İlk defa kollarına aldığında seni, parmakları sert gelen mi ?
İlk bakışmada gözyaşı dök/e/mediği için seni daha az seven ?
İlk ninnini söyleyen olmadığı için ninni bilmeyen ?
İlk altını değiştiren olmadığı için kokunu beğenmeyen ?
Baba ne demektir !!!
Evet seni ilk defa gördüğümde parmaklarım sertti ama hayat öyle öğretti ve biliyor musun o narin tenin acımasın diye kucaklayamadım bile istediğim kadar. Sende ağlamaya meyilliydin zaten belki sert tenimi bahane edecektin
İlk bakışmada gözyaşı dökmedim sanma. Öyle çok ağladım kibabanı zayıf görme diye içime attım tüm ateş toplarını. Büyükler erkekler ağlamaz demişti ve ben ağladıkça aslında sen mi büyüksün ben mi bilemedim
İlk ninnini söylemek isterdim ve zaten hazırlamıştım ta önceden ama sence de ilk ninnini söylemek annenin hakkı değil miydi ? Tıpkı ilk kokunu içine çeken olmak, ilk parmaklarından öpen olmak, ilk göğsüne bastıran olmak, ilk gülümseyen olmak, ilk saçı çekilen olmak, ilk ismi söylenilen olmak, ilk elinden tutulan olmak, ilk öpülen olmakgibi
Baba olmak, çok şeyde ilk olmamaktır oğlum.
Ama ilk atın bendim, ilk yüzünü çizdiğin, ilk küstüğün, ilk saklambaç oynadığın /ve ilk sobelediğin/, ilk gol attığın, ilk sırtında yattığın, ilk kapıda beklediğin, ilk özlediğin
Baba olmak, vücudunu ve gönlünü yoran işlerde ilk olmaktır oğlum.
Baba ne demektir !!!
Doğduğun ilk günden itibaren geceleri -anneni de uyandırmadan- gelip başucuna seni seyretmektir. Rahat uyu diye yanına melekler koymaktır. Altını değiştirmektir. Masallar ezberlemektir. Sorduğun binlerce soruya bıkmadan usanmadan cevap vermektir /yeniden ve yeniden/ . Boyama kitaplarındaki ağaçları sarıya, köpecikleri maviye, martıları yeşile boyamaktır ve devekuşlarına inadına leylek demektir sen istedin diye.
Benim gibi güldüğünü ve ayakkabılarını benim bağladığım gibi bağladığını görmektir.
Birlikte dişlerimizi fırçaladığımızı ve saçlarımıza jöle sürdüğümüzü herkese söylemektir.
Birlikte dua etmektir "Yabbi yesiy ve la tu asiy"
Baba ne demektir !!!
Ne olursa olsun ve ne yaparsa yapsın senin için
hep anne ile kıyaslanarak ikinci sıraya layık görülmektir
Bir çocuk için ikinci sıra var mıdır, nereye denk düşer bilmeden
ve Ona sormadan
-Baba !
-Efendim oğlum !
-Canım sıkılıyor Buz devri 3 izleyelim mi ?
-Bi tanem onu en az elli kere izledik yaa !
-Tamam o zaman Madagaskar izleyelim.
-Onu da otuz kere izlemişizdir
-Tamam İnanılmaz Aileyi izleyelim.
-Onu elli kere en az
-Sevimli Dinozor ?
-En az yirmi beş
-Kung fu Panda ?
-En az elli
-Oyuncak hikayesi ?
-En az yirmi
-Ayı Kardeş ?
-En az otuz
-Orman Çetesi ?
-En az elli
-Küçük Kahraman ?
-En az kırk
-Baba buldum !
-Ne buldun söyle bakalım.
-Hani ayağını köpek ısırmış ya senin
-Eeee !
-Onu anlatsana bana
-En az yirmi kere anlattım ya oğlum.
-Tamam ! Amcamın kulağını kertenkele ısırmış ya onu anlat
-En az on
-HımmmHalamın elini arı sokmuş ya onu anlat.
-En az on beş
-Bremen Mızıkacılarını anlat.
-En az yirmi
-Pamuk prenses ?
-En az on beş
-Fareli Köyün Kavalcısı ?
-En az yirmi
-Babaaa !
-Efendim Oğlum ?
-Bana şarkı söylesene.
-!!!
..
-Babaaa !
-Efendim Oğlum ?
-Dışarı çıkıp bisiklet binelim mi ?
-???
-Oğlum saat gecenin ikisi hadi uyu şu ayağın da suratımdan çek
-Babaaa !
- Ne var oğlum yine ?
-Sen beni küçükken dizinde sallayarak uyutuyordun de mi ?
-Vaaay akıllı seniiigeç bu işleri.
-Baba !
- ( Baban kadar taş düşsün başına e mitövbe tövbe) Ne var yineeee ?
-Çişim geldibide sanki canım süt istiyor
-(Allâhım neydi günâhım
günâhım neydi Allâhım !!!)
Not : Demekki neymiş
-çocuklar asla vazgeçmezmiş
-baba olmak zor işmiş
-yedekte hikaye bulundurmak gerekirmiş
-sabrı en iyi öğreten şey çocuk sahibi olmakmış
İnsan inanan bir varlıktır . Ruh ve ceset dengelerini inanç cephesinden yönetir . Doğru ya da yanlış bir şeylere inanır .. Yaşadıkları hatta yaşamadıkları inanç dünyasını tekamül ettire dursun , istikamet "tek" için ve "tek" e doğrudur . Hayatı boyunca "tek" i arayışı hiç bitmez . Bu arayışın en önemli gerekçesi de "huzur" dur .
Biraz sancılı da olsa her insan hayattan aldığı cevaplarla bir gün mana aleminin kapısını zorlarken bulur kendisini . Hayatın cevapları ise akıl ve kalbin tornasından geçmelidir . Yoksa o anahtar o kilide asla uymaz .
İşte tam bu noktada peygamberlik müessesesi insanlığa hizmet vermeye başlar . İlk peygamberden son peygambere kadar aralıksız devam eden bu rehberlik müessesesinin tornasından çıkan anahtarla o kapıyı açarız .
Toplum olarak gelmiş geçmiş peygamberler hakkında az çok bilgimiz vardır . Eyüp a.s ın sabrını , İdris a.s ın terziliğini , Nuh a.s ın gemisini , İbrahim a.s ın gökyüzüne bakarak yaptığı tefekkürü , İsa a.s ın diğer dinlerde inanıldığı gibi çarmıha gerilmediğini , Yunus a.s ın balinanın karnında yaptığı tefekkürü , Musa a.s ın Kızıldeniz 'i asa'sı ile ikiye ayırdığını bilmeyenimiz yoktur . Bütün peygamberleri tanırız az çok . Tanıdığımız kadarı ile de anlar ve onlara karşı bir muhabbet duyarız .
Mevlid kandilini yeni kutladık . "Sen olmasaydın ey habibim alemleri yaratmazdım" ilahi hitabına muhatap olması , insanoğluna iki cihanda rehberlik etmesinin dışında rahmet ve müjdeleriyle kendisine inananlara bu dünyadan gittikten sonra da el tutması yani "şefaatçi" olacağını bildirmesi , kalbi irtibatımızın devamı için yeter de artar bile . Her Müslüman günlük hayatının içerisinde salat ve selamları ile "sevgi peygamberi "nin kalbine kalbi ile bir yol arama gayretindedir . Bilir ve inanır ki sevgi kalpten gelip kalbe gider .Kalbi zindeleştiren bu selamlaşmalar inananları , dünyada başlayıp ahirette devam edecek yollara yolcu eder . Peygamber muhabbeti olan bir kalp adeta sonsuzluğun pasaportu gibidir .
Şehrimizin göbeğindeki "yatır" ı bilirsiniz . Buharalı Şeyh Şakir Efendi yatırı . Buhara ' dan kalkıp gelmiş , insanlara inanç hizmetlerinde bulunmuş bu muhterem zatın önünden geçerken kalbindeki peygamber sevgisini düşünürüm . O sevgi ve muhabbetin derecesiydi O ' nu o günün zor şartlarında buralara getiren .
Genellikle aklı tek başına hayata rehber kılma eğilimimize rağmen , inanç noktasında akla muhalif olmayan kalp bizi peygamber sevgisine yol aldıracaktır . Ama bunun at arabası ile değil de hızlı trenle bir yolculuk olmasını istiyorsak o zaman O ' nu s.a.v biraz daha tanımaya zaman ayırmalıyız .
Yaşadığımız bir sürü dünyevi sevgiler , nefsin beklentileri doğrultusunda tükenip giderken bizi kalıcı bir sevda arayışına iter . Dünyaya gelerek kaybettiğimiz sevgiyi dünyadan giderken yeniden kazanabilmeyi dert ettirir yaratılışımız . Dermanımız dünyanın dertlerinde gizlidir .
" Daima iki yol vardır . Uzun olan kitaplardan , kısa olan sevgiden geçer ." cümlesindeki sevgi işte o sevgidir . Peygamber sevgisi . Kalbinize ne zaman düşeceğini hiç bilemezsiniz . Bulmak için ise o yolda kalmak kafidir çoğu zaman .
Babamın bir derdi var. Köyün büyüğü olarak kendisini vebal altında hissettiren bu dertten kurtulmak için harekete geçti dün ve birlikte müftülüğe gittik .
Köyün sevilen , sayılan , çalışkan imamı ailevi nedenlerden dolayı kurum değişikliği talebi ile kadrosunu köyde bırakarak kendisi hastanede göreve başlamış anlayabildiğim kadarı ile . Babamın deyimiyle " nikah burada , kendi başka yerde " . Ve atamasını kolaylaştırmak için lojmanda oturum imkansızlığına dair bir fotoğraflı rapor hazırlamış . İşte bu rapor yüzünden cami şu anda imamsız . Ne ezan okunuyor camide ne namaz kıldırılıyor . Gerçi beş vakit namaz kılan cemaat yok zaten yerleşim itibarıyle dağınık olan köyde . Ama camiler o dağınık cemaati toparlamak için görevini layıkı ile yapan imamlar sayesinde cemaat ile camiyi buluşturmak için değil midir zaten .
Zengin ve merhum bir hayırsever tarafından yaptırılan cami hizmet için imamını bekliyor , ama maalesef hoca camide değil !
