1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında


  • noimagenoimage


    Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, annesinin kozasında uyuyan mini minnacık bir tohumcuk varmış. Derdi, tasası, gamı, kederi yokmuş. Kozasının içinde güzel güzel uyumaktaymış.

    Günlerden bir gün, kuvvetli bir fırtına çıkmış. Bizim küçük tohumu annesinin kucağından söke söke almış. Katmış önüne, günlerce savurmuş. Tohumcuk, sıcakta terlemiş, soğukta üşümüş, yağmurda ıslanmış. Sonunda rüzgâr onu, bir küllüğe götürüp bırakıvermiş.

    Küçük tohum, savrulmaktan çok yorgun düştüğü için, atmış kendini küllüğün yumuşak kollarına. Tek isteği; biraz huzur, biraz dinginlikmiş. Rüzgâr çok yormuştu ya... Dinlenmiş günlerce küllüğün kollarında. Merak bu ya; etrafını seyre dalmış. Uzaklarda rengârenk açan çiçekleri görmüş. Yemyeşil dalları, allı morlu çiçekleri varmış. Özenmiş birden. O da kök salıp, dallanıp budaklanmak istemiş.

    İstediği; birkaç damla su imiş. Kök salmak için. Beklediği yağmur gecikmemiş, damla damla düşmeye başlamış. Küçük tohum, kana kana içmiş yağmur sularını sabırla. Birazda gün ışığı görünce, çatlatmış kozasını çıkarmış başını. Küllükten yukarı, ağır ağır göğe yükselmeye başlamış. Çok mutluymuş küllükte. Toprağı tanımadı ya...

    Nedense; diğer çiçekler gibi serpilip büyüyemiyormuş. Bedeni cılız, çiçekleri solgunmuş hep. Kökleri de sağlam değilmiş. Sallanıp duruyormuş rüzgârda; kavak ağacı gibi. Yine de tutunmuş sevgiyle küllüğüne.

    Hiç beklemediği bir anda, o haşin fırtına yine çıkmış. Bizim eğreti duran çiçeği, söküp almış yerinden. Tıpkı annesinin koynundan aldığı günkü gibi... Savurmuş yine günlerce. Çiçek, tam kuruyup ölürken, bu defa güzel çiçekli bir bahçeye getirip bırakıvermiş rüzgâr.

    Hayran hayran etrafını seyreden çiçek; toprağı tanımş. Onun güçlü kollarına sere serpe uzanmak istemiş. Çünkü, küllüğe hiç benzemiyormuş. Ya toprak? Toprağın güzel çiçeklerle dolu bir bahçesi olduğu için, bizim solgun çiçeğe bakmamış bile. Ne git demiş, ne kal demiş... Toprağın kapısında eşik olmuş çiçek; aşıkmış ya... Çiçeğin sevdası, günden güne karasevdaya dönmüş. Sararmış, solmuş, gün gelmiş dayanma gücünü yitirmiş. Ölmüş çiçek. Artık toprağın kollarındaymış. Gübre olmuş toprağın diğer çiçeklerine.

    Gökten üç elma düşmüş. Biri küllüğe, biri toprağa, biri de çiçeğe. Ne yazana, ne de okuyana kalmamış.

    Başka masallarda darısı başımıza


    Alıntı
#17.08.2010 13:26 0 0 0
  • Konu: Yollar


    noimage


    Hayatımızda yollar vardır uzun, yollar vardır kısa, yollar vardır dönemeçli, dik ve yokuş Bazı yollarda duraklar vardır, bazı yollarda benzinlik bile yoktur; git git bitmez. Benim yolum da bu yollardan biriydi. Ne durak ne benzinlik Git git bitmeyen bir yol Hayatım boyunca bu uzun yolun yalnız ve yorgun yolcusuydum. Ne kadar yorulsam da yılmadan ve bıkmadan yoluma devam ederken, ender rastladığım bir durakta seninle karşılaştım.

    İki yabancı ne konuşursa onları konuştuk seninle; durak muhabbetleri Hoş beş, hal hatır Uzun yolumda soluklanmak için bana çok iyi gelmiştin. Hayatın durakları olduğunu da senden öğrenmiştim. Mutlu olmuştum. Artık yolum uzun ve yorucu gelmiyordu bana. Yorulduğumda konuşabileceğim bir dost, bir arkadaş vardı durağımda.

    Zamanla dostluğumuz derinleşip, artık iki yolcu değil, yol arkadaşı olmuştuk seninle. İyi ve kötü günlerimizi paylaşıp, birlikte ağlar, birlikte gülerdik. Çıktığım bu yol hiç bitmesin istiyordum. Yol arkadaşım sohbeti dinlenen ender bulunan kişilerdendi çünkü. Oysa eskiden bana yollar ne uzun, ne anlamsız gelirdi. Ne olmuştu da bu yolun bitmesini istemiyordum ben. Nasıl olsa biteceğini, her yolun bir sonu olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. İşte onun için, adımlarımı oldukça küçük atıyordum. Zaman kazanmak, varış çizgisine bir türlü ulaşmak istemiyordum.

    Tabi bütün bunlar benim istememle olmuyordu. Bir yola çıkmıştık. Duraklar ve dönemeçler vardı. İşte hiç beklemediğim durağa geldik ve senin otobüsün seni bekliyordu. Seni alıp götürdü, o çok uzun yoluna... Ben sadece arkandan el salladım. Başka ne yapabilirdim? Benim sevgili yol arkadaşım. İçim acısa da her yolun bir sonu olduğunu artık öğrendim. Sen olmadan bu yol hiç çekilmiyor. Çok sıkıcı ve uzun Ben nasıl yürüyeceğim artık?

    Emine Uysal
#17.08.2010 13:19 0 0 0

  • noimage


    Sevdam! Bu sabah yatağımda doğrulup camdan baktığımda, şehrimin yarısına kar yağmış, yarısına yağmamıştı. Ne yazık ki, ben yağmayan tarafındaydım şehrimin.

    İçimi hüzün kaplayıverdi birden. Yağsaydı, kıyamet mi kopardı sanki! Çıkardım dışarıya, kocaman bir kardan adam yapardım. Usta bir heykeltıraş gibi çalışır, sana benzetirdim onu.

    Sonra kartopu oynardım. Sen bana atamasan da, ben sana atardım. Gelişigüzel Rast gele Hüzünlendim işte yine! Sen geldin aklıma! Zaten hiç çıkmıyorsun ya

    Çekilmez günümdeyim bugün. Birde böyle bahanelerim olunca, temelli çekilmez oluyorum. İyi ki uzaktasın; görmüyorsun benim bu hallerimi. Ne yapmam gerektiğini düşündüm uzun uzun.

