Yaşamımızda; kardeşlerimiz,akrabalarımız, sevgililerimiz,canciğer arkadaşlarımız,komşularımız olmuştur.Onlar hep vardır hep iç içeyizdir.Uykuda geçen zamanımız hariç kalan ömrümüz onlarladır.
İstenmeyen bir olayla kırılmış,üzülmüş,KÜSMÜŞÜZDÜR...
Her iki tarafın gururu ben haklıyım. Düşüncesi,kırgınlıkları hep uzatır. Beraber çektirdiğimiz,resimlere bakarken günler bir film şeridi gibi canlanır. Duruşları,ses tonları,şakaları, mimikleri,birlikte geçirdiğimiz, günleri ,gözlerimizin önüne gelir duygusallaşıp,durgunlaşırız. Keşke şimdi burada olsaydı.Keşke o uğursuz olayı yaşamasaydık diye hayıflanır dururuz.Hep ilk adımların karşıdan gelmesini bekler,
dargınlıkları uzattıkça uzatırız.
Ama bir gün bir haber,bir telefon bizi taa derinden vurur.Ürperir,üzülürüz...
O kişi artık çok istesekte yoktur.Onun resimlerdeki yerini kim dolduracak,telefondaki sesini kim duyacak!!!
<<Aradığınız kişiye ulaşılamıyor,bu numara açılmamak üzere kapanmıştır,Lütfen bir daha aramayınız.DENMEDEN.....................................
Sevgileri,hasretleri , ERTELEMEDEN.......................
Türkçe karşılığı: yokolma,çölleşme,özellikleri kaybetme gibi anlamlar taşır.
EROZYON yalnız toprakta,ormanda,denizde, havadamı???
Çağımızda, toplumsal erozyon başladı . Hemde hızlı bir şekilde önü kesilemiyor,sağanak,halinde ,yağan yağmur gibi,şiddeti gitgide artarak...Ailede başlıyor..Otuz yıllık, kırk yıllık evlilikler sudan bahanelerle çatırdamıyormu???
Kolay ve lüks hayat için erdemler,örf ve adetler,tabular yok olmuyormu???
Güzel kızlarını, yakışıklı çocuklarını hemen ünlü yapmak için herşeyinden vazgeçen anne ve babalar etrafta cirit atmıyormu???
Televizyon reytinglerini yükseltmek için aile içi sırlar deşifre edilmlyormu???
Kolay yaşam için çocuklarını, terkeden yasak ilişkileri meşru gösteren kişiler her gün çoğalmıyormu???
Gündemde kalmak için çocuğu yaşındakilerle evlenip hemen boşananlar hep boy göstermiyormu.???
Çevremiz günü kurtarmak isteyen insanlarla dolu...Dostluklar acemi bir aşçının yaptığı çorba gibi,,,kokusu nefis ne tat var ne tuz.......
Akrabalık bitti.... Komşumuz ölürse kokusu etrafa dayanılmaz halde ise haberimiz oluyor..
Ziyaretler kayboldu. Akşam gezmeleri ikramlar hep anılarda!!!!
Hayatımız koşuşturmada, tv karşısında sürekli zaplıyoruz,, politika vetartışma programlarını hiç sevmeyip devamlı acılı dizileri izliyoruz ...
Heyy gidi Reşat Nuri sen bu yaprak dökümünü bu kadar uzunmu yazmıştın?...
Yoksa yeni bölümleri öbür dünyadanmı gönderiyorsun...
Tüketim körüklenirken bankalar krediye pirim veriyor.On kişiden dokuzu borçlu,cepler kredi kartlarıyla dolu...Cadde ve sokaklar lüks arabadan geçilmiyor...
Cep telefonu neredeyse rahimdeki çocuğada alınacak...
Politikadaki erozyon yazımı kokutacak diye fazla açmıyorum...
Ozanın dediği gibi:
ETİN YERİNE PİŞTİ PIRASA
BÜLBÜLÜN YERİNE KONDU YARASA
DÜNYA KALDI EŞEK İLE TERESE....
Günümüzde göbek kaşıyandan çok yağcı ve yalakalar var...Birde her devrin itleri var.
Herkese aynı mesafede ulurlar.Bunlar hep gelecekten çalarlar.
Bir araya gelince koro halinde:
DEVLETİN MALI DENİZ YEMİYEN DOMUZ!!!
BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR
KOMŞUDA PİŞER BİZEDE DÜŞER
AKILLI ADAM SENDE YAPSAYDIN
ALDIĞIMIZ RÜŞVET DEĞİL BAHŞİŞ
DENMİYORMU.......
Bak kardeşim şu adam varya tam bir salak görevdeyken isteseydi köşe olurdu köşe,,,,,,
O kişinin itibarı yalnız tanıyanlarda.....
Ev içindeki hali ....PISIRIK, KORKAK, APTAL Neyaşadı ne yaşattı....Diye dışlanmıyormu???
Böyle giderse gelecek facia....
Babam bana ben oğluma oğlum çocuğuna aynı şeyleri söylüyoruz....İNŞALLAH DÜZELİR...
Ayıp, yazık,günah kelimelerinin yerini,,,Banane boşver,bana değmiyen yılan bin yıl yaşasın DENMİYORMU.???
Örnekler saymakla bitmez...Daha binlercesi var.En büyük EROZYON bu değilmi???
Ağaç dik toprağı, kömür yakma havayı,kirletmessen suyu kurtarırsın
Peki nasıl kurtulacağız İNSANA, İNSANLIĞA dadanan bu virüsten ...........
Dünyanın en zor işiymiş çocuk büyütmek, yetiştirmek.
Doğduğunda her şey toz pembe, ana,baba koç gibi koşturdukça koşturuyor..
--Bir konuşsa.konuştu.a
--Bir yürüse ...yürüdü.
--Bir okula gitse gitti.
--Bir sınıfını geçse.. geçti.
--Bir üniversiteyi kazansakazandı.
--Bir okulunu bitirse.. bitirdi.
--Bir askere gitse gitti.
--Bir sağlıkla dönse döndü.
--Bir iş bulsa. Buldu.
--Bir evlense evlendi.
--Bir çocukları olsa oldu.
Bizimde görevimiz biter. Rahatlarız dedik. Nerdeee
On bir satırda ifade ettik altmış yıllık yaşamıKoca ömür bir olsa, etse, gelse, gitse, ile geçti
---Yemedikyedirdik.
---Giymedik .. giydirdik.
---Gezmedik gezdirdik.
Bunlar bizim en mukaddes görevlerimizdi. Seve, seve yaptık.
Yapıyoruzda,,,,,
Peki ne bekliyor? Ne istiyoruz?
Yaş kemale geldi. Duygusallık çoğaldı.Vücut bıkkın ve yorgun
Avuç, avuç haplar tat veren her şey yasak.
Alınganlığımız diz boyu.Biraz hoşgörü, biraz sevgi, biraz saygıyı hak etmedikmi..Yaşadığımız dünya çok ürkütücü
Oldu..gazetelerde ana baba katilleri sıra, sıra boy gösteriyor.
Huzur evleri hınca, hınç dolu anayı, babayı bırakıp unutuyorlar.
---Oğlum, kızım bizleri niçin aramıyorsunuz dediğimizde.
---Aman anne o kadar yoğunumki vaktim olmuyor.Deyip geçiştiriliyoruz.
Çağımızda iletişim o kadar kolayki isteseler tuvalet ihtiyacını giderirken arayabilirler Eleştirilmeye hiç
Tahammülleri yok..
---Aman anne, aman baba sizin zamanınız değilki..diye hemen susturuluyoruz.
Torun müsrif verdiğimiz harçlıkların miktarına göre bizi seviyor.
