Halaskar

Halaskar

Üye
19.11.2005
Uzman Çavuş
5.566
Hakkında

  • MEVCUT SAĞLIKLI DİŞLERİNİ YERİNDEN SÖKTÜREN KADINLAR İÇİN SÖYLENMİŞ BİR SÖZ VAR...ÇÜRÜK BİR DİŞ İÇİN YAPILAN HİÇBİR ŞEY DİNEN MARUZ GÖRÜLMEZ..DOLGU YAPTIRMAK ÖRNEK VERİLEBİLİR. AMA ŞEKLİ BOZUK OLAN DİŞLERE MÜDAHALE EDİP SAĞINI SOLUNU TÖRPÜLETEN, OYANLAR İÇİN SÖYLENEN DOĞRUDUR...


    BUNU DİĞER ORGANLAR İÇİN DE DÜŞÜNEBİLİRSİN..SADECE DİŞLERE BAĞLI KALMAMAK LAZIM
#07.09.2005 22:14 0 0 0
  • Şâfi Mezhebine tabi bir talebem var. Mezhebini değiştirip Hanefi olmak istiyor. Kendi isteğiyle, bir defa ve kesin bir değiştirme yapacak. Bu câiz midir, mahzuru var mıdır?

    Bizim için din olarak asıl olan, Kur'ân-ı Kerîm ve onu açıklayan sünnet-i Rasûlüllah'tır. Mezhepler bu asıla giden yollardır gaye değil vasıtadırlar. Ancak günümüzde hak bir mezhebe bağlı olmadan Kur'ân'a ve Sünnete ulaşmak çok zor olduğundan, müctehid olmayan bizler;gibi insanların, bu gayeye hazır bir yolla (mezheple) ulaşmaları, pratik anlamda gereklidir. Herhangi bir mezhebe göre yaşamak, Kur'ân-ı ve sünneti bırakıp o mezhebin imamının görüşlerine. göre yaşamak değil, Kur'ân-ı ve sünneti onun anlayışı ile anlamayı kabullenmek demektir. Onların "mezhep" denen görüşleri de Kur'ân'dan ve sünnetten alındığına göre, bir mezhebe uymaya gerek yoktur, herkes Kur'ân ve sünnete göre yaşamalıdır, demek, dört değil, dörtyüz milyon mezhebin olmasını istemektir. Ancak kişi diledigi mezhebi .seçmede hürdür. Zaruretler, zorlanmalar olduğu anlarda da diğer mezheplerden görüşler alabilir. Ama fertlerin gerek insanlarla, gerek Allah'la yaptıkları (başladıkları) anlaşmaları (akitler ve ibadetleri) başladıkları gibi bitirmeleri gerektiği için, zaruret yokken başka mezheplerin görüşlerine başvurma, yine pratik anlamda câiz değildir, denmiştir. Mezhebini sizin sorduğunuz gibi değiştirmekte ise bir mahzur yoktur.

    Değişik Mezheplerde Olan Eşlerin Sorumluluğu

    Hanımın Hanefi, erkeğin Şâfî olması halinde, hanımın bilerek ya da bilmeyerek dokunup kocanın abdestini bozmasına erkek kızıyorsa günah işlemiş olurlar mi?

    Elbette günah işledikleri anlar da olur. Meselâ Şâfiî olan eş, namaz kılarken diğer eşin ona kasten dokunması gibi. Ancak böyle bir evlilik, karı-koca hukukuna tecavüzlere yol açacağı için zor yürüyeceğinden, eşlerden birinin diğerinin mezhebine geçmesi en uygun olan davranış olur.
#07.09.2005 21:57 1 0 0
  • 1- Süslenme

    Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.

    Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah'tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.

    Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.

    Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:

    Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:

    1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,

    2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.

    Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah'ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)

    Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü'I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.

    Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam'ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    MAKYAJ

    Sadece kocasına göstermek üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?

