Günümüz çocukları oldukça zekidir; "anlamaz, çocuktur bir şey bilmez" diye düşünmek çok yanlıştır. Çocuğa eğer din öğretilmezse çocuğun ruhu boşlukta kalır. Özellikle ölüm konusu çocuğa çok dikkatli anlatılmalıdır. Anne - babasının bir gün ölerek yok olacağını düşünen çocuk, psikolojik açıdan dengesini yitirir. Kendisinin bir gün öleceğini düşünen çocuk da aynı ruh haline sürüklenir. Oysa anne ve babasıyla cennette kavuşacağını, onlarla birlikte olacağını bilen bir çocuk, ruhen ve bedenen çok sağlıklı ve zinde olur.
Ölümü yok olmak olarak anlaması çocuk için yıkımdır. Annesini ya da babasını kaybeden bir çocuk için, anne - babasının bir daha asla gelmeyecek olması dehşet verici bir düşüncedir. Dolayısıyla "bizleri Allah yarattı, ahirette, cennette yine hep birlikte olacağız" dendiğinde, çocuk ruhsal yönden rahatlık içinde olur; sevgisi devam eder.
Din ruhun gıdasıdır; insanların sağlıklı, mutlu, huzurlu olmasını sağlayan ruhsal bir ilaçtır. Yüce Allah, insanları, bilim adamı H. Benson'ın ifadesiyle "Allah'a iman etmeye göre ayarlı" olarak yaratmıştır. İman yaşanmıyorsa önce insanların, ardından ailelerin, daha sonra da toplumların sağlığı bozulur. Çevremize baktığımızda, insanların ne kadar mutsuz olduğunu görmemek mümkün değildir. Bu, toplumda din eğitiminin gerçek anlamda ve yeterli düzeyde yapılmamasından kaynaklanır.
Çocuklara Sevgi ve Saygı
Çocuklara büyük insan gibi davranmak, sevgi ve saygıyla yaklaşmak önemlidir. Bu, akılcı bir yaklaşım tarzı olur. Çocuğa içten, candan ve Allah aşkıyla yaklaşmak gerekir. Büyüklerindeki o samimi imanı görürse çocuk dine daha yakınlaşır. Allah'ın kutlu peygamberleri de küçük yaştan itibaren mükemmel yetişmiş, çocuk yaşta Allah aşkını çok güçlü kazanmış insanlardır.
Din, dünyanın en kaliteli insanının yaşadığı sistem, dindar insan da dünyanın en kaliteli insanıdır. Mümin en akıllı, basiretli, ferasetli, vicdanlı, makul düşünen ve en güvenilir insanıdır. Kur'an, dünyayı en mükemmel şekilde kullanma sanatını anlatır. Aynı zamanda sevmenin sanatını öğretir. Çocuğa bu bakış açısıyla yaklaşılırsa - Allah'ın dilemesiyle- çok güzel sonuç alınır.
Çocuklara din, gerici ve tutucu bir üslup ile anlatılmamalıdır. Hurafe dolu bir anlatım, çocuk için din değil, aklının alamayacağı bir kâbus olacaktır. Dini Kur'an ve sünnet çizgisi dışında hurafelerle yorumlayan kişiler, kendi ruhlarındaki karanlığı ve şirk düşüncesini Kur'an'a ve Peygamberimizin hadislerine uygulamaya çalışırlar. Bilim ve sanat dışarıda bırakılarak, çocuğa "oturma, bakma, yapma!" emirleriyle dini eğitim vermeye çalışmak konuyu açmaza götürür. Çocuğa baskı, dayak, şiddet uygulanmamalıdır. Şiddet işe yarayan bir unsur olsaydı Hz. Nuh, peygamber olduğu halde kendisine inanmayan ve Allah'a iman etmeyen oğluna şiddet uygulardı.
Anne - Babanın Her Konuda Eğitimli Olması Önemlidir
Kuran'da bildirilen eğitim anlayışının kapsamı oldukça geniştir. Vicdan sahibi her Müslüman, bilimsel konularda kendini geliştirmelidir. Çünkü bilim, evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah'ın sanatındaki kusursuzluğu, yaratışındaki üstünlüğü delilleriyle açıklamanın yoludur. Anne babalar, kişiliklerini, davranışlarını, konuşma biçimlerini Kur'an'da bildirilen üstün ahlaka yakışır bir hale getirmede gayret ettikleri kadar, bilime dair konularda da kendilerini eğitmelidirler. Bütün bu özellikler, çocuklarının alacağı ilk tebliğ için ailelere yardımcı olacaktır.
Kuşkusuz bunların tümü dua mahiyetindeki hazırlıklardır. Kalpleri etkileyecek ve hidayeti verecek olan yalnızca Yüce Rabb'imizdir. Ancak anne baba, her konuda bilgi birikimine sahip olmanın yanı sıra ahlakı, kişiliği ve karakter özellikleriyle de hayranlık uyandıran bir Müslüman olarak, çocukları için örnek birer model olurlar
İslamiyet pırıl pırıl aydınlık bir dindir. Kur'an ışıl ışıl aydınlıktır; karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Ve bize sevgiyi, şefkati, özveriyi, merhameti, dostluğu emreder. İnsanları sevmemizi, bitkileri, hayvanları, Allah'ın bütün yarattıklarına aşkla sevgi duymamızı ister.
O halde, dini yaşayan vicdan sahibi bir nesil için, çocuklarımıza Peygamberimiz'in (sav) hadisindeki gibi en güzel mirası bırakalım:
"Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.512)
İnsan, doğduğu andan itibaren, öğrenme isteği içinde sürekli etrafını araştırır. Çocukluk döneminde gördüğü, duyduğu ve okuduğu her yeni şeyden heyecan duyar. Bu süreçte çocuk için en önemli örnekler, anne - babası ve onların davranış biçimleridir Eğitimde ilk aşama ailedir; çocuğun ilk öğretmeni de annesidir Anne, çocuğunu yalnızca bedensel değil, ruhsal yönden yetiştirmekle de yükümlüdür
Allah, insanı din fıtratı üzerine yaratmıştır Batılı psikologların, "doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel" adını verdikleri kavramları, İslam inancındaki fıtrat prensibiyle açıklamak mümkündür.Son zamanlarda bazı batılı psikologlar, tarafsız ve önyargıdan uzak bir şekilde yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmişlerdir.