Yaramaz,haşarı dur durak bilmiyor. Hiperaktifmiş Yapay sevgi çocuklarıBizi herhalde ana, babalarımız kupon biriktirerek sipariş verdiler.
Yetişkin geldik. Galiba,,, Biz niye kuşak çatışması yapmadık. Sevgiyi gıdım, gıdım alırken saygıyı katmer, katmer vermedikmi?
Ben en büyük erdemin SAYGI.
En yüce duygununda SEVGİolduğuna inananlardanım.
O nun içindirki adımıza:
ACILI KUŞAK diyorum. Ve bir daha anlıyorumki:
EMEKLE , YEMEK Çok çabuk unutuluyor
Zaman zaman tanıdığınız birisi hakkında düşünüp bu tam işinin ehli,bu çok şanslı,buna yazık olmuş,dediğiniz anları yaşamışsınızdır.Ve bu insanlar hep etrafımızdadır.Bunları bazen,taktir eder bazende çok kıskanırız.Gelenekçi,çağdaş,kapalı, esprili,güler yüzlü,şunu hala çözemedim.Bu kişi beni çok şaşırtıyor,sabit fikirli diye sınıflara ayırırsınız.
Yaşanan olaylar karşısında,kişinin tepkileri onun yapısı ve mihenk taşıdır.Doğallık,samimiyettir.
Yaşamın her noktasında belirginliğini gösteren GEN ler bazılarında büyük bir miras, bazılarında ise bir felakettir.
Yaşam insanın,doğayla anlaşmasıdır.Bu sözleşme tek. taraflı hazırlanmıştır.İçerdiği maddeler,insana herhangi bir itirazı ve değiştirme hakkını tanımamıştır. Yaşadığı olumlu,olumsuz olaylar,şansın bu, kader, kısmet ,elden ne gelirki diye adlandırılmlşdır.
Hayatın oluşturduğu labirentlerden çıkış kimisinde çok kolay ve refahı,kimisinde ise çok zoru ve felaketi getirir.
Deneyim yaşadıkça şişmanlar.Cılız vücut yönetilip yönlendirilir.
Bulunduğunuz yaş içinde hiç kendinize NE UMDUM NE BULDUM dedinizmi???
Yaşamınızda,çocukluğunuzda,gençlikte,arkadaşlıkta,komşularınızda sevgilide,eşinizde çocuklarınızda,gelin ve damatlarınızda, torunlarınızda velhasıl her şeyde UMDUĞUNUZU,BULDUNUZMU........
Ummak ile bulmak bir virgül arası kadar birbirine çok yakındır.
Ummak ile bulmanın en doğru cevabı kendi içinizdedir.Bu dürüst bir iç hesaplaşmasıdır.
SUSSSSS..... sakın yüksek sesle söyleme cevabı yalnız sana aittir.
Ben hep yükseklere çıkarken üstüne basılan merdivenbasamakları değilde ona basan ayaklar olmak istedim.Peki ya umduğumu buldulnmu???????.
Cevabı yalnız bende saklıdır..
İnşallah sizlerde umduğunuzu bulmuşsunuzdur.........
GÖZ YAŞI
Bir filmin finalinde,bir türkünün ezgisinde, yaşadığın bir olayın neticesinde, bir kaç damla göz yaşın var mı?
Öyleyse sen varsın. Öyleyse sen insansın. Hiç ama hiç ağlamıyorsan sen ne bir canlı, ne bir nesne, insanla hayvan arasında adı bile olmayan öylece yaşayansın.
GÖZ YAŞI GÖZÜN CİLASIDIR.
Esirgeme göz yaşlarını bırak göz çukurlarından yanaklarına doğru aksın. İnan biraz önceki halinden şimdi daha mutlu daha rahatsın.
YAŞADIĞIN STRESLER HEP ŞARZIN,
GÖZYAŞI İSE DEŞARZINDIR...
Söylenemeyen kelimeleri anlatılamayan duyguları en iyi ifade eden iki damla gözyaşıdır.
Vukuatsız geçen nöbetimin son saatleri Komutan nizamiyeden giriş yapacak, merasim mangasıyla onu bekliyorum.
Birliğimize yakın yolda, köy minibüsü durdu. İçinden yaşlı karıkoca indi. Nizamiyeye doğru geliyorlardı. Ellerindeki küçük bir valizle, aceleci ve tedirginlerdi. Giyimlerinden yoksul oldukları belliydi. Adamın başındaki altıgen kasketi, birkaç günlük sakallı yüzü, eski bozarmış ceketiyle, bitkin ve yorgun hali hemen göze çarpıyordu. Yanındaki yaşlı teyzenin başı örtülüydü, yerlere kadar uzanan entarisinin üzerine geçirdiği kalın eski bir mantosu giyimini tamamlıyor, yürümekte de bayağı zorlanıyordu.
Nizamiye bariyerlerine yaklaşınca, görevli askerle konuşmağa başladılar. Asker ziyaretine geldikleri belliydi. Acele yanlarına gittim:
"Hoş geldiniz amca, hoş geldiniz teyze! Geçin içeri. Komutanı karşılayacağım. Gelmek üzere. Sonra size yardımcı olurum." dedim.
Komutanın, forsu açık siyah arabası karşıdan göründü. Manga hazır. Bariyer açıldı. Araba durdu. Komutanımız inerken ben yüksek sesle komutumu verdim:
"Rahat! Hazır ol! Selam dur! Sağa bak!"
"Merhaba, arkadaşlar!"
"Sağ ol!"
"Nasılsınız?"
"Sağ ol!"
Komutan, manganın sonuna doğru yürüdü. Merak ettim. Yaşlı amca, manganın sonunda, kasketi elinde, teyze de yanında hazır olda duruyorlardı. Hepimiz şaşırmıştık. Komutanımız onlarla tokalaşırken:
"Hoş geldiniz!"
Sesi heyecandan titrek çıkan amca:
" Hoş bulduk, komutanım!" derken, teyze de komutanın elini tutup kendine doğru çekti, yanaklarından öperken, heyecanla:
"Seni doğuran ana dert yüzü görmeye! Bu elbise de çok yakışmış. Ne kadar da güzel birisin! Allah uzun ömürler versin, oğul!"
Sesi yalın ve hayranlık doluydu. Bu değişik durum, komutanın da bizim de çok hoşumuza gitmişti. Komutan, emir subayını ve mangayı görev yerlerine gönderdi. Misafirlerle kameriyede otururken, komutan:
"Nereden geliyorsun, amca"
"Uzundu yolumuz, komutan. Varlı Köyü'nden, traktörle Digor Kazası'na, dolmuşla Kars Vilayeti'ne, otobüsle İstanbul'a, tekrar otobüsle Lüleburgaz'a Buraya da dolmuşla geldik. Senin anlayacağın, iki gündür yoldayız." .
"Yorgunsunuz. Geldiğiniz yer epey uzakmış." Deyince, söze teyze karıştı:
"Aha şimdi yorgunluğumuz gitti. Sizi gördük, oğlumuzu da göreceğiz ya!"
Bölüğünden çağırdığımız askerimiz de geldi. Tir, tir titriyor. 'Hoş geldiniz!' bile diyemedi. Hazır olda, put gibi duruyordu. Komutan ayrılırken bana döndü:
" Tacettin, Ferhat Yüzbaşı'ya söyle, askerimize iki gün izin versin. Misafirhanede yer ayırtın, beraber kalsınlar. Otobüs biletlerini biz alalım. Garnizonu gezsinler, çocuklarının yattığı, yemek yediği yerleri görsünler. Şehiride gezdirin."
"Baş üstüne, komutanım!"
Baba ile oğlun, ana ile oğlun, bir sarılıp kucaklaşması vardı ki görmek gerek! Anlatılamıyor.
"Oğul, kurban olayım! Kilo almışsın. Askerlik sana yaramış."
