"Varlığın ilacım
yokluğun umarsız acım
Sen doğmadın diye ağıtlar yakardım
hiç gelmeyen gecelerde
Uzun kirpiklerin yaşarır bazen
bazen bırakıp giderim seni enginlere
Kapkara bir buluttur sensiz yaşamak
ellerin geceyi saran tül
İmkânsızı düşlemekle geçer ömrümüz
ömrümüz hiç açmayan gül "
Yukarıdaki mısraları oğluma hitaben yazmıştım çok eskiden.
Çalıştığım için onu zaman zaman başkalarına emanet ederdim. Aslında bu ikimiz için de alıştığımız bir şey olmuştu sonraları.
Yola çıktığımda, oğlum uyuyorsa zor olmazdı ayrılığımız fakat eğer uyanıksa bir trajediye dönüşürdü.
Ben ağlamazdım, o avazı çıktığı kadar ağlardı. Ağlamazdım ağlamamasına ya içimde her sabah sessiz ve sakin fırtınalar kopardı. Kara bir bulut gelir, kalbimin tam ortasına yerleşirdi. Sonra da bütün gün terk etmezdi beni. Herkes gülüp söylerken ben oğlumu düşünürdüm. Bir yanım hüzünlü kalırdı hep.
Gerçi bu geçici bir ayrılıktı. Günün belli saatlerinde ayrılır, günün belli saatlerinde kavuşurduk. Ayrılık ne kadar zahmetliyse kavuşmak o kadar coşkulu olurdu. Oğlum küçük ellerini şaklatır, etrafa gülücükler saçardı. Mutluluk dedikleri kuş gelir, kalplerimizin dallarına konardı. Ertesi sabaha kadar oğlum, ben ve kalplerimizdeki geçici mutluluk güzel saatler geçirirdik.
Oğlum ben yokken neler düşünür, neler hissederdi bilmem fakat ben dediğim gibi hep hüzünlü ve kaygılı olurdum.
Bazen o yılları düşünür efkârlanırım.
Akşamları, yani okuldan geldiğimde, yemekten sonra beni bir ağırlık basardı. Televizyon denilen zaman hırsızının karşısında ben uyuyacağım diye uğraşırdım. Oğlum uyutmayacağım diye. Kolay mı? Bütün gün beklediği anne yorgunluktan sızıp kalmış. Güler misin, ağlar mısın? Gelip saçlarımı çeker, türlü maskaralıklar yapardı.
Ne sinir bozucu bir harpti o öyle!
Tabii ki bu harbi oğlum kazanırdı çoğunlukla. Şimdiki aklım olsa harp etmezdim ya. Beden işte, bütün günün keşmekeşi içinde yorgun düşüyordu. Akşam oldu mu ver elini miskinlik.
Kendim de çalışan bir annenin çocuğuyum. Üstelik benim annem bir işçiydi. Benimki gibi bedenen daha rahat bir işte çalışmazdı. Ve o, her zaman benden daha çalışkan ve fedakâr bir anneydi. Bütün hafta çalışıp yorulur cumartesi günleri evi temizler, pazar günleri makinesi olmadığı için elinde çamaşır yıkardı.
Akşamları da uyuklamazdı annem. Mutlaka bir işi olurdu. Çoğunlukla bir sonraki günün yemeğini hazırlardı. Ben de ayağının altında dolaşır, eteğini çekiştirirdim. Çenesi düşük bir çocuk olduğum için bütün günün olaylarını anlatacağım diye uğraşırdım.
Küçük çocukların anneye olan ihtiyaçlarını anlatmak için ne kadar çok satır yazmak gerekir kim bilir?
Bir gün hiç unutmam, annem yine böyle mutfakta yemek yapacağım, bulaşık yıkayacağım diye uğraşırken, ben de günün özetiyle meşgulken annemin eli burnuma denk geldi. Bilmiyorum ki kasıt var mıydı? Çünkü bir harp haliydi bu. Birinin yarına kalmaması gereken işleri vardı, ötekinin anlatması gerekenler. Bütün çabalara rağmen durmayan bir burun kanaması, korkunun da neden olduğu bir feryat...
Babamın o zamanlar bir mobileti vardı. Beni attılar mobilete. Doğruca hastane! Yolda rüzgârın etkisiyle olacak burnumun kanaması dindi, yarısında yolun döndüler.
Annem cahil bir insandır. Daha doğrusu ümmidir. Yani okuma yazma bilmez. Fakat buna rağmen teşhisi kor bir psikolog gibi. " Tabii canım" der "Çocuk bütün gün beni özlemiş. Anneye ihtiyacı var. Keşke işlerim yerinde kalsaydı da çocuğun burnu kanamasaydı."
İşin ilginç yanı ağabeyim de küçük olduğu halde, akşamları annemin etrafında pek dönmezdi. Anlatacak bir şeyleri mi yoktu? Yoksa anlatma gereği mi hissetmezdi? Bilinmez. Bu yüzden onun değil, benim burnum kanadı zaten. Bazen düşünüp gülüyorum: Bülbülün çektiği dilinin belası!
Özlemek ve kavuşmak iki kardeş gibidir. Hem birbirlerine benzerler hem de ayrılan yönleri vardır. Ben bu iki hissi yukarıda örneklerini verdiğim gibi çok yaşadım. Sonra zamanla özlemek çok acıtmaz oldu gönlümü. Kavuşmaksa eskisi kadar tat vermedi.
Bilmem başkalarında da bu his var mı? Çoğu kez güzel bir günde fazlasıyla mutlu olamam ben. Hep içimde bir yerlerde günün biteceği gerçeği yatar. Bu arada herkesi rahatsız eden bazı kötü haller - çok kötüsünden Allah korusun hepimizi- beni fazlaca rahatsız etmez. Çünkü bunun geçici bir hâl olduğunu bilir, teselli bulurum. Mevlana "Bu da geçer ya Hu!" sözünü bu ruh halini özetlemek için söylemiş olsa gerek.
Gece olmasaydı gündüzün değerinin bilinmeyeceği gibi, her ayrılık bence kavuşmayı kıymetli kılıyor. Fakat aynı zamanda eğer bir daha ayrılık varsa görünürde, kavuşmak insana yeterince şifa olmuyor.
Eğer ben çalışan bir annenin kızı olarak büyümeseydim ve küçük bir çocuğun çalışan annesi olma durumunu yaşamasaydım yine öğrenir miydim acaba bana doğru gelen bu hissi?
Annem ne mutlu bana ki sağ. Çoktan emekli oldu. Evlerimiz çok yakın. Keyfim ne zaman isterse, onun bana ne zaman ihtiyacı olursa ya da ben ona ihtiyaç duyduğumda yanına gidebiliyorum. Oğlum yanımda büyüdü. Şimdi televizyonun karşısında uyuklasam da umurunda olmuyor. Bu arada ben de büyüdüm. Artık eskisi kadar televizyonun karşısında durmuyorum. Belki de o hınzır, uykusunu getiriyordur insanın.
O zaman ne önemi var ayrılık ve kavuşma edebiyatının. Aslolan şimdiyse ben ne kadar mutluyum
Her meyve kesildiğinde bir parça ağlar. Fakat nar kesildiğinde ne kadar çok gözyaşı döker! Bu gözyaşları kan kırmızısıdır üstelik. Yaş yerine kanını akıtarak ağlar nar "Neden bana kıydınız?"dercesine. Bu yüzden halkımız en içten, en dokunaklı ağlayan meyve seçmiştir onu. Nasıl aynı mevsimin ürünü olan ayvayı sarışın tebessümüyle en güzel gülen meyve seçmişse İşin ilginç yanı her iki meyve de hüznün ve gönül burukluğunun mevsimi olan sonbaharda yetişir. Buna rağmen biri ağlarken öteki güler. Hem de birisi ağlamaların zirvesindedir, öteki gülümseyişlerin. İki hâl arasındaki keskin ve acımasız tezat insana Mevlana'nın " Bu da geçer ya Hu!" sözünü hatırlatır. Gamı, kasaveti olana bir teselli niteliği taşıyan bu söz; en neşeli anını yaşayanlara da bir parça melal hediye eder.
Kanlı gözyaşlarıyla ağlayan nar, aynı zamanda sabrın ve hasretin de meyvesidir. "O nasıl bir sabır ki her dem ağlatır!" dememek lazım. Çünkü nar yaz aylarının başında kırmızı çiçekler açarak beklemeye başlar insanların gelmesini pek de istemediği sonbaharı Bütün canlılar yazın bitip tükenmez neşesiyle mevsimlerin en tatlısını yaşarken, birliğin ve çokluğun sembolü olan bu meyve susar ve mevsim-i hazanı bekler. İçindeki yüzlerce tanecik sabırlı bir bekleyişin evlatlarıdır.
Cennetin müjdecisi nar, yazın yağış alan iklimlerde de kışın yağış alan iklimlerde de yetişerek hoşgörüsünü ispat eder bize. Hani bazı insanlar vardır ya onlar herkesi sever! Yaratıcısını sevdiği için yaratılan her varlığa gönlünde bir yer ayırır. Bu insanlar âlemlerin Rabb'ine tevekkül ederler ya hani! Onlar bilirler ya o Rab sadece kendilerinin değil, yaratılmış olan her canlının, her varlığın ve her insanın Rabbidir. Af ve reca kapısını hiçbir kuluna kapatmayan Rabb'inden alır ya sevmek ilhamını bu insanlar. İşte nar da bir parça bu insanlara benzer hoşgörüsüyle.
Eksi on derece soğuğa bile dayanır nar ağacı, tahammülün en seçkin örneğini vererek. Oysa bütün yaz beklediği günler gelmiştir bu sırada. Tanecikler meyvelerinin içinde ayrılmıştır birbirinden. Sadece kızarmasını beklemektedir onların. Başka ağaç olsa belki terk ederdi hasat gününe duyduğu güveni çoktan Ümitsizlikle dökerdi yaprağını, meyvesini nemli toprağın bağrına. İşte o zaman ağlardı pişmanlıktan titreyen kalbiyle ve sessizliğinin buğusundan ıslanan gözleriyle. Nasıl güzel olmasın böyle erdemli bir meyve!
Çocukluğumda nar yerken annem benden dikkatli olmamı isterdi. "Eğer tanelerini heba etmeden yemeyi başarırsan bu narı, cennete gidersin" derdi. Ben de çocuk aklımla inanırdım ona. Gerçi hâlâ çok dikkatli ve düşünceliyimdir kendisi de düşünceli olan bu meyveyi yerken. Eskiden cennete gitmenin bu kadar kolay bir yolu olması beni sevindirirdi. Şimdi anlıyorum ki meyvelerin içinde nar nasıl yenmesi en zor olanı ve dikkat gerektireniyse böyle güzel bir sılaya kavuşmak da bu zorluğun ve dikkatin yüzlerce binlerce katını gerektirir. Her sonbahar nar yerken içime yarı endişeli yarı ümitli bir halin gelip yerleşmesi de bundandır.
İlk olarak İran'da ortaya çıkmış nar. Doğunun en eski ve zengin mitolojilerinden birinin vatanı olan İran'da Belki de bunun için efsunlu ve çekici bir güzelliğe sahip. Önceleri Afganistan ve Pakistan'dan Himalayalar'a kadar geniş bir alanda yetişen nar daha sonraları İpekyolu ve deniz tüccarları aracılığıyla dünyanın birçok ülkesine yayılmıştır. Güneşin doğmak için tercih ettiği bu coğrafya onun da bütün dünyaya yayılmak için tercihi olmuş demek ki.
Narı genellikle çiğ olarak tüketiriz. Kimileri önce tanelerini bir tabağa çıkartıp sonra kaşıkla yerken kimileri de, benim gibi, birini bile heba etmekten korkarak ayıklayıp nar tanelerini tek tek yer. Her ne şekilde yersek yiyelim şahsına gösterdiğimiz özene, vefayla cevap veren nar kendisi ağlarken en lezzetli haliyle güldürür bizi. Buna rağmen bazı narların tadı çok ekşi, bazılarınınki çok tatlı olabilir tıpkı hayat gibi
Bu mübarek meyveyi yerken ömrümüzün günlerinin de çok fakat sayılı olduğu gerçeğini hatırlamamız gerekir. Çokluğuna aldanıp nar tanelerinin yere düşmelerine, kabuklarla karışıp çöpe atılmalarına izin verirsek - ki bazıları bunu hep yapıyor- bereketin dikkatte ve kanaatte gizli olduğu gerçeğini asla algılayamayız. Ömür bazen gönüllerimizde bize altın tabakta ikram edilmiş oldukça değerli bir hediye izlenimi uyandırıyor. Oysa ömrümüz bir hediyeden çok vadesi ezelden biçilmiş, bir yönüyle somut bir başka yönüyle soyut, naçar bir mevhumdur. Eğer sorumsuzca harcarsak arkamızdan en çok o ağlar. Hem de kanlı gözyaşları dökerek.