Allah inancı çocuklara küçük yaşlarda öğretilmelidir Dinin özü güzel ahlâktır. Allah'ın beğendiği üstün ahlâk özellikleri de, özellikle çocukluk döneminde şekillenmeye başlar
Çocuğa Neler, Nasıl Anlatılabilir?
İmam Gazali'nin çocuk ruhu ve kalbi hakkında önemli görüşleri vardır. O, fıtrat hadisini esas alarak, çocuğun kalbini "tertemiz, bomboş, saf, her şeyi almaya kabiliyetli ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli" olarak nitelemektedir. Bunun yanısıra Gazali, ruhun yaratılışı itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli olduğuna ve Allah'ı bulup kavrayacak gücün de onda bulunduğuna inanmaktadır.O nedenle her şeyi almaya ve yönlendirildiği her şeyi yapmaya hazır olan çocuğa anlatılacak ve onu yönlendirilecek konular çok önemlidir.
Çocuğa öncelikle Allah'ın varlığı, büyüklüğü ve gücü anlatılmalıdır. Çocuk, çevresinde gördüğü her şeyin, içtiği suyun, soluduğu havanın, yediği sebze - meyvenin, sahip olduğu bedenin, gözlerinin, kulaklarının, kalbinin nasıl var olduğu ve bunları kimin yarattığı hakkında düşünmeye yönlendirilmelidir.
Evrendeki düzen ve denge, mucizevi tasarımlarla yaratılmış galaksiler -ki çocuklar bu konulara oldukça fazla ilgi duyarlar- hakkında bilgiler verilmeli ve tümünün üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığı anlatılmalıdır.
Gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ve hissettiğimiz herşey, bize göklerin, yerin ve arasındakilerin Yaratıcısı olan Allah'ı tanıtır. Evreni saran mucizevi güzellikler üzerinde bilgi sahibi olması, çocuğun bu apaçık gerçeği fark etmesini sağlar. Rastlantılarla hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği çok basit örneklerle çocuğa anlatılabilir. Böylece çocuk, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kuran ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır.
Ardından, Kur'an'ın hak ve korunmuş kitap olduğu, hükümlerine uymak gerektiği, dinin kolay ve insanın yaratılışına uygun olduğu anlatılmalıdır.
Dini yeni tanıyacak çocuklar öncelikli olarak, Allah'a ve ahiret gününe iman konusunda bilinçlendirilmelidir. Çünkü dinin gereklerini yapması için önce mantığını kavramalıdır; böylece ibadetleri istekle yapacaktır. Böyle olmadığında çocuk, ne yaptığının farkında olmadan taklidi bir şekilde yapar. Ya da ibadetin mantığını bilmediğinden yapmak istemeyebilir. Bu nedenle çocuğu dinin ibadetlerini uygulamak isteyeceği, anlayacağı düzeye getirmek öncelikli olmalıdır. Bu zaman süreci içerisinde, ibadete yönelik baskıcı, zorlayıcı teklifler getirilmemelidir. Çocuk sevgiyle ve samimi bir kalple Allah'a inandığında, ibadetleri yerine getirmeyi kendiliğinden isteyecektir...
İnsanların çoğunluğu için sevgi, bugün genellikle dillerde sözcük olarak kalmış, gerçek anlamda kalplerde yaşanmayan bir duygu. Sevgiden söz edildiğinde birçok insan genellikle sevgi için zamanı olmadığını, şimdi ekmek parası kazanmanın derdinde olduğunu söyler. Hayatında sevgi yoksa o zaman insan ne için çalışır?....
İnsanlar karşılaştıkları kişiden genellikle 'negatif elektrik' alırlar. Daha başlangıçta sevgisizlik ruhlarına hakim olur. Oysa insan, karşılaştığı kişiye önce hüsn-ü zan etmelidir. İyi bir insan olduğunu düşünmeli, sevgi duymalıdır. Zamanla kötü davranışlarını gördüğünde ise kişiyi güzel sözle uyarmalı, düzeltmesi için yardımcı olmalıdır. Sevgiyi kaybetmemek için çaba göstermeli, sevgiye sarılmalıdır. Ancak, kişinin düzelmemekte ısrarcı olması durumunda arkadaşlığını gözden geçirmelidir.
Eğer kişi Allah'a karşı küfür içindeyse o taktirde buğz edilmelidir. Çünkü Allah'ı sevmeyene duyulan buğz, O'na olan sevginin kanıtıdır. Ama kişi Allah'a yöneldiğinde buğz biter. Devam etmesi yanlıştır; o nefsani bir duygudur.
Sevginin asıl kaynağı Allah sevgisidir. Allah sevgisi olmadığında, şefkat, merhamet, sabır olmaz, mutluluk olmaz. Materyalist kafayla sevgisizliğin, bencilliğin acısı en şiddetli şekilde yaşanır. Allah için sevmeyen, Allah'a sadakat göstermeyen kişiden talep edilen sevgi ve sadakatin hiçbir anlamı olmaz. Allah tek sevgili hale getirilmeden mutlu bir hayat yaşanmaz.
Gerçek sevgi vefa, sadakat, fedakarlık ve samimiyet gerektirir. Sevgi sanattır; o sanatı gerçek sanatçı -Sani- olan Allah yaratır.
İnsanın Allah'a olan imanı arttıkça, sevgi gücü de artar. Bu, kişinin çaba göstermesi sonucunda elde edeceği bir şey değildir. Allah, samimi iman sahibi olan her kulunun kalbine bu duyguyu ilham eder. Mümin, bu nimeti elde edebilmek için samimi olarak dua eder, bunu Allah'tan sürekli ister. Allah'a herkesten ve her şeyden çok daha derin bir sevgi duymasına rağmen, bununla yetinmez; sürekli olarak Allah'ı çok daha da fazla sevmek için yine O'na yalvarır. Allah'a olan sevgisi arttıkça Allah'ın yarattığı güzelliklere olan sevgisi de artar. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah'ın yarattığı güzellikleri sevmede bir sınırı yoktur.