"Elbet yarar hanım, orası peygamber ocağı!"
"Ana, yemeklerimiz çok güzel! Her gün değişik yiyoruz. Baba, o kadar yolu nasıl geldiniz? Onca masraf, onca yorgunluk Değer miydi?"
" Ne dersin, oğul! Seni görmek, her şeye değer! Yorgunluk geçer. Para yerine gelir. Biliyorsun, bizler yaşlı ve hastayız. Dünya gözüyle bir kere daha görelim, dedik."
"Sağ ol, babam! Sağ ol, anam! Kurban olurum size! Bakın, ben çok iyiyim."
Sevgi orada gözle görülüyor, elle tutuluyordu. Oğullarının ellerini tutan ana baba, her fırsatta ona sarılıyor, durmadan öpüyorlardı.
Yanında getirdikleri çöreklerden, bazlamalardan ve çökelekten ikram ettiler. Komutana da gönderdim. İçim dolu dolu, oradan ayrıldığımda, üçü de birbirlerine sokulmuş, cıvıl, cıvıl konuşuyorlardı.
İki gün beraber oldular. Şehrin her yerini gezdiler. Çok mutluydular. Otogardan yolcu ederken, vedalaşıp ellerini öptüm. Baba oğluna sarıldı. İki onluk verdi. Oğlu almak istemedi:
"Baba, burada her şey var. Paraya ihtiyacım yok. Size daha çok lazım olur. Ben sigara içmiyorum. Para ile alacağım bir şey yok." dediyse de babası ısrar etti:
"Al, oğlum! Yanında bulunsun, lazım olur."
Zorla eline tutuşturulan paralarla anasına sarıldı, onları anasının eline gizlice sıkıştırıp, hızla uzaklaştı. Otobüs, otogarı terk ederken gözlerimiz nemlenmişti. Uzaklaşana kadar el salladık. Askerimi tugaya bırakıncaya kadar hiç konuşamadım.
Aradan yedi ay geçti. Bir gün Ferhat Yüzbaşı'yla beni komutan çağırdı. Gittik:
"Bizi emretmişsiniz, komutanım!"
"Biliyorsunuz, olağanüstü hal bölgesinde bizim askerlerimiz var. İkiniz Kars'ın Digor İlçesi Varlı köyüne görevli gideceksiniz. Hazırlığınızı yapın. Çukurca'da şehit düşen bizim tugayın askeri Musa oğlu Yusuf köyüne defnedilecek. Cenazesinde hepimizi temsil edeceksiniz."
"Baş üstüne, komutanım!"
"Tacettin, hatırlıyor musun? Bir sabah, babasıyla anasıyla beni karşılamıştınız." Diyen komutanda çok üzgündü.
Boğuldum! Nutkum tutuldu! Gözlerimin önüne anası, babası ve Yusuf belirdi. Ana ile babanın çocuklarına sarılıp öperkenki hallerini yeniden yaşadım. Yaşlı babanın:
"Seni gördüm ya oğul, başka bir şey istemem!" sözü kulağımda çınlıyordu."
Yolumuz uzundu. Ferhat Yüzbaşı'yla yan yana oturduğumuz halde yolculuk boyunca pek konuşmadık. İkimiz de çok üzgün ve perişandık. İçimden, yıllar önce söylenen bir yemen türküsünü mırıldanıyordum:
"Yemen yolu çamurdandır
.Karavanam bakırdandır
.Zenginimiz torpil bulur
.Şehidimiz fakırdandır."
Millet olarak nedense silahı çok severiz. Köyler de başlık parasının yanında oğlan evinden kız tarafı birde silah ister. Kardeş yolu diye, hemen, hemen her evde çoğu ruhsatsız silah bulunur. Zamanımızda silah sahibi olmak çok kolay. Çarşıda pazarda çoğu kimsenin bir güç simgesi olarak belinde taşıdığı çeşit, çeşit silahları hepimiz görüyoruz.
Asker olduğum için bir beylik birde zor alımdan sahip olduğum iki silahım var. Aldığım gibi duruyor. Nedense bir yılanı birde silahı hiç sevemedim.
Öyle meslektaşlarım var ki pijamaları üstündeyken belinde silahla dolaşırlardı. Çok rahatsız olur devamlı onlarla alay ederdim. Bazıları tatil günlerinde silahlarını temizler çocuklarıyla atış talimleri yaparlardı.
İki oğlumda silahı benim gibi sevmedi. Hiçbir zaman silaha gereksinme duymadım. Evde hanım nereye kaldırdıysa yerini bile bilmem. Ne sorar nede merak ederim.
Sene bin dokuz yüz yetmiş dört Kıbrıs barış harekậtı, alarm seviyesi en üst düzeyde. Devamlı mesaideyiz. Savaş teçhizatıyla donandık. Başımızda çelik miğfer belimizde silah elimizde çift şarjörlü makineli tüfek hem elimdekinden hem belimdekinden nefret ediyorum. Başımın belası bunlar, tüm nöbetçilere hakiki mermi dağıtılmış. Her an bir emirle intikallere gidebiliriz. Ailemizle helalleştik. Telefon görüşmesi yok gizliliğin son noktası.
Alarm seviyesi üst düzey, hazırlıklar tamam. Geceleri karartma var. Nöbet yerleri takviyeli, devriyeler parolasız kuş uçurtmuyor.
Endişe merak diz boyu, Erlerimiz coşkulu
Kıpır, kıpırlar rasgele bir şeyler uyduruyorlar. Biraz sonra uydurduklarına kendilerde inanıyordu. Nöbetçi subayıyım. Radyom devamlı açık, telsizler devrede. Haberler bitince Hasan Mutlucan'ın bariton sesiyle coşuyoruz.
"yinede şahlanıyor aman kolbaşının da yağız atları"
Birden santral binasından gelen silah sesiyle irkildim. Arkadaşıma dönerek şaşkın, şaşkın
"duydun mu?"
"evet"
Koşarak binadan içeri girdim. Aman Allah ım. Yer gök birbirine karışmış. Kıyamet kopmuştu. Put gibi duran üç asker ayakta. Yerde kanlar içinde yatan santralci askerim, duvarda et ve kemik parçaları, yerler kan gölü. Her taraf barut kokuyor. Nutkum tutuldu. Titreyen sesimle
"ne oldu çocuklar kim yaptı."
Ses yok zaman durmuş. Sapsarı kaskatılar. Hepsi şokta facianın içindeyim. Çaresiz bir şekilde ne yaptığımı bilmeden oraya buraya gidip geliyorum. Boğazım kurudu. Sesim kısık.
Askerlerin ellerinden silahları aldım. Doktora ve komutana haber verdim. Askeri savcı geldi. Gece yarısına kadar soruşturmalar sürdü. Tatsız ve bitmeyen bir gece geçirdik. Hepimiz perişanız ki sorma.
Devriye gezerken santral binasına uğramışlar. Arkadaşı ile şakalaşırken. Silah birden ateş almış. Yaşamın durduğu an. Ölen askerimi morga diğerini askeri cezaevine götürdüler. Mahkemesi kısa sürdü. O sıralar çektiğim üzüntüyü, bir ben bilirim birde Allah.
Kasıt olmadığı için görevi ihmal ve ölüme sebebiyetten beş sene mahkumiyet cezası aldı. Ölen Merzifonlu Ahmet fakir bir ailenin çocuğu, temiz ve düzgün biriydi. Öldüren İstanbullu çok zengin bir ailenin tek çocuğu Cafer'di. Bu askerimde hayat dolu çok efendi biriydi.
Lüleburgaz da görev yaptığım yıllarda eşimle bir hafta sonu İstanbul Galleria da gezerken omzuma dokunan bir elle arkaya döndüm. Uzun boylu biri
"komutanım merhaba"
"merhaba"
dedim. Ama tanıyamadım. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken zorlanıyorum. Nafile çıkaramadım.