Gece haberlerde izlediğim traji komik haberin bir benzeri bizim köyde yaşanıyor . Kumru ' ya atanan uzman cerrah hastanede ameliyathane olmadığını ve işe ameliyathane yaptırmaya koyularak başladıklarını anlatıyordu . Yani o türküdeki gibi "doktor bulduk , ameliyathane yok" ya da "cami bulduk , imam yok" dizeleri hala yaşadıklarımızla örtüşmeye devam ediyor .
Müftü bey ile babamın yaptığı uzun görüşmenin sonucunda bayındırlıktan ve müftülükten görevlendirilecek olan iki görevli eşliğinde oturuma müsaittir şeklinde verilecek bir rapordan sonra köye ancak bir imamın atanabileceğini öğreniyoruz.
18 yıldır oturulan lojmana oturuma müsait değildir raporu alan imama biraz da içerleyerek lojmanın son durumunu görmek üzere köye geliyoruz . Pembe boyalı lojmanın önündeki incir ağacının dibindeki eflatun zambak çiçeği bizi iki aydır bakımsız kalmış bahçenin halinden mahcup bir eda ile boynu bükük karşılıyor . Köyün cemaatinden bir genç de bize eşlik ediyor . Babamla birlikte yaptıkları tespite göre sıva , badana ve çatıya izocam döşeyerek lojmanı köylüden toplayacakları para ile ayaküstü adam ediyorlar .
Üç senedir üç çocuğu ile bu köyde hizmet veren hoca keşke "eve lazım olan , camiye haramdır" halk sözünü birazcık dikkate alarak lojmanı da köylünün seve seve vereceği destekle biraz daha bakıp onarsaydı da lojmanın bahçesindeki eflatun zambaklar gibi , başta babam olmak üzere cemaatin boynu bükük kalmasaydı .
Babam derdini eyleme döktü . Köyün cemaati ile birlikte çok sürmez , lojmanı tamir ettirir ve elinde fotoğraflarla müftülüğün kapısına dayanır . Böylece de hissettiği vebal duygusundan kurtulur . Darısı bu konulara yakınlığınca herkesin başına !
Pardon o öyle değildi. "Gölgelerin gücü adına!" olacaktı doğrusu. Oğlumun yaldızlı plastikten Hi-man kılıcını başının üzerine kaldırarak nara attığı günlerden kalma sözler.
Güç her zaman "denge" de. Her ne kadar dünyanın dengesi bizzat yaşayarak şahit olduğumuz zaman diliminde iyice bozulduysa da bir gerçek de şu ki bazen dengelerin yeniden kurulması için karmaşa da gerekiyor.
Hayatın üzerimize üzerimize geldiğini hissettiğimiz zamanlar vardır. Kümelenmiştir her yanda sorumluluklarımız, ötelediklerimiz, öncelediklerimiz. Döne döne gelir ve döne döne gider bizden sayılı günlerimiz. Geride yapacak bir sürü iş kalır. Bitmeyen işler, yaşanamayan idealler, hayaller.
Rengarenk bir kelebeğe bakarak onun gibi çiçekten çiçeğe umarsız uçabilmeyi , güneşin altında sere serpe mırıltılar içerisinde uyuyan kedimizin ruhunu giyinebilmeyi, kafesindeki salıncağında kafasını kanatlarının arasına gömerek huzurlu huzurlu uyuyan mavi muhabbet kuşumuzun yerinde olabilmeyi nasıl da isteriz insan sorumluluklarımız omuzlarımızı çökerttikçe.
Bütün toyluklarımızdan kurtulduğumuz yaşlarda, zaman da gittikçe daralırken hayalini kurduğumuz hayat tarzını yaşayamadan gitme düşüncesi zihnimizi sıklıkla meşgul etmeye başlar. Belki de en çok bu dönemde bize lazım olan şeydir elimizdekiler ile elde edemediğimiz şeyler arasında bir denge kurmayı başarabilmek. Daha doğrusu hayallerimizle gerçeklerimizi dengeleyebilmek.
Ömür tahteravallisinin bir ucu geçmişe bir ucu geleceğe uzanıyor. Ne geçmişte ne gelecekte kurulabiliyor kuramadığımız dengeler. Her nefes aldığımız gündür bize hayati dengelerimizi yeniden kurabilme şansı veren. O gün de bugündür.
"Hayat geriye bakılarak anlaşılır, ileriye bakılarak yaşanırmış."
Bizi biz yapan hatalarımızla, günahlarımızla, sevaplarımızla yüzleşerek ve muhakkak önceliklerimizin altını kalın bir çizgi ile yeniden çizerek yola devam etmeliyiz. Yolculuk daha devam ederken,duracak zaman da değildir artık.
Gecenin gündüzü dengelediği gibi hayatımızı da dengelemez mi ölüm?
Bu makalem Temrin dergisinin Toprak özel saysında yayımlanmıştır. Bu sayı Temrin dergisinin Temmuz- Ağustos 2010 sayıları olarak yayımlanmıştır.
"Maneviyat erleri, toprak gibi olmalıdır. Toprağa kötü şeyler de atılır. Fakat toprak, hep iyi şeylerle karşılık verir."Cüneydi Bağdadî
İslâmiyet çağlar boyu süren gelişim sürecinde, tefekkür alanında bir takım manevî farklılıklara sahne olmuştur. Bu farklılıklar genel anlamda çeşitli tasavvuf anlayışlarının doğmaları ve yayılmaları şeklinde kendini göstermiştir. Tasavvuf düşüncesinin meydana çıkış nedeni şu şekilde açıklanabilir: "Şeriatın ve bilinen kanunların halletmesi imkânsız görünen birçok vicdanî durum ortaya çıktı ve bu durumlar için birçok anlayışlar çekişti. İşte bu durumlar sanki, sonra ortaya çıkacak olan Tasavvuf akımının ilkel bir etmeni hükmünde idi"
Tasavvuf anlayışı insanı, kâinatı ve yaratıcıyı gönül yoluyla anlamak ve bilmek çabasının bir sonucu oluşmuştur. Fakat tasavvufu yanlış değerlendiren kişiler yüzünden birçok doğru işlerin yanı sıra bu sahada bazı yanlışlıklar da tezahür etmiştir. Bazı tasavvufî gruplar liderlerini sadece sevmekle ve saymakla yetinirlerken bazıları onlara dine aykırı mertebeler yakıştırmışlardır. Buna rağmen tasavvuf, insan gönlünü zenginleştirmesi yönüyle İslâm dininin halk arasındaki manalı bir yansıması olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
"Var olan tarihsel kaynaklara göre "sofi" adını alan ilk tasavvufçunun Kûfeli Ebu Haşim (ölm. 767) olduğunu görürüz. Suriye'de ilk tekkeyi kuran da odur." Bu anlamda tasavvuf İslâmiyet'in doğuşundan kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır. İslâm dünyasında önemli izler bırakmıştır. Tasavvuf ehlinin Allah'a ve Allah'ın yarattığı bütün varlıklara duydukları hadsiz sevgi Hz. Muhammed'in "Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız." nasihatinin yerine getirilmesinden ibarettir. Bu yönüyle tasavvuf düşüncesi gülen yüzüyle ve saf vicdanıyla hem Müslümanların hem de başka dinlere mensup insanların gönüllerine ümidi yerleştirmiştir korkudan ziyade.
"Tasavvuf ve tasavvufla uğraşan, tasavvuf ehli olan anlamındaki mutasavvıf ve sofi kelimeleri anlamca birbiriyle ilgilidir. Başlangıçta belirli bir görüşe bağlı kalarak Allah'a ulaşmaya çalışanlara, bunu amaç edinenlere mutasavvıf denmiş; daha sonra ise sofi kelimesinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Sofi kelimesiyle kök ve anlam ilişkisi olan tasavvuf da bazı sözlüklerde, aklın yetmediği bilgi alanında, özellikle Allah kavramında, gerçeğe gönül aracılığıyla ya da iradeyi zorlayarak ulaşılabileceğini kabul eden görüş diye tanımlanır" Sofiler giydikleri dünyadan el etek çekmenin sembolü olan çuldan urbalarıyla, Allah sevgisinden başka her şeyi sildikleri tertemiz gönülleriyle, alınganlığı terk etmiş karakterleriyle yüzyıllar boyunca geniş halk kitlelerine ve yönetimi ellerinde bulunduran zümre veya kişilere dünyanın faniliğine dair ipuçları vermişlerdir. Hz. Peygamber zamanında yaşayan ve zamanlarını sadece ibadetle geçiren "Ehl-i Suffa" adıyla anılan sahabe, sofilere ilham kaynaklığı etmişlerdir.
İnsanı Allah'a yakın olmaktan engelleyen her şey sofiler için tıpkı nefisleri gibi azılı bir düşmandır. Sıradan insanların dünya nimetleri diye adlandırdıkları, maddî özellik gösteren her türlü unsura sofîler masiva adını vermişler, masivayı Yâr-i Mutlak'la aralarında birer dağ olarak görmüşlerdir. Yâr-i Mutlak onlara göre aynı zamanda Vücud-ı Mutlak'tır. Kâinatta var olan her şey O'nun tecellisine ait bir gölgeden ibarettir. Bu anlamda kendilerini de bir gölge olmaktan başka bir mevkiye yerleştirmeyen sofîler nefis terbiyesinin, benlik hissinden geçmenin en yüce mertebelerine de ulaşmışlardır.
"Tasavvufta gaye ma'rifetullahtır. Allah Teala'ya yakın olmak müslümanın miracıdır. Peygamber aleyhisselam: 'Namaz mü'minin miracıdır' buyurmakla, Allah'a yakınlığın, bu ibadet sayesinde tamamlanacağını ifade etmiştir." Bu anlamda sofîler için en büyük başarı Allah'ı bilmek ve anlamaktır. O'nu bilmenin de iki önemli yöntemi vardır. Bunlardan birincisi her türlü masivayı aradan kaldırarak Allah'a yakın olmak, Ayne'l Yakin mertebesine ulaşmaktır. İkincisi ise kendini bilmektir. Zira kendini lâyıkıyla bilen kişi, Rabb'ini de lâyıkıyla bilecektir.