Hz. Nuh'un gemisinde azıklar tükenmişti ümitler de. Kara henüz görünmüyordu. Gemi halkının karnı acıkmıştı. Nuh sönmüş gözlerle baktı ellerindeki nimetlere. Bu nimetlerin hepsinden bir parça kalmıştı. Fakat yetersizdi kalabalığın karnını doyurmak için. Bir gerçek vardır ki aklı eren herkes bilir: Az olanlar bir araya gelirse çok olur. Bu gerçekten yola çıkan Nuh az olan yiyecekleri birleştirip bir yemek pişirtti. Son ümitlerini ayakta tutacak bir yemekti bu. Aşureydi adı. Sonra azların bir araya gelerek çoğu, tükenmişliklerin bir araya gelerek kurtuluşu inşa etmesinin sembolü oldu bu yemek. Biz her muharrem ayında aşure pişirerek ümidimizi ve imanımızı paylaşırız birbirimizle. Mümkünse üzerine nar tanelerini serpiştiririz. Böylelikle hem sılamıza olan özlemimizi gidermiş oluruz, hem birlikten doğan kudretimizi yâd ederiz.
Nar üç kutsal dinde de çeşitli yönleriyle özel bir meyve olarak değerlendirilir. Hz. Musa'nın tebliğine göre doğruluğu simgeler. Bu inancın yansımasında Âdem ile Havva'ya yasak olan cennet meyvesi elma değil, nardır. Hıristiyanların dini süsleme sanatında da nar, sıklıkla kullanılan bir motiftir. Papaz giysilerinde, oda duvarlarına asılan dinsel süsleme amaçlı kumaşlarda ve metal işlerinde nar motifine rastlanır. Kuran'da nar sözcüğü üç kez geçmektedir. Bunların ilk ikisinde nar, Allah'ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak verilmiştir, üçüncüsünde ise cennetteki bir meyve olarak anlatılmaktadır.
Âşığın sevdiğini "nar tanem, nur tanem, bir tanem" diye sevmesi gibi içten sevelim biz de bu tahammül sahibi, sabırlı, hoşgörülü ve kutsal meyveyi. Gurbetten sılaya dönercesine, çok olana bakıp Bir olanı anarcasına
Merhamet bir annedir. Hem de bağrı yanık bir anne... En çok o sever bizleri ve en çok o ağlar bizim için. Bu yüzden gözleri hep nemlidir, yeni ağlayıp yeni sustuğunu zannedersiniz gözlerine baksanız.
Merhametin bakışları yine nemliydi, gördüm. Dumanlı, puslu gözlerle seyrediyordu dünyayı.
Dünya bir yıkım yeridir çoğu kez. Zalimi bol, mazlumu tükenmez, haklısı kum gibi kalabalık, haksızı ateş kadar acımasız bir yıkım yeri Kan ve barut kokusu hiç eksik olmaz bu yıkım yerinde. Ağlatanlar, ağlayanlarla; sömürenler, sömürülenlerle yan yana yaşarlar burada.
Hz. Âdem yaratıldığında melekler gözyaşı döktüler. İşte, bu tam bir hüzün haliydi. Âdem'in evlatlarının işleyecekleri cinayetleri, haksızlıkları tahmin ettiler belki de günahtan azad edilmiş ruhlarıyla. Oysa bilmedikleri bir hakikat vardı. Bu hakikati yalnızca âlemlerin Rabb'i biliyordu. Onları da, Âdem'i de yaratan, bir emriyle fenayı silip bekayı yazan büyük kudret daha "Ol !" demeden biliyordu ki Âdem'in nesli bir değil bin bir yüzlüydü. Bu yüzlerin yarısı iyi, diğer yarısı kötüydü. Gece ile gündüz, karanlık ile aydınlık, varlık ile yokluk gibi ezelî ve ebedî bir zıtlıktı bu.
Daha ilk kuşakta başladı Âdem'in evlatları birbirlerini öldürmeye. Çünkü onların iki düşmanı vardı. Bu düşmanlar hem çok güçlüydü hem de sonsuz bir ittifak içindeydiler. Biri içten, öteki dıştan sürekli "Haydi!" diyorlardı onlara. "Haydi, durma! Sadece kendini yükselt. Sadece kendini yaşat. Kendi dışındakileri emirlerine âmâde et. Sana boyun eğmezlerse yok et. Çünkü dünya güçlülerin dünyasıdır. Eğer güçlüysen yaşarsın." Kabil uydu onların sözlerine önce. Kardeşine kıydı. Oysa masumdu kardeşi. Tek suçu Kabil tarafından kıskanılmaktı. Sonra zihniyeti kararmış, kalbindeki iyilikleri hiçe saymış, sadece o mel'un sese kulak vermiş başka Kabiller dünyaya geldiler. Onlara zalim dendi, onlara katil dendi, onlara tiran dendi, onlara kan içici dendi. Ne çirkin sıfatlardı bunlar. Ne ağır giysiydi sırtlarına giydikleri kötülük urbası. Fakat onlar bu kötüler kötüsü sıfatları içlerine sindirdiler, bu kanlı giysiyi mağrur bir edayla ömür boyu sırtlarında taşıdılar. Ağır geldi mi bilinmez vicdanlarına bu yük.
Ordular kurdu Âdem'in nesli. Savaş adı verilen korkunç bir oyun icad etti huzura inat, sevgiye inat. İnsanlık tarihi kan ve gözyaşına boğuldu böylelikle. Öyle kesif, öyle ağır, öyle acımasız bir sis çöktü ki dünyaya kim iyi, kim kötü, kim haklı, kim haksız ayırt edilemez oldu. Eli kanlı katiller haklılık iddiasıyla yaşadılar dünya adı verilen sürgün yerinde. Ezilenler boynu bükük yaşadılar, rahat yüzü görmediler. Merhamet, sevgi, hoşgörü gibi güzellikler birer ucube misali dağlara sürüldü çoğu kez. "Sevelim, sevilelim" diyen şairlere "Aferin" dedi katiller ellerindeki kanı yıkamaya bile tenezzül etmeden. Oysa bilinen ve söylene söylene çoğu kez eskitilen bir gerçek vardı: Dünya hayatı ölümle sona eren, geçici bir hayattı. Bu gerçeği bile bile dünyaya hâkim olmak içgüdüsü ne yaman, ne anlaşılması güç bir histir.
"Zulüm zayıflıktan doğar" diye bir söz söylemiş ünlü düşünür Seneca. Bu sözün iki muhatabı var. Bunlardan biri zulmedense diğeri zulme uğrayandır. Bana hep zalimler güçsüz gelmiştir. "Zalim güçsüz olduğu için zulmeder. Gerçek güç sahibi zalim değil, adildir." fikrinden yola çıkarak bu zanna kapıldım. Yola çıkış noktam doğruydu belki de Fakat zulme uğrayanın aczini de hesaba katmak lazım. İşte bu noktada savaş kutsallaşır. Yani zulümden kurtuluş için yapılan her türlü mücadele kutsaldır. Bazen son derece gelişmiş silahlara karşı taşla, sapanla bile olsa direnmek insanlık onurunun bir gereğidir.
Başka bir pencereden bakacak olursak savaşın bile güzel bir yüzü olduğunu keşfedebiliriz. Kurtuluşa ve savunmaya yönelik savaş ya da Hak için gerçekleştirilen savaş birdenbire güzelleşiverir gözlerimizde ve gönüllerimizde bu pencereden bakınca. Bizler biliyoruz ki eğer etrafımızda Hakk'a aykırı hadiseler cereyan ederse bu hâle mutlaka karşı durmalıyız. Nasıl mı? Elimizle, elimizle karşı duramazsak dilimizle, dilimizle de karşı duramazsak kalbimizle Elimizle karşı durmak maddî mücadeleyi gerektirir, güç ister. Dilimizle karşı durmak haksızlığı beyan etmektir, cesaret ister. Kalbimizle karşı durmak ise şahit olduğumuz bu hali gönlümüzde kabul etmemek demektir, sabır ister. Ne diyelim: Allah hiç birimizi sonuncu ihtimalle terbiye etmesin. Edecekse de bizlere yeteri kadar sabır ve tahammül etme kabiliyeti versin.
Hiç tereddüt etmeden, Kurtuluş Savaşımızın ruhunu en iyi şekilde ifade eden şiir olarak kabul edebileceğimiz İstiklâl Marşı'nda Mehmet Akif Ersoy, sömürgeci devletlerin saldırılarını "Hâyâsızca Akın" olarak değerlendiriyor. Peki neden? Edebin, inancın temsilcisi olan bir sanat ve tefekkür adamı, basit bir hakarette mi bulunmak istedi acaba? Elbette ki hayır Şairin "Tek Dişi Kalmış Canavar" diye adlandırdığı sömürgeci zihniyetin utanması ve merhameti yoktur da ondan. Eğer bu devletlerde utanma olsaydı vatanlarından kilometrelerce uzaktaki bir ülkeyi işgal etmezlerdi. Ya da askerle savaşmaktan çekinip sivil halka yönelik saldırılarda bulunarak kendi bencil karakterlerini ispat etmezlerdi.
Kabil'in mirasçısı olan, içindeki o mel'un sesin çağrısına uyan vicdan yoksunu zihniyet dün Anadolu'da işbaşındaydı. Bugün ise Gazze'de binlerce savunmasız ve masum insanın ölümüne sebep oluyor. Oysa Ataol Behramoğlu'nun da dediği gibi : " Bebeklerin ulusu yok." Kinin ne olduğunu da bilmiyor bebekler. Ve katlediliyorlar zalim, eli kanlı bir güç tarafından. Bütün dünyaya "Biz haklıyız" mesajları, zafer işaretleri gönderilerek üstelik.
Nasıl bomba bunlar? Menzillerinde sadece bebekler ve kucağındaki evladını koruma telaşıyla kavrulan anneler var. Bu kadar mı kalpsiz ve histen yana fakir bu bombalar? Onları üreten, onları başıboş etrafa saçan zalimlerden mi ödünç almışlar öfkelerini acaba? Onlar da gözyaşı döküyorlar mıdır bir bebeğin cenazesinin başında? Yoksa onlara göre de bu bebekler "ötekiler" mi? Büyüdüklerinde nasıl olsa bu bebekler de direnmeyecekler mi?
Kinin ve öfkenin ne olduğunu bilmeyen bebekler düşmanlarının kim olduklarını dahi öğrenemeden ölüyorlar. Aklı biraz eren çocuklar ise içinde doğup büyüdükleri savaştan öğreniyorlar kini, öfkeyi, intikam hissini. Yanı başında annesi ve kardeşleri katledilen, günlerce sevdiklerinin kanı üstünde kuruyarak kurtarılmayı bekleyen bir çocuk için düşmanını sevmek imkânsızdır şüphesiz.
Bebeklerin tasası yok, derdi yok. Sadece anne kucağı ve birkaç yudum süt istiyorlar. Çocuklar hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar bir parça sevgi, bir parça huzur; silahların gölgesinden uzak, kardeşlerinin kanıyla yıkanmamış, kendi yürekleri gibi tertemiz oyuncaklar arıyorlar. Öyleyse onları hak ettikleri bir dünyada yaşatmak bizim aslî görevimiz olmalı. Katletme ve zulmetme özelliğini bir millete veya herhangi bir dinin mensuplarına yükleme çabasını da bir kenara bırakmamız gerekir bu durumda. Zira elli yıl önce zulme uğrayan bir toplum aradan yıllar geçtikten sonra, bütün yaşadıklarını unuturcasına başka bir topluma benzeri bir zulmü reva görebiliyorlar.
Ahlâk, insan nesline en çok yakışan ve dil aracılığıyla ifade edebildiğimiz en kıymetli kavramlardan birisidir. Bazen "Etik" diye de adlandırdığımız bu kavrama hayatın her alanında ihtiyacımız var. Peki ya nedir etik? Oyunu kurallarına göre oynamaktır. Hile yapmamaktır. İşin kolayına, insafsızcasına kaçmadan hareket etmektir Nasıl her mesleğin, her sanatın bir etiği varsa savaşmanın da olmalı. Keşke dünyada hiç savaş olmasaydı. Bir başkasının elinden hiç kimse ölmeseydi. Fakat dünyanın kaçınılmaz yönlerinden birisi de savaş.
Yok olası savaş, varsın madem! Bari iyice düşünselerdi sana başvurmadan önce insanlar. Haklı nedenleri varsa savaşsalardı ve kurallarına uygun hareket etselerdi savaşırlarken. "Tüfek icad oldu mertlik bozuldu." diye sitemde bulunan Köroğlu acaba günümüzde kullanılan silahları görse ne derdi? Televizyon seyretse, internet aracılığıyla dünyanın dört köşesinde yapılan vahşetleri öğrenseydi kahrından ölür müydü? Bizim yüreklerimiz peki taştan mı yaratıldı acaba topraktan değil de? Her akşam seyredip bebek katillerinin zafer işaretleri yapmalarını, hâlâ alış veriş yapabiliyoruz. Haberlerden sonra dizilerimizi seyredebiliyoruz. Yoksa bunlar bizi; sıradan, fani insanları hipnotize etmek için tasarlanmış soyut ilaçlar mı?
