarda bu hükme aykırı bir cereyan türemiştir. Bunlar bir tek İbrahimî hak din olduğunu inkâr ediyor ve üç İbrahimî hak din bulunduğunu iddia ediyorlar. Onlar ehl-i kitap ile Müslümanlar arasında amentü konusunda birlik bulunduğunu söylüyorlar. Tevhid inancıyla Teslis inancını bağdaştırıyorlar. Resulullah’ı red, inkâr, tekzip eden Yehud ve Nasara ile aramızda peygamberlere inanç konusunda birlik olduğunu söylüyorlar. Onların Kur’anı inkâr etmelerine rağmen, ilahi kitaplar konusunda onlarla aramızda birlik vardır diyorlar.
    Osmanlı Devleti ve Hilafeti zamanında Türkiye Ehl-i Sünnetin kalesiydi. Devlet Ehl-i Sünneti destekliyor, ülkeyi ve halkı Ehl-i Sünnet hükümlerine ve prensiplerine göre idare ediyordu.
    M. Kemal Paşa, İsmet Paşa zamanlarında bile Diyanet (ağır baskılar altında olmasına rağmen) Sünni bir kurumdu. Son yıllarda Diyanet’in Sünnilik vasfını kaldırıp ona mezhepler üstü bir renk verilmek istenmektedir.
    Şiilik, Selefilik ve diğer aykırı cereyanlar konusunda dışarıdan Türkiye’ye maddi yardım gelmekte midir? Bu konuda elimde ispat edici belge yoktur. Lakin insan, bunca propaganda ve faaliyet parasız dönmez demekten kendini alamamaktadır.
    Türkiye’de Ehl-i Sünnetin ayakta kalabilmesi için aşağıda sayacağım şartların, teklif ve temennilerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekir:
    A. Ehl-i Sünnet İslam medreselerinin açılması ve laik devletten bağımsız olarak tedrisat yapması, icazetli ulema, fukaha, müftüler ve hademe-i hayrat yetiştirmesi.
    B. Şeriat sınırlarını zorlamamak, dinin zahir hükümlerini hassasiyet ve titizlikle yerine getirmek şartıyla tasavvuf tarikatlerinin, tekkelerin, dergâh ve zaviyelerin yeniden açılması; bunların başına Meclis-i Meşayih’ten tasdikli icazetleri olan kâmil, fadıl, âlim, muhlis, muttaki ziyalı zevatın getirilmesi.
    C. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının ehliyetli, liyakatli, dirayetli, kiyasetli, icazetli, son derece derin kültürlü, faziletli bir İmam-ı Kebir’e biat ve itaat etmeleri…
    Biliyorum İslam’da din ve dünya ayrımı yoktur. İmam-ı Kebir’in aynı zamanda dünya işlerini de idare ve tanzim etmesi gerekir ama bugünkü şartlar altında böyle bir liderin olması çok zordur. Binaenaleyh geçici olarak ruhani bir lider de olabilir.
    Bu yazımdaki konuların Ehl-i Sünnet Müslümanları tarafından bilinmesinde büyük yararlar vardır. Ehl-i sünnetin âlim, fadıl, kültürlü, ziyalı şahsiyetleri, muharrirleri, sorumluları bu meseleleri yapıcı bir şekilde müzakere etmelidir.
    Şiiler Şiilik için, Selefiler Selefilik için, Feministler Feminizm için, Müslüman Protestanlar Protestanlık için, her cemaat kendi inançları ve emelleri için çalışıyor; Ehl-i Sünnet de Ehl-i Sünnet İslamlığını, ümmet-i Muhammed’i korumak, güçlendirmek, yüceltmek için çalışmalıdır.
    Bendeniz Şiilere, Haricilere, BOP’çulara, Üç İbrahimî dincilere niçin bu inançlar ve görüşler için çalışıyorsunuz diye çatmıyorum. Sadece Ehl-i Sünnet ulemasına, fukahasına, meşayihine, Sünni sorumlulara hitap ediyor ve beni affetsinler, serzenişte bulunuyorum.
    Ehl-i sünneti müdafaa ederken her türlü şiddet hareketinden, söz ve yazıyla kırıcı ve yıkıcı olmaktan kaçınmalıyız.
    Türkiye Sünnileri tek bir İmam-ı Kebir etrafında birleşmedikçe, Ümmeti hayata geçirmedikçe, en yüksek seviyede İslamî eğitim yapan mektepler, medreseler ve üniversiteler kurmadıkça, çok güçlü bir İslam medyası (Cemaat medyası değil!) kurmadıkça, şifahî kültürden yazılı ve medenî kültüre geçmedikçe krizler içinde bocalamaya, düşmanlarından darbe üstüne darbe yemeye, zelil ve esir vaziyette sürünmeye mahkumdur.


    04.04.2013 – Mehmet Şevket Eygi
#20.04.2013 23:12 0 0 0
#17.04.2013 18:06 0 0 0
  • noimage

    Ahali-i İslâmiyye

    Bölgede cirit atan ajanlar Osmanlı zamanında da faaliyetteydi ancak o zamanki ÇÖZÜM PLANI “yandaş”tan “akil” çıkarma çabası olmamıştı... İşte 118 yıl önceki reçete: “TÜRK, KÜRT, ARAP YOK, ‘İSLAM MİLLETİ VAR!”

    AHMET YAVUZ

    Türkiye’nin bugün oluşturduğu “63 Akil Adama” karşılık 1895 yılında Güneydoğu’da 400 önde gelen isim toplanmıştı. Osmanlı’nın son döneminde Fransız İhtilâli’nin tetiklediği etnik milliyetçilik Güneydoğu’da da yeşertilmeye çalışılıyordu. Avrupa kaynaklı bu ayrıştırma faaliyetlerine ise, Doğu ve Güneydoğu’da yoğun faaliyet gösteren misyonerler eliyle bölgedeki etnik unsurlardan başta Ermenilerin taşkınlıklarına karşı, sonrasında da Osmanlı Halifesine ve ardından da Türk, Kürt, Arap diğer etnik kimlikleri ön plana çıkartıp, birbirine karşı kışkırtma çabalarına karşı Diyarbakır’da toplanan 400 Akil Adam “Ahali-i İslâm”(İslam Halkı) vurgusuyla cevap verdi.
    1895 yılındaki tarihi deklerasyon en iyi çözüm


    Araştırmacı Yazar Doğan Bekin, kendi arşivinden ilk defa Millî Gazete’ye açıkladığı belgelerle ilgili olarak, 1895 yılındaki tarihi deklarasyonun söz konusu yıllardaki olaylarda bütün Güneydoğu insanının gerçek hissiyatına tercüman olduğunu söyledi. Bekin, “Aradan 118 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu mektubun içeriği hâlâ geçerliliğini korumakta olduğunu görüyoruz. Bu mektupta Kürt, Türk, Arap, Çeçen, Türkmen, Zaza yerine “Ahali-i İslâmiyye” kelimesi dikkat çekicidir. O dönem bölgede, birçok misyoner faaliyeti vardı şimdiki gibi. Hem Türkleri, hem Ermenileri kışkırtıyorlardı. Çatışmaya ramak kalmıştı” dedi.


    TÜRK-KÜRT-ARAP-ÇERKEZ YOK AHALİ-İ İSLAMİYYE VAR!