Samimi inananlar, Allah'ın verdiği en büyük nimetlerden olan 'sevgi gücünü' çok iyi kullanmaya ve Allah rızası için sevgiyi yaşama konusunda tüm engelleri kaldırmaya çaba gösterirler.
Gerçek ve samimi sevgi; Allah'ın yalnızca samimi inananlara verdiği en büyük nimetlerden biridir. Allah'ın hoşnutluğunu amaç edinmeyenler ve tavsiye ettiği güze ahlakı yaşamayanlar, gerçek sevgi gibi bir nimete asla ulaşamazlar. İnsanların birçoğu sevginin taklidini yapar ve gerçek sevgiyi yaşıyormuş gibi görünmeye çalışır. Ancak sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık olan Yüce Allah, Kur'an'da, iman etmeyenlere bu sevgiyi vermeyeceğinin, yalnızca iman edenler için bir sevgi kılacağının bilgisini verir:
"İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır." (Meryem Suresi, 96)
Bayram ! Ne kadar güzel bir kelime ! Sevinç, mutluluk, coşku, paylaşım ve gününe göre millî ya da dinî duyguların yoğunluğunu çağrıştırıyor.
Her bayram mutlaka bir şeylerin karşılığı gibi. Özellikle millî bayramlar, nice kahramanlıkların, fedakârlıkların sonunda kazanılmış zaferlerin bir armağanı.
Ya dinî bayramlar ; onlar da öyle elbet. Kurban bayramı ; erkek evlâtlarımızın yerine, koçları kurban edişimize izin verilişinin sevinci değil mi ? Yaradan'ın, dualarımız karşılığında bizlere evlatlarımızı bağışlamasının sevinci, şükürü değil mi ?
Ramazan bayramı, tuttuğumuz oruçların, nefsimizle ettiğimiz mücadelenin kazanıldığının coşkusu, ödülü değil mi ?
Bize düşen, bizlere bahşedilen bu güzel günleri en anlamlı şekilde değerlendirmek olmalı. Bu ödüllere bizi lâyık görenlere nankörlük etmemeliyiz. Bayramları doğru şekilde ve anlamlarına uygun şekilde kutlamalıyız.
Millî bayramlarda bize o günleri armağan eden Atalarımızı, şehit ve gazilerimizi anarak, o günleri yaşıyormuşcasına yad ederek kutlamalı ve armağan ettikleri vatan topraklarını koruyarak, kollayarak, inşa ederek, güzelleştirerek ve o topraklar üzerinde hakkı olan herkesle birlikte, adalet içinde, barış ve kardeşlik içinde yaşamayı bilerek onlara lâyık olduğumuzu göstermeliyiz.
Dini bayramlarımızı da dinimizin tavsiye ve emrettiği şekilde, anlamına uygun biçimde kutlamalıyız. Dinî bayramların bir tatil fırsatı değil, eş,dost ve akrabaları görme, ziyaret etme, dargın olduklarımızla barışma fırsatı olarak görmeliyiz.
Ne mutlu bayramları anlamlarına uygun biçimde bayram gibi kutlamayı bilenlere.
İki kişi bir araya geldiğimiz zaman veya bir toplum içerisinde bayramlardan söz açılınca ah nerede o eski bayramlar diye hayıflanırız
Bir düşünüp bakalım bayramlarmı değişti yoksa biz insanlarmı değiştik,eskiden insanlar sadece bayramlarda değil normal zamanlardada birbirlerini arar sorarlardı oysa şimdi öylemi,öyle bir zaman yaşıyoruzki artık baba oğulu sormuyor,apartman hayatında komşu komşuyu tanımıyor.
Mesela kendimden örnek verecek olursam;bayramlarda beş çift ayakkabı giderse yerine on çift ayakkabı gelirdi bir aile kalkarsa üç aile gelirdi bayramda aynı şeki,lde bizde karşılığını verir bayram ziyaretlerine giderdik ama şimdi;
Senin elbisen ne marka ben.... marka elbise giyiyorum otomobilim.... marka senin yokmu veya ne marka ben zengin mahallesinde oturuyorum sen hala taşra mahallesinden çıkamadın mı vs.benzeri özenti kendini karşıdakinden üstün görme durumları insanların bir birleriyle yarış içerisinde olmaları insanları insan olmaktan çıkarıyor.
Diyoruzki mevsimler değişti, insanlar değişti,hayvanlar değişti falan muhakkka ki yaradan dağına bakar dağına göre kar verir küçük olarak büyükleri sormazsak zengin olarak fakirlere yardımcı olmazsak karşımızdakini hor görürsek bayramlarda kapımızı çalanda olmaz yağmur zamanı yağmurda yağmaz.