"Komutanım ben Cafer İzmit te Kıbrıs barış harekatı olurken arkadaşını vuran Cafer"
Şaşırdım. Yıllar önce yaşadığım o acı olay aynı canlılığıyla gözlerimin önüne geldi.
"Evet hatırladım. Ama o bir kazaydı. Peki Cafer nasılsın"
"sağ olun komutanım iyiyim sizi buralarda görmek çok güzel bu gün benim konuğumsun hiç itiraz istemem. Ben sizi yıllardır arıyorum. İzmir'e tayin olduğunuzu duydum. Bir türlü ulaşamadım. İnanın şu an sizi görünce dünyanın en mutlu insanı oldum. Lütfen beni kırmayın benim misafirim olun komutanım."
"Bak Cafer sağ ol biz biraz gezip akşam otobüsüyle döneceğiz."
"Olmaz komutanım benim misafirimsin."
Oda bende ısrar içindeydik. Eşim dayanamayıp tamam deyince rahatlamıştım.
Lüks arabasını şoförü kullanıyor. Cafer önde hanım ve ben arkada, Boğaziçi ne doğru ilerliyoruz. Araç telefonu ile eşini aradı.
"Çok önemli misafirlerimle geliyorum. Görüşürüz."
Araba büyük bir yalının önünde durdu. Merak içinde
birbirimize bakarak içeri girdik.
İki adet mavi gözlü kanada kurdu, çok şık ve güzel bir bayan yanında çocuklarıyla gülerek bizleri karşıladı.
İki hizmetçi, Cafer'in elindeki paketleri alırken cenneti andıran bahçeden giderek büyük yüzme havuzunun önüne sıralanmış koltuklara oturduk.
Aman Allah'ım tüm güzellikler burada! Bahçe çok bakımlı, rengarenk çiçeklerle dolu, ağaçlarla bezenmiş, bahçeden mas mavi Boğaziçi tüm ihtişamıyla karşımızdaydı. Emsalsiz İstanbul dünyada bir eşin daha yok ki. Her köşesi muhteşem tablolar gibi.
Onun güzelliğini anlatmağa kelimeler aciz kalır.
Tanışma faslından sonra sohbetlere daldık. Eşim eşiyle yalıyı gezmeye çıktılar. Cafer viskilerimizi yeniledi. Sohbetimiz o uğursuz geceye geldi.
"Komutanım şu an çok rahatım. Sizi gördüm ya, olay olduğu günden bu güne kadar hiç yaşamadım. İşte gördüğün gibi çok zengin bir ailenin oğluyum. Evliyim iki erkek çocuğum var. Eşim çok iyi biri. Dünyanın tanıdığı ve pazarı bol olan halı işiyle uğraşıyorum. Tahmin edemediğinden daha da zenginim. Her şeyim var. Beni yıkan o uğursuz geceyi hiç unutamadım. Dünyanın en ünlü psikiyatrilerine en pahalı kliniklerine gittim. Tedavim için büyük servetler harcandı. O olay her gece kabusum oluyor. Uyuyamıyorum. Kazara vurduğum Merzifonlu Ahmet'in görüntüsü beni kahrediyor. Cezamı çektikten sonra babasının yanına gidip helallik aldım. Babası berber, dükkanını tefriş edip şehrin en güzel yerinden onlara bir daire aldım. İhtiyaçları kadar parayı devamlı gönderiyorum. Her sene birkaç aylığına buraya gelirler. Onlara Dünyayı gezdirdim. Beni çok sevdiler ve affettiler.
Babası bir gün
" bak oğlum bizim kaderimiz böyleymiş. Yapacak bir şey yok. Allah bir oğlumu aldı. Ama seni verdi. Allah senden razı olsun Sana hakkımı helal ediyorum"dedi.
Ama ben hala kendimi affetmiyorum. Elimdeki silahı almasaydın aynı silahla intihar edecektim. Bu günleri size borçluyum. Emeğiniz bende çok. Çocuklarımın adına onun ismini verdim. İkiz doğdular birinin adını Ahmet Armağan diğeri Ahmet Yadigậr.
O günden beri elime hiç silah almadım. Fabrikamda güvenlikçilerin ve korumalarımın da silahı yok. Bir anlık gaflet bir anlık hata yıllarıma mal oldu. İçim hala bomboş yangınlarım hiç sönmüyor. Zamanı geriye çevirmek olsaydı tüm servetimi verirdim. Ahmet bir kere öldü. Ben her gün ölüyorum. Söyle komutanım daha neler yapayım."
Cafer tüm duygularını aktarırken arada bir gözünden süzülen yaşlara mani olamıyor. Sesi bazen titriyordu. Çivilenip kalmış. Pür dikkat dinlemiştim. Bu asil yüreği taktir etmemek elde değildi. Olmamasını istediği bir olayı yaşamış yıllar geçmesine rağmen hiç unutamamıştı. Eğer bir diyet borcuysa ödemiş ve ödeme yede devam ediyordu. Yanına gidip sarıldım. tokalaşırken elimde bir eksiklik hissettim. Sağ elim sağ elini kavramıştı. Bıraktıktan sonra işaret parmağının olmadığını fark ettim.
"hayrola Cafer bir kazamı geçirdin"
" hayır komutanım tutuklandığım günün sabahında hapishanede berber beni tıraş ederken masanın üstünde duran makasla ben kestim. Çünkü o parmağım tetiğe dokunmuştu."
Dönmez bir daha akan giden sular geri gelmez geçen günler geri gelmez OVİDİUS
Şair düşünür OVİDİUS un bu güzel dizelerini sizlerle paylaşmak gücüm yettiğince
yorumlamak istiyorum .
Zaman,sürekli, sonsuzluk deryasına akan bir ırmak gibidir.Akan su,dökülür gider
yerine yenisi gelir.Mekanda,her an değişir aslında yerine yenisi gelir.Gelen tecelli
gidenin benzeri fakat aynısı değildir.
"O her an,yeni bir şendedir."
Yani kainatın yaratıcısı olan yüce Allah,her an yeniden bu alemi var eder, yok eder
yeniden var eder.Bu yok olup yeniden var olma o kadar süratle gerçekleşir ki insanlar
alemi sabit bir halde sanır.Bir film seyrettiğimizde milyonlarca resmi ardı ardına
gördüğümüz için film oynuyor zannederiz.İşte zaman ve mekanda sürekli aktığı değiştiği
halde biz onu sabit sanırız.Bu gözün yetersizliğinden kaynaklanan bir algı yanılmasıdır
aslında.Yanan bir meşaleyi süratle çevirirseniz havada bir çember görüntüsü oluşur,aslında ortada çember filan yoktur.Bütün bu alem ve adem de her an yeniden yaratıldığı için sürekli varmış gibi algılarız.İşte bu var olup yok olan,bize alem görünen Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.O,Ef'aliyle bilinir,sıfatıyla görünür,zatıyla olunur.
Rahman ilmel yakin bilinir,Rahim aynel yakin görünür,besmele hakkal yakin makamıdır ki onunla o olunur.Bu ayakların kaydığı bir sırdır,insan haşa Hak olmaz,Hakta benliğinden arınır yok olursa o kişiden Hak tecelli eder.
***Aradaki farkı iyi kavramak ve haşa münkir nefsi ilahlaştırma yoluna giderek esfeli safilini boylamaktan imtina etmek gerekir.***
Allah'u Teala ;
"O her an bir şendedir."Yani her an yeni bir işte oluştadır.Her tecelli yeni bir oluşa vücut verir,gelenle giden tecelli birbirinin benzeridir,fakat tıpatıp aynısı değildir.Hiçbir şey,sabit değildir.
