1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Hikmet;kainat,insan ve kutsal kitabımız Kur'anın sırlarını çözmek,ibadetlerin sırla-rını kavramak,eşyanın hakikatini anlamak,baktığı her yerde Allah'ın ayetlerinin tecellilerini görmek, ilmel yakin,aynel yakin,hakk-el yakin mertebelerinin sırlarını çözerek Allah'a "ki yay misali belki daha da yakın " hale gelmek,Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak,Kur'anın yolunda yürümek ve yaşayan,yürüyen Kur'an olmaktır.
    Ayrıca hikmet,ilim amel ve imanımızın,söz ve davranışımızın,içimizin dışımızın
    bir ve her halimizde Allah'ın hükmü doğrultusunda olmamızı gerektirir.İhya-ı Ulumu'd -Din adlı kitabında İmam-ı Gazali,hikmet konusunda şu hadisi bildiriyor;
    "Hikmet ,kişinin şerefine şeref katar,köleyi yükselterek melikler meclisine oturtur."
    Resulullah efendimiz bu hadisle ilim ve hikmetin,dünyevi faydasına işaret etmiştir.
    ahretin kazancı daha hayırlı ve kalıcıdır.İlim ve hikmet,öyle bir sırdır ki ona sahip olanın saltanatı manevi,tacı tahtı,ünü,ünvanı dünya sultanlarını kıskandıracak yüceliktedir.
    Gerçeği bilen, Fatih Sultan Mehmet Han Istanbul'un fethini
    gerçekleştirdikten sonra Ak Şemsettin isimli manevi hocasına kendisini ilim ve hikmeti
    Allah yoluna vermek İbrahim bin Edhem gibi tacı tahtı terk etmek istemiş ise de hocası bunun doğru olmayacağını beyan etmiş,kendisine bahşedilen görevinde çok şerefli olduğunu o yolda yürümesi gerektiğini bildirir.
    Resul olan peygamberlere kitapla birlikte hikmette verilmiştir.Onların her işi bir hikmete (ince sırra dayanır.Resullerin dışında,Lokman,Hızır gibi bazı Allah dostlarına da hikmet ilmi verilmiştir..Hikmet ilmi her kese anlatılamaz.Zira hikmet ilmini herkes anlayamaz.Herkes gönlünün yüceliği,kabının büyüklüğü ölçüsünde,Allah'ın hususi p*0 ilmi olan hikmet'ten ancak onun dilediği kadarını kavrayabilir.
    "Kendisine hikmet verilene bol hayır verilmiştir."(Bakara 269














    HİKMETLER

    Hikmet hakkında yazılan Hz.Ali tarafından yazıldığı rivayet edilen bir şiir;
    "Dedim sendedir,fakat görmüyorsun
    Dermanın sendedir,fakat görmüyorsun
    Koskoca alem içine yerleştirilmiş
    Sen kendini hala küçük bir şey sanıyorsun"
    Hz.Ali (R.A
    Hikmet gözüyle gören,hikmet kulağıyla işiten,hikmetle söyleyen,hulasa her işini hikmetle yapan arifler söz ve iddialarını mutlaka Kur'an ve hadislere dayandırır,mübalağaya,övünmeğe itibar etmezler.Örneğin;insanı tanımlarken onu kainatın gözbebeği olarak ifade ederken "Biz insanı en güzel surette yarattık"
    "Ademi topraktan yarattım,sonra ruhumdan ruh üfledim." Mealindeki ilahi ayetlerinden esinlenmişlerdir.
    Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
    Mürdüm-ü dide-i ekvan olan ademsin sen
    (Kendine iyi bak,sen alemin özüsün,/Bütün bir varlık evreninin gözbebeğisin.

    Hz.Muhammed'in hakikati :Bedeni mürsel nebi,aklı mukarrep melek hükmündedir.
    Bu yüzden Peygamberimizin Allah ile görüştüğü özel anlarda,ne mukarrep melek (Cebrail;peygamberimizin manevi yönü nede mürsel nebi (Peygamberin zahiri yönü araya giremez.
    Muhyiddin-i Arabi

    İnsanoğlunun nur mayası;zulmet mayasına galip gelirse..Ve bunun bir sonucu olarak ruhaniyeti cismaniyetini alt ederseMelelklerden daha faziletli olur.Feleki geçer
    Ötelere gider.Bunun aksine;insanoğlunun mayasında zulmet galip gelirseCismaniyeti ruhaniyetini örterseO zaman sadece şeytana tafdil edilir.Yani şeytandan biraz daha üstün olurHalbuki öbürü meleklerden daha üstündü.

    Muhyiddin-i Arabi

    Her kim Rabbına;adım adım varılacağını sanırsahataya düşmüş olur..Sonra..Her kim kendini;Hakkın cemaline karşı perdeli sanırsaO da nimetlerden mahrum kalır.

    Muhyiddin-i Arabi
    Bilgi büyük adamı alçak gönüllü yapar,normal adamı şaşırtır,küçük adamı ise kibirlendirir.
    Hz.ALİ
    Bilgi cesaret verir,cehalet küstahlık. Hz.Ali
    Bilgiyle dirilenler ölmez.
    Hz.Ali
    Ey yaşam senin bu kadar değerli oluşun ölüm sayesindedir.
    SENECA
    Suyun rengi kabının rengi gibidir.
    Cüneyd-i Bağdadi
    Güzel yüz aynaya aşıktır. Mevlana
    Ruh üfleme onu nefes denilen yakıcı olmayan ateşle canlandırmaktır.Sendeki sönük iman ateşini canlandıran nefestir.
    Mevlana



    Mutluluğu çözemediğiniz sırlarda arayın,göreceksiniz onu yakalayacaksınız.
    Batılı bir filozof

    Geçmişle uğraşılıyorsa,gelecek kaybedilmiştir.
    George Washington

    Doğan her çocuk Allah'ın bu dünyadan hala umut kesmediğinin delilidir.
    Satre
    "Niyetiniz pozitif olsun,çünkü niyetiniz düşünce yapınız olur,
    Düşünceniz pozitif olsun;çünkü düşünceniz davranışınız olur,
    Davranışınız pozitif olsun,çünkü davranışınız karakteriniz olur,
    Karekteriniz pozitif olsun,çünkü karekteriniz kaderiniz olur."
    Alex CARREL

    İdealist insan,yüce bir amaca odaklanıp bilincini iyiliğe proğramlayan,o amaç uğrunda
    gece gündüz yol alan,prensip sahibi,tutarlı insandır.
    Rahmani

    Hayat yaşamayı,mutluluk gülümsemeyi,sevgi hak etmeyi,vefa hatırlamayı,dostluk ise paylaşmayı bilenler içindir.
    Anonim

    Hakkı bilmek,görmek,olmak.İşte yaratılışın yüce sırrı.İşte besmelenin Tevhidin hakikati.Rahman ilmel yakin makamıdır ;o bilinir,Rahim aynel yakin makamıdır o görünür,besmele Hakkal yakin makamıdır olunur.
    Rahmani



    Biz onunla benliğimizden soyunur,onunla o oluruz.Bunda şaşılacak hiçbir sey yok.Onun mukaddes vadisine Mu'sa gibi nalınlarını çıkarıp varlıksız olarak girersen o seni İsevilik makamında göğe çeker,Muhammedilik makamında "Nalınlarınla gel mukaddes vadi şenlensin" diyerek kendi katından verdiği varlık libasıyla kabul eder.Geldim,gördüm,oldum diyebilene ne mutlu.
    Rahmani

    "Bilge,düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle seven adam.Bilge;düşüncelerini her ışığa açan,hakikati bölmeyen,gerçeği tezatlarıyla kabul eden adam."
    Cemil Meriç

    Güçsüz adalet kargaşa ve zaafı,adaletsiz güç ise zulüm ve terörü doğurur.

    Namaz Alemlerin Rabbinin huzurunda olduğunun bilincinde olmak,
    beş vakit namaz huzurda olmanın bir nişanesi,nefis murakabe ve muhakemesi,ilahi makama günde 5 vakitte verilen bir tekmil olsa gerek.
    Rahmani

    İnsan vücudu "Makro Cosmos'"un bir parçasıdır.
    Alex CARREL
    Mademki kainatın bir parçasıyız,Epiktetos'un dediği gibi onun nizamlarına göre yaşamalıyız,daha doğrusu öz varlığımızın icap ettirdiği şekilde yaşamalıyız.Zira insan iradesi asla kainatı dğiştiremez,ilahi kanunların ve kaderin elinden kurtulamaz.
    Alex CARREL
    NİETZSCHE;"Evlerinizi Vezüv'ün çevresine kurun".diye seslenir FİLOZOFLARA,Onlara daha yüksek bir kader bilincine doğru yol aldırmak için.Çünkü,insanın içinde yaşadığı tehlikenin büyüklüğü,büyüklüğün de bir anlamda ölçüsüdür.

    İnsana"Kendini bil"demek,yalnız gururunu kırmak değil,değerini de bildirmektir.
    ÇİÇERO


    Romen Diyojen insan arıyordu,elinde kandil karanlık bizans caddelerinde.Aklın varsa sende bir Diyojen ol!Zira,onun aradığı hakikatti ve,hakikati bilen alim bir insandı.
    Rahmani

    İnsan,ruhunu canlandırmak,ruh zerrelerinin yalaz verdiği iman ateşini güçlendirmek yoluyla kendi kaderine müsbet bir yön verebilir.
    Her başarısızlığın şeytandan geldiğini söylemek,sorunların çözümünü
    Tanrıya yada şeytanın kendisine havale etmektir.
    Olivier ROY

    İnsanın elde ettiği olumlu ve olumsuz sonuçları "şans" veya "kader"olarak değerlendirmesi,kişinin olaylara yaklaşımını ve alacağı sorunu olumsuz yönde etkileyen en önemli faktördür.Zira,şans kuvvetliden yanadır..(Rus atasözü
    Doç.Dr.Acar Baltaş (Psikolog

    Tevazu,Cenab-ı Hak karşısında kendisinde asla varlık görmemek,yaratılanı hoş ve mazur görmektir.Zira farklılık esma tecellilerindendir.
    Haydar BAŞ

    Hikmet mü'minin yitiğiyse,insanlık bu yitik hazineyi yeniden bulmaktır.
    İnsanlığın kayıp şehri,Atlantis yada Mu uygarlığı gibi aramasıcehennemde cennneti, cennette cavidanı özlemek,gurbette sılayı özlemekle eşdeğerdir.
    Rahmani

    Aşk-ı ilahi ,ilahi nefes,ruhtur.Onu ancak Allah dostlarında bulabilirsin
    Rahmani


    İnsanlar bir vücudun azaları gibidir.Yaratılışları bir mayadandır.Bu uzuvlara bir dert gelse diğerlerinin de rahatı kaçar.
    Şeyh Sadi


    İlgi bilgiyi,bilgi otoriteyi,otorite disiplini doğurur.
    Anonim

    Günah işleyen insandır,buna üzülen evliya olabilir,bununla övünen ise bir
    şeytandır.
    F.Fuller
    Uyanın ve hayal kurun.Büyük hayalleri olanlar asla uyuyamazlar.
    Pat MESİTİ
    Başaran insanın en önemli özelliği,nereye gittiğinin tamamen bilincinde olmasıdır.
    Michael BEER
    Yarın olacağınız şey olmaya bu günden başlayın.
    St.JEMORE
    Terbiye sınırlarından dışarıya çıkan,bir daha içeri giremez.
    BOİLEAU


    Uzun yaşamak için değil,doğru yaşamak için çalışıp çabalayınız.
    SENECA


    Fakir insan,malı az olan değil arzusu çok olandır.
    SENECA
    Başkalarının iyi haline bakım üzülme,senin haline de bakıp kıskanan çok kişi vardır.
    Russy Rubutin
    En yükseğe çıkmak için en alçaktan başlayınız.
    Syrus

    Evliyalar olmasaydı,dünya yok olurdu.
    Salihler olmasaydı,günahkarlar helak olurdu.
    Alimler olmasaydı,insanlar hayvan gibi olurdu.
    Ahmaklar olmasaydı,dünya ma'mur olmazdı.
    Rüzgar olmasaydı,dünyayı fena koku kaplardı.
    Adil sultanlar olmasaydı,insanlar birbirlerini yerlerdi.
    Hasan-ı Basri Hz.leri

    Harekette birlik olmazsa,fikirde birlik faydasızdır.
    M.İKBAL
    Kendine hakim olan başkalarına da hakim olur.
    Konfiçyus
    İnsanları niçin öldürüyorsunuz,zaten yakında ölecekler.
    Konfiçyus
    Hata etmek bir şey değildir,Hata ettiğini unutmak kötülüktür.
    Konfüçyus
    Doğru olan şeyi gördüğü halde yapmamak cesaretsizliktir.
    Konfüçyus
    Düşünmeden öğrenmek faydasız,öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.
    Konfüçyus
    İyi bir adam gördüğünüz vakit onu taklit etmeye çalışın.Kötü bir adam gördüğünüz vakit, onun kusurlarını kendinizde de arayın.
    Konfüçyus

    O yüz,her hattı tevhit kaleminden bir satır;
    O yüz ki,göz değince Allah'ı hatırlatır.
    N.F.Kısakürek
    Bir bölünmez ki insan,onu zaman bölüyor;
    İnsan her an dirilip her saniye ölüyor.
    N.F.Kısakürek

    Gençlik bahara,ihtiyarlık ise kışa benzer.Öyle bir kış ki arkasından bahar gelmeyecek.
    Firdevsi
    İnsanların en fenası birine ayrı,diğerine ayrı görünen iki yüzlü insanlardır.
    Hz.Muhammed
    Herkesin üç kişiliği vardır;sahip olduğu,sahip olduğunu sandığı,ortaya çıkardığı.
    Alphonse KARR
    Nice elbise gördüm içinde insan yok,nice insan gördüm üzerinde elbise yok.
    Romen Diyojen

    Elbise içindeki insanın kim olduğunu,insanlar ne bilirler.?Mektup içinde ne olduğunu,ancak onu yazan bilir.
    Sadi
    Kurtlar birbirine düştükleri zaman aralarından koyunlar rahatça geçerler.
    Sadi
    Kimde ilim,cömertlik ve Allah korkusu yoksa,o kimse manasız,kuru bir surettir.
    Sadi
    Düşmanın tatlı sözüne aldanma,balın içinde zehir de bulunabilir.
    Sadi
    Üç şey sürekli kalmaz,ticaretsiz mal,tekrarsız bilgi,cesaretsiz iktidar.
    Sadi
    Sadi Her ne kadar insan elinde büyümüş olsa da kurdun yavrusu sonunda kurt olur.
    Sadi
    İki şey aklın eksikliğini gösterir,konuşulacak yerde susmak,susulacak yerde konuşmak.
    Sadi
    Kurtlar birbirine düştüğü zaman aralarında koyun rahat eder.
    Sadi
    İnsan ne kadar yükselirse gönlü o kadar alçak olmalıdır.
    Anonim
    İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayalleri kaybederler.
    VOLTAİRE
    İyiliğin bilgisine sahip olmayana diğer bütün bilgiler zarar verir.
    Montaigne
    Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar,sonunda yontula yontula tükenip giderler.
    R.HULL
    Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan yeri okyanuslar keşfedemez.
    Andre GİDE
    Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,dostunun yüz karası,düşmanının maskarası.
    M.Akif ERSOY
    Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.
    La FONTEİN
    Dünyayı kara gören insan,herkesi kendisi kadar kötü sanır ve bunun için herkesten nefret eder.
    Bernard SHAW

    Büyük bir savaşçı olamak için önce koruyucu ruha bulman gerekir.Ruhun koruyucu ruhla
    Birleşirse o zaman güce ulaşırsın.
    " Kod Adı Sonsuzluk "filminden
    Ancak,Allaha inandığım zaman yaşadığımı anladım.
    Tolstoy
    Düşünce soyut,eylemse gerçek güçtür.Düşünceler suç sayılamaz.
    Rahmani
    Yaratıcı düşünce ufuk ötesini görmek gibidir.Bir kere görmeye başladınızmı ötesi gelir.
    Anonim




    Kibir ve öfke insanın başına çok felaketler getirir.
    Lokman Hekim
    Boş oturmak pas gibidir.İnsanı çalışmaktan daha çabuk eskitir.
    Franklin

    İnsan kendi ile haram arasında dağ gibi engeller görmedikçe takvaya ulaşamaz.
    Süfyan bin UYEYNE

    İyi olmak kolaydır,zor olan adil olmaktır.
    Victor HUGO
    Bir milletin büyüklüğü nüfusunun çokluğu ile değil,akıllı ve fazilet sahibi adamların sayısı ile belli olur.
    Victor HUGO


    Kötüler,salgın hastalığı olup ta onu başkalarına da bulaştırarak çektikleri acı ve ızdırabın manen de olsa azalacağını sanan vebalı yada veremlilere benzer. Alev saçan gabap ve şehvetlerinin ateşi ile,başkalarının kalplerinde de cehennem ateşini tutuşturmak ister.
    Rahmani
    Her şeyin taklidi olduğu gibi kahramanlarında taklitleri vardır.Onların ucuz kahramanlıkları Don Kişot'varidir,hayali yel değirmenlerini dev sanarak saldırıp dururlar.Gerçek kahramanlar ise büyük,küçük demeden her savaşta" önde gidenlerdir.
    Rahmani

    "Başarı istediğini elde etmek,mutluluk ise,elde ettiğini sevmektir."
    Thomas FULLER

    "Herşeyin yenisi,dostun eskisi makbuldür.
    Anonim
    İnsanlar kızgın yada heyecanlı olduklarında hemen gerçek kişiliklerini açığa çıkarırlar.Zira,normal zamanlarda insanlar maskeler kullanarak gerçek yüzlerini gizleyebilirler.
    Anonim

    Tevhid,Allah(cc.'u vahdaniyet yönüyle tanımaktır.
    İmam-ı Maturidi
    Cahiller içinde bir alim,ölüler içinde bir diri gibidir.
    Hz.Muhammed
    Kuvvetli kimse demek,güreşte başkalarını yenen değil,ancak hiddet anında kendine hakim olandır.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Hayır olmayan her sözden dilini çek,ancak bu sayede şeytana galebe çalarsın.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Sabır ile dua mü'minin en güzel silahıdır.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Cennet kılıçların gölgesi altındadır.
    Hz.Muhammed (s.a.v

    Ülkeler kılıçla alınır,ancak adaletle korunur.
    Timurlenk
    Her söylediğin doğru olmalı,fakat her doğruyu söylemek doğru değildir.
    Bediiüzzaman
    Nefsini ıslah etmeyen,başkasını ıslah edemez
    Bediüzzaman
    İnsanların Allah katında en kötüsü,fenalığından korkularak kendisine hürmet edilen kimsedir.
    Hz.Muhammed(s.a.v.


    Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiçbir kimse cehenneme girmez;hardal tanesi kadar tekebbür bulunan kimsede cennete giremez.
    Hz.Muhammed (s.a.v

    İmanca en mükemmeliniz,ahlakça en güzelinizdir.
    Hz.Muhammed (s.a.v

    Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz.Müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.
    Hz.Muhammed(s.a.v.

    Haksızlık etmekten sakınınız,zira haksızlık kıyamet gününde zulmettir.
    Hz.Muhammed (s.a.v

    İman çıplaktır,elbisesi takva,süsü haya,meyveside ilimdir.
    Hz.Muhammed (s.a.v

    Allah katında en sevimli ev,içinde yetime ikram olunan evdir.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Cehennem,nefsin arzu ettiği şeylerden,Cennet ise nefsin sevmediği şeylerle kuşatılmıştır.
    Hz.Muhammed(s.a.v.
    İnsanların en mes'ud ve hayırlısı ömrü uzun ve ameli güzel olanıdır.
    Hz.Muhammed(s.a.v.
    Temizlik,imanın yarısıdır.
    Hz.Muhammed(s.a.v.
    Kardeşine yapacağın iyilik,güler yüzden ibaret olsa dahi küçümseme.
    Hz.Muhammed(s.a.v.
    Komşusu açken,tok yatan bizden değildir.
    Hz.Muhammed(s.a.v.

    Kim ki Allah'tan başkası için öğrenir,onunla Allah'tan başkasının rızasını amaçlarsa,ateşteki yerini hazırlasın.
    Hz.Muhammed (s.a.v

    İnsanların en fenası,birine ayrı,diğerlerine ayrı görünen iki yüzlü insanlardır.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Cahiller arasında bir alim ölüler içinde bir diri gibidir.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Kardeşinin başına gelene sevinme,Allah ona afiyet verir de aynı musibeti senin başına geçirir.
    Hz.Muhammed (s.a.v
    Hoşlanmadığına sabretmedikçe,hoşlandığını ele geçiremezsin.
    Hz.İsa
    Kim ki öğrenir,öğrendiği ile amel eder ve öğretirse,göklerde saygı ile anılır.
    Hz.İsa

    İlim servetten daha hayırlıdır.Çünkü,serveti sen
    korursun,halbuki ilim seni korur.
    Hz.Ali
    "Kendine hoşça bak;Sen kendini küçük bir şey sanırsın,oysa cümle
    alem sendedir.."
    Hz.Ali
    Hoşlanmadığına sabretmedikçe,hoşlanmdığına kavuşamazsın.
    Hz.Ali+

    İnsanların en kötüsü,iyiliği kötülükle karşılayan ve insanların en iyisi kötülüğü iyilikle karşılayandır.
    Hz.Ali (r.a.

    Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.
    Hz.Ömer. (r.a.

    Sakın oturduğun yerde,"Allah'ım rızkımı ver " deyip durmayın.Biliyorsunuz ki gökten ne altın yağar ne de gümüş.
    Hz.Ömer(r.a.

    Tevbekarlarla sohbet edin,zira onların kalpleri daha yumuşaktır.
    Hz.Ömer(r.a.

    Amellerin en faziletlisi gizli günahları terk etmektir.
    Antaki
    Hayat bir hikayeye benzer,mühim olan eserin uzun olması değil iyi olmasıdır.
    Seneca

    Saygı olan yerde korku olur ama,korkju olan yerde her zaman saygı olmaz.
    Eflatun
    Yalnız yaptıklarımızdan değil yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.
    Moliere
    Dünyayı kara gören insan,herkesi kendisi kadar kötü sanır ve bunun için herkesten nefret eder.
    Bernard SHAW

    Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek,vicdan azabı ile beraber olan zenginlikten bin kere daha iyidir.
    Amenemope

    Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır.
    Balzac
    Cesaret insanı zafere,kararsızlık tehlikeye,korkaklık ölüme götürür.
    Yavuz Sultan Selim Han
    Mutluluğun değerini,ancak onu kaybettikten sonra anlarız.
    Plautus

    Konuşmanın zamanını bilmeyen dinlemenin de zamanını bilmez.
    Syrus

    Bir dostun üzüntüsüne her kim olursa katılır;bir dostun başarılarına ise ancak yüksek bir ruhta olanlar sevinir.
    Oscar WİLDE
    Halkın kendi kendine yarattığı ihtiyaçların her biri kendi boyunlarına bağladıkları birer zincirdir.
    Jan Jak ROUSSOU

    Yalnız sadaka vermekle kalmayın acıyın da,ıstırapları dindiren,paradan çok şefkattir.
    Jan Jak ROUSSOU

    İki kere yıkanamazsın aynı ırmakta;üzerinde akan sular,şimdi yeni sulardır.
    Heraklet
    Bir kimseye edilecek iyiliğin en mükemmeli o kimseyi minnet altında bırakmayanıdır.
    Balzac
    İnsanın kendine güveni,büyük işlere girişmenin ilk şartıdır.
    Johnson
    Kibirli ve cimri adamın,ne kadar vasıfları oılursa olsun,dikkate alınmaya değmez.
    Konfüçyus
    En ağır günah,insanın kendisini günahsız bilmek gururudur.
    Thomas CARLYLE
    Zaman büyük bir öğretmendir.Yalnız ne yazık ki daima öğrencilerini öldürür.
    Curt GOERTZ
    Fırsat herkesin ayağına gelir.Ama fırsatı değerlendiren azdır.
    Bulwer LYTON
    Başkalarını bilen kimse bilgili,kendini bilen kimse akıllıdır.
    Lao TZSE
    Şükür Hakk'ın kuluna verdiğini O'nun yolunda kullanmaktır.
    Abdulhakim ARVASİ
    İlim,bölüşüldükçe artan hazinedir.
    Bhartihari
    Zafere ilave edilecek yegane süs tevazudur.
    Ducios
    Nasihat etmek kolay,örnek olmak zordur.
    La ROCHEFAUCAULD
    Mutluluk her şeyden önce vücut sağlığıdır.
    Curtis
    Terbiye iyiyi,büyüğü ve güzeli sevmektir.
    Ernest RENAN
    Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene kimse yardım etmez.
    Pastolozzi
    Nefsin yok ve hiç sayan,nefsini sürekli tezkiye eden,nefsini kınayan ve temize çıkarmayan Alemlerin Rabbi olan yüce Allah'ın tasarrufunda olduğunu bilen Rabbini bilir Rahmani

    İnsanlar hikmetini bilmedikleri ve çözemedikleri,çaresiz kalarak üstesinden gelemedikleri acze düştükleri,durumlarda şans ve kadere inanır,Allah'a sığınırlar.
    Rahmani
    İnsanın elde ettiği olumlu ve olumsuz sonuçları,"şans" veya "kader" olarak değerlendirmesi,kişinin olaylara yaklaşımını ve alacağı sonucu olumsuz yönde etkileyen önemli bir faktördür. Zira;Şans kuvvetliden yanadır.(Bir Rus AtasözüGerçektende şans insan hayatında çok az rol oynar.Şans,doğru zamanda doğru açıda durmaktır.
    Doc.Dr.Acar BALTAŞ (Psikolog

    Başarıya giden yol kendine söz geçirmekten geçer.
    Doc.Dr.Acar BALTAŞ (Psikolog
    Başarılı olan bütün insanların ortak özelliği sebepleri dışlarında değil içlerinde aramalarıdır.
    Doc.Dr.Acar BALTAŞ (Psikolog

    Başarılı olanlar şartlardan şikayet etmek,pişmanlık duymak ve hayıflanmak yerine önlerindeki problemi nasıl çözeceklerine bakarlar.
    Doc.Dr.Acar BALTAŞ (Psikolog


    İnsanlar kendi elleriyle yaptıkları yasaları putlaştırmamalı ve kendi hatalarını
    kader-i ilahiye yüklememeli ve kendi kaderlerini mantıksızlık çıkmazına mahkum etmemelidir.
    Rahmani

    Allah zalimlerin başını da,alimlerin başınıda aynı kaza kılıcıyla vurur ama birinin başı cehenneme,diğerinin başı cennet-i alaya ulaşır.
    Rahmani

    O ezel denilen " sonsuz öncelerde" verilen hükümdür.Bu yüzden mutlak kaza değişmez.
    Rahmani

    Doğruluk;iyiye,güzele,akla,insaf ve vicdan yoluna çağıran cennet yoluna götüren sadık bir kılavuzdur.Onu bulunca asla terk etme.!
    Rahmani

    Akıl ve mantıkça en zayıf olanlar ,hiçbir delilleri olmadığı halde büyüklenerek,hak etmediklerini bildikleri halde Allah'ın mekr'inden ve azabından emin olanlar ahmaklar ile, ahiret hayatını yok sayan budalalardır.
    Rahmani

    Bu ilahi bir kuraldır."Önce hak et,sonra iste."
    M.İKBAL

    İyiyi,güzeli,doğruyu,hayır ve Hakkı,hakikati O'nun emri ve rızası olduğu için sevmek ve cennete koşmak;kötüyü,çirkini,eğriyi,şer ve batılı kerih görerek O'nun rızası olmadığı için buğz ederek cehennemden kaçmak;işte sırat işte müstakim yol.
    Sırat sana dünya hayatı olarak bahşedilen ömür,müstakim olansa sensin.
    Rahmani
    Aşk;sonsuzluğa götüren sihirli bir yol,her kapıyı açan sihirli bir anahtar,her engeli aşan bir Burak,uzakları gören ve sezen bir anka kuşu,adeta sonsuzluğun sırrıdır.
    Rahmani
    Hayallerimiz,bazen geleceğimizin projesi,aklımız mimarı,arzu ve isteklerimiz müteahhidi,irade ve azmimiz yapı ustası,gayret ve çalışmamız ise inşaat işçileri gibidir.
    Rahmani


    Sükutunu uzat,düşünmeyi çoğalt,gülmeyi azalt.Zira çok gülme kalbi ifsad eder.
    İbni MESUD (R.A.

    İnsanın varlığı zakkum ağacına,kötü ahlak ve ameller dalları,günahların verdiği vicdan azabı ise zehirli meyvelerine benzer.,yokluk Tuba ağacı güzel ahlak ve ameller ise dalları,sevapların verdiği huzur ise cennet meyvelerine benzer. Bu alemde zakkum ağacını dikenler ahrette gazap meyvelerini , Tuba ağacını dikenler ise ahrette rahmet meyvelerini devşireceklerdir.
    Rahmani

    Hizmet seni yüksekliğin en üst tabakasına çeker.
    Abdullah DEHLEVİ
    Geleceği görmek hayata ve olaylara en yüksek ufuktan bakmakla elde edilir.Önce ufku,daha sonra ufuk ötesini görmeye başlarsın.
    Rahmani

    Her bildiğini söyleme,her söylediğini bil..
    CLAVDİUS

    Hiçbir zaman çıktığın kapıyı hızla çarpma.Geri dönmek isteyebilirsin.
    Don HEROLD
    Güller,laleler bütün çiçekler solar.Çelik ve demir kırılabilir ama sağlam dostluk ne solar ne de kırılır
    NİETZSCHE
    Sevgi her zaman yaratıcı,korku ise daima yıkıcıdır.
    Emmet FOX
    Yüzünüzü güneşe döndüğünüz zaman gölgeler hep arkanızda kalır.
    Helen KELLER

    Her sorun içinde armağan saklar.
    Richard BACH
    Yitirenler başarısızlığın getireceği cezaları düşünürlerken;kazananlar başarının getireceği ödülleri gözlerinin önünde canlandırırlar.
    Rod GİLBERT
    Mutluluk,güzelliğin içinde doğanların değil,çirkinliklerin bile güzel yanlarını keşfedebilecek kadar güzellik kaşifi olanlarındır.
    Muhammed BOZDAĞ
    Şeytan ayrıntıda gizlidir.Ancak ayrıntılar bilinmeden hakikat aydınlanamaz.
    Anonim
    Yiğitlik intikam almak değil,tahammül etmektir.
    SHAEKESPEARE
    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler,elinden büyük iş gelmeyenlerdir.
    EFLATUN
    Öğrenmek akıntıya karşı yüzmek gibidir,ilerleyemediğiniz taktirde gerilersiniz.
    Anonim
    Akıllı insan düşerken bile kendini yes'e kaptırmaz.
    Anonim
    Savaşın iyisi b,barışın kötüsü yoktur.
    BENJAMİN FRANKLİN
    Yanılgı insanlar içindir,ancak silginiz kaleminizden önce bitiyo0rsa,fazlaca yanlış yapıyorsunuz demektir.
    J.JENKİNS
    Zamanında bir adım atmayan tembel,sonradan yüz adım atmak zorunda kalır.
    GİOVİO

    Bilginin efendisi olmak için,çalışmanın uşağı olmak şarttır.
    BALZAC
    Menfaatler gözü en tatlı bir şekilde kör eden birer vasıtadırlar.
    Blaise PASCAL
    İnsanlar yanlış yapabilirler,ancak büyük insanlar yanlışlarını anlarlar.
    F.Von KOTZEBUE
    Karanlık geceleri ben uykusuz geçirirken,sen sabaha kadar uyuyorsun.Ondan sonra da bana yetişmek istiyorsun.
    Zemahşeri
    İnsanlar hayalleriyle yaşarlar,ancak biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler.
    VOLTAİRE
    Korkaklar hiçbir zaman zafer anıtları dikmemişlerdir.
    W.WATSON
    Her saadet ızdırapla satın alınır.
    Manzoni
    Her ızdırabın öğrettiği bir şey vardır.
    BALZAC
    Çözümde görev almayanlar,çözümün bir parçası olurlar.
    Goethe
    İyi insanlarla arkadaş olunuz.Kötü kimseyle arkadaşlık etmektense,yalnız olmak evladır.
    Washington
#02.09.2010 00:08 0 0 0
  • Gece puslu ve sessiz yine ama dost alabildiğine. Takvimden kopardığım son yaprak, sanki saçıma düşen bir ak. Durup düşünüyorum bir an geçmişi, hayatım gah düz yollarda muvaffak, gah dağda taşta tepe taklak, aldığım son nefes, sonsuzluğa doğru ilk nefes,
    ne bir vakti öne alabiliyorum, ne de bir ânı geri. Mukadderât, göreve hazır ve
    nazır, emre ihanet yok kitaplarında. İnsanoğluna münhasır herşey, kevniyyet makamında geri saymakta, belki mutluluk belki bir heyecan içinde. Canlı, cansız herşey Onu anmakta biz anlasak da anlamasak da. Herşey Onu aramakta, herşey Ona yaklaşmakta, herkes sona yaklaşmakta. Gecenin pusu gözlerime çöküyor, karanlığı ruhuma. Hece hece dökülüyor dudaklarımdan bir cümle, göğsümü yara yara, bedenimi sarsa sarsa küllü
    nefsin zâikatül mevt, sümme ileynâ turceûn. Evet her canlı ölümü tadıcıdır amenna,
    ya sonra, ne diyor Mevla;
    "Bundan (ölümden) sonra bize döndürüleceksiniz.
    Heyhât, artık ne gelir elden. İş bitirilmiş, defter dürülmüştür, dönüşü olmayan,
    vadedilen ana yurduna varmıştır her can. Artık ektiğini biçme zamanı, akla karayı
    anlama zamanıdır, sonu ya hüsran ya bayram.Hamd ki gerçek ve tek sahibine layıktır, biz de Ona hamdederiz aciz bir dille, ya Rabb bizi affeyle, şefkatini lutfeyle. Her iş sende başlar, her iş sende biter ve her iş sana döner, hayırla huzuruna dönenlerden eyle, yüzü pak, alnı ak olanlardan eyle, hüsrana uğramaktan, boynu büküklerden, gazaba uğrayanlardan olmaktan muhafaza eyle. Ve irkiliyorum, ürperiyorum, sarsılıyorum. Bakıyorum etrafa mekan aynı mekan takipte yine akreple yelkovan Geçiyor zaman Her ân, ân Ân, her ân Vakit, ân Ben anım diyor Yüce Mevlam...
    Antolojide yayınlanan bir Hak dostun mesajından alınmıştır..selam ve sevgilerimle.yararlı olması dileğiyle paylaşmak istedim tüm okuyucularımla saygılar sunarım.Hayır ve Hakta baki kalmanız dileğiyle...

    AN AN YAKLAŞIYOR BEKLENEN MEŞ'UM ZAMAN


    Izdırap kan ve gözyaşı yazılmış alın yazıma
    Baldıran zehri aşkı içiyorum kana kana
    Yokluğun deli dalgalarla vuruyor usuma
    Gizli bir el sürüklüyor beni mana iklimine

    Gölgeler peşimde hangi kapıyı çalsam
    Tağutun askerleri hangi vadiye dalsam
    La mekan şehri hiçliğin ötesinde hiçlik
    Yokluğun ötesinde yoklukmuş sevmek

    Acıyı çok derin,aşkı zirvelerde yaşıyorum,
    Belayı bal yapıp ekmeğime sürüyorum
    Cesur yürek, ölüm mukadderse korkmam
    Senle bir olduktan sonra aşkım ne gam

    Bir İskoç müziği çalıyor uzakta belli belirsiz
    Dartanyan şövalyeleri at koşturuyor imgesiz
    Spartaküs yalnızlığında deli gönül
    Gül ve kan çiçekleri heryerde sebil

    Bir iman atlayışı yapıyorum sonsuza
    Tüm geçitlerde bir tuzak, her yer tenha
    Ellerin ellerimde yüreklerimiz kenetlenmiş
    Aşıkların kaderi her yerde vurulmakmış

    Ateş üstünde yürümekmiş meğer seni sevmek
    Her an doğmak günde binkez ölmek
    Cehennem tuzakları her bir yanımda
    İblisin askerleri pusu kurmuş yoluma

    Uzakta cehennem köpeklerinin ulumaları
    Sessizliği iki şak bölüyor kukumav çığlıkları
    Ejderhalar ısırmadan geçip gidiyor yanımdan
    Volkan lavları çıkıyor her geçitte başımdan

    Cennet yolu sarp,ısırgan otları her yanımı dalıyor
    Yüreğim eşsiz bir güzelin sevdasıyla kor gibi yanıyor
    Belene cehenneminden kaçıyorum sevgili annem
    Bir hastaneymiş meğer koskoca cehennem

    Görmediğim korkunç hayvanlar geçiyor yanımdan
    Bir helikopter kurtarıyor beni Beleneden
    Hangi düzensizliğe el atsam kaos ve giryan
    Hangi düşünceye tutunsam bir deli hezeyan

    İğrenç bir ihtiyar kadınmış meğer şu köhne dünya
    Arkamdan kahkahalarla gülüyor üpüryan bir heyula
    Her yasak zevk bir ejderha,her haram bir virüs
    Yeşil maymundan yayılıyor insana korkunç Aids

    Kemiriyor hastalıklı vücutları kırım kongo keneleri
    Kıyamet alametleri korkutuyor,Hak dostu bilgeleri
    Uzakta dans ediyor insanlar herşeyden habersiz
    Ölüm kol geziyor her yerde can ucuz,tenler değersiz

    Mahşerin dört atlısı beliriyor ufukta doludizgin
    Gladyatörler,ölüm arenasında yenik ve bezgin
    Büyük kıyameti haber veriyor tüm veriler
    Kozmik bir toplantıda alınıyor yüce kararlar

    Yeryüzüne biyolojik savaş kararı var Hakkın
    Uyarın uyarılmak istenenleri vakit saat yakın
    Büyük alametler bir bir gerçekleşti,artık uyanın
    Kum saatinde tükeniyor,an an yaklaşıyor meş'um zaman

    Ozon tabakası delindi,gök kalkansız yer berhava
    Dabbe-tül Arz çıkıyor her yerde karşımıza
    Buzullar eriyor taşıyor denizler dalga dalga
    Yasak zevkler büyüyor her biri dev bir ejderha

    Maymunlar cehenneminden kaçıyor kırbaçlanan esirler
    Hangi vadiyi aşsak peşimizde gölge süvariler
    Özgürlük anıtının dibinde toplanıyor her kaçak
    Bütün volkanlar infidada,bütün karalar oynak

    Tsunamiler dev dalgalarla vuruyor karaları
    Kızılaylar,kızılhaçlar saramıyor ölümcül yaraları
    Her yerde deprem,şehirler yıkılıyor yerle bir
    Hangi yiğit ölümden kaçacak,nerde böyle cihangir

    Ölüler diyarında bengisu arıyorum her an
    Sadırlardan siliniyor altın harfleriyle yüce Kur'an
    Her anı bin kez ölmekmiş meğer yaşam
    Seni sevmekmiş ölümsüz gerçek,ya Hz.Yezdan

    Sonsuzluk yolunda yapayalnız yürüyorum
    Acıyı sarhoş kadehlerinde ağır ağır yudumluyorum
    Gözyaşları sicim gibi iniyor gökyüzümden
    Bir anka kuşu kapıp uçuruyor beni ensemden

    Alacakaranlığı deliyor rüzgarın ürküten uğultusu
    Kaf dağının ardına yol alıyor bir sonsuzluk yolcusu
    Her yerde bir Titanik faciası,her yerde ölüm ve katliam
    Güneşin ilk ışıklarıyla başlıyor sıtma ateşli deli sevdam

    Ağır ağır çıkıyorum gökyüzü sarayına
    Ahret boyutunda rastlıyorum çocukluğuma
    Cüzzamlılar vadisinden geçiyorum Benhur misali
    Bütün çilesizler bakıyor arkamdan adeta vebalı

    Cehennemden çıkmış bir adam getiriyor melekler
    Kıpkızıl bir ateşte yanmış deva olmuyor merhemler
    Döner misali yanıp yok olmuş vücudun,yarısı eksik
    Küfrüne karşılık vaad olan işkenceye tüm melekler tanık

    Merhem sürülmüş kıpkızıl yaralardan akıyor kan ve irin
    Deccalların canhıraş kahkahaları,çekilin ey ins ve cin
    Cehennemde yanan tek insan göremiyorum
    Kimi maymun, kimi domuz, kimi ejderha; korkuyorum

    Böyle bir akibetten Rabbime sığınıyorum
    Dünya gurbetinden ahirete göç ediyorum
    Gül yağıyor üzerime yağmur yerine semadan
    Sıçrayıp uyanıyorum,bu haberci rüyadan