    Bir şeyler yapmalıydım, yoksa bu sıkıntı çatlatacak beni... Hiç beceremesem de, sana mektup yazmaya karar verdim. Yazdım daBu bana çok iyi geldi. Rahatladım.

    Sen yanımdaymışsın gibi, konuştum seninle. Satırlara döktüm içimi sevdam! Ben artık, hep sana mektup yazacağım. Sana yollamasam da, sandığımdan oyalı yazmalarımı çıkarıp, mektuplarımı koyacağım.

    Senin için yazdıklarımı, sana gelirken çeyiz olarak getireceğim. Sonra günlerden bir gün, kırlara çıkacağız birlikte. Mektuplarımızda yanımızda... Kırlara uzanacağız sere serpe.

    Bir mektup sen, bir mektup ben, alıp okuyacağız. Sonra yazdıklarıma birlikte gülüp, kırlarda kovalayacağız birbirimizi. İşte bak! Neler düşünüyorum ben! Kocaman bir çocuktan başka bir şey değilim aslında...

    Fakat; öyle büyük bir yüreğim var ki,bir bilsenHer boşlukta sen varsın. Öyle büyüttüm ki, sevdam seni içimde. Nefes alamıyorum. Her nefesimde sen varsın.

    Seni soluyorum her nefeste. Seni düşünüyorum her anımda. Seni seviyorum bütün zamanlarımda. Oh be! Şimdi çok iyiyim. Bütün sıkıntım gitti. Rahatladım! Kar yağmış, yada yağmamış, umurumda değil artık!

    Ben de tuvalime, kocaman bir kardan adam yapıp, altına da, seni seviyorum yazacağım.
    Seni seviyorum sevdam! Sen de beni sev, olur mu?

    Emine uysal/03/02/2010

#17.08.2010 13:15 0 0 0


  • noimage


    Bir anne tavşan üç yavrusu ile bir kovukta yaşarmış.Anne tavşan yiyecek bulmak için kovuktan çıkmış.Yavrularına da kovuğun kapısının yanına çıkarmış. Kovuğun önündeoynamalarını söylemiş.Üç yavru tavşan kovuğun önünde durmaktan sıkılıp oyun
    oynamaya başlamışlar.
    Küçük bir kirpi yanlarına gelmiş.Üç yavru tavşanın oyunlarını uzaktan izlemiş. Sonra yanlarına gelmiş.:
    -Sevgili tavşan kardeşlerim!Günaydın!İyi oyunlar! Ben sizin komşunuzum.Şu kovukta annemle birlikte kalıyoruz.Annem yiyecek bulmaya gitti.Ben de sizin gibi dışarı çıktım.Sizi görünce yanınıza geldim.Ben çok oyun bilirim.Beni de oyuna alın,birlikte oynayalım.Size bildiğim bütün oyunları öğretirim,demiş.
    Yavru tavşanlardan biri:
    -Annemiz,tanımadıklarınızla oynamayın.Onların verdiği yiyecekleri alıp yemeğin.,dedi.Ancak siz bizim komşumuzmuşsunuz.Biz seni tanımıyoruz ama belki de annemiz sizi tanıyordur.İyi komşuluğumuzu göstermek için sizi oyuna alacağız.Ancak mızıkçılık yaparsanız oyundan çıkarırız,demiş.
    Üç yavru tavşan ile küçük kirpi önce saklambaç oynamışlar.Sonra köşe kapmaca oynamaya başlamışlar.Küçük kirpi "ebe"oldum diye kızmış.Dikenlerini kabartmış. Yavru tavşanlara batırmış. Yavru tavşanların canları çok acımış.
    Küçük kirpi oyunun kurallarına uymadığı,mızıkçılık yaptığı için oyundan çıkarılmış.
    Üç yavru tavşan her gün kovuktan çıkarmış.Kendi aralarında el bende,koşmaca,mendil kapmaca oynarlarmış.Mızıkçı kirpi de oyuna katılmak istermiş;ancak onu oyuna almazlarmış.
    Yavru tavşanlar bir gün yine oyun oynuyorlarmış.Küçük kirpi yanlarına gelmiş:
    -Geçen günkü davranışım çok yanlıştı. Oyunun kurallarına uymadım.Yanlış bir davranış gösterdim.Üçünüzden de özür diliyorum.Bundan sonra mızıkçılık yapmayacağım. Oyunun kurallarına uyacağım.Ne olur beni de oyuna alın!Birlikte oyun oynayalım,demiş.
    Özür dilediği içinyavru tavşanlar,mızıkçı kirpiyi affetmişler.Onu oyuna almışlar.İlk önce sesle eşya bulma oyunu sonra da köşe kapmaca oynamışlar.Küçük kirpi o günden sonra oynadıkları her oyunun kuralına uymuş.Hiç mızıkçılık yapmamış. En çok "köşe kapmaca "oyununu sevmiş.Oyunlar için birde şiir yazmış. Okuyun bakalım şiiri beğenecek misiniz?

    KÖŞE KAPMACA

    Gel arkadaş oynayalım
    Kaydıraklardan kayalım.
    Bu kara yel rüzgarında,
    Çift uçurtma uçuralım.

    Çağır gelsin arkadaşlar.
    Neşe dolsun salıncaklar.
    Birdir bir de oynayalım.
    Bugün oyuna doyalım.

    Saklambacı unutmayın.
    Ona da zaman ayırın.
    Köşe kapmaca ,körebe,
    Elim deydi sana sobe.

    Mızıkçılık yapmak yok
    Kurallara uyalım.
    Bundan sonra biraz da
    Yakan top oynayalım.