Demekki suçu başkasında değil önce kendimizde aramalıyız iğneyi önce kendimize batırmalıyız irkilip kendimize gelmeliyiz ki bir şeylerin değişmediğinin farkına varalım ve eski bayramlarla şimdiki bayramlar arasında fark olmadığını görelim
Mübarek ramazan bayramınızı kutlar ailece nice mutlu bayramlar görmenizi temenni ederim saygılarımla
Düşünüyorum da günümüzde birşeyler pamuk ipliğine bağlı hassas ve anlamsızlıkla süslenmiş çirkini güzel göstermek için makyaj yapılmış bir çalışmadan ibaret;
Mesela günümüzde aşk kavramı öylesine saçma ve öylesine yalanlarla süslenmişki bazen insanlık bumu diye düşünmekten kendinizi alıkoyamazsınız,bir leyla mecnun,kerem aslı,ferhat şirin aşklarına bakıyorsunuz ne acılar çekmişler ne zorluklara göğüs germişlerve bu aşklarını dilden dile asırdan asıra taşımışlar;
Ama günümüzde baktığımız zaman bir küçük durumda hemen geri adım atmalar bitti demeler veya aşık olunası kişileri farklı şekilde seçmelerle aşık olunmuş,
Nasılmı eğerki cebinizde paranız bol ise kıyafetiniz kendini konuşturuyorsa e bide altınızdaki arabanız vay be dedirtecek cinstense işte aşık olacağım dersiniz gider ona yapışırsınız adına da aşk bırakırsınız ya gerisi;
mahkeme koridorları hastane koridorları bu tür vakalarla dolu ya sevdiğini boğazlar biri mahkeme koridorlarında ömrünü bitirir diğeride ya hastane köşelerinde belkide sakat kalarak ömrünü devam ettirir veya toprağın altında bu dünyaya elveda der,
Bakıyosunuz sana aşık oldum seni seviyorum aşkım cicim falan üç gün sonra bir bakarsınız bilmem ne oldu bu aşk burada bitsin bu ne lahana bu ne turşu sonrada yok dünya değişmiş yok insanlık değişmiş yok saygı ve sevgi kavramı değişmiş;
Ya bunlar kendi kendine değişmiyor ki değiştiren yine bizleriz bu hayatı çekilmez kılan anlamsız kılan zorlaştıran bizleriz bir şeylerin muhasebesini yapamazsanız iyiyi kötüden ayırt edemezseniz televizyonların veya gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde aşk çinayeti töre kurbanı evlat katili baba katili hırsız v.s. diye haber olursunuz yok yok bizler önce insan olmayı sonra sevip saymayı sevilip sevilmeyi öğrenmemiz lazım ki hayat güzel olsun anlam bulsun dünya asırlardır aynı dünya denizler asırlardır aynı deniz hava asırlardır aynı hava değişen ve değiştiren biz insanlar güzel ve mutlu yarınlar adına saygılarımla
İnsan dünyadaki yaşam maratonuna başladığı ilk bebeklik günlerinde, derdini anlatmak için konuşmaya çabalar. İlk önceleri sesleri duyarak ses çıkartmayı, yavaş yavaş taklit ederek konuşmayı öğrenir. Konuşmak, bazı şeyleri birlikte yaşadıklarımızla paylaşmak, normaldir.
İnsanların karakterleriyle ilgili olarak, kimisi çok konuşkanken, kimisi suskunluğu tercih eder.
Duyduğunu anlamak, merak, öğrendiğini başkalarıyla paylaşma isteği, başkalarına zarar vermezse, masum sayılabilir.
Ama bazıları vardır, onlar için, duyduğunu başkalarına yetiştirme, bir görev haline gelmiştir. Dayanamaz, anlatmazsa çatlar.
Tahmin edeceğiniz gibi, yazımın konusu, dedikoduYani Arapça adıyla gıybet.
Dinimizin yasakladığı, fakat bizlerin bir türlü vazgeçmediğimiz, hatamız, yanlışımız.
Yanımızda bulunmayanın ardından, duyduğu zaman üzüleceği sözleri konuşmak, onun hoşuna gitmeyenleri anlatmak , dedikodu oluyor.
Adına, rahatlamak için anlatıyorum da desek, iki lafın belini de kırıyoruz da desek, andığımız kişiyi, duyduğunda üzüleceği bir şekilde anlatmak, dedikodu oluyor.
Bazıları, biz yalan anlatmıyoruz, olanı söylüyoruz da dese, doğru değil. Zaten olmayan bir şeyi varmış gibi konuşmak , dedikodu değil iftira olur.
Rabbimiz, Hucurat suresinde:
-Bir kısmınız diğerlerinizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz, çirkin gördünüz, değil mi? Buyurur.
Kimisi eşini, kimi gelinini, kimi komşusunu sürekli birilerini konuşur.
Söz gümüş ise, sükut altındır.
Ya hayır söyle, ya da sus, gibi güzel atasözlerimiz mevcuttur.
Dedikodu yüzünden ne canlar yandığını, nice yuvalar yıkıldığını göz önüne alırsak, işin vehameti ortaya çıkar.
Arkadaşınızla tatlı tatlı sohbet ederken, bir de bakmışsınız, iş onu bunu konuşmaya varmış.
Dilin kemiği yok diye boşuna söylenmemiş.
Erenlerden bir zat bir gün yolda şeytanı görmüş, bir elinde bal kavanozu, bir elinde kül çömleği.
-Hayrola, nereye böyle aceleyle?
-Külü yetimlerin üzerine serpeceğim, insanlara sevimsiz ve çirkin görünsün, kimse onlara acıyıp, yardım etmesin.
-Balı da, dedikoducuların ağzına çalacağım, konuştukça ağızları tatlanıp, daha çok konuşup, dedikodu etsinler diye.
Demek ki şeytan ve nefis, insanoğlunu günaha sokmak için elbirliği yapmışlar!
İçinde olduğumuz şu mübarek ayda, daha hassas davranıp, oruçlarımızı sakatlamayalım, sohbet ediyoruz zannederek.
Bir gün sevgili Peygamberimize iki kadın geldi, orucu bozan şeylerle ilgili bir fetva sordular.
-Yemek içmek, eşine yakınlıkta bulunmak, bir de sizin yaptığınız gibi ölü kardeşinin etini yemek, buyurdu.
-Yok ya Rasulallah(S.A.V.) biz bir şey yemedik!
-Şu tasa öğürün, içinizdekileri çıkarın!
Tasın içi kan ve irin doldu.
-Yanınızda olmayan bir kardeşinizi, duyduğunda üzüleceği şekilde anmak, onun ölmüş etini yemeğe eşdeğerdir, buyurarak mucize gösterdi.
İnsanız, bazen rahatlamak, bazen de derdimizi paylaşmak adına, farkında olmadan kaptırıp, konuşmamamız gerekenleri hepimiz söylüyoruz. Fark ettiğimiz anda bundan vaz geçmek, dünya ve ahiret saadetimiz için çok önemli.
Yılda bir kere kavuştuğumuz bu mübarek Ramazan-ı Şerifi layık olduğu şekilde ihya etmemiz için, dilimize sahip olmamız gerektiğine inanıyorum.
Kızıma söylüyorum, gelinim sen anla misali, bu yazdıklarımı en azından kendime hatırlatmak, dilimi tutmam gerektiğini tekrar hatırlamak, bunu da siz arkadaşlarımla paylaşmak istedim.