    Nihat Gülle
    Şair ve yazar

#02.09.2010 00:06 0 0 0
  • Bu kıssada temsilen anlatılan Zülkarneyn aslında insanın iradesidir.
    Zülkarneyn iki batınlı,iki zamanlı anlamına gelir.Veli yada peygamber olduğu
    konusunda tartışmalar pekde önemli değil bizce.Kur'an verilerine göre Zulkarneyn
    büyük bir kraldır, Kur'anda Peygamber veyâ veli olduğu belki de bilhassa belirtilmemiş,Zülkarneyn'in şahsında insan oğluna verilen "özgür irade ve güce
    "dikkat çekilmek istenmiştir.
    Kur ân-ı kerimde kıssası, doğuya ve batıya seferleri zikr edilmiştir.
    Asıl ismi İskenderdir.Bazı tarihçi ve dini araştırmacı yazarlar tarafından,
    Büyük İskenderle isim benzerliği dışında herhangi bir ilgisi olmadığı
    söyleniyor.
    Doğuya ve batıya sefere çıktığı için İskender-i Zülkarneyn diye anılmıştır.
    Zulkarneyn ;Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes in soyundandır. Peygamber olup
    olmadığı açıkca bildirilmedi. Yemen de yaşamış olan münzir iskender ile
    Aristo nun talebesi olan Makedonyalı İskender den daha önce yaşadı.
    Sâlih bir zât olanZülkarneyn aleyhisselâmı Allahü teâlâ yeryüzündeki
    insanlara emir ve yasaklarını tebliğ ile vazifelendirdi. Zülkarneyn
    aleyhisselâm Allahü teâlâ niyâzda bulunup; kendisine kuvvet vermesini,
    insanlar arasında hangi ilim ve adâletle hükmesini gerektiğinin bildirilmesini istedi.
    Allahü teâlâ şöyle buyurdu:
    Sana verdiğim vazifeyi yapabilmen için kuvvet ihsân ederim.
    Göğsünü (islama) açarım. Herşeye gücün yetecek hâle gelirsin. anlayışını açar,
    konuşmanı genişletirim, kulağını açarım, tâ uzaktakileri işitirsin. basiretini
    genişletirim, çok uzakları görür, herşey nüfûz edersin. Her şeyi sağlam yaparsın.
    İstediğin her şeyi ihsân ederim. Sana heybet veririm hiç kimse sana kötü gözle
    bakamaz. Ben sana yardım ederim. Hiç bir şey sana zarar vermez, seni
    kuvvetlendiririm. hiç bir şeye yenilmezsin. Kalbine kuvvet veririm hiçbir şeyden korkmazsın. Aydınlık ve karanlığı emrine verir, onları senin askerin yaparım.
    Aydınlık senin önünde yol gösterir, karanlık arkandan seni muhâfaza eder.
    Allahü teâlâ hazret-i Zülkarneynin emrine bulutları ve
    başka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti
    verdi. Ayrıca beyaz ve siyah olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifiri karanlık olan ,gecede beyaz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp
    ederken düşman askerinin karanlıkta kalmasını arzu ederse siyah sancağını açar,
    düşman tarafı zifiri karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmana kısa
    zamanda gâlip gelirdi.
    Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu.
    Çok geçmeden memleketi genişledi. Devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve
    yasaklarını bütün dünyâya yaymağı azmetti. Teyzesinin oğlu Hızır aleyhisselâmı
    kendisine vezir, ordusuna kumandan tâyin etti.
    Allahü teâlânın emriyle müminlerden meydana gelen ordusu ilk önce batıya yürüdü.
    Vardığı yerlerde kâfirleri hak dine dâvet etti. İnsanlara iyilik ve ihsânlarda bulundu.
    İnanmayanlarla harp etti. Batıda meskûn (yerleşilmiş yerlerin sonuna vardı. Artık
    karalar bitmiş denizler başlamıştı. Oraya vardığı sırada orada bir kavim buldu.
    Bu kavim kÂfir olup vahşi hayvan derisinden elbise giyerler, denizin dışarı attığı
    balık cinsinden şeyleri yiyerek geçinirlerdi.
    Zülkarneyn aleyhisselâm bu kavmi, güzel muâmelede bulunarak hak dine dâvet etti.
    Kavimden bir kısmı imânla şereflendi bir kısmı ise imân etmekten yüz çevirdi.
    Zülkarneyn aleyhisselâm inanmayanların üzerine yürüdü ve onları karanlıkta bıraktı.
    Onlar karanlıkta ne yapacaklarını bilemediler. Sonunda pişman olup tövbe ettiler ve
    Allahü teâlânın varlığına, birliğine inandılar. Zülkarneyn aleyhisselâm müminlerden
    kurduğu ordusu ile uğradığı her yerdeki bütün insanları hak dine dâvet etti.
    Allahü teâlâya imân ve ibâdete çağırdı.
    İmân etmeyenler cezâlarını gördüler. Yaya olarak Mekke-i mükerremeye
    gitti ve haccetti.
    İbrâhim aleyhisselâmla görüşüp hayır duâsını aldı. Nasihatlerine kavuştu.
    Daha sonra doğuya yöneldi. Güneşin ilk ışıklarının vurduğu en uçtaki kara
    parçasına vardı.
    Zülkarneyn aleyhisselâm orada, yer altındaki manzenlerde yaşayan kavmi
    hak dine dâvet etti. Daha sonra kuzeye bir sefer yaptı. İki dağ arasına vardı.
    O iki dağın yakınında oturan kalabalık bir kavimle karşılaştı.
    O kavmi de hak dine dâvet etti. Kavmin pâdişâhı Zülkarneyn aleyhisselâmı
    iyilikle karşıladı ve hediyeler takdim etti. Bütün kavmiyle birlikte hak dini
    kabul etti.
    Zülkarneyn aleyhisselâmın iltifatlarına kavuştu. Yecüc ve Mecüc adlı kavimlerin
    zararından şikayette bulundu.Zülkarneyn aleyhisselâm o kavimle birlikte Yecüc
    ve Mecüc n zararından korunmak için sed yaptılar.
    Zülkarneyn aleyhisselâm bir seferi esnâsında hiçbir dünyâ malı ve serveti olmayan,
    rızıklarını sebzeden temin eden bir kavme rastladı. Ayrıca bu kavimde herkes kendi
    mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibâdetlerini burada yaparlardı.
    Zülkarneyn aleyhisselâm o kavmin hükümdarıyla da görüştü.
    Hükümdar kendilerinin dünyâya önem vermediklerini, âhiretini hatırlamak için de
    ibâdetlerini mezarlarda yaptıklarını anlattı. Zülkarneyn aleyhisselâm Allahü teâlânın
    yardımıyla, doğu, batı ve kuzeydeki bütün ülkeleri feth edip, Allahü teâlânın emir ve
    yasaklarını yayma vazifesini tamamladıktan sonra, askerine izin verdi.
    Kendisi Medine ile Şam arasında Dûmet-ül-Cendel denilen yerde insanlardan ayrıldı.
    Yanlız Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle meşgul oldu. Vefât etmeden önce yakınlarına
    Ben vefât edince usûlüne uygun yıkayıp kefenleyin. Sonra tabuta koyun. Yanlız
    kollarım dışarda sarkık kalsın. Hazinelerimi de katırlara
    yükleyin diye vâsiyette bulundu. Söyledikleri aynen yapıldı. Az bir zaman
    sonra da vefât etti. Mekke e veya Mekke civârındaki Tehâme Dağlarında
    bir yere defn edildi. İskender-i Zülkarneyn böyle vâsiyet etmekle arkamdan gelen
    ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum.
    Hizmetçilerim emrimden çıkmadı. Dünyâyı baştan başa tuttum. Sayısız hazinelerim
    vardı. Fakat bütün bu dünyâ nimetleri kalıcı değildir.
    Gördüğünüz gibi mezâra eller boş gidiliyor. Dünyâ malı dünyâda kalıyor. Sizler âhirette
    de faydalı olacak işler yapın. demek istedi. Zülkarneyn aleyhisselâm beyaz-kırmızı benizli,
    orta boylu idi. Güzel ahlâk sâhibi, Hakka teslimiyeti tam, halkına karşı mütevâzi, alçak
    gönüllü ve adâlet sâhibi idi. Gazâ ve cihâda çıkmakta, beldeleri tâmirde çok gayretli idi.
    Dünyâ malına rağbet etmez, elinin emeği, alnının teri ile geçinirdi. Bunun için zenbil örer
    kendine, çoluk çocuğuna bu paradan harcar, artanını fakirlere sadaka verirdi.
    Yecüc ve Mecüc kavminin zararlarına mâni olmak için sed yapmıştı. Sedi rivâyetlere
    göre Asyanın doğusundaki mümin Türklerin ricâsı üzerine inşâ etmişti.
    İki dağ arasına taş ve demirden yapılmış olan bu sed bugünkü Çin seddinden başkadır.
    Kurân-ı kerimin Kehf sûresi : 83-98. âyet-i kerimelerinde Zülkarneyn aleyhisselâmla
    ilgili haberler verilmektedir. Peygamber efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem de
    buyurdu ki:
    İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi mâlik oldu. İkisi mümin ikisi kâfir idi.
    mümin olan ikisi Zülkarneyn il Süleymân (aleyhisselâm idi. Kâfir olan ikisi de Nemrûd ile
    Buhtunnasar idi.

    Beşinci olarak yeryüzüne benim evlâdımdan biri yâni Mehdi mâlik olacaktır



    ZULKARNEYN KISSASI'NIN TEFSİRİ: (füyuzat Kur'anı Kerim'in mealen tefsiri) (Şemsettin YEŞİL)

    İsra.83-y peygamber seni imtihan kastı ile ashab-ı kehf'ten ve ruhtan sordukları gibi
    Zülkarneyn'den icraatından havl-u alemi seyri cihetinden soruyorlar.Onlara söyleki Rabbim vahy-i Sübhanisi ile bana haber verecek ben de size beyan edeceğim.

    İsra.84,5-iz fazlımızdan ona yeryüzünde kudret ve kemal verdik.(Zülkarneyn talep ettiğine erişebilmesi için kendisine her şeyi teshir edecek sebeplerleri de verdik.
    Ona öyle bir hilafet verdik ki;makturatını her halukarda tasarruf edecekti.
    (isteklerini her şartta gerçekleştirecek güce sahip olacaktı.
    Dünya kendisine musahhar kılındı.Maddi ve manevi kuvvetleri aemrine amade verdik.Zahir,batın ilim ve kudretlerini kendisine ihsan eyledikGarba doğru yürüdü.
    (Bu ayetin enfüsi manasında Zülkarneyn ile kastedilen bu vücuttaki kalptir.O öyle bir meliktir ki;şarka ve garba hükmeder.Onu beden arzında tasarruf sahibi kıldık
    buyuruyor.(Yani cüz-i iradenin yeri kalptir,teklifte (akla değil kalbedir.Kalp istediği
    kutba maşrik ve mağrib yani (hayır ve şer yoluna seyretmekte muhayyer kılınmıştır.

    İsra:86-Vakta ki güneşin gurub ettiği yer vardı,orada güneşi çamurlu bir suğlaya
    (balçığa batıyor gördü.
    Pınarın yanında bir kavim gördü (Ya Zülkarneyn sana irade-ihtiyar verdik istersen bu kavme azab et,istersen onlara hüsnü muamele ile dini talim et öğret.

    Ayetin manayı enfüsisi:
    Kemalata istediği yere vasıl olabilmesi için ona her şeyde esbab (sebepler verdik.
    Bedenle alakasından dolayı sufliyet (aşağılık yurdunu seçti.Ruh güneşinin gurub ettiği yere vardı,orada
    -Ruh- güneşini nefs bataklığına batıyor buldu.

    İsra:87-ilahi irade tarafından Zülkarneyn yani kalp muhayyer (özgür kılındıktan sonra verilen ihtiyarı hikmetle tasarruf etti de küfür,şirk,masiyetle nefsine zulmedenlere biz dünya azabı ile öyle ceza veririz ki;
    Azabları öldürülmektir.Sonra onlar Rablerine geri dönerlerAllah-u Teala onlara hiç işitilmemiş müthiş bir azabla tecziye eder.

    İsra.88:Hakka gerçekten iman edip,güzel işler yapanlara yevm-i cezada en güzel mükafat verilir.
    Biz onlara yapılması,icrası gayet kolay olanı asan olanını söyleriz.
    Ayetin enfüsi manası:Yani zulümde aşırı gitmiş,şehvet gadap vehim ve tahayyül ile dolmuş olan kimseyi riyazat ile tazip ederiz,sonra kıyamet-i Suğrada (büyük Kıyamet Rabbi'si tarafına dönüp nar-ı tabiat ile (mezmum sıfatları yanar azap edilir.
    Ki bu azap büyük ve ifnadır.(canyakıcı bir azaptır.Akıl fikir,zahiri ve Batıni hisleri ile bunların hepsine iman edip fazileti menfaata tercih ederek taat'ta bulununca (cennet-i sıfat ve marifet tecellisine mahzar kılarız.


    İsra.89:Emr-i ilahi ile mşer-i mübini vaz'ettikten sonra meşrik tarafına gitme sebebine tabii oldu.(ki bu alem sebepler alemidir arzda semavatta yakınlık makamı kadar sebeblerin halk edildiğine işarettir.
    Yalnız bu sebeplerden hiçbirini Allah-u Tealaya şirk koşmamalıdır. Makam-ı Kabe Kevseyn de sebepler yok olur.Oraya makam-ı Mahmud da denilir.

    İsra.90:Güneş'in üzerlerine doğduğu mahalle dönünce,orada güneşin üzerlerine tulu
    ettiği bir kavim buldu ki o kavim için güneşten başka onları örten bir şey kılmadık.
    (Dağ yok,ağaç yok,bina yok.)

    İsra.91:Zülkarneyn mağripte bulduğu kavim hakkında olduğu gibi bunlar hakkında da
    muhayyer kılındı.Biz onda olan ordu,teçhizat ını açık ve gizli kuvvetinin tümünü ilmimiz
    kuşatmıştır.

    Ayetin Manayı enfüsisi:
    (sonra öyle bir yola tabi oldu ki,yücelme yolu,süluk-u ilallah ta Ruh güneşinin matlabı
    olan yer vardı.
    Orada aklı maaş,aklı mead,fikir heves,kuvve-i kudsiye bunların hepsini hicapsız ruh-u şemsin nuru ile münevver külli iradeyi idrak etmiş öyle buldu,Onlar hakkında yapılacak muamelede serbest bırakıldı.(cüz-i irade ihtiyar verildi)

    İsra.93:İki dağ arasına vardı,lisanları kendilerinden başka hiç kimse tarafından
    anlaşılmaz,Zülkarneyn (kalb-i insani ruhla nefs kavmi lisanını bilir.Aralarında yecüc-
    mecüc zulmü için set isterler.Zülkarneyn set için yardım ister.Küme küme demir ister,demiri körükler,ateş haline gelince erimiş demirin üzerine eritilmiş bakırı döker
    o demirle seddi kaplar.

    Ayetin manayı enfüsisi:
    Siz yalnız ahlak ve taat malzemesi yığın,aşk ve imanla,Salih amelle körükleyin,nefsani kesafetinizi eritin,letafete dönüştürün,kalplerinizi birleştirin,vücutta (nefs ve ruh tek bir ruh gibi yaşayın.Rabbim bana vüsat-ı dünyeviye vermiştir.Yecüc mecüc artık o iman seddini ne aşabilir ne de delmeğe kadir olamazlar.

    BU AYETTE VERİLEN BİLGİLER IŞIĞINDA İNSANA VERİLEN BİR CÜZ-İ İRADENİN
    VARLIĞINDAN BAHSEDEBİLİRİZ.FAKAT BU CÜZİ İRADE SINIRLI VE SORUMLULUK
    ALANI İÇİNDE ETKİLİ OLDUĞUNDAN VE İNSAN SÜREKLİ İMTİHAN HALİNDE OLDUĞU
    İÇİN İLAHİ İRADENİN KONTROL VE ETKİ ALANI İÇİNDEDİR.İNSANIN TEKAMÜL EDEBİLMESİ
    İÇİN GEREKLİ OLAN HAYIR VE ŞER SINAVLARI ALLAHU TEALANIN DİLEDİĞİ KADAR DEVAM
    EDER .TAKİ YAKİN (ÖLÜM GELİP ÇATINCAYA KADAR.HİKMETİNDEN SUAL OLMAZ.ZİRA
    BİZ ONUN YAPTIKLARINI SINIRLI AKLIMIZ UFKUMUZ VE DEĞER YARGILARIMIZLA
    DEĞERLENDİREMEYİZ..MÜLK ONUNDUR KENDİ MÜLKÜNDE YEGANE TASARRUF
    SAHİBİ ODUR.

    ALLAH (TEALA KULLARINDAN HESAP SORAR,O YAPTIKLARINDAN SUAL OLUNMAZ.

    Nihat GÜLLE
    Şair ve yazar

#02.09.2010 00:02 0 0 0
  • noimage



    Ve gönül Tanrı'sına der ki;
    Pervazım yok ölümden yana
    Her mihnet kabulüm
    Yeter ki gün eksilmesin penceremden

    Cahit Sıtkı TARANCI

    Ölüm,şairleri en çok çeken gizemli temaların başında gelir.Bu gerçeği bilen,
    dünyaya bağlanamaz.Fani zevkler,ihtiraslar peşinde koşamaz.İnsanların,
    kalbini kıramaz.Hatta,hayvanları,bitkileri dahi incitemez.İnsanoğluna
    sunulan nimetlerle dolu doğayı kirletmez,kendisinin ve içinde yaşadığı evrendeki
    her şeyin yok olacağını,her şeyin yüce yaratıcıdan bir eser,bir tecelli,ona
    götüren bir işaret,bütünü temsil eden bir parça olduğunu bilerek,sonsuz
    hayatına ahret yurdunda yeniden doğmak için hayatı bir fırsat,fırsatı
    ganimet bilerek durmadan,yorulmadan çalışır.Ölüm gerçeğini böyle anlamış
    olmalı ki şair dörtlükte;Gönül denilen yere-göğe sığmayan Allah'ı içine alan,
    sonsuzluğu kucaklayan bir sır menbaı sırlar mahzenidir
    hakiki kulun sonsuza açılan kalbi. İşte bu eşsiz yaratılışa sahip Gönül,
    yaratıcısına der ki,korkum yok ölümden yana;zira akıllı,inançlı bir mü'min
    bilir ki,ölüm bir son değil belki sonsuz,bitimsiz yeni ve fevkalade güzel bir
    yaşamın başlangıcıdır.Hayatın türlü mihnet ve zorlukları,çileleri her şey
    her türlü eza ve cefa kabulümdür,yeter ki o ebedi ve bitimsiz
    günün,güneşin ziyası eksilmesin gönül penceremden.Yani ölüm beni
    korkutmuyor,hayatın mihnet ve çileleri de yeter ki ölümsüzlük,sonsuz
    ebedi ve zevalsiz hayat devam etsin benim için.Şairin,bu dizeleri hangi
    zevk ve coşkuyla yazdığı bilinmez ama yukarıda anlatılan manada gün
    eksilmesin penceremden adlı şiirindeki içten duasına sonsuzluğa
    hasret bir kalbin gün ışığı misali kalbine tecelli eden ilahi nurla
    her an onunla olma temennisine,bütün kalbimizle katılıyoruz.

    Nihat GÜLLE
    Şair ve yazar
#01.09.2010 23:57 0 0 0
  • Cihan-ara cihan içindedir bilmezler Şu mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler...

    Bu konuda anlatılan bir masal vardır ki pek meşhurdur :
    "Balıklar deryada sakin ,usulet ve sükunetle yüzerken içlerinden birinin sorması ile şaşırıp
    kalmışlar.Su nedir? Soru oldukça basittir.Ama yıllar yılı içinde sürekli yüzüp yüzgeç attıkları suyun hakikatini hiç biri bilemez.Bunun üzere araya araya balıkların pirini bulur ve ona sorarlar;
    Ey pirim,üstadımız,bu su nedir,nicedir?diye sorunca balıkların piri hiç düşünmeden
    "Ben sudan başka bir şey görmüyorum ki onu size anlatayım"diye muammalı,esrarengiz bir
    cevap vermiş.Şairde cihan içinde cihan ara,iç-içedir bilinmezler derken adeta bir kehanette bulunuyor ve şu anda pozitif bilimin bahsettiği iç içe evrenlere işaret ediyor.Aslında fizik ötesi ilimde yani ilmi ledün de sabittir ki;yedi kat gökyüzünden bahsedilir.Bunların her biri farklı bir boyuttur ve zamanın akış hızı,mekanın kesafeti tamamen farklıdır.Bu yüzden birbirlerini göremezler,görseler de ulaşamazlar.
    Bu yüzdenden uzak,habersiz kopuk yaşarlar.Cihan içinde cihan,olduğunu bugün bilim adamları ispatlıyor. Fakat,önemli olan bu cihanın özünde,maverasında tek bir varlığın olduğunu bilmektir .
    O 'da Allah'tır.İşte O tek olan ilahi varlığın dışında-haricinde kalan ins-cin,melek-şeytan,toprak hava,su,güneş hiçbir şey yoktur aslında.Yani bunların harici bir vücudu yoktur.Hepsi o ezeli ve ebedi varlık güneşinden alır ışığını,müstakil bir ışıkları yoktur.
    O ışıksa gerek mecazi,gerekse manevi kainatın ruhu özü olan Allahtır.
    Allah evveli batında gizli bir hazine iken,bilinmek istemiş ademi bir ayna suretinde yaratmıştır.Alem aynasında esmasını,adem denilen yokluk aynasında ise ef'al,sıfat ve zatını seyretmek istemiştir.
    Yüce Allahın iç içe dört büyük alemi vardır.Mülk,melekut,ceberut ve lahut.
    Muhiddin-i Arabi Hz.leri bu dört alemi dört büyük derya olarak görmüş,lahut aleminin coşup açılması ile ceberrut aleminin,ceberut aleminin coşup taşmasıyla melekut aleminin,melekut aleminin cosup taşmasıyla mülk aleminin görüntüye geldiğini,aslında var gibi gördüğümüz fani varlığın bir hayal olduğunu,kainat denilen varlığın ezeli ebedi ve tek olan varlığın her an tecellisiyle zuhura geldiğini söyler.Hatta,bazı islam alimleri bu sürekli tecellinin bir an kesilmesiyle kainatın bir anda yok olacağını,kıyametin bu şekilde kopacağını iddia ederler ki doğrudur.Bir öğlen uykusunda gördüğüm rüyada bana şöyle söylendi gölgenin hakikati suydu buhar oldu.Bu rüyayı anlattığım bilge inşallah yağmur olup rahmet olup deryaya geri dönersin demişti.
    Allah doğruyu söyler hidayet yalnız onun elindedir...şiirin tamamı aşağıya alınmıştır...