"Tasavvufta ayrıca, şeyhlik makamının manevî bir silsile ile Hazret-i Peygambere ulaştığını, mürid sâlik ve vasıl gibi dereceleri, sohbet ve halvet gibi özellikleri, şeyh, velayet, abdal gibi makamları, keşif ve kerameti zikredebiliriz." İşin doğrusunu kavrayabilmiş her sofî, keramet ve keşif sahibi olabilmenin, tasavvufta çeşitli mertebelere bir nefeste ulaşabilmenin gerçek sırrının Hz Peygamber'in ahlâkıyla donanmaktan geçtiği hakikatine vakıftır. Bu hakikate vakıf olmak her türlü hatadan ve yanlış yoldan men eder her sofîyi. Sofî bir yanıyla aklı bir kenara atmış bir divanedir, diğer yanıyla da Yar'den gayrısına meyyal olmayan çılgın bir âşıktır. Fakat peygamberine olan bağlılığıyla şaşkınlıktan, gafletten ve eğri yollardan korunur. Hz. Peygamber'in "Ey kalpleri evirip çeviren Rabbim benim kalbimi de - dosdoğru- dinin üzere sabit kıl" duasıdır gerçek sofîleri yoldan saptırmayan. Aksi takdirde onların başlarını döndürme, zaten pek de güvenmedikleri akıllarını çelme ihtimali olan birçok tuzak mevcuttur.
Tasavvuf ehli şeraite aykırı işler yapmaktan kaçınır bunun için de Allah'ın emir ve yasaklarına uyar, Kur'an yolundan bir lahza olsun ayrılmaz. Kur'an-ı Kerim'in tamamını aralık vermeden ve ezbere okuyan, "Peygamber Efendimiz'in istemediği bir şeyi ben Allah'tan nasıl isterim" diyen Ebu Yezid Bistami kerametten çok Allah'a ve Peygamberimize bağlılığın önemini şu sözleriyle vurgular: "Bir adamı, izhar-ı kerametle havada uçarken görseniz, sakın aldanmayınız. Tâ ki onu, evamir ve nevahiye-yi ilâhiyyeyi ne surette tatbik ettiğini hudud-ı ilâhiyyeyi koruyup korumadığını, ahkâm-ı şeraiti yerine getirip getirmediğini bilir ve görürseniz, o zaman inanabilirsiniz"
"Tasavvufta varlığın ortaya çıkışı şöyle izah edilir: Allah 'Kenz-i Mahfi' yani gizli hazine, gizli cevherdir. 'Aşk-ı Zati' yani kendisine duyduğu aşk nedeniyle kendini görmek ve göstermek istemiştir. Allah'ın kendisine duyduğu aşk ise, 'Cemal-i Mutlak', 'Hüsn-i Mutlak' ve 'Kemal-i Mutlak' sıfatlarından dolayıdır. Yani, tek güzellik ve tek iyilik olmasının sonucu, Allah kendini görmeyi ve göstermeyi dilemiştir. Bu durumda evren ve insan Allah'ın kendi güzelliğini seyrettiği bir ayna gibidir." İşte sofînin insana ve yaratılmış cümle varlığa duyduğu sevginin kaynağında da bu görüş yatmaktadır. Kendisine, insana ve dış âleme bakan sofî, Allah'tan başka bir varlık görmediği ve tanımadığı için her nesneyi ve her insanı sevmek zorunluluğu sonucuna ulaşmıştır. Kendisini kınamasının tek nedeni de içindeki ene duygusunu yenmek ihtiyacıdır. Nefsine galip gelemediği müddetçe âlemde en hakir varlık olarak kendisini görür bu yüzden sofî.
Sofîlerde aşk, üzerinde durulması gereken oldukça önemli bir kavramdır. Aşkın gelmesiyle cümle derdin sona erdiğini savunan tasavvuf düşüncesi, insanı Allah'a ulaştırabilecek yegâne unsurun aşk olduğu görüşünü benimser. Sofîler gönül atına binerek Hakk'a varabileceklerini savunurlar. Tasavvufta aşk mecazî ve gerçek aşk olarak derecelendirilir. "Mecazî Aşk, ancak Allah'ı arayan gezginin geçmek zorunda olduğu bir köprüdür." Mecaz gerçeği hatırlatan fakat asla gerçeğin yerini tutma yeteneğine sahip olmayan bir özelliğe sahiptir. Bununla birlikte gerçeğin bulunmasında yardımcı olma ihtimali bulunmaktadır. Bu yüzden sofîler mecazî aşka önem verirler. "Mecazî Aşk'tan, Gerçek Aşk'a geçme yolu doğrusu çok uzun ve tehlikelidir; fakat o makama erişen artık hiçlikten, kötülükten ve çirkinlikten kurtulur, her şeyde ' Hüsn-i Mutlak'ı ve Cemalullah'ı görür." Buradaki gerçek aşktan kasıt Allah aşkının ta kendisidir. Allah aşkına ulaşan kişiler dünyaya, insana ve kâinata bambaşka bir nazarla bakarlar. Bu nazarda herkes dosttur, düşman bulunmaz; her şey güzeldir, çirkin aranmaz. Yaratanı sevdiği için yaratılan her şeyi sevmek fikri bu nazardan doğmuştur. Sofî, böylelikle kendisi için çok büyük bir tehlike saydığı kendi nefsiyle bile barış antlaşması imza etmiş olur.
Tasavvufta İnsan-ı Kamil olabilmek oldukça zor fakat aynı zamanda da vaz geçilmez bir hedeftir. Sofî "Devriyye" adı verilen bir sistemle "Seyr-i Nüzul" ve "Seyr-i Uruc" arasında bir yolculuğa çıkmış kabul eder kendisini. Seyr-i Nüzul'da hayvandan bile aşağı mertebedeki insan Seyr-i Uruc'da meleklerin de üstünde bir mertebeye yükselir. Bu mertebede Allah'ın varlığında yok olmak yani "Fenafillah" vardır.
"Seyr-i Uruc'a insanın şeriat, tarikat, ma'rifet ve hakikat basamaklarını çıkarak ulaşması gerekmektedir. Bu basamakların aşılabilmesi ise bir yol gösterici, bir mürşid'in yardımıyla olur. Mürşidin yol gösterdiği kişiye de tasavvufta mürid denir. Fenafillah mertebesine ulaşmak için müridin benliğini yok ederek ilahi aşkla ruhunu yüceltmesi gerekmektedir." Tasavvuf düşüncesi her haliyle aciz bir varlık olarak da görülebilecek insanın benliğini yok ederek muhteşem bir varlığa dönüşebilmesi serüvenini gözler önüne serer. Tasavvufta Hakk'a âşık olan kişi tırtılken kelebeğe dönüşen, yerde sürünürken uçmak mertebesine yükselen bir ipek böceğine benzetilir. Ondaki bu olağan dışı gibi görülen değişimin yegâne sebebi içindeki Allah aşkıdır. Âşığın karlı dağları aşmasını, Yâr'e ulaşmasını temin edense daima temizleyip cilaladığı gönlüdür. Elbette ki bu gönül ilhamını Hz. Peygamber'den almaktadır.
Tasavvufta kâinatın temelinde öncelikle Nur-ı Muhammedî vardır. Daha sonra ise Anasır-ı Erba'a yani ateş, hava, su ve toprak bulunmaktadır. Ateş, hava, su ve toprak yaratılmış her türlü eşyanın yapı taşlarını oluşturmaktadır. Onlardan da sırasıyla maden, bitki, hayvan ve insan var edilmiştir. Tasavvuf felsefesinde madde âleminin temelini oluşturmakla birlikte nefsin dört mertebesini de sembolize ederler. Nefs-i emmare ateşe, nefs-i levvame havaya, nefs-i mülhime suya, nefs-i mutmainne toprağa benzetilir. Bu unsurlardan toprak, İslâm tasavvufunda türlü şekillerde ele alınmıştır.
Tasavvuf, toprak kavramına İslâmiyet çerçevesinde öncelikle insan neslinin ve cümle canlıların topraktan yaratılması manasında bakar. "Andolsun Biz insanı (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık." ayet-i kerimesinden kaynağını alan bu görüş toprağın mukaddes bir varlık olduğunu kabul ve iddia eder. Müslümanların su bulamadıklarında toprakla teyemmüm etmeleri de toprağın bu temiz ve mukaddes yaratılışından tezahür eder.
Tasavvuf felsefesinde toprak Allah'ın sonsuz kudretiyle yoğrulmuş mükemmel bir şekilde işlenmiş ve bundan beden teşekkül edebilmiştir. İlahî nurun tecellisiyle can bulmuş olan ve eşref-i mahluk özelliği gösteren insan canıyla ve teniyle başlı başına âlemlere denk bir mahluktur. Şeyh Galib'in "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen" beytinde tekrar ettiği de bu zihniyettir.
Tasavvufa göre Dost'un evi olarak görülen kalp bir yönüyle fanidir başka bir yönüyle de bekaya taliptir. Kalbin fani yanı topraktan vücut bulmasıyla alakalıdır. Bekaya talip yanı ise Allah aşkı dışındaki her şeyi terk ederek olgunlaşmasıyla alakalıdır. Toprak tasavvufta cismani varlığın yapı taşı aynı zamanda da can'dan ayrıldıktan sonraki mekânıdır. Ceset ruhun kendisini terk etmesiyle birlikte toprağa rücû eder. Maddî yanımızın toprakla yoğrulup yine toprakta parçalanacağı, manevî yanımızın ise bir gün bedenden sıyrılacağı hakikati bizlerin Allah'ı zikretmemiz yönündeki zorunluluğumuzu bildirir. Zikir Allah'ı sadece dilde anmakla değil kalpte anmakla olmaktadır. "Zikr-i hakiki, her an Hakk'ı düşünmek ve düşündürmektir. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe zikir sayılmaz"
Tasavvuf felsefesinde "bekabillah" adı verilen bir makam vardır ki "mahv" yoluyla ulaşılır. Bu makam doğrudan doğruya toprağı hatırlatır. Zira toprak, her türlü varlık üzerinde dolaştığı halde zerre kadar bir şikâyette bulunmaz, tevazu sahibidir. Mürid her haliyle toprak gibi mütevazı olmalıdır ki mahviyet gibi zor bir işi başarsın. Kibir sahibi olmak tasavvufta kınanan bir özelliktir. Toprak gibi alçakgönüllü olmak ise tavsiye edilir. "Yeryüzünde kibirli yürüme" emr-i ilahisi her mü'min ve her sofî için rehber niteliğinde bir emirdir. Yine "Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez" hakikatine vakıf olan, Allah'ın rızasından başka muradı olmayan bir tasavvuf ehli elbette ki toprak gibi mütevazı olacaktır. Ki bu şekilde Allah'ın sevgisine mazhar olsun.