    400 önde gelen insanın, Türk, Kürt, Arap, Çeçen, Çerkez, Türkmen yerine, İslâm kardeşliği çerçevesinde kendilerini “Ahali-i İslâmiyye” olarak ifade etmeleri dikkat çekiyor. Deklarasyonun bir diğer önemli özelliği ise bugünkünün aksine, devletin veya mevcut iktidarın oluşturduğu bir liste olmayıp, tamamen sivil, bölgedeki yönetici, âlim ve önde gelen isimlerin dışarıdan bir etkiyle değil, tamamıyla kendi akıl ve inisiyatifleriyle bir araya gelmesi ve çözümlerini sunmuş olmaları. Osmanlının listesinde, Diyarbakır’a bağlı Sancak Beyi, Mardin Mutasarrıfı (Valisi) Said Paşa, Osmanlı Meclis-i Mebusan Üyesi Pirinçzade Arif Bey, Ali Emiri, Faik Ali Ozansoy, Müftüzade Fazıl Talat (Ziya Gökalp’ın dayısı) ve İsmail Bey gibi bölgenin en önde gelen isimleri bulunuyor.


    Terör, kan, çatışma, ayrışma ve geri kalmışlığa karşı barışı sağlamak için Türkiye’nin bugün oluşturduğu “63 Akil Adama” karşılık 1895 yılında Güneydoğu’da “400 Akil Adam” toplanmıştı. Osmanlı’nın son döneminde Fransız İhtilâli’nin tetiklediği etnik milliyetçilik Güneydoğu’da da yeşertilmeye çalışılıyordu. Avrupa kaynaklı bu ayrıştırma faaliyetlerine ise, Doğu ve Güneydoğu’da yoğun faaliyet gösteren misyonerler eliyle bölgedeki etnik unsurlardan başta Ermenilerin taşkınlıklarına karşı, sonrasında da Osmanlı Halifesine ve ardından da Türk, Kürt, Arap diğer etnik kimlikleri ön plana çıkartıp, birbirine karşı kışkırtma çabalarına karşı Diyarbakır’da toplanan 400 Akil Adam “Ahali-i İslam-İslam Halkı” vurgusuyla cevap verdi.


    Şimdilerde Başbakan Erdoğan tarafından görevlendirilen 63 akil insan yerine, 118 yıl önce 1895 yılında, Diyarbakırlı şair ve yazar Süleyman Nazif tarafından kaleme alınan ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni temsilen 400 akil insanın imzasıyla “Birlik ve Beraberlik Deklarasyonu” yayımlandı.


    TÜRK-KÜRT-ARAP-ÇERKEZ YOK, AHALİ-İ İSLAMİYE VAR!

    400 Akil İnsanın, Türk, Kürt, Arap, Çeçen, Çerkez, Türkmen yerine, İslam kardeşliği çerçevesinde kendilerini “Ahali-i İslamiyye” olarak ifade etmeleri dikkat çekiyor. Deklarasyonun bir diğer önemli özelliği ise bugünkünün aksine, devletin veya mevcut iktidarın oluşturduğu bir liste olmayıp, tamamen sivil, bölgedeki yönetici, alim ve önde gelen isimlerin dışarıdan bir etkiyle değil, tamamıyla kendi akıl ve inisiyatifleriyle bir araya gelmesi ve çözümlerini sunmuş olmaları.
    Osmanlının Akil Adamlarının arasında, Diyarbakır’a bağlı Sancak Beyi, Mardin Mutasarrıfı (Valisi) Said Paşa, Sonradan Diyarbakır Belediye Reisi olan ve Osmanlı Meclis-i Mebusan Üyesi Pirinçzade Arif Bey, Ali Emiri, Faik Ali Ozansoy, Müftüzade Fazıl Talat (Ziya Gökalp’ın dayısı) ve İsmail Bey gibi bölgenin en önde gelen isimleri bulunuyor.


    DİYARBAKIR’DAN, SARAY’A BAĞLILIK TELGRAFI


    Avrupa kaynaklı etnik kimlik oluşturma ve bölge halkının Osmanlı Halifesi Sultan Abdülhamid Han’a karşı bağlılığını kırma çabalarına karşı yukarıdaki isimlerin öncülüğünde bir komite oluşturuldu. Bu komitenin çalışmaları neticesinde, 400 akil insan bir araya gelerek “Her zerre-i Haki Ecdadımız” diye başlayan ortak deklarasyonu, hep birlikte Diyarbakır Postahanesine giderek “Diyarbakır Vilayeti Ahalisi tarafından Osmanlı Devleti Sultanı’na (Mabeyn’e) arz olunan telgrafın suretidir” diyerek 18-19 Teşrin-i Evvel (30-31 Ekim 1895) tarihinde telgraf çektiler.
    400 akil adam tarafından Mabeyn’e gönderilen deklarasyonda şu çarpıcı ifadeler yer alıyor:


    “Hükümet-i metbu’amızın taht-i aman ve himayesinde mutiane yaşadıkça taarruzdan masum tutulmak İslamiyetin kavaid-i adilesinden olup o kaideye şimdiye kadar riayet etmiş olduğumuz gibi halen ve istikbalen (gelecekte) dahi muhafazz-i ahkamına çalışacağımıza hissiyat-ı diniyemiz (dini hassasiyetimiz) kefalet eder.”


    HİLAFETTEN AYRILMAKTANSA, AİLEMİZİ VE KENDİMİZİ FEDA ETMEYİ YEĞLERİZ!

    Bir başka paragrafta ise günümüz sorununa parmak basar nitelikte çok çarpıcı şu ifadeler yer alıyor: “Bizi birbirimizden ayırmaya çalışan yabancıların maksadı en cesur ve fedakar tabası (halkı) olan bu havali (yöredeki) ahali-i İslamiyesiyle (İslam Halkı ile) Hilafet-i Kübra arasındaki rabıta-i mukaddeseyi kırmaktır. (Yabancıların amacı, bölgenin en cesur vatandaşları olan bölgedeki İslam Halkları ile Büyük Hilafet arasındaki mukaddes bağı kırmaktır). Biz buna tahammül edemeyiz. Aba (Büyükler) vü ecdadımız gibi hilafetin i’la-yi şan ü nüfusuna(Hilafetin yüce şan ve nüfuzuna) çalışmak ahas amalımızdır (ana gayemizdir). Bu yolda ölmek isteriz. Sükut etsek (sessiz kalsak) ecdadımızın lanetiyle ahlafımızın tayib-i muhikini da’vet edeceğimiz muhakkaktır. Dünyanın her tarafında bulunan 150 milyonu mütecaviz (şimdiki 2 milyar İslam alemi gibi) ehl-i iman enzar-i şefkat (şefkatle bakıp) ve ümidini bize atfetmiş bekliyor. Hayatımızı ve evlad-u ayalimizi (ailemizin bireylerini) vazifemiz yolunda feda etmekten çekinmeyeceğimize Cenab-ı Hak ile Resul-i Ekrem ve halife-i muhteremi “Her Zerre-i Haki Ecdadımız” ile başlayan telgrafının çarpıcı bazı cümleleri adeta 1895’i değil, bugünü yansıtır nitelikte.