    Namahreme göstermemek şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden biri de kocası için süslenmektir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    MAKYAJ VE KOZMETİKLER

    Islâm'da "Gaye, vasıtayı meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla, hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz değildir.
#07.09.2005 21:57 0 0 0
  • Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb''dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.

    Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de bu konuya açıklık getirilmekte, "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat, 49/11) denilmektedir.

    "Ne-be-ze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir.

    Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.

    Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketle;den uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât, 49/11).

    Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'den rivayet edilen bir hadiste: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.

    İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebu Bekir'in Sıddık; Hz. Ömer'in Fârûk; Hz. Osman'ın Zinnûreyn; Hamza'nın Esedullah; Hâlid b. Velid'in Seyfullah; Hz. Ali'nin Ebu Türab; Umeyr'in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.

    Peygamberimiz (s.a.s.), Medine'ye hicret ettiğinde Ensar'dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı.

    Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.
#07.09.2005 21:56 0 0 0
  • Kadınlar küpe takmak için kulaklarını deldiriyorlar. Bu, Allah'ın (c.c.) yaratışını (fıtratı) bozmak değil midir?

    Gerçekten de fıtrata müdâhale etmemek Islâmda önemli bir ölçüdür. Fıtratı (Allah'ın yaratışını) bozmak, âdetâ O'nun yaratmasını beğenmemek olarak görülmüş, bundan ötürü de meselâ, estetik ameliyat gibi operasyonlar câiz görülmemiştir. Tırnakları kesmek, vücudun bazı bölgelerindeki kılları temizlemek, bıyıkları kısaltmak ve sünnet olmak ise bizzat Allah Rasûlü tarafından fıtrattan sayılmışlardır.( bk. Ebû Dâvûd, tahâret 29; Miislim, tahâret 57) Yani bunları yapmak değil, terketmek fıtrata müdâhaledir. Fitrata müdâhalenin mahzurlu olmasının esası şu mealdeki âyet-i kerimedir: "şeytan demiştir ki, andolsun ki, Allah'ın kullarını şaşırtıp saptıracağım, onları kuruntulara boğacağım ve onlara davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim, Allah'ın yaratışını bozup değiştirmelerini emredeceğim..." (K. Nisâ (4) 119)Bu âyet-i kerimeye göre davarların kulaklarını kesmek, ya da delmek, şeytanın emri ve aldatmasından kaynaklanır. Ama bu, âyette zikredildiği gibi, sadece davarlarla ilgili bir hükümdür. Insanın kulağının delinmesini buna kıyas etmek mümkün değildir. Çünkü bu âyet-i kerime ile yasaklanan kulak delme olayı, müşriklerin şu uygulamasına dayanıyordu: Deve beş batın doğurduktan sonra, altıncıyı erkek doğurursa, artık bu anne devenin kulağını yararlar, binilmesini ve ondan herhangi bir surette yararlanılmasını haram kılarlardı. Hiç bir sudan ya da otlaktan kovulamazdı. Bu, yine Kur'an'ın "Bahîra" (K. Mâide (5) 103)tabir ettiği devedir ve şeytanın işi olarak onlarca dini bir inanç ve ibâdet kabul ediliyordu. İşte kulak kesilmesinin yasaklanması buna binaen gelmiştir ve sadece bununla ilgilidir, denmiştir.( bk. Ibn Kayyim Tuhfe 170-171)

    Durum böyle olunca, fıkıh kitaplarımızda; "kadınların ve kız çocuklarının kulaklarını deldirmelerinde bir beis yoktur, denilmektedir. Delil olarak da şunlar ileri sürülmüştür:

    Rasulüllah (s.a.s) devrinde bu yapılıyordu ve buna karşı çıkılmadı.( Nemenkânî, el-Fethurrahmânî, N/190 (Zâhiriyye, Hindiyye ve Kübra'dan)) Allah (c.c) küçük büyük ayırımı yapmadan kadınların zînet kullanmalarına müsâade etmiştir. (bk. K. Nûr (24) 31) Kulak da, bidâyet' ten beri zînet yerlerinden biri, olarak görülmüştür.( bk. Hindiyye V/289; Mebsût X/149) Binaenaleyh kulağın delinmesi, süslenme hakkını kullanabilmesi için kadının maslahatına olan birşeydir.( Ibn Kayyim, Tuhfe 170) Rasûlüllah zamanında birbirlerine kocalarını vasfeden kadınlar olayı vardır.Onlardan Ümmü Zer, kendi kocasının anlattığı cümlelerinden birinde de, "kulaklarımı şıngır şıngır takılarla doldurdu." demektedir. Kocalarını onların böyle vasfetmelerini Âişe vâlidemiz Rasûlüllah'a aktarınca o; "Ümmü Zer'e göre Ebû Zer (onun kocası) nasılsa ben de sana göre öyleyim." buyurmuştur. (Buhârî, nikâh 82; Müslim, fedâilü's-sahâbe 92) Bu, kadının kulaklarını küpeyle süslemenin cevabını anlatır. O da elbette kulağın delinmesine muhtaçtır. Kezâ Buhârî ve Müslim'deki bir rivâyete göre Rasûlüllah kadınları sadaka vermeye teşvik edince onlar, kulaklarındaki küpelere kadar vermişlerdir. Bu da o zamanki sahâbe kadınlarının küpeli olduğunu göstermektedir.(Ibn Kayyim, age.170) Binaenaleyh, kadınların küpe takmak için kulaklarını deldirmelerinde bir beis görülmemiştir. Hüküm budur.Oğlan çocuklarında böyle bir maslahat olmadığı için onların kulaklarını deldirmeyi kimse câiz görmemiştir.Ama birisi çıkıp şöyle derse onu da bütün bütün haksız görmemek gerekir: Bütün bu deliller, direkt olarak (ibaresi ile) küpe için kulağın delinebileceğini değil, zinet olarak küpenin kullanılabile ceğini gösterirler. Kulak delinmeden de küpenin kulaga tutturulması mümkündür. Fıtrata müdahale ise açıkça yasaklanmıştır. Fıkıhtaki "Beis yoktur" ifadesinin, "olmasa daha iyi olur" anlamına geldiğini de düşünürsek, deldirmemek daha sâlim bir yoldur.

    Konu ile ilgili olarak Ibn Kayyim bir olay nakleder ki, eğer onun sahîh hadîsleri tedkik ve tespit konusundaki titizligi olmasa, insanın kalbi bunu "Israiliyât"tan bir rivâyet olarak görmek istiyor. "Kadının sünnet edilmesinin hikmeti konusunda derler ki, Sâre, Hâceri Ibrahim'e hibe edipte Hâcer ondan hâmile kalınca Sâre bunu kıskandı ve Hâcer'in üç uzvunu kesmeye yemin etti. Ibrahim de onun burnunu ve kulaklarını kesmesinden korktuğu için, yeminini yerine getirmek üzere kulaklarını delmesini ve onu sünnet etmesini emretti. Böylece de bunlar kadınlarda onun sünneti olarak kaldı. Bunu reddetmeye mahal yoktur, çünkü Safâ ve Merve tepeleri arasında koşmak da onun çocuğuna su aramak için koşmasından kalmıştır."(Ibn Kayyim, age.155)
#07.09.2005 21:55 1 0 0
  • "Selâm" Allah (cc)'in güzel isimlerinden (Esmâi hüsnâ) bir isim olup bununla selâm vermek, verilene selamet ve esenlik duâsında bulunmak ve Allah'ın "selâm" isminin onda tecelli etmesini dilemek demektir. Öyleyse böyle mübarek bir ismi yakışmayan yerlere koyma hakkımızın bulunmadığını bilmek gerekir. Meselâ kâfire, hidayetini dileme, hariç duâ yapılmaz. Selâm da bir duâ olduğuna göre ona selâm da verilmez. Işin esasının bu olduğunu bildikten sonra selâm verilmeyecek kimseleri iki gruba ayırabiliriz:

    1. Selâm alıp vermekten daha önemli ve faziletli işlerle meşgul olanlar.

    2. Selâmın konulmasına elverişli ve layık bir mahal olmayanlar. Buna göre:

    l. Kur'ân okuyana, Ezan okuyana, Kâmet getirene, Cum'a ve bayramlarda hutbe okuyana, Namazla meşgûl olanlara, (ancak aralarında namaz kılmayan varsa ona selâm verebilir), Tedrisle ve Şer'i ahkâm halletmekle meşgul olana, her çesidiyle zikirle meşgul olana.

    2. Kâfire, sahih görüşe göre zımmiye, fıskını açık açık yapan fasıka, şarkı ve çalgı ile meşgul olana, mübah olmayan oyunları oynamakta olana, güvercin uçurmakla meşgul olana avretini örtmeyenlerin bulunduğu hamama, imameyne göre helada bulunana, idrarını yapmâkta olana, yalan, güldürü, gıybet, dedikodu vb. ile meşgul olana, insanlara sövene, sokaklarda kadınlara bakakalana.

    Satranç oynayana selâm verme konusunda ihtilaf vardır. Imam A'zam verilir der. Eğer zihin eksersizi yapmak için oynuyorlarsa zaten caizdir. Zaman öldürmek için oynuyorlarsa selâmla onları oyundan alıkoymuş olur. Ebu Yusuf ise kötü bir iş yapmakta olduklarını ima etmiş olmak için selâm vermez, verirse mekruh olur der. Müslüman olan ve olmayanların ya da selâm verilebilen ve verilemeyenlerin bulunduğu bir gruba selâm verir ve müslümanları ya da selâm verilebilenleri niyet eder. Yemek yemekte olanlara uğrayan onların yemeğine muhtaç ise ve selâm verince onu da yemege davet edeceklerini biliyorsa selâm verir, değilse vermez (Fetâvây-i Hindiyye, V/326; Bezzâziyye, VI/354; Akkirmanî, Serhu Erbâin,163 vd).
#07.09.2005 21:54 0 0 0
  • Kadının sesinin avretliği konusunda, ne Kur'ân-ı Kerim'de, ne de Efendimizin hadîslerinde bir açıklık vardır. Bazı Hanefî bilginler bu konuyu şöyle açıklamışlardır:

    Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde, kadınlar, başkalarına duyurmak için ayaklarını yere vurup ses çıkarmasınlar buyuruyor. Ayaklarının sesini duyurmaları haram olursa, kendi sesleri öncelikle haram olur. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.); Imam namazda yanılırsa onu, erkekler "subhanellâh" diyerek, kadınlar da el çırparak uyarır, buyurur. (Örnek olarak bk. Buhârf, sehv9; Nesâî, Imamet7) Hac sırasında okunan "telbiye" duâsını erkeklerin yüksek sesle okuması sünnetken, kadınların seslerini yükseltmeleri yasaklanmıştır. Bunlar da kadının sesinin avret olduğunu gösterir. (bk. Ibn Âbidîn I/406)

    Ancak Hanefîlerin diğer bölümü ile geriye kalan mezheplerin bilginleri kadının sesinin avret olmadığını söylemişler ve bunların görüşleri daha çok kimse tarafından benimsenmiştir. Bunlar da konuyu şöyle açıklarlar:

    Kadının ayağını yere vururken çıkardığı ses değil, bu davranışıyla dikkatleri üzerine çekmesi ve fitneye sebep olması haramdır. Namazda ve hacda sesini ,yükseltmesinin haram olması da aynı şekilde izah edilir. Kaldı ki, ihtiyaçları için kadınların evden çıkmalarına Hz. Peygamber izin vermiştir. Dışarıya çıkan, ihtiyacını ancak konuşarak giderebilecektir. Sonra ashab, Peygamberimizin hanımlarına sık sık fetvâ sorarlardı. Kur'ân-ı Kerîm bunu yasaklamamış, bir şey istedikleri zaman perde arkasından istemeleri hükmünü getirmiştir. (Ahzâb (33) 53) Demek ki kadının sesi avret. yani haram değildir. Sahabe döneminde kadınların sık sık mescide geldikleri ve erkeklere soru sordukları çok rastlanan bir olaydır.