    Müfit AKSAKAL
    (Üzülme Öğretmenim,İstanbul 2001)
#17.08.2010 13:10 0 0 0

  • noimage



    Kardeşim Adil,çalışkan,düzenli,temiz ve çok güzel bir çocuktur.Ancak dayım gibi biraz
    hırçın ve somurtkandır.Kızdımı ne yaptığını ne söylediğini bilmez.Basit bir olayda bile canı
    sıkılsa bir tarafa çekilip saatlerce somurtur.O süre içinde ne konuşur ne de söylenenlere
    yanıt verir.Bazen de odasına gider,dışarı çıkmadan saatlerce kitap okur.Öfkesi geçince yanımıza gelir.En çok annem ile küçük kardeşimi sever.Onlarla birlikte olmaktan mutluluk
    duyar.Annemi üzecek yanlış bir davranış yapsa oturur ağlar.
    Resim öğretmeni olan annem bir gün gülerek eve geldi. Elinde iki resim kartonu vardı.
    Doğrudan kardeşim Adil'in odasına gitti.Adil'e dedi ki:
    -Adil,bu elimdeki resim kartonlarında senin iki resmin var.İkisini de ben yaptım.Sana
    göstereceğim,bakalım hangisini beğenirsin dedi.
    Kardeşim çok sevindi.Annemi kucaklayıp öptü.Annemin elindeki resim kartonlarından
    birini alıp baktı.Baktığı resim kardeşimin somurtkan yüzünün durumunu gösteriyordu.Adil,
    resmi beyenmediğini ağlayarak belli etti.Annem,kardeşimin saçlarını okşadı,yanaklarından
    öptü.Gözyaşlarını sildi.Başını göğsüne yasladı:
    -Adil,bir de bu resme bak.Belki belki bunu beyenirsin,dedi.
    Kardeşim önce resmi almak istemedi.Ancak annemi üzmemek için şöyle uzaktan bir baktı.Resmi çok güzeldi,çünkü tatlı tatlı gülümsüyor,gözlerinden sevinç akıyordu.Kendi
    resmine baktıkça çok sevindi.Gülmeye başladı.Annemi tekrar kucaklayıp öptü.Gülümseyen
    bir yüzle anneme şöyle dedi:
    -Anneciğim!Bu resim çok güzel.Biliyorum sen benim en çok bu resme benzediğimi
    seviyorsun.Söz veriyorum.bundan sonra bu resimdeki gibi gülen çocuk olacağım.
    Annem,kardeşimi kucaklayıp öptü. Sonra da dedi ki:
    -Adil,bu iki resim de senindir.Birini sen gülerken,ötekini somurturken yaptım. Ne olur
    her gün güler yüzlü olsan!Gülen insan güzelleşir.Sen zaten güzelsin,ama unutma ki en çirkin
    yüz bile gülümserse güzelleşir.Fakat en güzel yüz somurtursa,sevimsiz ve çirkin olur.
    Adil:
    -Anneciğim! Somurtkan durumumla sizi ne kadar üzmüş olduğumu şimdi anlıyorum.
    Geçmişteki davranışlarım nedeniyle sizi üzdüğm için beni bağışla.Bir daha sizi üzecek şekilde somurtkan olmayacağım,dedi....

    Müfit AKSAKAL
#17.08.2010 13:04 0 0 0
  • Sen benim ekmeğim aşımdın
    Sen benim Allah'a yalvarışımdın
    Ben senin herşeyin olmayı istemiştim
    Hiçbir şeyin bile olamadım...!


    Aslinda şiir bir bütün ve zincirin halkalari gibi bağlılar birbirine kıtalar ve hepsini buraya taşımak isterdim.Ancak bu son dörtlük en nokta vuruşu yapmış diyorum.Bence tabiki bu benim görüşüm sana bu sevgiyi yaşatan veren bir insanda''hiç birşey'' olmamana imkan yok diyorum...

    Bu güzel şiir ve çalışmalarını yeniden görmek okumak ayrı zevkti Haktan devamını diliyorum arkadaşım...Çağlayan yüreğine sağlık diyorum...

#17.08.2010 07:15 0 0 0
  • noimage


    Aileniz ve sevdiklerinizle beraber daha nice sağlık,huzur ve mutluluk dolu yıllar dileğiyle
    Refik Bey.
    Doğum gününüz kutlu olsun...


    noimage
#15.08.2010 20:58 0 0 0
#15.08.2010 08:19 0 0 0

  • noimage



    Hiç akılda olmayan bu kiralama işinin bir çıkış noktası vardı tabi ki; Torun. Bizim küçük hanımefendi, Yaz aylarını anneannesinin Çeşme'de ki evinde geçiriyordu, doğduğundan beri. Hal böyle olunca da bize de özlemi kalıyordu. İşte o özleme itirazımız neticesinde alınmış bir karardı: Çeşme'de ev kiralamak.

    Evin içinde bulunduğu site Çeşme'nin en eski sitelerinden birisiydi. Ve Çeşme koşullarına göre de denize sıfır konumundaydı. Yapıldığı günden bu güne epey zaman geçtiği için de yeşillikler içinde, tatil köyü havasında bir siteydi. Yaşayan insanlar birbirleriyle akraba gibi olmuşlardı.

    Evler, birbirine yapışık ikiz villalar şeklinde inşa edilmişlerdi. Her ikiz villa, diğer ikize, ortak kullanıma açık bir bahçe ile bağlanıyordu. Bahçenin ortasında devasa bir kauçuk ağacı vardı. Annemin söylediğine göre kauçuk ağacı saksı bitkisiymiş. Her ne hikmetse bu sitede dev ağaç haline gelmiş. Bu ağacın kuruyan yapraklarının düşerken çıkarttığı sese alışmam zaman alacaktı. Aynı fırlatılmış kaya sesi gibiydi.

    /

    Evet, nerede kalmıştık? Tavan arası odasını keşfetmiştik.

    Bizleri sevince boğan bu keşfin ardından, ortadaki bütün eşyaları, süratle yok ettik. En azından salon rahatlamıştı. Sonra, eksiklerimizin neler olduğunu tespite başladık. Elime kalem ve kâğıdı alarak mutfağa, annemin yanına gittim:

    " Evet, komutanım. Söyle bakalım eksiklerimiz neler? "
    Annem bana döndüğünde elinde küçük bir çelik tencere vardı.
    " Bu ne? " dedim.
    " Kullanılabilir diye ayırdığım tek şey."
    " Yani, sadece bir tek tenceremiz mi var? Çaydanlık, cezveler, vs ne oldu? "
    " Temizlenemez durumda oldukları için yukarıya kalktılar."

    Şok, şok, şok

    Bir evin mutfak eşyası! Düşünebiliyor musunuz? Komple bir evin mutfak eşyası.
    Ne yapalım? Başa gelen, çekilir. Zaten başka seçenek de yok.

    Mutfağı böylece hallettikten sonra, odalara geçtik. Lekeli diye kaldırdığımız pamuk yatakların ardından bomboş kalan mobilyalarının üzgün halleri ile karşılaştık. İstem dışı bir " Of " çıktı, ağzımdan.
    " Aman canım oflayıp puflama kulağımın dibinde. Urla'da ki evinden getirirsin işte, ne lazımsa."
    " Sağ ol anneciğim ya, nasıl da çözüverdin olayı. Bravo yani. Ben hiç düşünememiştim bu seçeneği."

    Neticede dediği oldu ve bütün ihtiyaçlar Urla evinden karşılandı.