"Sofî toprak gibidir, her fena şey ona atılabilir; fakat ondan sadece güzel şeyler çıkar. O yeryüzü gibidir, üzerinde iyi de kötü de yaşar" diyen Cüneydi Bağdadi sofîyi tevazu konusunda toprağa benzetmekle kalmamış; hoşgörüde, cömertlikte ve tahammülde de toprak gibi oluşunu hatırlatmıştır. Gerçekten de sofînin gönlünde kine, aşağılamaya ve cimriliğe yer yoktur. Tasavvufla hemhal olmamış birisi iyiliğe iyilikle, kötülüğe de kötülükle cevap verirken sofî, iyiliğe de kötülüğe de iyilikle cevap verir. Bu özellik onun en belirleyici özelliklerinden birisidir. Çuldan hırka giymesi, ya da başına dervişlik tacı takması değildir. Yunus Emre'nin de belirttiği tam olarak budur: "Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil, gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil"
Tasavvuf anlayışına göre insan âlemin küçük bir modelidir. Onun maddî varlığının esasını toprak, manevî varlığının esasını ise ruh oluşturur. Bu anlamda toprak, İslâm tasavvufunda alçakgönüllü olmanın ve bereketin sembolü olarak ele alınır. Rabb'in bizzat kendisi tarafından bildirilen "Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha sizi oradan çıkaracağız" şeklindeki uyarısı insanın kalbiyle ve kafasıyla sürekli faniliğini hatırlaması gerektiğini vurgular. Sofîler için bu uyarı elbette ki dünyadan hicreti gerektirir.
Sofîler toprak gibi mahfiyet sahibidir, dağ gibi dik başlı ve kibirli değildir. Kendisine reva görülen eziyete sabır ve tahammül eder. Sonuçta da yine toprak gibi her türlü feyzin, bereketin ve güzelliğin kaynağı olur. Bu bahiste İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
"Bu dünya ahiretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyip, yaratılışta bulunan, toprak gibi yetiştirici kuvvetini işletmeyenlere, bundan faydalanmayanlara ve amel, ibadet tohumlarını elden kaçıranlara yazıklar olsun!"
Sofî hemen sinirlenmez, özellikle kendi şahsına karşı yapılan bir hakarete, eleştiriye veya kötülüğe karşı sert bir tepkide bulunmaz. Tahammül sınırları oldukça geniştir. Sofî dövene elsiz, sövene dilsiz kalır bu haliyle "Acaba gönlü yok mu ki kırılsın?" dedirtir bizlere. Maksadı şüphesiz Allah'ın rızasını kazanmak ve içindeki benlik hissini yok etmektir. Çünkü o, bilir ki Yâr-i Mutlak'a kavuşmanın yegâne yolu ölmeden ölebilmek, kendi varlığını sınırsız bir aşkla sevdiği varlıkta yok edebilmektir. Sofî açmada irade sahibi değildir, fakat solmada irade sahibidir; doğmada irade sahibi değildir fakat ölmede irade sahibidir bu manada. Bunun için de yapması gereken içindeki hırs, öfke, kibir gibi özellikleri silmektir.
"Sofi, tahammülde toprak gibi olmalıdır. Basılacak, çiğnenecek, ezilecek, kirletilecek; o yine yeşillik verecek, çiçek açacak, kendisine yapılan fenalıklardan şikayet etmeyecek; yani kötülüğe kötülükle karşılık vermeyecektir" Bizlere oldukça zor gelen bu mahviyet gönlünü derviş eyleyen biri için hiç de zor değildir. Maddi ölçülerle pek de kârlı zannetmediğimiz garipler asıl kâr edenlerdir. Dünyanın en zengini onlardır. Çünkü bizler fani olanla oyalanırken onlar baki olanı bulmuşlardır. Bizler kovan kavgası yaparken onlar "Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" diyebilmek şansına sahip olmuşlardır. Buradaki bal şüphesiz ilahî ve hakikî aşktır.
Yaşayan her insanın bir gün öleceğini, her bedenin bir gün toprağa gireceğini bilmek sofîlerin dünyadan el etek çekmelerine neden olmuştur her zaman. Buna bir örnek vermek gerekirse: "Hangi güzel yüz ki toprak olmadı?/ Hangi tatlı göz ki yere akmadı?" beytini işitmek Davud-ı Tai için bir dönüm noktası niteliğini taşımaktadır Davud-ı Tai, ilim sahibi olmasına rağmen hâlâ dünyaya meyyâl olan kalbini bu beyit sayesinde tamamen Allah aşkına bağlamıştır.
Yunus Emre'nin "Ben toprak oldum yoluna/ Sen aşuru gözetirsin" şeklinde dile getirdiği bir husus daha vardır ki sofînin toprakla arasındaki bir benzerliğini daha gözler önüne serer. Buna göre âşığın sevdiğinin karşısındaki mertebesi ve hali toprakla aynıdır. Toprak nasıl her varlığın üzerinde dolaşmasından incinmezse âşık da sevdiğinin karşısında incinmekten ve dargınlıktan o kadar uzaktır. Onun içindeki tarifi imkânsız aşk duygusu benliğinin yok olmasına neden olmuştur. Sıradan insanlar gurur ve kibir sahibiyken o, sadece sevdiğine duyduğu ilahî aşkı yaşar, alınganlıktan ve küskünlükten uzaklaşır böylelikle.
Yunus Emre'de görülen sevgilinin yolunda toz toprak olmak fikri Mevlana'da da vardır. "Ben yaşadığım müddetçe Kuran-ı Kerim'in bendesiyim ve onun emirlerine uyarım. Ben Muhammed Muhtar sallâllahu aleyhi ve selemin yolunun toprağıyım. Eğer benim sözlerimden bunun dışında bir söz nakleden olursa, hem o sözden, hem de nakledenden eza duyarım" diyen Mevlana tasavvuf ehlinin Kur'an ve sünnet yolundan ayrılmaması gerekliliğini hatırlatmaktadır. Aynı zamanda da içindeki aşktan kaynaklanan bir fedakârlıkla kendi benliğini peygamberinin yolunun toprağı olacak kadar terk edebilme kabiliyetini ispat etmektedir.
İslâm Tasavvufundaki toprak anlayışı konusunu işleyen herkes Türk Edebiyatı'ndaki mutasavvıfların en meşhurlarından birisi olan Erzurum İbrahim Hakkı ve onun en önemli eseri olan Ma'rifetname ile mutlaka meşgul olmalıdır. Zira birçok sofî şair ve mütefekkir gibi o da toprak konusunda bizlerin doğru sonuçlara varmamızda yardımcı olacaktır.
1703 Mayısında Erzurum Hasankale'de dünyaya gelen, 1780 Haziranında Siirt'te vefat eden İbrahim Hakkı yazdığı birçok eserle İslâm tasavvufuna ve Anadolu düşünce hayatına olumlu katkılarda bulunmuştur. "Annesi Hz. Muhammed'in soyundan gelen Dede Mahmud'un kızı Şerife Hanife Hanım, babası ise 1710'da Siirt yakınlarındaki Tillo kasabasında yörenin tanınmış mürşidlerinden Şeyh İsmail Fakirullah'a intisap eden Erzurum'un tanınmış kişilerinden Derviş Osman Efendidir."
Erzurumlu İbrahim Hakkı, hem pozitif bilimler hem de batınî ilimler hususunda iyi bir eğitim almıştır. Hayatı boyunca güzel ahlâka, insan gönlüne önem vermiştir. Ondaki tasavvuf görüşü kaynağını çağlar boyunca Horasan erenleri ve Anadolu dervişlerince işlene gelmiş insan gönlünü merkez alan fikrî yapılanmadan; fakat her şeyden önce Kuran-ı Kerim'den ve Hz. Muhammed'in sünnetinden almaktadır.
"Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın görüşleri aslında tipik bir Osmanlı tasavvuf anlayışıdır. Fizik âlemin kavranmasında akıl ve duyu deneyimlerinin önemini kabul ederse de tasavvuf konusunda aşkı, felsefeden üstün tutar. Bu nedenle ilham yoluyla elde edilmiş bilgiyi, kitabî bilgiden üstün görür. İnsan sevgisi Yunus Emre'yi andırır." Ona göre sofî Allah'ı lâyıkıyla bilmek ve tanımak istiyorsa kendini bilmeli ve tanımalıdır. Nefsiyle mücadeleye girmeyen ve bu mücadeleyi kazanmayan bir kişi Hakk'a giden yolda hüsrana uğrar.
Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın başlıca eserleri şunlardır: Divan, Ma'rifetnâme, Tertibü'l ulum, Mecmuatü'l- İrfaniyye, İnsaniye, Mecmuatü'l- Meâni, Meşarükü'l- yuh, Sefinetü'l ruh min vâridatü'l- fütuh, Kenzü'l- fütuh, Definetü'r- ruh, Ruhu'ş-şürûh, Urvet'ül- İslâm, Hey'etü'l- İslâm, Tuhfetü'ül- Kirâm, Nuhbetü'l- Kelâm, Ülfetü'l- Enâm, Lübbü'l- Kütüp.
Adını andığımız eserler arasında en tanınmışı ve önemlisi Ma'rifetnâmedir. Ma'rifetnâme dönemin bilgilerini kapsayan bir ansiklopedi özelliğindedir. Bu eserde dinî ve tasavvufî bilgilerin yanı sıra fen bilimlerini içeren bilgiler de bulunmaktadır. Bu eser dünyaya, insana, kâinata ve Allah'ı bilme çabasına dair birçok bilgiyi içermektedir. Fransızca ve Farsça'ya da çevrilen Ma'rifetnâme bir müslümanın başucu kitabı olma vasfına sahiptir. "Yazar özellikle tabiat bilimlerine yer verdiği bu eserinde, astronomide Kâtip Çelebi'nin Cihannüma'sından yararlandıysa da yerin yuvarlaklığı gibi bilgilerde bazı tutucu ulemadan çekinerek Gazali'nin Osmanlı uleması üzerindeki saygınlığından yararlanmaya çalıştı. Ayrıca Hz. Peygamber'in ' Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz' şeklindeki hadisiyle dinî ilimlerle pozitif bilimlerin aynı olduğuna dikkat çekti." Kısaca Ma'rifetnâme Müslüman bir âlimin ve mutasavvıf bir şairin gözünden maddî ve manevî âlemin keşfine yönelik kapsamlı bir çalışmadır. Bu eser okuyan herkese dış dünyayı ve kalp ülkesini tanıtma vazifesini üslenmiştir.
Ma'rifetnâme'nin toprak anlayışı birebir İslâm âlimleriyle, Kur'an-ı Kerimle, Hz. Peygâmber'in sünnetiyle ve tasavvuf ehlinin düşünceleriyle benzeşmektedir. Bu yazının önceki bölümlerinde İslâm tasavvuf düşüncesinin, Kur'an-ı Kerim'in ve Peygamberimizin toprak anlayışlarını ele almanın elbette ki Ma'rifetnâme'deki toprak görüşünün daha iyi kavranmasında olumlu etkileri olacaktır.