    Ne var ki, böyle diyen bilginlerin bazıları da, kadının sesi nameli, yani güfteli olursa, ya da fitneye sebep olacağından korkulursa haram olur. Çünkü Allah kadınların seslerini kadınsi biçimde inceltmelerini yasaklamıştır. (bk. Âhzâb (33) 32; Ibn Âbidîn agk., Mahlûf, el-Fetâvâ's-şer'iyye I/342) demektedirler.

    Bu anlatılanlardan şu ortak sonuca varılabilir: Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici: büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini, fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nameli sözlerle, normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edâyla konuşursa haram olmaz. (Allah'u a'lem).
#07.09.2005 21:52 1 0 0
  • Konunun birden çok yönü vardır. Kadının sesinin avret olup olmaması bunlardan birisidir. Bazı Hanefiler kadının sesinin de avret olduğunu söylerler.'Gizledikleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar"(24/31) mealindeki âyet-i kerime ile ilgili olarak Cessâs der ki: "Bu âyetten anlaşıldığına göre kadının sesini yabancı erkekler duyacak şekilde yükseltmemesi gerekir. Çünkü kadının sesi fitne uyandırmakta halhal'dan daha etkilidir. Bu yüzden imamlarımız kadının ezan okumasını mekruh görmüşlerdir."( Cessâs, Ahkâm NI/393) Namazda ikaz için "tekbir erkekler, ellerini birbirine vurmak da kadınlar içindir." (Buhârî, el-amel fi's-salât 5, ezan 48; Müslim, salât 107; Ebû Dâvud, salât 169) hadîsi de bunu gösterir. Seslerini yükseltmeleri mahzurlu olmasaydı, onlar da sesle ikaz ederlerdi, derler. Kadının güfteli ve makamlı tegannisinin yabancı erkekler için haram olduğuna ise hemen hemen ittifak vardır. Çünkü bundan ancak erkeklik fıtratında bir arıza olanlar etkilenmezler. Ancak Hanefilerde genel kabul gören görüşe ve Şâfilere göre ise kadının bizzat sesi avret değildir. Çünkü kadınlar seslerini erkeklere duyurmasınlar, diye bir nas yoktur. "Kırıla döküle konuşmayın", (33/32) meâlindeki âyet vardır. Hattâ kadının kocanın dışındaki erkeklerle sertçe konuşması, hem cahiliyye döneminde hem de Islamda onun güzelliklerinden sayılmıştır.(bk. Âlûsî XXN/5) Demek ki yasak olan, kadının sesini duyurması değil, kadınlığı ihsas ettirecek tarzda konuşmasıdır. Sonra kadınların alım-satımı, mahkemede şahidlik yapmaları haklarıdır ve bu herkese göre câizdir. Saâdet asrında kadınların erkeklere (konuşma anlamında) hitap ettikleri; hattâ Halifenin hutbesine müdâhale ettikleri vâkîdir.Meselenin diğer bir yönü ise, bakmak ya da bakışmakla ilgilidir. Bilindiği gibi kadınlara da erkeklere de bakışlarını "kısmaları" emredilmiştir. (24/30-31) Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.)"Bakışı bakışa ekleme"(Ebû Dâvûd, nikâh 43; Timizî, edep 28; Dârimî, rikâk 3; Müsned V/351, 353, 357) buyurmuşlardır. Cumhur (fıkıhçıların çoğunluğu) kadının yüzünün de avret olduğu görüşündedirler. Hanefilerin çoğunluğu kadının ellerinin ve yüzünün avret olmadığını, ancak fitne söz konusu olduğunda örtmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bir kısım Hanefiler ise cümhûra uyarak kadının ellerinin ve yüzünün de avret olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Meselâ Aliyyu'1-Kârî bunlardandır. Görüldüğü gibi fitne söz konusu olduğunda kadının ve özellikle genç kızların yüzlerini dahî kapatmaları konusunda ittifak vardır. "Fitne" onun, karşı cinsten olmaklığına duyulan cinsel arzudur.Bu bağlamda meselenin bir yönünden daha söz edilebilir ki, bu da "teberrüc" yasağıdır. "Teberrüc" kadının, elbise ya da vücudundaki güzelliklerini yabancı erkeklere arzetmesi demektir ve âyet-i kerime ile yasaklanmıştır. (33/33) Süslü bir başörtüsü, alınmış kaşlar, allanmış yanaklar hep "teberrüc" cümlesindendir. Imdi bütün bu durumlara göre: Kadın, sesini kırıla döküle kullanmazsa, dış elbisesi dahi, müteberrüc olmazsa, dinleyenlere sürekli bakış imkânı sağlamakla fitneye (şehvetli bakışlara) sebep olmazsa, erkeklere hitap etmesi, konferans vermesi vb. caizdir denilebilir. Ancak bir sürü erkeğin huzurunda, hem de genç bir kadının, göz göze, yüz yüze uzun süre konuşması halinde bu şartlar gerçekleşmiş olur mu? Olsa bile bunu yapmaya ve yaptırmaya gerek var mıdır? Bunu da ayrıca tartışmak gerekir. Şahsen ben ne mümkün olduğuna ne de gerek bulunduğuna inanıyorum. Şâir Ahmed Sevkî'nin dediği gibi:

    "Bir bakış, bir gülüş ve selamlaşma...Derken konuşma randevu ve buluşma."Bütün bunlar işin fetva denemeyecek genel boyutlarıdır. Sözkonusu olacak zaman ve mekanla alâkalı olarak mesele fetvâ boyutlarında düşünüldügünde, değerlendirmeye başka şeyler de alınır. Meselâ; cinsel fitnenin ötesinde başka bir fitne, mevcut şartlarda genel olarak ülke müslümanlarının maslahati, özel olarak, olay mahallindeki insanların idarecilerin maslahati, meselenin daha sonra aynı okullarda kapalı olarak okumak isteyen kızları ilgilendirme biçimi vb... Bütün bunlar hesaba katılırsa, bendeniz kanaat olarak şunları söyleyebilirim: Bu olayın, faraza, bir ilâhiyat fakültesinde olacağını düşündüğümüzde; meselâ kız konuşmacıyı dinleyen bir delikanlı, uzun süre göz göze gelmenin etkisiyle, konuşma sonrası bu seyrettiği kızcağızı gayr-i ihtiyarı takip edecek ve kendi sınıfını şaşırıp yanlışlıkla onun sınıfına girecek kadar psikolojik dengesini kaybediyorsa, böyle bir düzenleme, velevki fanatikler tarafından olsun, gürültü çıkarmaya vesile ediliyor, böylece idarenin başı derde sokuluyor, neticede de daha üst çevrelerin müdahalesi davet edilerek, bu okula ileride daha az kız talebenin alınma planlarına yardımcı olunuyorsa, bunlara benzer başka mahzurlar doğuyorsa, fetva için lokal bir olumsuzluk var ve bu iş, orada müslümanların maslâhâtıyla çatışıyor ve o noktada câiz değil demektir. Kızların da sosyal ilişkilerde gelişmesi, konuşma kabiliyeti kazanması maslahatlarına ise, o takdirde bunu, kendi hemcinslerinden oluşan bir sınıfta yapmalıdırlar.
#07.09.2005 21:52 0 0 0
  • Kadınların, Peygamberimiz döneminde camiye gittikleri bir gerçektir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarımızda, cemaatle namaz kılındığında, saf düzeninin nasıl olması gerektiği anlatılırken, "erkekler-erkek çocuklar-kadınlar" sırasından söz edilir.

