arkadaşım, sen bizim haklılığımızı bir türlü kabullenemiyorsun.. bak diğer yazdıklarıma diyecek birşey bulamadın değil mi.. çünkü sırtınız pek.. anlayamazsınız.. emeğin hakkını savunmadan..
oradan buradan saçma sapan bizimle alakası olmayan konulara değiniyorsun..
ben bu partinin yıllardır içinde miyim içindeyim..
kimin bizi desteklediğini bize ne dediğini bizim arkamızda nasıl yer aldıklarını hangi kesimlerin bize nasıl oy verdiklerini benden iyi bilecek değilsin..
en azından hiçbir kez emeğin hakkını savunmadığın için bunu bilemezsin..
elbette bizi savunan elit kesimler ya da sanatçılar, ünlüler vardır..
bu bizim haklı olmadığımız ya da neyi kimleri savunduğumuz düşüncesini değiştirmez..
onlar destek verenlerdir.. belki de kendileri bunu yapmadıkları için suçluluk duygusundadırlar ya da gercekten emeğin hakkını savunmak için destekçidirler..
sanatçılara gelince ülkemizde sanata gerektiği gibi özen değer verilmemektedir.. sanatçıda ve sanatta kimse gerceği görememektir..
ve bu bir yerde sanatçının emeğinin hiç görülmesidir..
o yüzden birçok sanatçı bize destek vermektedir..
çoğu da babasından kalma değil, carpmayla hırsızlıkla değil emek vere vere bir mal sahipliği elde etmiştir.. zengindir.. ama paylaşmayı bilir, emeğin nasıl birşey olduğunu bilir ve bize destekçi olur..
sen buna kandırılmışlık diyemezsin...........
kişisele girmeyi sevmem ama benim babam da büyük bir fabrikanın müdürü..
ben yokluk görmedim sıkıntı da çekmedim..
ama benim babam çekti emeğiyle o makama geldi.. hiçbir işçinin hakkını yemeden, çalmadan, çırpmadan.. ve şuan bize destek vermektedir, o da yaşamıştır denizlerin döneminde ki eski solculardandır, aynı yolda onlarla kolkola yürümüştür.. kimse bilmeden atıp tutmasın deniz şöytledr böyledir diye.. o hepimizden çok onuruyla yaşamış bu yolda ölmüş bir insandır..
benim hiç yokluk çekmemiş olmam paşalar gibi sıcacık evimde oturup bana ne ya diyeceğim anlamına gelmez..
yoldaşlarımın yediği ekmekten bölüp bende yedim.. cebimdeki parayı kendi zevklerim için hiçbirgün harcamadım, oturup bi lokantaya paşalar gibi istediğim gibi yeyip çıkabilirdim de ama ben 4 ekmek domates peynir alıp 5 kişiyle karnımı doyurdum o paraya..
neden bahsediyorsun sen ya ne kandırılmışlığı.. bunun adı kandırılmışlıksa evet kandırıldım..
iyiki de kandırılmışım..
iyiki de onurumla yaşıyorum..
..
içinde olmadığın için anlamanı beklemiyorum..
istanbulda otobüs bilet fiyatlarına 20 kuruş zam yapılmıştı gcen yılların birinde..
komunist öğrenciler ve buna tepki gösteren öğrenci grupları bu zamı protesto etmek için,yürüyüş yaptılar.. ve bu yürüyüş sırasında 2 öğrenci yolda ezilerek öldü..
sunay akın bir konferans verdi.. içeri girdiğinde ilk ne dedi biliyor musun?
selam 40 kuruşluk insanlar..
bize oy verenler işte o 40 kuruşluk insanlar..
tkp nin seçim arabaları yok kimsenin ki gibi şatavatlı..
bir genç öğrenci cep telefonu satıp, parasıyla seçim arabası kiralıyor...
başka bir öğrenci bildiri bastırmak için, aylardır et yemiyor yoldaşlarıyla domates ekmek yiyor..
..
..
..
arkamızda bizim para babaları, sermaye patronları felan yok..
onurumuzla emeğimizle yaşayan insanlarız..
..
senin dışarıdan gördüğün gibi değil yani..
biz emeğin gercek savunucularıyızz.. bize oy verenler de..
bugün işçilere emekçilere hükümetin ücretsiz hizmet diye gıdım gıdım verdikleri, onların zaten verilmesi gereken haklarıdır..
ve bunu sus payı olarak kullanmaktadır..
o yüzden birçok emekçi kesimdir hükümetin hizmet verdiğini sanıp susup oturmaktadır..
görememektir zaten bunu hakkı olduğu çoktan verilmesi gerektiğini..
insanlarımız bu kadar aç..
ve biz bunu görüyoruz.. ve herkesinde bunu görmesi için mücadelemizi vereceğiz..
bizi sus payı ile susturup kandıramazlar..