Günlük alışverişimi yaptığım mahallemizin marketinde dolaşırken, dikkatimi çekti bir anne oğul. Onbeş onaltı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, annesinin elinden sıkı sıkı yakaladığı, görünüşte sağlıklı zannedilen bir gençti. Sürekli raflara bir şeyler almak için hamle yapıyor, annesi bir eliyle onu kaçırmamak için tutarken, diğer eliyle alışveriş yapmaya uğraşıyordu.
Bakışlarımla rahatsız etmemek için onlara bir daha dönüp bakmadım, fakat annenin sürekli
-dur yapma gibi ikazlarından, zeka geriliği olduğunu anladım, alışverişimi bitirip çıktım.
Yarabbi akıl ne büyük nimet!
Akıllı çocuk sahibi olanlar, her gün şükür etsek, korkarım ki bunun karşılığını yerine getiremeyiz. Vücut ve akıl sağlığı yerinde çocukların, bir iki yaşına kadar konuşma mama yeme düzeni sağlanıp, tuvalet alışkanlığı öğretilip, bezden kurtulunca, her gün yeni şeyler öğrenerek, hayatları normal seyrinde devam ediyor.
Özürlü çocuk sahibi olanlara Rabbim yardım etsin! Onların, yaşadıkları sürece gözleri hep üzerlerinde olması gereken, hiç büyümeyen, öğrenme zorluğu olan çocukları, bir ömür boyu iç sızısı olacaktır.
Anneler çocuk büyütürken, gençliklerinin verdiği sabırsızlıkla, daraldıkları zaman bazen çok yanlış bir davranış olan beddua etme gibi hataya düşebiliyorlar. Annem bizleri büyütürken her zaman:
-Sakın hiç kimseye beddua etmeyin. Melekler hayırlı duaları Mevla'ya takdim ederler. Kötü dua ve sözleri Allah'ü Tealaya götürünce ,bunları sahibine geri çevirin diye buyururmuş, derdi. Kötü söz her zaman sahibine döner . Bir insan birisine bela okuduğu zaman, onun dehşetinden arş titrer, derler. Akıllı bir insan, ne evladına ne de başkalarına bela okumaz..
Bu galiba alışkanlık meselesi. Evinde öyle eğitim alan bir kız, anne olunca, ağız dolusu belayı çocuklarına söylüyebiliyor. Düşünmüyor ki, o bela çocuğuna erişirse, yine onun ciğeri yanacak!
Sağlıklı çocuk büyütmek bize büyük bir lütuf olmalı. Kızı olan oğlum yok diye üzülmemeli, oğlu olan ille de kızım olsaydı diye dertlenmemeli. Eli ayağı yerinde, akıllı çocuklar bu dünyanın en tatlı nimetleridir.
Onları iyi ahlaklı, vatana millete hayırlı bireyler olarak yetiştirmek boynumuzun borcu olmalı.
Yoksa kafamız kızınca ağız dolusu beddua ile, işitenlerin de yüreğine üzüntü salmaktan başka, o musibetin çocuğumuza gelme ihtimalini de düşünmeliyiz. Her zaman üzerlerine hayır dua etmeli, onların küçük de olsa birer birey olduklarını düşünerek, gurur kırıcı hitap ve söylemlerden kaçınmalıyız. Bazı olaylar ve işlerde fikirlerini alarak, onların özgüvenlerini kazanmalarına yardımcı olmalıyız.
Onlar bizim canlarımız, yarınlarımız, dünya meyvelerimiz, geleceğimiz her şeyimiz.
Unutmayalım ki günler çok çabuk geçip, o çocuklar yarının anne ve babaları olacaklar. Ne ekersen onu biçersin misali, hayırlı evlatlar yetiştirelim ki, yarınların tutarlı,akıllı, karakterleri oturmuş kişilikli gençlerini hazırlamış olalım.
Her zaman sakin, incitmeden, gururlarıyla oynamadan, yanlışlarını da örneklerle göstererek, doğruyu bulmalarını sağlayalım. Bağırıp, çağırarak kırıp dökerek eğitim olmaz. Yanlışları yapa yapa doğruya ulaşmalarına çabalayalım.
Sıcak günler yerini insanı rahatlatan, mevsim normallerinde tatlı serin havalara bırakırken, bayrama eriştik. Akraba, eş dost, çoluk çocuğumuzla bayramlaşarak iki günü geride bıraktık.
Eski, çocukluğumdaki bayramları hatırlayınca, bizim çocuk ve torunlarımızın ne kadar şanssız olduğunu üzülerek düşündüm. Bayramlar yaklaşırken, Fatih'te evimize yakın büyük boş arsaya kurulan bayram yeri, dönme dolap, atlı karınca, tahta bacaklı adam, tel cambazları, bizler de vardık der gibi gözlerimin önünde resmi geçit yapmaya başladı.
Büyüklerimizin ellerini öpüp, bayram harçlıklarımızı aldık mı, soluğu bayram yerinde alırdık.
Rengarenk macuncular, kos helvacılar, şerbetçiler, çocuk çığlıklarıyla dolu bayramlara ayrı bir renk katardı.
Büyük çocukların telesiyeje benzer bir telden, askıya benzer bir tutacaktan asılarak kaydığı, küçükleri de salıncak oturağı benzeri bir düzenekle kaydırdıkları tel kaydıraklar, palyaçolar,
birkaç günlüğüne de olsa, bir çok kişiye ekmek kapısı olurdu.
Elimizdeki bayram paralarını, son kuruşuna kadar harcamazsak, içimiz rahat etmezdi.
Şimdiki yazlıkların balkonlarında sıkça bulunan güneşlikli salıncaklardan getiren kimi bayram yeri sahipleri, beş dakika sallama karşılığı, yirmi beş kuruşlarımızı alırdı.
Bisiklet kiralayıp mahallede turlamak, yoruluncaya kadar ip atlayıp, sek sek oynamak, kukalı saklambaç; bayram paralarımız bitince devam ettiğimiz oyunların başında gelirdi.
Açık havada hoplayıp zıplamaktan karnımız acıkır, önümüze konan yemekleri, annelerimizi yalvartmadan yerdik. Meyvelerin en tatlı ve lezzetlileri, en güzel kokuluları ve hormonsuzları bizleri beklerdi.