    CİHAN ARA CİHAN İÇİNDEDİR DERYAYI BİLMEZLER

    Cihân-ârâ cihân îçindedir ârâyı bilmezler
    O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

    Harâbât ehline dûzah azâbın anma iyi zâhid
    Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler

    Şafak-gûn kan içinde dâğını seyretse âşıklar
    Güneşte zerre görmezler felekte âyı bilmezler

    Hamîde kadlerîne rişte-i eşgi takub bunlar
    Atarlar tîr-i maksûdû nendendir yâyı bilmezler

    Hayâlî fakr şâlına çekenler cism-i uryânı
    Anınlâ fahrederler atlas ü dîbâyı bilmezler


    Nihat Gülle
    Şair ve yazar

#01.09.2010 23:53 0 0 0
  • Eğer Islâm`ı tek kelime ile anlatmamız istense, 'Namaz' diyebiliriz. Bu yüzden Allah Rasülü namazı, dinin orta direği diye nitelemiştir.(el-Hindî age. I/278 (1372, Ebu Naîm`den.

    İnsanlar Allah`ı tanımak için yaratılmışlardır. Allah`ı iyi tanımanın sevmenin en güzel göstergesi namazdır.

    Namazın toplayıcılık niteliği vardır. Namaz bütün ibadetlerin bir bileşkesidir.. (Imam Rabbani Mektubat`ında bunu güzel izah eder.

    Namazı Yaratıcımız (c.c. imana denk tutmus ve kıble değiştiginde, geçmiş namazlarımız boşa mi gitti? diye soranlara, Allah sizin imanınızı zayi etmez buyurarak, namazdan 'iman diye söz etmiştir. (K. Bakara (2 143.)

    Bu yüzden sevgili Peygamberimiz (s.a.s.`in arkadaşları da: Biz namazdan başka hiçbir ibadeti terketmeyi küfre yani. kâfir olmaya denk saymazdık demişlerdir.

    Dünyada en üst makamdan en aşağı görülenine kadar herkesi aynı safta toplayıp, Allah`ın karşısında hepsinin insan olarak eşit olduklarını namaz kadar vurgulayan bir başka eylem yoktur.

    İnsanın bedeninin gıdaya ve çeşitli vitaminlere ihtiyacı olduğu gibi, ruhunun da gıdaya ve vitaminlere ihtiyacı vardır. Ruhun temel gıdası namazdır. Ve insanın bedeni çeşitli kirlerle kirlendigi gibi ruhu da kirlenir. Namaz bu her iki kiri de temizler.

    Namaz insanı yalnızlık duygusundan kurtarır. Günde en az beş defa tekbir alırken dünyayı ve içinde bulunanları arkasına atan, bu hareketiyle en azından şunları demek ister:

    Bütün dünya bir yana olsa bana Allah`ım yeter. Ben ondan başka boyun eğecek kimse tanımıyorum.

    Allah-u Ekber = En büyük Allah`tır, diyorum ve benim namazıma O`nun ihtiyacı olmadığını da böylelikle itiraf ediyorum.

    Namaz sevgili Peygamberimiz aracılığıyla bizzat Yüce Allah`ımızın bize gönderdiği bir hediyedir; onu nasıl reddederiz?

    Namaz Miraç hediyesi olmakla mü`minlerin Miracı sayılmıştır. Yani namaz insanı manâ âleminde alabildiğine yükselten bir asansördür. Ona tutunmayanlar aşağıların aşağısında kalacaklardır.

    Namaza belki de en az muhtaç olan insan, Allah`ın Rasûlü Muhammed`dir. Ama o, aynı zamanda namazı en iyi anlayan insandır. Bu yüzden onun, ayakları şişecek kadar namaz kıldığıolurdu. Aişe annemiz ona bir seferinde acıyarak: Ey Allah`ın Rasûlü, Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladığını söylüyor, öyleyse kendini bunca yormak niçin? diye sorduğunda O da:

    Şükreden bir kul olmayayım mi? buyurmuştur. (Buharî tefsir 48, teheccüd 6; Müslim, münafikûn 79, 81. Demek ki namaz, Allah`ımızın verdiği sayısız nimetlere karşı da bir şükür, yani tesekkürdür.

    Artık kalp temizliğinin nasıl olduğunu daha iyi anlıyor olmalıyız. Demek ki, kalp temizliği namaz kılmamayı değil, daha çok kılmayı gerektirir.
    Ancak namazın bütün bu iyi etkileri için bir şart vardır: Onu Allah`la yüzyüzeymis gibi kılmak. Yani huşu ya da ihsan. Kendisini Allah`la konuşuyor sayarak o şekilde namaz kılmak. Onun için namaz kılanın önünden geçilmez. Konuşanlar, arasından geçmek terbiyesizliktir.

    Bu yüzden Allah, kurtuluşa erecekler içerisinde öncelikle namazlarını huşû içinde kılanları sayar.
    (Mû`minler elbette kurtulacaktır: Onlar ki, namazlarında huşuludurlar, boş şeylerden yüzçevirirler, zekâtlarını verirler, ırzlarını korurlar..:` K. Müminûn (23 1-9.)

    Allah
    'Beni anmak için namaz kıl. (Tâ-hâ (20 14.) buyurur. Demek ki namaz Allah`ı anmak yani zikretmek ve hatırlamak için kılınır.

    Allah (c.c.) : dosdoğru kılınan namaz insanları her kötülükten alıkoyar. (Ankebût (29 45. buyurur. Bunu herkes, kırk gün değil, sadece bir hafta, hattâ bir gün huşû`lu namaz kılmakla açık seçik görür. Ama olabildiğince Hakkı ve hakikati düşünerek,onunla o yüce Rabbin huzurunda bulunduğunun bilincinde olarak.

    Bu yüzden Allah Rasûlü dünya meşgaleleriyle yorulduğu ve sıkıldığı zamanlarda: Ey Bilal, kalk da bizi ferahlat! (Ebû Dâvûd, edep 78; Müsned V/364, 371. yani, ezan oku da namaz kılalım, buyururlardı.

    Onun arkadaşlarından bazıları da namaza durduklarında Allah`tan başka her şeyi unuturlardı. Hattâ birisinin sırtına ok saplanmışti. Acısına dayanamadığı için çıkaramıyorlardı. Bu yüzden o namaza durduğunda çıkardılar. Duymamıştı bile. (Benzer bir olay için bk. Kandıhlevî, Hayâtu`s-sahabe NI/605.

    Bir başkası, namazda hatırına gelip kendisini Allah`ı anmaktan alıkoyduğu için, çok değerli hurma bahçesini Allah Rasûlü`ne bağışladı. (bk. Kandıhlevî age NI/544; Ibnü`I-münzir, et-Tergib I/316.

    Nasıl namaz kılmayız? Nasıl AlLah`a kulluğu kabullenmeyiz? Nasıl çocuğumuza namaz kıldırmamakla ona acıdığımızı zannederiz? Namazın yaşınıda, onu emreden belirliyor ve elçisine: Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namaz kılmayı öğretin ve onları namaza başlatin, on yaşına geldiklerinde de, eğer namaz kılmadıkları olursa, dövün, yataklarını da ayırın.dedirtiyor. Gerçekten de çocukken başlanılmayan şeylere sonradan alışmak çok zordur.

    Yaratılanların en şereflisi olan ve kainatta yaratılmışların bir çoğundan üstün kılınan insan dünyada belirli bir süre yaşar ve zamanı gelince yaratıcısına geri döner kabrimiz ilk sorgu sualden sonra ya bir cennet bahçesine yada bir cehennem çukuruna dönüşür.Asıl hesap kitap mizan ise kıyamet koptuktan sonra başlayacaktır.O gün kimseye haksızlık yapılmayacak inceden inceye her şey sorulacaktır.İlk sorulacak olan da namazdır.

    NAMAZA.ÇAĞRI (KURTULUŞ SEFERBERLİĞİ:

    Kulun Allah a en yakın olduğu anı secde anıdır.Düşünelim,bizi yoktan var edene bizi yaratan ve bize en güzel nimetlerini lütufkarca sunan Rabbimize neden yakın olmayalım ona nasıl şükreden bir kul olmayalım.O bizi her namaz vaktinde huzuruna davet ediyor ezanlar bu daveti beş vakit kulaklarımıza duyuruyor..Ama gönül gözlerimiz körleşmiş öylesine dünya meşgalesiyle dolmuşki Hakkın çağrısını can kulaklarımız duymuyor,çünkü o çağrıya kulaklarımızı tıkamış,gözlerimizi kapamışız.

    Günümüzde insanlar namaza ve ibadetlere karşı maalesef duyarsız kalmıştır.Uyanalım bu gaflet ve delaletten değerli kardeşlerim.Hazreti Muhammed size şu dağın arkasında bir düşman var dese inanmazmısınız,
    elbette inanırsınız öyleyse yüce peygamberimiz ölüm ötesinde sonsuz bir hayatın varlığından ve cennet cehennemden bahs ediyor bütün ayet ve hadisler gördüğümüz bazı rüyalar dahi ahiretin varlığını ispatlıyor.Akıl mantık dahi bu hayatta yapılanların ahiret hayatında bir yansıması olarak kimi insanların azaba kimi insanların cennet nimetlerine kavuşacağını kabul etmekte.Öyleyse bizi bu yakın tehlikeden koruyacak ibadetlerimizi niçin ve nasıl yapmayız.Bizi bundan alıkoyan nedir.

    Kulun Allah a en yakın olduğu anı secde anıdır.O bize şah damarımızdan
    daha yakın olduğunu bildiriyor.Ya biz ona ne kadar yakınız.Allah ile aramıza aslında hiç bir şey hiçbir gölge varlık giremez,ama biz o kadar çok varlık koymuşuz ki aramıza ana baba evlat iyal mal mülk şöhret para herşey aramızda bir engel olmuş.Allah u Teala bizi her namaz vaktinde ilahi huzura davet ediyor.Beş vakit namaz günde beş kez yapılacak nefis muhasebesidir aynı zamanda hesap günü yapılacak yoklamanın bir provasıdır.Daha ne kadar bir süre yoklamalardan kaçacağız.O her namaz vaktinde bizleri ruzi mahşere çağırıyor huzurunda görmek istiyor biz ise Rabbimize yaklaşmayı reddediyoruz.

    Kardeşlerim gelin NAMAZ SEFERBERLİĞİ başlatalım.Deneyelim bir
    hafta ihlasla Namaz kılalım bir daha bırakamayız.eneyelim bir şey kaybetmeyiz.Namaz kılan insan gıybetten,hırsızlıktan,zinadan,içkiden her türlü haramdan ve günahtan uzak durur tiksinir.Namaz kılan şöyle düşünür ister istemez.

    Ben şimdi birini çekiştireceğim ve sonra Allah ın huzurunda secde rüku
    yapacağım peki ama hangi yüzle der ve dedikodudan kendini hemen men eder. Bir ibadet bizi binlerce günahtan korur.

    NAMAZ KILMAYAN İNSANIN GÜNAHLARA VE HER TÜRLÜ TEHLİKEYE KARŞI KORUMA KALKANI YOKTUR..NEFSİNİN PEŞİNDE KOŞAR,HER TÜRLÜ GÜNAHI İŞLER. ALLAHIN KORUMASINDAN DA MAHRUMDUR.TOPLUMDA DA HİÇ BİR DEĞERİ YOKTUR BU İNSANIN.SÖZÜNE ŞEHADETİNE RAĞBET EDİLMEZ.BU DÜNYADA MUTSUZ VE HUZURSUZ BEDBAHT BİR HAYAT SÜRER.HİÇBİR EĞLENCE ZEVK ONU MUTMAİN ETMEZ.KENDİSİYLE VE CÜMLE CİHANLA SAVAŞIR DURUR. ZİRA İÇ BARIŞI HUZURU BULAMAMIŞTIR.HER BAKTIĞI GÖRDÜĞÜ VARLIĞI İÇİNDE BESLEDİĞİ KORKUNÇ CANAVARIN NEFİS DÜŞMANININ SURETİNDE GÖRÜR VE SALDIRIR.BU DÜNYADA GÖRDÜĞÜ AZAPTIR. AHİRET AZABI İSE ÇOK DAHA ELİM VE ÇOK DAHA KORKUNÇ VE ÇETİNDİR.VALLAHİ VE BİLLAHİ ALLAHA İNANDIĞINIZ GİBİ AHİRET GÜNÜNE DE İNANINIZ SİZLERE YAKIN BİR TEHLİKEYİ HABER VERİYORUM.O GÜN HİÇ BİR NEDAMET HİÇ BİR PİŞMANLIK HİÇBİR MAAZERET KABUL EDİLMEYECEKTİR UYANINIZ GAFLETTEN ÇOK GEÇ OLMADAN SON PİŞMANLIK ASLA FAYDA ETMEZ.

    Namaz aynı zamanda iç ve dış temizliktir.Abdest alırız maddi temizlik yapmış oluruz bedenimiz hastalıklara mikroplara karşı korunur.Namazı kıldığımızda ruhumuz ve kalbimiz manevi uzuvlarımız temizlenir.Manevi duyu organlarımız işlemeye başlar.İbadet ettikçe tehlikeleri sezer ve kendimizi korur hale geliriz.Ayrıca namaz kıldıkça günahlardan arınır günahların boğucu,ezici baskısı olan vicdan azabından da korunuruz.

    Hz.Muhammet SAV. şöyle buyuruyor:

    'KİM BENİM GİBİ ABDEST ALIRE VE ÖĞLE NAMAZINI KILARSA SABAH İLE ÖĞLE ARASINDA İŞLEDİĞİ TÜM GÜNAHLARI ALLAH AFFEDER.'

    Haydi kardeşlerim vakit bu vakit fırsat bu fırsat böyle bir frısatı neden kaçıralım ki.? İki namaz arasında işlediğimiz günah kirlerinden de arınırız.Tabii nasıl olsa namaz kılıyorum istediğimiz yapayım kurnazlığına düşenler ancak kendilerini kandırıyorlar.Allah amelleri niyetlere göre değerlendirecektir.

    Mesela,Basit bir mülki amirin emri karşısında hemen boyun eğen ve hayatı boyunca bu emirlere karşı gelmeden vazifesini ifa eden biz insanlar,kainatın yüce yaratıcısının bunca emri ve ısrarı karşısında tir tir titrmememiz gerekmez mi? Diyelim ki amir bizi seviyor,niyetimizde çok temiz ama çağırdığında huzuruna gitmediğimizde amirin bizi işimizden kovma hakkı olduğunu bilir ve hemen koşarak gideriz.Oysa Rabbimiz malikül mülktür en büyük amirdir O günde beş vakit bizi huzuruna çağırıyor ve biz huzuruna varmayı reddediyoruz.Hangi cür et ve hangi cesaretle koskoca alemlerin Rabbinin emrine karşı geliyor ve bu halimizde de ısrar ediyoruz.Cahilce ve gafilce vahim bir cesaret.

    Kardeşlerim ölmezden önce ölünüz diyor fahri alem efendimiz.Bunun anlamı şudur ölmeden önce nefsinizi bütün çirkin iğrenç zevk ve sefahatından alıkoyunuz nefsinizi emriniz altına alınız ve nefsinizi her an sorgu hesaba çekiniz demektir.Rabbimiz bize ihsan ettiği sonsuz nimetlere karşı en güzel şükür olarak namazı bize bir lütuf olarak bahş etmiştir.Gelip geçmiş tüm günahları affedilmiş olmasına rağmen Allahın resulü niçin gece gündüz topukları şişinceye kadar namaz kılıyordu.Şükreden bir kul olmayayım mı diye açıklıyordu sürekli ibadet etmesindeki hikmeti..Öyleyse namaz kılmayan bir kul,Rabbine layik ı veçhile onun emrettiği gibi şükrettiğini asla ve kat'a iddia edemez.
    Namazı geciktirmeden,ertelemeden,Allah ı unutmaktan ve Allah katında unutulmaktan kurtulmak istiyormusunuz...İşte size en kolay ve kestirme yol beş vakit namazı saygıda ve sevgide kusur etmeyerek huşu ve huzu içinde kılınız.

    Namazı kılmayı, ikame etmeyi en büyük iş ve uğraş edinelim.Allah ı (C.C.) ve peygamberini (SAV.) seviyorsanız hayatınızda birinci önceliği ona ve habibine veriniz.Eğer işiniz,eşiniz,aşınız dünya meşgaleniz birinci öncelikteyse siz gerçek
    anlamda ya Allahtan korkmuyor yada O nu gereğince sevmiyorsunuz demektir.
    Hayır seviyorum diyorsanız öyleyse buyrun namaza kendinizi test edin sevgili müslüman kardeşlerim.Eğer namazdan bir balığın suda zevk aldığı gibi zevk alıyorsanız gerçek anlamda inanmışsınız demektir.Hayır şu eziyet bitse de bir an önce gitsek diyor büklüm büklüm kıvranıyorsanız gerçek anlamda inanmıyoruz yada dünya meşgalesi sizi Allahtan uzaklaştırmış demektir.Lütfen samimi ve ciddi olalım,hiçbiririmiz layusal hesaptan beri değiliz hepimiz birer sıradan kuluz yaratılmış olmamız bunun en büyük delili.Biz kuluz Allah meliktir.Onun mülkünde yaşıyorsak onun yasalarına uymak zorundayız.Allahı ve ona ibadeti hayatımızda birinci sıraya koymadıkça gerçek huzuru ve saadeti bulmamız mümkün değildir can dostlarım.Allah ı çokça analım ve onun ipine sımsıkı sarılalım.
    Mutluğu nefsimize ağır gelen ibadetleri ısrarla yapmakta bulalım,göreceksiniz mutluluğu ve sonsuz huzuru yakalayacaksınız.


    GELİNİZ BU KORKUNÇ VE KÖTÜ GİDİŞATA BİR DUR DİYELİM.DÜNYAYI VE ZAMANI BİR KAÇ DAKİKA DURDURALIM ZİHNİMİZDE.BÜTÜN BU GERÇEKLER KARŞISINDA NAMAZ KILMAYA KARAR VERDİKMİ HEMEN BAŞLAYALIM VE EVİMİZDE AİLEMİZDE ÇEVREMİZDE BİR NAMAZ SEFERBERLİĞİ BAŞLATALIM.HAYDİ KAİNATIN SAHİBİ ALEMLERİN RABBİ BİZİ HUZURUNA ÇAĞIRDIĞINDA İLK İŞİMİZ ELİMİZDEKİ HERŞEYİ FIRLATIP GELİYORUM LEBBEYK YA RESULALLAH DEYİP NAMAZA KOŞMAK OLSUN.KİMSE BİZİM RIZKIMIZI VERMİYOR ÖYLEYSE BİZİ NAMAZIMIZDAN ALIKOYMAK İSTEYEN TÜM ENGELLERİ AŞIP NAMAZA KOŞALIM.

    HAYDİ ÖLÜMDEN HAYATA KOŞANLARIN KOŞTUĞU GİBİ,KIYAMET KOPUP YENİDEN HAŞR OLUNMUŞ HUZURA ÇAĞIRILIR GİBİ NAMAZA BÜYÜK BİR ŞEVK VE HEYECANLA KOŞALIM.NAMAZ SIRAT I MÜSTAKİMDİR, Kİ ONU ANCAK MÜSTAKİM DOSDOĞRU OLANLAR KILAR.

    KAİNAT BİR GÜN DEFTER DÜRÜLÜR GİBİ DÜRÜLÜR,GÖK BİR BAKIR GİBİ ERİTİLİR,YILDIZLAR DÖKÜLÜR.HERŞEY O GÜN YOK OLUR.ALLAHTAN BAŞKA HERŞEY BİR GÜN YOK OLMAYA MAHKUMDUR.RUH İSE HAKKIN NEFHASIDIR.O YOK OLMAYACAK YAPTIKLARINDAN HESABA ÇEKİLECEKTİR.İSRAFİLİN SURUNU İŞİTEN TÜM CANLARIN DİRİLDİĞİ GİBİ ÖLÜM UYKUSUNDAN UYANIP NAMAZA KOŞALIM.
    RABBİM KULLARINA HER VAKİT NAMAZINDA ÖDÜLLER VERİR.O NİMETLERE ÖDÜLLERE KAVUŞMAK İÇİN NAMAZI İHMAL ETMEYELİM KARDEŞLERİM.YA TEVBE KAPISI KAPANIRDA YAŞLANINCA KILARIM DEDİĞİNİZ O GÜN GELDİĞİNDE HAKKIN HUZURUNA EBEDİ ÇIKACAK YÜZDEN MAHRUM KALIRSAK.OLMAZMI BÖYLELERİNİ ÇEVRENİZDE MÜŞAHADE EDERSİNİZ.UNUTMAYALIM Kİ ALLAH AFFEDİCİDİR DEYİP BİZİ ONA İBADETTEN ALIKOYAN BOŞ BİR TEVEKKÜLÜ BİZE HOŞ GÖSTEREN ŞEYTAN VE NEFSİMİZDİR.ALLAH ELBETTE AFFEDİCİDİR RAHMANDIR RAHİMDİR BU ALEMDE HERKESE ŞAMİL OLAN RAHMAN İSMİ YANINDA RAHİM İSMİYLE RAHMANİYETİYLE MÜMİNLERE İNANANLARA TECELLİ EDECEK CENNETİNİ GERÇEK ANLAMDA ONA İNANIP İNANDIĞI GİBİ YAŞAYANLARA TAHSİS EDECEKTİR....