,ghostcavalry, öncelikli şunu söylemeliyim.. fazla basitleştiriyorsun kendini.. ((=
biz meydanlara çıkıp, milyonlara cevap vermişiz..
sana cevap vermekten mi korkacağım ben ya, durmuşun orada cevap ver hadi kaçıyorsunuz diyorsun..
ama vermeyeceğim.. ((= oku araştır.. kitap önerebilirim..
işin o tarafına basmassınız değil mi.. (=
deniz gezmiş bu ülkeye lenin in komunizmini getirmeye çalıştıysa ne olmuşş??
daha siz leninizmin ne olduğunu nelere dayandığını biliyor musunuz ki.. (=
yaa bırakın şu siyasette dini cenneti cehennemliği..
dini bu kadar basitleştirmeyin ya yeter artık, bunu ben söylüyorum ya..
siyasette dinin ne işi vardır ya.. aklını çalıştır savunacaksan kndini fikirlerinle savun..
oturup cennet cehennem sohbeti yapma..
bırakın kim cennetlik kim cehennemlik size ne?
sen akıllısın da onlar bunu düşünmeyecek kadar aptal mı?
ikiye bir cennetlik cehennemlik diyorsunuz ya..
konuyla uzaktan yakından alakası yok..
daha siyasette dinin konuşulmayacağını bilmeyen adamlar toplanmış..
soru soruyor cevap istiyor, tartışmak istiyor..
önce şunu kafanızdan atın..
gamlı herkes aptal tek sen akıllı değilsin..
biz kandırıldıysak eğer o zaman sende bir zerre akıl yok..
bilmem anlayabildin mi?
Dün seçimlerin kazananı olmadığını söylemiştim. Partiler bağlamında... Ancak seçimin iki kazananından söz etmek durumundayız. Amerika Birleşik Devletleri ve büyük sermaye! Aşağı yukarı aynı nedenlerle...
AKP'nin herhangi bir hükümet partisi olmadığını hep söylüyoruz. Bu parti, bir yandan emperyalizmin ve sermayenin yaşamsal gördüğü açılımların arkasında büyük bir istekle dururken, bir yandan da bu hizmetin karşılığında belli özgün siyasal, ideolojik ve ekonomik hedefler doğrultusunda kendi hesabına iş görmeyi becerebilmektedir.
Zaten gerek ABD, gerekse AB Türkiye'deki dönüşümlerin ancak bu tür iç itkileri olan bir siyasi özne tarafından gerçekleştirilebileceğini biliyorlardı. Göze aldılar, nasıl olsa ipleri ellerinde tutuyorlardı, ihtiyaç durumunda AKP'yi terbiye etmek, dizginlemek, çok gerekiyorsa çelme takmak için ellerinde bir dizi araç vardı. Onları kısıtlayan, AKP'nin Türkiye'deki toplumsal desteği ve başka hiçbir partide olmayacak denli hevesli ve işbitirici bir hizmetkar olmasıydı.
Seçim sonuçları ABD'yi inanılmaz rahatlattı. Bazı köşe yazarları çok eğlenceli, artık AKP'nin daha "ılımlı", daha "dengeli" olacağını yazıyor. Ama sor bakalım, ABD ve AB daha "ılımlı", daha "dengeli" bir Türkiye mi istiyor? Veya, "ılımlı" ve "dengeli" ne demek!
ABD'nin acelesi var. Türkiye'den beklentileri... Avrupa Birliği, bütün iç sorunlarına karşın Türkiye'den vazgeçemiyor. Vazgeçememek Türkiye'ye müdahale demek. Eli zayıflayan AKP'yi daha kolay kullanırlar. Bunu da öyle güzel yaparlar ki, yedi yılda oylarını yüzde 23'e çıkarmayı büyük başarı olarak tanımlayan ana muhalefet partisi "iktidara talip olmanın sorumluluğu"yla, yani ABD ve AB'ye şirin gözükme derdiyle gıkını bile çıkarmaz.
Tam ABD'nin istediği oldu. AKP yapabilme gücünü kaybetmedi, ABD'ye daha mahkum hale geldi.
Büyük sermaye ise AKP'nin sermayenin iç dengelerini bozucu müdahalelerinin yarattığı baskıdan kısmen kurtulmayı ummaktadır. Bir açıdan seçimlerin kazananlarından biri Doğan grubudur. Bir yanlış anlamayı da göze alarak söyleyecek olursak, genel olarak TÜSİAD sermayesi AKP'nin 8-9 kilo vermesinden memnundur! Aslında AKP'den de pek memnunlardı. İstikrar vardı, emek düşmanlığında sınır tanımıyordu, yasama yasadıkça patronlar yaşıyordu... Ama her "muktedir" gibi AKP'nin de kendine uygun hesapları vardı, bu hesaplar Koç ve Sabancı'yı bayağı terletmişti.
Şimdi ayağını denk alacak bir AKP'yle karşılaşacaktık, daha saygılı, daha söz dinleyen bir AKP.
Kazanan bunlar!
Bu nedenle tehlike büyüdü.
ABD'nin AB'nin ve büyük sermayenin keyfini yerine getiren bir seçim sonucundan emekçi halkın ve solun payına "tehdit" çıkar. Siyahların yüz karası Obama gelecek hafta ne kadar rahat gelecek buralara. Elinde dosyalar, karşısında "van minüt" diyerek etek öpen bir hizmetkar...
Krizin gerçek etkilerinin ortaya çıkmaya başlaması ve bütün kaynakların patronlar için kullanılması... Sonuç, işsizliğin biraz kontrol altına alınması olabilir ama ücretlerin daha da gerilediği, çalışma koşullarında ortaçağ manzaralarının görüldüğü, her tür hak aramanın polis marifetiyle engellendiği, solun kıpırdadığında ezilmeye çalışıldığı bir ortam.
AKP cephenin öbür tarafına karşı daha dengeli, halka ve sola karşı daha saldırgan olmak durumundadır.