    Özel eşyalarımı toparladım. Annemin yardımcısı da benimle geleceği için gününü tespit ettik. Valizleri, çantaları ve askıları arabaya yükledim. Tam kontağı çevirdim telefonum çaldı:
    " Sakın yola çıkma. Burada yağmur, gök gürültüsü, kıyamet kopuyor. Bu havada gitmene izin vermiyorum. "
    " Tamam anneciğim. Ben hele bir geleyim, orada karar veririz " dedim ve asla dinlemeyeceğini bildiğim için de telefonu kapatıverdim.

    O kadar eşyayı toplamışım, arabaya yüklemişim. Geri dönülür mü artık? Ben, dönmem. Dönmedim de.

    Giderken, annemin emektarını aradım. " Geliyorum, sen yola çık ben seni oradan alayım. " dedim.

    Durumu anlayan annemi sakinleştirdikten sonra yola koyulduk. Otobana çıkmamızla kapkaranlık, sağanak yağmurun içinde bulduk kendimizi. Nasıl yağıyor, anlatamam size. Önünü görmenin imkânı yok. Sileceklerin yetişmesi, mümkün değil. Farları yaktım. Kendimi en sağa attım. " Duaya başla bakalım " dedim emektara.

    Annemle yaptığımız, en az, otuz iki telefon konuşmasının ardından eve vardık. Sevgili kullarmışız ki; o an yağmur dindi ve biz eşyaları eve attık. Hemen kolileri açmaya başladık. Getirdiğim mutfak eşyalarını, bir kez daha yıkansınlar diye, bulaşık makinesine dizdim. Deterjanını koydum. Başlat düğmesine bastım. Ses yok. Bir daha kapağı açtım, kapattım. Düğmeye bastım. Yine ses yok. Bulaşık makinesi arızalı! Arkamdan bir ses geldi: " Eser abla, buzdolabı çalışmıyor."

    Şaka gibi. Elm Sokağı'nın Kâbusu filmindeyim, sanki. Üstelik de başrol oyuncusuyum: Esas kadın.
    .../...

    Ev kiralanırken, ben sandım ki, hep beraber olacağız. Evi birlikte kullanacağız. Ailemizin tüm üyelerinin ortak kullanımına açık olacak. Zaman zaman beraber olacağız. Zaman zaman yalnız kalacağız. Öyle değilmiş meğer. Nasıl mıymış? Anlatayım hemen. Evin bir sabit elemanı olacakmış: Ben. Bu sabit eleman, yani ben, evde sürekli oturacakmış. Temizliği, bakımı, yemekleri, çamaşırları, aklınıza gelen - gelmeyen her şeyinden o sorumlu olacakmış. Kimin canı isterse ona, yani bana, katılacakmış.

    Benim böyle bir kurgudan haberim bile yoktu. Bu karar ne zaman alındı? Bu kararı kimler verdiler? Hiç bilmiyorum. Netice mi? Karar uygulamaya kondu, tabi ki!

    Yaşamaya başladıktan sonra tersliklerin, arızaların ardı, arkası kesilmedi. Ev, hiç durmadan mızıldanan huysuz bir çocuk gibiydi. Bir musluğu tamir ettiriyorum ertesi gün diğer musluk akmaya başlıyor. Mutfak lavabosunu açtırıyorum. Banyo lavabosu tıkanıyor. Delirmek üzereydim. Günler; keyfimi, neşemi, mutluluğumu yanlarına alarak geçiyorlardı.

    Ev, sanki yaşıyordu ve bana " Git. Seni burada istemiyorum " diyordu.

    Bir Cuma günü, akraba çocuğunun sünneti için, İzmir'e gelmek üzere arabama bindim. Sitenin kapısından çıkar çıkmaz fark ettim ki; şarkı söylüyorum. İki ay sonra, ilk defa şarkı söylüyordum. Mutluydum!

    Takip eden Cumartesi günü, arkadaşımı da yanıma aldım ve Çeşme'ye döndüm. Sınıf arkadaşımızın oğlu evleniyordu. Düğüne katılacaktık. İki arkadaş keyifle sohbet ederek, şarkılar söyleyerek yola çıktık. Bütün yol boyunca güldük, eğlendik. Siteye geldik. Arabayı park edip eve girdik. Arkadaşım: " Sendeki değişimi gözümle görmesem inanmazdım. Beş dakika önce ki mutlu kadın gitti yerine omuzları çökmüş, mutsuzluğu hücrelerinden fışkıran bir kadın geldi. Sen ne yapıyorsun kendine?" dedi.

    Düğün bitti. Arkadaşım evine döndü. O sabah kalktım. Bir saatin içinde bütün eşyalarımı toparladım. Evime, İzmir'e döndüm.

    /

    Bir şeyin hayalini kurmakla o şeyi yaşamak arasında dağlar kadar fark varmış. Bu ev, bana bunu öğretti.

    Sizin hayalleriniz ya da kurgularınız veya beklentileriniz size aittir. Tüm bunlara isim olan kişileri, nesneleri bağlamaz. O isimlerle ortak düşünceleriniz olmayabilir. Bu da onların suçu değildir. Çünkü siz, bütün o kurgulara, hayallere ve beklentilere onlara sormadan sahip olmuşsunuzdur. Bu ev, bana bunu öğretti.

    Ev denilen şey; dört duvarı ve bir çatısı olan kerpiçten, betondan, tahtadan yapılmış barınaktan başka bir şey değildir. Ne kadar bedel ödendiğinin, nasıl döşendiğinin, hangi semtte olduğunun hiç önemi yoktur.
    Ev, içinde yaşayan varsa evdir.
    Ev, yaşayanları mutluysa evdir.
    Ev, mutluysa evdir.
    Bu ev, bana bunu öğretti.

    /

    İzmir, benim evim.
    Urla, benim evim.
    Çünkü ben, onlarla olduğum zaman mutluyum.
    Çünkü bizler, birbirimizi çok seviyoruz.

    BİTTİ.

    Eser Akpınar
    12.08.2010
    İzmir.

#14.08.2010 18:00 0 0 0


  • noimage


    I-
    Gece, tüm yıldızlarıyla beraber gelmişti. Görkemli konser salonunun yanıp sönen ışıklarına, önünde asılı büyük bez afişteki yazıya imrenerek baktı. Bir hafta boyunca okula yürüyerek gidip gelmesine mâl olan bileti yüklü bir hazineymişçesine cebinden çıkardı. Son model arabalardan inen, pahalı ve gösterişli giysileriyle yanından süzülerek geçen kadınlı erkekli gruplara baktı. Ucuz kazağının yakasını düzeltip omuzlarını dikleştirdi. Mağrur, kararlı bir tavırla giriş kapısına yürüdü. Güvenlik bölümünden lobiye geçmesi, şüpheli biri gibi üzerinin didik didik aranması uzun zaman almış, arkasındakiler sabırsız, ekşi suratlarıyla homurdanarak beklemişlerdi. Konserin başlamasına daha yarım saat vardı. Virtüözün hayatının yazılı olduğu panonun önüne geldi. Ezbere bilmesine rağmen ilk kez okuyormuş gibi yazıyı yeniden okudu. Ülkenin en büyük keman virtüözünün mezun olduğu okulda okuyor olmam, beni de onun gibi yapmaz elbette ama neden olmasın, diye içinden bir kez daha geçirdi.