    YAVUZ SELİM’DEN BERİ 391 YIL, GÜNEYDOĞU OSMANLIYA YÜKSEK SADAKAT DUYDU


    “Her zerre-i haki ecdadımızdan bir şehidin hun-ı hamiyetiyle müzeyyen(süslenmiş) olan vatanımızın (Her bir karışı ecdadımızdan bir şehidin tertemiz kanıyla süslenmiş vatanımızın...) dört beş yıldan beri ecnebi(yabancı) entrikalarına cevlengah(alet olan) eden Ermenilere karşı hükümet-i metbuamıza(bağlı olduğumuz hükümete) bir mesuliyet-i ma’neviye davet etmemek fikriyle göstermekte olduğumuz hilm-u tahammül (sabır gücü) düşmanlarımızı bile müteaccib (hayret içinde) edecek derecelere geldi. Diyarbakır Vilayeti ile eyalat-ı mücaviresinde (eyaleti çıvarında) sakin olan (ikamet eden) milyonlarca ahali-i İslammiye, (Müslümanlar) Devlet-i Aliye-i Osmaniyyenin (Osmanlı Devletinin) devri istilasında (hükmetmeye başladığı dönemde) izhar eylediği (ortaya koyduğu) kemal-i şan ü şevketi (mükemmel ün ve büyüklüğü) takdir ile 391 sene, mukaddem cennetmekân Sultan Selim Han-ı evvel hazretlerine (cennetmekân Sultan Selim Han I hazretlerine) tav’an (kendi isteğiyle) arz-ı dehalet (sığınma talebi) ve o tarihten şimdiye kadar devletin her türlü ahval (durum) ve hissiyatına iştirak ederek halis etmişlerdir. (ispata hazır olmuşlardır).”


    Osmanlı Akillerinin Saray’a gönderdiği mektupta ayrıca, “Bu havalide(Bu yörede) bulunan İslamlara(Müslümanlara) bedhahan-i ecanibin(bedbaht yabancıların) birçok müftereyatta(iftiralarda) bulunduklarını biliriz. Fakat bu müftereyatın (iftiraların) mahiyetini (içeriğini) yarü ağyara (dost ve düşmana) gösterecek maddi ve manevi delillerimiz vardır” ifadelerine yer veriliyor.


    DOĞAN BEKİN: 400 AKİL ADAMIN ÖNERİLERİ EN İYİ ÇÖZÜM

    Araştırmacı Yazar Doğan Bekin, kendi arşivinden ilk defa Milli Gazete’ye açıkladığı belgelerle ilgili olarak, 1895 yılındaki tarihi deklarasyonun söz konusu yıllardaki olaylarda bütün Güneydoğu insanının gerçek hissiyatına tercüman olduğunu söyledi. “Aradan 118 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu mektubun içeriği hala geçerliliğini korumakta olduğunu görüyoruz. Bu mektupta Kürt, Türk, Arap, Çeçen, Türkmen, Zaza yerine “Ahali-i İslamiyye” kelimesi dikkat çekicidir” diyen Bekin, “Anlaşılan o ki, Kürt sorununun çözümünde Süleyman Nazif’in kaleme aldığı mektuptan alınacak çok dersler olsa gerek” dedi. Bekin şunları söyledi: “O dönem bölgede, birçok misyoner faaliyeti vardı şimdiki gibi. Hem Türkleri, hem Ermenileri kışkırtıyorlardı. Çatışmaya ramak kalmıştı. Yurtdışından gelen İngiliz ve Fransız misyonerler kışkırtıyorlardı. Ama içeriden yeterince karşılık bulamıyorlardı. Bütün bu kışkırtma çabalarına alet olmak bir yana, 400 Akil Adamın Güneydoğu halkı adına ittifak ve birlik içinde olduklarını belirtmek için bu telgrafı Osmanlı Sultanı Abdülhamit Han’a gönderiyorlardı.”


    Doğan Bekin, bugünkü 63 Akil insanın ortaya koyacağı çözüm yerine, 1895 yılında Süleyman Nafiz’in kaleme aldığı ve bölgedeki gerçek manada Türk, Kürt ,Arap, Çerkez, Türkmen kardeşliğini ortaya koyan 400 Akil insanın imzasıyla ortaya konan belgenin bugün bizim için en önemli çözüm niteliği taşıdığına dikkat çekti. Bekin, “Çünkü orada hiçbir etnisite ayrımı olmadan Ahali-i İslamiye birliği içerisindeki bir anlayış bugün de en iyi çözüm şeklidir. Ve gerçek milli çözüm de budur. Bu tarihi Birlik Beraberlik Deklarasyonunu, 118 yıl geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini yitirmeden sürdüren en iyi çözüm olarak görmekteyiz”


    KAYNAK
#09.04.2013 01:01 0 0 0
  • BU MUSTAFA KEMAL GERÇEK TÜRK OLSAYDI ORHUN ALFABESİNİ BU ÜLKEDE YAŞATIRDI.O NE YAPTI?.İSLAMİ BÜTÜN MUKADDESATI YOK ETTİ, O DA YETMEDİ DİLİMİZİ LATİN HARFLERİYLE YOĞURDU VE OSMANLICA VE ÖZ TÜRKÇE'Yİ LÜGATIMIZDAN SİLDİ ATTI.BU MUDUR TÜRKLÜK? DEMEK Kİ BU ADAMIN ASLI TÜRK MÜDÜR DEĞİL MİDİR O DA MUAMMALIDIR.

    ASIRLARDIR DİLLERİNİ HİÇ KAYBETMEYEN NİCE MİLLETLER VARDIR Kİ HALA ONLARI KONUŞMAKTA VE YAZMAKTADIRLAR.BİZ DAHA TARİHİ MEZAR TAŞLARIMIZI OKUMAKTAN ACİZ KALMIŞIZ.İŞTE BU ACİZLİĞİ M.KEMAL BİZE GÖSTERİP YÖNLENDİRMİŞTİR..BİZ ŞİMDİ ÖZ TÜRKÇE BİLSEYDİK NE ZARARIMIZ OLURDU Kİ?.DİLDE DEVRİM OLUR MU YAHU?DİL KÜLTÜRÜNÜ YAŞAMAYAN, YAŞATMAYAN BİR MİLLET YOK OLUR.TÜRK MİLLETİNİN YOK OLMASINI KİM İSTER Kİ?

    MADEM TÜRKÜZ, BU GAVUROĞLU GAVURLARA BENZEMEK ONLAR GİBİ YAŞAMAK NEYİN NESİDİR?.BÖYLE TÜRKLÜK OLUR MU?ONLARIN GÖZÜ BİZDEN KORKMALI VE FARKLI OLDUĞUMUZU OSMANLI GİBİ ONLARA GÖSTERMELİYDİK.ELBETTE Kİ BEN DE TÜRKÜM AMA MİLLİYETÇİ DEĞİLİM.KENDİ MİLLETİMİ SEVMEK ZORUNDAYIM.ASIL SEVGİNİN EN BÜYÜĞÜ DE TÜM MÜSLÜMANLARI HİÇ AYIRIM YAPMADAN ALLAH İÇİN SEVMEKTİR.SEVEBİLECEĞİMİZ MÜSLÜMANLARI DA İYİCE AYIRD ETMEMİZ LAZIM.GAVUR AŞIKLISI OLAN, KEMALİST,LAİK, ATATÜRKÇÜ SÖZDE BİR TÜRK'Ü SEVMEK DİYE BİR MECBURİYETİMİZDE YOKTUR.TÜRK OLDUĞUMUZU İSPATLAMAK İÇİN KÜLTÜR EMPERYALİZME SON VERİLMELİDİR.BİZLER KÖKLÜ BİR MİLLETİZ.BATI KÜLTÜRÜ BİZİM DİNİMİZE DE AYKIRIDIR.ÖYLEYSE GÖSTERELİM BAKALIM MÜSLÜMAN TÜRKLÜĞÜMÜZÜ?..