Son sözü "Bebeklerin Ulusu Yok" diyen şairimize bırakıyorum. Ve ben artık susuyorum:
"İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Başlarını tutuşları aynı
Bakarken gözlerinde aynı merak
Ağlarken aynı seslerin tonu
Bebekler çiçeği insanlığımızın
Güllerin en hası, en goncası
Sarışın bir ışık parçası kimi
Kimi kapkara üzüm tanesi
Babalar çıkarmayın onları akıldan
Analar koruyun bebeklerinizi
Susturun susturun söyletmeyin
Savaştan yıkımdan söz ederse biri
Bırakalım sevdayla büyüsünler
Serpilip gelişsinler fidan gibi
Senin benim hiç kimsenin değil
Bütün bir yeryüzünündür onlar
Bütün insanlığın gözbebeği
lk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Bebekler, çiçeği insanlığımızın
Ve geleceğimizin biricik umudu..."
Âşık Veysel Şatıroğlu, Anadolu ozanlarının en büyüklerinden en tanınmışlarından biridir. Onun sazı, onun sözü Anadolu köylüsünün hislerini dile getirir.
Çoğu kez ağlayan, bazen de gülen Veysel; onu dünya gözüyle görmeseler, onunla hiç tanışmasalar da onun şiir ve türkülerini işitince hislenen bütün gönül dostları tarafından daima hatırlanmaktadır. Kendisi de bir şiirinde: "Can kafeste durmaz uçar/ Dünya bir han konan göçer/ Ay dolanır yıllar geçer/ Dostlar beni hatırlasın" dememiş miydi?
Anası Gülüzar 1894 yılında, bir yaz günü koyun otlatmaktan gelirken doğurmuştu büyük ozanı... Babası Ahmet, Veysel vermişti adını. Yedi yaşına kadar tıpkı diğer çocuklar gibi gülüp oynamıştı. Fakir Anadolu köylüsünün başına yıllarca dert olan çiçek hastalığına yakalanana kadar... Çiçek salgını birçok insanımızı sakat bırakmıştı. Veysel'i ise bitmez tükenmez bir karanlığa mahkûm etmişti. Bu karanlıktan şikâyetçi değildi yine de. "Kör oldum, Veysel oldum" diyerek sıradan insanlar için ağlama nedeni olan bu özelliğini bir hazine mertebesine yükseltmişti o. Kör olmaktan memnundu çünkü kendisi. Ameliyat olup en azından bir gözünün iyileşebileceği söylendiğinde kabul etmemişti. Bu, yürekleri acıtan fakat aynı zamanda da olgun bir ruh halinin sözlere yansımasıydı. İçinde kurduğu hayalî ve temiz dünyayı gerçek ve kirli dünyayla değiştirmek istemiyordu belki de.
Babası şiire ve müziğe meraklı bir adamdı. Veysel oyalansın diye bir saz almıştı ona. On yaşından sonra edindiği bu dost onu mezarında bile yalnız bırakmamıştı. Ömrü boyunca saz ile dertleşen, saz ile ağlayıp saz ile gülen Âşık Veysel, öldüğünde de onunla gömülmüştü. Bir şiirinde vefasından asla şüphe etmediği sazına şu vasiyette bulundu: "Ben gidersem sazım sen kal geride/ Gizli sırlarımı aşikâr etme/ Lal olsun dillerin söyleme yâda/ Dertli bülbül gibi ahu zar etme"
İnsanları seviyor, onlara güveniyordu Âşık Veysel. Fakat her defasında bir üzen çıkıyordu onu... Dost deyip sırtını dayadıkları bu güveni boşa çıkarttıklarında onun âşık gönlü yaralanıyordu kuşkusuz. "Kara Toprak" şiiri böyle bir ruh haliyle kaleme alınmış olmalı. "Dost dost diye nicesine sarıldım/ Benim sadık yârim kara topraktır/ Beyhude dolandım boşa yoruldum/ Benim sadık yârim kara topraktır" Bu mısralar bir ömür süren arayışların, hayal kırıklıklarının bir izdüşümüdür saza ve söze yansıyan. Sadakat Kaf Dağı'nın arkasına gizlenmiş. Üstelik kanatları inançlarımız gibi, çocuksu düşlerimiz gibi tertemiz olan masal kuşları da terk etmiş çoktan bizleri. Öyleyse dünya meyhanesinde dost ararken beyhude dolanıp boşa yormayalım kendimizi Veysel misali.
Âşık Veysel'in dünya görüşünde dikkat çeken en önemli yönlerden biri içindeki insan sevgisi ve eşitlik duygusudur. Ona göre her insan eşit yaratılmıştır. Bu yüzden insana yaraşan en önemli özellik tevazudur. "Beni hor görme kardeşim/ Sen altınsın ben tunç muyum/ Aynı vardan var olmuşuz/ Sen gümüşsün ben saç mıyım" derken kibirli insanlara ilk ve ebedi mürtedin mesleği olan bu çirkin huyu terk etmelerini tavsiye eder. Ölüm karşısında zengin-fakir herkesin eşit olduğuna inanan Âşık Veysel aynı şiire şöyle devam eder: "Ne varise sende bende/ Aynı varlık her bedende/ Yarın mezara girende/ Sen toksun da be aç mıyım"
Bir duygu adamıdır Âşık Veysel. Onun şiirlerinde sık sık sevgiliye duyulan hisler işlenmektedir. Veysel'e göre sevgilisinin güzelliğine değer katan şairin içindeki aşktır. O aşk olmasa güzelliğin hiçbir anlamı kalmamaktadır. "Güzelliğin on par'etmez/ Bu bendeki aşk olmasa/ Eylenecek yer bulaman/ Gönlümdeki köşk olmasa" Sevgiliye âşık gözüyle bakarsan güzeldir. Yârin her halini değerli kılan, onu pahasız bir köşk olan gönle sultan eden hep o bakıştır. O bakış olmasa ne sultan ne de köşk kalırdı.
Zaman zaman sevgilisinin vefasızlığından da şikayet eder Aşık Veysel. Sevgilisi güzeldir. Fakat aynı zamanda da vefasızdır. Aşık Veysel'in ilk eşi kendisini terk etmiştir. Daha sonra evlendiği eşinden altı çocuk sahibi olmuşsa da kendisini terk eden kadını hiçbir zaman unutmamıştır. Şiirlerindeki vefasız sevgili unutulmayan o kadın olsa gerek. "Benden selam söylen vefasız yâre/ Gurbet benim olsun sıla kendine" diyen ozanımız yine de dünyadaki her iyiliği sevgilisine bırakır. Kendisi bütün dertleri çekmeye razıdır.
Dertli bir adamdı Âşık Veysel. Bir şiirinde:"Dağlar çiçek açar, Veysel dert açar." demişti. Dağları zenginleştiren ve güzelleştiren bağırlarında açan çiçeklerse Veysel'i mücerret zirvelere taşıyan da kıymetinden asla şüpheye kapılmadığı dertleriydi. Gönlündeki dertleri rengârenk çiçeklere benzetmesi de bundandır.
Şairleri farklı kılan onların içlerindeki başkalarına benzemeyen dertli yanları olmalı. "Anlatamam derdimi dertsiz insana/ Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez / Derdim bana derman imiş bilmedim / Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz" diyen Âşık Veysel dertsiz insana derdini emanet edemez. Cevherin gerçek değerini, ancak sarrafın bilmesi gibi; dertlerin tadını da yalnızca dert çekenlerin bileceği hakikatini dile getiriyor tecrübeli şair böylelikle. Çiğleri pişiren, gafillerin gözlerini açan dert hazinesi gönüllerdeki her türlü hastalığın tılsımlı bir ilacıdır aynı zamanda. Dertlerimiz sayesinde gereksiz hırslarımızdan, bencilliklerimizden, hasetten, kinden uzaklaşırız. İyi bir insan gül misaliyse dertleri de onun dikenidir. Hem de sadece kendisini yaralayan.
Unutulmak belki de dünyadaki en acı şeylerden birisi. Fakat her insan unutulmaya mahkûmdur. Yalnızca dünyada ölmez eserler bırakan insanlar unutulmaktan kurtulurlar. Âşık Veysel de şiirleriyle ve türküleriyle unutulmayanlar kervanına katıldı. Ölümünden yıllar sonra bugün söylediğimiz bütün türküleri onu unutmadığımızın bir kanıtı. "Selam saygı hepinize/ Gelmez yola gidiyorum/ Ne şehire ne de köye/Gelmez yola gidiyorum" diyerek çıktığı ebedi yolculuğu haber eden Âşık Veysel gittiği yolun sonunda sonsuz bir saadete erer temennisindeyiz.
"İşitin ey yarenler,
Aşk bir güneşe benzer.
Aşkı olmayan gönül,
Bir kara taşa benzer"
Yunus Emre'nin bu mısralarını ilk gördüğümde kalbimden vurulmuşa döndüm. Sonra da korktum göğsümde eşsiz, benzersiz bir cevher saklamak varken kara bir taş saklamaktan.
Hissetmek kıymetli bir cevherdir, önce göğsümüzde sonra da gözlerimizde parlar. Peki ya bu cevherden mahrum kalanlar, kalplerinde küçücük de olsa sevgi yetiştiremeyenler ne haldedirler? Bu türden insanlar eşyaya, insana ve kâinata güzel gözlerle bakmayı bir türlü başaramazlar. Onlar için herkes kötüdür, her şey çirkindir. Başkalarında kusur arayıp bulmakla ömür geçiren bu insanlar gönül gözleri hiç açılamadan; kalplerindeki cevher- ki o cevher herkesin özünde vardır- bütün parıltısıyla etrafa ışık saçamadan göçüp giderler bu diyardan. Her türlü kötü fikir ve his içlerini öyle sarmıştır ki onların, kalpleri zamanla kara bir taşa dönmüştür. Bütün aklı erenler bilirler ki kara taşın üzerinde ot bitmeyeceği gibi bu insanlar da tam manasıyla hiçbir insanı, hiçbir varlığı sevemezler. İşte zayii edilmiş hayat diye onların hayatlarına denir.
Oysa ki sevmek bambaşka bir ışığa, bambaşka bir rahiyaya sahiptir. Bu yeteneğe sahip insanlar ise şık kıyafetler giymeseler de üzerlerine; değerli taşlar takmasalar da yakalarına, boyunlarına kilometrelerce mesafeden fark edilirler bütün ihtişamlarıyla. Sonra bu güzel insanlar birbirlerini nerede olsalar tanırlar. Kader onları karşılaştırdığı andan itibaren ahbap olurlar, dost olurlar. Bu türden insanlar için de kâinatta kötü insan, çirkin varlık yoktur. Birini soracağınız zaman onları bulup onlara sorun bu insanı. Karalama bilmez onlar, iftiranın memleketine uğramazlar. Üstelik sevmek için belli bir şart ileri sürmezler. "Eğer sen şuysan severim, buysan nefret ederim" demezler. Ya da "Seni sevmem için şunları şunları yapman lazım, benim gibi olman, benim gibi düşünmen, benim gibi giyinmen lazım" demezler.
Pir Sultan Abdal bir şiirinde insana hitaben."Dostun bahçesinde yayılan ceren" ifadesini kullanmış. Hakikaten dünya kocaman, güzeller güzeli bir bahçeye benziyor. İçinde her türden çiçeğin yetiştiği Güllerin, yaseminlerin, karanfillerin, lalelerin yanı sıra kaktüslerin ve dikenlerin de bulunduğu muhteşem bir bahçe. Fakat illa ki güller, her zaman güller. Güzelliğin, aşkın, vefanın bazen de nazın sembolü güller. Çeşit çeşit renge, çeşit çeşit güzel kokuya sahip güller. Bazen boyunlarını büken, yaşlı gözlerle toprağa bakan; bazen de dimdik ayakta duran, ışıltılı bakışlarla semaya dönen güller. Bana öyle geliyor ki bir gül boynunu büktüğünde bedenine yapışık halde duran dikenden yaralanmıştır. Semaya baktığında ise bu gül, ezelde gördüğü yârini, bülbülü seyretmektedir.
Gül ile bülbülün dillere destan aşkları her şairi cezp etmiştir. Şiir yazan her kişinin yolu en az bir kere gül bahçesinden geçmiştir. Gül solmaya mahkûm güzelliğiyle, can yakan dikeniyle, baş döndüren nazıyla bu ilgiye layıktır. Bülbül ise dikenin acımasızlığına rağmen sevebilmek cesaretiyle, bazen hiç kavuşma ihtimali olmadığını bilmesine rağmen yârine olan sadakatiyle, gönülleri ağlatan sesiyle her türlü övgüyü hak eder.