    Hayalleri lobideki uğultuda boğuldu. Gürültüye dönerek konseri bekleyenleri hülyalı gözleriyle taradı. Az ötesinde, moda dergilerinin kapağından fırlamış gibi görünen bir grup kadın ağız ağıza vermiş konuşuyorlardı; "Kadın hem dul hem de ona göre çok yaşlı, oysa kendisi öyle yakışıklı ki nefesi kesiliyor insanın" dedi biri. Diğeri saçlarını geriye doğru atıp kırmızı rujlu dudaklarını öne uzata uzata "Vallahi, büyü yaptırmış diyorlar şekerim," dedi "adam mecnun gibiymiş, gözü kimseyi görmüyormuş"
    Sürekli gerdirmekten hiçbir mimik çizgisi kalmamış kadın, yorumsuz ifadesiyle "E bulmuş tabii hem ilah gibi yakışıklı, hem zengin, hem genç, hem de meşhur adamı, peşini bırakır mı? O bunak kocasını boşayıp ona kaçmış."

    Konser bir an önce başlasa da şu gürültü kesilse diye sabırsızlıkla beklerken, vücudunu deri gibi saran bembeyaz kostümüyle deniz yeşili gözlü, dalgalı bakışlı, şuh yürüyüşlü bir kadın, kapıdan köpük gibi süzülüp içeri girince, lobi sanki konser başlamış gibi sessizliğe durdu. Kadının, sislerin arasından sızan zarif, bin bir renkli bir ışık huzmesi gibi nefesleri keserek konser salonuna geçmesiyle sessizlik yerini daha da derin bir gürültüye bıraktı

    Sahne ışıkları yanıp konser başladığında sanatçının yüreği adetâ aşkın ayaklarına kapanmıştı. Gecenin yalnızlığında kaldığı öğrenci yurduna yürürken salonu saran efsunlu hava hâlâ ona eşlik ediyordu. Bulutlar dayanamayıp gözyaşlarını koyuvermişlerdi. Damlaların ve yıldızların hüzünlü sesinden başka biricik ses, bestekârın son bestesinin tınısıydı. Sözler, ilahi bir emir gibi dudaklarından döküldü

    "Beni aşkınla harâb et diye vermiş bana can
    saadetmiş bana derdinle perîşan yaşamak"

    II-

    Bir an önce evine ulaşma isteğindeydi. Öğrencilerin sınav günlerindeki heyecanı, bir külçe gibi yorgun düşürüyordu. Otobüs büyük konser salonunun önünden geçerken hasretli bir merak gelip geçti. Zaman, yüksek dağlardan kopup gelen çığlar gibi kayıp gitmişti. Öykündüğü üzere sanatçı olamamıştı ama sanatçı yetiştiriyor olmakla da mutluydu. Otobüsten indiğinde gök yarılmışçasına yağmur yağıyordu. Keman kutusunu ceketinin içine sakladı. Elindeki kitapları başına koyarak son hızla metronun merdivenlerine yöneldi. İçeri girdiğinde kitapların onu kurtarmaya yetmediği paçalarından akan sudan anlaşılıyordu. Üstünü başını silkeledi, peronlara inen merdivenlerde dişleri takırdıyordu. Aşağıdan yükselen şahane ezgi, ruhunu esir aldı. İçine bir sıcaklık yayılmıştı şimdi. Sese doğru yöneldiği anda hızla gelen trenin gürültüsü sesi örtmüştü. Az önce hemen evine gitmek isterken bu kez de trenin çabuk gelmesine öfkelenmişti. İnsanlar depremden kaçan bir geyik sürüsü gibi trene doluştu.

    Süveteri baklava renkli, soluk desenliydi, eprimiş parkasını yere sermişti. Hayli olgun yaşta olduğu yüzündeki derin çizgilerden, uzamış, kırlaşmış saçıyla sakalından belliydi. Trenin geliş ve gidişini duymamış gibi çalmaya devam ediyordu. Koskoca salonda ikisinden başkası kalmamıştı. Gürültü etmemek için parmaklarının ucuna basarak yanına yaklaştı. Cebindeki son parayı çıkarıp parkanın üstüne koydu, pantolonunun ıslaklığına aldırmadan yere bağdaş kurup oturdu. Bu aşina yüz, bu ezgi, onu yıllar öncesinde olduğu gibi büyülemişti. Adam, gözleri kapalı çalmaya devam ediyor, elleri tellerin üstünde yaralı bir çift güvercin gibi çırpınıyordu. O ilahi emir, güvercinlerin çığlığına eşlik etmesini sağladı;

    "ömrüm deli kuşlar gibi çırpındı elinde
    gelmesen de bir haber et son demimde sevgili
    yağmur ve heveskâr sarı rüzgarla telinde
    Bu keman hep hazırdı her matemimde sevgili"


    III-
    Geminin güvertesinde deniz kuşlarını izlerken bir sarı rüzgâr matemini okşuyordu. Bulutlar alnına derin bir yalnızlığın serinliğini bırakıp geçmişlerdi. Kalbinin tam üstündeki sıcaklığı yokladı. Son arzuyu yerine getirecek olsa da ayrılık çok zor gelecekti. Onu bulduğu gün, elinden tutup evine getirmiş, o günden sonra yanından ayırmamıştı. Karanlık ve soğuk hânesini aydınlatan o koca mumun her gün bir parça daha tükenmesini izlemek acı verse de onunla beraber ışıdığını da biliyordu.

