BiR-DOST

BiR-DOST

Admin
13.01.2008
Genel Kurmay Başkanı
525.784
Hakkında

  • deniz ve martı - martı fotoğrafları - grafimx.com - grafimx photographynoimage
#11.11.2014 23:44 0 0 0
  • istanbul fotoğrafları - marmara denizi - grafimx.com - grafimx photographynoimage
#11.11.2014 23:01 0 0 0
  • Ama Davidson'un hayallerinin en garip kısmı, Wade onu bir tekerlekli iskemleyle dışarıya temiz hava almaya gönderdiği zaman gerçekleşti. Ailesi Davidson için bir tekerlekli iskemle kiralamış, sağır ve dik kafalı hizmetçileri Widgery'yi de ona bakmakla görevlendirmişlerdi. Widgery'nin sağlığa yararlı gezi anlayışı da bir tuhaftı. Dogs' Home'a uğramış olan kızkardeşim, onlara Caniden Town'da rastlamıştı; Widgery, King's Cross'a doğru kendinden hoşnut şekilde giderken, belli ki kaygı içinde olan Davidson, zayıf ve kör halde onun dikkatini çekmeye çabalıyordu:

    Kardeşim onunla konuştuğu vakit, Davidson basbayağı ağlamış. "Ah, kurtar beni bu korkunç karanlıktan!" demişti onun elini tutarak. "Bundan kurtulmalıyım, yoksa öleceğim." Sorunun ne olduğunu anlatmaktan tamamıyla acizmiş, ama kız kardeşim onun hemen eve dönmesi gerektiğine karar vermiş, ve Hampstead'e doğru yokuş tırmanırlarken korkusu azalmış. Güneş pırıl pırıl., ve öğlen vakti olmasına karşın, yıldızlan tekrar görmenin güzel olduğunu söylemiş.

    "Sanki," dedi Davidson bana sonraları, "karşı konulmaz bir şekilde suya doğru çekiliyordum. İlk başta çok paniklemedim. Tabii ki geceydi orada, güzel bir geceydi."

    "Tabii ki?"

    "Tabii ki," dedi. "Burada gündüzken, orada hep gecedir... Neyse, dosdoğru suya girdim, ay ışığının altında çarşaf gibi, ve ışıl ısıldı -ben yaklaşırken bir dalga genişleyip düzleşiyormuş gibi göründü. Denizin yüzeyi deriyi andırırcasına parlaktı- altı, şimdi anlatacaklarımın tam tersine, boş gibiydi. Su ağır ağır gözlerime kadar yükseldi. Sonra suyun altına girdim, ve sanki deri yarılıp, gözlerimin önünde yine birleşti. Ay, gökyüzünde bir kez sıçradı, soluklaştı ve yeşile döndü, hafifçe parıldayan balıklar ok misali atıldılar yanımdan - her şey fosforlu camdan oluşmuş gibiydi; ve yağlı cilayla parlatılmış karmakarışık yosunların arasından geçtim. Böylece denizin içinde ilerledim, yıldızlar teker teker söndüler, ay gittikçe yeşilleşti ve karardı, yosunlar ışık saçan bir mora dönüşlüler. Her şey çok belirsiz ve gizemliydi, her yer titriyor gibiydi. Tüm bu sırada, iskemlemin tekerleklerini, geçip giden insanların ayak seslerini ve uzakla, özel Pali Mail satan bir adamın sesini duyuyordum.

    "Denize gömüldükçe gömüldüm. Etrafım mürekkep karası kesildi, yukarıdan bir tek ışık huzmesi bile gelmiyordu o karanlığa, ve fosforlu cisimler giderek aydınlandılar. Derinliklerdeki yosunların yılankavi dalları, ispirto ocağının alevleri gibi titreşiyorlardı; ama bir süre sonra bir tek yosun bile kalmamıştı. Balıklar bakarak ve ağızlarını açıp kapayarak benim bulunduğum tarafa, bana geldiler, ve içimden geçtiler. Öyle balıkları hayal bile etmemiştim daha önce. Yanlarında sanki fosforlu kalemle çizilmişçesine ateşli hatlar vardı. Ve korkunç bir yaratık, dolanan kollarıyla geri geri yüzüyordu. Ardından, karanlığın içinden çok yavaşça bana yaklaşan bulanık bir ışık kümesi, sürüklenen bir şeyin etrafında dolanan ve mücadele eden balık sürülerine ayrıştı. Doğruca üzerine gittim, o zaman kargaşanın ortasında, balıkların ışığı altında hayal gibi, parçalanmış bir seren ve yana yatmış karanlık bir gemi gövdesi belirdi, bazı ışıldayan fosforlu bedenler, balıklar onları ısırdıkça sallanıyor, kıvranıyorlardı. Bir korku çöktü üzerime. Ah! Eğer kız kardeşin gelmiş olmasaydı, doğruca o yan yarıya yenmiş şeylerden birine çarpacaktım! Üzerlerinde koca koca delikler vardı Bellows, ve... Boş ver. Ama dehşet vericiydi!"

    Davidson üç hafta boyunca, bizim o zamanlar baştan aşağı hayali olduğunu sandığımız bir şeyi görür halde, çevresinden tamamen habersiz şekilde, o tuhaf durumda kaldı. Derken, bir Salı günü uğradığımda, koridorda yaşlı Davidson ile karşılaştım. Yaşlı centilmen kendinden geçmiş bir halde "başparmağını görebiliyor!" dedi. Paltosunu sırtına geçirmeye çalışıyordu."Başparmağını görebiliyor. Bellows!" dedi gözü yaş içinde. "Çocuk iyileşecek artık!"

    Davidson'un yanına koşturdum. Yüzünden az ötede küçük bir kitap tutuyor, ona bakıp, zayıfça gülümsüyordu.

    "Şaşırtıcı," dedi."Şuradan sanki bir parça açıldı. "Parmağıyla işaret etti. "Her zamanki gibi kayaların üzerindeyim, penguenler de her zamanki gibi sendeleyip kanat çırpıyorlar, ara sıra bir balina boy gösteriyor, ama hava karardığı için pek seçilmiyor. Ama şuraya bir şey koyunca görüyorum -gerçekten görüyorum. Çok sönük ve yer yer kırık, ama sanki bulanık bir hayalmiş gibi görebiliyorum. Bu sabah beni giydirirlerken farkettim. Sanki bu cehennemi hayalet dünyaya açılmış bir delik gibi. Elini benimkinin yanına koy. Hayır oraya değil. Ah! İşte! Görüyorum. Başparmağının altı, ve elbisenin kolunun bir kısmı! Kararan gökte elinin bir parçası hayalet gibi görünüyor. Hemen yanında da haç şeklinde dizilmiş bir grup yıldız var."

    Davidson o günden sonra düzelmeye başladı. Tıpkı gördükleriyle ilgili anlattıkları gibi, bu değişim konusunda anlattıkları da tuhaf şekilde inandırıcıydı. Görüş alanındaki parçaların ötesinden hayalet dünya gittikçe silikleşti, adeta şeffaflaştı. ve Davidson bu saydam boşlukların arasından belli belirsiz çevresindeki gerçek dünyayı görür hale geldi. Bu parçalar sayı ve boy bakımından çoğaldılar, gözlerinde sadece orada burada birkaç kör nokta kalıncaya değin birleştiler ve yayıldılar. Artık ayağa kalkıp kendini idare edebiliyordu, beslenip, okuyabilir, pipo içebilir, her insan gibi davranabilir olmuştu. İlk başla lambanın iki görünüşü gibi üst üste gelmiş iki görüntü onun kafasını karıştırıyordu, ama çok geçmeden gerçeği yanılsamadan ayırdeder oldu.

    Başlangıçta gerçekten de memnundu, ve egzersiz yapıp ilaçlarını içerek iyileşmek için sabırsızlanıyordu. Ama o garip ada yok olmaya yüz tutunca, alışılmadık şekilde onunla ilgilenmeye başladı. Özellikle tekrar denizin derinliklerine inmek istiyor, vaktinin yarısını Londra'nın aşağı kısımlarında dolaşıp, sürüklenirken gördüğü içi su dolu gemi enkazını aramakla geçiriyordu. Gerçek gün ışığının göz kamaştıran parıltısı, kısa zamanda onu o gölgeler içindeki dünyasını silip atacak kadar kuvvetli şekilde etkiledi, ama gece vakti, karanlık bir odadayken hala adanın suyun çarptığı kayalarını ve hantal penguenlerin ileri geri dolandıklarını görebiliyordu. Bunlar da gittikçe soldular, ve nihayet, kız kardeşimle evlendikten az sonra, onları son kez gördü.

    Şimdi sıra, en tuhaf olayı anlatmaya geldi.

    Onun iyileşmesinden yaklaşık iki yıl sonra, akşam yemeği için Davidson'lardaydım, yemekten sonra Atkins adında bir adam uğradı. Kraliyet Donanması'nda bir teğmendi, hoş konuşkan biriydi. Eniştemle iyi dostlu, kısa süre sonra biz de samimi olduk. Öğrendim ki, Davidson'un kuzeniyle nişanlıydı, aklına gelmişken bize sevgilisinin yeni bir resmini göstermek için bir tür fotoğraf albümü çıkarttı."Ve işte," dedi, "bu da yaşlı Fulmar."

    Davidson resme ilgisizce baktı. Bir anda yüzü aydınlandı. "Ulu Tanrım!" dedi."Neredeyse yemin edebilirim-"

    "Neye?" dedi Atkins.

    "Bu gemiyi daha önce gördüğüme."

    "Bu nasıl olabilir, bilmiyorum. Fulmar altı senedir Güney Denizleri'nden yukarıya çıkmadı, ondan önce de-"

    "Ama," diye başladı Davidson."Evet -bu rüyalarımda gördüğüm gemi; eminim ki bu o düşlediğim gemi. Penguenlerle dolu bir adanın açıklarındaydı, ve bir top attı."

    "Aman Tanrım!" dedi Davidson'un geçirdiği krizin ayrıntılarından habersiz olan Atkins. "Nasıl oldu da bunu rüyanda görebildin?"

    Ve sonra, yavaş yavaş ortaya çıktı ki. tam Davidson'un rahatsızlandığı gün, H. M. S. Fulmar gemisi. Antipodes Adası'nın güneyinde, küçük bir adanın açıklarındaydı. Geceleyin penguen yumurtası toplamak için bir sandal indirilmiş, geç saate kadar kalmış ve bir fırtına yaklaşmakta olduğu için sandalın mürettebatı gemiye dönmeden önce sabaha dek beklemişlerdi. Atkins de bu kişilerden biriydi, ve Davidson'un ada ile sandal hakkında söylediği her şeyi kelimesi kelimesine doğruladı. Davidson'un o yeri gerçekten gördüğüne dair zihinlerimizde en ufak bir şüphe bile yok. Açıklama getirilemeyecek bir şekilde, Davidson Londra'da hareket ederken, onun gözleri de uzaklardaki bu adada aynı şekilde davranmıştı. Bunun nasıl olduğuysa, tamamen bir gizem.

    Davidson'un gözlerinin olağanüstü hikayesi, işte böyle bitiyor. Bu, belki de en iyi doğrulanmış uzaktan görüş vakasıdır. Profesör Wade'in ileriye sürdüklerinden başka da hiç bir açıklama getirilemedi, ama bu açıklama Dördüncü Boyut, ve boşluğun türleriyle ilgili kuramsal bir teze başvuruyor. "Uzayda bir karışıklıktan bahsetmek, bana sadece bir saçmalıkmış gibi geliyor; belki de bir matematikçi olmadığım içindir. Ona iki yer arasında seksen bin mil olduğu gerçeğini hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini söylediğim vakit, bir kağıt üzerinde birbirinden otuz santim uzaklıkta bulunan iki noktanın, kağıdın bükülmesiyle bir araya getirilebileceğinden bahsetti. Belki okuyucu bu savı kavrayabilir, ama ben kesinlikle anlayamıyorum. Onun fikrine göre, büyük elektro-mıknatısın iki kutbu arasına eğilmiş olan Davidson, güç alanında şimşeğin getirdiği ani değişiklik yüzünden retinal unsurlarında sıra dışı bir durum yaşamıştı.

    Wade bunun sonucu olarak, görsel olarak dünyanın bir yerindeyken, bedenen bir başka yerde yaşamanın mümkün olabileceği fikrinde. Hatta görüşlerini destekler nitelikte birkaç deney bile yaptı; ama şimdiye kadar tek başardığı birkaç köpeği kör etmek oldu. Onu birkaç haftadır görmemiş olmama karşın, deneylerinde vardığı net sonucun bu olduğu kanaatindeyim. Ama tüm bu kuramı akıldışı buluyorum.

    Davidson'la ilgili gerçekler, tamamen başka temeller üzerinde duruyor, ve ben, size anlattığım her detayın doğruluğuna bizzat tanıklık ederim.

    H.G. Wells

    alıntı
#11.11.2014 22:48 0 0 0
  • hastalık hikayeleri - dostluk hikayeleri - arkadaşlıkSidney Davidson'ın zaten yeterince olağanüstü olan geçici zihinsel rahatsızlığı, eğer Wade'in açıklamasına kulak verilirse, daha da olağanüstü bir hal almakta. Bu vaka, dünyanın öbür ucunda fazladan bir beş dakika geçirmek, ya da varlığından haberdar olmadığımız gözlerce en gizli işlerimiz sırasında gözlenmek gibi, gelecekteki iletişim olanaktan hakkında en tuhaf şeyleri düşlemeye itiyor insanı. Davidson'un geçirdiği kriz sırasında bizzat oradaydım, doğal olarak bu hikayeyi kağıda dökmek de bana düşüyor.

    Krizi sırasında bizzat orada bulunmaktan kastettiğim, olay yerine gelen ilk şahıs olduğumdur. Her şey, Highgate Kemeri'nin hemen ötesindeki Harlow Teknik Koleji'nde gerçekleşti. Olay vuku bulduğunda, Davidson büyük laboratuarda bir başınaydı. Bense terazilerin bulunduğu küçükçe odada bazı notlar yazıyordum. Gök gürültülü fırtına, haliyle işimi tamamen altüst etmişti. Şiddetli gök gürültülerinden birinin hemen ardından, diğer odadan kırılan camların sesini işittiğimi sandım. Yazı yazmayı bir kenara bırakıp kulak kesildim. Bir süre için hiçbir şey duymadım; dışarıda yağan dolu, oluklu çinko çatıda davul çalıyordu. Sonra bir ses daha geldi, bu seferki bir kırılma sesiydi şüphesiz. Oldukça ağır bir şey tezgahın üzerinden aşağıya devrilmişti. Bir anda ayağa fırlayıp büyük laboratuara giden kapıyı açtım.

    Tuhaf bir kahkaha duyunca şaşırdım, ve Davidson'ın odanın ortasında sallanarak, yüzünde afallamış bir bakışla dikilmiş olduğunu gördüm. İlk izlenimim, onun sarhoş olduğuydu. Benim farkıma varmadı, yüzünden otuz santim ötedeki görünmeyen bir şeyi tutmaya çalışıyordu. Elini yavaşça, oldukça duraksayarak uzattı, ve boşluğu kavradı. "Bu da nesi?" dedi. Parmaklarını açarak, ellerini yüzüne yaklaştırdı. "Ulu Scott!" dedi. Bunlar, üç ya da dört yıl önce, herkesin bu ismin üzerine yemin ettiği zamanlar olmuştu. Sonra, sanki onları yere yapıştırılmış halde bulmayı beklermişçesine ayaklarını hantalca kaldırmaya başladı.

    "Davidson!" diye haykırdım. "Neyin var senin?" Etrafında dönüp, benim bulunduğum yöne baktı, beni aramaya başladı. Bana, benden öteye ve beni gördüğüne dair en ufak bir işaret olmaksızın iki yanıma baktı. "Dalgalar," dedi; "ve oldukça güzel bir gemi. Bunun Bellow'un sesi olduğuna yemin edebilirim. Merhaba!" Bir anda avazı çıktığınca bağırdı.

    Bunun bir tür şaka olduğunu düşündüm. Sonra, ayaklarının altında en iyi elektrometremizin parça parça olmuş kalıntısını fark ettim. "Neyin var be adam?" dedim. "Elektrometreyi darmadağın etmişsin."

    "Yine Bellows!" dedi. "Ellerim yittiyse de arkadaşlarım kalmış demek. Elektrometre hakkında bir şey söylüyor. Ne taraftasın Bellows?" Ansızın sendeleyerek bana yürüdü. "Allahın cezası şey tereyağı gibi kesiliyor," dedi. Dosdoğru masaya çarptı ve geriledi. "Hiç de tereyağı gibi değilmiş!" dedi ve sallanarak durdu.

    Korktuğumu hissettim. "Davidson," dedim, "ne oldu sana?" Her yöne bakındı. "Bunun Bellows olduğuna kalıbımı basarım. Neden bir erkek gibi kendini göstermiyorsun, Bellows?"