    Ancak Efendimiz bir hadîslerinde, erkeklerin saflarının en hayırlısı ön safları, kadınların saflarının en hayırlısı ise son saflarıdır, buyurur. (Müslim, salât 132; Ebû Dâvûd, salât 97; Tirmizî, mevâkit 52; Nesâî, imâmet 32; Ibn Mâce, Imâmet 52: Dârimî, salât 52; Müsned N/485.) Bir diğer hadîslerinde, kadınların evlerinin en gizli köşesinde namaz kılmaları, herkese açık yerinde namaz kılmalarından daha iyidir. Evlerinin herkese açık yerinde kılmaları da, camide kılmalarından daha iyidir; onların evleri, kendileri için daha hayırlıdır, buyurur. (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ NI/31.) Âlimler her iki türlü hadîsleri hesaba katarak, kadınların camiye gitmelerinin hoş olmayan yönünün, kötü duyguları uyandırma sebebi olduğunu açıklamışlardır. Bu yüzden, yaşlı olmayan kadınların camiye gitmeleri uygun değildir; yaşlılar da sadece sabah, akşam ve yatsı namazları için camiye giderler, gündüz namazlarına gitmezler, diye fetvâ vermişlerdir. Ebû Yûsuf ve Muhammed ise, yaşlılar her vakte gidebilirler demişlerdir. (Müsned N/76, 77.)

    Görüldüğü gibi, kadınların camiye gitmeleri, her hâlükârda kesinlikle haramdır denmemiş, fitne endişesinden söz edilmiştir. Buna dayanarak günümüz âlimlerinden bazıları: Kadının, dinî konuları ve namazın kılınış biçimini evinde öğrenme imkânı yoksa; avretini örtme emrine ve yollarda süslü-püslü, kınla döküle yürüme yasağına hakkıyla uyarlarsa; kokulu elbiselerle çıkıp, hem yollarda, hem de camide dikkatleri üzerlerine çekmezlerse; cami, kadınların erkeklere karışmamalarına elverişli ise; camide de ses ve hareketlerle dikkatleri çekmezlerse, dış elbiseleri yani "cilbabları" ile beraber iyi niyetle camilere gidip namazlarını oralarda kılmalarında ve sağlam olarak veriliyorsa, dinî bilgileri dinlemelerinde sakınca olmamalıdır, demişlerdir. (bk. Fetâvây-i Hindiyye V/346.) Çünkü kadın çok hassas ve nazik bir yaratılıştadır. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Peygamberimiz onları billûr kâselere benzetmiştir? (Buhârî, edep 90,111,116; Müslim, fedâil 70, 72; Dârimî, isti'zan 65; Müsned NI/107,117,186, 227, 254.) Gözleri çok çabuk kamaştırabilirler ve Allah'la başbaşa, O'nu düşünmek için camiye giden insanların düşünceleri başka yönlere kayabilir. Ya da kötü ve kemgözlü insanlar, onların duygularını bozabilirler.
#07.09.2005 21:51 1 0 0
  • Peygamber (sav)'in zamanında erkekler camiye gidip cemaatle namazlarını kıldıkları gibi kadınlar da camiye gidip namazlarını kılarlardı. Ümmü Atiyye'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) genç, başkasına kendini göstermeyen örtülü ve hayızlı kadınları bayram namazı yerine götürürdü. Ancak hayızlı kadınlar namaza iştirak etmemekle beraber diğer hayır işleri ve müslümanların davetine katılırlardı.

    Peygamber (sav) Allah'ın kulları olan kadınların camilere gitmelerine engel olmayınız, buyurmuştur (Ebu Davud).