Ama seçim sonuçlarından büsbütün karanlık bir tablo çıkarmanın anlamı yok. Her şeyden önce, toplumda giderek "yenilmez" diye görülmeye başlanan AKP'nin geriletilebileceği ortaya çıkmıştır. Emekçi kesimlerin büsbütün tepkisiz kalmadığı, duyarlılıklarını tamamen yitirmediği anlaşılmıştır. AKP bu seçimde büyük kentlerin varoşlarında da oy kaybetmiştir. Hiç değilse bazı mahallelerde.
Ayrıca burjuva siyaseti karışacaktır. Seçimlerden önce yazdığiım yazıda, 29 Mart'tan sonra muhalefetin tartışılmaya başlanacağını söylemiştim. Hemen başladılar. AKP, bu gerilemeyi dengeleyecek siyasi manevraları yapacak güçtedir. Ama muhalefet AKP'nin gerilemesini karşılayacak bir ilerleme yapamamıştır! Buradan gerilim çıkar, buradan yeni arayışlar çıkar, buradan boşluklar çıkar.
Ve bütün bunlar yararlanmasını bilen sola alan açar.
Sol bunu yapmalıdır.
Burada değindiğim işbirlikçi ve piyasacı politikalara karşı, başka yazılarda değinmeye çalışacağım yeni Anayasa tartışmaları ve 29 Mart'ın Kürt sorununa etkisi gibi konularda açık, berrak bir yurtsever, devrimci konumlanış için artık daha uygun bir ortam vardır.
29 Mart'ı iyi okuyan ve kendi zaaflarını hızla kapatan bir sol anlamlı bir büyüme sürecine girebilir.
Dün yazdım, TKP kendi adına "değerlendirmesi"ni hızlı ve dürüst bir biçimde yapma kararlılığındadır. 29 Mart'ta oyların bir önceki seçime göre azalmadığının, üç-beş bin arttığının ortaya çıkması bu değerlendirmeyi zerre kadar değiştirmez. Etkisizlik, büyüyememe gibi sorunların yanında "toplamda değer taşımayan ama her biri çok değerli oyları"nı takip etme ve sahip çıkma konusunda da zayıflıklarımız olduğunu öğrenmiş olduk. 74 bin ile 85, belki de 90 bin arasındaki fark komünist partisine oy verme iradesi gösteren 10-15 bin emekçidir, aydındır. 70 milyonluk ülkede bu sayılar ne kadar traji-komik ama ne kadar önemli! Bu anlamsız rakamlardan kurtulmak için harekete geçmesi gereken, harekete geçmesi için ulaşılması, daha fazlası için cesaretlendirilmesi gereken binlerce yeni insan...
Bu kadar... "TKP oylarını korumuş" denmemesi için yazıyorum bunu. TKP korumak için değil, ileri atılmak ve değiştirmek için var. Bu açıdan "başarısızlık" saptamasından milim geri basmamak gerekir.
bak dünyamız kapitalist bir çağdadır..
birçok ülke ithalat ihraç gibi ihtiyaçlarıyla birbirini sömürmektedir..
çini geçtim şuna neden cephe alınmamış rusyayı gectim şuna neden cephe alınmamış...
onu geçtim falanca ülkeye neden cephe alınmamış..
bunu uzatmak esnetmek mümkün.. çünkü kapitalist bir dünyadayız..
bir felaketin eşiğindesinn ve seni buna sürükleyen başka ülkeleride sömüren en başta ABD den başkası değildir..
önce bataklığı kurutacaksın ki sinekler uçuşmasın..
ama çoğu bataklığın üzerindeki sinekleri kovalamakla yeterli kalıyor sadece..
çoğu da bataklığın içinde..
Kimsenin tatmin olmadığı tuhaf bir seçim... AKP Ankara ve İstanbul'u vermedi ama gözünü diktiği yerleri alamadı, üstelik oylarında ciddi bir azalma var. CHP oylarını artırdı ama ana muhalefet partisi olarak AKP'nin kaybı kadar yükselemedi, üstelik Türkiye'nin birçok kentinde "var olmamaya" devam ediyor hâlâ. MHP bazı belediyeleri kazandı ama oylarını yüzde 20'lere çıkaramadı, üstelik büyük kentlerdeki sorunları daha da ağırlaştı. DTP Diyarbakır ve Van'da AKP'ye ağır bir yenilgi tattırdı ama Türkiye genelinde oylarında azalma yaşadı... Saadet Partisi memnun olabilir belki ama "esas oğlan" tartışmasında fazlasıyla gerilerde kalmış durumda.
Başarı-başarısızlık açısından soldan söz etmeye gerek yok. Lokal bazı kımıldanmalar solun istatistik ve de toplumsal değer taşımayan oy oranını anlamlı kılmaya yetmiyor.
Demek ki, "kazanan" şimdilik yok! Ancak seçimlerin ortaya çıkardığı tablo, bölgesel gelişmeler ve ekonomik krizle birleştiğinde önümüzdeki dönem "kazanmaya" dönük kıyasıya bir mücadelenin başlayacağını gösteriyor. Oylara bakarak solun peşin peşin bu mücadelede havlu atması gerektiğini düşünenler olabilir. Oysa sol zamanı iyi kullanırsa devreye girebilme şansını hâlâ koruyor.
Seçimler gerek emperyalist projeler, gerekse Türkiye'de sermaye sınıfının gereksinimleri açısından yeni ve ek sorunlar yaratmış durumda. İşler onların cephesinde eskisi kadar kolay olmayacak, bir dizi başlıkta sıkışma yaşanacak ve siyasi gerilim artacak.
Bunlara yarınki yazımda değineceğim ve Türkiye'de sermaye egemenliğinin nasıl ciddi bir krize yelken açtığını göstermeye çalışacağım. Ama önce soldan ve daha dürüst olmak için, üyesi olduğum partiden, TKP'den başlayalım.