    Bir anda aklıma onun kör olmuş olduğu geldi. Masanın etrafından dolanıp elimi koluna attım. Tüm hayatım boyunca daha bu kadar ürkmüş bir insan görmemiştim. Sıçrayarak benden uzaklaştı ve kendini koruma pozisyonu aldı, yüzü dehşetten çarpılmıştı. "Ulu Tanrım!" diye bağırdı, "o da neydi?"

    "Benim, Bellows. Kahretsin, Davidson!"

    Onu yanıtlayınca sıçradı ve -bunu nasıl dile getirebilirim?- benden öteye baktı. Benimle değil, ama kendi kendine konuşmaya başladı. "Böylesine dümdüz bir kumsalda, üstelik güpegündüz. Saklanacak bir yer bile yok." Çılgınca etrafına bakındı. "İşte! Gidiyorum." Aniden döndü ve dümdüz büyük elektromıknatısa doğru koştu, öylesine şiddetli çarptı ki, omzunu ve çenesini insafsızca bereledi. Bunun üzerine geriye doğru bir adım attı ve neredeyse inleyerek bağırdı, "Tanrı Aşkına, neyim var benim?"Bu sırada çok endişelenmiş ve epey korkmuştum. "Davidson," dedim, "sakın korkma."

    Sesimi duyunca yine irkildi, ama önceki kadar şiddetli değildi. Sözlerimi, bürünebildiğim en net ve katı tonda yineledim. "Bellows," dedi bana, "bu sen misin?"

    "Ben olduğumu göremiyor musun?"

    Güldü. "Kendimi bile göremiyorum ki. Hangi kahrolasıca yerdeyiz?"

    "Buradayız," dedim, "laboratuarda."

    "Laboratuarda mı?" diye sordu hayretler içinde, ve elini alnına koydu. "O şimşek çaktığında laboratuardaydım, ama şimdi oradaysam ne olayım. Ne gemisi bu böyle?"

    "Gemi falan yok," dedim. "Aklını başına topla eski dostum."

    "Gemi yok ha," diye tekrarladı, ve itirazımı hemen unutuverdi. "Sanırım," dedi yavaşça, "ikimiz de öldük. Ama işin ilginç tarafı bana hala bir bedenim varmış gibi geliyor. Galiba hemen alışılmıyor. Bizim dükkana yıldırım düşmüş olsa gerek. Oldukça çabuk oldu, değil mi Bellows?"

    "Saçma sapan konuşma. Capcanlısın. Laboratuardasın. ve her şeyi kırıp döküyorsun. Az önce yeni bir elektrometreyi paraladın. Boyce geldiği vakit senin yerinde olmak istemezdim."

    Benim bulunduğum yönden, kryohidratların diyagramlarına doğru baktı. "Sağır olmuş olmalıyım," dedi. "Bir top ateşlediler, çünkü dumanı görüyorum ama hiç ses duymadım."

    Elimi yine koluna koydum, bu sefer daha az heyecanlandı. "Sanırım görünmez bedenlere sahibiz," dedi. "Tanrı Aşkına! Burnun ötesinden bu yöne gelen bir sandal var. Tıpkı değişik bir iklimde, eski hayat gibi."

    Kolunu sarstım. "Davidson," diye bağırdım, "uyan!"

    Boyce da işte o anda içeriye girdi. O konuşur konuşmaz Davidson bağırdı, "İhtiyar Boyce! Demek o da ölmüş! Ne cümbüş ama!" Vakit kaybetmeksizin Boyce'a Davidson'un bir tür somnanbulistik transta olduğunu açıkladım. Hemen ilgilendi, ikimiz de adamcağızı içinde bulunduğu olağanüstü halden kurtarabilmek için elimizden geleni yaptık. Davidson sorularımızı yanıtladı, ve bize de sorular sordu, ama dikkati bir kumsal ve gemi hakkındaki halüsinasyon yüzünden dağılmış gibiydi. Arada devamlı bir sandal, mataforalar ve rüzgarın şişirdiği yelkenlerden dem vurup duruyordu. Onun karanlık laboratuarın ortasında böyle şeyler söylediğini duymak insanı bir tuhaf yapıyordu.

    Davidson görmüyordu, ve yardıma muhtaçtı. İkimiz de birer koluna girip onu koridor boyunca yürüterek Boyce'un şalisi odasına götürdük, ve orada Boyce onunla konuşup o gemi hayali hakkında şakalar yaparken ben de yaşlı Wade'den gelip bir bakmasını rica ettim. Dekanımızın sesi Davidson'u biraz ayılttı. ama kendine getirmedi. Ellerinin nerede olduğunu, ve neden beline kadar yere gömülü bir halde yürümek zorunda olduğunu soruyordu. Wade onunla ilgili epey kafa yordu -kaşlarını nasıl çatar bilirsiniz- ve onun ellerine rehberlik ederek kanepeye dokunmasını sağladı. "Bu bir kanepe," dedi Wade. "Profesör Boyce'un odasındaki kanepe. İçi at kılıyla doldurulmuş."

    Davidson kanepeyi yokladı, ve uzun uzadıya düşündükten sonra da onu hissedebildiğini, ama göremediğini söyledi.

    "Peki ne görüyorsun?" diye sordu Wade. Davidson, etrafla bolca kum ve kırık istiridye kabuklarından başka bir şey göremediğini anlattı. Wade, ona eliyle yoklaması için başka şeyler de verdi, onların ne olduğunu söyledi ve Davidson'u pür dikkat izledi.

    "Geminin neredeyse sadece direk ve yelkenleri görünüyor." dedi Davidson şimdi de, durumla ilgisiz bir şekilde.

    "Boş ver gemiyi," dedi Wade ona. "Dinle beni Davidson. Halüsinasyon nedir, bilir misin?"

    Davidson "oldukça," diye yanıtladı.

    "İyi, gördüğün her şey halüsinasyon."

    "Piskopos Berkeley," dedi Davidson.

    "Beni yanlış anlama," dedi Wade. "Hayattasın, ve Boyce'un odasındasın. Ama gözlerine bir şey oldu. Göremiyorsun; işitebiliyorsun ve hissedebiliyorsun, ama göremiyorsun. Beni anladın mı?"

    "Bana da fazlasıyla görüyormuşum gibi geliyor." Davidson parmaklarının boğumlarını gözlerine sürttü. "Yani?"

    "Hepsi bu. Bunun aklını karıştırmasına izin verme. Bellows burada, ve seni bir taksiyle evine götüreceğim."

    "Biraz durun." Davidson düşündü. "Oturmama yardım et," dedi; "şimdi -sana zahmet olacak ama- bana hepsini en baştan bir kez daha anlatır mısın?"

    Wade son derece sabırlı bir şekilde tekrarladı. Davidson gözlerini yumdu ve ellerini alnına bastırdı.

    "Evet," dedi. "Doğru. Gözlerim kapalı ve haklı olduğunuzu biliyorum. Kanepede yanımda oturan sensin, Bellows. Yine İngiltere'deyim ve karanlıktayız."

    Sonra gözlerini açtı."Ve işte," dedi, "gün daha yeni ağarıyor, geminin serenleri, çalkantılı bir deniz, ve havada uçuşan bir çift kuş. Hayatımda bu kadar gerçek hiçbir şey görmedim. Ve ben de boynuma kadar bir kum yığınına gömülü duruyorum."

    Öne eğildi, ve elleriyle yüzünü örttü. Sonra yine açtı gözlerini. "Karanlık deniz, ve gün doğumu! Ve yine de bizim Boyce'un odasında, bir kanepede oturuyorum!... Tanrım, yardım et bana!"

    Bu. başlangıçtı. Davidson'un gözlerinin garip rahatsızlığı azalmaksızın üç hafta devam etti. Kör olmaktan çok daha kötüydü. Davidson kesinlikle yardıma muhtaçtı, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv gibi beslenmesi gerekiyordu, ona yol gösterilmeli ve elbiseleri değiştirilmeliydi. Eğer hareket etmeye kalkışırsa bir şeylere takılıp düşüyor, ya da kendini kapıya duvara vuruyordu. Bir iki gün sonra bizi görmeden seslerimizi duymaya alıştı, evde olduğunu ve Wade'in ona söylediklerinin doğruluğunu şevkle kabullendi. Onunla nişanlı olan kızkardeşim gelip onu görmekte ısrar etti, ve Davidson kumsalını anlatırken, her gün saatler boyu beraberce oturdular. Gözüken o ki, kızkardeşimin elini tutmak onu son derecede rahatlatıyordu. Koleji terk edip arabayla eve giderlerken -Hampstead köyünde oturuyordu- sanki doğrudan doğruya bir kum tepesinin, taşların, ağaçların ve katı cisimlerin içinden geçermiş gibi olduğundan bahsetti -tekrar belirinceye kadar her taraf kapkaraydı- ve odasına çıkarıldığında düşeceğinden korkarak deliye döndü, çünkü merdivenleri tırmanmak, onu hayali adasında kayaların dokuz-on metre yukarısına çıkarmıştı sanki. Devamlı yumurtaları kıracağından bahsediyordu. Sonunda babasının muayene odasına indirilip oradaki bir divana yatırılması gerekti.

    Adayı genellikle kasvetli bir yer olarak betimledi, biraz çürük yosun dışında çok az bitki, ve bir sürü çıplak kaya vardı. Her yer penguen kaynıyordu, kayaları bembeyaz, ve bakılması nahoş hale getiriyorlardı. Deniz çoğu zaman dalgalıydı, bir seferinde fırtına çıktığında uzanıp, sessiz şimşeklere bağırdı. Bir iki kez de kıyıya foklar geldiler, ama bu sadece başlangıçtaki birkaç gün oldu. Penguenlerin paytak paytak yürüyerek onun içinden geçmelerinin, ya da onun hayvanları rahatsız etmeksizin aralarında yatabilmesinin çok komik olduğunu söylüyordu.

    Tuhaf bir şey hatırlıyorum, bu, canı fazlasıyla pipo içmek islediği vakit gerçekleşmişti. Eline bir pipo verdik -neredeyse gözünü çıkarıyordu- ve de yaktık. Ama hiç tad alamıyordu. O günden beri benim için de aynı şeyin geçerli olduğunu fark ettim herkes için böyle midir, bilemiyorum- fakat dumanını görmediğim sürece tütünün zevkine varamıyorum.
#11.11.2014 22:47 0 0 0
  • Terliklerimi, yün çoraplarımı, hırkamı, şahmı, yakın gözlüğümü, geceliğimi, pazen elbiselerimi, çamaşırlarımı, diş fırçamı, sabunluğunu çıkardım. Peynirli poğaça torbasını da. Ayakkabılarımı çıkardım, yün çoraplarımı, terliklerimi giydim. Eşyalarımı dolaba yerleştirdim. Siyah mantomu astım, siyah ayakkabılarımı da altına koydum. Dolap bir tabut gibi göründü gözüme. Yıpranmış mantom askıda sallanıyordu ve altında siyah ayakkabılarım. İşte ben buydum. İçi boş siyah bir manto ve ayakkabılar. Dolap bir tabuttu. Yatağa girdim. Son yatağımdı bu. Ağlaya ağlaya uyudum. Sık ağlayan biri değilimdir Samim Bey, ama insan çok garip oluyor işte böyle zamanlarda. Ağlamasam uyuyamazdım.

    Sonra günler geçti. Şezlonglarda oturmaya alıştım. Şehirden uzak bir bahçede ötüşen kuşlara, sabah sekizde kahvaltıya, on iki de öğle yemeğine, akşamüstleri bir iki bisküvi yemeye alışmıştım. Sabah gelen akşam giden görevlilere, akşam gelen sabah giden nöbetçilere, yemenili, mavi önlüklü yemekhane görevlisi kadınlara alışmıştım. Ama boş salonlara, koridorlarda gezinmeye, gece boyu tavanlara bakmaya alışamamıştım. Ağaçlar yeşillenmişti. Çimen ve toprak kokuyordu ortalık, bir gün önce yağmur yağmıştı. Hırkamı giymiş, şalımı sarınmış oturuyordım geniş balkonda. Peri'yi düşünüyordum. Ben zaten son zamanlarda hep Peri'yi düşünür olmuştum. Peri'nin ümitsiz bir aşka olan bağlılığını. Bir gün Peri'yle bahçede fındıklara bakıyorduk olmuş mu diye. Peri'nin gözleri daha az dalıyordu, daha az iç çekiyordu. Uzaklarda bir kadın göründü. Yaklaştı, yaklaştı, Peri bir çığlık atarak, boynuna sarıldı. Memleketlisiymiş. Ocağımızın başına geçtik, içine yeni odunlar attık, birden büyüdü ateş. Çay demledik. Kadın bir ara, "Seninkinin büyük oğlu..." diye başladığı cümleyi bitirmeden, elindeki bardak düştü Peri'nin. Sıcak çay bacaklarına yayıldı. Peri kıpırdamadı donmuş gibi öylece kalakaldı. Günlerce merhem sürdüm yarasına. Kabuk bağladı, soyuldu. Ağzını açıp of, demedi.

    Onun nasıl sessizleştiğini, durgunlaştığını düşünüyordum. Bir sözle nasıl değiştiğini. Bir araba sesi duydum. Tam da nakışlı perdelerimize geçmişti düşüncelerim. Siz indiniz o arabadan Samim Bey. Meraklı meraklı etrafı süzerek içeri girdiniz. Peri, nakışlı perdelerim, aşk, deniz hepsi çıkıp gitti aklımdan. Geldiğinize, bu büyük, sessiz binaya benim gibi birinin geldiğine bir türlü inanamamıştım.

    Ne kadar da neşeliydiniz, güler yüzlüydünüz. Bana bir sürü şey sormuştunuz. O gece rahat uyumuştum. Yatağımı garipsemeden, dolabımı tabuta benzetmeden. Oysa ağlayarak uyuduğum ilk gün uyandığımda, çocuk sesimle ağlar buldum kendimi. Hemen kalktım o sesten kurtulmak için. 'Bu oda benim,' dedim kendi kendime. Bu pencereden göründüğü kadarıyla bahçe, bu yüksek tavan, bu temiz ama yabancı yatak benim. Benden bir iz taşımayan, yanımda sıralanıp giden odalarla bir örnek oda benim. Benden sonra biri gelip yatana kadar. Eh, dedim sonra, resim asılmayan duvarlar, istediğin zaman aça-mayacağın bir pencere sana yeter. Ne istedin ki hayattan şimdiye kadar?

    Ama istiyordum Samim Bey. Kokum sinmiş bir koltuğu, bozuk da olsa yıllarını benimle geçirmiş bir radyoyu, Peri'nin dostluğunu istiyordum. Bütün bunlar neyi anlatırsa bir insana, yaşandığı belli bir hayat adına, onları istiyordum. Peynirli poğaça torbasını elime aldım. Yavaşça çıktım odadan. Çok geç olmuştu, çaylarını çoktan içmişlerdi. Kapımın üzerinde yetmiş yedi yazıyordu. Daha iki yılım var dedim kendi kendime. Keşke yetmiş beş yazsaydı. Biri sağa bir sola giden iki koridor... Hangisi demişlerdi insan seslerinin doldurduğu bir odaya giden? Hangisini seçersem neşeli kahkahaların duvarlarda kırıldığı, sıcak bir odaya varabilirdim? Peynirli poğaçaları verecek kimse bulamadım. Danışmaya gittim önce. Akşam olmuştu, demir kapı sıkı sıkı kapanmıştı. Yemekhanede kadınlar kendi aralarında öfkeli öfkeli konuşuyorlardı, onlara da ben teklif edemedim. İdaredeki gençler, "Sağol hanımnine, biz tokuz. Gece acıkınca yersin," dediler. Anlamadılar. Uzun bir yolculuğa çıkarken yanıma verilmiş şeylerden kurtulmak istiyordum. Hiç yer miydim onları? Tuvalete gittim. Musluğu açıp poğaçaları ıslattım hınçla. Çöp kovasına attım, sonra kovaya tukurdum. Tuvaletten çıktım. Sıra sıra odalar vardı. Seksen beş, seksen altı, sensen yedi... Televizyon salonunu buldum. Hepsi boş bir sürü koltuk vardı. Camlar parlak ve soğuktu.

    Denize bakan odada otururken Peri'yle, camlar buz tutardı kışın. Peri'nin hediyesi perdelerimin karanfilleri şenlendirirdi camlan. "Ah abla, dilerim aşık bir eve asarsın" demişti. Hiç asamadım. Hiç aşık olmadım. Sanki olsam ne çıkardı? Böyle kocaman bir binanın küçücük bir odasında, hep kurallara uymuş ve hiç aşık olmamış biri olarak son günlerimi geçireceğime, aşktan öyseydim ne çıkardı? Yıllar sonra ben, hep Peri'deki bu aşkı düşündüm. Bir insan nasıl olur da yıllarca böyle ümitsiz bir aşkı taşıyabilir diye.
    Perdelerim... Aydınlığa bakan bir odada birkaç yıl yaşamamın bedeli oldular. Dilerim nakışları solmuştur. Dilerim saygısızca naylon tüllerin arasına katılarak, kirli bir çarşafa sarılan perdelerimi asamadan atarlar. Çünkü aşık bir ev içindi onlar. "Aşıklık... En büyük yalnızlık" derdi Peri. O kadından sonra iflah olmadı. Yaralan iyileşti ama, o durmadan aşkını anlatan kız durgunlaştı, suskunlaştı. Sonra ben ayrıldım o şehirden. Altı tane mektup yazdım Peri'ye. Hepsi geri geldi.