Herşey,görecelidir.bu gerçeği 21 nci asırda modern bilim açıkça ifade ediyor.sırlar bir bir
çözüldükçe maddenin ezici hegemonyası ve maddeci materyalist düşünenlerin köhnemiş
felsefeleri adeta yerle bir oluyor.
Bu konuda bir Kur'an ayeti bu görüşümüzü doğrular;
"Siz dağları sabit sanırsınız,aslında onlar yürütülmektedir."
Bilge,OVİDİUS bu beytinde bir hakikate işaret etmiştir.
Zaman,sonsuzluk kaynağından doğup yine sonsuzluğa dönen,bir çağlayandan durmaksızın
dökülen sular gibi akıp gitmekte,bize verilen sayılı nefeslerden oluşan ömür hızla tükenmektedir.
Aristo da bu konuda şöyle der;
"Bir suda iki defa yıkanılmaz."
Akıp giden zamanın bir daha asla geriye getirilemeyeceğini anlatarak,kısacık ömürlerimizi
boş emel ve ihtiraslarla,tüketmemiz durumunda insan için en değerli yakıt olarak bilinen
zaman bir su gibi akıp gider ellerimizden,gençlik,güzellik,güç ve kuvvet sahibi olduğumuz
çağlar, o tatlı günler,mutlu anılar,yaşantılar bir daha geri gelmez.
Bu yüzden akıllı bir insan bilir ki hayat denilen filmin tekrarı,geçen zamanın kazası yoktur.
N.Fazıl KISAKÜREK üstadın Sakarya şiirinde bahsettiği gibi her şey akar,su,tarih,zaman
Akışta gizlenmiştir adeta tüm hayat.Akar,akar,akar;ama akan her damla birbirini takip eder her sahne yeni yepyeni bir film karesidir.Bir öncekinin devamı, benzeri,belki de tıpkısıdır alem,ama asla aynı değildir.
Şimdi akıp giden zamanın değerini anlattıktan sonra aşık Nesiminin konuyla ilgili dizelerini açıklayalım Rabbimin izin verdiği kadar.:
GEL GEL BERU Kİ SAVM I SALATIN KAZASI VAR
LAKİN AŞKSIZ GEÇEN ZAMAN I HAYATIN KAZASI YOK
AŞIK NESİMİ
Nesimi de OVİDİUS'un dizelerindeki gibi İnsan hayatında aşksız geçen zamanın geri gelmeyeceği hakikatine işaret ederken,bedenen kılınan namazın ve tutulan orucun
kazası her zaman mümkündür,fakat aşksız,yani ilahi huzur bilincinden uzak geçen
hayat anlarının bir dahi geri gelme olasılığı olmadığı için,kaza edilmesinin de söz
konusu olamayacağına işaret ediyor.Ayrıca,burada hakikat namazına atıf vardır.
Bütün kainat zati bir ruhla diridir.herşey onu tesbih ve zikreder.
Aşksız bir nesne,bir yer,zaman yada mekan düşünülemez.Hatta ilahi aşka muhatap
olacak hakiki bir insani kamil kalmayınca kainatın eczası bir anda dağılıp gidecek,
kıyamet denilen o meş'um saat böylece gelip çatacaktır.Kazası mümkün olmayan
daimi kalple kılınan bir namaz,öyle bir namaza duruyorsun ki ancak ölürken selam veriyorsun.NESİMİ dizelerinde aşksız geçen zaman ı hayatın kazası yok derken hakikat namazına işaret etmiştir.Gerçektende miraç ettiren namaz bu namaz hayat boyu kılınır ve kazası yoktur.
Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar namaz kıl !ayeti buna delildir.
Öyleyse nedir, nicedir bu namaz,nasıl kılınır,dilimiz döndüğünce anlatalım.
NAMAZIN HAKİKATİ:
Şeriat ehlinin namazı belli vakitlerde bu dünyanın kesafetinden kurtularak gafletten uyanarak kulun Rabbinin divanına edeb,huşu,huzu ile yönelerek günde 5 (beş vakit halini Alemlerin Rabbine arz etmesi,nefsini murakabeye çekmesi,nefisle yapılan büyük cihada devam ettiğinin işaretidir. Yunus bu namazı şöyle tarif eder dizelerinde
AŞK İMAMDIR BİZE GÖNÜL CEMAAT
DOST YÜZÜ KIBLEDİR DAİMDİR SALAT
(Salat namazdır malumunuz veçhile..)
Bu namaz hakkında Resulullah (s.a.v. Alemlerin Rabbinden rivayet ettiği kutsi hadiste şöyle buyurmuştur:"
Namazı kulumla kendi aramda ikiye böldüm.Kuluma istediği verilecektir."Namaz,bütün melaike-i kiramın hal ve hareketlerini cem eden bir zikir,bir tefekkür deryasıdır.Kul,mevlaya tam bir acz ve teslimiyetle yönelirse namaz
bir sığınma,içten bir yöneliş ve tam bir ubudiyetle teslimiyettir.
Onun tevhit kalesine sığınan kurtulur.Fakat,namazın şeklen kılınması vücudu zinde tutmak için yapılan bir sportif bir faaliyetten öte geçemez..Namazda ;kul huşu ve huzu içinde edeple kimin huzurunda olduğunun farkında olmaya çalışmalı,niyetini halis tutmalı,yaratanla zaman-mekan mefhumu düşünmeksizin tam bir tevhid şuuruyla kılmalı,ayet ve sureleri ağır ağır ,manasını düşünerek okumalı,riya ve sümadan kaçınarak kendisini adeta mahşer yerinde hesaba çekiliyor
hissiyle içinden,korkarak ve yalvararak iltica etmeli,mümkünse gözyaşlarıyla secdeye kapanmalı tam bir fena haliyle ona sığınmalı,Allah'ın huzurunda yalnız onunla olmaya çalışmalıdır.
Zira hadiste şöyle gelmiştir;
"Namazda ancak kalbin hazır olduğu kadarı kabul olunur."
Hz.Ali bu namazı kılarken tirtir titremeye başlar ve niçin korkuyorsun diye soranlara;
"Yerin ve göğün yüklenmekten imtina ettiği emaneti vermek için onun katına çıkıyorum nasıl korkmam" derdi.
Gerçektende hakkıyla kılınırsa bu namaz bedenin miracıdır.Allah'ın,ihsan ve yardımının devamını sağlar.
Havz-ı kevserden o bitmek tükenmez nimetten içmek isteyen bu namaza ihlas iledevam eden,cennet-i Naime girmeyi dileyen beş vakit namaza devam eder.Aşağıda me'alen verilen ayet ;
Şeriat namazı istisnasız her Müslüman'a farz olan bir ibadettir.
"Namazı dosdoğru kılın.Çünkü namaz,mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır."(4/103
Maide suresi altıncı ayet apdestin nasıl alınacağını ve guslü tarif eder.
Araf suresi 55 ve 56 ncı ayetler ise duanın adabını öğretir.
Namazın beş vakit olması bizzat Allah'ın emridir.
"Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze yakın saatlerinde namazı kıl.Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.(11/114
Bu ayette M.Arabi Hz.lerinin de işaret ettiği bir sır vardır.Kılınan nafile namazlar günahlara bir kefarettir ki her kulun ayağı sürçer,herkes hata yapar.Öyleyse hasbel beşer işlenen her günahtan sonra o yeri terk etmeden,iki rekat namaz kılarak tevbe,istiğfar etmek gerekir. Ayrıca her farz sünnet namazı dahi nafile niyetiyle kılmak Allahu teala ya yaklaşmanın en kestirme yoludur.Nafile karşılıksız demektir.Ne cennet kokusu ne de cehennem korkusu olmadan kılınan her namaz nafile statüsündedir.Ayrıca
Unutulmamalıdır ki iblis secdeden imtina etmekle huzurdan kovulmuştur.