    BİZLERİ HESAP DEFTERİ SAĞ TARAFINDAN VERİLENLERDEN EYLE ATEŞİN YARANLARINDAN ŞEYTANİLERDEN DEĞİL,NURU İLAHİNİN VE RAHMANIN YANDAŞLARINDAN EYLE BİZLERE EBEDİ KURTULUŞ VE MUTLULUĞU NASİP EYLE BİZLERİ SEVİP SEÇTİKLERİNİN KATINDA KUTLU KILDIKLARINLA BİRLİKTE HAŞREYLE MÜCRİMLER BUGÜN AYRILIN DENİLDİĞİNDE MÜ'MİNLER SAFINDA KALANLARDAN EYLE AMİN.

    Nihat Gülle
    Şair ve yazar
#01.09.2010 23:50 0 0 0
  • İlk yaratılan nur O'nun nurudur. O zuhur etmezden evvel gündüzün geceden, baharın da kıştan farkı yoktu. İyilikler, kötülüklerle iç içe; akıl nefse yenik, ruh da bedenin esiri idi. Varlığın sırrını keşfedip akla yüksek hedefler gösteren, düşünceye kapılar açıp insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykıran O'dur. Her şey gibi zaman da gerçek manasını o güzeller güzeli Sevgili'yle bulmuştur.

    Bizim için çok mühim, bereketli ve feyiz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları, inananlar için tam bir bayramdır. Her hafta Cuma günü yaşanan sevincin daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramlarında da yaşanması bundandır. Fakat bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılan mübarek bir gün daha vardır ki, o da Allah Rasûlü'nün dünyayı teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği kutlu zamandır.

    Bu hakikate bağlı olarak, rahmet-i Rahman'ın galeyana geldiğine inandığımız bu zaman diliminde, Mevlid Kandili'nin bizim için hakiki bayram olması recasıyla, ümmet-i Muhammed'in hal-i pürmelali açısından bayram harçlığına ve hediyesine en muhtaç birer yetim olduğumuz mülahazasıyla, Şefkat Peygamberi'nin ruhaniyetine sığınarak, O'nun hayatbahş nefesiyle bir kere daha dirilme arzusunda bulunduğumuzu arz etmek istiyoruz:

    Ey yaratılışın gâyesi, varlığın özü, peygamberlik hakikatinin zübdesi!

    Bir zamanlar içimizde Sen vardın, varlığın sayesinde her şey büyülü ve her şey çok güzeldi. Belki bazen bir kısım kopuklukların yaşandığı ve davranışların sevimsizleştiği, tavırların kabalaştığı, ses ve solukların hırıltıya dönüştüğü de olurdu; ama, hemen arkasından Senin dünyandan gelen ışık ve esintilerle bütün bu olumsuzluklar silinir gider, düşünce ve his ufkunda sadece Sen ve Senin o rengârenk atmosferin tüllenmeye başlardı. Ufukların kararması, ruhları hafakanların sarması Senin bütün gönüllerde doğuvermene bir çağrı gibiydi: Ne zaman bunalıma düşsek, gölgen tıpkı bir dolunay gibi gönlümüzün tepelerinde beliriverir ve bütün kasvetleri siler-süpürür, götürürdü. Ne vakit biraz sıkışsak veya kendimize takılsak, içinde bulunduğumuz o muzlim hal, ışığına bir çağrıymış gibi, birdenbire dört bir yanda Senin o hususi dünyanın sıcaklığı, yatıştırıcılığı duyulmaya başlar ve sonsuzdan gelen nurlar sarardı her yanımızı.. esen rüzgarlar Senin kokunu sürünür gezer, ikliminin varidâtı şelaleler gibi başımızdan aşağı boşalır ve biz ötelerden gelen nurlarla banyo yapmışçasına serinlerdik.

    Hemen her zaman böyle kısa bir kopukluktan sonra, kendi kendimize: "Eyvah, meğer ne kadar O'nsuz kalmışız" der ve gönüllerimizde Seni bir kere daha taptaze bulmuş olurduk. Her sürçme, her inhiraf, her bulantıdan sonra adeta Rahmeti Sonsuz Seni bir kez daha bize iade ederdi de duyardık bütün benliğimizle sesini-soluğunu, ışığını-kokunu ve mesajının büyüleyen şivesini; duyar ve sihirli bir balona binmiş gibi bir hamlede yer çekiminden kurtulur, ruhlarımızda sonsuza doğru bir hareket havası hissederdik. Böyle bir havanın sihriyle bize ait kirlenmiş atmosferden hemen sıyrılıverir ve adeta semavîleşirdik. Öyle ki, ruhumuzu ne zaman yoklasak, Senin o ışıktan dünyandan sızıp gelen ve gönlümüzün derinliklerine akan bir ziya, bir ümit, bir inşirah hisseder ve kendimizi Senin o sımsıcak huzurunda sanırdık. Çünkü, içimizde her zaman Sen vardın ve varlığınla her şey çok güzeldi.

    Sen bizim için hem geçmiş hem gelecek hem de hâldin; zaman üstü ve büyüleyen öyle bir duruşun vardı ki, nurunla her vakit içimizde gibiydin.. kendi ışık çağında durur, günümüzü kucaklar, ileriye işaretlerde bulunur ve bütün zamanlara kendini dinletirdin. Sinelerimiz otağındı; gönüllerimizde yaşar, bizi kendin gibi yaşatır, annelerimizin kucaklarından daha sıcak o mübarek atmosferinde bizlere yumuşak yumuşak ninniler söylüyormuşçasına hafakanlarımızı dağıtır ve rahatlatırdın hepimizi.

    Çok defa manevî huzurunun câzibesine kendimizi salar ve ışığınla taçlandırdığın çağlarda dolaşır, bir zamanlar milletçe ortaya koymuş olduğumuz tarihî güzellikleri temâşâ eder; yitirdiğimiz ya da terk ettiğimiz değerleri yeniden bulmuş gibi olur, çocuklar gibi sevinirdik.. derken Senden fışkırıp gelen o nazlı ve hülyalı günler, hafızalarımızda bir kez daha çiçekler gibi açardı ve biz milletçe Nur Çağı'nın memelerinden süt emiyor gibi olurduk; olurduk da o küflenmiş, kirlenmiş dünyalarımız yeniden pırıl pırıl bir hal alır; kırılmış, yırtılmış, şirazeden çıkmış hülyalarımızın parçaları bir araya gelirdi. Seninle nuranîleşen zamanlar, yaşadığımız günlerin, saatlerin, dakikaların içine akar ve bize gerçek hayatın rengini, desenini, şivesini fısıldardı.

    Bizimle aynı memeden süt emmeyenler ne yudumlarlarsa yudumlasınlar, biz hemen her zaman hiç kimsenin duyup tatmadığı hazlarla soluklanır, gözlerimizi açıp kapar ve cennetlerdeymişçesine düşündüğümüz, arzu ettiğimiz, istediğimiz, elimizi uzattığımız hemen her şeye ulaşır ve adeta hep rüyalar âleminde dolaşırdık.. neden olmasın ki, içimizde Sen vardın; zaman, mekan ve bunlara bağlı her şey de bize yârdı.

    Ne zaman gönüllerimizde Seninle münasebete geçsek, birden âdî ahvâl ve düşüncelerimizin üstünde Senin âhenkli, hülyalı ve aydınlık dünyan tüllenmeye başlar, his ve heyecanlarımızı şahlandıran o esrarlı hayat sergüzeştin bizi, olduğumuz yerden, Sana vâsıl olacağımız şehraha ulaştırır; o yolla tâ Hak kapısının önüne götürür, bize mekan üstü teşrifat salonlarında Firdevs koltukları gibi minderler serer ve gönüllerimize hülyalara denk güzellikler sunardı. Seninle bulunduğumuz o sırlı zamanlarda, düşünülmesi imkansız daha neleri hatırlar, ne zevk ve haz fasılları yaşar ve kim bilir her gün kaç kez "Meğer hayat buymuş" diyerek var olma neş'e ve sevinciyle soluklanırdık. O zamanlar gölgen üzerimizdeydi, biz de varlık ve yokluğunun farkında idik! Senin o masmavi ikliminden süzülüp gelen ruh ve mânâ, bizim özümüz ve canımızdı; bizler onunla yaşar, onunla oturur kalkar, onunla her engeli aşar, ulaşmak istediğimiz zirvelere onunla ulaşır ve yürürdük duraksamadan hedeflerin en kutsalına; Hak rızasına ve ona vesile kabul ettiğimiz nâmını yedi cihana duyurmaya.. ipekler gibi yumuşak nefes ve soluklarla zaman zaman hep kuşlar gibi yükseklerde uçarak, meltem olup her şeyi, herkesi okşayarak, zaman zaman da bulutların bağrında yağmurlaşarak; sonra da dört bir yana sağanak sağanak boşalarak her lahza hayatla çağlardık. Gönlümüzce yaşadığımız o aydınlık gün ve aydınlık saatlerde güneşimiz Seninle doğar, Seninle batar; gündüzler çehren gibi pırıl pırıl gelir geçer, geceler siyah zülüflerinden bize türküler söyler ve nabızlarımız her zaman kalbinin ritimlerine uygun atardı. Dimağlarımız Seni düşünmekle dinlenir, hafakanlarımız gölgene sığınmakla dinerdi ve böylece hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını hep Seninle duyardık. Senin göklere bağlı hayat sergüzeştinde okurduk imanın yenilmez gücünü, Müslümanlığın kahramanlık olduğunu, doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini, iffet ve ismetin, meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu haline geldiğini.

    Sendin gökler ötesi sırları, verâlardan akıp gelen ışıkları, dünya-ukbâ arasındaki münasebetleri; insanların emellerini, isteklerini, ihtiyaçlarını ve bütün bu hususlardaki beklentilere vaadedilen ebediyetleri söyleyen. Mesajların gelip kulaklarımıza çarparken Seni aramızda hissediyor, beynimizin işitme merkezlerinde sesini duyar gibi oluyor, basiretlerimizle o ışıktan hayatının nuranî karelerini temaşa ediyor ve bütün bir varlığı kendine has muhtevasıyla Sende görüp Sende okuyorduk. Senin terbiyen, Senin üslûbun ve Senin sisteminle yetişmiş olan nesiller yıllar ve yıllar boyu, Senden duydukları, Senden dinledikleri, Senden aldıkları o mesajların en renkli, en cazip, en derin ve en çarpıcılarıyla hep ra'şelerle ürperip heyecandan heyecana girdiler; Seninle alâkaları ölçüsünde imanları iz'ân ufkuna erişti, muhabbetleri çağlayanlara dönüştü ve onlar en engin bir aşk u şevk tufanıyla gidip tâ ruhanîlere ulaştılar.

    Asırlar ve asırlar boyu art arda gelen nesillerin Seni bu ölçüde duyup sevmeleri, varlığını ve varlığının gayesi sayılan mesajını bu çerçevede hissetmeleri için kim bilir ne kadar cehdler, ne kadar gayretler sarf edilmişti! . Ne beyin fırtınaları yaşanmış ve ne zahmetlere katlanılmıştı! Mevsimi gelince de bunlar semere vermişti.. ve artık her işte, her gönülde Sen vardın ve Seninle geçen her dakika, her saniye adeta bir eşref saatti. Sürekli başımızdan aşağıya dökülen ışıkların ruhlarımıza akıyor ve benliğimize neler ve neler duyuruyordu!

    Sen, arkandakilere mutluluklar vaadediyor, onların ebedî saadet isteklerini cevaplıyordun; onlar da, daha aydınlık günlerin ileride olduğu/olacağı mülâhazasıyla her an daha da şahlanıyor ve Senin arkanda bulunma sevinciyle adeta yeni bir asr-ı saadet yaşıyorlardı.

    Biz insanlar, tâ yaratılırken, âciz, fakir, ihtiyaç içinde ve bir sürü beklentinin çocukları olarak yaratılmıştık: Gönül huzuru bekliyor, dünyevî-uhrevî saadet hülyalarıyla yatıp kalkıyor, ebediyet ve ebedî mutluluk rüyaları görüyor ve hep boyumuzu aşkın şeylerin peşinden koşuyorduk; Seninle ve Senin ışıktan mesajlarınla beklentilerimizin üstünde ihsanlara nail olduk; Sen gelmeden ölüler gibiydik, risaletinle sûr sesi almışçasına dirilip doğrulduk.

    Dün Sen içimizdeydin ve günlerimiz gündü; o aydınlık günler tamamen yok olmasa da, bugün büyük ölçüde renk attı ve soldu. Hüznümüz Yakup'un hüznüne denk, ümitlerimiz de onunki kadar; hepimiz, çok yakın bir gelecekte yeniden ufkumuzda tulû edeceğin o aydınlık günlerin hülyalarıyla yaşıyor, bize vaadedilen avdetinin heyecanıyla sabahlıyor ve akşamlıyoruz.

    Yakın geçmişte Senden kopup ayrılanların çoğu zayi olup gitti. Gidenler kendilerine yazıklar etti. Hepimizin belli ölçüde bir kopukluk yaşadığı muhakkaktı; ne var ki, Senden uzaklaşmalar farklı farklıydı ve kaybetmeler de o çerçevede cereyan ediyordu. Şimdilerde geç de olsa, böyle bir ayrılıktan pişmanlık duyduğumuzu ifade ediyor ve Senin anne kucaklarından daha sıcak bağrına dönmek istiyoruz. Yüzümüz yok, hicap içindeyiz; Hak katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam. Keşke ne seviyede olursa olsun Senden hiç kopmasaydık; kopmasaydık da, Senden, Senin dünyandan akıp gelen ışıklardan ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan hiç mahrum kalmasaydık.. ve Seni o inandırıcı çehrenle içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik! .. Heyhat! Farkına vararak veya varmayarak bir kere koptuk Senden.. uzaklaştık kendimizden. Oysa ki bizim, Senin gölgenin üzerimizde olduğu ve şeytanlara meydan okuduğumuz günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, yıllarımız vardı. Çevre hazanla inlerken günler de geceler de bizde hep bahardı. Yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi çaldılar ve bizi birer zamanzede haline getirdiler. Şimdilerde oturmuş "Karanlığın son serhaddi, fecrin en sadık emâresidir" diyor ve bu zifiri karanlıkların yırtılacağı eşref saatleri bekliyoruz; bekliyor ve viladet yıldönümünde iyice coşan şefkatine sığınarak sana yalvarıyoruz:

    Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
    Aylar bize hep Muharrem oldu!
    Akşam ne güneşli geceydi;
    Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!

    Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
    İslâm'ı bırakma böyle bîkes,
    Bizleri bırakma böyle mazlum. (M. Akif)

    Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha misafirimiz ol.. tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur; gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

    Ey şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya "âmin" de demedin. Sineni, Ebû Cehil'leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk'ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıklarının karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

    Ey dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izinde yürüme gayretindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir. Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun, ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın ve viladetin hakiki bayramımız olsun.. gel ki; (Yağmur şairinin ifadesiyle)

    Nefesinle yeniden çizilecek desenler
    Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
    Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
    Anneler çocuklara hep Seni içirecek
    Yağmur, Seninle biter susuzluğu evrenin
    Sana mü'mindir sema; Sana muhtaçtır zemin.

    ***Faceboocta yayınlanan bir yazıdan alınmıştır-
#01.09.2010 23:49 0 0 0
  • "LÜTFÜ İHSANI HÜDADAN OLMASIN MI MÜSTEFİD

    ZUBDE-İ FAHRİ RİSALLETTİR MELAMİ ZÜMRESİ"

    HACI ÖMER LÜTFİ HZ.LERİ


    "Zubde-i fahri risalet" demek, iftihar edilen, Allah elçiliğinin, yani peygamberliğin, özü demektir ki, bu öz, Vücudu Nuru Muhammed Sav. in, her yerde ve her zamanda mevcut olan Nur'u dur. Cümle peygamberler peygamberliklerini Nur'u Muhammed'le yapmış olduğu gibi, insanı kamil olan veliler dahi tebliğ ve irşatlarını Nuru Muhammed mazhariyetiyle yaparlar. Bunu beyanla Süleyman Çelebi Hz.' leri Mevlüd-i Şerif'inde;

    Hak Teâlâ çün yarattı Âdemi

    Kıldı Âdemle müzeyyen âlemi.

    Âdem'e kıldı feriştehler sücut

    Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut

    Mustafa nurunu alnında kodu

    Bil habibin nurudur bu nur dedi

    Kıldı ol nur anın alnında karar

    Kaldı anın ile nice ruzigar

    Sonra Havva alnını nakletti bil

    Durdu anda dahi nice ayu yıl

    Şit doğdu ana nakletti nur

    Anın alnında tecelli kıldı nur

    Erdi İbrahimü İsmail'e hem

    Söz uzanır geri kalanı der isem

    İş bu resmile müselsel muttasıl

    Ta olunca Mustafa'ya müntakil

    Geldi çün rahmetellil âlemin

    Vardı nur karar etti hemin

    Tut kulak efsafına ey yarı din

    Bilesin kimdir o fahrül mürselin

    Buyurmuşlardır.

    Bu beyitlerden de, açıkça anlaşıldığı gibi, cümle peygamberlerdeki Nübüvvet nur'u, Nuru Muhammed olup, cümle Nebiler peygamberliklerini Nuru Muhammed mazhariyetiyle yapmışlardır. Bu itibarla, tüm zamanlarda ve cümle âlemlerde iftihar edilen risalet, Nur'u Muhammed Sav. dir. Hz. Resülullah "Allah beni nurundan müminleri de benim nurumdan yarattı" buyurmuştur ki, Nuru Muhammed zuhuru bir insanda, ancak müminlik hidayetiyle açığa çıkar. Hidayete mazhar olan müminler ise üç kısımdır. Bir mümini taklidi dir ki, bunlar anasından, babasından, hocasından öğrendiğini takliden iman ederek yaşar.

    İkincisi; Mümini istidlal dir. İstidlal ise delil demektir ki, bu müminlerin imanı delilerle olup, eserini sahibine delil yaparak iman ederler. Bunlar bu âlemdeki varlıklar kendiliğinden veya beşer tarafından yapılamaz, bunları yaradan Allah'tır anlayışıyla cümle varlığı sahibine, yani Allah'a delil yaparlar. Bunların en âlimleri Allah esma, efal ve sıfatları ile bu âlemde tecelli eder, anlayışındadır. Bunlar mevsuf, müsemma ve fail olan zatı ilahiden mahcup / perdeli olduklarından zat'ı ilahi'ye vasıl (kavuşmuş) değillerdir.

    Üçüncüsü ise, mümini hakikidir ki, bunları Kuran; "Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah zikredildiğinde kalpleri titrer ve onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rab'lerine güvenip / tevekkül ederler" Enfal (2) "İşte gerçek / hakiki mümin olan onlardır" Enfal (4) Ayetlerindeki beyanla tarif edip, vasıflarından bahsediyor. Başka bir ayette ise "Ey iman edenler! İman edin" Nisa (136) buyrulur ki, bu ayetteki mana şöyledir. Ey imanı taklit ve istidlal ile iman etmiş olan müminler, hakiki / Gerçek imana ulaşan mümin'i hakiki olun demektir. İşte Hakiki mümin, taklit ve delilli imanla yetinmeyip, kâmili mürşidin zikri daim ve meratibi tevhit olan, telkin ve irşadına mazhar olanlardır. Bunlar makamatı tevhit keşfi irfaniyetiyle kendisinin ve cümle âlemdeki nispeti varlığın, fenasına / yokluğuna Arif olup, kendi nefsinde, cümle varlık ve eşyada Rabbi'ne vasıl olmuş olan ve Rabbinden gayrı görmeyenlerdir. Bunlar hidayeti Nur'u Muhammed'in, bu âlemdeki mazharı olan hakiki / gerçek müminlerdir ki, böyle bir imana ulaşan kul, ancak insanı kâmildir. Bunlardan zahir olup açığa çıkan kemalat ise, Nuru Muhammed Sav. Mazhariyetidir. Çünkü Hz. Resülullah Efendimizin unsur bedenle bu âlemden geçmesiyle peygamberlik son bulduğu için, kıyamete kadar tebliğ ve irşat, mümini hakiki ve insanı kâmil olan veliler tarafından yapılmıştır ve yapılmaktadır. İşte Melamilerin mazhar olduğu irfaniyet ve kemalat, aynı mümini hakiki ve insanı kâmil marifetidir.