    İşte böyle Samim Bey. Hayatımızı birbirimize özetleyecek kadar zamanımız olsaydı, size Peri'yi ve onun onulmaz aşkını anlatacaktım. Belki aşk denen şeyi, Peri'yi anlatırken yaşayacaktım. Yanımdaki odayı vermişlerdi size. Çok sevinmiştim. Ne kadar konuşkandınız Samim Bey. Karınızın on yıl önce öldüğünü, hiç çocuğunuzun olmadığını, buraya kendi isteğinizle geldiğinizi, burada yaşamaktan mutlu olacağınızı, benimle tanışmış olduğunuz için sevindiğinizi söylemiştiniz. Sonra dünyada olan bitenden söz etmiştiniz. Ben yıllardır ilgilenmiyordum, bana ne? Ama size hayran olmuştum. Sonra ne kadar meraklıydınız. Duvarların yağlıboyasından, televizyonun markasına kadar, her şeyle ilgilenmiştiniz. Nasıl sevebiliyordunuz hayatı bu kadar? Bir sürü soru sordunuz bana, hiçbirini bilemedim. Oysa siz bir gün içinde sıcak su saatlerini, buradan hangi otobüsün geçtiğini bile öğrenmiştiniz. Çok şaşırmıştım. Sonra odalarımıza giderken bana, "Önden buyurun hanımefendi," demiştiniz. Hayırlı geceler dilemiştiniz.

    Odam nasıl güzel görünmüştü gözüme. Yatağım sanki yüz yıldır benimdi. Bardağıma sürahimdem su doldurdum, kana kana içtim. Aynada kendime baktım, yüzümde bir pembelik buldum. Yanımdaki odada, benimkinin tıpkısı bir yatakta yattığınızı düşündüm. Belki horluyordunuz geceleri, gülümsedim. Gece üşümedim, uyanmadım. Tavan çok yüksek görünmedi gözüme. Rüyamda sizi ve Peri'yi gördüm. Ah Samim Bey! Geldiğinize o kadar sevinmiştim ki. Çünkü tavanlar çok yüksekti ve hep dalgalanıyordu bakarken. Geceleri korkulu rüyalar görüp odamdan dışarı fırlamaktan; sesimin nöbetçilerin bir kenara kıvrılıp uyuduğu, bomboş bir binanın duvarlarında çınlamasın dan ve bu çınlamanın beni korkudan öldürmesinden korkardım. Yanımda siz vardınız artık. Yetmiş sekiz yaşındaydınız.

    Hayat çok uzun bir yoldur, ne zaman biteceği bilinmeyen. Bu çok sık söylenen bir sözdür, bilirim. Yaşamak bir gün gelir, ağır bir yük olur insanın sırtında. Bu da çok sık söylenir ve ben buna inanırım. Ama yaşamak sizin için bir yük değildi ki Samim Bey. Beni bu yüksek tavanların alıtnda bırakıp gitmeye ne hakkınız vardı? O yabancı, beyaz ve soğuk yatakta uyuyup uyanmamaya ne hakkınız vardı? Birlikte yürüdüğümüz yolda, şimdi tek başıma yürüyorum, bahçede. Beni yalnız bırakmaya ne hakkınız vardı?

    Yanımdaki odada kalmamalıydınız Samim Bey. Ben yalnız uyurdum, yanımdaki odada yattığınızı düşünmezdim. Keşke başka bir odada kalsaydınız. Şimdi odaların çoğu dolu. Ben de yetmiş altı yaşıma yaklaşıyorum. Televizyon salonunda yer bulamıyorum artık. Camları buğulanıyor mutlu bir evin camları gibi, ama içerisi pis kokuyor. Tuvalet sırasında ve yemekhanede kavga çıkarıyorum. Duvarlara çivi çakıyorum, resim asıyorum. Odamı temiz tutmuyorum. Kurallara uymuyorum artık, umurumda mı? Yine de halılar yutuyor ayak seslerimi Samim Bey. Peri'yi, perdelerimi ve sizi çok özlüyorum. İyi ki girdiniz hayatıma Samim Bey. İyi ki girdiniz.

    Ayfer Tunç

    alıntı
#11.11.2014 22:37 0 0 0
  • ayfer tunç hikayeleri - kırgınlık - sitem - yalnızlık hikayeleriBeni son durağıma götürecek olan toprak yol, iki büyük fıstık çamının arasından başlayarak kıvrılıyordu. Büyük ve harap bir bahçeyi ortadan bölüyordu belli belirsiz. Az çiğnenmişti, belli ki fazla yolcusu yoktu. Ağaçlar yavaş yavaş tazeleniyorlardı. Kuşların sesini duydum, bir de hafif esintilerle kıpırdanan dalların uğultusunu.
    Tek başıma gelmiştim. Bir teslim oluş gibiydi her şey. Hayatımın bu son yolunda tek başıma yürümek istemiştim. Siz yoktunuz o zamanlar, kimseler yoktu. Buraya ilk gelen bendim. Yemekhanede ilk yemek yiyen, şezlonglara ilk uzanan, bahçede ilk yürüyüş yapan, geceleri bir türlü uyuyamadan tavanlara bakan bendim. Yolun başında bir sıkıntı sardı içimi. Kendimi çok yalnız buldum, çok gereksiz. Bir hayatı özetler gibiydi duruşum. Valizim birden ağırlaştı, kaldıramadım. Ne garip; insanın eşyaları da, hatıraları gibi yıllar boyunca birikiyor. Sonra bir yığın ayrıntı, ne bileyim, koltuklar, perdeler, karyola, kitaplık, çalar saat, çaydanlık, dantel örtüler, abajur, aynalı mektup kutusu tek tek kayboluyor. Ama hatıralar hep kalıyor.

    Denize atılan kitaplar nasıl yavaş yavaş erir de sulara karışırsa hiç olmamış gibi, hayatımın bütün ayrıntıları da öyle gitmiş elimden. Bir valizim kalmış. Ama uygundur benim yaşımda bir insanın bir tek valizinin kalması. Hatta o müthiş sona doğru giderken, bir valizim bile olmamalıdır. Yattığım yatak, su içtiğim bardak, baktığım pencere emanet olmalıdır. Böylece, hayatla aramdaki maddi bağlar, benden sonraki sahiplerini bulmalıdır.

    Toprak yolun başında, bütün bir hayatı yaşadım önce. Bir duyguydu bu, çok kısa sürdü. Sonra büyük, beyaz binaya girdim. İlk kez ben geldim. İlk müşteri, ilk ihtiyar, ilk can sıkıcı kişi bendim. Ne kadar büyüktü bina ve ben ne kadar yalnızdım. "Burası odan, hanımnine," dediler. Oysa bana Hoca'nım denmesine alışkındım, garipsedim, hanımnine olacak kadar yaşlandığıma inanamadım. "Bu dolabın, bu yatağın, bu masan, bu sürahin, su sandalyen" dediler. Yaşlıları aptallarla karıştırıyorlardı. Bir sürahiyi gördüm mü tanırdım. Bir sandalyeyi de. "Bunlar battaniyelerin," dediler. "Kaloriferler saat onda söner. Geceler soğuk olur, bu yüzden sıkı örtün," dediler. Geceler soğuk olurmuş. Benim gecelerim hep soğuk olurdu Samim Bey. Aydınlığa bakan küçük odam geçti gözlerimin önünden. Camlı bir kapısı vardı, salonda yanan ışık sızardı içeriye. Hep o sızan ışığa bakardım geceleri.

    "Bu lavabon hanımnine, "dediler. "Buraya sabununu koyarsın, buraya da diş fırçanı," dediler. Bunu söylerken sezdirmeden ağzıma baktılar. Ah! Ben ne odalarda kaldım, ne banyolar gördüm. Halis Halep kilini nereye koyacağımı iyi bilirdim. "Yerler halıdır, terlik giy; pencereler zor açılır, beceremezsin, bizi çağır" dediler. Pencereler çok büyüktü. Tavanlarsa çok yüksek.

    Siz yoktunuz. Siz geldikten sonra odam neşelendi inanın. Pencereler küçüldü, kuşlar odama geldiler. Sandalyemi, yatağımı, sürahimi benimsedim. Hani bazen insan kendi adını garipser ya, hani kendine söyler de bazı anlamsız seslerdir, insanın kendi adı bile... İşte odam da öyleydi siz gelmeden önce. Sürahiye uzanan buruşuk, çilli elim bile bir yabancınındı sanki. Sürahi ise dokunursam kınlıverecekmiş gibi korktuğum garip bir eşya. Karlı dağların köpüklü, koyu mavi, hırçın bir denize ittiği küçük bir şehrin içinde, küçük ve sıcak bir odayı hatırlamıştım. Denize bakardı oda. Kocaman bir ocakta odunlar çıtırda-yarak yanardı. Hiç üşümezdim o zamanlar. Sonra Peri vardı. "Ah abla, bulamadım izini!" derdi. "Beni bıraktı gitti." Hem gülerdim, hem acırdım haline. Gözleri deniz gibi hırçın, "Bilsem ki şu karlı dağların tepesindedir, böylece düşerdim dağın yoluna!" derdi, ince pazen elbisesini tutarak. "Aşk dediğin nedir ki Peri?" derdim. "Geçer, gider..." Yüzüme bakardı, "Geçmiyor abla," derdi. "Benim başımdaki ateş geçmiyor."

    Bana perde işlerdi Peri, aşık bir eve asmamı dileyerek. Nasıl da güzel işlerdi, nasıl da yanık, tutkulu, aşk dolu. Bir kar başlardı sonra, öğle ile akşam arasındaki o sakin zamanlarda. Lokma lokma dökülürdü denize. Deniz yutardı karları. Genç kız yüzümü hatırlardım. Aşksız, hülyasız, boş yüzümü. Hep siyah ayakkabılarımla solgun halimi. İnceydi kaşlarım, toz gibiydi neredeye, yüzümse şeffaf, beyaz. Bir siluet gibiydim, hep öyle kaldım. Siyah ayakkabılı bir gölge.

    "Duvarlara çivi çakma, resim asma, yasaktır," dediler. Yasakları benden iyi kim bilebilir ki? Yasakların çevrelediği bir hayatı yaşamadım mı? Hayatım boyunca bütün kurallara uymadım mı? Hem otuz beş sene yasaları öğrettim ben. Aksi yüzümü takındım. Oysa aksi yüzümden vazgeçeli çok olmuştu. Aydınlığa bakan odamdan çıkıp, salona giderken, hep gülümseyen yüzümü takınırdım, öyle gerekirdi "Neyin yasak olduğunu sizden mi öğreneceğim?" dedim. Otuz beş sene boyunca aldığım duruşu almıştım. İşte 'aksi hanımnine'ye o gün çıktı adım. Bir suskunluk oldu önce, ama çok sürmedi. Kamburum çıktı, gözlerim ışığını kaybetti, sesim titredi sonra hep. "Örtü getirdiysen masana ser, biz vermiyoruz," dediler. "Akşam yemeği saat tam yedide, odanda yiyemezsin, yemekhaneye ineceksin," dediler.

    Siz yoktunuz Samim Bey kravatınız, fötr şapkanız, günlük gazeteleriniz, meraklı bakışlarınız, muzip yüzünüz ve 'istirham ederim hanımefendi'lerinizle siz, yoktunuz. Ben ilk müşteriydim. Odası ilk havalandırılan, yatağı ilk toplanan, televizyon salonunda ilk ve yalnız başına oturan bendim. Siz ve şakalarınız yoktunuz. Bu anlattıklarımı belki söylemediler Samim Bey. Belki nazikçe söylediler de, ben öyle anladım. Ama ağır geldi bana bütün bunlar. Aydınlığa bakan odamın bulunduğu evde olanlar da ağırdı çünkü. Sıcak ve nemli bir şehire, sağlığım bozulurdu, beni götürmediler. ilk gece belki yemek yiyemem diye yolluk verdiler yanıma, benim yüreğim iki kat oldu. "Yerleşince televizyon salonuna gel, çay yapacağız, birlikte içeriz," dediler. Bunu gerçekten söylediler. Çünkü çok sevinmiştim.

    "İstersen bende kal" demişti Peri, o gülümseyen gözleriyle, karlı dağlarını denize ittiği şehre ilk gittiğimde. Şimdi düşünü-yürum da, Peri'yi öylesine güzel gülümseten, acaba aşk mıydı? Kim bilir nerededir şimdi Peri? Belki ölmüştür. Benden genç kimler ölmedi ki o sağ kalsın, hem de tutkulu bir aşkla. Kapıyı yavaşça çekip gittiler. Valizim elimde kalakaldım. Ah Samim Bey! Böyle bir duyguyu siz yaşadınız mı? Siz hayatı çok mu severdiniz? Hep neşe içinde mi geçirdiniz bir ömrü? Ah, niçin bunları konuşacak kadar vaktimiz olmadı bizim? Hayatı neden sevdiğini bana anlatabilirdiniz belki Samim Bey.

    Bence iskambil oynamayı severdiniz siz. Şark hizmetindeyken ırmak kıyısına giderdiniz eş dost. Önce rakı içerdiniz. Sonra arkadaşlarınızdan biri saz çalardı, siz türkü söylediniz. Belki biraz efkarlanırdınız türkü söylerken. Bir sigara yakar, dumanına bakar "Amaaan sen de," derdiniz sonra. İskambil kağıtlarını çıkarırdınız, pişti yapınca çok sevinirdiniz. Biliyorum, ah biliyorum, bütün bunları anlatırdınız bana vaktimiz olsaydı. Bence siz hep gülerdiniz. Ben hiç gülmedim Samim Bey, hiç aşık olmadım. Ama Peri, deli gibi aşıktı. Ona acırdım.
    Ayak seslerini götürdü halılar onların. İki kişiydiler, biri kadın biri erkek. Bütün eklemlerim uzun uzun sızladı onlar gidince. Hiç gelmediler sandım, hiç olmadılar. Ben bir rüya gördüm, kötü bir rüya. Hava bulutluydu, odam gölgeler içindeydi. Valizimi açtım.
#11.11.2014 22:36 0 0 0
#11.11.2014 22:31 0 0 0
  • Konu: Kin ve Sevgi
    "Savaştan çok önce, daha mekanikçi olmamışken Kama ırmağında istifçi olarak çalışıyordum. Boşaltmaya yardım ederken herbiri atmış kilo gelen iki tuz torbası taşırdım. Müthiş gücümü esirgemezdim, her zaman da çok güçlü bir yapım vardı. Şimdi de aslolan tek şey ölmek istemediğimdi, direnme gücüm de oldukça büyüktü. Ülkem için dövüşmeliydim yerniden, sonunda düşmandan öç almak için döndüm de.
    "Görünüşe göre transit bir kamp olan bu kampta yüz kilometre kadar uzukta olan başka bir kampa aktarıldım. Burada da sistem transit kamptakinin tümüyle aynısıydı: aralarına dikenli teller gerilmiş direkler, üstü açık. Verilen yiyecekler aynıydı, ama ham darı yerine bir kase çürük kaynamış un veriyorlardı, ya da ölü atların leşlerini sürüklüyorlardı kamp içine. Açlıktan ölmemek için yerdik bunlardan, yine de yüzlerce ölüyorduk... Ekim'de gelen soğuklar herşeyin üzerine tuz-biber ekti, durmadan yağmur yağıyor sabahları don oluyordu. Soğuktan ölümcül acılar çekiyorduk. Ölen bir Kızılordu adamının üzerinden asker ceketi ve paltosunu aldım, bu bile soğuktan koruyamadı bedenimi. Açlığa gelince, ona alışmıştık artık.
    "Yağmaların şişmanlattığı askerlerin gözetimindeydik. Tarladan çıkmış gibi aynı karaktere sahipti tümü. Adi eşkiyadan başka birşey değillerdi. Eğlenmek için bir yol bulurlardı. Sabahleyin bir çavuş tel örgülerin önüne gelip bir çevirmen aracılığıyla konuşurdu.
    "Az sonra yiyecek dağıtımı yapılacak. Dağıtım solda olacak."
    "Çavuş giderdi. Ayakta durabilen herkes kampın sağ yanına koşardı. Bir saat, iki saat, üç saat beklerlerdi, iliklerine işleyen rüzgarda yaşayan iskeletler titreşirdi.
    "Sonra birden kampın diğer yanında askerler belirirdi. Tellerin üzerinden iri ateti parçaları fırlatırlardı. Açlığın bilinçlerini zayıflattığı esirler o yana akın ederler ve çamura bulanmış et parçaları için mücadeleye başlarlardı.
    "Askerler katıla katıla gülerek izlerler ve birden uzun bir ma-kinalı tüfek salvosu tarardı tutsakları. Çğlıklar inlemeler... Tuk-saklar yaralı ve ölülerini orada bırakıp yeniden sol yana koşarlardı. Kamp komutanı, uzun boylu bir asteğmen, yanında bir çevirmenle tel örgülere gelirdi. Gülmesini zorlukla bastırarak konuşurdu:
    "Yiyecek dağıtımı sırasında istenmeyen düzensizlikler olmuştur. Eğer yeniden böyle şeyler olursa, Rus domuzlarının acımasızca vurulmusı için buyruk vereceğim." Komutanın arkasındaki Nazi askerleri gülmekten ölürlerdi. Komutanın bu "akıllıca" oyununu çok severlerdi.
    "Ölüleri sessizce kamptan çıkarır ve pek uzak olmayan bir dereye gömerdik. O kampta yumruklarla, sopalarla, dipçiklerle dövülürdük. Herhangi bir anda ya sıkıldıkları ya da eğlenmek istedikleri için döverlerdi. Yaralarım iyileşmeye başlıyordu, ama sonradan, sanırım süreğen nemden ve dayaklardan, yeniden açılıp dayanılmaz ağrılar vermeye başladılar. Ama daha yaşıyordum, ve kaçma umudumu da yitirmemiştim... Olduğumuz yerde, çamur içinde yatıyorduk, saman vb. yoktu. Birbirimize katı bir kitle halinde sokulup yatardık. Tüm gece boyunca sürekli, alta çamur içinde üşüyenlerle üstte soğuktan üşüyenler yer değişirdi.
    "Günler birer kabus gibi geçiyordu.Gün geçtikçe daha çok zayflıyordum.Artık bir çocuk bile bir vuruşta devirebilirdi beni. Zaman zaman bir deri bir kemik kalmış ellerime bakardım, ve düşünürdüm:"Nasıl çıkacağım buradan ?" işte ondan sonradır ki o ilk birkaç gün kaçmak için hiçbir girişimde bulunmadığım için lanet ettim kendime. Hiç değilse öldürülürdüm de bu korkunç acıları çekmem gerekmezdi.
    "Kış geldi. Karı yanlara küreyip donmuş zemin üzerine yatıyorduk. Sayımız gitgide azalıyordu... Sonunda birkaç gün sonra çalışmak için başka yere görderileceğimiz duyuruldu. Hepimiz yaşama döndük. Herbirimizin içinde bir ümit ışığı yandı- çok zayıf bir ümitti bu-, belki kaçmayı başarabilirdik.
    "O gece sessiz ve dondurucuydu. Şafaktan hemen önce silah sesleri duyduk. Çevremdeki herkes kımıldamaya başladı. Gümbürtü yeniden başladığında biri yüksek sesle bağırdı:
    "Yoldaşlar, bizimkiler saldırıyor!"