    NEDİR BU YA, GAVURLAR GİBİ YAŞAMANIN VE ONLARA BENZEMEYE ÇALIŞMANIN HÜKMÜ NEREDEN KAYNAKLANIYOR.GİTTİKÇE DİNİNE VE ÖRF VE ADETLERİNE YABANİLEŞEN VE YOZLAŞAN BİR NESİL TÜREDİ.KENDİ ÖZ TÜRK EGEMENLİĞİMİZ KALMADI.DÜNYADA Kİ TÜM TÜRKLERLE BAĞLANTIMIZI KESTİLER.İŞTE BENİM AĞRIMA GİDEN BUNLARDIR.HEM SONRA ÖZ TÜRKÇEMİZDE KAYBOLDU.HANİ BİZ TÜRKTÜK?.ÜLKEMİZDE ADAM GİBİ NE MÜSLÜMANLIK YAŞANIYOR NE DE TÜRKLÜK...BOYNUNA DOLANMIŞ BATI TASMASI ÖYLE DOLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR BU MİLLETİ...ARTIK TASMALAR YULARLA PARÇALANIP ATILMALI VE ÖZ BENLİĞİMİZE DÖNMELİYİZ.

    BU ÜLKENİN YENİDEN İSLAM DEVRİMİNE İHİTİYACI VARDIR.
#01.04.2013 08:04 0 0 0



  • M. Kemal Vaktiyle ne Demişti? TÜRK mü İSLAM mı?

    “Yüce Meclisimizi oluşturan zevat yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürd, yalnız Lâz değildir. Fakat bunların hepsinden oluşan Müslüman unsurlardır.” (M. Kemal Paşa)

    YIL 1920... Mayıs’ın 1’indeyiz. Vak’a Ankara’da geçer. Millet Meclisi daha yeni açılmıştır. 23 Nisan’la 1 Mayıs arasında kaç gün vardır...

    Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey kürsüye çıkar ve Sıhhat Vekâleti hakkında bir konuşma yapar. Konuşmasında “Türk... Türklük...” kelimelerini sık sık kullanır. Bu konuşmadan bazı cümleler alalım.

    Yusuf Kemal Bey (Kastamonu Mebusu)

    - ...Her Türkün söyleyeceği şey: Memleketimizde görülecek ilk iş sıhhıye işidir. Çünkü sıhhat olmazsa çünkü Türklük sıhhatli bulunmazsa, o Türkler üzerine bina edeceğimiz hiçbir iş kalmaz... Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli... Türklüğü bitiren hastalıkları bir an evvel kaldırmazsak, eğer Türk ailesinin ve Türk ferdinin refahını temin edecek esbabı istikmâl etmezsek hepsi boştur...

    Yusuf Kemal Beyin bu konuşması üzerine Sivas Mebusu Emir Paşa Kürsüye çıkar.

    O da şöyle konuşur:

    Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin irad-ı kelâm ettiği sırada sıhhatlerinin muhafazası lüzumunu yalnız Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum... (İslâm demekti sedâları... Kelime ile oynamayın sesleri) Müsaade buyurun. Zannederim ki Müslümanlık namına teessüs etmiş bir Hilafet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, aktar-ı cihanda bulunan umum Müslimînin bu Hilafete merbutiyetlerini unutmamak iktiza eder. Rica ederim ki, yalnız Türklük namını istimal etmeyelim. Çünkü Türklük namına biz buraya cem’ olmadık. (gürültüler). Rica ederim sadece Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlılar demek kâfidir efendim. (İslâm deniliyor sadâları...) Bu vatanda Çerkes, Çeçen, Kürd, Laz ve daha birtakım İslâm kabileleri vardır. Bunları hariçte bırakacak, tefrikaya sebep olacak söz söylemeyelim. (Gürültüler)

    Reis:

    _ Müsaade buyurunuz, devam etsin!

    Emir Paşa (devamla):

    - Bendeniz bu mesele hakkında uzun söz söyleyecek değilim. Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faidesini görmedik. Hepimiz Hilafete merbutuz. Bu Hilafet-i muazzamayı birçok asırlardan beri muhafaza edenin Türk kavm-i necibi olduğunu da kimse inkar edemez. Yalnız tefrikayı icab edecek hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum.

    Sivas Mebusu Emir Paşanın bu ikinci konuşmasından sonra kürsüye, “Yaver-i Hazret-i Şehriyarî” Mustafa Kemal Paşa çıkar ve aşağıdaki konuşmayı yapar ki, Paşanın o tarihteki milliyetçilik anlayışını aksettirmesi yönünden son derece ehemmiyetli bir tarihî vesika teşkil etmektedir.

    Muhterem okuyucularımın dikkatle mütalâa buyurmalarını istirham ederim.

    Mustafa Kemal Paşa:

    - Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm’a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun’un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki: vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te’yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menafiimiz müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk değil, yalnız Çerkes değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslâmdır. Bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar)

    1920’de böyle konuşulurken, daha sonra, CHP tek parti iktidarı zamanında, bu söylenilenlere tamamen zıt bir ideoloji benimsenmiştir. Bu ideoloji, Tekin Alp takma adıyla kitaplar ve makaleler yazan Yahudi Moiz Kohen’in ortaya attığı sahte Türk milliyetçiliği, sahte Türkçülüktür. Bu adam, kitaplarından birine “Kahr Olsun Şeriat!..” başlıklı bir bölüm koyacak kadar azılı ve şiddetli bir İslâm düşmanıdır.

    Türkiye tarihini sorgulamıyor, Türkiye yakın tarihinde olup bitenlerin iç yüzünü bilmiyor. Türkiye yasaklar, tabular, tehditler içinde boğuluyor.

    Mâzide yapılan yanlışları bilmeden, onları sorgulayıp telâfi etmeden, geleceğimizi güven altına almamız mümkün değildir.

    Moiz Kohen ideolojisi Türkiye’yi bugünkü hale düşürmüştür.

    İslâm dini menfi kavmiyetçiliği kabul etmez, meşru görmez.

    1920’lerde, Millî Mücadele yıllarında Müslüman Kürtlere verilen sözler tutulmamıştır. Müslüman Kürtlere zulm edilmiştir. Sadece Kürtlere değil, Türklere de zulm edilmiştir.

    Çerkeslere de zulm edilmiştir. Diğerlerine de...

    Bugünkü toplumsal çürümenin, dağılmanın, kopukluğun, yabancılaşmanın ana sebebi Moiz Kohen ideolojisidir.

    Evet bu ülkenin adı Türkiye’dir, burada Türk dili konuşulur, Türkler dominant unsurdur ama Kürtler, Zazalar, Çerkesler, Çeçenler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Araplar ve daha düzinelerce anasır-ı İslâmiye vardır. Onların altkimliklerine ve hukukuna hürmet edilmesi gerekir.

    Türkiye bir İslâm ülkesidir. İslâm bu ülkedeki çeşitliliğin harcı ve çimentosudur.

    Türkiye İslâmsız ayakta duramaz.

    Toplumsal barışı ve mutabakatı korumak istiyorsak İslâm’a sarılmalıyız. İslâm ırkçılığı reddeder. Üstünlük ve fazilet şu veya bu kavme mensup olmakta değil; ilimde, irfanda, ahlak ve karakter yüksekliğinde, hayır ve hasenattadır.

    Müslüman bir Türk, sâlih bir Kürdü, fâsık bir Türke tercih etmekle yükümlüdür.

    Müslüman bir Kürt, sâlih Türkü, fâsık Kürde tercih edecektir.

    Bu memlekette, Osmanlı cihan devletinden kalan Alman, İspanyol, Rus, Macar, Leh kökenli nüfus da vardır. Onların bir kısmı erimiş ve kökenlerini unutmuştur.

    Bu memlekette milyonlarca Kripto yaşamaktadır.