"Ancak iblis secde edenlerle beraber olmaktan kaçınıp-dayattı."(15/31
Yüce Allah Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
"Namazları bilhassa orta namazını koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza durun.."(2/238
Burada bahsedilen salat-ı vusta daimi namaz,kalp-gönül namazıdır.Bu namaz öyle bir namazdır ki onun kıblesi Hz.Ahadiyet kabesi bizzat Allahtır.Bu namazın ikindi namazı olarak kabul edilmesi çok yanlıştır.
Vakitlere bağlı namazların diğer vakit namazlarından farkı,ayrıcalığı ne olabilir?
"Salat-ı Vusta ",orta namaz bazı islam alimlerince ikindi namazı olarak kabul edilmişse de hakikat marifet ehli bu namazın kalb-gönül namazı olduğu hususunda hemfikir olmuşlardır.Zira;kalp bedenin tam ortasındadır kalpte,insan vücudunun merkezidir.
Yüce Peygamberimiz;"Vücutta bir et parçası vardır,dikkat ediniz O kalptir.O sağlam oldu mu bütün vücut sağlam olur ,o bozuk oldu mu bütün vücudun sıhhati bozulur."
Elbette burada kast edilen kalbin deruni hayatımızdaki manevi yüzü ve insanın
"Kalp,Ruh,Sır,Hafi,Ahfa,Sırr-us sır" denilen manevi motor sistemidir ki genel ifadeyle hadiste kalp ismiyle zikredilmiştir.Kalpte bir nokta vardır,o nokta sonsuzluk alemine geçiş,adeta kulun ahret alemi ve Alemlerin Rabbi olan Allah'la irtibat yeridir.Buna
nokta ilmi denir.Bu küçük nokta,bütün noktaları içine alan sonsuzluğu kapsayan nokta-yı kübra içerisinde fanidir.Bazı hakikat alimleri örn.ir Muhammet Nur ul ARABİ Hz.leri
İsmail Hakkı Bursevi gibi alimler bizim ilmimiz nokta ilmidir buyurmuş.Hz.Ali besmelenin altındaki nokta benim diyerek aynı konuya işaret etmiştir.
Hakikat,Marifet ehline göre namaz,kalbin daimi olarak Rabbinin huzurunda olması gibi çok derin bir anlam taşır.Buna binaen hadis-i şerifte ;
"Namaz ancak kalp huzuıru ile olur" denilmiştir.
Çünkü;namaz kılan yaratanı ile münacat eder.Bakınız kalp namazı hakkında Abdulkadir Geylani Hz.leri şöyle buyurmuştur.
"Kalp asıldır,geri kalan uzuvlar ona tabii olur.Hakikat namazının zamanı sonsuzdur.Onun mescidi kalp'tir.
Cemaati;iç alemin diliyle tevhiT isimlerini okumaya devam eden batıni kuvvetlerdir.İmamı ise kalp'teki şevktir.Kıblesi Hz.AhadiyYettir ve Semadaniyyet Cemalidir.Asıl,hakiki kalp bu namazı kılabilendir."buyuruyor.
Böyle olan kalp ve ruh sürekli namazla meşguldür.Kalp,ne ölür nede uyur.Uykuda ve ayıkken sürekli namazdadır.Bu makamda Resulullah şöyle münacaat etmiştir;
"Allah'ım kerim yüzüne bakma zevkinden beni mahrum etme,ebedi ve zevalsiz olarak."....
İşte ancak bu şuurla kılınan namaz kalbi miraç ettirir.
(Kalp;pil istemeden sadece sallanmakla kurulan otomatik bir saate benzer.Bir kez kuruldu mu artık durmaz.
Yeter ki onu gaflet ve delaletle pas tutturup,günah lekeleriyle kirletmeyelim.
"Onlar ki sabah-akşam namazlarına devam ederler."
Ayrıca namaz doğruluk otağı,güçlü padişahın katına yücelmektir.
"Namazı dosdoğru kılın,zekatı verin,rüku edenlerle rüku edin(2/43
"Sabır ve namazla Allahtan yardım dileyin.Bu şüphesiz huşu duyanların dışındakiler için ağırdır."(2/45
Keza; mü'minler ölmeden önce onun huzurunda kendilerini hesaba çekerler
"Onlar (mü'minler şüphesiz Rableriyle karşılaşacaklarını ve şüphesiz O'na döneceklerini bilirler."(2/46
"Yüzlerinizi doğuya va batıya çevirmenizde iyilik yoktur."(2/177
Bu ayette namazda yüzlerimizi sağa-sola çevirmemiz değil,dosdoğru onun huzurunda olmamız emrediliyor.
"Doğu da Allah'ındır,batı da.Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi orasıdır.Şüphesiz ki Allah,kuşatandır,bilendir."(2/115
Kabeyi bakınız Allahu Teala nasıl tarif ediyor;
"Hani evi (Kabe insanlar için bir toplanma ve güven yeri kılmıştık.
"İbrahimin makamını namaz yeri edinin"İbrahim ve İsmail'e de "Evimi tavaf edenler,itikafa çekilenler için temizleyin"diye ahid verdik.(2/125
Yüce Allah zamandan ve mekandan münezzehken insan eliyle , taştan yapılmış bir eve sığması düşünülemez
O sadece Kabenin hakikati olan müminin kalbinin sembolü ve namaz kılanlar için sembolik bir yöndür.
"Biz senin yüzünü göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz.Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz.Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir.
Her nerede bulunursanız yüzünüzü onun yönüne çevirin"
buyurarak namaz kılanlara bir istikamet tayin etmiştir.Esasen Allah ile kul arasında mesafe zaman-mekan söz konusu olmayan bir birliktelik mevcuttur.(Hulul,ittihat ve her türlü şirkten münezzehtir.
"Ben size şah damarınızdan daha yakınım."
"Kullarım beni sana soracak olursa muhakkak ki ben yakınım .
"Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.
"Öyleyse onlarda benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler."(2/186
Yüce Allah namazı dosdoğru kılmamız konusunda bizleri uyarıyor.
"Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizden infak ederler.
"Boyun eğerek ve tevazu ile Rabbine itaate devam et."(3/43
Bu ayette Huşu ile yani Allahu Teala'ya onun makamından korkarak saygı ve sevgi haşyet
içinde namaza devam edilmesini emrediyor.
"Huzur ve sükuna erdiğinizde namazı dosdoğru kılın."(4/103
Bu ayette kalbin namazla itminana ermesi için huzur ve sükun halinde olması gerektiği anlatılıyor.
Esasen,namaz kalbin daimi surette Allah'u Teala'nın o yüce huzurunda olmasıyla ikame edilir.
Peygamberimizin Bir hadis-i şerifte "Namazdan ancak kalbin hazır olduğu kadarı kabul edilir".
buyurması bu gerçeği teyit eder mahiyettedir.Namaz,tamamiyle kalbin,huşu,huzu ile Rabbin huzurunda durması olunca;gönül namazından eksiltmek ,çalmak hırsızlığın en kötüsüdür.
Nitekim,hadiste şöyle buyurmuştur,yüce peygamberimiz (S.A.V.
"En kötü hırsızlık namazdan çalınandır."
"Güvene kavuştuğunuz zaman,bilmediklerinizi size öğrettiği şekilde,Allah'ı anın"(2/239
Ayette bahsedilen zikirden maksat,bütün şartlarına riayet edilerek ikame edilen,kusursuz tam bir namazdır.
"Emir olunduğun gibi dosdoğru ol."
"Namazı dosdoğru kılınız."