TKP seçimlerin en başarısız partilerindendir hiç kuşkusuz. Her bir oy çok kıymetli ama toplam olarak bu oylar en küçük bir değer taşımıyor. Onca çabadan sonra CHP faktörünün oldukça baskın olduğu büyük kentlerde Büyükşehir Belediye Başkan adaylarının İl Genel Meclis oylarıyla hemen hemen aynı olma garipliğine TKP imza atmıştır! "Kusura bakmayın Büyükşehir'de Kılıçdaroğlu'na vereceğim ama İl Genel Meclisi'nde oyum size" diyen on binlerce kişi kendi gündeme getirdikleri "pazarlığı" sonuna kadar götürme iradesi dahi göstermemişlerdir. "Bizim oylarımız örgütlü oylar" solun çok sevdiği bir tekerlemedir, bu gariplik nedeniyle tekrar etmek durumundayım ama bir ekle: Virgülüne kadar örgütlü olsa ne yazar!
Evet örgütlülük önemlidir ama belli bir toplumsal desteğe yaslanmayan örgütlülük örgütlülük değildir. 70 bin, 80 bin, 100 bin, 150 bin! Bunlar bir anlam ifade etmiyor. Açık söylemek gerekirse, TKP bugünkünün iki, üç katı oy alsaydı, bu büyük olasılık kendimizi kandırmamıza yol açardı. Şimdi, özellikle büyük kentlerde "tek tek sayılabilir" seçmenin dışında oy alamayan bir parti olarak radikal kararlar verme zamanıdır. Siyasi doğrultu, hedefler açısından değil, çalışma tarzı ve örgütsel varlık açısından.
TKP, komünist bir parti olarak, belli bir ölçeğin altında inandırıcı olamamaktadır, olamaz da. Filanca partiye oy verir gibi TKP'ye oy verilmemektedir. TKP bugünün, Türkiye'nin partisi gibi görülmek, geleceğin meseleleriyle ilgilenen "uzaylı" olarak algılanmamak için elle tutulur hale gelmelidir. Hem büyüklük, hem mesafe açısından. Oyu bir kenara koyun, TKP ile birlikte devinmek, mücadele etmek için TKP'nin ikna edici bir gövdeye sahip olması gerekir. Kaderinde "örgütlü oyları" almak olan bir parti için seçim başarısı bunun ardından gelir.
Halkı sürekli mücadeleye çağıran bir çalışma tarzının başarılı olamayacağı görülmüştür. Emekçilerle birlikte devinen, onlarla birlikte üreten ve onlarla birlikte çoğalan bir aydınlanma misyonerliği Türkiye solunun fizik gücünü katlayacak, devrimci bir sıçrama için ona asgari nicel büyülüğü sağlayacak tek konumlanıştır. Bunun için sıkıştırılmış bir zaman diliminde geçici örgütsel ve siyasal tarzlarla hareket etmek gerekecektir. Yıllardan değil, aylardan söz ediyoruz.
Doğru siyaset artık güçlü ama kendinde bir örgüt toplumsallaşma için yetmiyor, yetmek ne kelime yaprak kımıldatmıyor.
Sosyalizm mücadelesinin daha büyük enerjiye ihtiyacı olduğu açık.
Şimdi ilginç bir döneme giriliyor, Türkiye'de siyasal dengeler oynamaya başladı, sol için kaçan fırsatlar güncelleniyor.
Halkların kardeşliği derken güzel...bu halklara müslüman haklar dahil değil galiba)
ya siz hepiniz aynısınız...ha türk sosyalist komunist ateist..ha kürt sosyalist komunist ateist)
özlemişim gamlı seni.. (=
komünizm veya sosyalizm de; herkes inancında özgürdür..
kimse kimseye bu konuda yaptırım ya da baskı uygulayamaz..
marksist- leninist olarak tek parti olan Tkp de öyle sandığın gibi herkes ateist filan değildir..
birçok başörtülü yoldaşımız aramızdadır ve ya aktif olarak ilişkimizdir..
..ve ateizmin komünizmle bir alakası yoktur..
komünizm, dinin sadece siyasete alet edilmesini istemez, o kadar...
aahh yok bunu hala anlamak istemiyorsan ikna olmadıysan, önereceğim kitapları alır okursun..
hiç olmadı partinin programına göz atarsın.. (((=
evet, kürtler bizim için önemlidir..
çünkü, tarihte ezilmiş emperyalizm tarafından kullanılmış yaşama hakları sınırlanmış bir halktır..
deniz gezmiş meselesine gelince; okuyup güldüm..
ve birkez daha birşeyi iyi anladım..