    Koltuğunun altında sıkı sıkı sarıldığı sağı solu yıpranmış kutuyu, sırçaymış gibi kasaranın üstüne koyup açtı. İmbat, çileli bir geçmişi yüzüne vuruyordu. Kemanı yavaşça eline alıp tellerini bir sevgilinin saçlarını okşar gibi okşadı. Yayı kutudan çıkardı, omzuna dayadığı kemanın telleriyle buluşturdu. Keman babasını yitirmiş bir çocuk gibi inledi. Gözyaşları kalbinin üstüne dökülürken, son arzunun bestesini deniz kuşlarıyla paylaştı. Kalbinin üstündeki cepten küçük kutuyu çıkardı. Kutsal emaneti dudaklarına götürürken birkaç damla gözyaşı imbata karıştı. Kapağını açıp içindeki bir avuç külü imbatın nefesine bırakarak denizin yeşil gözlerine kavuşmasını izledi. Bir elinde keman, bir elinde yay, gözünde yaşlar Kuşlar, besteyi dillendirdiler

    "aşkla doğdu aşkla yandı aşkla her gün soldu can
    bir hayalden aşkla aktı an be an bu çağlayan
    imbatın hür kollarında bir avuç kül oldu can
    şimdi bir dost, bir kırık yay var peşinden ağlayan"

    Filiz BEDÜK
    (BH Sanat Dergisi/2007)
#14.08.2010 17:56 0 0 0


  • noimage


    Yeni yağmurların altında eski şemsiyelerle gezeriz

    İçimizde bir an önce bir kovuğa sığınma telaşıyla ne kokusunu duyarız yağmurun ne de tenimize ipek dokunuşunu. Bu örneği hayatımızın her döneminde her köşesinde benzer örneklerle beraber yaşarız. Bilinmeyene, yeniye karşı bu çekinik tavrımızın altında yatan geçmişten getirdiğimiz eskiliktir eski, hımbıl güven duygusunun hegemonyasında özgürlüğün asi türküsünü söylememiz oldukça zor olur. Yeniliğe göğsünü açarak yaşayanlar, bu güven duygusundan sıkılıp güvenli barınaklarını terk etme cesaretini göstermişlerdir.

    Sanatın her dalı, yenilik üzerine örülüdür. Çevremizde etten duvarlar oluşturan sanatçı (!) soytarıları aşabilirsek, kalabalığın içine sıkışmış, bu aydınlık ve cesur insanları görebiliriz.

    Yeniyi yaşamak cesaret ister

    Siz hiç korkak bir sanatçı gördünüz mü? Sözü şiire getirirsek; siz hiç korkak şair gördünüz mü?

    Şair öncelikle iç dünyasını dış etkilere açan insandır. Fırtınalı okyanusta bir ceviz kabuğu gibi buna şiirsel yaşamak denebilir. Şiirsel yaşamak ille de şiir yazmayı gerektirmez. Fakat şiir yazmak için illa ki şiirsel yaşamak gerekir. Bir kasap da şiirsel yaşayabilir, bir terzi de marangoz da şiirsel yaşamak, şiir yazmayı değil öncelikle kendini var etme cesaretine ve farkındalığına sahip olmayı kapsar. Sonra da belli bir duygu yoğunluğunu ve estetik değerler birikimini şiirsel yaşamanın bir getirisi olarak şiir yaratılabilir ki buna şiir eylemek de diyebiliriz. Şiir eylemenin yolu şiirsel yaşamdan geçer. Buna cesaret edemeyenler yüzeysel ve eski sözlerden başkasını söylemez..

    Oysa şiir her dem yenidir, tazedir, ışıltılıdır şair ise şiirin öznesidir ancak buradaki eylem geçişli bir eylemdir çünkü şiirin öznesi yine kendisidir. Şair sadece aracıdır, bir araçtır, geçiş yeridir Şiir şairi vasıtasıyla kendini gerçekleştirir

    *-*-*

    Yaratmak bir erdemdir çünkü her insan yaratıcı doğar ancak pek azımız bu yeteneğimize sahip çıkabiliriz. Sahip çıkmak, var olanı kollamak ve geliştirmek bir erdemdir

    Ve özünü kendi yaratan tek varlık, insandır. İnsandan başka her varlıkta yapış varoluştan önce gelir. Önce var olup sonra kendini yaratan sadece insandır. Yalnız insandır ki önce varlaşır, sonra özünü yaratır; nasıl olacağını, neye yarayacağını kendisi çizer. İnsan var olmadan önce tanımlanamaz, çünkü var olmadan önce hiçbir şey değildir. Ancak var olduktan sonra bir şey olacaktır, hem de kendisini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Yani insan insanlığını kendi yapar.

    Demek ki bu yapış keyfe bağlı bir yapıştır. Öyleyse bu keyifsel özgürlük de ölümün ötesindeki hiçlik karşısında boşuna bir çabalamadan ibarettir. Ama varoluşçular böyle demiyorlar elbet. Descartes'ın "düşünüyorum, öyleyse varım" denilen cogito'sundan yola çıktıklarını söylüyorlar. Onlara göre bilincin kendiliğinden ulaştığı mutlak gerçek sadece budur.

    Herhangi bir gerçeğin oluşabilmesi içinse ortada mutlak bir gerçeğin bulunması gerekir.
    Bu gerçek, insanın bir aracıya başvurmaksızın kendini anlaması, özünü bilmesi
    gerçeğidir. İnsan, bu gerçekle, kendinden başkalarına da varmaktadır. İnsan, kendi
    gerçeklerine varabilmek için başkalarının içinden geçecektir. Başkaları, insanın hem
    var olması, hem de kendini bilmesi için gereklidir. Oysa yine de kendini yapan sadece
    insanın kendisidir. Başkalarının içinden geçmesi yaptığını değerlendirmek içindir.


    *-*-*

    Eylem, hayata kendiliğinden bir karşılık vermedir. Hayatın bir ihtiyacından doğar ve karşılığını bulur.

    yaratmak bir eylemdir ancak kendiliğinden oluşan bir eylem yani eylemsizlik içinde bir eylem çünkü yaratıcılık bir şeyin senin vasıtanla var olmasına yol açmaktır, zemin sunmaktır hayata yer açarsanız hayat var olur bir yol, bir tünel, bir flüt, bir boşluk olursanız çeperleri sessizlik olan bir boşluk

    "Duyular sessizlikte açılır" demişti Jean-Luc Nancy

    "Sessizlik başka bir şeyin salt yokluğu değildir, ancak ürkütücüdür" diyor Bernard P.Dauenhauer

    Bu yüzden uygarlık denen canavar sessizliği yok etti ve insan kendini yaratamaz oldu.

    Oysa eylem sessiz bir zihinden çıkar; bir konusu vardır, bir ihtiyaç vardır ve kendiliğinden oluşur ve yaratıcılığı içinde barındırır.

    Spielberg'e göre de olaybilim sessizlikte başlar.

    Yaratmak için gevşemek gerekir tüm varlığınla, ruhunla gevşemek

    Gevşemek sadece kaslarını serbest bırakmak değil, zihnini de serbest bırakmak, içini boşaltmaktır. Gevşedikçe içimizdeki enerji serbest kalır, yükselir, kabarır. Gevşemek, enerjinin dönüşüm geçirmesidir ki ancak bu durumda yaratıcı olunur.