Şimdi torunlara bir şeyler yedirebilmek için dökmedik dil, anlatmadık hikaye bırakmıyoruz, yine de çocuklar iştahsız.
Belediyelerin hemen hemen her mahalleye kurdukları çocuk parkları, o eski günlerdeki mutluluğu vermiyor.
Teknolojinin bütün nimetlerinden yararlansak da, bir tıkla bütün dünya ekranımızda önümüze serilse de, ben kendi adıma o eski bayramları çok özlüyorum. Bu sadece büyüyüp, anne ve babaanne olmakla ilgili değil, birçok kaybolan güzellik gibi, elimizden uçup giden doğal yaşam, mekanikleşmemiş ve makineleşmemiş yaşama olan özlem galiba.
Küçükçekmece, Florya'da ve Sarayburnu'nda koli basilinden korkmadan denize girmeyi, Gülhane parkında kuğuları seyretmeyi, fok Yaşar'ın yaptığı türlü muzip gösterileri, Fatih parkında akşam serinliğinde mısırcılardan mısır alıp, akşam hava kararana kadar oynamayı;
şimdilerde sadece eski siyah beyaz Türk filmlerinde görebildiğimiz geniş Amerikan arabalarının geniş ve tenha trafikte süzülerek ilerlemesini, bahçe sinemalarında gece yarısına doğru serinleyen havada ürpererek, tahta sandalyelerde uyuklamayı.
Bayram sabahları sıcacık poğaçalarla gelen babamla yaptığımız kahvaltılar çok uzaklarda sisler arasında, çocukluk anılarımdan bana ulaşıyor.
Belgrat ormanlarında Pazar günleri yaptığımız pikniklerin tadını, şimdilerde yaptığımız hiçbir piknikte bulamıyorum. Bentlerdeki orman yürüyüşlerimiz, kurbağalı deredeki kurbağa çığlıkları dün gibi aklımda.
Yıldız parkı ve Emirgan'da hafta sonu gezilerimiz, Sarıyer'de Kocataştan su bidonlarımızı iyi suyla doldurup eve taşımalarımız o kadar uzaklarda ki!
Özlem, galiba yaşayıp geçip giden, tekrar ele geçmesi mümkün olmayana; bu bayram akşamı aklıma üşüşenler, beni çok uzaklara döndürdü.
----1968-4 Ökkeş oğlu Ökkeş Dağlı Maraş emret komutanım
Baba ile oğul adaş.
Bu cennet vatanın güzel insanları, her zaman fark gösterirler. Sevdiği kişileri sürekli yaşatmak ona karşı hislerini açık, açık belli etmek için doğan çocuklarına ismini verirler. Ya bir siyasetçi ya bir sinema veya ses sanatçısı yada bir futbolcunun ismidir. Tertibi aynı olanlarda bu hemen göze çarparEcevit,Tanju, İbrahim,Yılmaz, gibi..
Birde yöresel isimler vardır. Ökkeş, Maraş ın..Cumali Adananın Dursun Karadeniz in Hüsmen Trakya nın çok sevdiği isimlerdir. Maraş'a yakın bir yerde yol devriyesine çıkan jandarma otobüsü durdurur.
----Ökkeş isimliler aşağı insin der. Kırk kişilik otobüsten otuz dokuz kişi iner bir kişi kalır.
Jandarma senin adın ne der yolcu gayet sakin efendim benim adım Hacı Ökkeş der..
Künyesini okurken bile farklı. Sevimli, cana yakın zeytin tanesi gibi simsiyah gözleri fıldır, fıldır. Yay gibi kaşlarının altına oturmuş. Kısacık boy, minyon tipiyle çok sevimli biblo sanki.her yönüyle fark ediliyor. Yerinde duramaz çok hareketli, kendisine has ses tonuyla hızlı, hızlı konuşurdu yetenekli. bir elinde on dört dolu tabak taşıyor. İnanılmaz. VİP in değişmez garsonu sihirbaz Ökkeş.
Servise o, kadar hakimki çok çalgılı bir orkestranın maestrosu gibi. Kampta verilen her yemekte benim en büyük yardımcım. Olmazsa olmazlardandı.
---Ökkeş yemek mavi salonda 96 kişi vali, belediye başkanı
komutanlar eşleriyle beraber,, mönü deniz ürünleri.Cuma akşamı saat yirmide ben mutfakta sen VİP tesin
---Emredersiniz der kaybolurdu. Kontrole gerek yok. Her şey hazırdır. En ince ayrıntıları bile düşünür. Beni çok rahatlatırdı.
Komutan ve konukları gelmiş. Her şey yerli yerinde. Servis başlamış Ökkeş sahnedetabakları alıyor suları dolduruyor. Nazik hareketleriyle koşturup duruyordu. Ünlü bir piyanistin piyano tuşlarına hafif, fakat etkili dokunuşları gibiydi. Sol elinden omuz'una kadar içi dolu tabaklarla servis yapıyor. Görünmeyen bir güçle en zoru bile başarıyordu. O kadar esnek hareketlerle servis yapıyordu ki gelen konuklar ellerinde çatal bıçak yemeklerini unutmuş sadece sihirbazı seyrediyor. Dalıp gidiyorlardı. Ökkeş de bunun farkında sahnede devleşen sanatçı gibi işine trans olmuş her şeyi kusursuz mekik gibi dokuyordu. Hayran olmamak elde değildi.
Nefis bir yemek, harika bir sunuş, beğeni, taktir peş, peşe herkes memnun komutan çok neşeli.
Konukları yolcu edip komutan beğenisini aldıktan sonra güzel bir gecenin mutluluğunu yaşıyorum. Sorun olmadan bitti diye sevinip salona geri dönüyorum. her tarafı toplayan askerlerime teşekkür ederken gözlerim Ökkeş'i arıyor.
---İhsan çavuş Ökkeş nerede göremedim.
---Karşı koltukta komutanım yatıyor.
Ökkeş boylu boyunca koltuğa uzanmış. Telaşla yanına gidiyorum.