    Moiz Kohen Tekin Alp kavmiyetçiliği Türkiye’yi bir uçurumun kenarına getirmiştir. Bu ideolojiden dönülmezse, 1920’lerin doğru ilkelerine yönelinmezse geleceğimiz çok karanlıktır.

    Moiz Kohen ideolojisini benimseyen, savunan, resmî ideoloji haline getiren Sabataycıların, statüko konusunda direnmeleri meşru değildir.

    Bazıları Türkiye’nin bölünmesini yıllarca önce kapalı kapılar ardında gizli konuşmalar ve protokollerle kabul etmiştir.

    Biz anasır-ı İslâmiye yâni Müslüman Türkler, Müslüman Kürtler, Müslüman Çerkesler, Müslüman Arnavutlar, Müslüman Boşnaklar ve diğer Müslüman unsurlar böyle bir bölünmeyi ve parçalanmayı asla kabul etmeyiz. Biz hep kardeşiz. Biz evrensel bir Ümmet’in içindeki çeşitlilikleriz. Bu çeşitlilik fitne, fesat, tefrika sebebi değil, zenginlik ve güç kaynağıdır.

    Tekrar ediyorum:

    İslâmsız kurtuluş olmaz. İslâmsız istikbal karanlıktır. Moiz Kohen ideolojisinde israr felaketimize yol açar.


    Mehmet Şevket Eygi-Milli Gazete (30 Mart 2013 Cumartesi )
#30.03.2013 22:37 0 0 0
#29.03.2013 15:56 0 0 0
  • @gamLı adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#5005946]HızıRReiS[/alinti]

    sen daha ne gördün ki kardeş...Dün bir bugün iki

    Herzaman söylemişimdir..BUNLAR
    UTANMAZLAR
    Orijinali Göster...
    sen daha ne gördün ki kardeş...Dün bir bugün iki

    Herzaman söylemişimdir..BUNLAR
    UTANMAZLAR


    Dikkat et, sönen ateşin üzerine benzinle gitmemeye gayret et!..Ne zaman parlayacağı da belli olmaz...Yumuşak söz söylemek sahibine büyük kazançlar elde eder...
#28.03.2013 23:35 0 0 0
  • @gamLı adlı üyeden alıntı:
    Kazmayı vurmadıkça zihnindeki PUT'a,
    Gece _gündüz secde etsen ne fayda.
    Önce bi Adam olda
    Yediğin herzeleri hatırla..


    Güzel paylaşımdı Terakkiperver kardeş...Allah razı olsun..Tam bir İslami bakış var yazıda..
    Allahın Peygamberine Dinine Kitabına düşmanlık eden,Türkoğlu türkde olsa,kürtoğlu kürtde olsa
    hem Onu hemde Onu seveni,muhabbet besleyeni ,yolunu yol tutanı Allah kahretsin..

    KÜFÜR TEK MİLLETTİR
    Orijinali Göster...


    Senden de Allah razı olsun kardeşim..Aman dikkat!. Müslümanların kusurlarından dolayı kin ve düşmanlık etmek sahibine ve muhatabına zarar verir.Eleştirilerimiz seviyeli olmalıdır.Aksi takdirde kinlik ateşi körüklenirse fitnenin yolu açılır ve bundan herkes zarar görür.Karşı taraftan olumsuz tepki almamaya dikkat ediniz.
#28.03.2013 23:31 0 0 0
  • @HızıRReiS adlı üyeden alıntı:
    Milliyetçiliğin ne kadar illet bir şeytani bir hissiyat olduğunu ısrarla savunmuştum. ve ısrarla hiçbir milliyetçiliğin islamiyette yeri olmadığına emin idim. ve bu yazı ile beni fazlası ile şad ettin bahtiyar ettin terakkiperver ellerin dert görmesin allah razı olsun.

    Not: benimle başka bir konuda milliyetçilik hususunda çataçat tartışan şahıs milliyetçiliği savunan kişi gelmiş birde bu yazıyı beğenmiş "iyi okudun mu bari ne demek istediğimi anladın mı birsu"
    Orijinali Göster...
    Milliyetçiliğin ne kadar illet bir şeytani bir hissiyat olduğunu ısrarla savunmuştum. ve ısrarla hiçbir milliyetçiliğin islamiyette yeri olmadığına emin idim. ve bu yazı ile beni fazlası ile şad ettin bahtiyar ettin terakkiperver ellerin dert görmesin allah razı olsun.

    Not: benimle başka bir konuda milliyetçilik hususunda çataçat tartışan şahıs milliyetçiliği savunan kişi gelmiş birde bu yazıyı beğenmiş "iyi okudun mu bari ne demek istediğimi anladın mı birsu"

    Muhterem kardeşim...Allah cümlemizden razı olsun..Kesinlikle bizim maksadımız milliyetçi kardeşlerimize düşmanlık etmek diye bir zihniyetimiz yoktur.Onlarda bizim kardeşlerimizdir.Lakin gititkleri yolun Allah katında geçerli olup olmadığını analiz etmiş değillerdir.Bu yüzden derin bir gaflet içinde yüzmektedirler.Senden tek dileğim odur ki önyargılı ve kırıcı sözlerden uzak durmalıyız.Bir müslümanı tekfir etmek dinimizce asla caiz değildir.Bir davayı veya bir kimseyi eleştireceksek uslübumuza dikkat etmeliyiz.Seviyeli olarak müzakere veya tartışma ortamında dozu kaçırmamaya dikkat edelim...
#28.03.2013 23:24 0 0 0
  • @ADALI adlı üyeden alıntı:
    Terakkiperver,yukarıdaki konunun tamamına katılıyoprum ve diyorumki ben bir Türk milliyetçisiyim.Bir babanın evlatlarını sevdiği gibi devletimi milletimi seviyorum.Milletimin bütün dertlerini kendi derdim olarak görüyorum,Nerede bir Türk varsa ve o Türkün ayağına diket batsa acısını bende hissediyorum,çünkü ben Müslüman Türk milliyetçisiyim.Bir babanın evladını düşündüğü gibi,bir Annenin yavrusunu sarmaladığı gibi bir duygu ile milletimi seviyorum,bazı arap alimlerinin söylediklerinin aksine Allah tarafından haberi verilen ve Resulullah(SAV) tarafından müjdelendiği için milletimi seviyorum,Çünkü kılıçsız savaşsız İslam dinini seçen bir kavim olduğu için milletimi seviyorum.Her yapacağı işte önce Allah rızasını gözettiği için milletimi seviyorum,bu milleti sevmem için önce Müslüman olmalı,ben Müslüman Türk milliyetçisiyim,Hiçbir millete karşı üstünlük iddiamız yoktur,bizim iddiamız İslama daha çok hizmet etme yarışında ilk önde ipi göğüsleme iddiası ve inancıdır.Her kimki İslam ile Türklüğü kıyaslarsa bilsinki hüsrandadır,İslam bir dindir,Türklük ise dünyevi bir mensubiyet duygusudur,aksini iddia etmek dinsizliktir,Allahı inkardır,Herkes sadece kendi babasına baba der,çünkü bir evladın bir babası vardır,Allah cc ayeti kerimede derki''ben sizleri ayrı ayrı renklerde ayrı ayrı dillerde ayrı ayrı kavim olarak yarattım,taki danışasınız anlaşasınız diye''.Ben Türk milletini severken babamı sevmiş oluyorum çamurdan yaratılmış Ademoğlunu değil.Yani sıfat olarak babalık sıfatını seviyorum çünkü iyi biliyorumki çamurdan yaratılmış beden gün gelecek yine çamur olacak,ama babalık sıfatı devam edecek.Her kimki Türk milletini babasını sevdi diye İslam dışı görürse Allah cc KAHHAR ismi ile kahretsin.
    NOT:Terakkiperver kardeş,bu yorumumu yukarıdaki konudan kendime vazife çıkartarak yazmadım,sadece içimden geldiği için yazdım.Allah cc yar ve yardımcın olsun
    Orijinali Göster...
    Terakkiperver,yukarıdaki konunun tamamına katılıyoprum ve diyorumki ben bir Türk milliyetçisiyim.Bir babanın evlatlarını sevdiği gibi devletimi milletimi seviyorum.Milletimin bütün dertlerini kendi derdim olarak görüyorum,Nerede bir Türk varsa ve o Türkün ayağına diket batsa acısını bende hissediyorum,çünkü ben Müslüman Türk milliyetçisiyim.Bir babanın evladını düşündüğü gibi,bir Annenin yavrusunu sarmaladığı gibi bir duygu ile milletimi seviyorum,bazı arap alimlerinin söylediklerinin aksine Allah tarafından haberi verilen ve Resulullah(SAV) tarafından müjdelendiği için milletimi seviyorum,Çünkü kılıçsız savaşsız İslam dinini seçen bir kavim olduğu için milletimi seviyorum.Her yapacağı işte önce Allah rızasını gözettiği için milletimi seviyorum,bu milleti sevmem için önce Müslüman olmalı,ben Müslüman Türk milliyetçisiyim,Hiçbir millete karşı üstünlük iddiamız yoktur,bizim iddiamız İslama daha çok hizmet etme yarışında ilk önde ipi göğüsleme iddiası ve inancıdır.Her kimki İslam ile Türklüğü kıyaslarsa bilsinki hüsrandadır,İslam bir dindir,Türklük ise dünyevi bir mensubiyet duygusudur,aksini iddia etmek dinsizliktir,Allahı inkardır,Herkes sadece kendi babasına baba der,çünkü bir evladın bir babası vardır,Allah cc ayeti kerimede derki''ben sizleri ayrı ayrı renklerde ayrı ayrı dillerde ayrı ayrı kavim olarak yarattım,taki danışasınız anlaşasınız diye''.Ben Türk milletini severken babamı sevmiş oluyorum çamurdan yaratılmış Ademoğlunu değil.Yani sıfat olarak babalık sıfatını seviyorum çünkü iyi biliyorumki çamurdan yaratılmış beden gün gelecek yine çamur olacak,ama babalık sıfatı devam edecek.Her kimki Türk milletini babasını sevdi diye İslam dışı görürse Allah cc KAHHAR ismi ile kahretsin.
    NOT:Terakkiperver kardeş,bu yorumumu yukarıdaki konudan kendime vazife çıkartarak yazmadım,sadece içimden geldiği için yazdım.Allah cc yar ve yardımcın olsun