    Sonra akılalmaz birşey oldu. Tüm kamp sanki buyruk almış gibi ayağa fırladı. Günlerdir ayağa kalkamamış olanlar bile ayaktaydı. Her yandan ateşli fısıltılar ve bastırılan hıçrıkları duyuyorduk. Yanımdan biri birden gözyaşlarına boğullur gibi, bir kadın gibi yüksek sesle ağlamaya başladı. Ve ben... Ben de." Teğmen Gerasimo aceleyle, kırık bir sesle konuşuyordu. Sonra yeniden kendine geldi, daha dingin konuşmaya başladı:
    "Benim de, yanaklarımdan rüzgarda donan yaşlar süzülüyordu. Biri zayıf bir sesle Enternasyonal'i söylemeye başladı, ve hepimiz selamlayan sesle katıldık ona. Nöbetçiler makinalı tüfekler ve otomatiklerle ateş açtılar, biri bağırarak buyruk verdi: "Yere yatın!" yatıp bedenimi karlarla bastırdım, bir çocuk gibi hıçkırarak ağlıyordum. Yalnızca sevindiğim için değil, insanlarımızla gurur duyduğum için de ağlıyordum. Faşistler bizi öldürebilirdi, silahsız, güçsüz koyabilirlerdi açlıktan; bize işkence edebilirlerdi; ama ruhumuzdaki inancı alamıyorlardı, hiç bir zaman da alamayacaklardı! Saldırmak için yanlış insanlar seçmişlerdi, söyleyeyim size !"
    O akşam teğmen Gerasimov'un öyküsünün sonunu duyamadım. Alay mürettebatıyla acele işleri vardı. Birkaç gün sonra yeniden buluştuk. Siper korunağı küf ve çam reçinesi kokuyordu.
    Teğmen parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, hafif yumaklanmış, bir parkanın üzerinde oturuyordu. Onun böyle elerini kenetlemiş, saatlerce bunaltılı, sonuçsuz düşüncelere dalarak oturma alışkanlığını savaş tutsağı kamplarında edindiğini düşünmeden edemedim.

    Nasıl kaçtığımı mı bilmek istiyorsunuz ? Anlatacağım. Silah sesleri duyduğumuz geceden bir süre sonra istihkam inşaatların da çalışmaya gönderildik. Don ve buz çözülmeye başlamıştı. Yağmur yağıyordu. Kampın kuzeyine doğru çıkarıp götürdüler. Yine aynı şeyler: tükenip düşenler oracıkta öldürülüp yol üzerinde bırakıldılar.
    "Birinin yol kenarında donmuş bir patatesi almak için eğildiğinde bir gedikli tarafından vurulup öldürüldüğünü anımsıyorum. Bir patates tarlasının içinden geçiyorduk. Gonçar adlı Ukraynalı bir onbaşı patatesi alıp gizlemeye çalıştı. Gedikli onu gördü. Tek söz söylemeden Gonçar'ın yanına gelip boynundan vurdu onu. Bütün tutsaklar durmuş bakıyorlardı" Buradaki herşey Alman devletinin malıdır." dedi gedikli eliyle çevresini göstererek. "Herhangi biriniz keyfi olarak birşey alırsa anında öldürülecektir."
    "içinden geçtiğimiz bir köyde kadınlar üzerimize ekmek parçaları ve fırınlanmış patatesler fırlattılar. Kimilerimiz bir kaç parça yakalanmayı başardı, ama çocuğumuz yapamadık. Muhafızlar pencereleri taradılar, daha hızlı yürümemiz için buyruk verdiler. Ama cocuklar-korku nedir bilmez onlar- biraz önden yol boyunca koşuyor ve yolda ekmek bırakıyorlardı. Topladık ekmekleri. Ben de büyük bir kaynamış patates ele geçirmeyi başardım. Yanımdakiyle yarıyarıya üleşip kabuğuyla yedik.Hiç bu denli lezzetli bir patates yememiştim.
    "Bir ormandaydı istihkam inşaatı. Almanlar nöbetçileri gözle görülür biçimde takviye ettiler ve elimize kürekler verdiler. Canım istihkam yapmak istemiyordu, daha çok yıkmak istiyordum yapılanları.
    "Tam o gün öğleden sonra aklıma koydum koyacağımı Kazdığımız çukurdan tırmanıp çıktım, beli sol elime alıp nöbetçinin yanına gittim. Diğerlerinin bir siperde olduklarını önceden gözlemiştim, bizim gruptan sorumlu bu bir kişiden başka nöbetçi de yoktu yakında.

    "Küreğim kırıldı, bak !" diye mırıldandım askere yaklaşırken. Kısa bir an, onu ilk vuruşta yere sermezsem işimin biteceği düşüncesi şimşek gibi geçti kafamdan. Asker yüzümdeki ifadeden, galiba birşeyler anladı. Otomatiğinin tetiğini kavramak için omuzlarını silkti, işte o an kürekle yüzünün tam ortasına geçirdim.
    Başına vuramazdım, miğferi vardı çünkü. Ama hiç ses çıkarmadan boylu boyunca uzatacak kadar gücüm olmuştu.

    "Şimdi elimde bir otomatik ve üç şarjör vardı. Koşmaya başladım. Ama ' şimdi'de koşamıyorum gibi geldi bana ! Durdum, derin bir soluk aldım ve yeniden kaldırdım tabanları. Derenin diğer yakasında orman daha sıktı, oraya yöneldim. Kaç kez düştüğümü, kattığımı, yeniden düştüğümü anımsamıyorum. Yine de her dakika daha çok uzaklaşıyordum. Bitkinlikten soluk soluğa, hıçkıra hıçkıra bir çalılığın arasından koşarak tepenin diğer yanına indiğimde otomatiklerin uzak takırtılarını duydum, sonra bir çığlık. Ama beni yakalamak o kadar kolay değildi artık.
    "Alacakaranlık çökmeye başladı. Eğer Almanlar izimi bulmayı başarır da iyice yakınlaşıriarsa son mermiyi kendime saklayacaktım. Bu düşünce cesaretimi tazeledi. Daha sessiz ve dikkatli yürümeyi sürdürdüm.
    "Geceyi ormanda geçirdim. Yarım mil kadar uzakta olmayan bir köyün yaknındaydım, ama Almanların arasına düşerim diye oraya gitmeye korkuyordum.
    Diğer gün partizanlar buldu beni.iki hafta onların barınaklarında dinlenerek gücümü topladım. Önceleri, paltomun astarına sakladığım ve onlara gösterdiğim parti kartımı göstermeme karşın kuşkulanıyorlardı benden. Ama daha sonra operasyonlarına katıldığımda bana karşı davranışları birden değişti. Öldürdüğüm faşistlerin hesabını tutmaya da orada başladım. Bugüne dek bu hesabı hiç sektirmeden tuttum, sayıları yavaş yavaş yüze yaklaşıyor.
    "Ocak'ta partizanlar cephe çizgilerinden beriye geçirdiler beni. Bir ay kadar hastanede yattım. Omuzumdaki havan şarap-nelerini çıkardılar, romatizma ve kampta aldığım diğer illetlerin savaştan sonra çaresine bakacaktık.Evde bir hafta kaldım, Daha fazla da dayanadım. Cepheye gitmek için müthiş bir istek duyuyordum, tüm söleyebileceğim de şu şimdi: kim ne derse desin, benim yerim sonuna kadar burası."
    Siper barınağının kapısında hoşçakal dedik birbirimize. Teğmen aydınlık günışığının altında parıldayan bir küreğe düşünceli düşünceli bakarak konuştu:" Ve biz nasıl savaşılacağını, nasıl kin duyulacağını ve nasıl sevileceğini öğrendik. Savaş gibi böylesine keskin bir bıçağın üzerinde herkesin duyguları kusursuz biçimde keskinleşti. Kin ve sevgi yanyana konulamaz diyeceksiniz belki ?Atasözünü bilirsiniz:" Bir atla huysuz bir geyiği aynı kağnıya koşamazsmız." Ama bizim bulunduğumuz konumda bunlar birlikte koşulu, ve çekecekleri kağnıyı da kusursuz çekiyorlar. Bana ve ülkeme yaptıkları tüm şeylerden dolayı fasitlere acı bir kin duyuyorum. Aynı anda da insanlarımızı tüm yüreğimle seviyorum ve faşistlerin boyunduruğu altında acı çekmelerini istemiyorum. Beni ve tüm diğerlerini böylesi bir öfkeyle savaşmala item de bu: eylemde biraraya gelip birleşen işte bu iki duygu, kin ve sevgi, utku getirecek bize. Ve ülkemize duyduğumuz sevgi yüreklerimizde korunuyorsa ve bu yürekler çarptığı sürece korunmayı sürdürecekse, kinimizi de sonuna dek sürgülerimizin ucunda taşıyacağız.

    Belki karmamaşık oldu tüm bunlar, bağışlayın ama düşündüğüm şeyler bunlar." diye bitirdi teğmen Gerasimov. Ve onu tanıdığımdan beri ilk kez basit, sevecen Dır biçimde gülümsedi, bir çocuğun gülümsemesiyle.
    Yine ilk kez ben de, yaşadığı olaylardan kırgınlaşmış, ama.daha bir neşe denli sert ve bükülmez bu otuziki yaşındaki teğmenin şakaklarında parlak beyaz saçları olduğunu ayrımsadım. Ve büyük acılar sonucu oluşmuş bu beyazlık o denli katışıksız ki, şapkasına dolanmış bir örümcek ağının ipliği şakaklarına geldiğinde gözden yitmişti, ne kadar çatıştımsa onu ayırtetmeyi bir türlü başaramadım.

    alıntı
#11.11.2014 22:30 0 0 0
  • Konu: Kin ve Sevgi
    "Bir zaman faşistlerin elinde tutsak kalacağım hiç gelmemişti aklıma, ama bu da oldu. Eylül'de ilk yaramı aldım, yine de aktif hizmette kaldım. Ayın 21'inde Poltava bölgesindeki bir çatışmada yeniden yaralanıp tutsak düştüm.
    "Alman tankları sağ kanadımızdan istediler savunmayı, ardından piyadeleri aktı. Kuşatmanın içinde kaılp çarpıştık, o gün çok ağır kayıplar verdi bölüğüm. Düşman tank saldırısını geri püskürttük iki kez. Sekiz tank ve bir silah kamyonunu yakıp tahrip ettik. Mısır tarlaları arasında yüzyirmi Nazi yatıyordu. Ama sonra havan toplarıyla ateş yağdırdılar, öğleden saat dörde değin elimizde tuttuğumuz tepeyi teslim etmemiz için zorladıkça zorlu-yorlardı. Korkunç bir sıcak vardı. Tek bir bulut yoktu gökyüzün
    de, o denli sıcaktı ki güneş, soluk almak bile güçtü. Havan mermileri müthiş bir sıklıkla patlıyordu üzerimizde. Adamlarımızın susuzluktan dudaklarının kapkara olduğunu anımsıyorum, ve belli belirsiz, kızgın bir sesle buyruğumu verdim. Bir havan mermisi tam önümde patladığında, bir çukurluk boyunca koşuyorduk. Sanırım kapkara bir toprak ve duman sütunu gördüm, ve başka birşey göremedim. Şarapnel parçalarından biri miğferimi delmişti, bir diğeri sol omuzuma saplandı.
    "Ne kadar zaman baygın yattığımı anımsamıyorum, ama birtakım ayak sesleri ile kendime geldim. Başımı kaldırdım ve düştüğüm yerde olmadığımı gördüm. Asker ceketim çıkarılmış omu-zum şöyle bir sarılmış. Başımda miğfer de yoktu. Birileri başımı da sarmıştı, ama sıkı değildi, bezin bir ucu göğsümün üstündeydi. Bir an adamlarımın beni sürüyüp getirdiklerini ve giderlerken başımı sardıklarını düşündüm. Ama bana doğru gelen adamlar benimkiler değildi, Almandı bunlar. Beni kendime getiren onların ayak sesleriydi. Onları açıkça görebiliyordum, iyi bir filmdeki gibi. Ellerimle çevremi yokladım. Silah falan yoktu. Ne tabanca, ne mavzer, ne bomba. Adamlarımızdan biri çantamı ve silahlarımı almıştı.