Yukarıda meal en verilen ayetlerde namazı,dosdoğru kılmamız,onun huzurunda dosdoğru davranmamız yanidürüst olmamız isteniyor.. doğruluk tükenmez bir hazinedir.Allahda özü sözü ,ameli bir ve doğru olanları sever.
kılmak belini eğip bükmek,başını sağa sola çevirmek,yada ayet sırasına riayet etmek değil,huzurda olmaktır.
Sürekli sultanın mahiyetinde olan bir kulun onun emrinden çıkması itaat etmemesi mümkünmü.Padişah ne derse onu yapar gel derse gelir git derse gider. İşte bu namaz miraç ettiren gönül namazı yada bir başka deyişle hakikat namazıdır .Hz.Ali ben ömrümde iki rekat namaz kıldım kabeye girdiğimizde putları yerle bir ettik resulullahla en büyük putu (nefs putunu) kırmak için onun omuzlarına çıktığımda birde baktım ki başım arşı alaya değiyor.Böyle bir namazı kılmayı ve miraç etmeyi yüce Allah hepimize nasib i müyesser eylesin.Amin
Şair Nabi, zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve beraberce hacca giderler.
O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen mahmil ismi verilen,
iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır.
Nabi ile Paşa da böyle bir deve de yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine
topraklarına girerler.
Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, mahmilin öbür
tarafında ise Paşa yatmış uyuyor. Bu durum Nabi yi mütessir eder.
İki cihan güneşi bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz.
Böyle yatmak hiç münasip olur mu? diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından
şu mısralar dökülür.
Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-ı hudadır bu Nazargahı ilahidir, makamı Mustafa dır bu...
Nabi farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz
yükselir. Ve nihayet öbür tarafta uyumakta olan Paşa uyanır.
-Nabi ne oldu, ne söylüyorsun, der. Nabi de :
- Efendim, Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler
hatırladım, bunları söyledim. Paşa da Nabi nin heyecanına katılır. Abdest alıp yay olarak Medine sokaklarında Ravza-i Mutahharaya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler.Gelen ses Mescid-i Nebevinin minarelerinden yükseliyor. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nabi nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar. Paşa Nabi ye şöyle seslenir.
-Nabi bu hal nedir? Nabi de:
-Bilmiyorum, der.
Her ikisi de sükût ederler ve beraberce minarenin kapısına girerler. Müezzin minareden inmesini beklerler.
Müezzin inince:
-O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir, diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederse de ,
Söylemem, kafamı kesseniz de söylemem! deyince:
-Ama, der Nabi, Bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim söyledi. Bu sefer müezzinin tavrı ve
şekli değişir heyecanla:
-Senin ismin Nabi mi? der. Evet cevabını alınca müezzin Nabi nin ellerine, Nabi de müezzinin boynuna sarılır. Bu dehşetli manzarayı seyreden Paşa, dayanamayıp:
-Nereden bildin bunun isminin Nabi olduğunu, Allah aşkına söyle, der. Müezzin rüyasını anlatır.
-Efendim, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi rüyamda gördüm. Ya müezzin kalk yatma. Benim aşıklarımdan biri benim kabrimi ziyarete geliyor. Şu cümlelerle minareden onu istikbal et,
dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin iltifatına mazhar olan aşık kimdir diye düşünerek minareye koştum.
İşte islami edep,Muhammedi terbiye,işte hakiki Peygamber sevgisi işte saygı ve teslimiyyet,işte insanlık işte gerçek sevgi işte gerçek aşk ve muhabbet.Kutlu olsun bu yola can ve baş koyanlara,kutlu olsun bu uğurda candan ve serden bu alemin gelip geçici zevk ü sefasından hay u huyundan geçenlere...
İnsan Makro-Cosmos'un (Kâinat denilen bütünün bir parçası ve modülüdür.
İnsan, adeta Micro Cosmos olarak bütünü yani Macro Cosmostaki ilahi birliği temsil eden ayrılmaz kopmaz bir parçadır.Kainatta ne varsa insanda mevcuttur.
Bu yüzden Hazreti Ali şöyle demiştir;
Kendine iyi bak,sen alemin özüsün,Bütün bir varlık lar aleminin gözbebeğisin.
Yüce Allah,bir kutsi hadiste ;
"Ben gizli bir hazineydim,bilinmemi istedim ademi yarattım."buyuruyor.
Allahu Teala alem aynasında esma ve sıfatlarını,adem aynasında ise zatını seyreder.
Nitekim aşağıdaki ayetler adem denilen yokluk aynasını yani insanı en yüce burca yüceltir
mahiyettedir;
-Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.Bakara-30-
-Ademi yarattığımda ona ruhumdan ruh üfledim.Bakara-32
-İnsanı en güzel surette yarattım.
Alemlerin Rabbi olan yüce Allah,ademe yarattığında ona ruhundan ruh üflemiş,onu kendisine halife olarak seçmiş,ebediyet yolunu açmış,Eşrefi mahlukat olarak yaratmış,kainattaki bir çok gölgevarlıktan üstün kılmıştır.
Ayrıca,yüce Allah (C.C. bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur
Beni ne yerim nede göğüm aldı ancak mümin kulumun kalbine sığdım..
Bütün bu payelere rağmen,bizlerde kainattaki tüm canlılar gibi aciz birer kuluz.
Yaratılmış olmamız bunun en büyük delili.
Yaratmak,öldürmek ve diriltmek yalnızca Allah'a mahsus bir ilahi güçtür.Kul,bütün bu doğa üstü olaylarda ancak bir vasıta,bir vesile olabilir.İnsan,ezeli olmamasına rağmen ebedi yaşam şansı verilen ve Kainatta hayat süren gölge varlıkların bir çoğundan üstün yaratılmış canlı bir varlıktır.
Alemin yaratılışında insan adıyla anılan bir varlık yoktu.Demek ki insan,beşeri yönüyle korunmaya ve yardıma muhtaç,aciz bir varlıktır.Sonradan yaratılmış olmamız bunun en açık delili,burhanıdır.
Öyleyse bütün bu ayetler,kutsi hadisler ,hadisler ışığında diyebiliriz ki İnsanlar bu aleme ilahi aşkı bulmak,sevgiyle gönüller yapmak,sevgi ırmaklarında arınarak sonsuzluk umanına,aslına dönmek İlahi birliği temsil etmek için gelir. Mecazi aşktan,ilahi aşka doğru ve"Bütün ırmaklar o sonsuz deryaya akar" gerçeği doğrultusunda faniden bakiye,
parçadan bütüne doğru olmalıdır.İnsanın bu aleme gelişi tümden gelim,Hak ve hakikate varışı tüme varım metoduyla izah edilebilir.
İnsan denilen muamma gölge varlığın aslı sudur,bu aleme gelişiyle buhar olur,yağmur olup
sonsuzluk deryasına geri döner.
-Onlar Allahtan geldiler,Ona dönerler.
Davut A.S.bilindiği gibi ilahi söylediğinde kurt,kuş,dağ-taş, canlı cansız her şey onu büyük
bir huşu ve vecd içinde dinlermiş. Bütün varlık adeta lisan-ı hal ile Rablerini tespih ederler,adeta mahşeri bir
coşkuyla yer-gök-galaksiler, yıldızlar,harikulade muhteşem ilahi bir senfoni ile dönerek,
raks ederek tabiri caizse el ele verip Hakka giderler,tam bir zevk-ahenk içinde zikrederek tevhitteki o sonsuz birlik,teklik şuuruna ulaşır.Micro Cosmoslar birleşerek Makro Cosmos'u oluştururlar.
Tıpkı,derelerin birleşerek ırmakları,ırmakların birleşerek deryaları,deryaların birleşerek okyanusları oluşturmasına benzer.Yıldızlar ve gezegenler sistemleri,sistemler birleşerek Galaksileri,tümü birleşerek Kainatı oluştururlar.