    Muhterem ADALI kardeşim...Samimiyetle izah etmeye çalıştığın Türkleri sevmen güzeldir.Elbette ki bir kimse milletini sevecektir.Ancak bu sevgi eğer Allah'ın rızasına uygunsa tamamdır.Lakin sevilecek başka ırktan müslümanlArda vardır.Onlarda bizim kardeşlerimizdir.İslam'a en büyük hizmeti sahabeler ve onların soyundan başka, türkler İslam'a büyük hizmet etmişlerdir.Bunlar Osmanlılardır.Ben türklüğümle de övünmüyorum.Ben şu aşağıda ki hadis-i şerife göre amel ediyorum.

    "İman etmedikçe asla cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.(Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56)

    Demek ki her şeyi Allah için sevmek makbule geçiyor.Edepsiz, ahlaksız, dinsiz, imansız gavur aşıklısı, batı taklitçisi, üçkağıtçı, sahtekar vb.olan türklerin hiçbirisini sevmek mecburiyetinde değiliz.Bizler tüm diğer ırklardan olan müslümanlara da kucak açmalıyız."Ne mutlu Türküm diyene!"sözü ırkçılıktır.Bu sözle asla müslümanlar bir araya gelip birleşemezler.Bunlar, siyonizmin ümmetçiliği yok etmenin prensip ve ideolojileridir.Siyonistler asla ümmetçiliği sevmezler.Mustafa Kemal Atatürk sırf ümmetçiliği yok etmek için bu sözü söylemiştir.Bu yüzden ırkçılık, milliyetçilik ülkücülük için mücadele edenlerin akibetleri Allah katında vahimdir.Hiçbir hakkaniyet tarafı da yoktur.Bu uğurda ölmek cahiliyye üzerine ölmek demektir."Benim milletime bir şey olmasında diğerlerine ne olursa olsun" diye düşünmek kara cahilliktir.Bu gibi düşünce ve akımlar müslümanlara ve dinimize çok zarar verir.Son söz olarak diyeceğim şudur ki;

    Hiçbir menfaat gözetmeden, sırf Allah için tüm müslümanları sevmek asıl gaye bu olmalıdır, vesselam...
#28.03.2013 23:14 0 0 0
  • Milliyetçilik, ırkçılık hakkında bilgi verir misiniz? Kendi milletimi diğer milletlerden daha fazla sevmem caiz midir?


    Bende aşırı milliyetçilik duygusu var ama ırkçı değilim. Kendi Türk ırkımı diğer ırklardan üstün görmüyorum ama diğer ırklardan daha çok seviyorum ve önem veriyorum. Bunun hükmü nedir? Caiz midir?

    CEVAP:

    Değerli kardeşimiz;
    İnsanın kendi milletini ve vatanını sevmesi caizdir. Ancak kendi milletini üstün görmesi doğru değildir. İslam dini insanın üstünlüğünü Allaha kulluktaki ölçüye göre belirlemektedir.

    Bu bakımdan hangi milletten olursa olsun Allaha kim daha çok kulluk ederse o insan daha üstündür. Öyle ise Allah katında üstün olan bizim yanımızda da üstün olmalıdır. Aksi takdirde kendi milletimizden olan bir dinsizi farklı milletteki bir müslümandan daha çok sevmek ve onu üstün görmek doğru değildir. İşte İslam dini müminler arasındaki bu tür ihtilafı kaldırmak için din kardeşliği esasını getirmiştir. Bir müslüman hangi ırktan ve milletten olursa olsun bizim kardeşimizdir ve yanımızda üstündür. Bu ölçüler içerisinde kendi milletimizi sevmemizin bir mahzuru yoktur.

    Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır” buyuruluyor.

    Demek ki, Allah’tan korkma mefhumu içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil. Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.

    Takva, Allah’tan korkmak, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmak, hassasiyetiyle uzak durmak mânâsına geliyor... Ama, takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâm’ı bütünüyle yaşamanın âdetâ simgesi, alâmeti olduğunu görürüz...

    Âl-i İmran Sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, Cennetine çağırıyor, çağırmaktan da öte, “koşunuz” diyor. Ve âyetin sonu, bu Cennetin, muttakiler için hazırlandığını beyan ile geliyor... Dolayısıyla âyet, Müslümanları takvada yarışmaya davet etmiş olmuyor mu? Takva sahipleri için hazırlanmış Cennete girmek üzere...

    Âyetin devamında; takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:
    “Onlar darda ve genişlikte infak ederler.” (Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)
    “Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”
    “İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.”
    Sonraki âyette de, bu sıfatlar, sayılmaya devam edilir.
    “Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar da günahları için istiğfar ederler...”
    “Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”

    İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun. Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mü’min de, Allah’ın sevdiklerini sevmekle mükellef değil mi?. Allah bu kullarını severken bir mü’min nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?..