Gül bahçesinden ayrılamaz hiçbir zaman bülbül. Binlerce kez yaralanmak, kanını sevdiğinin üzerine akıtmak onun için acı verici bir durum olsaydı terk etmez miydi cefanın ve meşakkatin otağı olan bu bahçeyi. Terk ederdi elbette. Kendisine acı vermeyen çiçekler bulurdu. Arı gibi daldan dala konardı. Her çiçekten bal devşirirdi. Güzel sesiyle başka çiçeklerin kulaklarına muhabbete dair sözler söylerdi. Fakat işte kader gül ile bülbülü birbirine yazmış. Bu yüzden tılsımlı bir güç bülbülün gülün etrafında dönmesini, gülün hasretle bülbülü beklemesini emreder. Bu yüzden zaten atalarımız "Gülü Seven Dikenine Katlanır." demişler.
Gülün olmadığı bir dünya bülbül için çekilmezdi. Peki ya bülbül gülü bu kadar sevmeseydi dikenine katlanabilir miydi? Bülbül cesurdur. Aynı zamanda macerayı sever. Bu yüzden gülün kulağına bir şeyler söyleyebilmek için dikene rağmen yanaşır güle. Bu arada sesinin etkisinden de emindir. Gül ona "Sesini tanıyamadım" diyemez. Hemen itiraz eder bülbül 'Dinle bakalım' der. "Bu ses başka bir canlıda olabilir mi? Ve sen ey gül bu sesi duyduktan sonra başka birine 'Efendim' diyebilir misin?"
Bülbülün olmadığı bir dünya gül için çekilmezdi. Toprağa bağlı, hiçbir yere kıpırdayamayan gül eğer bülbülü tanımasaydı dikene baş kaldırabilir miydi? Gül de en az bülbül kadar cesur olmalı. Aynı zamanda en az bülbül kadar maceraya meyyal bir karakter sergilemeli. Daha doğrusu bülbülün sesini bir kere duymuş sonra da bu sesin tılsımına kapılmış olmalı.
Gül bülbülüne bambaşka bir iklimde, bambaşka bir bahçede kavuşmak hayaliyle yaşar Dostun bu güzeller güzeli fakat faniliği herkes tarafından bilinen bahçesinde Bazen boynu bükük, bazen dimdik Bülbül ise bir ömür gülün göğünde uçar. Büyülü sesiyle gülün kulağına bir sürü esrarı sadece kendisi tarafından bilinen söz söyler. Sevmek sanatına ve güzel olan her şeye dair
Bülbülle gülün ezeli ve ebedî olan hikâyelerini anlatmak benim haddime düşmemiş. Benim niyetim sadece bu hazin hikâyeyi bir kere daha hatırlatmak olabilir. Bir de dünya bahçesinde dikensiz gül arama çabasının beyhudeliğine dair ipuçları vermek
Çevremize dikkat ettiğimizde hatasız insan bulmanın imkânsızlığı dikkatimizi çeker. Kendimiz de dâhil olmak üzere her ruh hata işleyebiliyor bu âlemde. Tabii ki istisnaları hariç tutmalıyız. Tekâmülünü tamamlamış olan ruhlar insanlığa rehber olmuşlardır her zaman. Bu kadar hatanın bulunduğu bir ortamda insanlardan mükemmel olmalarını istemek acımasızlıktır. Kaldı ki sevdiğimiz insanların her türlü kusuru bizler için kolaylıkla katlanabileceğimiz türden dikenlerdir. Sevmek çok güçlü bir iksirdir. Onu içen herkes bir parça kör, bir parça sağır olur. Bu nedenledir ki dostumuz ya da yârimiz bize kötü bir şey de söylese darılmayız. Fakat karakterimize yâd olan bir kişinin her söylediği, her yaptığı bizi yaralar.
Kendisine "Sen pek de güzel değilmişsin!" diyen sultana Leyla: "Sus ki sen Mecnun değilsin." Cevabını verir. Çünkü candan ve gönülden seven birisi için dünyanın en güzel varlığı sevdiğidir. Onun gözleri sadece sevdiğini görür. Onun dili sadece sevdiğini söyler. Onun kulağı sadece sevdiğinin sesini duyar. Tıpkı bülbülün gülü her şeye rağmen beğenmesi, gülün sadece bülbülü dinlemekten haz alması gibi.
Kolayca sevebilen ve sevgisinde sabitkadem kalabilen insanlardan sayarım kendimi. Ablam çocukluğumu ne zaman düşünse kucağına bir kedi sıcaklığıyla tırmanmalarımı hatırlarmış. İçi burkulurmuş bu vakitlerde. O indirirmiş bana taht gibi görünen makamdan beni, ben yine tırmanırmışım onun kucağına. "Bir de şişkoydun sorma" deyip güler arada bir o hallerime. Düşünüyorum da hiçbir şeyde ısrarcı sayılmam, belki de her şeyde ısrarcıyımdır, bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var: Sevgimde ısrar ederim yılmadan ve usanmadan. Yani karşı tarafa inat severim ben. Onlar hareketleriyle ve sözleriyle beni sevmemeye zorlasalar da Sevgiden kimseye zarar gelmeyeceğine inanırım. "Azı karar çoğu zarar" sözü sadece sevmek duygusunun karşısında hükümsüz kalır.
Sevmek fiilini dilimizin içerik ve kapasitesi en geniş sözcüğü olmaya aday görüyorum. İnsan neslinin kâinattaki ilk görevi iman etmektir. Ondan sonra ise sevmek gelir. Bir yaratıcının varlığına iman eden her ruh sevmek zorundadır bütün bir kâinatı ve onun içindeki her şeyi, Malikü'l Mülke hürmeten. Bir eseri sanatkârından ötürü benimsemektir bu görevin diğer adı. Kalplerimiz ise ezelden taliptir sevebilmek mesleğine. Yeter ki içimizdeki bu cevheri kibir gibi, haset gibi, kin gibi bize yakışmayan soyut lekelerle kirletmeyelim. Karartıp kalplerimizi taşa çevirmeyelim.
Bazı insanların gönülleri nedense doğuştan, daha doğru bir ifade ile yaratılıştan sevmeye meyyal. Bu insanlar için bir başkasını herhangi bir nedenden ötürü sevmek çok kolay. Bazıları ise ne kadar zor sever, ne kadar kolay nefret eder. Onlara herhangi bir kişinin adını vermeniz bu kişi hakkında olumsuz bir sürü şey söylemeleri için yeterlidir. Ağızlarından bu tip insanların iyiliğe ve güzelliğe dair söz duymak neredeyse imkânsızdır. Hani demişler ya atalarımız: "Güzel bakan güzel görür"
İnsanlar dünyaya kavga etmeye, bir davanın peşine takılıp gönül yıkmaya gelmemiştir. Kocaman bir kâinata sığmayan, Yâr-i Mutlak vasfının yegâne sahibi olan Allah'ın yerleştiği kalp ülkesini abad etmeye gelmiştir. Bir türkümüzün sözleri ne diyor, bakınız: "Bu dünyada sevmeyenler ahrette neye yarar?" Gelip geçici bir dünyanın kendisi kadar yalancı olan nimetleri uğruna kavga etmek ne kadar gereksiz ve hatalı bir davranışsa karşılık beklemeden derviş misali sevmek o kadar faydalı ve doğru bir tercihtir. Seçim aklımızla, aslında sevmeye programlanmış olan yüreğimizle bize kalmaktadır.
Sevmek en kavi kapıları bile açan tılsımlı bir anahtardır. "İncinsen de incitme" diye nasihatte bulunan Hacı Bektaş- Veli'yi, "Ne olursan ol yine gel" diyen Mevlana'yı, "Sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz" hakikatini haykıran Yunus Emre'yi herkes seviyor. Her dilden, her milletten, her dinden insan bu gönül ehli Hak âşıklarına yakın hissediyor kendisini. Çünkü onlar severlerken belli bir koşul ileri sürmediler. Hiç zorlanmadılar hoşgörüyle muamele etmekte başkalarına. Onlar için "ötekiler" kavramı yoktu. "sen, ben" demeyi unuttular, "biz" diyebilmeyi başardılar gönülleri kara, yüzleri kirli insanların karşısında bile.
Zalimlikte ve tiranlıkta adı çıkmış bir kere Hitler'in. Nedense kin tutmak denince akla ilk gelen isim oluyor onunki. Hitler çılgın ve acımasız bir davanın peşinde koştu yıllarca. Milyonlarca insanı da sürükledi peşinde. Bütün bir dünya haritasını, özellikle de Avrupa'yı kana buladı. Zulmün bayraktarlığını yaptı. Âri ırk adını verdiği hayalî bir grubun dışındaki hiç kimseyi sevmedi. Yaşadığı zaman diliminde de ölümünden sonraki zamanlarda da onu sadece kendisi gibi çılgınlar ve kalbi kötülükle kirlenmiş insanlar sevdiler doğal olarak. "Sevemeyen bir insan sevilmeyi hayal etmesin" fikrinin insanlık tarihindeki en belirgin örneği olmak ne kötü bir talih!
Mesleğim öğretmenlik. Öğrencilerimi çok severim. Sevdiğimi de belli ederim onlara. Şimdiye kadar hiçbir zararını görmedim bu beyanımın. Kürsüden öğrencilerime baktığımda kalbimden sayıları adedince gümüş kanatlı, görünmez kuş havalanıp başlarına, omuzlarına konar onların. Tabii uslu uslu duruyorlarsa Yaramazlık yaptıklarında birden bire sinirlenirim. Sevgim kadar öfkelenmemin de etkili olduğunu zannederdim önceleri. Fakat hiddetimin şiddetinden ve tesirinden emin değilim eskisi kadar. Bir gün öğrencilerimden birisi "Boşuna sinirlenmeyin hocam!" deyiverdi. "Hiç inandırıcı değil öfkeniz. Çünkü sizin yüzünüzün bir yanı sinirlense bile öteki yanı hep gülümsüyor." Tabii bu tespit karşısında önce sustum. Sinirlerim yatışmıştı çoktan. Teşekkür ettikten sonra öğrencime şunu söyledim: "İyi de ben öfkemin sizin üzerinde etkili olması için sinirlenmiş gibi yapmıyorum ki candan ve gönülden sinirleniyorum. Buna nasıl bir çare bulmalı?"
Sevilmek bütün canlılar için en temel gereksinimlerdendir. Bazen en az hava kadar, su kadar ihtiyaç duyarız sevilmeye. "Ben sana mecburum" diyen şair de bu ihtiyacını belli etmeye çalışmıştır her halde. Sevgiyle bakan bir çift göz, kalpteki sevgiyi açığa çıkaran bir iki tatlı söz bekleriz sevdiklerimizden. İlgi, emek ve özveriyle süslendiğinde sevgisi karşımızdakilerin, ne açlık hissederiz ne de susuzluk.
Telaşlı bir günümde evime dönerken yolda sarışın bir erkek çocuğu gördüm bisikleti çamura batmış. Ona yardım ettikten sonra başını okşadım. İleride bir de baktım ki benim başını okşadığım sarışın çocuktan bir tane daha var. Kazakları, pantolonları, bisikletleri bile aynıydı bu iki çocuğun. Şaşırdım kaldım. İkiz oldukları kesindi de "Acaba ben hangisinin başını okşamıştım? Hangisini sevmiştim az önce?" İki çocuk bisikletleriyle benden uzaklaştılar. İçlerinden birisi dönüp bana gülümsedi. O zaman anladım ki bu çocuktu az önce tarafımdan sevilen. Sevgi insanlara ait hislerin içinde en vefalısıdır. Şu âlemde heba olmayan bir zenginlik varsa o da kalplerimizden davranışlarımıza süzülen sevgimizdir, anlayacağınız.
Her sevginin bir gün mutlaka karşılık bulacağına inananlardanım. Eğer sevmede kararlı olursak karşımızdakiler de bizi severler bir gün mutlaka. Karşılık vermezlerse bizim güzel hislerimize bu onların problemidir. Sevebilen kalple, sevemeyen kalp hiçbir zaman aynı kefede tartılmaz zira. Yalnız okuyucular ortaya attığım iddialı fikrimi kadın- erkek arasındaki gönül bağı için de sürdürdüğümü düşünmesinler. Çünkü ayrı bir sihri, ayrı bir havası vardır aşkın. Belli bir nedene ihtiyaç bile duymadan doğabilir bir kalpte eğer kaderde karşılıklı yanmak varsa. İki dünya bir araya gelse doğmaz taraflardan biri kendi küllerinden tutuşup kavrulsa da
Keşke kurtulsak bir gün bütün tutsaklıklarımızdan Alın yazımızın bir oyunu gibi görünen tasalarımızdan. Hür olsak bazı kuşlar gibi ya da günışığı kadar asude.