    Eylemle aktiviteyi birbirinden ayırmak gerekir. Günümüzde şair lakabı takılan pek çok kimsenin şiir aktivitesinde bulunduğunu gözlemliyorum ancak şiiri yaratmanın şiir aktivitesinden ontolojik anlamda büyük bir farkı var. Bu fark; yeni ile eski arasındaki fark gibidir, o kadardır. Yaratma eylemindeki kendiliğindenlik, o susuz ihtiyaç, aktivitede yoktur. Aktivite zihnimizi ve bedenimizi sessiz kılmamak adına yapageldiğimiz eskinin tekrarıdır.

    Aktiviteler gevşemeyi engeller çünkü aktivite kendinden kaçmaktır, huzursuz bir zihnin ürünüdür, geçmişin ve öğretilerin pençesindedir. gürültülüdür oysa yaratmak eylemi sessizlikte oluşur. sessizlikte dili yokmuş görünen pek çok şeyin dilini çözebiliriz, bedensel dinlemeyi öğrenirsek...

    Şiir aktivitesinde bulunanlarla şairleri karıştırmamak gerekiyor. Gözlemliyorum ki pek çok ünlü kişi aslında şair değil şiirsel bir yaşamdan beslenmedikleri gibi şiir de yaratmıyorlar ve ardışık olarak yorumlamak üzere şiir de seçemiyorlar. Medya veya çevreleri vasıtasıyla meşhur oluyorlar. Bu kandırmaca benim ruhumdaki şiir çölünü ferahlatmıyor. Çünkü şiir, her ne kadar şairini susuz bırakır, halden düşürürse de dinleyen ya da okurun çölünü yeşertir. Şiir duyduğumda çölümün kuşları havalanır, vahalar oluşur, yeller eser, içime göller düşer

    Şiirsel yaşamdan geçenler ancak şiirin ne'liğinin ayırdında olabilir. Medyatik kandırmacalar şiir yaşayanları asla yanıltamaz. Şiir bir seçme erdemliliğine sahip olmayı gerekli kılmıştır çünkü. Şiir yaratsa da şiir okusa da bu seçicilik ölçeği her dem göğsünde hazır bekler.



    Şiir oluşturmak bir aktivitedir çünkü dilin kıvrımlarını, gramerini ve şiir kurallarını biliyorsanız şiir oluşturabilirsiniz. Bu aktivite kelimelerle oynanan bir oyundur. Oyunu iyi bildiğin ölçüde şiir yazabilirsin. Hatta bu yazdığın teknik olarak mükemmel bile olabilir ancak bu mükemmel bir gövdedir ruhtan yoksun bir mükemmel beden.

    Ruh, ancak şair şiirinin içinde kaybolduğunda vardır. Şair yarattığı şiiri bilinmez bir güç üzerinden yapmıştır. Gerçek şair ruhunu şiire teslim ettiğinin farkındalığını yaşar. İşte bu teslimiyetin eylemsizliğe, sessiz bir zihne ihtiyacı vardır.

    Gerçek buluşlar tutuşmaktan doğarçünkü tutuşanlar yoğunluğu yaşatırlar..yoğunluk ancak olgunların içinden çıkar.. sanatın özü olan yenilik kendini olgunlukta gösterebilir. yeni olan şey derinde yaşar ancak.şiir bir tutuşmanın sonucu ise mutludur

    Şair sessizliğin bekçisidir. Sessizleşir ve egosunu yoğaltır ya da şiire teslim eder, içindeki o renkli boşluğu oluşturur bir çalgı gibi o sınırsız enerjinin içinde özgürce dolanmasına izin verir. O bilinmez güç, tıpkı bir çalgı gibi ondan nağmeler çıkaracaktır.
    Şair bir saz'dır sonsuzun üflediği, sonsuzun çaldığı bir saz. Şiir, sonsuzun bestesidir ve gerçek şair bu bestenin onun olmadığının, sadece aracılık yaptığının farkındalığında yaşar.

    Gerçek şair, sadece aracı olduğunun bilinciyle bir büyük tevazuunun içinde müthiş bir doyumun, boşalmanın ertesindedir.


    Gerçek yaratıcı, saygınlık ve şöhret ve dahi mükemmelin peşinde koşmaz. çünkü egosunu sanatına teslim etmiştir . Egodur herkesten iyi olma ya da mükemmel olma telaşında olan.
    Sartre'a göre; eylemlerin, duyguların, düşüncelerin kaynağı olan bir iç ben ya da "ego" yoktur. Ego ancak, geçmişteki psişik etkinlikleri üzerine düşünen bilinç tarafından oluşturulur. Yani Ego, daha önceki deneyimlerin psişik kalıntılarından yaratılır ve onların ideal ve dolaylı birliğini temsil eder. Ben denilen şey düşsel bir yapıntıdır, bilincin dışındadır. Ego dediğimiz şey bilincin sentetik bir ürünüdür, birlik sağlayan değil birleştirilmiş olandır, içkin değil aşkındır. Ego, dünyaya ait bir nesnedir. Sartre Ego'yu bilinçten tamamen kapı dışarı etmek ister, çünkü Varlık ve Hiçlik'te göreceğimiz gibi, insan gerçekliğiyle ya da bir başka deyişle bilinçle özdeş tutulan 'kendisi-için-varlık' kategorisinin içinde, kendine ait hiçbir içerik olmamalıdır, yani onda 'kendinde-varlık' kategorisinin izini taşıyan hiçbir yabancı unsur bulunmamalıdır.

    Doğa iyi bir öğretmendir. Doğanın mükemmelliği işte bu eksik ve çirkinliğin de bütün içinde yer almasındadır. Bir şiir yaratacaksınız, diyorsunuz ki "mükemmel" olsun. Şiirin kurallarını biliyorsunuz, dili biliyorsunuz, sözcükleri, ne diyeceğinizi ve nasıl diyeceğinizi de seçtiniz ve siz o mükemmel şiiri oluşturabilirsiniz. "mükemmel" elbette mükemmeldir mükemmel bir ölü mükemmel bir beden

    Peki ya ruh nerde?

    Gerçek yaratıcı ya da şair bütünlüğü düşünür ancak mükemmelliği düşünmez. O ben'ini şiire teslim etmiştir çünkü bilir ki mükemmel olan aynı zamanda ölüdür. Mükemmel olan eksik demektir;. "her şey tamam" diyorsanız, eksiksiniz demektir.

    Bir bahçe düşünün bu bahçeyi mükemmel yapmak için uğraşın. Binbir tür çiçek, yemyeşil dallar ve yapraklar, tertemiz toprak "cennet gibi" dersiniz; "mükemmel!"
    İşte o bahçe eksiktir nerde kuru dallar, ölü yapraklar, solan çiçekler?