çok komiksin levis ya =))
görüşürüz kimden köy kasaba olmayacağını, sizin komünist diye küçümsediğiniz insanların hepsi emeğiyle para kazananlar..
hepsi iyi yerlere gelen, gelmeye uğraşanlar.. uçak mühendislerinden, profesörlerden tut, sokak simitçisine kadar tüm kesimlerden yoldaşlarımız var.. hepsi de aptalde değil mi?
hayır onların sizden ayrılan yönü akıllı olmalarından çok, emeği koruyanlar..
kşke benim bizim okuduklarımızın öğrendiklerimizin çeyreğini okuyabilseydiniz, o zaman görürdüm sizi.. ve konuşmalarınızı..
verecek başka hiçbir cevabın yok değil mi? ütopya deyip geçiyorsunuz..
savunacak neyiniz var..
asıl şimdi koyun toplumusunuz farkında değilsiniz..
melemeye devam edin , uyutulmaya devam edin (=
hepiniz basmakalıp, özenti, aynı çerceve içerisinden aynı bozuk fikirlerle, bozuk düzene hizmet eden kişilersiniz..
epey rahatsız oluyorsunuz varlığımızdan, daha çok olacaksınız......... ((;
hergün bin oluyoruz farkında değilsiniz..
felaketin eşiğinde olduğumuzu göremeyecek kadar..
komünizm de devlet özelleştirmeleri yoktur, bazıları çıkıp gösteri yapıp sizi başka ülkelere peşkeş çekmez..
komünizm de, kimse kimsenin dinine fikirlerine karışmaz, herkes düşüncelerinde özgürdür..
komünizm de, emek kazanır, şerefsizlik yolsuzluk hırsızlık sömürü kazanmaz.. (=
komünizm de, zengin fakir yoktur, para babaları soytarılar yoktur..
komünizm de, halk iktidardır, emeğiyle para kazanan halk iktidardır, öyle kimsenin ardında para babaları patronlar sermaye yoktur,.. kimse kimsenin şerefsizce kuyusunu kazmaz..
komünizm de, kültüre eğitime öğrenmeye sanat önem verilir..
eşitlik vardır, sınıf farklılığı yoktur ve bundan dolayı hırsızlık, sömürü vs de yoktur..
komünizm de kimse dini alet edip siyaset yaparak, insanları uyutmaz..
komünizm de, kimsenin öyle villaları arabaları yoktur, oradaki para eğitim sağlığa harcanır, sağlık eğitim ulaşım.. ücretsizdir..
komünizm de, halkın eğitim düzeyi yüksektir, toplumsal bozukluklar yaşanmaz..
..
..
en basitiyle anlattım size.. bunu bile anlamayacağınızdan şüpheliyim..
ya gamlı arkadaşım anladım, ben seni çok iyi anladım..
yazmana gerek yok, bizzat takip ettim çünkü..
o formu da o foruma girip mantıksızca konuşanları da biliyorum..
yukarıda ki yazılarımdan da anlayacağın gibi; ben veya biz bunu yapanları bunun ardına takılanları bu platformda yer alanlarının çoğunu zaten
,sosyalistlik komünistlik kavramları bir tarafa, solcu olarak bile tanımlayamıyoruz ki..
benim tepkim bunun için..
__Paragöz Özkan'ın televizyon 'solculuğu' buraya kadar__
15 Mayıs 2008, Perşembe
Tuncay Özkan'ın elindeki televizyon kanalını merkeze koyarak yarattığı, özellikle finansal açıdan hayli "interaktif" Biz Kaç Kişiyiz hareketine umut bağlayanların önemlice bir bölümü düzene tepkili, sahici kaygılar taşıyan, samimi insanlardan oluşuyor. Ancak kolaycı olduklarını da teslim etmek gerekiyor. Sığ televizyon "solculuğu"ndan gerçek bir "hareket", paragöz Tuncay Özkan'dan "kurtarıcı" çıkacağını umdukları için şimdi büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar.
soL Kanaltürk'ün satışı, özellikle medya cephesinde "solculukla olmuyor" şeklinde özetlenebilecek değerlendirmelere yol açtı.
AKP medyası, siyasi iktidar karşıtı önemli kalelerden birinin düşüşünü zafer sarhoşluğuyla karşılayıp "ulusalcılığın" iflas ettiğini ilan etti. AKP medyasının bittiğini ilan ettiği "ulusalcılığın" açılımında elbette bağımsızlıkçılık, aydınlanmacılık başta olmak üzere sola ait değerler yer alıyor. "Ulusalcı" olarak adlandırılan siyasi aktörler ve oluşumların, bu değerlere yükledikleri anlam, düzene bağımlılıkları, emekçi kitlelerden bilinçli bir şekilde uzak duruşlarının toplamı solla kapanmayacak bir mesafeye sahip olduklarını göstermesine rağmen AKP medyası, fırsattan istifade sol düşmanlığında gaza basıyor.
Diğer yandan daha çok Tuncay Özkan'ın yanlış adam olduğuna odaklansalar da Doğan medyasının konuya yaklaşımında da yine sola dönük "ayar" çabası dikkat çekiyor. Bir süredir "demode" değerlerden kurtulmuş, emperyalizm ile ilişkileri sorgulamayan, AKP "regülatörü" olarak çalışacak bir "sol" tarifi Ertuğrul Özkök başta olmak üzere çeşitli kalemler tarafından yapılıyor.
Tuncay Özkan, Kanaltürk'e bir "seslenme aracı" olmanın ötesine geçen bir işlev yükledi. Türkiye'nin sürüklendiği yere ilişkin sahici kaygılar taşıyan kesimleri bir "televizyon hareketi" etrafında toplamaya dayanan bu projenin ürünü "Biz Kaç Kişiyiz" oldu. Bu hareket özellikle mali katkı anlamında hayli interaktif olsa da, Cumhuriyet mitingleri başta olmak üzere kitlelerini arada gezmeye çıkarsa da televizyonun doğası gereği "edilgenleştirici", "soğutucu" etkisi ağır bastı.
Bugün bir tür "yeniklik" hissi taşıyan ve AKP karşıtlığı konusundaki samimiyetleri hiçbir şüpheye yer bırakmayan Biz Kaç Kişiyiz mensuplarının büyük bir kolaycılıkla bu projenin peşine takılırken bu yenilgiyi peşinen kabul ettiklerini söylemek gerekiyor.