"İnsanlar hür olarak doğar ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar" diyen Jean Jacques Rousseau da özgürlüklerimizin kaybından duyduğu kederi beyan etmemiş midir bu sözünde? Kurtuluş bazen başlı başına bir mucize, bazen de küçücük çocukların bile cevabını bildiği bilmeceler kadar kolay.
Her insan şikâyetçi değildir kendisini bağlayan zincirlerden. Birisi için alışkanlık olmuştur esaret. Bir başkası için ise üzerinde durup düşünülecek bir dert değildir. Nelerden kurtulmak ister insan? Hiçbirimizin tutsaklığı bir diğerininkine benzemez. Parmak izlerimiz gibi farklıdır tutsaklıklarımız. Bazıları maddî, bazıları manevî zincirlerden ötürü gözyaşı döker. Kimi bir zalimin, kimi de kendi nefsinin kölesi olmuştur Bu dünyayı seven kullar için dünya geniş, eğlenceli ve rengârenk bir mekân özelliği gösterirken Hakk'a âşık kullar için gurbet yeridir, geçici bir süre dinlenilen gölgeliktir, sefası yok cefası çok olan diyardır. Bu durumda mana gözü kapalı insanlara göre ölüm faciayla ve yok olmayla eşanlamlı, korkutucu bir olayken gönül ehli için gurbetten kurtuluşun, sılaya kavuşmanın vesilesidir.
Bir kuş türü biliyorum ben, hepimize çok benzeyen. Evlerimizde sık sık rastladığımız; mavi, beyaz, yeşil ya da sarı kanatları olan, gözleri ışıltılı fakat yüreği fazlasıyla ürkek bir kuş türü Güzel sesleriyle muhabbetin timsali olan bu türden kuşlar birer kafesin müdavimleridir. Esir doğup esir ölürler onlar. Sahipleri lütfedip kafeslerinin kapısını açarlarsa, çıkıp odalarda bir iki tur atarlar. Aksi takdirde mahpushanelerinin içinde çırpınmazlar bile "Beni biraz sal da uçayım" diye. Onların daraltılmış dünyaları bana hüzün verir. Sahi, şunu da unutmayalım ki bu türden canlılar için özgürlük ölümle eşanlamlıdır. Kurtuluş hayalleri kuramamalarını kınamayalım o zaman.
Bir de çayır kuşları var. Onlar özgür doğup özgür ölürler. Üstelik sahip oldukları bu nimet uğruna isyan çıkartmalarına, minicik bağırlarını oradan oraya vurmalarına da gerek yoktur. Özgür yaşayabilmek ayrıcalığı onlara atalarından ve genlerinden mirastır. Uçsuz bucaksız kırlarda, yemyeşil ağaç dallarında mesut bir ömür sürerler. Yeter ki eli sapanlı, sırtı tüfekli bir âdemoğluna tesadüf etmesinler. Rızık derdi, yuva kaygısı nedir bilmezler, tabiatın cömert koynunda, diledikleri gibi şakırlar bu çayır kuşları. Bazen evlerimizin pencerelerinden tutsak bir hemcinslerine bakıp onun için üzülürler. Nameli sesleriyle dışarı çağırıp onu, oyunlar oynamaya davet ederler. Kafesteki bedbahtın yaralı kalbinde ne fırtınalar kopar o zaman, kim duyar?
Yunan asıllı tanınmış bir din adamı, aynı zamanda da düşünür olan Demophilus tutsaklığın sınırlarını şöyle belirlemiş: "Seçimlerin olmadığı yerde kölelik başlar." Bu demektir ki bizler eğer hür irademizle tercihlerimizi gerçekleştiremiyorsak tutsak yaşıyoruzdur. Bence tercihlerimizi belirlerken başta vicdanımız olmak üzere birçok kurala kendi beynimizle ve kalbimizle riayet etmek kölelik değildir. Aksine insan olmanın başta gelen şartlarından birisidir. Yeter ki başkalarının bizim önümüzdeki tercihleri yok etmelerine veya bu tercihlerden birine bizleri mahkûm etmelerine izin vermeyelim. Çünkü seçeneklerimiz azaltıldıkça tutsaklığımız çoğalır.
Kurtuluş denince hepimizin aklına şüphesiz sadece bizim değil, bütün doğu halklarının tarihlerine sırmalı harflerle yazılan İstiklâl Savaşımız gelir. Samsun'da başlayıp, Ankara'da resmi adı konan, Afyon'da anıtlaşıp İzmir'in masmavi sularında son bulan İstiklâl Savaşımız. Bir İzmirli olarak ilk kurşun anıtını ne zaman görsem; Sütçü İmamların, Kara Yılanların, Nene Hatunların adını ne zaman işitsem içimi sevinç ve gururdan örülü bir his kaplar. Emperyalizm olarak adlandırılan; Mehmet Akif'in tek dişi kalmış canavar dediği eti, kanı, canı ve ruhu olmayan garip mahlûk en etkili darbesini engin gönüllü Anadolu insanından yemiştir geçtiğimiz yüzyılın başlarında. Peki ya ölmüş müdür? Ne yazık ki hayır Şu anda dünyanın dört bir yanında dolanıyor ağzından salyalar saçarak ve tırnakları kanlı.
Her kurtuluş beraberinde emeği gerektirir. Emek harcamazsak eğer, sadece şikâyetçi olduğumuzu kurda kuşa, anlatarak dolanırsak etrafta, hiçbir olumlu sonuç elde edemeyiz. Başkalarından bir şeyler umarak, miskin miskin hayaller kurarak, düşlerimizde zafer şarkıları söyleyerek huzurun mahallesine bile yaklaşamayız. Herhangi bir tutsaklığımızdan kurtulabilmemiz için öncelikle kendi güç ve yeterliğimize güvenmeliyiz.
Bana öyle geliyor ki gücümüzle doğru orantılıdır özgürlüklerimiz, esaretimiz ise aczimiz kadardır. Bizler kurtlar sofrasına benzeyen dünyada güçlü olmakla, aciz yanımızı kem gözlerden saklamakla yükümlüyüz. Kurt olalım demeye de dilim varmıyor. Kurtluk zor zanaat! Hiç değilse kuzu da kalmayalım eğer kana bulanmış dişleriyle bize bakan yaratıklar dolanıyorsa etrafta. Silahlar edinelim, kılıçlar kuşanalım, kendimiz ve sevdiklerimiz için sırtımızda fazlaca ağırlık yapmayan zırhlar oluşturalım. Hayatta kalmanın ve ayakta durmanın gereklerini yerine getirelim. Fakat herkesi kurt belleyip kimsenin günahını da almayalım, olur mu?
Bazı bağlar vardır bizler için hazırlanmış. Hiç kimse kötü bir söz söyletmez kendisini mıh gibi tutan bu türden bağlara dair. Hani Türk halkının ortak duyuş ve düşünüşünün aynası olan manilerimizden birinde de söz edilir ya bu tadı hakkında tartışmaya bile fırsat bulamayacağımız esaretimizden: "Değme zincir kâr etmez zülfün teli bağ bana" Yârinin saçlarının kokusu mudur acaba âşığı felç eden yoksa rengi mi?
Tutsaklık kavramının zıt anlamlısı olan özgürlük bağımsız hareket edebilme, düşünebilme ve düşündüklerimizi söyleyebilme halimiz olsa gerek. Eğer özgürsek hiç kimse kendinde bizi herhangi bir konuda kısıtlama hakkı ve gücü bulamaz. Tutsaklık bu anlamda istediklerimizi yapamamaktan çok istemediklerimizi yapmaya zorlanmaktır. Fakat şunu da belirtmeliyiz ki sınırsız özgürlük talebinde bulunmak da bir ömür boyu esir yaşamak gibi yanlış bir davranış tarzı olurdu. Modernlik kisvesi altında böyle bir cürmü işlemek; aklı, benliği ve ruhu olan insanın düşünmeden ve hissetmeden yaşayan hayvan seviyesine inmesine neden olur. Toprağa bağlı yaşayan bitkilere ve toplumsal bir varlık olan insana oranla hayvanların özgürlükleri neredeyse sınırsızdır. Aslında hayvanlara bile dikkat ettiğimizde belli başlı sınırlar dâhilinde yaşadıklarını görebiliriz.
Kurtuluş üzerine hamasî sözler söylemek, nutuklar atmak galiba yapılacak en kolay iş. Oysaki aslolan bu değildir. Lezzeti hiçbir meyvede olmayan özgürlük için bir takım fedakârlıkları göze almalıyız. Zira özgürlüğün sadece tadı güzel değildir. Beden ve ruha kazandırdıkları kıymetli kılar onu. Orhan Veli de bir şiirinde bu konudaki adaletsizlikten dem vuruyor: "Neler yapmadık vatan için, kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik" Fakat nedense ölenlerin, kurtuluş uğruna kendisini ateşe atanların değil, nutuk atanların borusu öter her zaman. Olsun belki de her şeye rağmen ölmek lazım bir şeylerin uğruna! Yoksa kurtuluş uğruna ölmeyi değil yaşamayı mı tercih etmeliyiz onun için? Ne dersiniz?
Bir gurbetçinin biyografisini yazmak için Fransa'ya davet edilmiştim.
Yemekten sonra bir Türk kahvesine gittik. Dediler:
'-Birisi gelmiş, piyanoyu konuşturuyormuş. Nereli olduğunu bilen dinleyicilere Moulin Rouge'a bir çift davetiye verilecekmiş piyanistin büyük konserini izlemesi için.'
Moulin Rouge(Kırmızı Değirmen) . Romanlarda sık sık adı geçen yer. Ve yer bulmak imkansız adeta.
Beş arkadaş gittik.
Gerçekten muhteşem bir piyanist.
Konser sonu dakikalarca alkıştan sonra sunucu, sanatkarı göstererek:
'- Qui est qui? ' (Kimdir bu?)
Kimsede çıt yok. Ben, ayağa kalkıp, elimi kaldırdım. Bütün başlar, sanatkarın da başı bana çevrildi.
'- İl est Turc et il vivr in Turkei in Karadeniz! '(O Türktür ve Türkiye'de Karadeniz'de yaşar!)
Herkes sustu.
Sanatkar sahneden atlayıp, koşa koşa yanıma geldi ve boynuma sarılarak:
'- Ah hemşeruum, nasul da pilmuşsun Karadenuzlu olduğumii? '
Dedim:
'- Sandalyeniz piyanoya uzak konulmuştu ve siz piyanoya erişemiyordunuz.'
'- Eeeeeeeeee? ' dedi, gülümsemesi kaybolmadan, iri iri açılmış gözleriyle bakarak.
'- Eyisi; siz sandalyeyi piyanoya yaklaştırmayıp, piyanoyu kendinize çektiniz.'
Alkışladı beni sahneye dönerken ve iki kişilik Kırmızı Değirmen bileti cebimdeydi.
Hayat, hasta yatağına düşmeden ayakta kalabilmenin zaferini taşıyabilmektir.
Bir bebek kokusunu algılamak, ağlayan bir çocuk, kimsesiz bir yaşlı, bir hasta, bir özürlü gördüğünde kendini onun yerine koymaktır da.
Kimi zaman okyanuslara dalıp, nefessiz kalmaktır. Kimi zamanda anlamsız kahkahalar atmaktır.
Çıtır çıtır yanan sobanın üzerinde hazır bekleyen çayı bardağa doldurup, pencere önüne oturup yudumlarken yağan yağmuru, karı seyretmektir. Ya da yağmur altında kalıp sırılsıklam ıslanmak, kar altında kalıp iliklere dek üşümektir.
Bazen da kışın en acımasız soğuğunda çırılçıplak, inmeye cesaret edemediğiniz buzlu bir tepeden aşağılara kaymaktır.
İlkbaharı görmektir. Her rengi incelemektir ve derinlere dalmaktır. Yazı kucaklamak, doğumlara yatmış sonbaharı okşamak, kışın ise koşmaktır.
Yaz güneşini karanlık gecelerde lazım olur diye avuç içinde hapsedebilmektir.
Başkalarının yanlışlarını görerek doğruyu bulmak ve erken yaşlanmaktır.
Bir gülü sevmek, dikenleri yüreğinize batıncaya kadar sevmektir. Ve dikenine katlanmak zorunda olmadığınızı bilmektir.
Çoğu kez hayat, yakındakilere saygı, sevgi, şefkat sunarken uzaktakileri ihmal etmek, hatta unutmaktır.
Bazen da sevdadır. Kavun sanıp uzandığının kelek çıkması gibi hüsrana da uğratır; hazlar okyanusunda yur da..
Dalbarda ak çamaşırdır. Katıklı, katıksız fırtınalar döver. Leke aldığı gibi tertemiz kalabilmektir de.