    Fatihayı hemen takip eden sûrede de “Kur’an-ı Kerîm’in muttakiler için bir hidayet olduğu”nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır!.. Bu sûrede muttakinin sıfatları: “Gayba iman etmek”, “namaz kılmak”, “Allah’ın ihsan ettiklerinden infak etmek”, “Kur’an’a ve daha önce inen kitaplara iman etmek”, “Âhirete şüphesiz inanmak” şeklinde sıralanır.

    Bu sûrede de, ırktan, kabileden, amirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez...
    Bu âyetler sadece iki misal... Bu nazarla baktığımızda Kur’an’ın bütün âyetlerinin ırk ayırımını reddettiğini açık açık görürüz...

    Bütün emirler ya topyekün insanlara, yahut mü’minleredir. Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır. Ne ırk, ne kabile, ne makam, ne rütbe gözetilmez... Bir Arabın hidayete ermesi, bir İngilizin hidayete gelmesinden daha önemli değildir.

    İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap mü’minleredir... Bu hususta mü’minler arasında hiçbir ayırım yapılmaz... “Allah’a ibadet edin”, “O’na secde edin”, “zekâtlarınızı verin” gibi emirler ve “faiz yemeyin”, “zinaya yaklaşmayın”, “gıybet etmeyin” gibi nehiyler mü’minlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasaklardan kaçınmanın fazileti bütün kavimler için aynı...

    Bir de azap âyetleri var... Geçmiş kavimlerin başına gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri... Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere, azgınlıklara ve Peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap, bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.

    Onlar, Peygamberlerini dinlememenin, Onları rencide etmenin cezasını çektiler. Bu âyetler bizim için büyük bir tehdit. Zira, bizim Peygamberimiz (a.s.m.) âlem-i bekaya teşrif etti ama, her an ümmetiyle alâkadar.

    Her isyanımız Onun ulvî ruhunu incitiyor. Onun mümtaz kalbine dokunuyor. Bunları niçin yazıyoruz? Irkçılığı reddeden âyet-i kerimenin bulunduğu sûrenin hemen tamamı bu mânâ ile alâkadar da onun için. “Sizi kabile kabile yarattım”, âyet-i kerimesi “Hucurat Sûresinde”... Bu sûrenin başında ashab-ı kiram, seslerini, Resulûllahın (a.s.m.) sesinden daha fazla yükseltmemeleri hususunda ikaz olunurlar. O Rahmeten-lil-Âlemin’i incitmekten sakındırmak üzere...

    Daha sonra, sûreye ismini veren olay anlatılır. Bir grup bedevinin Resulûllah Efendimizi (a.s.m. ) dışarıdan yüksek sesle çağırmaları hâdisesi. Bu sûre bir bakıma mü’minleri kötülüklerden sakındırmayla dolu. Dolayısıyla da Resulûllah Efendimizi (a.s.m.) rahatsız etmeme ihtarlarıyla...

    Dokuzuncu âyette, “Müminlerden iki topluluk birbirleriyle çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzde ısrar ederse, saldıran tarafla, onlar Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşın” emri verilir ve müminler fitne çıkartmaktan şiddetle men edilir.

    Bir sonraki âyette, müminlerin birbiriyle kardeş oldukları hükmü getirilir ve “kardeşlerinizin arasını düzeltin” diye emir verilir...

    Onu takip eden âyette, müminlerin birbirlerini alaya almaları yasaklanır. Hemen peşindeki âyette, müminler diğer mümin kardeşleri hakkında kötü zan beslemekten ve onların gıybetini yapmaktan sakındırılır. Ve nihayet bu âyeti takip eden âyet-i kerimede de insanların bir ana ve babadan yaratıldıkları haber verilerek, müminler ırkçılıktan men edilir ve “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır” buyrulur.

    Bu sûreden tam dersini alan bir mü’min, büyüklerinin yanında sesini yükseltmekten tut, gıybet etmeğe, su-i zan beslemeye ve nihayet ırkçılık gütmeğe kadar her kötülükten şiddetle sakınır... Bu hususta Allah’tan korkar. Zaten sûrenin ilk âyeti de, “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun” buyurarak, mü’mini, Kitap ve Sünnete muhalif nefsî ölçüler getirmekten ve o yanlış zanların peşine takılmaktan menetmiyor mu?

    Bu İlâhî emri iyi değerlendiren bir mü’min, sûrenin devamında gelen, “Allah katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır” ölçüsüne sımsıkı sarılır ve kavmini ileri sürmekle yeni bir şeref ölçüsü getirmekten şiddetle kaçınır.

    Zaten övünme başlı başına bir hastalık. Kalbi karartan koyu bir is. Ruhu kemiren büyük düşman. İslâm’ın yasakladığı kötü huylardan bir huy var: Ucb, yâni, amele güvenme. İşlediği iyiliklerle, yaptığı güzel amellerle iftihar etme ve kendini Cehennemden uzak zannetme...
    Allah korkusuna perde olduğu için bu huy kötü addedilmiş.
    Şimdi insafla düşünelim: Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokarsa, tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı ırk mevzuunda, nasıl kendimizi övebilir, kavmiyet ile övünebilir ve yine tamamen kendi iradesi dışında başka bir ırka mensup olmuş kişiyi nasıl aşağılayabiliriz? Onu nasıl kınayabilir ve en kötüsü ona nasıl düşman olabiliriz?..

    Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resulûllah Efendimizin (a.s.m.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “Asabiyyet-i cahiliyye...”
    ...
    İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü... İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir... Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir... Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur desek cehlimizi ilân etmiş oluruz.

    Asabiyyet-i cahiliyye... Neresinden bakarsanız bakınız ırkçılık dâvâsı cahiliyetten başka bir şey değil.

    Ruhun ırkı var mıdır?

    Ruh, beden ülkesinin misafiri... İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış... Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.

    İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme. Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun elbisesi. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez...

    Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise dâvâsı gütmekten vazgeçelim...

    Geliniz ruhumuza dönelim, irfanımızı artıralım. Kalbimizi Mevlâ’mızın razı olduğu güzel hasletlerle bezeyelim. O’nun sevgisini ruh âlemimize sultan yapalım. Diğer bütün sevgiler O’na tâbi olsun. O’nun marifetini aklımıza gaye kılalım. Bütün bilgiler O’na hizmet ettikçe güzelleşsin. Kendimize şu veya bu ideolojinin sapık liderlerini değil, Allah Resulünü rehber edelim...

    O, Arap milliyetiyle ortaya atılmadı... O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti... Arap âlemi bu âlemlerden ancak birisi olabilirdi. O, tevhid dâvâsıyla ortaya çıktı... Karşısında, her nev’iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, O’nun dergâhında boyun büktürmek istiyordu...

    Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış telâkkiyi vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’an ahlâkıyla değiştirecekti. O’nun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi. Yaratıcısına inanmayan kul nasıl üstün olabilirdi?. Öyleyse O, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı...

    Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde O, insanları ibadet etrafında halelendirecekti. Nitekim öyle yaptı. O’na kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı...

    Asr-ı Saadette, sahabelerin, inanmayan yakınları ile harp etmeleri ne kadar mânidardır!.. O harplerde, kopan her küffar başıyla birlikte; hem putperestlik, hem de ırkçılık yere yıkılıyordu... Ashap, hiçbir nesebî karabetleri olmayan mü’min kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı. O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp maziye karışıyordu. Şeytanın göz yaşlarıyla beraber...