Üzgünüz... Televizyon "solculuğu" ya da başka bir şekilde "kolay solculuk" bu topraklarda ve bu çağda hayal kırıklığından başka bir şey vaad etmiyor. Yanında çalışanları "süründüren" bir "kurtarıcı"nın peşinde hiç olmuyor.
Tuncay Özkan tavırlarıyla, parasıyla sürekli gündemde. Dedikleri ise ne tartışılıyor ne biliniyor. Peki bir şey diyor mu?
Tuncay Özkan, son bir hafta içinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal'dan genel sekreterliği istemesi ve Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) genel başkanlığına gelmesi gibi haberlerle gündeme geldi. "1 milyonluk" hazır kitlesi ve Kanal Türk satışından elinde kalan birkaç milyon dolarlık "bütçesi" ile kendine siyasette yer arayan Özkan'ın oynadığı boşluk ve hedefleri çok büyük. Özkan, CHP başta olmak üzere AKP karşıtı düzen içi muhalefetin dolduramadığı, doldurmaktan kaçındığı, dolduramadıkları oranda da büyüyen boşluğa gözünü dikmiş durumda. Son dönemde yaptığı kimi konuşmalarda 16 milyon oy hedefinden -AKP 22 Temmuz seçimlerinde 16,5 milyon seçmenden oy aldı-, söz eden Özkan bu iddialılığın karşılığı olarak "partileşme"yi de önüne koymuş durumda. Ya mevcut bir partiyi ele geçirerek ya da Biz Kaç Kişiyiz Platformu'nu partileştirerek... Ancak bu partinin ya da Özkan'ın başını çektiği bir "hareket"in ne yapacağı bir muamma. AKP karşıtlığını okşamak, esip yağıp gürlemek dışında ne Özkan'ın söyledikleri ve yazdıklarından ne de bir "parti"ye dönüşme hazırlıkları yapan Biz Kaç Kişiyiz Platformu'nun sınırlı miktardaki belgesinden değil programatik bir çerçeve herhangi bir çerçeve çıkartmak mümkün.
Kötülük savar, iyiliksever...
İl ve ilçe örgütlenmelerine giden Biz Kaç Kişiyiz Platformu'nun il ve merkez yönetim kurullarının söz metni Özkan'ın ne de(me)diğini güzel bir şekilde anlatıyor:
"Ülkemizin her türlü kötülüklerden, olumsuzluklardan temizlenerek çağdaş, bağımsız, laik, demokratik, zengin, eğitimli ve vatandaşları birbirine eşitlik duygusu içinde sevgi ile bağlı nitelikli bir toplum olması ülküsüyle yola çıkmış olan bizkackisiyiz platformu üyesiyim. (bizkaçkişiyiz platformu üyesi) olarak bu hedefe yürürken hiçbir umutsuzluğa kapılmaksızın bütün gücümle çalışacağıma, aynı ülküyü paylaşan üyelere sevgi ve saygı ile bağlı olacağıma, hiçbir biçimde kıskançlık, dedikodu, düşmanlık ve kavga gibi unsurları topluluk içine sokmayacağıma, dürüstlük, topluluk içinde mutlak eşitlik, hiçbir biçimde çıkar kaygısı gözetmeme, ülkemizin ve dünyanın iyiye, doğruya, güzele, barışa ve kardeşliğe ulaşması için çalışacağıma topluluğun amacına ulaşması yolunda her türlü özveriyi göstereceğime namusun ve şerefim üzerine söz veririm."
Biz Kaç Kişiyiz Platformu'nun amaçlarının sıralandığı ve "programı" olduğunu düşündüren 20 maddelik belgede de depremden spora çeşitli başlıklarda dilek ve temenniler dile getiriliyor ve metin "Biz Kaç Kişiyiz Sivil Toplum Platformu renk, dil, din, ırk, sosyo-ekonomik farklılık, gözetmeksizin çaba gösterir ve evrensel insan hakları değerlerini savunur. Hukuka ve hukukun üstünlüğüne inanır. Demokrasiye bağlıdır. Geliştirmek ve özgürlüğü savunmak için çaba harcar. Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, sosyal adaletçi, hukuk devleti olması ilkesini yüceltmek için çabalar" maddesiyle son buluyor.
İddialılık yetiyor
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, geçtiğimiz günlerde gazeteci Tuncay Özkan'ın kendisinden genel sekreterlik koltuğunu istediğini açıkladı. Özkan'ın "Önder Sav gitsin, ben geleyim" yönündeki talebini kabul etmediğini belirten Baykal, "Partiye katılmasını ve mücadele vermesini tavsiye ettim. Durumu görünce zaten vazgeçti" dedi. CHP'den aldığı 4 trilyona rağmen Kanaltürk'ü Fethullahçı Koza grubuna satan Tuncay Özkan'ı, CHP üyeliğine dahi kabul etmediklerini kaydeden Baykal, Özkan'ın CHP'den neler talep ettiğini Vatan yazarı Can Ataklı'ya anlattı. Özkan için, "Geldi, hayli uzun konuştuk, benden CHP genel sekreterliğini istedi" diyen Baykal, bu görüşmenin ikisi arasında kalması yönünde anlaştıklarını; ancak bir şekilde sızdığını söyledi.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Tuncay Özkan'ı, üstelik de Kanal Türk satışı sonrasında düştüğü duruma rağmen "muhatap" alıp açıklama yapmasına yol açan en önemli faktör "iddialılık". CHP başta olmak üzere AKP karşıtı düzen içi aktörlerin siyasi iddialılığı sıfıra yaklaştıkça Özkan biraz da tesadüf eseri yakaladığı pozisyona yükleniyor. Özkan'ın hiçbir şey söylemeden bu kadar yol almasını kendi kerametinde değil, Türkiye siyasetinin tuhaf tablosunda aramak gerekiyor.