Demir parmaklıklar gerisinde olsun, gurbette olsun, özgürlüktür.
Hayat bazan dar ayakkabılarla uzun yıllar yürümektir. Erken yaşlanıp, o dar ayakkabıları çıkarmak, gerekirse yalınayak yürümektir.
Bütün aşklar tatlı başlar ve hüzünle biter genelde.
Kendisini aşka hazır hisseden körpe kız ve delikanlılığa adım atanlar, kendisine şöyle ya da böyle ilgi gösteren karşı cinse hemencecik âşık oluverirler.
Kimdir, nedir, necidir, ortak yanları, alışkanlıkları hiç önemli değildir o ilk aşkın başladığında.
Dünlerde karşı cinslerin birbirleriyle kontak kurabilmeleri aynı sokakta yaşayanlar için bile zor, çok yerde de imkânsızdı. Sevilene bir mendil, tarak, ayna ulaştırabilmiş olmanın çok derin heyecan ve hazları vardı. Kibrit kutusunda alınıp verilen pusular çok değer taşır, yıllarca saklanırdı.
Günümüzde kıtalararası kontak kurulabiliyor artık.
Henüz ilköğretim çağındaki kızlarımız gittikleri okullarından dönmeyiveriyorlar sabah çıktıkları evlerine. Sonrasında anlaşılıyor ki bir delikanlının arkasına düşüp, gidivermiş. Anlaşılamayanlar çoğunlukta. Yıllarca kızın ana-babası kızlarını arıyor ellerinde kızlarının yıllar önceki fotoğrafıyla.
Üzerine bir tişört, ayağına bir ayakkabı alırken bile defalarca inceleyenler, esas incelemeleri gerekene incelemek için zaman bulamıyorlar.
Bir çift sözün, bir bakışın başlattığı aşklar o an yeşeriveriyor; eller kenetleniyor, zamanlar iç içe geçiriliveriyor.
İki bedende de akıl bir karış havada elektrik alıp vermeler başlıyor. Elektriklenme azaldıkça bir karış havadaki akıl gözlere hükmetmeye başlıyor yavaş yavaş. Ve âşıklardan bir tanesi, karşısındakinin hiç de kendi ayarında, sevilebilecek birisi olmadığını görüyor, ayrılmak istediğini söylüyor. terk edilmeyi hazmedemeyen karşıdaki "yok öyle mama" deyip, silaha sarılıyor.
Ya üniversiteli kızlarımız, delikanlılarımız?
Öğrenci yurduna girebilmek için onca çabalıyor, âşık olunca(?) da hemen bir ev kiralıyor. Birlikte kalmaya, tutucu il ve ilçedekiler de yan yana iki daire tutup, aradaki duvardan bir kapı açıveriyor ve istemedikleri halde birisi anne, diğeri baba oluveriyor.
Çöpte bir poşete sarılı yeni doğmuş bir bebek.
Apartman kapısına bırakılmış yeni doğmuş bir bebek.
Asansör boşluğundan atılmış yeni doğmuş bir bebek.
Şehirlerarası otobüslerin dinlenme tesislerinde doğurulur doğurulmaz çöpe atılmış bir bebek
Beyaz atlı, pardon, otolu prens ortadan kaybolunca, ya da genç kızımızı aşağılayıp terk edince, kızımız kendisinin canını verebileceği bir yer arıyor.
Boğaz köprüleri, uçurumlar, apartman katları, banyolar, azgın sular, haplar..
Dininden, kültüründen uzak, eğitimi annesi-babasıyla birlikte seyrettiği dizi filmlerine bırakılmış çocuklarımız;
Yarınlarda sağlıklı bir evlilik yapabileceğinizi düşünebiliyor musunuz?
Flörtler arenasında boy gösteren delikanlılar, genç kızlar acaba birbirlerinin dünlerini bir zaman sonra kurgulara dökmeyecekler mi? Ve kurgular başladığında karşısındakine olan önce saygısı, sonra sevgisi bitmeyecek mi?..
—Az sayıdaki yaya geçitlerinde geçiş hakkını yayaya vermezseniz,
—Dönüşlerde geçiş hakkının yaya ve bisikletlide olduğunu hatırlamazsanız,
—Cadde ve sokaklarımızdaki sürat tahdidinin 50 km. değil, 30, hatta 20 km. olduğunu dikkate almazsanız,
—Klâkson yasağına uymazsanız,
—Emniyet kemerinizi takmaz ve yolcularınıza(otomobilinizdeki) da taktırmazsanız,
—Egzozu patlak arabanızla hava atarsanız,
—12 yaşından küçük çocuğunuzu ön koltuğa, minik çocuğunuzu kucağınıza oturtursanız,
—Yan camı açıp, yüksek sesle millete amfilerinizle konser vermeye kalkarsanız,
—Orada bir otomobil olduğunu ve o otomobilin herkes tarafından görülmesini istediğinizde alarmını açıp vıyyak vıyyak bağırtıp gece-gündüz demeden gürültü kirliliği yaratırsanız,
—Bineğinize plaka takmaz, belgenizi de(varsa tabii) yanınızda bulundurmazsanız,
—Döner kavşaklarda ve dönüşlerde dönüş sinyalinizi yakmazsanız,
—Ara yollarda sağdan gelen vasıtaya geçiş önceliği vermezseniz,
—Hele hele seyir halindeyken telefonla konuşursanız,
—Bir de seyir halinde zıkkımlanmaya kalkarsanız,
—Yolun ortasında durup, yanınızdan geçeni durdurup sohbete dalar, trafiği engellerseniz,
—Yayalar eskitmesin diye arabanızı yaya kaldırıma park ederseniz,
—Durma ve park etme yasaklarına uymazsanız,
—Aracınızda bulundurmanız gereken zamanı geçmemiş evrakları ve gereçleri bulundurmazsanız,
-Sizi hata yapmamanız için uyaran yanınızdaki eşinizin ağzını bantla kapatırsanız,
Rıhtımda kadınlar, elişlerini satmak için küçük tezgâhlar açmış, bazıları yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çekmek için en gözalıcı eserini eline almış sallıyor, bazıları tezgâhlarını birbirine yaklaştırmış çene çalıyor, bazıları da dizleri arasına yerleştirdikleri kasnaklara iğne ipliği sokup çekiyorlardı.
Sadece rıhtımla çiçek tarhlarını ayıran ince betonun üzerine oturmuş birisi yaşlı, diğeri genç iki kadın her yönüyle farklı olmalarından dikkati çekiyordu. Soluk giysileri, güneşten yanmış yüzleri, umutsuzca bakışları ve ellerinde satabilmek için tuttukları yün örgü Yörük çorapları
Her ilgisini çeken giysiye elleriyle dokunma alışkanlığı olan evdeşim, iki kadına yaklaştı ve çoraplardan bir çiftini 'almasına' değil, 'bakmasına' eline aldı.
Almanya'nın güneşin küs olduğu bir eyaletinden yurdumuzun güneşle evli bu iline tatile gelmiştik.
Evdeşim, kadınlarla koyu bir sohbete daldığında ben, tiplerinden Avrupalı olduğu kolayca anlaşılan bayan turistlere bildiklerini zannettikleri yabancı dilleriyle lâf atan vatandaşlarımızı izlemeye başladım.
"- Madam, suayte vu kuşe avek moa?" (Madame, souhaitez-vous coucher avec moi?)*
"- Frav, vürden si mit mi şılafın?" (Frau, würden Sie mit mir schlafen?)**
"- Vomın, vult sılip vit mi?" (Women, would you sleep with me?)***
Ben, istihza içinde bu vatandaşlarımın utanmazlıklarından utanırken evdeşim seslendi:
"- Hayatım, gel hele. "
Toroslarda bir köyde yaşayan ana ile kızıydı.
Kız, arasıra başını kaldırıp, utangaç bakışlarla bakıyordu. Kızın rüzgâr ve güneşten yanmış yüzü, parlak kahverengi gözleriyle uyum sağlıyordu. Ananın anlattıklarını kılık-kıyafetleri doğruluyordu; çok, hem de çok yoksuldular.
"- Bemardin rica etmişti, hatırlarsan," dedi, evdeşim.
Bemardin, Almanya'daki Türkiye, Türk ve Türkçe hayranı arkadaşımızdı. Kendisine ait iyi para kazanan bir boya atölyesi vardı ve ana-babasından da hayli miras kalmıştı. Alman olan ilk eşini boşamış, Türklerdeki aile yapısına hayran kalmış ve Türkiye'ye tatile geldiğinde bir Türk kızıyla, Bedriye ile evlenmişti. Ne var ki Bedriye bir sene sonra kan kanserinden ölmüştü. Bemardin, konuştuğu Türklerden kendisine bir Türk kızı bulmalarını rica ediyordu.
Vakit öğleye yaklaşıyordu. Birlikte yemek yemeyi teklif ettiğimde ana-kız birbirinin yüzüne baktı. Evdeşimim de ısrarıyla kabul ettiler.
Restoranların önünde garsonlar, çığırtkanlık yapıyor, müşteri çekmeye çalışıyorlardı. Bir tanesine girerken garson ana-kızın önünü kesti. Misafirlerim olduğunu söyleyince kaygılı, soran gözlerle kasada oturan patronuna baktılar. Patronu başıyla onayladı. Önümüze düşen bir başka garson, en dipteki bir masayı gösterdi. Oturduk.
Ana-kızın böyle bir yere ilk kez geldiği, hatta masada tabak-çatal-bıçakla ilk kez karşılaştığı her hallerinden belli oluyordu. Kısacası görgüden eser yoktu ve tabaklarındaki kendilerinin söylediği "fark etmez" yiyecekleri tüm ısrarlarımıza rağmen yiyemeden kalktılar.
Çıkıp, bir çay bahçesine oturduğumuzda Bemardin'den söz ettik. Onu uzun uzun anlattık. Biz Almanya'daki Bemardin'in ve ölen Bedriye'nin yaşamlarını anlatırken kızın, Aysel'in heyecanlandığı belli oluyordu. Anası evdeşimin elini tutmuştu ve bırakmıyordu. Fazla anlatmamıza gerek olmadığını, sözümüzü kesmek ister gibi başını ileri uzatarak anlatmak istiyordu. Nitekim:
"- İkimizin de duasını alırsınız," dedi.
Aysel'in kısa bir süre evdeşimin gözlerine yalvarır gibi baktığını ve yanık yüzünün kızardığını fark ettim.
* * *
Bemardin, telefonda bir kutlama için akşam yemeğine BERNSTEIN'a**** davet etti. Kabul ettik.
Vardığımızda her üçü de gelmişti. Aysel ve anası ne kürkünden yapıldığını bilmediğim mantolarını oturmakta oldukları sandalyelerinin arkasına atmışlardı.
Aysel'in sürekli oturum almasını kutlayacaktık. Demek üç yıl geride kalmıştı.
Bu, Aysel için verilen belki beşinci kutlama yemeğiydi. İlki dil kurslarını başarı ile bitirmesi, ikincisi annesine geçici de olsa oturum almaları, üçüncüsü sürücü belgesi alması, diğerleri de meslek eğitimlerini bitirmesi şerefine verilen yemeklerdi. Aysel, hem kuaför, hem giyimçizer, hem modelist sertifikalarına sahipti.
Bemardin, Türklerle beraber olmayı seviyor, bir vesileyle ya onları evine davet ediyor, ya da kendileri misafirliğe gidiyorlardı. Zaman içinde bize bile gelmeleri seyrekleşmişti. Ortak dostlarımızla karşılaştığımızda bazıları Aysel'in burnunun büyüdüğünü söyler olmuştu. Bazı günler Bemardin telefon edip, Aysel'in bizde olup-olmadığını soruyordu. Oysa Aysel, yalnız olarak bize hiç gelmemişti. İki ay önce Bemardin, kaynanası yanında bize gelmiş, Aysel'i bulamıyor olduklarını söylemiş, ertesi gün de Aysel'in kullandığı otomobilin plakalarını söküp, garaja kapatmıştı. Evlenmelerine vesile olan biz, kendimizi bu anlaşmazlıktan sorumlu hissetmiş, Aysel'e nasihatler etmiş, Bemardin'e de tekrar otomobile plakaları taktırtmıştık. O günden beri ilk görüşüyorduk.
Toroslar'dan gelen kız çok değişmişti. Yanık teni ağarmış, omuzuna dökülen saçlarının çevrelediği yüzündeki yay gibi kaşlarının altındaki uzun kirpiklerinin koruduğu koyu kahve gözleri ışık saçar olmuştu. Bakımlı eliyle dolgun dudaklarına giden şarap kadehi (ki; Fransız şarabı olup, kendisine özel gelmişti) peşpeşe boşalıyor, O, ismiyle çağırdığı garsona bir yenisini ısmarlıyordu. Otuz yaş kadınına yakışmayacak bir şımarıklılıkla başka masadakilere selam veriyor, konuşmalarımıza katılmıyor, adeta bizimle olduğunu unutuyordu.