    Aradan bindörtyüz sene geçti. Ama, şeytan yine aynı şeytandı... Belki de maziye göre hayli tecrübe kazanmıştı... Bugün, İslâm âlemini ırkçılığın parçaladığını ve bunun altında, en fazla, İngiliz parmağının olduğunu bilmeyenimiz yok. Ama, ben işi İngiliz’den de öteye götürecek ve şeytana bağlayacağım... İngiliz, şeytanın oyuncağı olmuş, ona kapılanlar da İngiliz’in oyuncağı olmuştu. Ve en büyük düşmanımız icraatını perdeli olarak yürütmeyi başarmıştı.

    Aradan yıllar geçti, şimdi şeytanın vazifesini Almanlar yüklenmeğe kalkışıyorlar. Türkiye’yi bölmek hususunda hain emeller beslemek suretiyle...
    İngilizi, Almanı suçlamanın bize bir fayda vereceğini zannetmiyoruz... Geliniz, “O (Şeytan), sizin apaçık düşmanınızdır” âyetine kulak verelim. Babamızı Cennetten çıkaranın peşine takılıp Cehenneme gitmeyelim...

    Kan dâvâsının asıl yeri bizce burası...


    Irkçılığı ilk dâvâ eden kimdir ve bu davranış, kimin özelliğidir?

    Irkçılık, zaten bir dâvâ olmaktan çok uzak. Şu veya bu ırktan olmamız nasıl irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek... O halde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek istiyor?.. Bir adam ortaya atılıp, “benim gibi boylu var mı” diye bir dâvâ gütse maskara olmaz mı?.. Herkes ona der ki: “Arkadaşım, annenle baban seni çekip uzatarak uzun yapmadılar... Kısa boyluyu da, kimse mengenede sıkıştırmadı... Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?”

    Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten olmuştur. Bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna girmeleri mümkün değil. Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?..

    Bir zamanlar birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayırmaya çalışan İngiliz ajanlarının işini kolaylaştırıyorlardı...

    Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Üstad Bediüzzaman’ın şöyle haykırdığını işitiyoruz: “Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et... Senin milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!..”

    O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O halde aynı ikazı Türk yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşlerimize, mazideki silah arkadaşlarımıza, Osmanlı’nın önemli bir rüknü olmakla garbı titreten kahraman vatandaşlarımıza yine Üstadın dilinden okumamız gerekmiyor mu? Gerekiyor... Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak...

    Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk safsatasına kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken, Almanlar da Hitler’in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığının sarhoşluğuyla cihana hâkim olma hayaline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler... Ne gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları alıyor...

    Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var... Bu felsefe, temelde ona dayanıyor: Şeytan...Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi o başlatmıştı. “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten” diyerek Hz. Âdem’e (A.S) secde etmemişti. “Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek isyanını müdafaaya kalkışmıştı.

    Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin mucidi odur, patenti ona aittir...

    Kur’an-ı Kerimin ırkçılığa bakışı nasıldır?

    Hucurat Sûresinden ezelî hüküm ve İlâhî emir: “Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.”

    Allah ne Türkleri, ne Kürtleri değil, ancak, mü’minleri birbiriyle kardeş ediyor. Mü’min olmayan bir insan, mü’min babasına varis olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.

    “Kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen (kâmil) mü’min olamaz” buyuran Allah Resulü (a.s.m.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda yol gösteriyor bize...

    Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i kerimenin devamı şunu emreder: “Kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, uhuvvete çevirin...

    Evet, Kuran’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe... Onların arasına nifak sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına çalışmış olmuyorlar mı? Zaten tatbikat da böyle. Aramıza tefrika sokmak isteyenler, tarihî hasımlarımız... Haçlı zihniyeti... Küfür örgütleri... Nifak locaları...

    Onlar vazifelerini yapıyorlar. Tıpkı şeytan gibi. Ateşin vazifesi yakmaktır. Ama, elimizi korumak da bize düşüyor. Bugün aramıza sokulmak istenen bu fitneye karşı çıkmak ve müminler arasındaki muhabbet bağlarını arttırmak büyük bir cihat... Bizi, düşman kardeşler hâline getirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında koymak, hepimiz için, en ileri bir vecibe...

    Hud Sûresinden ulvî bir ders: Nuh (A.S) “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir (benim ehlimdendir)” diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh o senin ailenden (ehlinden) değildir” ve Nuh (A.S) oğlunu gemiye almaktan men edilir... Demek ki; insanın, inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor.

    Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı: “Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe suresi, 23)

    “Ancak müminler birbirinin kardeşidirler” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun, derin şuurun bir başka ifadesi. İnanmayan babanız sizin dostunuz değil, inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil… Ve onları dost edinmek zalimlik.
    Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.
    Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir…
    Yanlış bir tercihle kendisini Cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir.
    Onun sevgi hanesinde küffar, mü’mine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.

    Mahşer, mutlak aziz olan Allah’ın huzurunda herkesin zilletini ilân ettiği müstesna meydan… ‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor: “O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna..” (Şuara suresi, 88-89)

    Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize… Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz… O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak…

    O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, O’nun her emrine ram olmuş temiz ve halis bir kalp… O’ndan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun, Arapta olsun, Acemde olsun makbuldür. Ve Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mü’mine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek… Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok…

    Irkçılığı men eden âyet-i kerimeyi bir kez daha hatırlayalım: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat suresi, 13)

    Allah resulünün (a.s.m.) ırkçılığa bakışı nasıldır?

    İns ve cinnin o yegâne rehberi, ırkçılık hakkında, “asabiyyet-i cahiliyye” tabirini kullanmış ve onu İslâm öncesi, Asr-ı Saadet öncesi, cehalet devrinden, fetret devrinden kalma çirkin bir dâvâ olarak görmüş ve göstermiştir. Bu vadide pek çok Hadis-i Şerifleri mevcut... Bunlardan birisi şöyle:

    “Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: “Kaderiye (‘kişi kendi fiilinin yaratıcısıdır’ cümlesinde ifadesini bulan, kaderi inkâr dâvâsı). Unsuruyet dâvâsı (ırkçılık) ve dinî meselelerde gevşeklik etmek.” (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158)

    Bir diğer Hadis-i Şerif: “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir” (Ebu Davut, Edeb, 121)

    Bir başka Hadisleri: “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)

    Bu Hadis-i Şerifleri iyi değerlendirdiğimizde kavmini sevmekle, kavmiyetçilik dâvâsı gütmenin ayrı şeyler olduğunu anlarız. İslâm’ın yasakladığı, Allah Resulü’nün şiddetle menettiği, “kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak”, diğer Müslümanlara hor bakmak, İslâm’ı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâm’ın ruhuna ters düşmektir. Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yâni sıla-ı rahim yapar. Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık bir evlât olmak için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

    İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder… Buna bir misal olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur’an-ı Kerîm, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da…
    Biz ne ırkları inkâr ediyoruz, ne de cinsiyeti… Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri hâlinde nasıl aile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.

    Allah Resulünün ırkçılık hakkındaki beyanlarını ‘Veda Hutbesi’ ile noktalayalım.
    Resulûllah Efendimiz (a.s.m.), 23 senelik tebliğ ve irşat hayatını noktalamaya yakın olduğu günlerde son haccını, veda haccını yapar ve oradan irat ettiği eşsiz hutbesiyle Müslümanların dikkatini ana meselelerde bir kez daha yoğunlaştırır. Irkçılık âfetine de bu hutbede dikkat çekilmesi ayrıca bir önem arz eder...

    Hutbenin bu bölümünde şöyle buyurulur: “Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”

    Prof. Dr. Alaaddin Başar

    KAYNAK
#28.03.2013 08:26 0 0 0