    "işte ölüm bu!" diye düşündüm. O an başka neler düşündüm acaba ? Eğer bir gün bu öyküyü bir romanda kullanmayı düşü-nüyorsanız,'kendinizden birşeyler katın artık, çünkü o anda birşeyler düşünecek fırsatım olmadı. Almanlar oldukça yakınlaşmıştı, ve ben yatarak ölmek istemiyordum, istemiyordum, yatarak ölemezdim, anlıyor musunuz? Tüm gücümü topladım, ellerimini yere dayayarak dizlerimin üstüne doğruldum. Yanıma vardıklarında ayaktaydım. Yalpalayarak duruyordum, yeniden yere düşmekten ve yatarken süngülenmekten müthiş korkuyordum. Çevremde duruyor, birşeyler söyleyerek gülüyorlardı. Konuştum:" Öldürür artık beni, domuzlar. Öldürün beni, düşeceğim çünkü. " Biri mavzer namlusuyla boynuma vurdu, ve düştüm. Ama bir an içinde yeniden kalktım. Gülmeye başladılar, biri eliyle gösterdi:"Yürü bakalım, bu taraftan."diye imledi. Yürümeye başladım. Tüm yüzüm kurumuş kanla kaplanmıştı, basımdaki yaradan daha kan akıyordu, sıcak ve yapışkan bir kan. Omzum ağrıyordu, sağ kolumu kaldıramıyordum. Oracıkta yatıp hiçbir yere gitmek için müthiş bir istek duyduğumu anımsıyorum, yine de yürümeyi sürdürdüm.
    "Yo. Ne ölmek ne de tutsak olmak için bir istek duymuyordum. Şöyle ya da böyle içimdeki bulantıdan ve başımın dönmesinden kurtulmaya çalıştım, yürüyordum-demek ki daha yaşıyordum ve devinebiliyordum. Susuzluktan kıvranıyordum. Ağzım kavrulup kurumuştu, ayaklarım beni sürekli gözlerimin. önünde salınıp duran kara bir duvar boyunca taşıyordu. Neredeyse bayılacaktım, ama zorladım kendimi. "Birşeycik içip biraz dinlenir dinlenmez kaçacağım."
    'Tutsak edilenlerin tümü bir koruluğun kenarında biraraya getirilip toplanmıştı. Yalnızca bizim alayın üçüncü bölüğünden iki Kızılordu adamını tanıdım, diğer tümü yakın bir birliktendi. Tutsakların çoğu yaralanmıştı. Bir Alman teğmeni bozuk bir Rusçayla içimizde komiser ya da subay olup olmadığını sordu. Kimse konuşmadı. Yeniden sordu sonra: "Komiserler ve komutanlar iki adım öne çıksın. "Kimse kımıldamadı.
    Teğmen ağır ağır sıranın önü boyunca yürüdü ve görünüşleri Yahudilere benzeyen onaltı adam seçip aldı. Herbirine"Yid ?" diye soruyor, yanıt beklemeden de sıra dışına çıkmalarını buyu-ruyordu. Bu seçilenler arasında Yahudiler, Ermeniler, esmer yüzlü ve siyah saçlı Ruslar vardı. Tümü birazcık yana doğru dizilerek gözlerimizin önünde otomatiklerle vurulup öldürüldüler. Sonra aceleyle üzerlerimizi arayıp tüm kişisel eşyalarımızı ve kağıtlarımızı aldılar. Parti üye kartımı hiçbir zaman cüzdanımda taşımaz, yitirmekten korkardım. Pantolonlarımın iç cebine koymuştum onu, bulamadılar. Bilirsiniz, insan olağanüstü bir varlıktır: yaşamımın pamuk ipliğine bağlı olduğunu çok iyi biliyordum, kaçmaya çalışırken beni vurmazlarsa bile yolda öldürürlerdi beni, çünkü o denli çok kan yitirmiştim ki, diğerlerine zorlukla yetişebiliyordum. Arama bitip de parti kartımı bulamadıklarında o denli sevinmiştimki, susuzluğumu tümüyle unuttum.

    Marş düzeninde yola çıkarılıp batı yönünde götürüldük. Güçlü bir muhafız takımı her iki yanımızda yürüyordu, yaklaşık on kadar da Alman motosikletli vardı. Hızlı adımlarla sürüyorlardı bizi, gücüm tükenmeye başlıyordu, iki kez düşüp yeniden kalktım, ve yürümeyi sürdürdüm, çünkü biraz daha yerde kalır da herkes geçerse beni, yol üstünde öldüreceklerdi. Önümde yürüyen bir çavuşun başına geldi bu. Bacağından yaralıydı ve zorlukla yürüyordu; inliyor, arada bir acıdan bağırıyordu. Bir mil kadar yürüdükten sonra bağırdı.
    "Yo, ben artık gidemem. Yoldaşlar, hoşça kalın." ve yolun ortasında oturdu.
    "Yanlarından geçenler kaldırıp ayaklarının üstüne getirmeye çalıştılar. Ama sürekli yeniden düşüyordu. Solgun, gencecik yüzünü, çatılmış kaşlarını ve yaşlarla ıslanmış gözlerini düş gibi anımsıyorum. Tutsakların tümü geçti. Geride kaldı o. Geriye baktığımda bir motorsikletlinin ona doğru sürdüğünü gördüm. Motorsikletinden inmeden tabancasını çıkardı, çavuşun kulağına dayayıp ateşledi. Küçücük bir ırmağa varana dek faşistler düşen birkaç Kızılordu adamını daha vurdular.
    " Şimdi o küçük ırmağı görüyordum, sonra çökmüş bir köprü ve ırmağın kıyısında devrilmiş bir kamyon. Ve orada yüzüstü düştüm. Bayıldım mı ? Yo bayılmadım. Boylu boyunca uzanmıştım; ağzım toz toprak doldu, şiddetle sıktım dişlerimi, kumlar ağzımda çıtırdadı. ama kalkamıyordum. Yoldaşlarım yanımdan geçerken biri alçak sesle konuştu:" Kalk hadi, yoksa öldürürler seni." Ellerimle ağzımı yırtmaya, acının kalkmama yardı m etmesi için gözlerimi bastırmaya başladım.
    "Herkes geçti beni, bir motosikletlinin bana doğru geldiğini duydum. Nasıl olduysa, kalktım ! Dönüp motosiklete bakmadan, esrimiş gibi yalpalayarak tutsaklara ulaşmaya ve son sıraların içine kendimi atmaya zorladım. Alman tankları ve cemsele-ri ırmağın içinden geçerken suyu bulandırmıştı, ama bu sıcak, çamurlu sudan içtik, ve bu bahar pınarlarından daha tatlı geldi bize. Başımı ve omuzumu ısladım, bu canlandırdı beni, yeniden kazandım gücümü. Artık düşüp yolda kalmayacağımdan ümitli, yürümeyi sürdürdüm.

    Bir ortasıklet Alman tank kolunun arasında kendimizi bulduğumuzda, ırmağı yeni geçmiştik. Tutsak olduğumuzu görünce en öndeki tank son hızla tam ortadan üzerimize doğru sürdü.
    Ön saflardakiler kapanıp paletlerin altında ezildiler. Muhafız piyadelerimiz ve motorsikletliler durmuş bakıyor, bazıları gülmekten katılıyordu; taretlerinden dışarı bakıp ellerini sallayan tankçılarla bağırarak birşeyler konuştular. Sonra yeniden bir kol halinde toparladılar bizi, kendileri de yeniden kenardan yürümeye başladılar. Şaka yapmayı seviyorlardı, inkar edemem bunu.
    "O akşam ve gece hiç kaçmaya çalışmadım, çünkü bir yere gidemeyeceğimi biliyordum, kan yitirdiğim için çok zayıflamıştım. Yanısıra, sıkı gözleniyorduk, herhangi bir kaçma girişimi kuşkusuz başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Ama sonraları kaçmaya çabalamadığım için nasıl lanet ettim kendime ! Diğer sabah Alman güçlerinin karargah kurduğu bu köyden geçtik. Bizi izlemek için sokağa dökülmüştü piyadeler. Köyün içinde muhafızlar hızlı koşmamız için zorladılar. Cepheye giden alman birliklerinin gözlerinde bizi küçük düşürmeyi gerekli görmüşlerdi. Koştuk da. Arkada kalanlar ya da düşenler oracıkta vuruldular, o akşam bir savaş tutsağı kampına vardık. Motor- traktör servis istasyonlarından birinin avlusu tel örgülerle çevrilmişti. Kamp muhafızlarına teslim edildik, silahlarının namlularıyla iterek içeri sürdüler bizi. Yıkanmak için hiçbir şey yoktu. Oldukları yere yapıyorlardı adamlar, çamur ve kokan gübre içinde yatıyorlardı. En zayıfları bir daha kalkamıyordu. Günde bir kez su ve yiyecek veriliyordu, bir maşrapa su ve bir avuç dolusu ham darı ya da çürük ayçiçeği tohumu, hepsi buydu. Bazı günler bize birşey vermeyi tümüyle unuturlardı.
    "İki gün boyunca yoğun yağmur yağdı. Kampta pislik ve çamur öylesine seyreltikleşmişti ki, dizlerimize dek batıyorduk. Çiy-lenmiş giysilerimizden buhar yükseliyordu sabahleyin tıpkı atlardan yükseldiği gibi; ama yağmur yeniden durmaksızın boşalmaya başladı. Her gece birkaç düzine adam ölüyordu. Tümümüz yiyecek kıtlığından gün geçtikçe daha da zayıflıyorduk. Dahası yaralarım işkence çektiriyordu bana.
    "Altıncı gün omzum ve başım her zamankinden çok ağrımaya başladı, irin toplamışlardı. Sonra kötü kötü kokmaya başladılar. Kampın bir yanında kollektif çiftlik ahırları vardı, yaraları ciddi olan Kızılordu adamları orada yatıyordu. Sabahleyin kamp sorumlusu gedikli subaydan doktora görünmek için izin istedim, bana yaralılara bakan birinin olduğunu söylemişlerdi. Gedikli iyi Rusça konuşuyordu. Yanıtladı:"Git de doktorunu gör Rus. Sana hemen yardım edecektir."
    "Alay ettiğini anlamadım; sevinmiştim, ahıra doğru geçip gittim. Üçüncü sınıf bir ordu doktoru girişte karşıladı beni: Bir yulara bağlıydı. Yıpranmış, yaşamak zorunda kaldığı şeylerden yarı delirmişti. Yaralılar çerçöple karışık gübrelerin üzerinde yatıyor-ları, ahırı dolduran pis kokuyu soluyorlardı. Çoğu yaraların içinde kurtlar kaynaşıyordu, yapabilenler parmaklarıyla yada çöplerle atmaya çalışıyorlardı, içerde ölü tutsaklardan bir yığın da vardı, kaldırmak için zaman olmamıştı.
    "Görüyor musun ?" diye sordu doktor. "Sana nasıl yardım edebilirim ? Bir tek sargı bezim yok, hiçbirşey yok. Git, Tanrı aşkına çek git, Sargılarımda yırtıp at ve yaralarına kül serp. Surdaki kapının önünde biraz temiz kül bulacaksın."
    "Dediğini yaptım. Girişte gedikliyle karşılaştım. Bütün yüzüyle sırıtıyordu. "Eee, nasıl gitti bakalım ? Askerlerinizin kusursuz bir doktoru var. Yardım etti mi sana ? Konuşmadan geçip gidiyordum ki, yüzüme bir yumruk atıp bağırdı:" Yanıtlamak istemiyorsun ha, köpek seni!. Yere düştüm, yeniden ve yeniden başıma ve göğsüme tekmeler savurdu. Yoruluncaya kadar tekmelemeyi sürdürdü. Bu faşisti yaşadığım sürece asla unutmayacağım, asla! Sonra beni bir kez daha dövdü, öncekirden daha sertti bu. Beni tel örgülerin arasından her gördüğünde dışarı çağrıyor, tek söz söylemeden, büyük bir konsantrasyonla dövmeye başlıyordu.
    "Nasıl kaçtığıma gelince..."
#11.11.2014 22:29 0 0 0
  • Konu: Kin ve Sevgi
    savaş hikayeleri - savaş anıları - şolohov hikayeleriSavaşta ağaçlar, insanlar gibidir, herbirinin kendi yazgıları vardır. Topçumuzun ateşi altına yanıp yıkılmış kocaman geniş ormanlar görmüştüm. Geçenlerde köyün birinden sürülüp çıkarılan Almanlar bir ormana çektiler güçlerini. Teslim olmayıp orada tutunmayı planladılar, ama ölüm ağaçlarla birlikte tırpanlayıp yıktı onları. Alman asker ölüleri devrilmiş çam tomrukları altında yatıyordu. Lime lime olmuş bedenleri yeşil eğreltiotuları arasında çürüyordu. topların yarabere içinde bıraktığı çamların reçine kokusu, çürüyüp çözülen bedenlerin korkunç ağır, keskin kokusunu bastıramıyordu. Sanki yeryüzü bomba kraterlerinin yanmış sert kenarlarından gömütlerin o bayıltıcı kokusunu sızdırıyorgibiydi.

    Ölüm şarapnellerimizin toprağı alüst edip yarattığı açık, tarlanın üzerine suskun bir görkemle kurulmuştu, açık alanın nerdeyse tam ortasında, bir tansığa sığınarak kurtulabilmiş bir kuş ağacı dimdik duruyordu. Yel çatırtıyla kırılan dallarını savur-muş, parlak, yapışkan genç yaprakların arasından hışırdıyordu. Bu açıklıktan geçmemiz gerekiyordu. Önümde yürüyen bir Kızılordu irtibatçısı ağacın gövdesine dostça dokunup, içten, nazik bir şaşkınlıkla sordu:
    " Nasıl basardın kurtulmayı sevgilim ?" Çamın biri köküne çarpan bir top mermisiyle, biçilmiş gibi devrilmişti. Bir zamanlar dimdik durduğu, yerde şimdi kuru iğne yapraklarla taçlanmış bir reçine akıntısı vardı. Bir meşeyse ölümle daha değişik bir biçimde karşılaşmıştı.
    Kışın son anlarında bir Alman top mermisi adsız bir dereciğin kıyısında büyümüş yaşlı bir meşe gövdesine düşmüştü..Düzensiz, eğri yarık ağacı ortadan ikiye bölmüştü; ama baharda, patlamanın dereye devirdiği taraf yaban bir inatla yaşama dönmüş ve taze yapraklarla kaplanmıştı. Kuşkusuz bugün de bu sakatlanmış meşenin alt dalları akan suda yüzerken, yüksek dalları hala tırtıllı yapraklarını eğilmez bir güçle kaldırmış, güneşe geriyordu.
    Hafif kambur ve uzun boylu teğmen Gerasimov, geniş omuzlarını yukarı kabartıp bir kartal görünümü almış, siperinin girişinde oturup, taburunun bugün başarıyla geri püskürttüğü bir düşman tank saldırısı sırasında çatışmaların ayrıntılarını anlatıyordu.
    Teğmenin zayıf yüzü dingin, neredeyse yan tutmaz bir görünümdeydi; alev alev gözleri kısılmıştı. Zaman zaman iri, boğumlu parmaklarını birbirine geçirerek, kırık, kalın bir sesle konuşuyordu. Dile getirilmez bir üzünç ya da derin, bastırılmış düşüncelerin su yüzüne çıktığı bu el devinimleri, güçlü yapısı ve enerjik, erkek yüzüyle garip bir çelişme yaratıyordu.
    Birden sustu, yüzü karma karışık oldu bir an: yağız şakakları solgunlaştı, sabit, donuk bakışlı gözleri biran için ayrımsadığım söndürülemez yırtıcı bir kinle alevlenirken yüzünün etli kasları bir an gerilip gevşedi. Üç Alman tutsağının cephe çizgimiz yönünden ormanlık arasından geldiğini gördüm, arkalarında güneşten beyazlamış yazlık asker giysileriyle bir kızılordu muhafızı vardı, buruşuk kasketini başının arkasına devirmişti.
    Kızılordu askeri ağır adımlarla yürüyordu. Elinde ölçülü bir tutuşla kavradığı, süngüsü günışığında parıldayan bir mavzer vardı. Alman tutsaklarda, çamurlu çarı k tipi ayakkabılar giydikleri ayaklarını istemeye sürüyerek yavaş yavaş ilerliyordu.
    En öndeki Alman- kestane rengi fırça bıyıklı, sakalları iyice kabarmış, çökük avurtlu, otuzlarında bir adam- siperimizin tam karşısına geldi. Geçerken kurt gibi bir bakış fırlattı bize, palaskasına asılı miğferini şöyle bir yoklayarak geçip gitti. Birden teğmen Gerasimov öfkeyle ayağa kalkarak Kızılordu askerinin arkasından keskin, acı bir sesle bağırdı:
    " Ne yapıyorsun sen, gezintiye mi çıkardın adamları ? kıpırda biraz ! Daha çabuk geçir şunları, sana söylüyorum !"