* * *
"- Aysel üç gündür kayıp," dedi, geceyarısı çalan telefonu açtığımda Bemardin. Anasını sorduğumda geçen hafta Türkiye'ye gittiğini ve orada aldıkları evde kaldığını söyledi. Sesinden çok bedbin olduğu anlaşılıyordu.
Bu telefonlar günler, haftalar, aylar boyunca devam etti. Aysel geliyor, birkaç gün kalıyor, sonra günlerce kayboluyordu.
Evine döndüğü bir akşam Bemardin'in haber vermesi üzerine, geçerken uğramış gibi kendisiyle konuşmak üzere gittik. Bize karı-kocanın arasına girilmemesini söyledi. Evdeşim hayli ağır lâflar söylemeye başladı ve ben onu alıp, evi terk ettik.
Ertesi gün Bemardin telefon etti:
"- Karım yine kaçtı."
* * *
İşçileri patronlarının iki gündür işe gelmediğini ve kendisine ulaşamadıklarını polise bildirince, çilingirin açtığı kapıdan içeri giren polisler, cesedini sallanan koltuğunda buldular.
Aşırı strese kalbi dayanamamıştı. Alter Friedhof***** morgunda üç gün bekletildikten sonra defnedildi.
Daha sonra atölyeye uğradığımızda orada halen çalışmakta olan işçiler, atölyenin patroniçe tarafından satıldığını söylediler.
Aysel, tek mirasçıydı. Diğer gayrimenkulleri de satıp, bir İtalyan adamla bar-restoran zinciri açtığını duyduk.
* * *
Koluma bir dokunan oldu.
"- Yüksel Bey, çok üşüdüm, bana bir brandi ısmarlar mısınız?"
Kızıla boyalı saçlarının dibinden ağaran saçları gözüküyordu. Kaşları orantısız alınmış, göz altları çukurlaşmıştı. Sırtında kavı dökülmüş bir manto vardı ve çorabı dizkapağı üzerinden kaçmıştı. Sık sık dudağını yalıyordu. Uzun tırnakları kıvrılmış, yer yer ojesi dökülmüştü ve elleri titriyordu.
Beş yıl içerisinde bir insanın bu kadar çökebileceğini asla düşünemezdim.
Bir cafe-bara girdik; dipteki bir masayı seçtim.
Brandiyi bir dikişte bitirdi ve garson kızı sol eliyle çağırırken:
"- Sürtük analı İtalyan, bana büyük oyun oynadı," dedi, ben bir şey sormadan.
O anlatırken yağmur, her zamanki görevini yapıyor, camları yıkıyordu.
--------------------------------------------------------
* Madame, souhaitez-vous coucher avec moi? : Bayan, benimle yatar mısınız?
** Frau, würden Sie mit mir schlafen?** : Bayan, benimle yatar mısınız?
*** Women, would you sleep with me?: Bayan, benimle yatar mısınız?
**** BERNSTEİN: Bielefeld'de 25 m. yükseklikte teras kattaki şehirdeki en büyük lüks restoran-cafe
***** Alter Friedhof; Mezarlık ismi
Zaman, zararlı ve yararlı şeyleri en iyi öğreten öğretmendir. Ne var ki, bütün öğrencilerini öldürür.
Zamanın bize en iyi öğrettiği şey eninde sonunda yaşlılıkla tanışacağımızdır. Ama biz bunu her aynaya bakışta, her yokuş tırmanışta hatırladığımız halde tanışmışlarla tanışmamakta ısrar etmekteyiz.
* * *
Bir şehirde, bir ilçede, bir köyde tüm problemleriyle yapayalnız kalan ana-babaların, çocuk ve torunları yerine yılların aşındırdığı koltukları tercih etmesi, "-Çevresinden kopmak istemiyor, " demekle geçiştirilemez. İnsana çocuk ve torunlarından daha yakın bir çevre olamaz.
Horlandığını, dışlandığını en iyi sezen, zaman denilen öğretmeninden çok şey öğrenen yaşlılardır.
Doğup-büyüdüğü çevresinden çocuklarının peşine düşerek kopup yeni bir ortama giren yaşlı, kendisinden çocuk ve torunlarına gösterdiği ilginin karşılaşıldığını göremeyince, yeni yüzler tanımanın yerine, hüzün dolu bir yalnızlıkla tanışmayı tercih etmektedirler.
İşte onca çocuk ve torun sahibi olmasına rağmen pek çok yaşlı kendisine en yakın olan, kan bağıyla çevresinden kopma lüzumunu hissetmektedir. Bu kopmayı oluşturan, yaşlı için pek çok sebep vardır.
Kalbindeki sevginin zerresine kadar hepsini çocuk ve torunlarına vermiş ama onlardan bunun karşılığını alamamıştır.
Tüm emek ve servetini onlara harcamış, karşılığında bir bayram sabahı bir tek mendil bulamamıştır.
Onca birikiminden onlara birşeyler aktarmak istemiş ama onlar dinlememiş, hatta onu yanlış düşünmekle suçlamıştır.
...................................
...................................
Ve böylece insanı yaşlılık, yaşlı da yalnızlığı kucaklamıştır...
* * *
Sistemin billurlaştırdığı gözyaşlarını gözlük yapmış, o gözlüğün ötesinde yine kendisi gibi dışlanan yaşlıların yaşadığı huzur evlerini görmüştür.
Genelde aynı boşlukta sallanan huzur evinin yaşlı topluluğu içerisinde uzattığı elleri tutulmuş, üç-beş gün bu yeni ortam yaşlıyı oyalamıştır. Ama bir akşam yemeği sonrası, huzur evinin balkonundan şehrin ışık saçan pencerelerine baktığında, ne emeklerle yetiştirdiği çocuk ve torunlarının hayatlarına doladığı hayatı, çıkış noktasını bildiği bir ırmak gibi, akıp gitmiştir...
* * *
Biz istemesek dahi, eninde sonunda yaşlılık bizi kucaklayacaktır.
Bu gerçeği kabullendikten sonra, yaşadığımızda nasıl bir ortamda yaşamak istiyorsak, yaşlılarımıza şimdiden o ortamı sağlamamız gerekmektedir. Yaşlılara duyarsız kalırsak, sitemin billurlaştırdığı gözyaşlarından gözlük takmamız kaçınılmaz olacaktır...
Eskilerde büyüklerimizden dinlerdik.
Bir delikanlı, hırsızlık suçundan ceza evine düşer.
Annesi sık sık ziyaretine gelir.
Annesinin bir ziyaretinde:
"- Ana, dilini uzat da bir öpeyim," der.
Anası dilini uzatır ve delikanlı anasının dilini ısırıp, koparır. Sonra da kopardığı dili avurdunun bir tarafına sıkıştırarak:
"- Komşunun bağından üzüm çaldım, sormadın nereden aldığımı. Kümesinden tavuk çaldım, yine sormadın. Hepsinde 'aferin' çektin. Ben işi büyüttükçe hep gülümsedin; bir kez olsun yapma demedin. Bu dilindir beni bu hallere düşüren," der ve ağzındaki dili anasının suratına tükürür.
Şimdilerde acaba kaç evde bu hikâye anlatılıyor?
Bu hikâye değil de ertesi gün ailecek nerede, neyi, nasıl çalacakları planlarını yapanlar olduğu kesin. Televizyonlar da akılları sıra haber yaptıklarını zannediyor. Oysa hırsızlığın inceliklerini öğretiyorlar, gözü doymayan bu toplumu teşvik ediyor.
Eskilerde bir gençkız, bir delikanlıyla gizlice buluştuğu görüldüğünde "Adım çıktı," diye intihar ederdi. Mahalledeki gözlerin kendisine her baktığında yerin dibine geçmek ister ve çoğu kez intihar ederdi.
Şimdilerde oniki yaşındaki kız çocuğu anasını bıçaklıyor ve gerekçesini de açıklıyor:
"- Geceyi erkek arkadaşımın evinde birlikte geçirdiğime kızdı, canımı sıktı; ben de bıçakladım."
Eskilerde bir gençkızın elinde ya da sakladığı yerde ayna, tarak ve ipek mendil, hele hele bir delikanlıdan gelen mektup bulunduğunda ne sorgulara tabii olurdu.
Şimdilerde gençkızlar, ellerinde telefonları evde, sokakta, caddede, misafirlikte saatlerce mesaj yazmakta ve çok masumane görülmekte; ne ana, ne de baba kiminle mesajlaştığını sormamakta, soramamakta.
Eskilerde bir gençkız, dirseğinden yukarısını sergiledi mi anasının kürek sapını yerdi.
Şimdilerde oniki yaşını geçen kızlar web kamera karşısında çırılçıplak soyunuyor, anası gördüğünde:
"- Baban görmesin bu yaptığını," diyebilmekle yetiniyor.
Hoş; babası görse ne yapabilecek ki
Karşı kıyıları sevmez şair
Sevmemelidir...
Ama karşının kıyısında duran birini görürseniz bilin ki,işte o şairdir...
Süslü püslü cümlelerle atıp tutsa da,hüzünlerden,kederlerden dem vursa da,o aslında insanların en duygusuzudur...Ağlamayı bilmez mesela.Çünki onun göz yaşları hep içine akar.Ve dolu dolu gülemez hiçbir zaman.Alışmaktan korkar...
Aşktan da anlamaz hiç.Sevmeyi bilmez çünki...O aşkı hala Mecnun'un stabil çöllerinde bir kum tanesi sanır.Ve bundan bin asır sonra bile sevdiğinin gözlerinden ona bakacak olan o saf,o tertemiz,o kirlenmemiş Leyla dır...Ömrünü zımbalayıp bir gülün bedenine,bir akşam üstü haber bile vermeden çekip gidecek sevgiliye uzatır...
Ama uçmayı sever şairler...Gökyüzüne çıkıp kuşlarla aşık atamasa da,gökdelenlerin tepesine konamasa da,içinin göklerinde pervasızca kanat çırpıp dolaşır,süzülür,düşlere yuvalanır...
Ateş yakmaz şairin elini,yakamazO ateşe can veren odundur çoğu zaman.Közün içindeki kordur,ona is bulaşmaz...Ve su yoğunluğundaki hiçbir yağmur onu ıslatamaz O yaslanır yüreğinin bulutlarına kendi yağmurunu damıtır.Oluk oluk çorak topraklara akıtır...
Vatanı da olmaz şairin...Gözlerinin dokunduğu her yer onun yurdudur,yüreğinin değdiği her yer memleketi...Kendi yurdundaysa geçmişi ve geleceği bavulunda muntazaman istifli müzmin bir yolcudur...
Tıpkı bir ahtapotunkine benzer şairin elleriO kadar uzun ve o kadar çokYanı başındaki şenlik ateşini karıştırırken demirden maşadır bir eli,havaya hare hare neşe savurur. Öteki eli pamuk ipliği gibi uzanır ta Eritreye,Pataniye masum çocukların gözyaşlarına dokunur. Devasa yangınlar filizlenirken bir avucunda,diğer avucunda o külden çiçekler yoğurur...
Ve hep yanlış zamanda yanlış yerdedir şairFırtınalar koparken havada,o rüzgarla sallanan bir papatyanın bedenindedir.Ağustos sıcağında çöllerde...Üşürse cehennemden ateş çalar,yanarsa cennetten bulutElinden hiç düşürmediği körelmiş baltasıyla geçmişten hüzün yontar, gelecekten umut...İnsanı çıplak gösteren ne kadar elbise varsa üzerine giymiştir ve ne varsa söylenecek acıya,aşka,mutluluğa,barışa,özleme dair o zaten içinden söylemiştir...
Suların en kirlisiyle yıkanır şairEli yüzü daima kir pas içindedir Bir çöpçü ona baksa, bedeni pis kokar.Kazma kürek çalışan bir işçi görür,üstü başı tozlanır.Bir dergide görse savaşın resmini,eli yüzü kana bulanır...
Ve acı nedir bilmez şairYüreğine batan kıymıkları çıkartırken bile gülümser.Zaten onun gözünden damlayanda yaş değildir.Yanağından süzülen,yaş suretini almış gözleridir...
Yine de ben derim ki;
Acılar,umutlar,sevgiler,hayak kırıklıkları,savaşlar,barışlar,tüm varlar ve yoklar,yani geçmiş yani gelecek,yani hayat mayasıysa eğer şiirin,evren kadar kalbi olmalıdır şairin
Göğün gözündeki yıldızlara analık etmek için değil
Analık edip gözünün göklerine,yeni yıldızlar doğurmak için...