Kainat ise ;Allahın (C.C. her an tecellisiyle var olur yok olur,yeniden var olur.Bu gerçek Kuranda verilmiştir.
Kainat Allahın (C.C her an tecellisiyle varlığını sürdürür.Bir an tecelli etmese alem yokluğa
(İ.Hakkı Bursevi gibi bazı mutasavvıflar Allah'ın ebedi ve ezeli varlığı potasında kendi fani
varlığını eritenler yaşadıkları hal gereği varlığın aslını aynen Hak olarak müşahade etmişler ki onlar bu görüşlerinde mazurdur. Hakikatte her şey O'ndandır.Allahtan gayri mabud,mevcud yoktur.Allahtan gayri gördüğümüz her şey masivadır.Masiva,gölgeyi görüp aslı görememektir.
Körler görmese de güneş bütün haşmetiyle gökyüzünde dolanır durur.
Kainatta,her şey onun varlığının ve birliğinin ayetlerindendir.Ayrıca,Kur'an Kainatta var
olan mevcudattan gölgeler tabirini kullanır.M.Arabi Hz.lerinin* Issız bir çölde bir direk düşünelim Güneş tam tepeden vurunca gölge aslında yok olur.
Teşbihi tevhidi anlatan eşsiz bir ifadedir.Bir meşaleyi hızla çevirdiğimizde tek bir daire görüntüsü meydana gelir.
Bu misalde verildiği gibi bütün kainatı,mevcudatı bir daire içinde hayalimizde hızla döndürebilirsek,her şeyintek ve bir varlık olduğunu anlarız.Nitekim ayette Yüce Allah bu gerçeği şöyle anlatır;
*Göklerde ve yerde bulunanların kendileri ve gölgeleri,ister istemez sabah ve akşam Allah'a secde ederler.(13/15
Tasavvuf erbabı bu görüşe vahdet-i vücut adını vermiştir.
"Kesrette vahdeti,vahdette kesreti bulma" Yani; Çoklukta birliği teklikte çokluğu bulmak varlığı bir ve tek görmektir ki buna tevhitte melâmet zevki denir.Yalnız,burada yeri gelmişken gözü maddeden başka bir şey görmeyen manevi körlere şunu söyleyeceğim;Bu günkü modern ilim,kainatın gitgide genişlediğini,Big-Bang denilen bir patlamayla yaratıldığını ve günün birinde tekrar yok olacağını kabul ediyor.Peki,kendisini bu meş'um akibetten koruyamayan bir mahluk nasıl yaratıcı olabilir?
Üstelik,kainatta kaos değil,muazzam bir düzen ve muhteşem bir ahengin varlığını tesadüflerle nasıl izah edersiniz.Güneşin,dünyaya olan mesafesi,biraz daha kısa olsa yeryüzü sıcaktan kavrulur,biraz daha uzak olsa yeryüzünde her şey soğuktan donardı.Bu kadar ince hesapları yapan,akılsız,kendini bile korumaktan aciz bir mahluk olabilir mi.?Hayır,elbette mutlak hakikati sizlerde biliyorsunuz.
Bütün bunları yapan,işleri planlayan,programlayan,sevk ve idare eden kainatta hiçbir şeyi
tesadüflere bırakmayan kararlarının önüne geçilmeyen muazzam bir güç var.Akıl sahipleri, ona Allah diyor,siz isterseniz hala doğa deyin.Can boğaza gelip dayandığında,
kimi çağıracaksınız,doğayı mı? O,önce kendisini Kıyamet denilen,beklenen âkibetten korusun.
İnsaf gözüyle bakın,vicdan gözüyle görün lütfen. Kuranın eşsiz tabiriyle
-Hala düşünmeyecek,akıl etmeyecek,en yüce hakikati kabullenmeyecekmisiniz.?El insaf.
Kimseyi,aşağılamak,rencide etmek değil inanın, niyetimiz,bu günkü ilminde kabul ettiği
mutlak hakikati kabul ederek içinde bulunduğunuz manevi boşluktan kurtulmanızdır.
Gerçekten Allah varsa ki;elbette var, bilip durduğunuz, vicdanen kabul etseniz de nefis ve şeytanın iğvasıyla inkar ettiğiniz,Allah bilin ki O,vardır ve birdir.Allahın ayetlerini gerek afakta gerekse enfüste gördükten sonra sadece onun varlığına inanmakla kalmayacak,onun birliğine yani vahdet-i vücuda da inanacaksınız.Elbette vahdet-i vücut bir nazariyedir,asıl olan vahdet-i şuhuttur .
Vahdet-i şuhut zevkine erenler;cümle alemde tek ve bir olan Cenab-ı Hakkın varlığını
seyreder ve bu ilahi birliğe şahadet ederler.Bu konuyla ilgili aşağıda mealen verilen
ayetin tecellisini yaşayanlar
aynı zamanda hakiki imana sahip olurlar.Malumunuz İman üçtür;
Taklidi iman,İstidlali iman,Hakiki İman.Aşağıda meali verilen ayet hakiki imana işaret eder..
"Allah ve melekleri,(ilimde rüsum kazanmış alimler tasdik ederler ki Allah'tan başka ilah
yoktur."
Ayrıca, kader inancımızı da düzeltip,doğru itikat etmeliyiz..Allah sizi şerre de alet edebilir,ama siz kader tercihiniz hayır ve Hak yol olarak düzeltirseniz niyetiniz akibetiniz olacaktır.
Allah'ın varlığı ve birliği konusunda bir ayet;
Tevhidi hakikatleri anlatmak için ciltlerle kitap yazılsa da anlatılamaz.Zira,yaşanmadan
bilinmeyen bir sırdır.
Yukarıda,verilen manzum dizelerin zahiri anlamı açıktır.
Haykırışı (ilahi birliğe çağrıyı bu alemde Davut (A.S. gibi sal,Sürekli kalıcı kalan gök
Kubbede hoşça bir sedaymış.
Bu, manzum ve çok anlamlı dizeler özetle bize şu hakikati haykırıyor;
Kainattaki İlahi birlikle öyle ahenk içinde ol ki bu ilahi senfoniye Davut gibi öylesine katıl ki
kurt-kuş, dağ taş senin sesinle tevhit şarkıları söylesin,zikredip dönsün.
Çünkü; bu âlem bütün mevcudatıyla muhtelif dilleriyle, farklı birbirinden güzel nağmeleriyle,
kendi lisanı
halleri ile İlahi zikir Halkasında hep beraber Lâ ilahe illa Hu... diyerek, vahdaniyete şahadet eder.
Bütün varlık gizli bir lisanla sana şunu söyler.Bizim zahiri görüntümüze aldanma,bizden perdeyi kaldır ,Ve hoşça bak,bizim maveramızda asıl varlığı,ebedi ve sermedi sevgiliyi seyret.
*Feeynema tevellev fesemme vechullah.* Yani;
*Her nereye bakarsan Hakkın yüzü (özü,hakikati oradadır.
Ey insan! mal,mülk,evlat,makam,mevki,saltanat hepsi gelip geçici ,fani dünyanın
aldatan putlarıdır, bunlara aldanma,bu alemde sürekli anılmak,adından iyilikle bahsedilmesini istiyorsan kainattaki gizemli birliğe katıl ve sende o muazzam tevhit şuurunu yakala,ilahi birliğe
eriş ve aslına dön!diyor.Bu alemde sürekli,kalıcı olan ebediyet şuuruyla bırakılan ölümsüz sesler,nefesler ve onların eserleridir.
(Halife Sultanın emriyle onun adına her türlü iş ve oluşta Sultanın koyduğu yasaları uygulayan bir yardımcıdır,vekildir , Sultanın emri dışına çıktığı anda halifelikten azledilir.