Ma'rifetname'de toprak konusu her şeyden önce insanın yaratılış maddesi olması yönüyle ele alınır. "Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki: Bedenin evveli de ahiri de topraktır." Erzurumlu İbrahim Hakkı, iman ve irfan sahibi kişilerin kabul ve beyan ettikleri bir hakikati tekrar eder burada. O hakikatte şudur: İnsan nesli evvela topraktan yaratılmıştır, sonra da toprağa dönecektir. Toprağın bir başka özelliğini de unutmaz İbrahim Hakkı. Toprak bedenimizin ilk hali ve son hali olmakla birlikte karnımızı doyurmamıza yarayan besinlerin de kaynağıdır. Buna göre toprak kendi şeklini bırakıp bitki şeklini alır, binlerce nimete dönüşür ve insanların maddî yanlarını doyurmak görevini de üstlenir Yaratıcısının emir ve kumandası altında.
İbrahim Hakkı, âlemin her türlü hareketini, dört unsurun birlik olma nedenini
insan-ı kâmilin var olması gerekliliğine bağlar. Kâinattaki bütün sebepler bu mukaddes amaç uğruna bir araya gelirler. Varlıklarıyla insan-ı kâmilin oluşumuna katkıda bulunurlar. İnsanlar da yaratılışlarının en yüksek mertebesine ulaşmaya çalışarak bu sebepleri boşa çıkarmaz. "Demek ki, feleklerin hareketlerinden ve unsurların birleşiminden canlılar meydana gelir ve bütün kâinattan ve görünenlerden murad, insan-ı kâmilin var olmasıdır. Nitekim bütün insanların ekmeli Hz. Fahr-i Âlem Efendimizdir. Onun için Cenab-ı Hak, Eğer sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım, diye buyurmuştur."
Hz. Muhammed (s.a.v.)üstün ahlâkıyla, mükemmel yaratılışıyla insanların en kâmilidir. Bu nedenle âlem hem O'na hayrandır, hem de O'na minnettardır. Zira eğer Hz. Peygamber olmasaydı, Cenab-ı Hakk'ın peygamberine duyduğu sevgi olmasaydı hiçbir şey var olmayacaktı. "Ol!" emrinin kaynağı da, yaratılmış eşyanın yegâne var olma nedeni de Hz. Muhammed'in ekmel bir ahlâk üzere oluşudur. Onun karakterinde insana dair olan her güzellik en üst derecesindedir, hiçbir kötülük ise bulunmaz. Öyleyse her anlamda O'na uymak ahde vefanın bir gereğidir.
Ma'rifetname'de belirtildiği üzere toprak; madenlerin, bitkilerin, hayvanların, insanların ve insan kalbinin elbisesidir. İnsan kalbi ise Allah'ı bilme ve sevmenin esası ve yeridir. Allah'ı lâyıkıyla bilen insan, kâmil insandır. Bütün bir âlemin yaratılış gayesi olan kâmil insan, eşref-i mahlûk olmaya lâyıktır. Onun kalbi daima huzur ve muhabbet doludur. Kâmil insanın en değerli süsleri irfanı, hakikate olan bağlılığı, tevekkülü, arifâne sözleri, güzel ahlâkı ve Allah sevgisidir.
Toprak, insanın fâni yanının sembolüdür. İnsan eğer sonsuz bir huzura talipse çürük bedeni terk etmelidir. Bazı insanlar hayvanî yanlarının kalplerine galip gelmelerine müsaade ederler ve bu yüzden de ölümden korkarlar. Çünkü ölüm onlara sadece toprağa karışan bedenin akıbetini hatırlatır. Bu nedenle İbrahim Hakkı gönlüne seslenerek ondan fâni olana kanmamasını, gerçek yurdunu unutmamasını ister. Ruhunu bir bülbüle benzeten şair ten kafesinden, toprakta hâsıl olmuş bedeninden kurtulmasını tavsiye eder. Bu fâni dünyanın güzelliklerine kanan can kuşundan ezelde gördüğü gülşeni hatırlamasını, toz ve dumandan ibaret dünyadan hicret etmesini ister:
"Ey bülbül-i can kalma
Fani olanı alma
Ey bülbül-i elhanı
Kaldın unutup ânı
Ol gülşeni unuttun
Çok toz ve tütün yuttun
Bu ten kafesin kesret
Ol Gülşen-i aşka yet
Terk eyle ten-i hakı
Zevk eyle ol harmanda"
Toprak her dönemde insanlara ölümü hatırlatmıştır. Elbette ki Ma'rifetname'de de toprak ve ölüm yan yanadır. İbrahim Hakkı'ya göre bazı insanlar ölümden korkarlarken âşıklar ölümden korkmazlar. Peki, kimdir ölümden korkanlar ona göre? "Ölümün mahiyetini, ruhun başlangıç ve sonunu bilmeyen, bedenin erimesiyle kendinin (ruhun) yok olacağını zanneden, ölümle dünyayı tamamen unutacağını bilen, ölümden şiddetli bir acı duyacağını kabul eden, ölümden sonra ne olacağını bilmeyen, mal ve evladını çok seven ölümden korkar ve kaçar. Aşağıda belirteceğimiz esasları bilen, yukarıda açıkladığımız halleri zihninden atar ve kendisinde ölüm korkusu kalmaz"
İbrahim Hakkı ölümle ilgili fikirlerini ve ölüm korkusunu yenmenin yollarını şöyle özetler:
1- Ölüm ruhun bedeni kullanmaktan vazgeçmesidir.
2- Başlangıcı Allah'ın aşk denizi olan ruh, ölümden sonra yine eski aşk denizine döner.
3- İnsan ruhu ebedî bir cevherdir. Bedenin ölmesi ve toprak olmasıyla kendisi ölmez.
4- Ruh, ölümden sonra uçup dolaşması daha kolay olduğu için her iki âlemin gizliliklerini daha yakından görür ve öğrenir.
5- Ruh bedenle meşgul oldukça hareketler hâsıl olur. Bu meşguliyet azalırsa uyku, sona ererse ölüm gerçekleşir.
6- İnsan ruhu asıl vatanına ölümle döner, bütün muratlarına ölümle erer.
7- Bu dünya bir ağaçtır, insan ise meyvedir. Eksik ve ham olan meyvenin ağaca tutunması, olgun meyvenin ağaçtan ayrılmak istemesi gibi çiğ insan dünyaya bağlıdır irfan sahibi insan ise ölümün lezzetini tatmak ve bu dünyadan ayrılmak ister.
Erzurumlu İbrahim Hakkı zâhid kişileri över. Ona göre zâhid, kalbinden Allah sevgisinden başka her şeyi silip atan kişidir. Zâhid olabilmenin en önemli yollarından birisi de yemeden ve içmeden kesilmektir. Toprak insanların besin kaynağı olmakla birlikte eğer ondan gelen nimetlerle midelerimizi boşuna doldurursak kâmil insan olma yolunda fazlaca ilerleyemeyiz. Aç kalan insanın nefsi alçalırken merhamet hissi yükselir. Sürekli tok gezen bir kişinin açların halinden anlayamayacağı herkesçe malumdur. Özellikle Allah için aç duranın kalbinde hikmetten de daha kıymetli bir kapı açılır : "Allah insana inayet ve lülfederse ona az yemeyi, az uyumayı ve az konuşmayı ilham eder. Tokluk zihnin işlemesine engel olur. Çok yemek zarar çok uyumak kederdir. Yemesi az olanın elemleri az, sağlığı süreklidir. Açlıkla hastalık birleşemez. Çeşitli yemekleri yiyen, çeşitli hastalıkları çağırandır. Açlık peygamberlerin gıdası, velilerin makamıdır. Açlık zekâları fışkırta bir deniz, hikmetleri çağıran bir bulut, ruhları harekete geçiren bir rüzgâr, bedenin özelliklerini öğreten bir anatomidir."
İbrahim Hakkı, açlık ve tokluk hissini kıyaslayıp açlık hissini üstün bulur. Çünkü o bilmektedir ki açlık nefse zor gelir oysa ruh için bir gülistan kadar güzeldir. Bu konuda Hz. İsa'nın bir sözünü hatırlatır: "Aç kalınız ki kalbinizle Allah'ı görebilesiniz." Âlimlerin açlığı derinleşmek, âriflerinki safvet, zâhidlerinki hikmet, âşıklarınki ise Allah'a daha yakın olmaktır. Bu yüzden âşıklar topraktan gelen nimetler için şükretmeyi terk etmeseler de bu nimetlerle nefislerini şımartıp ruhlarını yormamalıdır. "Ehlullah demişlerdir ki: Az yemenin gayesi nefsin hayvanî arzularını zayıflatıp aklın üstünlüğü ile kalbi parlatmak, kötülüklerden temizlemektir. Çünkü açlık kalbin yağını eritir, kanını azaltır. Bütün hayvanî arzulardan temizler ve böylece zikrin nurunu, ilahî iradeyi kabule müsteid (yetkili) kılar. Sonra o aynadan nurlar kalbe aksedince kalp Allah'ın nuruyla parlar ve nefsin karanlığı yok olur."