"Kanıt istiyordunuz, işte kanıtı" diyor yandaş medya. "Aaa, bak şimdi inandım" diyor demokratı, liberali. Kanıt? İnanmak?
Türkiye'nin her tarafının silah deposu haline getirildiğini bilmiyorduk da, "kazı"dan mı öğrendik? Türkiye'nin üniformalı ve üniformasız düzen bekçilerinin ideolojik, siyasal ve ekonomik nedenlerle, hiyerarşi dahilinde ve de haricinde cinayet işlemek, provokasyon yaratmak, katliamlar gerçekleştirmek için her tür olanağa sahip olduğunu yıllardır söylememiştik de, bunu Ankara çukurlarında mı keşfettik?
İkna etmek için bunları ortaya dökeceklerse, "kolay ikna olan"lara önerim, "cıkk" yapsınlar, "bu kadarı yetmez" desinler, saçılsın ortaya mümkün olduğunca çok cinayet aleti... Gerçi, bitmez, tükenmez ama yine de biraz eksilsin, üstüne çokça "kurşun sıkan kahraman" feda edilsin, Ergenekon operasyonunun tarihsel hedeflerine ulaşmak için böyle bir "bedel" ödesinler. Ucuza ikna olunmasın yani...
Ama en güzeli, hiç ikna olunmasın!
Bombalara, suikast silahlarına değil, onlardan çok var... Askerde var, poliste var, sivil faşistlerde var... Daha günceli, devletin içindeki çekişmede bütün taraflarda illa ki var... AKP'den hoşnut olmayan kimi odakların bir değil, onlarca "kanlı" hesap yaptığından da emin olabilirsiniz. Bunların bir bölümü kontrol altındadır, bir bölümü tasfiye edilmiştir, bir bölümü saf değiştirmiştir, her şey mümkündür. Şimdi sayısız zuladan birkaçını patlatmaya karar verdiler. Gerçek mi gerçek!
Elbette gerçek! Ama bizden ikna olmamız istenen bu değil ki? Zaten bu, solun yıllarca söylediği, topluma anlatmaya çalıştığı şeydi: Bu düzen suç örgütleriyle, suç örgütlerinin halka karşı işlediği suçlarla ayakta duruyordu.
Bizden ikna olmamız istenen ise şu: AKP, kendi çıkarları için de olsa, Türkiye'deki devleti "suç" yapılanmasından, adını koyalım, "kontrgerilla örgütlenmesi"nden arındırıyor ya da en azından bu örgütlenmeyi zayıflatıyor.
İkna olmayın, kazmaya devam etsinler, daha fazlasını gözden çıkarsınlar; ikna olmayın, operasyonun siyasi hedefleriyle ilintili psikolojik savaşa teslim olmayın!
Evet operasyonun siyasi hedefleri var. En tepeye "AKP karşıtlarını tasfiye etmek, etkisizleştirmek istiyorlar"ı koyamayacağımız kadar önemli siyasi hedefleri. ABD, Türkiye'de bu işe kafası yatan kesimlerle birlikte Türkiye'yi yeniden yapılandırmak, yeniden konumlandırmak istiyor. Temel hedef bu... Ondan sonrası geliyor; düzen içi güç dengelerinin değişmesi, solun tasfiyesi, Kürt sorununda "Amerikancı çözüm"ün önünün açılması...
O halde önce bu hedefe dair karar verilecek. Böyle bir hedef var mı? "Yok" diyorsanız, hayırlı olsun, Ergenekon operasyonundan demokratikleşme, insan hakları ve hatta "devrim" adına sevinmeye sonuna kadar hakkınız var. Yok, böyle bir dönüştürme hedefinin olduğuna kanaat getirdiyseniz, o zaman bunun iyi mi, kötü mü olacağına karar vermeniz gerekiyor. Bu konuda nasılsa tabular yıllar önce yıkıldı, rahat olunuz! "Demokrasi ve özgürlük emperyalistlerden gelse dahi kabulümüzdür", sol adına hiç de müstehcen bir yaklaşım olarak algılanmıyor. Öyle olmuyorsa, böyle... Eğer ABD'nin Türkiye'ye demokrasi getirmeye karar verdiğini düşünüyorsanız, dışarıdan destek de verebilirsiniz bu sürece, süreci sola çekmeye de çalışabilirsiniz. Siyaset biraz da fırsatçılık değil midir? ABD ve de AKP kendi emelleri doğrultusunda bir operasyon yapıyorlar ama siz de onun yarattığı atmosferden yararlanıyorsunuz!
Artık darbe olmayacak, cinayetler işlenmeyecek, kontrgerilla kışlasından dışarı çıkamayacaksa, "enayi Amerikalılar"ın tuhaf hesaplarının ne önemi var. Hem zaten Türkiye her daim Amerikancı, NATO'cu; biraz da darbesiz ve de çetesiz Amerikancılık hakim olsun...
Bunları diyebilirsiniz.