--- Ne oldu koç hastamızın çok yoruldun bu gün. Sağ olasın harikaydın
----Vay komutanımölürüm sana babamsınemret öleyimsen bi tanesin biliyor musun bi tane
şaşırdım. sarhoş dut gibikendinde değil.
---- Tez bunu benim odama götür. Kanepede uyusun yatakhaneye götürme
---Nasıl oldu İhsan ne oldu.
---Komutanım bende göremedim. Biz her yeri toplarken hangi bardakta içki kaldıysa hepsini içti aynı yaptığı servis gibi hızlı, hızlı lüp, lüp Hiçbir şey bırakmadı kiYetişemedik..
Canım çok sıkılmıştı.
---Tamam her tarafı toplayın çocuklar istirahata çekilsin. Bunu da benim odamda yatır.Sabah görüşürüz.
----Emredersiniz
Sabah odamda Ökkeş hazır yüzüme bakamıyor. Çok mahcup Pişman mı, pişman.
---Sana hiç bir şey olmayacak. Bilal komutanına git yeni görevini o söyler.
Her zaman övünmüşümdür. Kabahat işleyen askerlerimi hiç dövmedim. Hiç kötü söz söylemedim. Sürekli öfke kontrolü yaptım.
Yalnız onlara gönül koydum kırıldım.. küstüm..bence
en ağır ceza bu idi
Akşam yemeğinin yıldızı. kampın çöp arabasında. gün boyu konteynırları indirip kaldırıyordu
Kampta verilen her yemekten sonra Ökkeşi çöp arabasında gören komutanımız
--- Tacettin anlamıyorum. Her yemekte Ökkeş VİP te sabah çöpte nasıl şey bu
---Komutanım Ökkeş yeteneklerini çöpten aldığını söyledi. Bende yetisini kaybetmesin diye akşam ağalık sabah marabalık yaptırıyorum. Deyince bayağı gülmüştü.
Sevgili Ökkeş neredeysen ne işteysen Allah yolunu açık etsin. Emeğin bizde çoktur. Helal etişinden ve içkisinden vazgeçmeyen sihirbaz çocuk.
Yaz bitmiş. Çok yorucu bir kamp dönemi geçirmiştik.
Artık dinlenme ve tatil yapma sırası bizlere gelmişti. Komutanlık bana
Kışın Uludağ tesislerinden yararlanmam için bir haftalık dönem tahsis etmişti. Sevinçle hazırlıklara başladık. İlk defa Uludağ'ı görecektim. Kampçı olarak bir kampa gidiyordum. İçim içime sığmıyor bayağıda heyecanlanıyordum. Gün geldi. Beş saatlik yolculuktan sonra Bursa'ya ulaştık. Teleferiğin önündeyiz. On beş kişiyle hareket ettik. İlk defa biniyorum. Aldı mı bir korku, yükseliyoruz teleferik kendini çeken çelik tel bağlantılarından atlama yaparken bende yürek Selanik. Elimi sıkıca tutan eşim, bana korkma der gibi bakıyor ama korkmamak elim demi içimden
''oğlum senin buralarda ne işin var bakma aşağı ya düşerse''Allah daha da yükseldi anam, anam içim çekiliyor ağaçların tepelerini görüyoruz, herkes tedirgin ama ben daha berbatım. Korkuyorum arkadaş korkuyorum.
Mutlu olmadığım bir yolculukla tesisin önüne geldik. Kusursuz bir karşılama, odamdayım. Dinlenip kıyafet değiştirerek etrafı tanımak için eşimle her tarafı geziyoruz. Mükemmel bir kış kampı her şey en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş. Personel eğitimli, kibar, disiplinli
Elimizde kampın yedi günlük programı var. Okuyup inceliyoruz. Kayak kursu, karda mangal partisi, erlerin ve sakinlerin kayak gösterileri, telesiyejle zirveye çıkış, sucuk ve sıcak şarap, sunumu veda yemeği, kapanış
Uludağ'ın eteklerine bakan gazinonun cam kenarında öğle yemeğindeyiz. Mütevazı soframızda kuru fasulye pilav, turşu ve ayran var. Dışarıda doyumsuz bir manzarayla karşı karşıyayız. Kar bembeyaz bir örtü gibi çökmüş. Çam ağaçları dalları sarkık, sarkık kar kütleleriyle dolu tüm çirkinlikleri örten kar doğanın gücünün göstergesi, yeşille beyazın karışımını kusursuz sunan bir tuval içindeki resim gibi gözler önüne seriyordu. Alabildiğine güzellik, sonsuzluğu çağrıştırıp kişinin yazma isteğini dürterek yürek gel, git ler içerisinde, coşkusunu sürekli artan vuruşlarıyla belli ediyordu. İçim cıvıl, cıvıl bu gün her şey çok güzeldi.
Telesiyejle zirveye çıkılacak mini gazinoda sucuk ve sıcak şarap partisi var. Bütün konuklar toplandı. Karşılıklı birer kişi alan telesiyeje bindik. Gülümseyerek hanımla bakıştık.
Eşim ve benden başka herkes kayak kıyafetleri içindeydi, hanımda kalın manto, bende kalın kazak üstüne giydiğim palto vardı. Hareket başladı tatlı bir heyecan birazda merakla karışık duygular içinde yükseliyoruz.
Boşlukta çeşitli renkler bolluğu tek, tek sıralanmış, uzunlamasına büyük bir tespihi andırıyordu.
Bir farklılık yaşamanın çeşnisi ikimiz ide besbelli heyecanlandırmıştı.
Yüksek dağ yamaçlarına tırmanırken kendimizi birdenbire tipi fırtınasının içinde bulduk. Aman Allahım yer gök birbirine karıştı. Göz gözü görmüyor. Kıyamet koptu. Yüzümüze çarpan sayısız kar taneleri sert rüzgârla birleşiyor, bir kırbaç gibi şaklıyor bizi per, perişan ediyordu. Sesimizi ne duyan ne bir yardıma gelen vardı. Zamanı kaybetmiş çaresizlik içinde debelenip duruyorduk. El, aman vermeyen fırtına gitgide şiddetini artırıyor. Soğuk diş etine vurulan morfinin etkisi gibi vücudumuza yayılıyordu. Keçeleşme süreci hızlanmış hareketlerimizde fark edilen
Bir yavaşlama başlamıştı.