İbrahim Hakkı Allah'ın nuruyla aydınlanan bir kalbin ma'rifetullaha yani Allah'ı lâyıkıyla bilme mertebesine ulaşabilme yolunda önemli mesafeler kat edebileceğini belirtir. Ona göre ma'rifetullah kâmil insanın yükselebileceği en yüksek mertebelerden birisidir. Ma'rifetullah eşyanın Hak'tan geldiğini, O'nun emriyle yaşadığını, her şeyin O'nun olduğunu ve sonunda yok olup O'na döneceğini bilmektir. Ma'rifetullah aynı zamanda muhabbetullah demektir. Allah'ı bilen ve seven kişi masivayı unutup tam anlamıyla Allah'a bağlanır. Topraktan gelen yanını şımartmaz, Allah'ın nurundan gelen sönmeyecek bir cevher olan yanını yükseltmeye uğraşır. " Ma'rifetullah öyle bir cevherdir ki arşın altındaki her şey onun nuruyla aydınlanır. Ma'rifetullahla enaniyet (benlik) davasında bulunmak, kendini herkesten üstün görmek veya nefsin arzularına boyun eğmek manevî yıkılış; marifet denizine dalıp batmak ve hakikât nuruyla yıkanmak ise mutluluğun en yüksek derecesine varmaktır"
Toprağın en önemli özelliklerinden olan bereket velilerde de bulunmaktadır. Allah velilere her iki dünyada bereket ihsan eylemiştir. Onların hem topraktan gelen bedenleri hem de sonsuzluk yolcusu olan ruhları bu yüzden yüksektir. Veliler hem ahireti hem de dünyayı aydınlatan birer kandil gibidir. " Velilerin dünyadaki kerametleri: Allah'ın velîlere olan senası (övme), tazimi (ululaması), muhabbetidir ve onların işlerini idare etmesidir ve onların rızklarını tekeffül etmesidir ve onlara yardımcı ve yoldaş olmasıdır. Onların halka, halkın onlara hizmet ederken aziz eylemesidir. Dünyada himmetlerini yakınlarından daha üstün kılmasıdır ve onlara her şeyden evvel kalp zenginliğini ihsan eylemesidir ve her halde onlara nefislerinin hoşluk içerisinde olmasını iman ve ihsan eylemesidir Ahirete ait kerametleri ise onlara ölüm ve sekeratını kolay eylemesidir. Onlara taç ve hilat giymeyi nasip etmesidir. Onları fitne ve korkudan uzak bulundurmasıdır. Onlar için kitabın kâfi olması ve hesabın görülmemesi, mizanın yapılmamasıdır. Günahkârlara şefaat etmelerine izin vermesidir ve Sırat köprüsünü süratle geçmeleridir ve onlara Kevser havuzundan su içirilmesi, ebedî mülk verilmesi, onları sıdk evine yerleştirmesi, cemalini şeksiz, şüphesiz göstermesidir."
Ma'rifetnamede bildirildiğine göre insan tıpkı diğer varlıklar gibi görünen yanından ibaret değildir. İnsan zahirî ve batınî olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Zahirî yanı bedeni, batınî yanı ise gönlüdür. Her nesne gibi insan da iç içe geçmiş bir yapıya sahiptir. Mücerret bir yapıya sahip olan gönül sırlı bir âlemdir ki Allah'ın emir ve yasaklarına uymak, ibadet etmek, Allah'ı bilmeye ve sevmeye yönelmekle yükümlüdür. Aslı toprak olan beden ise gönül için geçici bir yuvadan ibarettir ve toprakta çürümeye mahkûmdur. Ayrıca beden dört unsurun mükemmel bir birleşmesinden oluşur. " Bir nesnenin batını onun hakikati ve maddesidir. Mesela serir (taht) bir nesnedir ki onun içi tahta parçalarıdır. Tahta parçalarının iç de ağaçtır. Ağacın içi de dört unsurdur. Bunun gibi insan da Allah'ın sırlarının yüklü olduğu gönül ve hayvanî bir nesne olan bedenden mürekkeptir"
"Aşk ile hoş olmuşuz
Fakr-u fena bulmuşuz
Gerçi hakiriz çu hak(toprak)
Dilde Çu meh(ay) tâ benâk(parlak)
Çevremize ne felek
Kim Şeh-i mülk-ü melek
Aşk gedası(dilenci) olan
Lâ cerem olmuş cihan
Hakkı Cu divanedir
Aşk ile meyhanedir"
Ma'rifetname'den alınan bu mısralarda şair, insanın topraktan yaratıldığını, bu yönüyle hâkir bir yanının daima olduğunu belirtiyor. Gerçekten de insan topraktan gelen bu yanıyla daima bir ihtiyaç ve fakirlik içindedir. Bir gün doyan beden ertesi gün aç kaldığında oldukça zayıf ve güçsüz düşer. İnsan nesli dünyada dolandığı müddetçe bu zayıf ve hakir yanını doyurmak zorundadır. Buna rağmen insanı içinde bulunduğu fakirlikten, acziyetten ve hakirlikten kurtaran bir şey varsa gönlü mesken tutan, oradan da insanın bütün varlığını aydınlatan aşktır. Bu nedenle Erzurumlu İbrahim Hakkı aşkı övmeyi ve onu her türlü insanî özellikten üstün tutmayı tercih eder. Ona göre her iki cihanda insanı değerli kılan bir nesne varsa o da aşktır. Elbette ki dünyadaki gelip geçici olan şeylere değil, ezelî ve ebedî olan Allah'a duyulan aşktır. Bu yönüyle İbrahim Hakkı diğer bütün mutasavvıf şairlerle bir ortaklık daha te'min etmiş olur.
"Aşk korkağı cesur, anlayışsızı anlayışlı, cimriyi cömert, kibirliyi alçakgönüllü, çirkini güzel yapar. Aşk, sevenler meclisine devam edenlerle dost yapar. Sahibine kuvvet ve kudret verir. Aşk öyle bir sultandır ki halk ona boyun eğer, akıllar ona itaat eder, kalpler ona bağlanır, duyu organları onunla saflaşır, tertemiz olur, ruh onunla sevinir. Aşk insanları ıslah eder, kusurlarını düzeltir. Aşk iradenin isteklerine sevgiliye olan sevginin üstün gelişidir. Aşk sonsuz bir sevgi olduğundan seçkin velîlerin sıfatıdır. Muhabbet çalışmakla elde edilir, aşk ise Allah vergisidir. İlahî aşk insan aklından şerefli ve üstündür. Temiz aşk, Allah'ın bir vasfıdır. Sadık aşk ayıplardan ve kederlerden arınmıştır. O temiz aşkı bulanın beşer vasıfları yok olur"
Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre aşkın önemli bir vasfı da âşığın her türlü benlik hislerini yok etmesi, onu kibirden uzaklaştırmasıdır. O da tıpkı diğer mutasavvıf şairler gibi âşığın aşk sayesinde olgunlaştığını tıpkı toprak gibi mütevazı olduğunu düşünür. Aşka düşen kişi sevdiği varlığa o kadar hayrandır ve bağlıdır ki kendisini unutur, toz topraktan ibaret bir varlık olduğunu kabul eder. Gönlün en kuytu yerinde yerleşen aşk gönlü virane eder, âşığı divane eder, aklı ve nefsi ise tamamen mahveder.
"Can-ı dilde, hâne kıldın akıbet
Gönlümü virane kıldın akıbet
Sen beni divane kıldın akıbet
Aşk-ı bipervâyâ mahrem eyledin
Akıldan bigane kıldın akıbet
Dane-i naçiz idim ben zir-i hâk
Dane-i yüz dane kıldın akıbet"
Erzurumlu İbrahim Hakkı, dört unsur ve toprak kavramlarına ilmî bakış açısıyla bakmaktadır. Ona göre dünya ateş, hava, su ve toprak unsurlarının bütününü ihtiva etmektedir. O en üste ateş, onun altına hava, onun altına su ve en alt katmana da toprak unsurunu yerleştirir. Dört unsurun şekilden şekle girdiğini; bu dönüşümden madenlerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların yaratıldığını belirtir. "Yedi feleğin, dört ana unsurun( ateş, hava, su, toprak) ve üç birleşik cismin (maden, bitki ve hayvan) özetlerinin sonucu insan bedenidir. Belli ki her iki cihanın var oluşlarının gayesi hazreti insandır. Bu felekler, unsurlar ve üç birleşik cisim hep onun kabuğu, içi ve kabıdır ve o (insan) hepsinin beyni dimağı ve dudağı(sözcüsü)dır. İnsan bütün varlıkların en üstünüdür, azizdir, eşreftir, muhteremdir. Çünkü o, bütün varlıkların en güzeli ve en bilicisidir." İşte bu cümlelerde İbrahim Hakkı insanın bütün kâinatın merkezinde oluşu, yaratılmış cümle eşyanın insanın varlığı için yaratıldığı, insan neslinin her yönüyle yaratılmış her şeyden üstün ve şerefli olduğu hakikatini dile getirir. Öyleyse insan bu mükemmel yaratılışına ve müthiş cevherine uygun yaşamalı, omuzlarına yüklenen ağır fakat kıymetli yükün hakkını vermelidir. Zira bütün kâinat onunla düşünmekte, onunla hissetmekte, onun vasıtasıyla konuşmakta ve onun kâmil ruhunda zikir ve ibadet etmektedir.
Ma'rifetnamenin üçüncü cildinin son sözleri insanın kâinattaki konumunu ve vazifesini son derece başarılı bir şekilde dile getirmektedir: " Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametini düşünmeye vesile olan bu sonsuz kâinatın hallerini ve içinde bulunan bu belirttiğimiz âlemleri biraz olsun bildirmekle yetindik ve sonsuz gizli gerçeklikleri ve Allah'ın en güzel sanat eserlerini bu cisimler âleminin ilminde, ilahî hikmetin sonsuz denizinde bundan fazla uğraşmamayı uygun bularak kâinatın aynası olan bu bilgiye burada son verdik. Çünkü insan kabuğu ve içi bulunan felekler ve unsurlar âleminden sonra kendisine bağlı ve ona hizmet eden maden, bitki ve hayvandan geçilip cihanın gözbebeği madalyasız sultanı olan insanın beden ve canının anatomi ve fizyolojisini açıklamaya başlayacağız. Sonra âlemi yaradanı unutup yarattığı âlemin halleriyle uğraşmak, padişahın huzurunda bulunan bir kimsenin sultandan yüz çevirip sarayın yapı ve süslerini seyretmeye dalması hâline benzer. Şu beyit bu gerçeği açıklar:
"Hanenin lazım olan sahibidir, bilmeyen hanesinin talibidir
Ta ki bu cihanın heyetine olmalı hayran, Eflak-ı dil ü cana gel et âlemi seyran "
Eşref-i mahlûk olan biz insan nesli var oluşumuzun hakkını ancak Allah'ı hakkıyla bilmek ve Allah'ı lâyıkıyla sevmekle verebiliriz. Âlemi seyretmenin, ona hayran kalmanın, bu muhteşem yapının özelliklerine hayret etmenin bütün gayesi onun Yaratıcısının mükemmelliğini tanımak ve kabul etmektir. Ma'rifetullaha ve muhabbetullaha ulaşabilmek için, insan-ı kâmil olabilmek için meşakkatlerle dolu bir yola çıkmamız; bu yola çıkmadan önce de içimizdeki "ene" yi yenmemiz ya da en azından ehlileştirmemiz gerekir.
Öyle çok severiz ki biz ol Hatem'ül Enbiya'yı... Tarifi imkânsız bir aşkın çoğul müptelalarıyız.