    Birşeyler daha bağıracakmış gibi yaptı, ama heyecanla yutkundu, keskin bir dönüşle siperin merdivenlerinden aşağıya koştu. Konuşmalarımız sırasında orada bulunan siyasi denetçi şaşkın bakışlarımı görünce alçak sesle konuştu:
    " Elimizden birşey gelmez, sinirleri yüzünden. Almanlara tutsak düşmüştü, bilmiyor musunuz ? Olanak bulduğunuzda konuşun bir. Müthiş kötü deneyimler geçirmiş, o zamandan beri de yaşayan Nazilerin görüntülerine bile dayanamıyor. Evet, yaşayanların ölüllerine bakabiliyor, dahası sevindiğini bile söyleyebilirim. Ama tutsakları gördüğü zaman ya gözlerini kapayıp solgun ve terleyen yüzüyle bu köşede oturuyor, ya da dönüp başka bir yere gidiyor." Siyasi Denetçi bana biraz eğilerek fısıldıyor. " Onunla iki kez saldırıya katıldım, bir beygirin gücü var adamda, neler yaptığını görmeliydiniz... Ben çok adam gördüm böyle, ama onun süngüyü ve namluyu kullanışı... müthiş bir şeydi!"
    Geceleyin Alman topçusu zorlu bir ateşe başladı. Atışlar teknikti, eşit zaman kesitleri içinde. Uzaktan silahın sesini duyuyorduk önce, ardından top mermisi çelikten bir çığlık kopararak üzerimizden geçip gidiyordu, yüksek gecede yıldızlar vardı. Gümbürtü yükselip diniyordu, ve arkamızda bir yerlerde, cemse-lerin cephe çizgimize askeri taşıdığı yol yönünde madeni bir aydınlık sarı kıvılcımlar saçarak bir alev yükseliyor, gökgürültüsü gibi bir patlama geliyordu ardından.
    Atışlar arasındaki zaman kesitlerinde, orman yeniden suskunun, egemenliğine girdiğinde, sivrisinek vızıltılarını bile duyabilirdiniz. Ve ateşten ürken kurbağalar yandaki bataklıkta kaygıyla vıraklıyordu.
    Bir fındık çalısının dibinde duruyorduk, kopardığı bir dal parçasıyla sivrisinekleri uzaklaştırmaya çalışırken, acelesiz anlattı öyküsünü. Anımsadığım denli aynen veriyorum.
    "Savaşa dek Doğu Sibirya'daki işletmelerde mühendis olarak çalıştım. Geçen yıl 9 Temmuz'da askere alındım. Bir ailem var: Karım, iki oğlum. Son savaşta babam yaralandıktan sonra sakatlanmıştı. Evet. Ayrıldığımızda, tahmin edeceğin gibi, karım ağladı:" Bütün gücüyle savun anayurdumuzu Utkuya ulaşmamız için, gerektiğinde yaşamını ver." O zaman gülerek ona şöyle dediğimi anımsıyorum: "Nesin sen ? Kanım mı, propo-gandacım mı ? Az çok büyüdüm artık ben Utkumuza gelince, onu faşistlerin boyunlarını sıka sıka, söke, söke alacağız, merak etme."" Doğal ki, daha güçlüydü babam. Ama o da bana ayrılık öğütlerini vermeden edemedi. " Anımsa Viktor" dedi, "Gerasi-mov adı sıradan bir şey değil. Sen, ataların gibi doğuştan işçisin. Senin büyük- büyükbaban Stragonov'a çalıştı. Ailemiz yüzyıllardır demir üretti ülkemiz için. Sen de bu savaşta demirden olduğunu göreceksin. Hükümet senin hükümetin, savaşa dek bir komutan olarak bildi seni o. Sen de düşmana aman vermemelisin."
    "Başım üstüne baba."
    " istasyona giderken partinin ilçe komitesi bürosuna uğradım. Sekreterimiz, kara kuru bir henifti. Karım ve babam bana adamakıllı bir söylev çektiklerine göre, bizim sekreter de bu konuda beni borçlu bırakmayacak herhalde diye düşünüyordum. Kuşkusuz yarım saat sürecek kısa bir konuşma yapacak ! Oysa tam karşıtı oldu. "Otur, Gerasimov" dedi. "Yola çıkmadan önce, gelenek olduğu üzre bir-iki dakika oturalım."
    " Kısa bir süre oturduk sonra, suskunduk, sonra ayağa kalktı, görünüşü buğulanmış gibiydi. Eh, dedim, ne tansıklar gördük bugün !" herşey çok açık ve anlaşılır, Gerasimov yoldaş ! Senin daha uzun, kepçe kulaklı bir çocukken.Genç önder yakalığını taşıdığını anımsıyorum. Sonra bir Genç komünist olarak anımsıyorum seni, ve son on yıldır da bir komünist olarak tanıdım seni, Git ve aman verme o sürüngenlere ! Parti örgütü sana güveniyor !" Sonra yaşamımda ilk kez birbirimizi öptük sekreterle. Ve kahretsin, onun hiç de düşündüğüm gibi bir herif olmadığını ayrımsadım:
    "Sonra karım az çok neşeli, aydınlık bir yüze kavuştu. Bilirsiniz, bir kadının kocasını cepheye uğurlaması hiç de öyle neşe-lendirici birşey değildir. O da bir ara üzüntüsündün bıraktı kendini. Yeniden ve yeniden önemli birşeyler söylemeye çalıştı, ama kafasının içinde esen bir yel vardı, ve bu onun düşüncelerini alıp götürmüştü. Sonra tren kalktı, benim vagonun yanısıra yürüyor, elimi sıkı sıkı tutuyordu.

    "Bak viktor, dikkat et kendine. Üşüteyim deme cephede." "Bırak !" dedim, "Bırak Nadya. Ne olursa olsun üşütmeyeceğim. Zaten iklim çok ılıman oralarda." Ondan ayrılmak çok acıydı benim için; onun o sevgi dolu, aptalca sözleri giderdi biraz üzüntümü. Almanlara öfkeleniyordum: "Evet" diye düşündüm, " iha-netçi komşularımız saldırdılar bize. Sıkı tutunsunlar şimdi, ilk fırsatta zımbalayacağız sizi."
    Gerasimov cephe çizgisinde başlayan makinalı tüfek ateşlerinin değişimine kulak vererek birkaç dakika sesiz kaldı. Makina-lılar sustuğunda bıraktığı yerden sürdürdü:
    "Savaşa dek çalışmalarımız Alman makinalarınca destekleniyordu. O makinaları monte ederken her parçayı ayrıntılarıyla inceliyor, iyice bakıyordum, inkar edilmez birşey vardı bu makinaları akıllı eller biçimlemişti. Alman yazarların kitaplarını okuyor, çok seviyordum onları, Alman halkından saygıyla sözederdim. Doğru, bazen böylesine endüstrileşip uzmanlaşmış bir ulusun Hitler rejimini omuzlarında taşımasına köpürmüyordum değil, ama sonuçta bu kendilerini ilgilendirirdi. Sonra Batı Avrupa'da savaş başladı.
    "Evet, şimdi cepheye doğru yola çıkmıştım ve düşünüyordum. "Almanlar teknikte güçlü, orduları da öyle küçümsenecek gibi değil. Kahretsin, böylesi bir düşmanla çarpışıp onu yenmek ilginç olmalı. Bizim de 1941'de ellerimiz armut toplamıyordu. Bu düşmandan özel bir nezaket beklemediğimi de belirtmeliyim. Karşınızdakiler faşistse ne nezaketi bekleyebilirsiniz ki ? Ama Hitler ordusunun olduğunu kanıtladığı böylesine bir kaba külhanbeyi sürüsüyle çarpışacağımı hiç düşünmemiştim. Neyse, konuya sonra geleceğim.

    " Birliğimiz Temmuz sonunda cepheye ulaştı. 27'sinin sabahı ilk çatışmamıza girdik. Önceleri korkunçtu. Havan ateşi altında toprağa çivilenip kaldık. Ama akşama doğru yavaş yavaş alıştık ve küçük bir ders verdik adamlara: köyün birinden sürüp çıkardık onları. Bu ilk çatışmamızda onbeş kadar tutsak aldık. Şu an denli iyi anımsıyorum: İçeri koyduk onları, korkudan bembeyazdı yüzleri, saat onda adamlarım çatışmayı bıraktılar, her biri tutsaklara ne verebilirse verdi: bizi sefertasına lahana çorbası koyup verdi, bir diğeri tütün, bir üçüncüsü çaya çağırdı adamları. Sırtlarına "kamerad" diye vurup soruyorlardı: "Ne için dövüşüyorsunuz, kameraden ?"
    "Ama adamlarımızdan biri, bir er, bu etkili sahneye baktı baktı, ve şöyle dedi: "Başlarına üşüştünüz dostlarınızın,'! Hepsi yoldaş oldu şimdi! Bir de bu yoldaşlarımızın cephe çizgisinin
    gerisinde yaralılarımıza ve sivil halka neler yaptıklarını görmelisiniz." Bunu demesiyle başımızdan soğuk sular döküldü oda dönüp yürüdü.
    "Biz süre sonra saldırıya geçtik, ve gerçekten de neler olduğunu gördük: yakılıp yıkılmış köyler, yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlı vurulmuştu, tutsak edilen Kızılordu adamlarının bedenlerinden parçalar koparılmıştı, kadınlar, genç kızlar, dahası okul çocukları tecavüz edilip hunharca öldürülmüştü.

    "Belleğimde özellikle kalan bir kız vardı şimdi. Onbir yaşlarında bir kız öğrenci. Almanlar yakalayıp bir bahçeye sürüklemiş, ırzına geçip öldürmüşlerdi. Çiğnenmiş patates sapları arasında yatıyordu, küçücük bir kız, sade bir çocuk, ilkokul kitapları, defterleri, kan içinde saçılmış çevresine. Okula gidiyormuş. Yüzü bıçakla korkunç bir biçimde darmadağın edilmişti; elinde açık bir okul çantasının kulpunu tutuyordu. Bedenini bir siper parkasıyla örtüp çevresinde dikildik sesizce. Sonra arkadaşlar yine sessizce çekilip gittiler. Ama ben öylece kalakaldım orada, anımsıyorum, deli gibi mırıldanıyordum:" Barkov ve Polonkin, Fiziki Coğrafya-ilk ve ortaokullar için ders kitabı." Şimdi orada otlar içinde duran kitabı iyi tanıyordum, okumuştum onu. Kendi kızım da şimdi beşinci sınıfda bu kitabı kullanıyordu.

    "Evet. Razhin'den uzak değildi burası. Skivra yakınında bir derede tutsak edildikten sonra işkence edilerek öldürülmüş Kızılordu askerleri gördük. Siz hiç kasap dükkanında şöyle bir oyalandınız mı ? Evet, burası da az çok böylegörünüyordu işte. Deredeki ağaç dallarında kan-revan içinde elsiz, ayaksız, derileri yarı yüzülmüş cesetler asılıydı... Dere yatağında öldürülerek üstüste yığılmış sekiz kişi daha vardı. Bu işkence edilmiş adamların hangisine neyin ait olduğunu söylemek olanaksızdı. Tüm görebildiğimiz iri parçalar halinde kesilmiş bir et yığınıydı, bu yığının üzerinde de üstüste dizilmiş tabak sütunu gibi Kızılordu adamlarının kepleri duruyordu.
    "Görmek zorunda kaldığım her şeyi sözcüklere dökebileceğim! mi düşünüyorsun ?Olanaksız bu ! Hiçbir sözcük betimleye-mez onları, insanın kendi gözleriyle görmesi gerek. Her neyse, yeterince konuştum." Teğmen yeniden uzun uzun sustu.
    "Burada sigara içebilir miyiz ? diye sordum. "Evet.Avucunun içinde iç." diye yanıtladı gittikçe kısıklaşan bir sesle.
    Bir iki nefes çektikten sonra sürdürdü. "Faşistlerin tüm bu yapıp ettiklerini gördükçe deli gibi oluyorduk, başka türlü de olamazdı zaten. Tümümüz insanlarla değil de kandan deliye dönmüş yoz bir köpek soyuyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyorduk. Makine parçalyarı endüstrisindeki ustalıklarını insanlarımızı öldürmekte, ırzlarına geçmekte ve işkencede de kullandıklarını görebiiyorduk... Sonra geri çekilmemiz gerekti, yine de devler gibi dövüşüyorduk.
    "Benim bölüktekilerin hemen tümü Sibiryalılardı. Yine de Ukrayna topraklarını ümitsiz de olsak şiddetle savunduk. Hemşehrilerimden birçoğu Ukrayna'da öldü, ama biz faşistlerin üzerine daha bir öfkeyle saldırıyorduk. Evet, çekiliyorduk, ama bu arada iyi de bir ders veriyorduk onlara."
    Sigarasından istekle bir nefes çektikten sonra, daha değişik, yumuşak bir sesle konuşmaya başladı.
    "iyi toprak var Ukrayna'da, ve doğa masallardaki gibi orada. Her köy, her kasaba bizim buradakilere benziyordu, belki de orada hiç çekinmeden o denli çok kanımızı döktüğümüzden. Kanla bağlıdır insan derlerdi orada. Ve bir köy teslim ettiğimiz de yüreklerimiz parçalardı. Kahrederdik. Çekilirken hiçbirimiz diğerinin yüzüne bakamazdı.
#11.11.2014 22:28 0 0 0
#11.11.2014 22:24 0 0 0
  • ağaç kavunu nasıl yetiştirilir - ağaç kavunu çeşitleri - ağaç kavunu tarım uygulamasıGörkemli ağacı ve lezzetli meyvesiyle ağaç kavununu yurdumuzun Akdeniz iklim karakterine uymuştur. İki önemli türü Guatamala (Guatamalan avocados), Meksika (Mexican avocado) tanınmış verimli çeşittir. Bunlar üzerinde Araştırma Enstitülerimizde gerekli araştırmaların yoğunlaştırılması gereklidir.

    noimage
    İklime dayanıklı, -4C derecesinde, nisbeten sıcak iklimlerde başarıyla gelişen Meksika türü ağaç kavunda hafif donlar, meyvelerinin esmerleşmesini hazırlar; hatta, meyvenin tadını da azaltır. Bununla birlikte, gübresi ve tarım uygulamaları yeterli olan ağaçların iklime dirençli oldukları anlaşılmaktadır.

    Ağaç çiçekteyken devam eden serin havalardan sonra gelen sıcaklar körpe meyvelerin dökülmesine neden olabilir.

    Çeşitleri

    Ağaç kavunları irilik bakımından değişiklik gösterir. Çok ufakları olduğu kadar, iri A. Kavunları da vardır. Kabukları düzgün veya pütürlü olduğu kadar, renk farklılıkları da vardır. Yeşil, menekşe ya da eser renklerde olabilir. Yağ içerikleri de farklı olabilir. En nefis ağaç kavunu, yağ içeriği yüksek olanlardır. Ağaç kavunlarının olgunlaşma dönemleri, türlerine göre değişir. Genellikle çeşitli dönemlerde ürün veren türler bir bahçede ekilince, yılın farklı dönemlerinde sürekli ürün alınmaktadır. Aynı türün meyvelerinin, sıcak bölgelerde daha erken olgunlaştığı da bir gerçektir.

    Bacon: Meksika türüdür. Orta boylu ağacının dalları dikenlidir. Meyvelerinin kabuğu düzgün, ince, yeşildir. Etli kısmı sarı-yeşil renktedir. Erken meyveye durur. Kasım-Mart dönemlerinde derlenir.

    Duke: Meksika türüdür. İri görkemli, verimli ağacı vardır. Meyvesi orta irilikte, lezzetlidir; kabuğu sarımsı, yeşil, pürüzsüzdür, cilalıdır. Genellikle anaç olarak çoğalmada kullanılır, çünkü Phytophtora kök hastalığına (root rot) dayanıklıdır. Rüzgardan da zarar görmez. Eylül-Kasım da meyve verir.

    Fuerte: Meksika/Guatemala türüdür. Ağacı iri ve serpiktir. Meyvesi lezzetlidir, kabuğu ince, düzgündür. İklim değişikliklerine duyarlıdır. Erken çiçeğe durur, bu bakımdan donlardan etkilenir. Ticari bir türdür; kasım ve haziranda derlenir. (meyvesi).

    Hass: Guatemala türüdür. İri, görkemli ağacının dalları daha diktir. Orta irilikteki meyvesinin kabuğu çok pütürlüdür, deri gibi kalındır. Krem renkli etli kısmı çok nefistir. İklim değişikliklerini sevmez. Pazarlarda çok aranan bu ağaç kavunu nisan ve kasım aylarında derlenebilir.

    Mexicola: Meksika türüdür. Ufak, güzel bir ağacı vardır. Ufak ağacının meyveleri de ufaktır ve siyah renklidir. Çekirdekleri iri olur. İklime dayanıklıdır. Lezzeti çok güzeldir. Ağustos ve kasım arasında derlenebilir.

    Reed: Guatemala türüdür. Dar ve dik olan ağacı güzeldir. Ortadan büyüğe kadar değişen meyvesi, yuvarlaktır, teli kısmı tereyağı kıvamındadır. Temmuz-Eylül de derlenebilir.

    Rincon: Guatemala türüdür. Ufak, üretken ağacı vardır. Ufak meyvesi kalın kabukludur; lezzetlidir. Ocak-Nisan da ürün verir.

    Thille: Guatemala türüdür. Canlı ağacı dikine gelişir. Orta irilikte yeşil kabuklu ürünü nefistir. Temmuz-Kasım da derlenir.

    Wurtz: Guatemala kaynaklıdır. Diğer türlerin yarısı boydadır. Salkım dalları yeşil renkli, kaliteli meyve ile süslenir. Çekirdekleri iridir. Bodur ağaç diye satılır. Littlecado diye bir bodur tür daha vardır, fakat, bu tür çok yavaş gelişir. Kaplarda dikilebilir. Meyvesini Haziran-Ağustos dönemlerinde verir.

    Zutano: Meksika türüdür. Dikine gelişir. Devamlı bol ürün verir. Orta irilikteki meyveleri ince, yeşil kabukludur. Oldukça lezzetlidir; Kasım-Şubat döneminde derlenebilir.

    Tarım Uygulamaları

    Toprağının drenajlı olması istenir. Genç fidanlar doyasıya sulanmalı, toprağı kurumaya başlayınca yeniden sulanmalıdır. Yaşlı ağaçların toprakları kuruyunca suyunu vermek lazımdır (yapraklar buruşup, küsmeden).