Abartıyor muyuz? Abartmıyoruz, çünkü "yandaş" basında bu operasyonun ABD ve NATO eliyle yürütüldüğünü ileri süren liberal-gerici kalemlerin sayısında ciddi bir artış var. Diyorlar ki, Gladio'yu NATO kurdu, iyi yaptı, komünizmin defteri dürüldü ama Türkiye'de bazıları NATO'nun kontrolünden çıktı, ABD'ye karşı stratejiler geliştirdiler, ortalığı karıştırdılar, meşru hükümeti devirmeye çalıştılar, bu nedenle Vaşington bunların ipini çekiyor. Bunu açıkça yazıyorlar. Kimileri ise "ya bu kadarını söylemeyelim, ABD operasyona göz yumuyor diyelim" noktasında. Herhalde solun uyunmasından korkuyorlar. Uyanan uyandı, uyanmayanlar derin devlet uykusunda!
Özetle, Ergenekon operasyonunun ABD-NATO menşeli olduğundan pek kuşku duyulmaması gerekiyor. O halde mesele, "olsuuuun" deyip dememektedir.
Eğer, bazı kirlenmiş aktörleri gözden çıkarmakla sınırlı, yani kullanım ömrü biten kadro ve mekanizmaları çöpe atmaktan ibaret bir süreç yaşansaydı, olabilirdi. Ancak Ergenekon operasyonunun siyasi kapsamı çok ama çok geniş.
Türkiye'nin dönüştürülmesinin ne anlama geldiğini sürekli açıklamaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz sonbaharda yayınlanan "Felaketin Eşiğinde" broşüründe Türkiye'nin nasıl bu hale geldiği ve nereye götürüldüğü sorularına berrak yanıtlar verdik. Ergenekon operasyonu Türkiye'nin felakete yolculuğunu hızlandırma operasyonudur.
Ama diyelim ki, felaket filan da artık ilgi çekmiyor. Bu ülkenin patronlara ve emperyalistlere ait olduğuna ilişkin enteresan bir görüş yerleşmiş, "düzen" kavramı ile "memleket" arasındaki ayrım silikleşmiş, solcu "bana ne" türünden bir rahatlığa alışmış. O zaman konuya herkesin pek meraklı ve titiz olduğu "devrim" cephesinden bakalım. Devrim hedefinden, devrimci değerlerden...
Diyorlar ki, biz kontrgerillayı tasfiye ediyoruz. Kapitalist devlette bu olur mu? Emperyalizmin "terörle mücadele" konseptini manyaklığa taşıdığı dönemde, Türkiye'de kontrgerilla tasfiye edilecek! Peki bu zokayı yutarak nasıl devrimcilik yapılacak?
Diyorlar ki, PKK Ergenekon tarafından kuruldu, Öcalan Ergenekon üyesidir, bunlar Türkiye'yi karıştırdılar, hem siyasi hem ekonomik rant elde ettiler. İddia bu. Bu iddianın birinci dereceden muhataplarından "sevindirici gelişmeler bunlar"dan başka söz çıkmıyor. Kürt sorununun kontrgerilla icadı olduğunu ileri sürenlere "Kürtçülük" adına veya "Kürt halkıyla dayanışma" adına "sonuna kadar gidin" desteği veriliyor ve kimse bundan rahatsız değil. Demek ki ya iddiaların doğru olduğu düşünülüyor ya da bu iddialarla birlikte oluşan iklimin Kürt sorununda rahatlama yaratacağı...
Diyorlar ki, sağ ve sol diye bir şey yoktu, bu ayrımı ve kavgayı Ergenekon yarattı. Sağı da solu da destekledi, onları palazlandırdı, sokağa döktü, birbirine kırdırdı. Bu nedenle Türkiye'de sağın da solun da temelleri yoktur, hepimiz Ergenekon mağduruyuz! Tık yok. Herkes, 'benim üzerime sıçramasın da' oportünistliğinde. Hiç ses çıkarmadan devrimcilik oynanmaya devam ediliyor, ne güzel!
Sanıyorum yeterli. ABD planlarını, Avrupa Birliği fesadını boş verdik diyelim. Bu üç iddianın ne anlama geldiği fark ediliyor mu?
Evet, kontrgerillanın bir bölümü, ama başka yönlere yöneldiğinden, ama eskidiğinden, ama büyük projelere enerji olsun diye, ama sola şirin gözükmek için feda edilebilir, ederler de...
Evet, Kürt sorununun çözümsüzlüğünden yararlanıp emekçileri toplumu baskı altında tutmak ve hatta bundan kazanç elde etmek isterler, bu mümkündür ve bunu yapmışlardır da...
Evet, sağa sola provokatörler yerleştirmek, örgütler ve de örgütçükler kurmak onların işidir, bu konuda çok beceriklidirler de...
Ne var ki, toplumsal dinamikleri ve sorunları yoktan var ya da yok edemezler, o kadar kudretleri yoktur çünkü onlar da toplumsal dinamiklerin ürünüdürler.
Teori bunu söyler. AKP'ye ABD'ye bakıp bakıp bir şey anlaşılamıyorsa, o zaman işte bunu söyleyen teori imdada çağırılmalıdır. ABD'den, emperyalizmden, ve bizde AKP'den demokrasi gelmez. Geliyor gibi bir görüntü çıkıyorsa, bilin ki tehlike daha büyüktür.
Obama bütün dünyada, AKP Türkiye'de solu, ilericileri, toplumu hipnotize etmekte. Aptallaşmamak için, olup bitenlere yetişemiyorsanız, iki tane çukurdan çıkan silahlar gözünüzü kamaştırıyorsa, teoriye sığının. Yorgunluğunuz da, körlüğünüz de geçecektir.