Fikrimizdeki onulmaz sanılan yaraların merhemi, kalbimizdeki her türlü endişenin devası; kalbi mahzun, yüzü gülen Efendimiz O bizim... Tebessümü hatırlatmakta ebedi bir sılayı O'ndan öğrendik kaş çatmamayı, gönül yıkmamayı...
Mülkün gerçek sahibi henüz eşyayı yaratmadan, ilk önce O'nu sevdi, O'na "Habibim!" dedi.
Gölgesi olsaydık keşke ardınca dolansaydık. O'nsuz dünyanın değeri yok, şüphesiz diyar-ı gurbet burası... Hatrı âlemden büyük; kavuşmak O'na ödül, bittiğinde yolculuk.
Kulluğu öğretti bize, sayesinde Hakk'a kul olduk. Birliği öğretti bize, nazarıyla nardan kurtulduk Bu yüzden O'nu hem sevgili hem resul bildik Rehberimiz olmasaydı eğer, fena çöllerinde şaşkın yürürdük. Kahır denizinde yüzer dururduk. Başımızı taştan taşa vururduk.
İman ettik ki bizler: Âlem adıyla var oldu, Hüda'nın rahmeti O'nunla vücut buldu.
Medine'nin Gülüydü fakat hiç gülmedi. Gece gündüz "Ümmetim ümmetim!" deyip ağlardı. Oysa cennet ebedî yurt tayin edilmişti O'na ezelden Öksüzlüğü, yetimliği ya da bir ömür boyu ardı ardına kaybettiği yakınları değildi O'nun gül yüzünü solduran. Duysun sesimizi şimdi ötelerden: "Gönüller nurunla yıkanır ebed. Şefaat kıl, lütfet bize Muhammed!"
Bizim hasretimiz bir dikensiz güledir. Ki hatrı için var edilmiş koskocaman kâinat Gezindiği yerler neşe ve muhabbet iklimidir. Kutlu bir dua kımıldar dillerimizde: Kervan bizi O'na götürsün seyrü seferimiz sona erdiğinde
Ayrılık kordan bir eldi, bedeni nurdan bir güldü. Hoyrat gülümsemesiyle ölüm O'nu bizden aldı. Bir gece vakti verdiler bedenini toprağa; gün yoktu ağlasın ay oradaydı Toprak Gül'e susamıştı, sevgiyle açtı kucağını, yıldızlar yeryüzüne döktü gözyaşlarını.
Bütün âlem hüzne boyandı
Kabrinin toprağı tatlı bir ilaç yaralı gönüllere... Bu yüzden yüzümüzü sürmek isteriz o mübarek zemine... Kalbimiz hep ora dönüktür bu yüzden... Sancıyan her akıl, titreyen her vicdan şefaat bekler O'ndan.
Ilık bir nisan rüzgârı nefesi, bir yetimin başını okşar gibi saçlarımıza değer güneşin her şafak vakti Aşkı kalplerde saklı, fikri akılda; İsmi hazinesi dillerin Korkunca karanlıktan sabaha koşmak OBeklemek azaptı, kavuşmak tuzaktı varlığı olmasaydı.
Sevinçli bir haber verdi bize Korkuyu sildi, ümit etmeyi nakşetti gönüllerimize
Uzun bir bekleyiştir ömür, sayesinde gövdelerimiz kan damlayan yeryüzünde ümitle yürür. Keder kara saplı bir hançer, ölüm vuslatın eş anlamlısı
Masum çocukların ışıltılı gözlerine dost, bir güldür O, her nisan sabahında yeniden ve yeniden açan Yemyeşil ovaların, uçsuz bucaksız çöllerin tertemiz bengisuyundan rengi İnanmış gönüller parçadır O'ndan. Kokusu âleme bu yüzden yayıldı.
"Hayat
Gerçek Değil, Düşmüş Gibi Bir Şeydir
Gökyüzünden Yere Düşmüş Gibi Bir Şeydir" Hatice Eğilmez Kaya
Düş Gibi Bir Şey
Çocukluğumdan beri pek çok rüya gördüm. Bunların çoğunu da birilerine mutlaka anlattım. Bu yüzden beni tanıyıp da gördüğüm rüyaları anlatmadığım kişi yok gibidir. Bazen onların rızası ile bazen de hatır zoruyla dinletirim rüyalarımı.
Özellikle çocukluğumda ve yeni yetiştiğim yıllarda ailemdeki bütün bireyler sabahları benden kaçmak isterlerdi güne rüya dinleyerek başlamamak için...
Fakat ne mümkün! Bizim en meşhur aile alışkanlıklarımızdan birisi, ne kadar erken kalkarsak kalkalım birlikte kahvaltı etmekti. Bu kahvaltıların en önemli konusu da benim gördüğüm rüyalardı. Tabii eğer herhangi bir azarla susturulmazsam.
Okulda da devam ediyordum rüyalarımı anlatmaya. Bu rüyalar arkadaşlarım için kimi zaman ilginç ve eğlenceliydi. Kimi zaman da oldukça sıkıcıydı. Fakat ben inatçı ve geveze sayılabilecek biri olduğum için genellikle onlar da kurtulamazlardı beni dinlemekten. Uzun uzun anlatırdım. Ballandıra ballandıra. Artık sen istersen memnun kal bu eziyetten. İstersen şikayet et. Bazen isyan edenler olurdu. "Of bıktım artık." diyenler. Tabii ki ben bu ufak tefek isyanları da bastırmasını bilirdim.
Çevremdeki herkes önce beni ilgiyle dinleyip bu kadar çok rüya görmeme ve bunları hatırlamama şaşırıyordu. "Bil bakalım." diyordum karşımdakine. "Ben bu gün rüyamda ne gördüm?" Tahmin bile edemiyordu hiç kimse. Kim bilir yine ne görmüştüm. Çünkü uzay, Avrupa'nın çeşitli ülkeleri, Brezilya, İstanbul, Adana, Ankara, Kars, annemin ve babamın büyüdükleri köy ve bunlara benzer daha birçok mekân... Benim görme ihtimalim olan yerlerdi. Ya da Atatürk'ü, Mahapma Gandi'yi, devrin başbakanını, ölmüş olan bilumum akrabaları, bir roman kahramanını da görmüş olabilirdim. Kendimi bir çocukken sokakta oynuyor görebilirdim. Ölüp dirilip gelmiş, beni görenleri şaşırtıyor da olabilirdim. Bu yüzden "Hadi anlat. Tahmin edemeyeceğim." diyorlardı çoğu kez. Ben de başlıyordum anlatmaya.
Bir zamanlar rüyalarımda dişlerimden birinin veya birkaçının düştüğünü görürdüm sık sık. Hiç de iyi geçmezdi günüm bu rüyayı gördüğümde. Sonra tanıdıklarımdan biri, iki tavsiyede bulundu bu rüyayla ilgili olarak. "Birincisi" dedi "Gördüğün rüyaları kötü de olsalar hayra yor." "İkincisi, eğer bir rüyayı denediysen, kesinlikle kötü çıkıyorsa o zaman bu rüyayı gördüğün gün küçük de olsa bir hayır işle. Mesela bir çocuğu sevindir." Neden benim aklıma gelmemişti sanki. Bir de akıllı geçinirdim. Tabii ki tanıdığım o kişiyi dinledim. Faydasını da gördüm. Şimdi kötü bir rüya görürsem elimden geldiği kadar bir iyilikte bulunuyorum gün içinde. "Aksi takdirde hiç iyilikle işin olmaz mı senin?" diye bir soru gelmesin aklınıza. Yani o gün bu kötü rüyaya mahsus bir iyilik yapamaya çalışırım.
Çok fazla ve çeşitli rüyalar görmek, bunlarla fazlasıyla ilgilenmek bazılarına gerçeklerden kaçış gibi gelebilir. Fakat ben böyle düşünmüyorum. Gün boyunca yorulan zihnimiz bence rüyalarımız sayesinde dinleniyor.
Rüya görmek gerçeklerden kaçabilmek anlamına gelmez. Çünkü uyurken uzaklaşsak bile uyanıkken yine baş başayız gerçeklerle. Kimiyle savaşıp, kimiyle barışıyoruz. Fakat çoğu ile iyi anlaşıyoruz ki ayaktayız.
Bazı tarihi rüyalar vardır çoğumuzun bildiği. Osman Gazi'nin rüyası mesela. Osman Gazi çok kutsal bir mekânda çok kutsal bir rüya gördü. Bu rüyayı gidip sıradan birine anlatmadı. Hocası Şeyh Edebalıyla paylaştı rüyasını Hani halk arasında derler ya herkese rüya anlatılmaz. Edebalı bu rüyayı kocaman bir devletin kuruluşuna yordu hemen. Osman Gazi'nin rüyasında gördüğü çınar ağacı daha sonraları Osmanlı Devleti'nin sembolü oldu.
Hz. Yusuf firavunun rüyasını doğru yorumlayıp birçok insanın aç kalmasını, Mısır devletinin yok olmasını önledi. Bu doğru yorum onu zindandan kurtardı ayrıca.
Asrı Saadette bir kadın bir rüya gördü çok korkunç. Rüyasında oğlu paramparça edilmiş, parçaları Bağdat'a, Şam'a, Kudüs'e dağıtılmıştı. Kadın sabah uyandığında önce üzüntü ve endişeyle ağladı, daha sonra da Peygamber Efendimize gitti gördüğü bu rüyayı yorumlatmak için. Yolda kalbine fitne girdi. Bu rüyayı Peygamberimize anlatırken kesilen kişi kendi oğlu değil, komşusunun oğluymuş gibi anlattı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz buyurdular ki "Rüyalarınızı hayra yorunuz." Sonra da bu kötü rüyayı yorumladı. "Komşunun oğlu ileride çok büyük bir âlim olacak, kitapları ilden ile dağıtılacak." Kadın çıkıp gitti evine. Gerçekten de komşusunun oğlu- rüyayı öyle anlatmıştı ya- yıllar sonra çok büyük bir âlim oldu, kitapları Bağdat'ta, Şam'da, Kudüs'te okundu.
Günlük hayatta birçok rüya var üzerinde durmaya bile değmez. Bunlar gündüz yaşadığımız olayların bilinçaltımıza yansımasından ibarettir. Bazı rüyalar da insanlığın bir numaralı düşmanının bizlere verdiği vesveselerdir. Fakat öyle rüyalar vardır ki bizleri şaşırtır. Sanki ötelerden haber getirir bizlere. İşte bunlar Rahmanî rüyalar olarak adlandırılırlar. Başımızı her yastığa koyduğumuzda göremeyiz bu türden olanları. Bu rüyalar bazen kulağımızı çeker, bazen de vuslat müjdesi verir bizlere. Bu anlamda unutmayalım ki dosdoğru yaşarsak rüyalarımız da dosdoğru olur. Bizi yormaz. Fakat eğer gerçekler dünyası diye bilinen hayatımızda kirlenirsek rüyalarımızda kir pas içinde kalır.