    Bu itibarla mesleki Resul'ü Melamiye irşadı, Nur'u Muhammed'in zuhuru olduğundan, Melami zümresi, tüm zamanlarda, cümle peygamberler de, ve cümle insanı kamil olan velilerde zahir olan, "Zübde-i Fahri Risaletin / iftihar edilen elçiliğin özüdür" ler. Bu mazhariyetle Melamiler, ehil olan Hak taliplerini ve âşıklarını irşat ederek aydınlatırlar. MÜRŞİDİ KAMİL HACI ÖMER LÜTFİ Hz.leri; Zübde-i fahri risalet, yani iftihar edilen, Allah elçiliğinin, peygamberliğin, özüne mazhar olan Melami zümresi, Cenab-ı Hakk'ın bu hidayet-i lutfundan, ihsanından, istifade etmesin mi diyerek, bizlere Melamilerin Hakk'ın hidayetle olan, ihsan ve zuhurundan daima istifade edenler olduğunu, beyan ediyor.

    Cenabı Allah, bizleri ve cümle ihvanı Melâmet marifet ve kemalatının feyizlerine mazhar kılsın ki, Melami zümresine bizlerde dâhil olalım.Amin ...



    Alıntı Romantik Şair23
#01.09.2010 23:46 0 0 0
  • Bir hadisi şerifte 'Ahir zamanda unutulan sünnetimi ortaya çıkarana (uygulayana) yüz şehit sevabı verilecektir.' (Kütüb-i Sitte)



    Peygamber Efendimiz, Kur'ân'ı en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde aktif hayata uygulayandır. Bu sebeple, sünnete sarılmakla Kur'ân'a sarılmak, sünneti yaşamakla Kur'ân'ı yaşamak kavramları arasında fark yoktur. Çünkü ALLAH Kur'ân'da peygambere itaat, emrine uyma, onun verdiğini alma, nehyettiğinden sakınma gibi hususlara dikkat çekmekte, bu yönde emir ve tavsiyelerde bulunmaktadır. Bütün hareket noktasının kaynağı vahiy olan bir insanın emirleri, yasakları ve yaşama biçimi günahlardan, yalan ve yanlıştan, lüzumsuz fazlalıklardan uzak, ALLAH'ın (c.c.) gözetim ve denetiminde olacaktır. Böyle birinin hayat biçimi olan sünnete sarılmak ve yaşamak elbette ki dinin ta kendisi'dir. Zaten islam fikrî bir fantezi değil; hayata uygulanacak bir sistemdir.İslam hayata tatbik edilecek bir nizam olunca, bunun başka türlü bir izah tarzı da yoktur. Böyle olmazsa, herkes kendi anlayışına göre bir sünnet/yol/anlayış ihdâs eder, buna göre amel etmeye çalışır. Bu durum ise, vahdet dini olan İslamın hedeflediği temel espriye aykırıdır. Bu sebeple Efendimiz birçok hadis-i şeriflerinde ısrarla sünnete sarılmamızı emretmişlerdir. "Sünnetimden yüz çeviren benden, benim ümmetimden değildir" buyurması, üzerinde durulması gereken bir husus olup, Özellikle Ahir zamanda Unutulmaya yüz tutmuş veya unutulmuş sünnetlerini yaşayıp,yaşatarak, ortaya çıkararak efendimizin müjdesine nail olabilir, O'nun yüzünde açan bir tebessüm olabiliriz.



    Hedefimiz, memleketimize hatta dünyaya belki de kâinata bir yudum su olmaktır düsturuyla yola çıkmış Katre Ekibi, bu konuda okurlarımızla el ele verip, Efendimizin unutulan sünnetlerini,kaynak ve delilleriyle birlikte tüm yorumcularımızdan rica ediyoruz.Haydi hep birlikte yaşayalım, öğrenelim, öğretelim, birbirimize can olalım,sultanı sevindirelim,yüzünde açan bir gonca olalım..





    *************
    Allah razı olsun.bende Efendimizin sünnetlerinden bazılarını paylaşmak isterim.
    -hastanın olduğu yerde çorba pişirmek,
    -cuma günleri beyaz giymek,
    -tesbihi parmak ile çekmek,
    -mezar başlarını okumamak,
    -evden çıkarken aynaya bakmak,
    -tuvalete başı kapalı girmek,
    -baş ağrıdığında tülbent ile sıkıca sarmak,
    -kapıyı 3 kez bekleyerek çalmak,
    -kapıyı çalarken kapının ya sağında yada solunda beklemek,karşıs ında durupta içeriyi izlememek,çünkü kapı ilk açıldığında ev sahibinden izinsiz içeriye bakmak haramdır,
    -ayakkabıyı giymeden önce ters çevirmek,
    -yemek yerken düşen lokmayı yerden alıp yemek,
    -güzel koku sürünmek,
    -cevizi peynirle yemek(şifadır),
    -kına yakmak,
    -yemeği ayrı tabaklarda değilde ortak tabakta yemek,
    -sofrada yeşillik evde sirke bulundurmak,
    -dua ederken elleri birleştirip kaşlar hizasına kaldırmak,
    -yemeğe tuz ile başlamak,
    -orucu su yada hurma ile açmak,

    Alıntı


    **********
    Allah Gani Gani Razı olsun..Ne güzel bir konu..bir kaç sünneti yazarak bende katkıda bulunayım inşallah..

    - Kabirleri ziyaret etmek
    - Güneş doğduktan sonra bir miktar uyumak
    - Yolda başı öne eğik yürümek
    - Güzel koku sürünmek
    - Yemekte sağ ayağı dikip sol ayak üzerinde oturmak (Askerde avcı oturuşu)
    Alıntı


    *********
    Böyle güzel bir konuya yorum yapmak borcumuzdur. Ben de Efendimiz'in unutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş birkaç sünnet-i seniyyesini yazmak isterim:

    - Evin bir odasını mescid yapmak.
    - Öğlen bir miktar uyumak.
    - Yolculuğa Perşembe günü çıkmak.
    - Yolculuğa tek çıkmamak.
    - Her gün tevbe etmek.
    - Tırnakları Cuma günü kesmek, şehadet parmağından başlamak.
    - Abdestli yatmak.
    - Her gün Kuran okumak.
    - İyi amellere az da olsa devam etmek.
    - Küçük çocuklara selam vermek.
    - Kahkaha ile gülmemek.
    - Hacamat yaptırmak. (Ki bunun haberini yapmışsınız, tebrik ederim.)
    - Yeni doğan çocuk için kurban kesmek (Alına sürmek caiz değildir)
    - Söz unutulduğunda salavat getirmek.
    Alıntı


    ********
    Allah razı olsun .Ne güzel bir Muhammedi etkinlik. Rahmet kapılarının ardına kadar açılacağı üç ayların arefesinde inşallah güzel bir başlangıç olur. Naçizane her geçen gün unutulan sünnetlerden bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
    * Allahın selamıyla selamlaşmak,ayr ılırken yine selamlaşarak ayrılmak,
    * Yine ayrılırken asr suresini okuyup öyle ayrılmak,
    * Misvak kullanmak,
    * Gümüş yüzük takmak,
    * Aksıran birine "yerhamukellah"demek,
    * Erkelerin namazlarda en azından takke kullanması,
    * Tarak kullanmak ve taşımak,


    Alıntı

#01.09.2010 23:41 0 0 0
  • Nerdeyse beş yüz nüfuslu koskoca ilçeye yakın bir köyden ortaöğretime giden ilk kız öğrenciydi Suzan. Babasının okulla alakası yoktu. Ağabeyinin arkasına düşüp, gitti ilçedeki ortaokula kaydını yaptırdı. Nice zor şartlar altında liseyi bitirip ÖSS imtihanlarına katıldı.
    Cahillerin başpapazı olan babası, altı yıllık orta ve lise öğrenimi süresince okul nerde bilmediği gibi, kazansa bile Üniversitede okutmayı düşünmüyordu. Hem kendine kurbanlık bir damat arıyor hem de kızına okul kazandığı haberini veriyordu. Suzan'ın ve annesinin bütün itirazlarına, ayak diremelerine rağmen ondan kızından kurtulmaya kararlıydı. Dolaylı yoldan gözüne kestirdiği birine haber göndererek çeşitli oyunlarla sıradan bir düğün edip bağırda, bağırda gönülsüz gelin edip, çıkardı.
    Damat olarak kendine kurban seçtiği Rasim'de iyi, kötü liseyi bitirmiş, yarı şaşkınlığından, yarı ana, baba desteksizliğinden okuyamamış bir zavallı idi. Yani kısacası ikisi de leyleğin yuvadan attığı yavrular idi.
    Evlendiklerinden daha altı ay sonraydı. Rasim'in o gün pekmez yemek canı istemiş olmalı ki aynı odada erzak dolabının üstündeki "pekmez çanağını sofraya neden koymadıklarını" sordu. Biraz cimride olan babası "al karını defol git, gözüm görmesin" diye cevap verdi. Sabah, sabah aldığı cevaba çok şaşıran Rasim, kutup buzu gibi donup kaldı. Belli bir işi olmayan Rasim'in kafa dank dedi ama iş işten geçmişti. Köprüyü çoktan sel almıştı. Kendine devamlı olacak bir iş aramayı düşündü.
    O günlerde şehirde gezerken hanımının bir kız arkadaşından "bir resmi daireye memur alınacağını" duydular. Gidip ilânı okudular. Kırk sekiz memur alınacağını gören Rasim'in, torpili olmadığından dürüst sanılan, meşhur bir siyasetçinin anılarında okuduğu bir sözü aklına geldi. Bir tane alınacak olan şoför kadrosu imtihanına girmeye karar verdi. Kendine yol gösteren o sözde "ön kapıdan giremezsen, arka kapıdan gir" diye yazıyordu. Ancak ilkokul mezunlarıyla imtihana girerse, kendisi lise mezunu olduğundan "kazanırım" diye düşündü. Düşündüğü gibide yaptı ve kazandı. Aynı taktiği Suzan içinde uygulasa belki yaşantı daha farklı olabilirdi ama düşünemedi. Aynı yıl ÖSS imtihanını da kazandı, ilkokul öğretmeni yetiştiren bir fakülteye hanımının yüzüğünü bozdurarak gidip kayıt yaptırdı.
    Maddi imkânsızlık sebebiyle bir hafta okuduğu okulunu bırakıp, kazandığı şoförlük görevine başladı. Daha ilk günlerinde üçkâğıtçı eski bir şoförün ayak oyunuyla sendeledi. İlk bir hafta içinde bir odalı ev tutup evini taşıdı. Altı ay kadar oturduğu bu bir odalı evine hırsız bile girdi. İlk çocukları taşındıktan yirmi gün sonra hastanede doğdu. Adını Yusuf koydular.
    Çocukları doğduğu ilk günden itibaren bir türlü bez yaptırmıyordu. Her bez değiştirilişinde çok ağlıyordu. Bez değişince durduğundan "bir rahatsızlığı vardır" diye düşünüyorlardı. Ama ikisi de şehrin cahili ve kimsesiz kişiler olunca ellerinden tutan veya akıl veren yoktu.
    Şehirde oturduklarını duyan biraz uzaktan bir akrabaları evlerine ziyarete gelmişti. Çocuğun durumunu görünce üzülmüş olmalı ki "bizim mahallede kırık, çıkıktan anlayan bir yaşlı kadın var, yarın getir, gidip beraber gösterelim" dedi. Aslında dedikoducu, sevmedikleri bir kadındı ama olsun.
    Bu iyi haberi duyan Suzan akşam Rasim'e de dedi, hemen ertesi gün çocuğu akrabası ile birlikte o kadına götürdüler. Kadın "çocuğun bezini aç" dedi. Bez açılır açılmaz kadın çocuğun kasığındaki sivilce gibi küçük yaraları görünce "kendinin hiçbir şey yapamayacağını" ima etti ve "bu çocuğun kalçalarında çıkık var, derhal kemik hastanesine götürün" dedi.
    Rasim stajyer olduğundan yıllık izni yoktu. Ertesi gün bir günlük mazeret izni alarak Kemik Hastanesine geldiler. Tanıdıklarına sorup en iyi doktora muayene ettirdiler. Uzman doktor "çocuğun iki kalçasında da çıkık olduğunu, doğumda yapılmış olabileceğini, şimdilik kalın bez koyarak tedavi edelim, bir ay sonra gelin tekrar bakalım" diyerek gönderdi.
    Bir ay sonra kontrole geldiler ama aynı doktor tayin olduğundan yoktu. Biraz yol sokak öğrendikleri için başhekim doktora gittiler. Oda iyi bir doktordu. Muayene etti ve dinledi. "Dokuz, on tane bezi beraber koyarak sol kalçasının iyi olmasını sağladıklarını" söyledi. Hastaneye aldı ve çıkık olan ayağa demir asarak ya da başka yöntemlerle çocuğun diğer ayağının da ameliyatsız olarak iyi olmasını sağladı. Yusuf ve annesi bir yaşına kadar çok sıkıntı çekti. Devamlı doktor gözetimindeydi. Ayda, iki ayda ya da üç ayda devamlı kontrole götürüyorlardı. Ayaklarının arasına demir taktılar, öğleyken hareketli olan Yusuf bildiğinden geri kalmıyordu. Kırıp, bozma, dökme yönünden de zararlı değildi. Şükür, ameliyat acısı da çekmeden ve iki ayağında da hiçbir sakatlık izi kalmadan iyi oldu.
    Rasim on dört aylık şehirdeki görevinden bir yolunu bulup, memur kadrosunda çalışmak üzere geçici görevle ilçesine tayin yaptırdı. Kira vermemek için tekrar köye, kovulduğu baba evine taşındılar. Bu arada hasımlarının körelmiş dişleri yeniden bilendi.
    Yusuf altı yaşına gelince halasının kendinden yedi ay büyük oğluyla beraber heveslenip ilkokula gitmeye başladı. İki ay sonrada esas kaydını yaptırdılar.
    Rasim çocuklarının adam olmasını, kendisini geçmelerini istediği için onları iyi okullarda ve öğretmenlerde okutmak istiyordu. Yazıldığı ve güçlükle taksitlerini ödediği kooperatif evi bitince hemen taşındı. Yusuf' un şansından ilkokul öğretmeninin hepsi çalışkan, hırslı, özverili kişilerdi.
    Rasim'de içinde özlemini duyduğu üniversiteyi dıştan okuyordu. Bu denenle öğretmenlerle ders çalıştığından genelde bütün öğretmenleri tanıyordu. Yusuf'u ilkokul öğretmenleri gibi başarılı birilerine teslim etmek istiyordu. Bunu da ancak özel okulda okutarak sağlayabilirdi. Rasim de öğle düşündü. Gidip ildeki özel okulun müdürü ile görüştü. Hayatının hatasını yaptığını bilmiyordu ama içindeki özlemin uğruna kendini sıkıntıya soku yordu. Allah'ın dilemesi dışında geleceği kimse bilemezdi. Aslında yaptığı doğru idi ama insanlar bazı şeyleri kendi başına gelmeyince anlamazlar.
    Yusuf ilkokul arkadaşlarından, ailesinden ayrıldığı ve okul yatılı olduğundan her tatilde geliyordu ama "Okula gitmek istemediğini" devamlı annesine söylüyordu. Babasından yüz bulamadığı için bir şey demiyordu. Ama bileği güçleneceği güne kadar diş biliyordu. Rasim bunun farkındaydı ama Yusuf bunu ancak kendi çocukları aynı duruma geldiğinde anlayabilirdi. Liseye geçtiğinde artık bileğide güçlenmişti. Özel okulda okumak istemediğini açıkça söyledi ve imtihanlara katılarak Devlet Parasız Yatılı Öğretmen Lisesini kazanıp gitti. İlk varışta yatakhane kapısının arkasında yığılı pisliği görünce "eyvah" dedi ama daha bu ilk basamaktı hayat ona daha çok şeyler öğretecekti.
    Artık babasına her fırsatta anasından da aldığı destekle kafa tutuyordu. Rasim her sıkıntıya göğüs germe yi, en azından işini eline alıncaya kadar dişlerini sıkarak başaracaktı. Çünkü toplumda herkes Rasim'i kötü biliyordu. Dosta düşmana karşı bunu başarmalıydı. Zaten düşman içte olursa top, tüfek fayda etmezdi. Ana, baba hor bakarsa elkızı avrat, ondan doğan evlat iyi mi bakacaktı?
    İyi bir fakülte kazanıp gitti. Rasim sadece "öğretmenlik yazmamasını" istedi. Karışmadı çünkü yaşanacak hayat onundu. Beddua etmesini istemiyordu. Rasim tutumluydu zaten eşini de, çocuklarını da parasız koymamaya çalışıyordu. Ama hiçbir zaman kıymet bildirememişti. Okulunda üçüncü sınıfa geçmişti. Sıradan bir memur olan babanın âlim oğlu olacaktı.
    Her kes gibi oda babasını horluyordu. Babasını insan yerine koymayacağı daha bebekliğinden belliydi. Bir gün hamsi kızartması vardı sofrada. Yusuf baktı bir tane kalmış, hemen alıp annesinin eline sıkıştırdı. O gün bu duruma Rasim gülüp geçmişti ama çok düşünmesi gerekiyormuş, anlamadı.
    Rasim bir tek kelime demediği halde gelişinden gönülsüz olan Suzan evi terk etti. İki ay sonra okuldan gelen Yusuf babasının ifadesini aldı. Gidip annesini de dinledi. Gelince babasına "haklı olduğunu" söyledi. İki buçuk ay aç, susuz gezdiği günlerde olan Rasim'e bir Allah kulu halini sormadı. Bu olayı da aştı Rasim özveri ile. Damarındaki kanın gramını bilenler bile ne haldesin demedi.
    Aynı yıl on beş tatilde Yusuf tatile gelmişti. O günlerde elma satılmış, işçiye seçtirilecekti. İşe ilk gün hep beraber gidildi ve ertesi gün işçi "lokum" istedi. Rasim'in prensibiydi. Kendi evinde yemediği bir gıdayı ne misafire nede başkasına yedirmezdi. Evine başbakan misafir olsa yine aynı davranırdı. Gidip çarşıdan yeteri kadar lokum ve bisküvi getirdi. Yusuf'u uyuyor görünce lokumu mutfağa koydu. Küçük oğlu annesine isteyince lokum ortaya kondu, Yusuf'a "kalkması" söylendi, kalkmadı. Daha sonra "neden kalkmadığını" soran babasına "sana ne" diye cevap verdi. Bu cevap çok ağırına giden Rasim söylenmeye başladı. Kavga büyüdü. Suzan her zamanki gibi küçük oğluyla beraber Yusuf'un safında yer aldılar. Kavga daha da büyüdü, Yusuf mutfağa gidip ekmek bıçağını eline alıp babasına saldırıya geçti. İyice gözü kızarmıştı. Babasını parçalamakta kararlıydı, Suzan azdırdığı oğlunun sınırı geçeceğini, kan dökeceğini görünce ara kapıyı kapatıp Yusuf'a engel oldu. Kan düşmemişti ama Rasim için, için yanıyordu. Gidip yatağına yattı ama sabaha kadar tekrar bir suikasta uğrama korkusuyla pek de uyuyamadı, yatakta döndü, durdu.
    Rasim'in korktuğu başına gelmişti. Yüzde yüz suçlu olsa bile böyle bir davranışı hak etmemişti. Lokumu ailesiyle yemek istemenin neresi yanlıştı? Yanlış olan Suzan'ın iki hanımlı dalkavuk bir babanın kızı olmasıydı. Kocasına kızan evlatlarını kenara çekip ona koz olarak kullanmıştı. Bulan bulduğunu bulduğu yerde yiyip geçmiş, sona kalan dona kalmıştı. Yani yarım ekmek bulan ya oyuna, ya koyuna gitmişti. Rasim'le Suzan'ın bu konudaki kültürleri çok farklıydı. Aslında toplu yenen nimette bereket vardır.
    Bu tür bir sıkıntı ancak halden anlayan bir dosta anlatılabilirdi ama öğle bir dostu Rasim'in henüz yoktu.
    O gün bugündür hâlâ kimseye anlatabilmiş değil. Rasim'i herkes anlamadan dinlemeden horlayıp, aşağıladığından duyulsa zaten çekemeyenler bayram ederdi. Rasim dosta düşmana karşı işini eline alıncaya kadar Yusuf'u parasız koymamaya kararlıydı. Düşündüğü gibide yaptı, Yusuf'la tek kelime konuşmadı, Yusuf da ona geliş, gidişlerde hiçbir şey demedi. Evin kelek keseni anası gibi Suzan'dı.