Doğmanın raconu,yaşamaktır,hayat yolculuğu başlasın diye
Çocukluğun raconu,düşüp kalkmaktır,zorluklara alışılsın diye
Gençliğin raconu,koşmak,yorulmaktır,ileriye yatırım olsun diye
Sağlığın raconu,onu korumaktır,bozulmasın diye
Hastalığın,dertlerin,sıkıntıların raconu,sabırdır,güçlenilsin diye
Güzelliğin raconu,gülümsemektir,solmasın diye
Sevmenin raconu,samimiyettir,yalansız olsun diye
Sevilmenin raconu,kıymet bilmektir,devam etsin diye
Aşkın raconu,sadakattir,sonsuza dek sürsün diye
Konuşmanın raconu,güzel söz söylemektir,gönüllere aksın diye
Bakmanın raconu,güzel gözmektir,bakılan şey,güzel olsun diye
Kalbin raconu,hüsn-ü zandır,kararmasın diye
Aklın raconu,düşünmek,tefekkür etmektir,yosun bağlamasın diye
Zenginliğin raconu,paylaşmaktır,çoğalsın diye
Mutluluğun raconu,mutlu etmektir,paylaşılsın diye
İlmin raconu,anlatmak,göstermektir bilinsin,öğrenilsin diye
Başarının raconu,daha çok çalışmaktır,daim olsun diye
İyi günün raconu,şükretmektir,kötü günler gelmesin diye
Yaşlılığın raconu,erdemli ve bilge olmaktır,örnek alınsın diye
Vadeyi doldurmanın raconu,ölmektir...
Bu "diye" lerin hesabı
Tek tek verilsin diye
-"Biz bunları zaten biliyoruz neden yazıyorsun" diyen ve okurken sıkılan arkadaşlar olabilir.Muhatabım bilmeyen ve inatla mukabele edenlerdir.Bin defa da yazılsa yeridir...-
Hüznün,hakkındaki endişelerime denk
Her şeyin tamam olsa da
Halin,bir gizli açlığa mihenk...
Sen bir yolcusun...Yolu ana rahminden,çocukluktan,gençlikten İhtiyarlıktan,ölümden, kabirden,berzahtan,sırattan geçen...
Hep bir girdapta yaşadın...Düşünce ufkunu,benliğini,kalbini kemiren Zamansız gelgitlerin kıyısında İçten içe yandın.Nedenler artık zorlamaya başladığında beyninin çeperini ve bulanık zihnini,yorgun düştün ve bunaldın.Yalnızdın ve karanlıktaydın.Yolunu aydınlatacak bir ışık aradın. Çekildin bir köşeye ve benliğini sorgulamaya başladın...
Şimdi bütün maziyi arkana al ve unut...Yaklaş bana ve sımsıkı ellerimi tut. Gözlerini kapatıp,düşün yeter.Hayal et sadece ve kalbine kulak ver
Birkaç damla meniyle düşersin ana rahmine
Kan,su ve zifiri bir karanlık sana eşlik eder
Kudret en müstesna eserine şekil verirken
Emsalsiz bir varoluşa tanıklık eder gözler
Et parçasından ibaret bedenin,büyümektedir
Ve ruh üflenir tenine,canına can gelir
Karnında mucizeler olup biterken
Her şeyden habersizdir annen
Sadece bekler
Zaman gelir,emir verilir,haydi doğ denir
Doğarsın
Ve gölgen dünya sahnesine iner...
Annen baban şaşkınlık içindedir.Heyecanları,hayretlerini gizlerTüm marifeti kendilerinde sanıyorlarsa eğer,sor bakalım seni hangi dükkandan sipariş ettiler?.Yoksa senin alamet-i farika suretini,bir gece yatak odasında baş başayken spermlerine mi çizdiler? ...
Düşün
Sen pıhtıyken sana can veren mucizeler
Bebekliğinde de yanı başındadır
Annenin memelerine nur'dan musluklar takılmıştır
Ab-ı hayat gibi,bembeyaz pırıl pırıl
Yaşam harcı süt dudaklarının ucundadır
Sen bütün saflığınla,o sütü emip büyürken
Annen eseriyle gururlanmaktadır...
Bak ve görOlup biten hiçbir şey tesadüfi değil.Tesadüfe yer yokHer şey kendi cürmünce O'nu anlatır.Az yada çok...
Aklı gözüne inmiş ahmak sofestailer ve onların şakşakçısı kör maddeciler sana tabiat diyecekler,doğanın mucizelerinden bahsedecekler.İnanma...Tabiat dediğin fiildir,fail değil,nakıştır,nakkaş değil.Yani Kudretin karalama defteridir.Sadece bir vurgudur ve harika planlanmış eşsiz bir kurgudur...
Sonra Darwin gibi insan müsfetteleri çıkacak karşına.Kendilerine maymunluğu yakıştıran...
Evet,hayvan olduğu doğruydu Darwin'in
Ama kendi soyunu yanlış hissetti
O aslında maymun değil
Musa'nın kılıcıyla yerle bir ettiği
Put diye taptıkları heybetli inekti...
İpeği sor onlara
Yapan elsiz bir böcek değil mi?
Arı balı hangi üniversite de tahsil etti?
İnek sütü,tavuk yumurtayı,ağaç meyva yapmayı
Hangi ustadan öğrendi? ...
Hangi kuş sanatça bir uçaktan geri kalır
Kağıtsız,rotasız uçar...
Sinek çok mu kötü bir helikopterden
Yer çekimine inat,tepe taklak tavanda yaşar...
Örümcek hangi sanat dergisine abone?
Usta nakkaşlara nazire yapar...
Yada sor
Bulutları sıkıp yağmuru yağdıran kim?
Her yeni günün deveranında,bir mum gibi
Gündüzü yakıp,geceyi söndüren
Mevsimleri asıp zamanın gergefine
Resm-i geçit gibi arzın semasında döndüren
Yıldızları bir bir asumana takan
Sekiz gezegenin ebeveyni güneşi
Göğün göz bebeğine çakan kim?
Uyan
Kainatta görünen şu muhteşem nizam ve intizam,nasıl böyle hatasız,noksansız cereyan edebilir ki bir nazırı,bir düzenleyicisi olmadan? ...
Uyan
Sen,yani insan mahlukatın en akıllısı,en beceriklisi,en mükemmeli iken zaman olur üç-beş kişilik bir evi idare edemezsin.En ufak bir problemi çözemezsin.Ve çaresizlik içinde sıkıntıya düşersinNasıl olur da şu kusursuz evrenin harikulade işleyişini,mükemmel idaresini,akıllara durgunluk veren akışını görüp,sağır,dilsiz ve kör tabiata havale edersin?..
Uyan
Elinde tuttuğun yapma bir güle "Kendi kendine olmuş" yada "Rüzgar esmiş,yağmur yağmış,güneş vurmuş oluşmuş" yada "Tesadüfen meydana gelmiş" desem bana gülersinÇünkü onun yapımında sanat vardır,ilim vardır,mühendislik vardır,hesap kitap vardır,akıl vardır bilirsinSöyle; gerçek bir gülün üzerindeki,sahtesini bine,onbine katlayan sanatı, ilmi,aklı ve kudreti nasıl görmezlikten gelirsin? ...Yada söyle görmeyen bir insana,nasıl insan denilsin?
Fezadan astronomi,göklerden astroloji,zeminden jeoloji,unsurlardan meteoroloji, hayvandan zooloji,bitkilerden botanik,insandan tıp ilmini doğuran,ve hala tam anlamıyla deşifre edilememiş bir evren,kendi kendine tesadüfen meydana gelemeyeceğine ve ilimsizliğe,akılsızlığa,tedbirsizliğe,idaresizliğe mahkum edilemeyeceğine göre hayvani bir şuursuzlukla cansız tabiata,sel gibi bilinçsiz akan unsurlara,faili meçhul metafizik olaylara,tesadüfe,yokluğa,hiçliğe nasıl rapt edilebilir ki? ...
Uyan
İlim adamlarının ifadesiyle,üçyüzbin çeşit bitki ve nebatat,bir o kadar da böcek ve hayvanat bir tarafa,sadece saksında yetişen bir domatese bakBütün tohumlar birbirine benzer bilir misin? ...Ehil değilsen eğer,üç ayrı bitkinin tohumunu kolay kolay birbirinden ayırt edemezsinŞu kesif,cansız,şuursuz toprak ne kadar akıllıdır ki,senin bile tanıyamadığın domates tohumunu bilir ve ona lazım olan maddeleri, mineralleri, vitaminleri,renkleri,kokuları,tatları ve ebatları yeteri kadar tam kararında tam zamanında,ne biraz eksik,ne biraz fazla,gönderir
Yada domates tohumu mu çok zekidir dersin? Toprağın içinden kendine lazım olan maddeleri hiç karıştırmadan bulur,alır ve beslenir? ...Sahi ben hiç görmedim,sen gördün mü? O domatese,bütün domateslere, sebze, meyvelere,çiçeklere,yapraklara,dallara lazım olan Renkler, kokular, tatlar, şekiller,ekşiler,tatlılar,acılar şu kapkara toprağın neresinde gizlidir? ...
Uyan
Afiyetle yediğin bütün meyve,sebze ve besinleri,balı,sütü,yumurtayı senin damak tadına,göz zevkine,bedeninin ihtiyacına göre,her birini ayrı zamanlarda,vakti münasipte,hiç karıştırmadan,unutmadan,yanlışsız ve noksansız hazırlayıp,imal edip göndermek senin gözünü,ağzını,miğdeni
Metebolizmanı
Yani insanı
Yani seni
Tanıyan,bilen ve her daim senin yardımına koşan birinin varlığını gerektirmez mi? ...
Uyan
Bir harf katipsiz
Bir eser sani'siz
Bir saltanat sultansız
Bir mülk sahipsiz
Bir şehir idaresiz
İlmi iktiza eden hiçbir iş,alimsiz olmaz
Olamaz biliyorsun
Şimdi bak kainat kitabına
Akıllara durgunluk veren şu hayretnüma asara
Evren sarayına ve ondaki hükümferma saltanata
Dünya binasına
Yeryüzü şehrine
Göz önünde görünen ve her karesinden ilim fışkıran düzene
Ve sonra hala tüm bu deverana "sahipsiz,hamisiz,ustasız" de
Daha ne duruyorsun ki o zaman
Çıkar beynini,fırlat,at
Ağaç ol,böcek ol,taş ol
Sende kurtul,bende
Soyun
Kafanı çelen şüphelere,kopkoyu karanlık fikirlere,boş borazan seslere sakın aldırmaYalnızca kalbine kulak ver.Ve gördüğün,yaşadığın, öğrendiğin her şeyi akıl süzgecinden geçir.Ve parçaları tek tek birleştir.İşte bu senin varoluş reçetendir
Ve peş para etmez,akıldan feragat etmiş inkarcılara,daha ne olduğunu,nereden geldiğini,nereye gittiğini ve niye yaşadığını bilmeyen zavallılara zerre kadar kıymet verme
Yerden bir parça toprak al
Sık avucunda,biraz su kat,ve yoğur
"Sizde bundan oldunuz" de
Bütün firavunların yüzüne savur...
Sen bir yolcusun... Yolu ana rahminden,çocukluktan,gençlikten İhtiyarlıktan,ölümden, kabirden,berzahtan,sırattan geçen...
Diz çök önünde ve eğil büklüm büklüm
Zamanın ötesinden gelen nidayı dinle
'Elestü bi Rabbiküm'...
Ve geç olmadan nedamet eyle
Ve söyle
ALLAH
Azze ve Celle...
Bir kez gül bana...
Bir kuş kadar samimi ve sıcak...Gül ama çırpınan bir kuş gibi değil, gülüşün bir kuşta çırpınan kanat olsun...
Bir kez bak bana...
Bir volkan kadar keskin ve sert...Bak ama sönmüş bir volkanın külleri gibi değil,bakışın her an patlamaya hazır bir volkan olsun...
Bir kez dokun bana...
Elime değen ipek gibi yumuşacık...Dokun ama ipeğe dokunur gibi değil,dokunuşun ipeğin yumuşacık elleri olsun...
Bir kez ağla bana...
İçten ve yürekten... Ağla ama yürekten damlayan göz yaşı gibi değil,ağlayışın göz
yaşından damlayan yürek olsun...
Bir kez sus bana...
Tezgahtan yeni çıkmış bir heykel gibi...Sus ama heykellerin cansızlığında değil,susuşun bütün heykellere can olsun...
Bir kez inan bana...
Su kadar berrak ve temiz...İnan ama suda kaybolan kabarcıklar gibi değil,inanışın kabarcıkların kaybolduğu bir su olsun...
Bir kez yan bana...
Cehennem kadar büyük... Yan ama cehennemin içindeki alevler gibi değil,yanışın alevleri içinde yanan cehennem olsun...
Bir kez gel bana...
Bir çocuk kadar masum ve saf...Gel ama annesine sığınan bir çocuk gibi değil,gelişin bir annenin sığındığı çocuk olsun...