    "Mükemmel şiir" yoktur da olsa bile o ancak ruhtan yoksun bir mükemmel gövdedir çünkü, dilin ve şiirin kuralları içinde ruhun özgür olması, canlı olması düşünülemez.

    Gerçek şair mükemmelliği düşünmeden kendini şiirine teslim eder; o sadece şiirin içinde olma derdindedir. "İnsan düşlerken tanrıdır, düşünürken dilenci" diyor Hölderline


    Şair şiirini yarattıktan sonra bir başka boyuta geçer. Artık asla eskisi gibi değildir. Gevşemiş, dolmuş, acı çekmiş ve boşalmıştır. Şairin dölü doğmuştur artık ve bu boyutta ne para ne şöhret onun umurunda olabilir. Bu hazdan daha büyük bir haz değildir çünkü bu saydıklarım. Şöhret onu bulabilir, para da, saygınlık da ancak bunların önemi yoktur gerçek şair için.

    Can Yücel "sevgi duvarı" adlı şiirinde "yalnızlığım benim sidikli kontesim / ne kadar rezil olursak o kadar iyi" derken şairin kalabalıklar içindeki ıssızlığını ve saygınlığı nasıl da dalgaya alışını imliyor değil mi?

    Şair de her sanatçı, her yaratıcı gibi yaratmanın dünyayı güzellediğini bilir yaratıcı insan ustadır, zengindir, doygundur. Para ve şöhret peşinde koşan "sahte usta"lar ise son nefeslerinde fark ederler ki onlar yaşamları boyunca bir dilenciden farklı değildirler, sürekli birilerinden bir şeyler dilenmişler ya da dirhem dirhem varlıklarını satmışlar, fakirleşmişlerdir.

    Onlar saygın (!) insanlardır. Aptal insanlar tarafından saygı görmek için onların istek ve beklentilerine uygun davranmış ve aslında hiçbir şey kazanamamış tam tersi kendilerini bitirmişlerdir. Saygın insanlar yaratıcı olamazlar çünkü saygınlıklarını riske atamazlar.

    Şiir yaratanla şiir oluşturan fark burada belirgindir.

    Gerçek sanatçılar, şairler, yaratıcılar için ise saygınlık önemli değildir. Tarihte bunun pek çok örneğini görürüz ki büyük yaratıcılar pek de saygın değildir ve genellikle toplum tarafından cezalandırılmış ancak ölümlerinden sonra anlaşılarak ölüleri saygınlık kazanmıştır.

    ışık içinde olsunlar


    Filiz Bedük...
#14.08.2010 17:49 0 0 0

  • noimage



    Hayat güzel aslında ..
    Yaşamak ! Hangi değerle ölçüşebilir ki ?
    Herkes bir melodi tutturmuş , onun temposuyla düşe kalka da olsa yürüyor..
    Her düşüldüğünde de isyan etmekten de geri kalınmıyor .
    Her ayağa kalkıldığında ise şükretmek, unutulmadan geçilmiyor !
    Aslında ne fark eder ki ?
    Ha düşmüş kanatmışsın dizlerini, ha kalkıp devam etmişsin yoluna..
    Çünkü asıl olan insanın kendisi değil midir aslında ?
    Her düşüşün bi kalkışı olduğu bilinerek rahat etmek denenemez mi ?
    Aslında derince düşünülürse, mutluluklar yaraların içinde de gizli olamaz mı ?
    Tabi cesaret edip kaldırılabilirse kabukları..

    Evet, kanar belki tekrar tekrar. Ama alışılır sonradan..

    Hepimiz mutluluk diye dolanıp duruyoruz
    Oysa belkide elimizde değil midir gülümsemeler ?

    Sen..
    Ne kadar kötü olsa da hava,
    Günlük güneşlik tutabiliyorsan içini,
    Dimdik ayakta görebiliyorsan kendini
    Korkusuzca yürüyebileceğine inanıyorsan geleceğe..

    İnanıyorsa iyi günlere,
    İnanıpta bekliyorsan hele..

    Suskunluklarında bile içinde,bir yerlerde
    Kimse duymasa da inançlarını haykırabiliyorsan kendi kendine

    Dünyaya bir bebeğin gözlerinden bakar gibi masumca bakabiliyorsan..
    Ama yeri geldiğinde de ölümü bekleyen bir ihtiyar gibi tecrübelerinle devam etmeyi başarabiliyorsan

    Neresi kötü yaşamanın ?
    Tüm bunların farkına varıldığında herşeye inat,
    Yaşamak güzel değil mi aslında ?

    Hangi değerle ölçüşebilir ki ??


    Sayın:

    Melis Yılmaz

#14.08.2010 17:41 0 0 0

  • ............

    bir çağlayandır gönül
    sürgün kalan gözler
    ve kekeme duygular..
    dudağımdadır dünden kalma sözler
    ............




    Her yürekte dünden kalma sözler yer alır....
    Yeri gelir gözler görmez olur;duygular kekemeleşir...
    Gönüller çağlasa da buna mecburdur o yürek...

    Çok güzel anlatılmış duygular.Yüreğinize sağlık SevdaYeli...Bunlara vesile olan o yüreğiniz hiç susmasın hep çoşsun...Emeğinize sağlık...

#14.08.2010 10:51 0 0 0
  • Konu: Hiç
    Emeğine sağlık canım hüzün dolu müzik eşlinde güzel sunumun için teşekkür ederim.

#14.08.2010 10:47 0 0 0
  • OZAN Okurken çok etkilendiğim bir çalişma olmuş arkadaşım.Yüreğini,emeğini,becerini konuşturmuşsun yine.Harika şiir ve sunum olmuş.Güzel yüreğine sağlık diyorum bizi bu çalışmalarından mahrum bırakma ve devamı gelsin lütfen...

    Tebrik ederim..

#14.08.2010 10:44 0 0 0
#14.08.2010 10:37 0 0 0
  • Konu: Kim Bilir
    Değerli yorumunuz için teşekkür ederim Sevda Yeli...

    Yüreğinize,gözlerinize sağlık...
#13.08.2010 21:44 0 0 0
  • Yürekten güzel yorumunuz için teşekkür ederim gözlerinize sağlık Hayall arkadaşım..Mutluluk gözyaşları aksın pınarlarınızdan dileğimle...
#12.08.2010 15:12 0 0 0
  • Konu: Kim Bilir
    Sunumu okuyarak yorumlarını paylasan tüm arkadaşlarıma canı gönülden teşekkür ederim.

    Herbirinize baharın gelmesi;sıranın size gelmesi dileklerimle dostlarım...
#12.08.2010 15:10 0 0 0