    Gübre fazla istemeyen ağaç kavununa, yıllık verimi düşme göstermeden azotlu gübre verilmez. Yıllık azot ihtiyacı 750 gr kadar azotlu gübredir (fiilli azot itibariyle). Yapraklarda sararma görülürse (Cholorisis) azotun sindirilemediğinden (Demir eksikliğinden) anlaşılabilir.

    Budama fazla uygulanmaz, ağaca çeki düzen vermek, ölü dalları almak üzere uygulanabilir.

    Meyvenin seyreltilmesi için, ağacın taşıyacağından fazla ürün yüklenmesi gerekir.

    Hasat için genellikle kabuk renginin koyulaşması gerekir. Dalında yumuşamayan (olgunlaşmada) ağaç kavunu, koparıldıktan sonra buruşup gevşemeden yumuşamalıdır. Yeşil renklerde, kabuk parlaklığını yitirip, sarıya kaçınca olgunlaşmamış demektir. Çekirdek sertleşip çekirdek kabuğu kağıt gibi olunca olgunluk erişti denir.

    Ağaç kavununun dalından kesilerek alınması, çekilerek koparılmaması icap ed er. Sapı zedelenen meyve çürür, bozulur. Yumuşak, narin olan ürünün dikkatle ellenmesi lazımdır. Odaya kendi halinde bırakılırsa, olgunlaşır. Soğukta, buzdolabında yavaş olgunlaşır.

    Hastalık ve zararlıları oldukça fazladır. Kök çürüğü bir mantar hastalığıdır ve Phytophthora cinamomi denilen mantardan kaynaklanır. Drenajı olmayan, suyunu dikkatsizce alan topraklarda izlenir. Hastalığı, normale göre ufak sarı yapraklardan bir bakıma teşhis edilebilir. Hastalık gelişince bazı dallar ölmeye yüz tutarken, bazı ürünler ufak olur. Hastalık ağır ağır seyrederken, ağaç da giderek verimini düşürmeye başlar, bazen çabuk çöker. Tarım kültürünü iyi yapmak, drenajını, özellikle suyunu dikkatle vermek gerekir.

    Hastalıklı alanlara ağaç dikmemek, hastalıklı ağaçları bahçede tutmamak lazımdır. İlaçlamayı da ihmal etmemek şarttır.

    alıntı
#11.11.2014 22:10 0 0 0
  • ayva yetiştiriciliği - ayva nasıl yetiştirilir - ayva tarımı - ayva çeşitleriAyva, meyve olarak beğenilen, çeşitleriyle aranırken, ağacı ve çiçeği süsleyici nitelikleriyle çok beğenilir. Ayva sarısı rengi, yarım kiloya varan ağırlığı ile meyvesi, besleyicidir, şifalıdır.

    Çeşitleri

    Yerli ayvaların çeşitleri oldukça fazladır. Sandık ayvası, Ekmek ayvası, Limon ayvası gibi çeşitleri sevilen türlerdir. Bunları sofralık ve mutfak işlerine uygunluk bakımlarından ayırmak gerekir.

    Dış ülkelerde tanınmış ayva, ‘Champion’, ‘Smyrna’ türleri önem taşır.

    Tarımı

    Ayvanın toprak istekleri oldukça çeşitlidir. Ağır ve rütbeli topraklarda diğer meyvelerden daha fazla barınabilir. İhmallere fazla aldırmasa da iyi bakım halinde çok iyi ürün verir. Fazla gübre istemez. Aşırı büyüme halinde ‘Fireblight’ hastalığı oluşturur. Suyunu ihmal etmemelidir.

    Budamada, vazo biçimi verilir. Ağacı funda şeklinde terbiye etmek mümkünken, yapraklarını, serecek, açacak biçimde boylandırmak uygun olacaktır.

    Olgun ağacın aşırı budanması söz konusu değildir. Ölü dallar, hastalıklı kısımlar ılınmalıdır.

    Seyreltilmeye fazla ihtiyaç göstermez. Çok fazla meyve olması halinde, dalların kırılmaması için seyreltme yapılır.

    Hasat için ayvanın kendine has sarı rengi almasını beklemek gerekir. Kokusu, tadı istenen duruma gelince hasat yapılır. Sert olan ayva çabuk buruşabilir; bu nedenle, soğuk depoda saklanması istenir. Ayvanın üzerindeki yünler, elle sıyrılabilir. Bunları, yenileceği zaman almak uygundur. Ayva daha çok mutfak işlerinde, reçel, komposto, marmelat için sarf edilir.

    Hastalık ve zararlılar bakımından elma, erik, armut ağaçlarını anımsamak gerekir. Ayva curcullio’su, Oriental meyve ve biti, San Jose sineği ve codling biti diğer zararlılardır. Bunlarla zamanında mücadele gerekirken, yaprak yanığı için de önlem alınmalıdır. 2-3 hafta süren çiçek dönemince uygun bir ilaçlama yapmak gerekir.

    Standart ayva çeşitlerimizi şöylece özetlemek gerekir: Ekmek ayvası iyi bir çeşittir. Meyvesi orta irilikte, eti gevrek ve suludur. Eylül sonlarında erişir. Şubata kadar depoda saklanabilir.

    Limon ayvası, meyvesi ufak, üzeri havlı ve limon renginde, etli, suludur. 2-3 ay saklanabilir. Ağacı orta boyludur. Şeker gevrek, iyi bir türdür. Meyvesi iri, parlak sarı, ortası şişkin, uçları sivridir. Ekimde erişir. Şubata kadar saklanabilir.

    alıntı
#11.11.2014 22:03 0 0 0
  • hurma nasıl yetiştirilir - hurma yetiştiriciliği - trabzon hurması - hurma ağacıYurdumuzda Trabzon hurması diye de bilinen meyvenin biride ‘ Oriental persimmon’ türü vardır. Ağaçların meyveleri olgunlaşınca tatlı, sulu ve nefistir. Ayrıca yapraklarını döken ağacın, güz sonunda ağaçta kalan meyvelerinin görünüşü de güzeldir.

    Hurma ağacının -18 C derecesi soğuklara dirençli olması, çöl ikliminde dahi gelişmesi geniş uyarlığını ifade etse de, aşırı iklim uçlarında meyve vermez.

    Hurma meyveleri iki değişik tat özelliği gösterir, sert meyveler, kendi kendine olgunlaşıp, yumuşamadan yenirse, ağzı burar, yutulamaz, boğazı yakar, sevilmez. Diğer tür, yumuşak olup, yumuşayınca yenilir. Güzün olgunlaşan sert hurmaları, don ve soğuklar yumuşatıp olgunlaştırır.
    Çeşitleri

    Hachiya
    Fuyu
    Chocolate
    Tamopan
    Tanenashi

    Tarım Uygulamaları

    Drenajı olmak kaydiyle oldukça değişik topraklarda gelişebilir. Üst kökleri yaygın olan hurma ağacı için genişçe bir çukur hazırlamak lazımdır.

    Azotlu gübresini yeterli vermek gerekir. Gübreyi kış sonunda veya bahar başında, ölü mevsimde vermek lazımdır. Aşırı azot meyve dökülmesini hazırlayabilir. Bilinen azotlu gübreler bu iş için uygundur; ağaca dengeli besin yeterlidir. Kurağa daha dayanıklı olmakla beraber, hurmayı normal olarak sulamak yeterlidir.

    Hastalık ve haşerelere çok dirençlidir. Genel bakım kafi sayılır. Kendi kendini döller ve aşılanır.

    Budama için aşırı bir isteği yoktur. Aşırı dalların, uçların alınması yeterlidir. Meyvelerini cari yılın gelişen sürgünlerinde çoğunlukla oluşturur, Dışa dönüktürler meyveleri. Meyvelerini seyreltme istemez. Fakat aşırı yükle dalların kırıldığı olur. Bazen meyvelerini direklerle desteklemek gerekir. Kaplarda bodur türleri budamayla elde edilebilir. Şekil verilebilir, uysaldır.

    Hachiya türü hurma soğuk depoda 1 ay kadar saklanabilir; Fuyu türü ise aylarca saklanabilir. Çok düşük ısıda hurmanın tadı gider, macun kıvamını alır. Meyvesini kurutmak da mümkündür.

    alıntı
#11.11.2014 21:56 0 0 0
  • elma yetiştiriciliği - elma hastalıkları - elma fidanları - elma anaçı çeşitleriGF677, Myrobolan 29 C, Maxma ( Mazzard x Mahaleb melezleri) , Pajam 2, OHF Delbard 333, MM106
    GF677

    Şeftali x badem melezi klon anaçları olup, özellikle kireçli topraklarda önerilmektedir. Kuvvetli gelişen bu anaçlar, şeftali dışında erik ve badem anacı olarak da kullanılmaktadır.

    GF 677 anacı yaygın kullanılmaktadır. Bu anaca aşılı fidanlar kısa zamanda verime yatar. Az da olsa bodurluk özelliği mevcuttur. GF677 anacına aşılanmış badem orta-geç çiçeklenir. Verimli bir çeşittir. Bol ürün verir. İç meyve ağırlığı 1.1 gramdır. İkiz meyve yapmaz. Ferrodal çeşidi ile döllenir.

    5×5 m dikim mesafesi ile dönüme 40 fidan dikilir, 2,5x5m dikim sıklığı ile dönüme 80 fidan dikimine müsaittir.

    Doku kültürü ile üretimi: Üretimi çoğaltma, uzama ve köklendirme olmak üzere 3 farklı aşamaya ayrılmıştır. En son olarak ta 4 hafta sürecek dış koşullara alıştırma aşaması olarak tanımlanır. Bu aşamada kademeli olarak nem azaltılarak bitkicikler sera koşullarına alıştırılır.

    MYROBOLANO 29 C

    Gregory Bros tarafından elde edilen Prunus Cerasifera (Erik Anacı)’dır. Orta iyi kuvveti vardır. Az çiçek tozları yayar ve verimliliği teşvik eder. Tepeli veya iyi derenajlı düz topraklarda uyarlanabilir.

    Agrobacterium ve Verticillium hastalığına karşı orta dayanımdadır. Yoğun dikim ve yüksek verimlilik için iyi bir anaçtır. Çok boğucu topraklara dayanabilir. Islak topraklara toleranslıdır. Kök ur nematoduna karşı bağışıklığı güçlüdür. Kireçli topraklara dayanımı iyidir. Kuraklığa orta derece dayanımı vardır. Dikim mesafesi 5×4 metredir. Kayısı, Badem, Erik için ortak anaçtır.

    MAXMA (MazzardXMahaleb melezleri)

    Amerika Birleşik Devletlerinde elde edilen bir anaçtır. P. Avium X P. Mahlep Melezidir.
    Orta kuvvetli gelişime sahiptir. Çiçek tozları yaymaz. Verimliliği teşvik etmekte mükemmeldir. Orta karışım aynı zamanda kurak topraklara uyarlanır. Sulama sistemi istemese de kurak alanlarda çok az sulama yapılması ağaç ve meyve kalitesi için önerilir.

    Kireçten kaynaklanan kloroza dayanıklı olduğu bildirilmektedir. Erken meyveye yatar. Bakteriyel kansere de toleransı olduğu bilinmektedir. Doku kültürleri yoluyla çoğaltılmaktadır.

    Phytophthora bitine dayanıklıdır. Pseudomanas bitine toleranslı dayanır. Toprak ile ilgili çeşitli kriterlere uyarlanabilmesi ve hızlı bir meyve vermeye teşvik etmesi diğer iyi özellikleri arasındadır. Boğulmaya dayanıklıdır. Orta güçlü taç yapısına sahiptir.

    Dikim aralığı 5×4 metredir. Bir dönüm alanda 50 adet fidan dikilir. Üçüncü yıl verime yatar. Orta ve uzun vadede verimi çok iyidir. Yarı bodurdur, tam bodurlara nazaran ömrü biraz fazladır. Türkiye toprakları için uygun anaçlardandır.

    PAJAM 2

    Tüm özellikleri Pajam 1 ‘e benzemesine karşın bazı özellikleri farklıdır. Taç yapısı % 10 -15 daha büyüktür. Meyve verimini % 10-20 daha da artırır. Meyve rengini iyileştirme etkisi vardır. Tam bodurdur. Kireçli ve ağır topraklara dayanımı zayıftır. Kuraklığa dayanımı M 9’a nazaran nispeten daha iyi olmasına karşın sulama suyu temini ve sistemi istemektedir. Dikim mesafesi Spur’larda 3.5×1 metre; standartlarda 3.5×1.5 metredir.

    OHF DELBARD 333

    A.B.D’de elde edilen Old Homex Farmingdale melezlenmesi sonucu elde edilmiştir. Kuvvetli gelişimi vardır. Toprakta yerleşimi iyidir. Desteğe ihtiyaç duymaz. Kurak ve kireçli (% 10’a kadar) topraklara dayanıklıdır. Erwiniama bitine dayanıklıdır. Boğulmaya dayanımı iyidir. Uygun gübreleme ve sulama ister. Dikim mesafesi Spur’larda 3,5×2 metre, Standartlarda ise 3,8×3 metre önerilir.

    MM106

    John Innes ve East Malling’de elde edilen Malus Communis’tir. M 9 anacına nazaran % 50 daha fazla kuvvetli ağaçlar meydana getirir. Az da olsa Erwinia Amilovora’ya karşı dayanıklıdır. Kireçli ve ağır topraklara dayanımı iyidir. Yarı bodurdur. Kuraklığa dayanımı bodur çeşitlere nazaran daha toleranslıdır. Dikim mesafesi Spur’larda 4×1,5 metre; Standartlarda 4×3.5 metredir.

    alıntı
#11.11.2014 21:48 0 0 0
  • mantarın ekolojik istekleri - mantarın yetişmesi için gerekenler - mantar misellerinin gelişmesiMantarın ekolojik istekleri diğer bitkilerin ekolojik isteklerinden farklıdır. Bu farklılık mantarın özel morfolojik yapısından ve biyolojisinden kaynaklanmaktadır. Mantar klorofil taşınmaması nedeni ile fotosentez ürünlerini sentezleyemez. Bunları hazır almak durumundadır. Bu nedenle çürümüş organik maddelerin bol olarak bulunmadığı topraklarda gelişemez. Dolayısıyla üretimi için özel yetiştirme ortamı hazırlanmasına gerek gösterir.

    Mantar iklimsel istekleri açısından da çok seçici bir bitkidir. Özellikle sıcaklık, nem ve havalandırma istekleri değişik gelişme dönemlerinde birbirinden farklıdır. Her gelişme döneminde optimal değerler oldukça dar sınırlar içinde bulunur. Optimal değerlerden ancak sapmalar gelişmenin seyrini hızla değiştirebilir ve buna bağlı olarak verim ile ürün kalitesini büyük ölçüde etkiler.

    Sıcaklık

    Mantar misellerinin gelişmesi ile karpofor oluşumu aşamalarında sıcaklık istekleri değişiktir. Misel gelişmesi için en iyi kompost sıcaklık 23-25C’dir. Bunun altına ve üstüne doğru gittikçe misel gelişmesinde gerileme görülür, 28C’de gelişme durur ve 30C’nin üzerinde miseller ölür. Düşük sıcaklıkta mantar misellerinin gelişmesi yavaşlamakla birlikte, canlılıklarını 0C’ye kadar sürdürebilir. Bununla birlikte birinci gelişme dönemi olarak adlandırılan, misellerin kompost üzerinde gelişmesi aşamasında optimal düzey olan 24C kompost sıcaklığının sabit tutulabilmesi için ada hava sıcaklığının bunu 4-5 C gibi, biraz düşük kalması yararlıdır. Çünkü kompost, misel gelişmesi sırasında organik parçalanma devam ettiğinden sıcaklık neşreder. Başlangıçta kompostun her yüz kilosu bir saatte 60 kcal civarında enerji verir.

    Ortalama 35 ton kompost bulunan bir odada 2.100.000 kcal/saat sıcaklık meydana gelir ve bu oda sıcaklığında 4-6 C bir artış meydana getirir. Bunun için, kompost sıcaklığını 24C’de tutulabilmesi, oda sıcaklığının 18-20 C’ye ayarlanması ile sağlanabilir. Oda sıcaklığının daha yüksek olması durumunda havalandırma, soğutma veya nemlendirme yolu ile sıcaklık düşürülmelidir. Miselim kompost içinde optimal olan 24 C gelişme sıcaklığı, 12C’nin altına düşmemelidir ve bunun için gerekli önlemler alınmalıdır. Aksi halde 20 C’nin altındaki sıcaklıklarda miselin kompostu sarma süre uzar, 10 C’den sonra misel gelişmesi tamamen durma noktasına gelir.

    İkinci gelişme aşamasında, yani şapka meydana getirme döneminde, mantarın sıcaklık isteği daha düşüktür. Bu aşamadaki en elverişli hava sıcaklığı 14–16 C arasındadır. Bu nedenle örtü toprağı serildikten sonra mantar yetiştirme odalarının sıcaklığı 14–16 C arasına düşürülmelidir. Bu değerlerin altına inildiğinde ve üstüne çıkıldığında hem verim miktarı hem de kalite etkilenir. Sıcaklığın 18 C’ye doğru yükselmesi erkenciliğe neden olur. Fakat toplam verimde bir azalma yaratır ve çeşitli hastalıklara yol açabilir. Genç bir primordiyumun normal gelişmiş şapka haline dönüşmesi, 10C’de 22 günde, 15.5C’de 10 günde, 21.1C’de ise 6 günde tamamlanabilmektedir.