    Dursun Yeşil
#01.09.2010 23:36 0 0 0
  • Çevremize baktığımız zaman her işimizde çok israf yaptığımızı görürüz. Bir gün değil bir kaç saat bile aç duramadığımızı hepimiz biliriz. Hani bir atasözümüzde vardır: "Acıyan uyumuşta, acıkan uyuyamamış" diye. Ama ülkemizdeki ekmek israfı aynı büyüklükteki bir Türkiye'yi doyuracak kadar fazla.
    Çanakkale ve Kurtuluş savaşı yıllarını ne de tez unuttuk, dedelerimizin hayvan pisliğini çöple karıştırıp içinden seçtikleri buğday tanelerini suda bulamadıkları için silerek yediklerini, hele daha dün ikinci dünya savaşına girmediğimiz halde tedbir sebebiyle halka çektirilen sıkıntıları.
    Ordumuzdaki ekmek ve yemek israfının bir o kadar askeri daha doyuracağından eminim. Yine hasta hanelerimizdeki israfta aynı, aynı sayıdaki hasta ve personele yetecek kadar çok ne yazık ki. Biz elli yıldır Avrupa kapısında nöbet tutan bir milletiz.
    Hepimiz bir dilim kuruda olsa ekmek kazanabilmek, bulabilmek için uğraşmıyor muyuz? Bu dünyanın bütün dayanılmaz sıkıntılarına onun için katlanmıyor muyuz? İnsafsız patronların ağız kokusunu onun için çekmiyor muyuz? Bir dilimini değil tek kırıntısını bile israf etmemeliyiz. Afrika veya başka yerlerde ona hasret binlerce can var. Ölmesini bekleyen akbabalarda onları seyrediyor. Orucu ekmeğin kıymetini öğrenmek, açların halini tatmak için tutmuyor muyuz? Ne yazık ki söylenilenler, yapılanlar bir kulağımızdan giriyor iz bırakmadan diğer kulağımızdan çıkıp gidiyor.
    Ama ağzımızı açtık mı "Bu ülkenin yüzde doksan dokuzu "Müslüman" diyoruz. Peki Müslüman israf eder mi? İsrafı hepimizi yaratan Allah kesinlikle yasaklamamış mı? Yemede ve içmede sınırlandırma getirmeyen Allah "Yiyiniz, içiniz ancak israf etmeyiniz" demiyor mu bize okuyun diye gönderdiği kitabında. Ama açıp, bakıp okumayı, araştırmayı da zaman israfı olarak gördüğümüz için bakmıyoruz değil mi?
    Daha neler neler. Şu mezarlıklarımızı bir gezseniz hiç Müslüman mezarlığına benziyorlar mı? Çok azı hariç çoğu kâfir mezarından farksız! Hepimiz cepsiz kefenle gideceğiz. Onunda nasip olacağı şüpheli! Hiç bir kıymetli şeyimizi götüremeyeceğiz. Sadece bizim yanımızda iyi ve kötü amellerimiz olacak. Bir de arkamızdan yapılan hayır dualar, iyilikler, sadakalar fayda verecek. Tabi o faydada gece karanlığında yolda giden iki arkadaştan eli fenerli olanın arkadan tuttuğu ışık öndekinin önünü ne kadar aydınlatırsa!
    Aslında her zaman ziyaret edilebilir. Ya hiç uğramadığımız ya da yılın iki bayramının arifelerinde formalite icabı ziyaret ettiğimiz sevdiklerimizin mezarlarını ya kendimiz başında durarak, ya da mermerciye sipariş vererek en lüks mermerlerden en az iki-üç milyar Türk Lirası ödeyerek yaptırmıyor muyuz? Aslında sevdiklerimize kötülük yapıyoruz. O israf ettiğimiz paraları onların adına bir hayra versek inanınki onlara faydası daha çok olur.
    Ama aynı vatandaşa sevdiği adına üç lira sadaka vermek çok ağır gelir. Ancak o üç lira mermerciye ödenen üç bin liradan daha çok faydalı olur. Hele bir de yürekten Allah rızasına verdiyseniz! Bir de mahşere kadar ayakta kalacak yapıya yatırım yaptıysanız. Bir adet tuğla bedeli bile olsa. O eser göçesiye kadar amel defteri açık kalacak. O sevdiğiniz ne kadar mutlu olur ah bir bilebilseniz.
    Bir köy, ilçe ve il mezarlığındaki durumu siz düşünün. Yüz tane mermerli mezara üç yüz milyar ödense, bu para bir okulumuzun belli bir süre yakacak, yiyecek, su ihtiyacını karşılamaz mı? Hadi hayra vermek ağır geliyor. Şeytanın vesvesesine yeniliyoruz. Bari cebinizde kalsın da israf etmeyin. Ailenizin başka ihtiyaçlarına harcayın. Mezarın dışındaki mermerin içinde yatana zerre kadar faydası olmaz. Dışına da gösterişi vardır. Hızlı yaşayıp genç ölenlere belki "Muhteşem bir mezarı var" derler. Ha faydası olacak olsa değil mermerden altından yaptıralım. Çünkü onlar ona layıktırlar.
    Meselâ bir şehir mezarlığında en az bin tane mermerden yapılmış mezar var sayalım. Her biri üç bin liradan toplam üç trilyon lira para eder. Bu kadar para ekonomiye kazandırılmış, ölü yatırıma gitmemiş olsa o şehirde tek fakir kalır mı? Sokağında sadaka verecek bir Allah kulu bulamazsınız. Bu kadar bedel o şehri en az bir yıl beslemez mi? Bu hesabı bir de ülke geneline yaptığınız zaman durum çok daha vahimdir. Cüzi miktar borç alabilmek için güçlü devletlere yalvarmıyor muyuz? İçler acısı, üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir durum çıkar.
    Her ağzını açan "Müslüman'ım" diyor da uygulamaya geldi mi "Allah affeder" diyerek yan çıkıyoruz. Hatta Allah "Mecbur affedecek" diyenler bile var. Allah sırtüstü yatıp da namazını kılmayan birini nasıl affeder bilmiyorum. Belki namaza harcanan zamanı da israf sayıyor olabiliriz değil mi?
    Mezarlığa giden sevdiklerimize ilk yapılacak iyilik onları iyi insanların yanına defin yapmaktır. Çünkü dünyadaki gibi orada da komşuluk ilişkileri devam ediyormuş. Burada koşudaki kavga nasıl bizi rahatsız ediyorsa, ya da pişen güzel kokulu bir yemek, düğünlerinin olması bize huzur veriyorsa orada da olayların benzeri oluyormuş. Bu konuda da hadisi şerifler var.
    Mezarlıkta isimsiz kara taşları devrilmiş, kaybolmuş, yosun bağlamış üzerlerinden asırlar geçmiş, hiç ziyaretçisi bile gelmeyen mezarların arasında dolaşmak sizce zaman israfı değilse kendinize de, onlara da çok büyük iyilikler etmiş olursunuz.
    Sevdiklerinize (Kabrin kıble tarafı ayakucuna dikelerek) kabri başında olursa daha iyi olur ama evinizden de olsa her zaman en azından bir Fatiha üç ihlâsı göndermeyi, hayırla anmayı çok görmeyin. Biliyorsanız Peygamberimizin okuduğu gibi bir Fatiha, on bir İhlâs, üç Ayetül Kürsi, bir Emener Rasülü ve Felak ve Nas surelerini okuyunuz. İnanınki mermerlerin soğukluğundan çok daha faydalı olacaktır. Size minnettar kalacaklardır.
    Sizi seven biri bizzat yanınıza gelerek ziyaret ettiğinde nasıl seviniyorsanız orada onlarda rahatlayıp sevineceklerdir. Size selâm yollayanın selâmı fazla sevindirmediği gibi evden yapılan duada aynıdır. Onlar sizi dinlerler, cevap veremezler. Ancak siz (Tekasür suresinde) denildiği gibi Allah'a yakın bir kul iseniz o kabirdeki cenneti veya cehennemide görürsünüz. Belki küçük bir günahlarına kefaret olacaktır. Bizler dünyada küçük bir iyiliğe bile defalarca teşekkür etmiyor muyuz? Taklalar atmıyor muyuz?
    Bilhassa annelerimizin kabri başından hiç ayrılmadan günlerce dua edip gözyaşı döksek onların bir gece bizim üstümüze kollarını gererek sabahladıklarında çektikleri sıkıntının bile bedelini ödeyemeyiz. Ya da doğum anında çektikleri sıkıntıları bile değil mi?
    Sonra onlardan alacağımız çok ibretler vardır. Dün onlarda asıp, kesip, dolaşıp "Dünyayı ben yarattım" dercesine bizim gibi aramızda mağrurlanarak gezmiyorlar mıydı? Şimdiki hallerine şahit olursak belki dünyaya bağlılığımız azalır. Onların dediğini bir anlasak hasetlik, fesatlık ve hazımsızlıktan kurtuluruz.
    Güneş bulutun altına gittiğinde "Güneş yoktur" diyemeyeceğiz gibi bazı olayları da yaşamadığımız için "Yoktur" diyemeyiz.
    Günümüz medyasının reyting uğruna saatlerce ekranlarında konuşturduğu sapık sahte şeyhler "Ölülere Yasin okumanın faydası yoktur" veya "Kur'an-ı Kerim'in Arapçasını okumanın insana faydası yoktur" gibi şirk içeren sözlerine sakın inanmayın. Onlar siyonizmin kullandığı uşaklardır. Siz bu konuları lütfen ayet ve sahih hadislere bakarak araştırınız.
    Hepimiz az çok şoförlük biliyoruz ve yapıyoruz. Yolda trafik polisi kontrol için durdurduğu zaman eksiğimizi söylese "Ben bilmiyordum" diye biliyor muyuz? Affederse ya da rüşvetle geçebilirsek iyide geçemezsek yazdığı cezayı tıpış tıpış ödemeye gideriz. Bütün kuralları, kanunları bilmek zorundayız değil mi?
    Yine esnaflık yapan birine maliye görevlisi geldiğinde suç bulsa "Ben bilmiyordum" diyebilir mi? Tabi diyemez. Veresiye hatta alacağı bile şüpheli olan malın faturasını kesmek zorundadır. Viza kartları çıktıda biraz yükleri, kayıpları azaldı.
    Aynı şekilde "Müslüman'ım" diyen biride kitap ve sünnetini bilmek, uymak, uygulamak zorundadır. Şayet uygulayamıyor, uyamıyorsa da inkârcı olmaması gerekir. "Yapmamız gerekiyor ama yapamıyorum" demesi gerekir. Ayet ve sahih hadisin noktasını bile hafife almak ya da inkâr etmek şirktir, Allah'ında affetmeyeceği tek günahtır. Kul Allah'a tek başına yüz yüze hesap verecektir. Şimdi bizi sapıtmak için zaman israf eden şeytanlık yapan o sahte şeyhler yarın orada kaçacak delik arayacaklardır.
    Bize bu ve öteki dünyada lazım olacak bilgileri öğrenmek için harcayacağımız zamanı lütfen israftan saymayalım.
    Bugün en azından bin beş yüz yıldır geçerli olmayan dinlere bağlı Hıristiyanlar her Pazar günü mutlaka kiliseye gidiyor. Yahudiler her Cumartesi havrasına, ağlama duvarına gidiyor. Duvar ona o duvara baktığı, konuştuğu halde devam ediyor.
    Bu yaptığı geçersiz ibadetlere harcadığı zamanı israftan saymıyor. Atasını yolunda devam ediyor hiç düşünmeden.
    Ben on dört yıl gibi memurluk hayatımın en güzide yıllarını İmam Hatip Lisesinde çalışarak geçirdim. İnanın sapık müdürle ve alnı secdeye gelmeyen inancı zayıf ya da devleti çarpmayı hüner sayan inancı hortuma bağlı kişilerle bile çalıştım. Tabi bu kişiler bize doğruyu anlatmak zorunda değillerdir. Çünkü herkes Allah'a tek başına hesap verecek. Filandan duydum deme şansı yoktur. Bunu da onlar iyi bildiği için haklı olarak çıkarlarına uygun hareket ediyorlar. Lise ikinci sınıfta inkârın kenarından dönmüştüm ama burada tekrar aynı çizgiye geldim. Tabi bu zihniyetin yetiştirdiği imamlar ve müftüler yarın kendilerini zor kurtarırlar. Hatta onda dokuzu kolay kolay kurtulamazlar.
    Kâfir ölenler (Hıristiyan, Yahudi, putperest ve ata istler) mezarlarına kıymetli eşyalarını (Hatta bilgisayar ve Tv bile koyduranlar varmış, nasıl seyredeceklerse) koydurduklarından belki yapılan mezar mermerleri normal görebilirler. Mermeri yapanda, içindeki de hesaba gelmeyeceği için kimseye sorun çıkmaz. Ha belki cehennem dereceleri farklı olabilir.
    Ancak İslâm dininde kesinlikle bu tür israfın hiç yeri yoktur. Lüzumsuz yapılan her israftan hesaba çekileceğimize göre yapanlar kendi savunmalarını hazırlamalı. İslâm mezar yapımına karşı değil ama bunun en fazla iki nesil belli olacak şekilde yapılması öneriliyor.
    Hele şu israf ettiğimiz zamanın değerini ne gün anlarız bilmem? Tabi o boş zamanları kaybettiğimiz, aradığımız zaman çok geçte olsa anlarız. O kahve köşelerinde sineklenerek, önce kalbimizin üzerine bastırıp sonra masaya çarptığımız oyun kâğıtlarıyla geçirdiğimiz yani öldürdüğümüz boş zamanlarımızı bir gazete, dergi veya kitap karıştırarak geçirsek ne güzel olmaz mı?
    Hadi şiir, roman, gazete okuyup okumadığımızı mezarda veya mahşerde bize kimse sormayacak ama soruların çıkacağı Kur'an-ı Kerim'i ve sahih hadis kitaplarını damı okumamız gerekmiyor? O büyük üstat M. Akif Ersoy'un kabul etmediği gibi mezarlıkta okunmak için mi indi bu kitap, söylendi bunca sahih hadisler?
    Bir de israf ettiğimiz kâğıtların değerini düşünsek ülkemiz gittikçe günden güne daha da çölleşir miydi? O "Bir kâğıttan ne olacakmış" deyiverdiğimiz sayılar on yedi ton olduğunda gelişmiş bir çam ağacına eşit oluyormuş. En küçük bir eşyayı bile son haline kadar kullanıp geri dönüşüm için değerlendirmeliyiz.
    İsraf ettiğimiz suya ne demeli. Belki bir yıl içinde Karadeniz kadar suyu israf ediyoruz.
    Bir bardak temiz su evimize gelinceye kadar on yedi işlemden geçiyormuş. Damlasının kıymetini bilmemiz lazım.
    Düşünün kimselerin olmadığı kuş uçmaz kervan geçmez ıssız bir çölün tam ortasında yalnız başınıza kaldınız. Bir bardak suya o kadar çok ihtiyacınız var ki. O hasretten dudaklarınızı uçuklatan bir bardak suyu size verecek olan size "Bütün mal varlığınızı istiyorum, değilse vermem" dese vermek istemez misiniz? "Hayır vermem, ölürümde yinede sana vermem!" diyebilir misiniz? Ölümü göze alabilir misiniz? Böyle bir cevap hakkınız, şansınız var mı? Değil mallarınızı o bir bardak suyu alabilmek için canınızı bile verirsiniz.
    Demek ki hayatımız ve bütün kazandıklarımız bir bardak suya eşittir. Lütfen daha fazla kaybetmeden kıymetini bilelim. Vücudumuzun bile yüzde doksan beşinin su olduğunu, bir gün bile yokluğuna dayana- mayacağımızı hiç aklımızdan çıkarmayalım. Ülkemizin üç tarafının su ile çevrili olması bile bizi kurtaramaz. Bir müddet açlığa, esirliğe veya sıkıntılara dayanılabilir ancak susuzluğa bir gün bile dayanılmaz.
    Şimdiye kadar dünyada olan savaşların çoğunluğu su yüzünden olmuştur. Bundan sonra olacakların çoğu da su yüzünden olacaktır. Tabi bu hızla doğayı kirletmeye devam edersek. Bizden olan nesiller o savaşları mutlaka yapacaklardır. Dilerim aklımızı başımıza toplarız da bu düşünceler olmaz.
    Sulama ve denetim altına almadığımız derelerle göllere, denizlere kayıp giden toprağımızın hesabı her halde yılda bir Kıbrıs adası kadar vardır. Tarım ülkesiyiz diyoruz ama bilinçsiz sulama ve işleme yöntemleriyle topraklarımızı çoraklaştırdık, nerdeyse gıda maddelerimizi ithal edecek duruma düştük.
    Tekerrür eden tarihimizden ve hatalarımızdan gereken dersleri almış olsaydık tekrarlamazdık. Hiç bir suçları olmadan biz gidince yerimize gelecek nesillerimize de yaşanılabilir bir dünya bırakırdık. Kendimizi savunmak zorunda da kalmazdık ya da kabul edilebilir bir mazeretimiz olurdu değil mi?
    1970 li yıllarda bile şimdi sigarayla son sürat mücadele eden devletimiz askerine bedava paket paket sigara dağıtıyordu. Belki
    memleketinde hiç içmemiş olanlar bile orada başlıyordu.
    Bugün devletimizin aklı başına geldi ama gencecik ciğerler karardı. Devletimizin cebinden çıkan hasta hane masrafları ise cabası. Eli, kolu, bacağı kesilenlerin, genç yaşta kanser veya başka hastalıktan ölenlerin vebali kimin acaba?
    Aklı başında olan bir insan dostuna sigara ikram eder mi? Ne yazık ki hemen "Oda alışsın, bize verir" diye ikram ediliyor. Dolaplarda başköşelerde duruyor. Ekmek parasına muhtaçlar bile paketleriyle alıyorlar. Çokları için ekmekten önemli değil mi? Bir miktar tütün alabilmek için evdeki unu vereni duydum. Çocukları aç kalmış.
    Bir de kendi elimizle paramızı ve ciğerlerimizi yaktığımız, kül ettiğimiz eşimiz ve evlatlarımızın hakları. Boşa giden zamanlarımız! Sonra tedavi olacağız diye harcanan maddi ve manevi emekler.
    Düşünün yirmi yıl sigara içen kişi bütün bu israf masraflarını tasarruf etmiş olsaydı bir ev sahibi olamaz mıydı? Hem de şehrin en güzel yerinden alırdı değil mi? Tabi sigaradan sonra içkide gelir.
    Hadi kendi hataları ile kendi çektikleri maddi ve manevi sıkıntıları anladıkta diğerleri ne suç işledi? Sabaha kadar öksürmeler, hasta hane masrafları, daha neler neler! Ne gerek var? Yanan paralar, emekler, gözyaşları! Sonuçta ilgilenilmeyen evlatlar ve aileler ortaya çıkmaz mı? Köprü altı çocuklarının ne suçu vardı? O çekilmez hayatı kendileri mi istedi?
    Bizim içimizden seçerek gönderdiğimiz bütün özelliklerimize sahip numune milletvekillerimiz memleketimizin çözüm bekleyen onlarca meseleleriyle uğraşacaklarına, lüzumsuz şahsi davaları, sen ben kavgaları yüzünden birbirleriye tekme tokat yumruk yumruğa kavga ederek zaman israfı yapıyorlar. Hadi cahilin ya da çocuğun yaptığı bu tür hareketler hoş görülebilirde ya kravatlı, diplomalılara nasıl mazeret bulacağız? Kültürlü, her yönüyle en seçme kişiler olanlar böyle yaparsa gerisine ne denir? Demek ki kültürü okullar değil hayat fakültesi veriyor, alma yeteneği olana.
    Hadi yaptığımız ve telafisi mümkün olan israflarımızı saydık kolayca ama ya kaybolan yarım asırlık ömrüme ne diyeyim? Onu geri getirmekte mümkün değil. Ahlar vahlar pişmanlıklar içinde geçen zamanlarımı geri verene neler vermezdim ki! Kalan ömrümü kapısında uşak olarak geçirmeyi kabul ederdim.
    Gerisi değil de yediğim goller hep ofsayttan geldi. Hep de golü doksanlı köşelere çaktılar. Yan hâkimler bayrak kaldırmadı, saha hâkimi gördüğü halde hiç düdük çalmadı ve seyircilerde protesto etmeyip beni suçlu buldular. Hep birden yüzlerini, gözlerini çevirdiler. Yargılamadan infaz ettiler. Böylece bütün davalarım en büyük hâkimin önünde yapılacak yüce divan mahkemesi mahşere kaldı.
    Nemrut'un Hz. İbrahim peygamberi atmak için hazırladığı ateşi söndürmeye karıncalar bile ağzıyla su taşımışlar. Ama benim ateşime ezilmekten kurtardığım karıncalar bile seyirci oldular. İyiliğim altında ezilenler bile üç puan almışlar, yüzüme gülerlerken! Onun için gönlüm her daim dumanı çıkmayan kül altındaki kor ateşte içten içe sessizce yandı gitti. Bir tas su döküp söndürene hasret içinde.
    Neyse size israfsız sonra sizi üzmeyecek dolu dolu mutlu geçmiş bir ömür dilerim.