İnsanoğlunun gerçeklik adını verdiği maddi âlemin izdüşümüdür rüyalar. Çoğu da zararsız, hatta faydalıdır. Kâbuslarımız bile uyandığımızda gerçek olmadıkları için mutlu ederler bizi. Fakat başkalarını gördüğümüz rüyaları dinlemeye mecbur kılmak doğru bir davranış olmasa gerek. Yaş kemale erince anladım bu gerçeği. En doğrusu anlayışlı olup çevremizdekileri rahatsız etmemek galiba
İnsan kâinatın en tuhaf yaratığıdır bana göre. Yeryüzünde gezen karıncanın, gökyüzünde uçan kuşların, canlılık adı verilen özelliği üzerinde taşıyan her varlığın yükleri bizim sırtımızdadır. Çünkü onlar düşünmeden, varlıklarının farkında olmadan ve fenaya dair endişelere kapılmadan yaşayıp ölürler. Ölüm onlar için feci bir iş değildir. Ölmeden önce ölmek gibi, ölümden daha feci bir paradoksa da sahip değillerdir. Bizden başka hiçbir canlı isyan etmeyi bilmez boyun eğmeyi de, kabullenmeyi de Aşka gönül vermek, sevmek ve nefret etmek de bize mahsus özelliklerdir.
İnsanın dünyadaki mesleği nedir acaba? Neden indirildik şairlerin dostun bahçesi diye adlandırdıkları mekâna? Sadece hepimizin ortak ebeveyni olan Âdemle Havva'nın ilk ve en büyük mürtede uymalarından ötürü mü indirildik bu güzeller güzeli sürgün yerine? Dünyada insan neslinin mesleği tek değil bence. Sormak, şaşırmak, sevmek, hissetmek ve kâinatın muhteşem güzelliğine şahit olmak aklıma gelen görevlerimizden birkaçı. Görevini yerine getiren her insan ölüm badesinden içerek bu dünyadan göçer. Üzerine yüklenen görevleri kendisinden sonra gelen nesillere devrederek
Kimi zaman yanılırız. Kafamız allak bullak olur. Karışık yollara saparız farkına bile varmadan. Ayaklarımız dolanır, dilimiz dolaşır. Dünya meyhanesinde sarhoş oluruz kısacası. Başımıza gelebilecek en büyük tehlikelerden birisidir bu sarhoşluk hali. Ölümün varlığını bilmek fikri ise bizi sarhoşluktan uyandıran vefalı bir arkadaştır. Bu arkadaşımız bizi sevdiği için, akıbetimize en az bizim kadar kafa yorduğu için kolumuza girer her zaman ve çıkıp gitmez ömür boyu kolumuzdan. Bizler kâh başımızı onun omuzlarına yaslayıp hülyalara dalarız, kâh onunla sohbet eder yalnızlığımızdan kurtuluruz.
İnsan, bir gün öleceği hakikatini bilen yegâne ölümlüdür. Bu yüzden önceleri pek zavallı bulurdum bizleri. Ağır gelirdi bana kaçınılmaz bir sonla yüz yüze yaşamak mecburiyeti. Hiçbir şeyden tat alamaz olurdum fena adı verilen bir uçurumunun önündeymişim hissine kapıldığım zamanlarda. Bana göre her yer gurbetti. Bir sılamın olduğunu bildiğim halde teselliden çok uzakta bulurdum kendimi bu tarifsiz kedere kapıldığımda.
Şimdi artık daha duru ve daha keskin bir ifadeyle biliyorum ki ölüm yaşadığımız fani âlemden sırlarla dolu beka âlemine açılan dar bir kapıya benzer. Kul olan herkes bir gün bu kapıdan geçer. Ölümün kapısı dar olduğu için geçerken canımız yanar, alnımızdan ecel terleri süzülür. Alnımızdaki terleri silenler hem bizim ayrılığımız için, hem de kendi ayrılıkları için ağlarlar. Belki zor gelir bizlere ve bizi sevenlere ayrılık. İçimizde hep bir kaygı taşırız yolculuğa dair, geçip gitmeye dair. Fakat bir yandan da önceden gidenlere ve Yâr-i Mutlak'a olan kavuşma isteğinden doğan sevinçli bir heyecan sarar kalplerimizi.
Esrar- âlem, gönüllerimizde her dem dans eder kendine özgü neşesi ve kıvraklığıyla. Bu yüzden gözlerimiz genellikle dalar gider toprağın neftî renkli simasına. Bu tatlı bir hüzün hâlidir. Ruhumuza acı vermez, can sıkıntısı oluşturmaz kalbimizin derinliklerinde. Aksine çakırkeyif bir insan olur hüznü kıymetli bir misafir olarak benimseyen insan. Ellerin ağladığına o ağlamaz, candan ve yürekten gülemez başkalarını kahkahalara boğan işlere. Hayatın ortasında kendine mahsus edasıyla durur, seyreder hayatı. Bazıları onun bu garip halinden bir şey anlamazlar, divane gözüyle bakarlar ona. Bazen de çekip kolundan onu da dâhil etmek isterler kendilerinin oynadığı evciliğe benzeyen oyuna. Oysa aklından ve gönlünden kâinata ait sırları söküp atmamayı, ölümü yok saymaktansa onunla koyun koyuna yaşamayı tercih eden bu garip kişi için onların oyunlarına katılmak neredeyse imkânsızdır.
Doğduğumuz andan itibaren ölüme doğru ilk adımımızı atmış oluruz aslında. Ömrümüz kurulmuş ve durmaya aday bir saate benzer bu yönüyle. Madde gözü kör, mana gözü açık bir adam olan Âşık Veysel "Dünyaya geldiğim anda / Yürüdüm aynı zamanda/ İki kapılı bir handa/ Gidiyorum gündüz gece" diyerek hiçbirimizin unutmaması gereken bir gerçeği haykırıyor yanık bir üslupla.
Bazıları ölümden ölesiye korkarlarken bazıları asude bahar ülkesine duyulan hasretle beklerler ölümü. Birinci bakış açısına göre deli olmak işten bile değildir. "Öldük ölümden bir şeyler umarak, bir büyük boşlukta bozuldu büyü" diyen bir kişi için ölüm gerçekten de kâinatın en korkunç kâbusudur. İkinci bakış açısına göre ise ölüm bir son değil, bir başlangıçtır. Yâre kavuşmaktır. Gurbetten sılaya dönmektir. Sonsuz bir huzur iklimine ulaşmaktır. Bu sırra mazhar olanlar vuslatın halesinde müthiş bir hazla geçerler ölümün eşiğinden. Onlar için ölüm "Şeb-i Aruz"dur. Ölümden korkanları teselli etmek onların işidir. "Ölümden ne korkarsın, korkma daima varsın" diyerek bir müjdeyi fısıldarlar kafasındaki sorulardan muzdarip kişilerin kulaklarına.
İnsan nesli dalda yaprak misali salınır varlık ağacının kollarında. Canı yanarken, nefes alırken, acıktığında, susadığında, gönlünü bir başkasına kaptırdığında, özlerken, kavuşurken varlığın ılık nefesini hisseder düşünmekten ve duymaktan lâle dönmüş yanaklarında. Bu yüzden varlık omuzlarımızda, hatta hücrelerimizde taşıdığımız en değerli yüktür. Üstelik kendisinden şikâyetçi olunan değil, "Yüküm cevher yüküdür, kıskanırım başkasına taşıtmaktan" dedirten bir yüktür. Tahammül etmek ve müptela olmak fiillerini bünyesinde barındıran garip bir ruh haline bürünürüz varlığımızı taşırken. Ölüm ise memnuniyetle taşıdığımız fakat bir zaman gelip bizi yoran yükümüzü taşırken dinlendiğimiz bir mola yeri gibidir.
Gecenin ve karanlığın bir vazifesi vardır şüphesiz. Gündüzün ve aydınlığın değerini hissettirmektir onların en önemli işleri. Bu fikirden yola çıktığımızda ölümün varlık nedeni de hayatın değerini kavratmaktır insanlara. Eğer ölüm olmasaydı, yolculuk fikrine de kapılmazdık. Küçücük birer bohça var her birimizin ellerinde. Dostumuz "Gel" dediğinde bize, bu bohçayı yükleyip omuzlarımıza yola koyuluruz içimizde bin bir telaş ve heyecanla.
Ölüm bizleri eğitir. O, disiplinli, prensipleri olan bir öğretmendir. Adildir ve çoğu kez gözümüzün yaşına bakmaz bizleri eğitirken. Kalp kırmamayı, gönül yıkmamayı; hırstan, kibirden, hasetten uzak durmayı öğretir bizlere. Başkalarına kötülük yapmayı, gelip geçici bir dünya hayatı için gereksiz bulur aklı eren ve dersini iyi çalışan talebeler. Onlar hep iyi olmaya çalışırlar. Nefisleri onlara vurmayı kırmayı emretse de o müthiş öğretmenin harlı nefesini duyarlar ense köklerinde. Yalan söyleyecekleri ya da bir başkasını çekiştirecekleri zaman, harama gözleri kaydığında, canları bir yaramazlık yapmak istediğinde öğretmenleri gelip dikilir gözlerinin önüne en muhteşem görüntüsüyle. Ne mutlu bu öğretmenin sözünden çıkmayanlara!
Dünyadan şikâyet ederiz çoğu kez. Fakat bir gün sıranın bize gelmesinden ve bu masmavi gezegeni bırakıp gitmekten de korkarız. Bırakıp gitmek tasası, kederli yüzüdür ölümün. Bir yandan da özlediklerimize kavuşmak ihtimali aklımıza gelir takılır. Bu da ölümün bize tebessüm eden yüzüdür. Eğer söylediklerimizden ve yaptıklarımızdan ötürü bir vicdan azabı varsa kalbimizde dar kapıdan geçmeye korkarız. Ödevini yapmamış yaramaz bir öğrencinin tahtaya kalkmaktan korkmasına benzeyen bu acınası endişe ölümün bizleri korkutan yüzüdür. Daha ne çok yüzü vardır ölümün kimi periler kadar güzel, kimi hortlaklar kadar çirkin.