    Sıcaklığın 10-14C’de bulunması ise verimde gecikme ve azalma meydana getirir, fakat elde olunan ürünün kalitesini yükseltir. Görüldüğü gibi, sıcaklığı yükselterek karpofor oluşumunu hızlandırmak erkencilik sağlamak ve azaltarak hasadı geciktirmek mümkündür. Nitekim hafta sonu veya tatil günlerinde işçi bulmakta güçlük çeken Avrupa’daki bazı büyük mantar işletmeleri, tatil günlerindeki hasadı azaltmak için, bir gün önceden sıcaklığı düşük tutarak, ürün oluşumunu normal çalışma günlerine kaydırma yoluna gitmektedirler.

    Nem

    Mantarın gelişmesi için hem yetiştirildiği ortam neminin ve hem de hava oransal neminin yüksek olması gerekir. Zaten doğada da mantarların belirli dönemlerde ortaya çıkışının asıl nedenlerinden birisi de nemdir. Mantarlar genellikle yağmurlardan sonra toprağın ve havanın nemli olduğu dönemlerde aktif hale geçerek, gelişmeye ve şapka oluşturmaya başlarlar. Yetiştiricilikte de, hem kompost ve örtü toprağı hem de hava nemi büyük önem taşır. Mantar misellerinin gelişmesi için oransal hava neminin %80-90 arasında olması gerekir. Daha düşük hava neminde, kompost buharlaşmayla su kaybeder ve misel gelişmesi yavaşlar, Daha yüksek oranda hava nemi ise, birçok hastalıkların gelişmesi için elverişli ortam doğurur.

    Şapka oluşturma döneminde yetiştirme odalarının atmosferinde %80-90 arasında nem bulundurmanın ikinci amacı, kuru atmosferde örtü toprağı hızla su kaybeder, su kaybeden örtü toprağında mantar primordium oluşumu geriler, oluşan genç primordiumların yüzeyleri esmerleşir. Böylece primordiumların oluşturduğu mantarlar hem küçük kalır, hem de üzerlerinde çatlaklar ve pullanmalar meydana gelir. Ürünün miktarı ve kalitesi azalır, rengi bozulur.

    Havalandırma

    Misel geliştirme aşamasında havalandırmaya pek fazla gerek olmayabilir. Zira bu dönemde misellerin solunumu için gerekli hava atmosferlerde mevcuttur ve fazla aktivite olmadığı için mevcut hava yeterlidir. Buna karşılık früktifikasyon aşamasında, yani ikinci gelişme döneminde, mantarın yüksek havalandırma isteği ile başlar. Bu istek hasat öncesi en üst düzeye ulaşır. Havalandırma esas olan, mantarlar arasındaki havada biriken karbondioksitin atılması ve taze hava ile değiştirilmelidir. Ayrıca havalandırma veya oda içinde yaratılan hava hareketi, yetiştirme odası içindeki havanın nem ve sıcaklık düzeyinin ayarlanmasına ve düzenli biçimde dağılmasına yardım eder.

    Mantar oluşumu ve hasat dönemindeki hava karbondioksit oranı %0.03 ile 0.1 arasında bulunmalıdır. Bu değerler arasında şapka oluşumu normal gerçekleşir. Karbondioksit oranının %0.5-1.0 arasında bulunması früktifikasyonu azaltır, %1.0 ile 1.8 arasında mantarlar anormal gelişir, saplar incelir ve uzar, kalite hızla düşer. Oranın daha da yükselmesi ile misel gelişmesi yavaşlar ve %2’den sonra gelişme tamamen durur. Miseller vejetatif safhada kalırlar, früktifikasyon gecikir.

    Bu bakımdan havalandırmayla, oda havasının değiştirilerek karbondioksitli havanın atılması ve temiz oksijenli havanın içeri alınması gerekir. Havalandırmanın şiddeti ve sıcaklığına değişik faktörler etki yapar. Bunların en önemlileri yetiştirme odalarının büyüklüğü, odalardaki kasa veya torba miktarı ve ürün dalgası, yetiştirme yerlerinin sıcaklığı, odalarda çalışan personelin sayısı ve yetiştirilen mantar çeşididir. Bazı çeşitler karbondioksite karşı, diğerlerine göre daha duyarlıdır. Yine bazu çeşitler diğerlerine göre daha fazla karbondioksit meydana getirir ve daha fazla havalanmaya gerek gösterir.

    Yüksek sıcaklıklarda solunum artığından karbondioksit miktarı da yükselir ve daha sık havalandırma yapma gereği doğar. Birim hacimdeki kompost miktarı ve ürün dalgasının kuvveti de, karbondioksit miktarını etkileyeceğinden, havalandırma oranını belirlemede göz önüne alınmalıdır. Ayrıca odada çalışan işçilerin kişi başına saatte 30 litre kadar karbondioksit gazını odaya verdikleri de unutulmamalıdır.

    Işık

    Sıcaklık, nem ve havalandırma bakımından çok seçici olan mantar, ışık konusunda oldukça kanaatkar bir bitki olarak karşımıza çıkar, Aslında mantarın birinci ve ikinci gelişme dönemlerinde ışığa gereksinimleri yoktur. Hatta fazla ışığın kalite üzerine olumsuz etkileri bulunduğundan bile söz edilmektedir. Agaricus bisporus yetiştiriciliğinde ışık sadece karanlık odada işçilerin çalışmasını sağlamak açısından düşünülür. Pleurotus türlerinin yetiştiriciliğinde ışık, mantarın oluşması için zorunlu bir iklim faktörüdür.

    alıntı
#11.11.2014 21:42 0 0 0
  • mantarın beslenmemizdeki yeri - mantarın besin içeriği - kültür mantarlarıİlk önceleri sadece doğada tabii olarak yetişen mantarların toplanıp yenmesi, daha sonra yerini suni ortamlarda yetiştirilen kültür mantarlarına bırakmıştır. Günümüzde doğadan toplanıp yenen mantar miktarı giderek azalmaktadır. Tat ve aroma bakımından zengin olan doğa mantarları karşısında, kültür mantarlarının üstünlüğü, her şeyden evvel zehirsiz olmalarındandır. Ayrıca kültür mantarları, doğa mantarlarlarından daha temiz ve istendiği an, istendiği miktar bulunabilmesidir.

    Dünyada nüfusun giderek artması, hayvansal ürünlerdeki protein açığının bir türlü kapatılamaması, insanları değişik arayışlar içerisine sokmuştur. Uzay çağında, kitlesel yoğunluğu olan besin maddelerinden çok az miktarda alınması ile insan beslenmesine katkıda bulunacak yiyeceklerin aranmasına başlanmıştır. Kısıtlı olanaklar içinde bir uzay gemisi ve istasyonunda, bir tabletle günlük beslenmenin giderilmesine çalışılmaktadır. Besin miktarının hacmen küçültülmesi, çok sürekli yolculuklarda depolama ve taşıma açısından oldukça önemlidir.

    Bir gezegenden diğerine koşarken, besin maddelerinin kısıtlı üretim alanlarında günlük çoğalmasını sağlamak, ancak özel üretim olanakları yaratılması ve besin değeri her yönden yüksek bitkisel ve hayvansal ürünlerin bulunması ile mümkündür. Bu yüzden yosunlar ve mantarlar, bu konuda ilk ele alını üzerinde çalışma yapılan bitkilerdir. Fazla yer kaplayan şapka kısmının üretiminden vazgeçersek, çok küçük kaplarda mantar misellerinin rahatlıkla üretilmesi ve misellerin içerdiği protein kadar, diğer hayati önem kazandıran vitaminleri, mineralleri, enzimleri, antibiyotikleri ve hormonları bir arada bulundurması ve insan beslenmesinde sakıncasız kullanılması, mantarın önemini bir kat daha arttırmaktadır.

    Bugün için yukarıda belirtilen düşünce, bazı insanlara fazla iyimser ve ilginç gelmeyebilir. Bu bakımdan geleceğin parıltısını bir tarafa bırakırsak, mantar geçmişte ve günümüzde insanlığın besin kaynağı olmuştur.

    Mantar besin içeriği oldukça ilginçtir. 100 gr mantarda %75-90 su bulunmakta, kuru madde miktarı %10-25 arasında değişmektedir. Bu değişim farklı mantar tür ve çeşitlerine göre olacağı gibi, bir çeşidin yetişme dönemlerine, klimatik değişimlere ve mantarın büyüklüğüne göre de farklılık gösterebilmektedir. Nitekim, sadece agaricus’u ele aldığımızda araştırmacılara göre su oranı %87,4 ile %91 arasında oynarken, kuru madde oranı %12,6 ile %9 arasında kalmaktadır. Kuru madde içinde mantarda en önemli öğe proteindir. Protein insan beslenmesinin vazgeçilmez besin unsurudur. Bununla beraber protein, beslenmesinde dikkatsizce yer alırsa, sağlık sorunlarını beraberinde getirir.

    Günümüzde koşulları stres, sinir, damar, kalp hastalıklarını kamçılamaktadır. Yoğun iş temposu içinde çabuk yemek, fazla miktarda hayvansal gıdanın alınmasına sebep olmakta, buna ilave masa başında uzun süreli oturma ve hareketsiz kalma, alınan besin maddelerinin yakılmadan vücutta depolanmasına sebep olmaktadır. Ayrıca yemek dışı günlük ev toplantıları, çeşitli koktyl ve ziyafetlerdeki yiyeceklerden alınan total yağ, bunun yanında kolesterolü, alkolü, şekeri fazla bulunan besin maddeleri, kandaki lipitlerin artmasını hızlandırır.

    Kanda artan lipitler kan damarlarının iç cidarında yoğunlaşarak, damar daralmasına, kanın damarlar içinde rahat akmamasına, bu yüzden kalbin hızlı çalışmasına, yani kalp ritminin bozulmasına, tansiyonun yükselmesine, kalp etrafındaki damarların tıkanmasına, kalp beslenmesinin zayıflamasına ve bütün bunların sonunda kalp krizine neden olur.

    alıntı
#11.11.2014 21:36 0 0 0
#11.11.2014 21:31 0 0 0
  • mantarın yenen kısmı - mantar sapı - mantar şapkasıSap ve şapka mantarın yemeklik olarak tüketilen kısmıdır. Sap ve şapkanın yapı taşı misellerdir. Misellerin dik eksene paralel olarak bir araya gelmesiyle sap ve meydana gelir ve böylece sap silindirik bir görünüm kazanır. Sapın üst tarafındaki uç miseller çevreye doğru yön değiştirerek şapkanın oluşmasını sağlar. Şapka primordium safhasında ve ondan sonraki birkaç günde, sapla aynı büyüklüktedir. Ancak büyümenin ilerleyen dönemlerinde şapka hücreleri daha hızlı büyüyerek, şapkanın önce yassı yuvarlak, daha sonra şemsiye şeklinde dönüşümünü sağlar. Genç safhada şapkanın kenar kısmı ile sapı birbirine bağlayan bir zar bulunur.

    Şapka büyümesine devam ettiğinden ilerleyen dönemlerde zar yırtılır ve şapkanın kenar kısmı saptan sayılır. Zarın bir kısmı sap, bir kısmı şapka kenarında kalır. Bazı mantarlarda bu zar çabuk kaybolur. Şapkanın genişlemesine büyümesiyle, şapkanın alt yüzeyinde lameller ortaya çıkar. Bunlar mantarın üreme organlarıdır. İlk önce pembe olan lamellerin rengi, üzerindeki sporların olgunlaşmasıyla kahverengi siyaha dönüşür. Lameller şapka bezelye büyüklüğünü aldığı sıralar oluşmaya başlar. Şapka kapalı olduğundan başlangıçta fark edilmez.

    Şapkanın büyüklüğü, tadı ve kokusu türlere ve kısmen mantarın yetiştiği ortama göre çok farklılık gösterir. Şapka rengi genellikle saman sarısı, beyazdır. Bazı çeşitlerde renk krem veya açık kahverengine dönüşebilir. Şapkanın boyuna kesiti incelendiğinde, şapkanın etrafını saran epidermis kabuk tabakası, saptan itibaren yukarı ve kenarlara doğru gelişen etli kısım, bu etli kısmı altında yer alan lameller olmak üzere üç ayrı kısım ayırt edilir. Dıştaki epidermis dokusu, yüzeye paralel sıralanmış hiflerin sıkışmasıyla meydana gelmiş olup, iç taraftaki etli kısmı ile özellikle lamelleri koruma görevini üstlenmiştir. Etli kısım, değişikliğe uğramış ve farklılaşmış hiflerden meydana gelir.

    Bu hiflerin bir kısmı iri, uzun ve geniş yapıdaki serbest hücrelerden oluşan fundamental, bir kısmı yüksek aktiviteye sahip, renksiz veya açık renkli üretken, doğurgan generatris, diğer bir kısmı bağlayıcı özellik taşıyan konnektif hiflerdir. Generaitf hifler etli kısmın alt tarafında yer alır ve üreme organlarının bulunduğu himenyumun oluşumunu sağlar. Şapkanın alt yüzeyinde bulunan lameller merkezden şapka kenarına doğru radyal doğrultuda uzanır. Lamelin enine kesiti alındığında dıştan itibaren en uçta himenyum, onun altında himenyum alt dokusu ve ortada trema hücreleri yer alır. Lamellerin her iki yüzeyinde bulunan himenyum tabakası yüzeye dik sıralanmış bir sıra hücreden meydana gelir. Himenyum, üç değişik elemana sahiptir. Basidiumlar dikaryotik miselyumun en son hücreleridir. Başlangıçta ince uzun yapıda olan basidium hücreleri, zamanla şişkinleşerek lobut şeklini alır. Mantarın üremesini sağlayan basidiumlar üzerinde teşekkül eder.

    Sporlar

    Şapkanın açılmasıyla alt tarafta lameller ortaya çıkar. Lamellerin üzerinde yer alan himenyumda sporların oluşumu başlar. Sporların oluşum süresi 40 dakikadır. Ancak bu sürenin sonunda 5-7 saatlik bir olgunlaşma dönemi geçirir. Sporlar ilk iki saat renksizdir. Daha sonra olgunlaşma dönemine girerek hücrelerde pigmentler teşekkül eder ve renk önce açık kahverengi, daha sonra morumsu kahverengine döner. Olgunlaşan sporlar lamelleri terk edip, çevreye saçılır. Eğer olgun bir şapkanın altına beyaz bir kağıt konur ve 8-10 saat beklenirse, lamellerden dökülen sporlar kağıt üzerinde iz bırakır. Bu izden, bir miktar alınıp mikroskop altında tetkik edildiğinde, sporları ovale yakın yuvarlak ve uzun çaplarının 7-10 mikron, kısa çaplarının 5-6 mikron olduğu tespit edilir. Sporların üzeri düzgündür. Çim borusunun çıkışına yardım eden uç kısım fazla belirgin değildir. Bir şapkadan yaklaşık 6-7 milyar spor dökülür. Sporlar genellikle iki çekirdeklidir. Bazen 1-4 çekirdek taşıyan sporlara da rastlanır. Mantarın sporlarının oluştuğu himenyuma basidium ve basidiumlar üzerinde oluşan sporlara basidiospor adı verilir.
    Biyolojisi

    Mantarın morfolojik yapısı, yüksek bitkilerden oldukça farklı olduğu gibi, biyolojileri ve üreme sistemleri de benzemez. Mantarlarda, çiçekli bitkilerin eşdeğeri erkek ve dişi organları yoktur. Çoğalma ve üreme basidiumlar üzerinde oluşan basidiosporlar yoluyla gerçekleşir. Bu eşeyli çoğalmanın dışında, birde misellerin parçalanması ve gelişmesiyle meydana gelen vejetatif çoğalma söz konusudur. Basidiomycetes sınıfına giren mantarlarda, her bir basidium üzerinde yer alan sporlar olgunlaştıklarında sterigmata’dan ayrılır ve fırlatılır. Daha sonra sporlar elverişli bir ortam bulunduğunda, çimlenerek primer miselleri meydana getirir. Primer misellerin gelişmesi ve birleşmesi ile sekonder miseller oluşur. Basidiomycetes sınıfına giren mantar, üreme biçimi bakımından homotallik ve heterotallik olmak üzere iki kısma ayrılır.

    Prof.Dr.Atilla Günay

    alıntı

    https://www.main-board.com/bitkiler/788858-mantar-ve-genel-ozellikleri.html#post5172577
    https://www.main-board.com/bitkiler/788857-mantarin-morfolojik-ozellikleri.html#post5172576
#11.11.2014 21:28 0 0 0