Her tarafımız karla kaplı üşüyoruz. Donma derecesinde uykumuz var'ki sorma, sonumuz bu galiba diye hayıflanırken bir karartı halinde çocuklarım gözümün önüne geliyor. İçim daralıyor öfke doluyum, boğazıma düğümlenip kalan tortuyu atmak isterken gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Bir çıkmazdayız' ki sorma, ben inanıyorum' ki eşimde aynı duygular içerisindeydi.
Bir sarsıntıyla durduk. Koşuşturmalar arasında eşim ve ben erlerin kollarında, şömine karşısındayız. Bizi battaniyelere sarmışlar, elimize tutuşturduklar çay dolu fincanla onlar bize biz etrafımıza şaşkın, şaşkın bakıyoruz. Isınmanın verdiği rehavet vücudumuza yayıldıkça gözlerimiz açılıyor yavaş, yavaş kendimize geliyoruz. Eşimle hiç konuşmadık. Yeniden hayata dönmenin mutluluğunu birbirimize karşılıklı
Bakışarak anlatıyorduk. Etrafımız bilecenlerle doluydu.
--A a a bu kıyafetlerle buraya gelinir' mi?
---İyi ki donmamışlar kardeş
---Şaşılacak şey etrafına hiç mi bakmamışlar?
---İlk defa geliyorlar herhalde, cevap vermeden eşime bakıyorum.
Dönüş anons edilince bizde tekrar tedirginlik başladı. Erlerin getirdiği
Battaniyeler kat, kat üstümüze sarılarak, açılmasın diye etrafları palaskalarla Sıkıca bağlandı.
Eşim ve ben apartmanın üst katından iplerle aşağı sarkıtılan yorganlarla sarılı cenazeyi, Başka bir yere nakledilen sargılar içindeki mumyaları, fermuarı çekili uzun ceset torbalarını andırıyorduk. Gülsem mi? Ağlasam mı? bilmiyorum. Telesiyejin gıcırdayan sesleriyle hareket ettik.
Korku tüm vücudumuzda aynı kâbusu tekrar görecek miyim diye, merak içindeydim. Yine fırtına ama bu sefer bir şey yapamıyor. Gel hadi bak buradayız durma yap yapacağını hani nerde?
Etrafı camlarla çevrilmiş gazinonun önünde biriken kalabalığın meraklı bakışlarıyla son durakta iniyoruz. Dönüşte vukuat yok. Sargılarımız çözülmüş rahatlamış, unuttuğumuz gülümsememizi yeniden yakalamış, olmanın mutluluğundayız
Ayaklarımızın yere basma güvencesiyle sevinç içinde gazinoya giriyoruz.
Herkesin gözü bizde, küçümseyen bakışlardan eşim ve ben çok rahatsızız.
Etrafımız sarılmış. Aynı laf ebelerine yenileri katılmış daha' da meraklı daha' da iştahlı, soruları tekrar etmeğe başlamışlardı.
Kamp komutanı da gelmiş oda onlara beraber aynı içerikli sualleri yarı alay şeklinde bana iletmeye başlamışlardı. Dayanamadım.
Sesimi yükselterek,
--- Bir dakika hanımlar, beyler hep sizler konuştunuz. Önce geçmiş olsun denir. Bir gün hocanın evine hırsız girmiş ne var ne yok bütün eşyalarını çalmış. Duyan komşuları hocaya geçmiş olsuna gelmişler. Hepsi sözleşmiş gibi, hocam, böyle kilit olur' mu? Kapıyı sağlam tutsaydın,
Pencereleri demir kaplatıp gerekli önlemini alsaydın, diye akıl vermeye başlayınca, hoca dayanamayıp haklısınız komşular bütün suçu bana yüklediniz, ama hırsızın hiç mi suçu yok? demiş. Evet, bizler ilk defa geliyoruz. Babam kış tatili yaptıracak kadar zengin değildi. Biz böyle durumu bilmeyebiliriz. Komutanlık neden uyarmadı. Niçin önlem almadı. Biz binerken hepiniz oradaydınız neden hatırlatmadınız? Kimse cevap vermedi. Alık, alık bakışlarıyla etrafımızdan uzaklaştılar.
Keyifle başlayan tatilimiz buruk bitmişti. Bir daha' da gitmedik. Uludağ'ı sadece televizyondan görünce sargılı halimiz gözümün önüne gelir yüzümde şaklayan kar tanelerini hisseder gibi olurum. Duyduğumuza göre şimdi, orada kiralık kayak elbiseleri veriyorlarmış.
Yalana duygularını tahvil etmemiş
İsimsiz bir pınar gibi akıyor gece
Yine kıyısındayım yaşamın
Avuçlarımda sımsıkı sakladığım boncukların
Yere düştüğünde bir tanesi bile sessizliği bozarken
Kötülerin imza attığı
Saf bir ruh olabilmenin hayali
Görmeyen gözler için bir aldanış
Sonlar
Yaşamın tersine hükmetsede
Elleri kerpetendir yarınların nasıl olsa
Tıpkı
Bir gökyüzünün fırtınaya aldanıp
Yıldızları hiçe sayması gibi
dün gece kâbusumdan uyandım aniden yine
etrafım karanlık ışığımsa umduğumdan uzakta
kapattım gözleri tekrar belki bu defa uyumam
ölürüm diye!
tatlı bir rüya görsem bu gece
senaryosunda adın bile geçmese
sensiz olsam, sessiz olsam
sarılsam yastığıma sıkı sıkı
süzülse yanaklarımdan gözyaşım
düşse yatağıma ıslatsa yağmur gibi
bir daha kokunu almasam
tam senden vazgeçecekken
buram buram sen kokmasa odam
bir rüya görsem bu gece!
'Aşk Öldü' deseler
ağlamaklı olsam en yapmacığından
gömsek sonra aşkı
üzerine bir kürek toprakta ben atsam
son duasını okumadan daha hoca
uyansam uykumdan hemen
ve bir daha kabusum olmasan
(olamasan)