    Dursun Yeşil - 13.02.2010 Eğirdir
#01.09.2010 23:32 0 0 0

  • noimage


    Derin,derin bakınca görürsünüz.Samimi olalım.En büyük güç; 'CAHİL GÜÇ'tür.Binlerce atom bombasından da kuvvetlidir.Her şeye rağmen ancak sosyal bütünleşme ile karşı konabilir.Günün yaşam tespiti bu olsa gerektir.Artık bilimle yaşanmak vardır.Yaşanmış tarihi geçmişimizi de yanımıza alarak yola çıkmak zorunludur.
    Artık sosyal bütünleşme zamanıdır.
    Birey-Aile-Toplumlar=Bilimsel Güç
    Onurlu yaşamak için her insan; en önemli ilkeleri bilmek zorundadır.Yaşadığı toplumun ve geleceğinin garantisidir.Tek doğruyu Yaratan bilir.
    Onurlu yaşam ilkeleri:
    1-Adaletli olmak.
    2-Anlayışlı olmak.
    3-Ahlaklı olmak.
    4-Sadakatlı olmak.
    5-Sevgili olmak.
    6-Saygılı olmak.
    7-Sabırlı olmak.
    8-Sorumluluk duymak.
    9-Sistematik olmak.
    10-Sinerji yaratmak.
    11-Yapıcı olmak.
    12-Yenilikçilik.
    13-Yön birlikteliği.
    14-Güvenmek.
    15-Girişimcilik.
    16-Dürüstlük.
    17-Disiplin.
    18-Demokratik olmak.
    19-Devleti yüceltmek.
    20-Bilimsellik.
    21-Bolluk ve berekete inanmak.
    22-Cesaretli olmak.
    23-Çalışkan olmak.
    24-İyi niyet olmak.
    25-İlke merkezli liderlik.
    26-Hoşgörülü olmak.
    27-Tutarlı olmak.
    28-Özverili olmak.
    29-Farklılıklara saygı göstermek.
    30-Eğitim almak / vermek.
    31-Öz eleştiri.
    32-Kişisel bütünlük.
    33-Topluma Hizmet. vs.
    Bu konuyu, şiirlerle işleyen büyüklerimiz diyorlar ki:

    "gelin tanış olalım
    işi kolay kılalım
    sevelim sevilelim
    bu dünya kimseye kalmaz"..
    Yunus Emre
    "insanlarla bir ol
    insanlarla bir oldun mu
    insanlara karıl, insanlara
    bir madensin
    bir ulu deniz
    kendine kaldın mı
    bir damlasın,bir dane"
    Mevlana

    "her şey insandadır
    her şey insan iledir
    her şey insan içindir"
    Hacı Bektaş Veli

    "72 talebe,bir hoca,okuldayız
    'düşünce atı'nı koşturmaktayız
    'kul hakkı'na gelince susmaktayız
    'ecel düğümü'ne dolanır olduk"...
    Mustafa Ermiş

    Kısaca düşünce karanlığından kurtulmanın onurunu yaşamak kim bilir ne
    güzeldir. Yukarıda 33 maddeyle anlatmaya çalıştığım kuralların ne kadarını taşırsak
    taşıyalım.Bize bilimsel olarak yenilenmek gerektir.Artık tekniği görmezlik edemeyiz.

    Mustafa Ermiş
    Şair Araştırmacı Yazar
#01.09.2010 23:28 0 0 0
  • Konu: Bülbül

    noimage


    İnsanın en yakın dostu bülbül.
    Bülbül her kişinin dert ortağıdır. Hiç kimseye anlatamadığınız büyük aşkınızın sırrını tek dostunuz bülbüle anlatarak rahatlarsınız. İnançlarını
    isteklerini sır ortağın bülbüle anlatırsın. Onu seyrederken, sesini dinlerim. Benim söylemek isteyip de söyleyemediklerimi, sevdiklerime o anlatıyor.
    Sesinde; 'yaratanın' sesini duyar gibi oluyorum. Ben de insan sesimle sesleniyorum. Derdimi hem güle hem de bülbüle anlatıyorum ki Tanrım belki
    benim de sesime kulak verir diye umut ediyorum. 'Ermiş'in en yakın dostu olan bülbül, bütün sırlarını biliyor.
    Gönül dostu olan bülbül kitaplara sığmayacak kadar büyüktür.
    Bülbül :
    Ötücü kuşların, karatavuklar familyasından bir kuştur. Yeryüzünün en güzel sesli ötücü kuşlarından biridir. 16-17 cm uzunluğunda 25-30
    gram ağırlığındadır. Ak Deniz ülkelerinde-orta ve güney Avrupa'da-Hazar Denizi dolaylarında yaşar. Bülbüller yuvalarını ormanlara, fundalıklara,
    bahçelere, parklara yaparlar. Kendisiyle dost olabilen insanlara çabuk alışırlar. Bülbüller sırtı kahverengi, karın bölümü kirli beyazdır. Dallardan çok
    yerlerde dolaşırlar. Sıçraya, sıçraya yürürler. Uçuşu hızlıdır. Uçarken inişli çıkışlı dalgalar halinde uçarlar. Böcek, kurtçuk, firenk üzümü, mürver gibi
    yemişlerin taneleriyle beslenirler. Bülbülde bir göçmendir. Kışın Orta Afrika'ya göç ederler. Bahar gelince de doğduğu ülkeye dönerler. Önce erkek
    leri göç eder. Gündüzleri çalılıklara saklanır ve sessiz kalırlar. Geceleri de sabahlara kadar öterler. Kendisinden sonra gelen eşlerini (dişilerini) çağı
    rırlar. Eşleştikten sonrada toprağa yakın bir yere yuva yaparlar. Bülbülün dişisi erkeğinden biraz daha ufaktır. Yumurtaları yeşile çalan esmer bir
    renkte olup 5-6 tane kadardır. 14 gün kadar kuluçka yatarlar. Kuluçka döneminde erkek bülbül dişisine durmadan şarkılar söyler. Dişisini oyalasın
    diye durmaz en uzun şarkılarını söyler. Mayıs sonlarına doğru ötmeyi keser. Çocuklarının bakımını eşle beraber yaparlar. Güz gelince sürüler ve
    aileler halinde göç ederler. Bir gerçek var ki eşleşmiş olan bülbüller ne kadar iyi bakılırsa bakılsın birbirlerine dayanamaz ölürler.
    Bülbül Sesi :
    Bülbülün sesini açık havada veya ay ışığı varken dinlemek doyumsuz güzeldir. Dinlerken, ne çok bana benzersin a bülbülüm derken nefes
    almayı unutursun. Asilbeyli Köyü yolunun sağında bulunan 'Maya Tepe' de Kırkların ışıklarını seyrederken bülbül sesini dinlemek ömür uzatıyor.
    Bülbül sevdiğine seslenirken başka-sinirlenince başka-korkunca başka ötüyor. Bazen hafif, hafif ötüyor. Bazen sesi azalıyor. Tekrar çoğalıyor.
    Tekrar azalıyor ve bir an sesi kayboluyor. Tekrar başlıyorken o gizemli sessizlik ne kadarda büyüleyici. Bazıları o kadar güzel ötüyor ki sanki daha
    tecrübeli gibi. Bu seste umut-bu seste çağrı-bu seste özlem-bu seste gelecek ve bu seste muhabbet var. Unutma beni diye seslenen bülbüller
    özgürlüğü severler. Kafeste hep küskünlüğün isyanından çığlık atarlar. Kafeste ömürleri azalır.
    İnsana benzeyen birçok tarafları da vardır. Açlığı, özgürlüğü, insana sokulmayı ve korkmadan özgürlük şarkılarını severek söylerler. Hatta
    kanarya sahipleri, bülbülü taklit etsin diye kanaryalarını bülbülün bulunduğu yere götürürler.
    Bülbül Çeşitleri :
    Nar Bülbülü
    Kızıl Gerdan Bülbülü
    Arap Bülbülü
    Nil Bülbülü
    Ak Kulaklı Bülbül
    Tepeli Bülbül
    Öteğen Bülbül
    Çalı Bülbülü
    olarak bilinen çeşitleri çok tutulur ve sevilir. (bülbül çeşitleri kaynakça: hayat ansiklopedisi)
    Bir Bülbül Efsanesi:
    Efsaneye göre, BÜLBÜLOĞULLARI bu aşkları yüzünden her bahar birçok kurban verirlermiş. Gül al rengini bülbülün kanından alırmış.
    Aşık bülbül gün ağarmadan, üzerinde tomurcuk bulunan bir gül dalın konar. Göğsünü gülün dikenine dayar ötmeye başlarmış. Öttükçe yüreğinin
    kanı, gülün özsuyuna geçermiş. Gün doğarken gül kızararak açılırmış ama bülbülün kanı da tükenirmiş. Cansız olarak gül ağacının dibine
    düşermiş. Hiç bir zaman gülün açıldığını göremezmiş. (bu konudan etkilenen İngiliz yazarı Oscar Wild de:gül-bülbül adlı ince bir eser yazmıştır)
    Hz.Süleyman'ın en çok sevdiği kuş da bülbülmüş. Bülbül geceleri sabaha kadar penceresinin önünde efendisine şarkı söyler ve
    sabahleyin efendisinin yüzünü güneşten korurmuş.
    Bir nisan günü sabahı bülbül eşine-güller açılıyor-gül bahçesine gidelim-eğlenelim demiş. Eşi, izin alalım efendimiz kızar demiş. Erkek
    bülbül söz dinlememiş. Erkek bülbül izin vermezse ne olacak diye bahçeye doğru uçmuş ve dişisi de arkasından gitmiş. Hz. Süleyman bu olayın
    farkına varmış ve kargaya git bülbülleri çağır emrini vermiş. Karga onları bulmuş ve emri iletmiş. Erkek bülbül, "Süleyman umurumda mı baksana
    güller açmış" diyerek ötmeye başlamış. Karga birçok fesatlık ederek olayı saptırmış ve onları suçlamış. Bunun üzerine kuşların başı baykuşu
    çağırmış. Bülbülleri yakalayıp getirmesini emretmiş. Baykuş bülbülleri yakalayıp getirmiş. Bütün kuşlar bülbülü suçlu bulmuşlar. Efendileri kızmasın
    diye. Sesini kıskanıyorlarmış. Bülbül savunmasında çok güzel konuşmuş. Kırlangıç ile leylek bülbülden yana olmuşlar ve karganın fırsatçılığı
    anlaşılmış. Bülbülde bağışlanmış. Hz. Süleyman, kırlangıç ile leyleği insanlara dost etmiş. Kargayı da iftira etmesinden dolayı kapkara etmiş ve leş
    yemeğe mahkum etmiş.
    Bülbül bütün milletlerin edebiyatına girmiş ünlü bestekârlar ve keman virtiyözleri besteleri içine bülbül sesi koymuşlardır. Bizim
    edebiyatımızda da şair ve yazar abilerin hepsi bülbülü anlatarak kendilerine benzetmişlerdir. Bülbül Halk Edebiyatımızın olmazsa olmazlarındandır.

    Mustafa ERMİŞ
    Şair Araştırmacı Yazar


#01.09.2010 23:24 0 0 0
  • noimage


    Yıllardan beri naçizane şiir ve denemeler yazan biri olarak ki özellikle bugünüme göre çok daha fazla yoğun yazdığım zamanlardan vardığım bir noktadır;

    "İnsan hayatı boş bir kitabın sayfaları gibidir"

    O yoğun dönemlerde sık sık gözümün önünde karala derken kağıt ve hadi derken kalem bu çağrılara her uyduğumda zamanın nasıl geçtiğinin farkındasız bir bilinç ile uyanıyordum; kağıt karalanmaktan görünmez, kalem çalışmaktan bitap, parmaklar sızlamaktan şikayetsiz.

    Her seferinde elime alıp okuduklarımı bildiklerimden öte buldum. Oysa ben yazmıştım onları ve onlar benim duygularım, benim düşüncelerimdi. Bana ait ve bende olanlardı. Okudukça da kendimle ilgili bir çok şeyi öğrendiğim, karalarken aydınladıklarımdı!

    Ustayı'da böyle buldum!

    Sanat öğreticilerine Usta diye hitap edilirken, kendimi kendime davet eden vakitlerde öğrendiklerimi bana fısıldayan, böylelikle olduğu kadarı ile edebiyata yönelmeme vesile olan dahası sevmeyi olanca güzelliğiyle anlatan sese Usta demeyi yeğledim. Çoğu insanın başkalarının kaleme aldığı düşüncelerde kendisini bulmasını ve kendim için düşünüp başkaları için de yazmanın edebiyat için fevkalede bir fikir olduğunu da diğer Ustalar'dan aldım.

    Düşünme yetisi insana varoluşun en etkili, en vazgeçilmez ve en güzel armağaını.

    İnsan hayatı boş bir kitabın sayfaları gibidir;

    Her bir şeyler karaladığım mucize buluşmalarda gözümün önündekileri elime alıp okuyunca kendimle ilgili belirsiz boş bir sayfayı daha bildiğim bir Ben'le doldurarak, bir öncekinin üstüne çevirmenin keyfi ile çok fazla sevdim düşünmeyi ve yaşamayı.

    Herkesin içinde benliklerinin sayfalarını ayrıcalıklarla dolduracağı bir Ustası var.
    Bunun için yemin edebilirim!

    Zor geliyordu ama hep doğruyu söylüyordu Usta! Ve hep haklı çıkıyordu kanımca.

    Onu dinlediğim zamanlardan kalma burada paylaştığım her şey ki beş senedir konuşmuyoruz, istiridye açmıyor ağzımızı mercan kayalıklarında!

    Ben kendimi ne kadar tanıyorum?
    Usta
    Us'da

    Artık hiç!

    Bülent Öztürk /18.06.2007
#01.09.2010 23:20 0 0 0
  • Dün tanışmıştık, sevgi dolu ve geleceğe bulutsuz bakan gözleri vardı sanki. Arkadaşlarımızın arasında başbaşa kalıp, etrafımızda seslerini hiç duymadığımız kalabalık arasında özel bir kabinde gibi konuşmuştuk, belki bir veya iki saat... Doyamadık bu muhabbete; ne ben, eminimki ne de O... Ayrıldık... Tekrar buluşmak için sözleşmedik de... Tekrar görüşmek dileğiyle demişti. Umarım demiştim ben de. Umarım...

    Ondan ayrıldıktan sonra eve gelip, Onunla geçen zaman aldığım hazzı sorguladım hücrelerimde. Sanki duygularımın arasında yokluğunu, Onu bulduğumda anladığım eksik bir parçaydı. Ona aşık olmayı ne kadar isterdim diye düşünürken, aşkın; olmayınca, istemekle hiç olmadığını zaten yüreğimden öğrendiğim şekliyle biliyordum. Bildiğim bir şey daha.., Onu çok sevmiştim...

    " Aynı otobüste, aynı koltuklarda, aynı bilete sahip, aynı yöne giden insanlar var dünyanın dört bir yanında... Bizim muhabbetimizin ayrıntısı bu belki de... Farklısın." demiş eklemişti; Ama unutmaki, bu farkı gördüğüm için ben de farklıyım... Sanki gelecekten gelerek girmişti dünyama ve sanki hep tanıdık gibiydi. Ne kadar akıllı, bilgili olduğuna liseden sonra girdiği üniversitenin 1. sınıfından ayrılıp okumamış olduğunu öğrenirken oldukça şaşırmıştım. Kafa dengi olmak kötü bir şeymiş okul yıllarında diye ekleyip sözlerine gülümsemişti... Öyle dostça hissetmiştim ki O'nu; sanki okul yıllarında herşeyi paylaştığım sınıftaki sıra arkadaşım gibiydi...

    Tanıştırılırken adını anlayamamıştım. Yüzüne bakıp sordum O'na. "Afedersin adım ne demiştin?" yüzüne odaklanmış gözlerime bakıp "Zeynep" dedi. Sonra kalkıp gittik herkesle beraber...

    Ama gözlerim gözlerinde kaldı...

    Ciciydi.., çok ama çok cici....

    Gece olabildiğince ilerlemişti, uykunun göz kapaklarımı her ziyaret edişinde Onunla görüşüp sohbet edebilme ihtimalimin yaklaştığı saatlerin heyecanı ile çarmıha gerilmiş gibiydi göz kapaklarım. Ne olurdu yolda karşılaşsak, ne olurdu sanki günlerce konuşabilsek... Bir sevgili dostumdan duyduğum gibi; Bir balıkla, içinde bulunduğu su kadar uzağız birbirimize" Keşke Onunla aynı mahallede oturabilseydik... Ya da keşke aynı dünyada yaşayabilseydik! İnsan bir masal misali; bir varmış, bir yokmuş...

    Onu kaybettiğimi öğrendiğimde, kalabalıklar arasında yalnız kaldım, çaresiz, titrek... Görünürde hiçbir iz yoktu ama kanıyordum, hem de uçsuz bucaksız, kıpkırmızı kanadım... Onu tanıdığımın ertesi günü kaybettim. Ama yüreği hep yüreğimde, dostluğu, sözleri, yaşama isteği... Ölüm! Ne önemi var ne şekilde geldiğinin... Her şekliyle yok oluyoruz ya...

    "İnsanlar yalan söylediklerinde, hayatın bir parçasını öldürürler. Bu aslında insanların yaşam sıkları solgun ölümlerdir..." (Metallica- To live is to die) Bana bu sözleri hatırlattığında kendi kendime söylediğim küçük yalanların aslında içimde koskoca mezarlar açmış olduğunu anlamış oldum.

    Hayat hiç kimseyi kırmaya değmeyecek kadar ölüme yakın. Hayat herşeyi sevecek kadar uzun... Hayatta yokluklarına katlanamadığını hissettiğin insanları çoğalt demişti... Nasıl olursa olsun yüreğine dokunan insanlara sarılmalı, demiştim. Bakışıp dudaklarımızın tebessümden kıvrılışlarını izlemiştik.

    Güzel yürek, belki çok uzun konuşamadık ama bana kazırdıkların, sihirli bir elle dokunmuşcasına yüreğimde açtığın o pencere, o gönüllerden gönüllere uzanan sevgi kıyıları.., Bir anahtar gibi geldin, çevirdin gittin. Ardında şimdi hiç son bulmayacak bir düşünce; sevgin...

    Güzel insan,
    Dostum;
    Herşeyim
    Canım...
    Seni tanımamış olanlara gözyaşlarım...

    Onun gidişinin ardından toparlanmam zor oldu. Ama hayata küsmedim hiç. Bir kaç saatte tanıdığım bir yüreğin aklımın köşelerinde açtığı hücrelerle şekillendirdim dünyamı, yüreğimi.... Keşke evet keşke Ona aşık olmuş olabilseydim...


    Bülent ÖZTÜRK

#01.09.2010 23:16 0 0 0
  • Konu: Sevgiye Dair
    noimage


    İnsan hiç ummadığı anda düşüyor boşluklara, hiç ummadığı anda kayboluyor
    insan aynalarda. Neden umulmazken doğuyor belirsizlikler? Her şeyin olağan
    gittiğine inanıp kolay kolay yaşarken gözden kaçırdığımız, ya da nasıl olsa
    herşey yolunda deyip düzeltmediğimiz eğriler mi sebep oluyor yoksa bu sürpriz
    karmaşalara?.. Ne istediğimizi bilmeden ya da istediğimizi bilip bulamamaktan
    mı?

    Hem nasıl arayacaksak?

    - Bazen başım döner gibi oluyor, sanki gözbebeklerimin ortasında kara delikler
    var gibi. Baktığımda kaybolmaktan korkuyorum. Ayaklarım, güç bela bana destek
    oluyorlar. Bir bacağım kırıkmış gibi eğretiyim ayakta. Rahatlatıcı bir dokunuş
    hasreti parmaklarımın ucunda. Ara sıra eğilip zorlukla toprağa sürtünüyor
    ellerim. Bilinç altımla şekilleniyor toprağın üzeri parmaklarımın ucunda. Teması
    toprağın rahatlatıyor tenimdeki gerginliği, sonra soğuk taş bir duvara
    dokunuyorum öyle rahatlatıcı, öyle başka ki... Kendime gelir gibiyim az. Taş
    duvarın arkasında çiçekler çarpıyor gözüme, çarpmakla kalmıyor, ahengi renklerin
    çekiyor ayaklarımı kendilerine doğru, ölsem yürüyeceğim diye emir geliyor
    beynimden, derman buluyor ayaklarım az biraz...
    Çiçekler kokluyorum dünyalara dalıp -


    Bazen çığlık çığlığalıkları vardır duyguların, dört nala koşan umarsız
    sevinç kalabalıkları gibidirler yüreğimizde tutarsız mutluluk kahkahaları
    atan... Bir başkadır yumuşaklığı yüreklerin, öyle sevgiler tadılırki böyle
    anlarda, bir kuşun kanadında, bir çiçekte, çocuklarda, hemen hemen
    her güzel şeyde ortaya çıkan...

    Özellikle sevgililerde...

    -Am a sevmelerde güzeldir sevgili sever gibi olmalarda değil -

    Duygularımızın çok nadir çıktıkları benliğimizi işgal seferlerinde, ne için
    savaştığımızı, ya da doğru olup olmadığını bilmeden verdiğimiz mücadelede,
    aşkımızın ya da tutkumuzun gücüne inanıp, neye ve neden teslim olduğumuzu
    sorgulayamadığımız hücrelerimizde esir düşmüş duygularımıza aşığızdır belkide!

    İyi ki anılarımız var yüreğimizin sessiz sevdalarına dair; isimsiz, ve
    yalnız bizim hissedip hatırladığımız zamanlara ait birde.

    Hem nasıl unutacaksak?...

    Sevmek bu yüzden, benliklerle sevmek, hüzünlerle, şenliklerle
    açıp gönül duvarlarının kapılarını bırakıp tüm duyguları sevdanın
    doğasına; dört nala, dört mevsim sevmek...

    Bülent Öztürk
#01.09.2010 23:11 0 0 0
#01.09.2010 22:57 0 0 0
#01.09.2010 22:54 0 0 0
#01.09.2010 22:52 0 0 0