    Yalnız Şafii mezhebine göre kadının evinde cemaatle kıldığı namaz, camide cemaatle kıldığı namazdan daha üstündür.

    Hanefi mezhebine göre ise yaşlı müstesna, kadının camiye gitmesi doğru değildir.
#07.09.2005 21:51 0 0 0
  • Dinen kadın spor yapabilir mi yapamaz mı? Ya da yapmalı mıdır, yapmamalı mıdır? Görüyorsunuz epeyce mesafe aldık ve işi buraya kadar getirdik. Önce spor niçin çıkmıştır, niye yapılır? Bir ihtiyaç mıdır? Bedensel bir ihtiyaç mıdır, ruhi bir ihtiyaç mıdır? Yoksa insanın kendi idaresi i1e kullandığı bir avuntu, bir yalancı emzik midir? Ya da bir din midir? Kitleleri uyuşturan bir afyon mudur? Veya bunların hepsi midir?

    Herhalde yerine ve zamanına göre spor bunlardan herbiri olabilir. Meselâ: Vücudu hantallaşan birisi, yaşaması için gerekli eylemleri yapamaz. Kazanamaz, koşturamaz, getiremez, işini takip edemez. Hattâ ibadet yapamaz. Eğilemez, kalkamaz, namaza uyanamaz, camiye gidemez, nihayet cihada çıkamaz. Bunların hepsi beden sihhatini ve cevvallığı, dinçliği gerektirir. Bunun kazanılmasının yollarından biri de vücudun hareketliliğidir, ya da -eksik bir ifade de olsa- spordur. Demek spor bedenî bir ihtiyaç olabilir.Hareketsiz ve hantal insan sağlıklı değildir. Vücûdundaki zararlı salgıları atamadığından sinir sistemi düzgün çalışamaz. Morâlman güçlü değildir. Karamsardır, ümitsizdir: Istikbalin güzel dünyasını kurmaya talip değildir. Moralsizlik inançsızlığı güçlendirir. Inançsızlık ise Cehennemdir. Demek spor ruhî bir ihtiyaç da olabilir.

    Ihtiyaçlar sadece maddi değildir. Tıpkı insan sadece madde olmadığı gibi... Onun maddî olmayan yönünün de en az maddî yönü kadar ihtiyacı vardır. Ruh Allah'ın birçok vasfının tecelli ettiği sahadır.Nice ilâhi vasfın kokusunu ve rengini taşır. Bu yüzden ihtiyaçları da manevîdir. Allah'la(c.c.) irtibat kurmayan, ihtiyaçları manevî gıdalarla giderilmeyen ruh avuntulara bile muhtaç olur, tatmin arar.Onda da bedendeki acıkma ve susama hissi gibi bir his doğar. Insan bir takım hoplama ve zıplamalarla bu hissi doyurmaya uğraşabilir. Tıpkı yemek bulamayan bir insanın çakıl taşlarıyla karnını doldurması ve bir anlık doyum hissi duyması gibi. Spor bu amaçla yapılırsa bir avuntu ve bir yalancı emzik olmuş olur. Sporun böyle sürekli avuntu olarak kullanılması, bir yerde bağışıklık yapar, vazgeçilmez olur ve artık bir din halini alır.Vatandaşların manevî tatminlerini gidermeyi düşünmeyen rejimler ve onların, iktidarlarını sürdürmek isteyen hakim kadroları, zaman zaman sporu halklarına cazip ambalajlarla sunarlar, sporu teşvik ederler, onu bir uyuşturucu olarak kullanırlar ve bu yolla iktidarlarını sürdürmeye çalışırlar. Tıpkı Franko gibi... Bu durumda da spor bir afyon olur, uyuşturucu görevi yapar.Şimdi tekrar başa dönersek, müslüman kadının bunların hangisi için spor yapacağı önemlidir. Kadının spor yapmasının dini hükmünü, niçin ve nasıl spor yapıyor? sorusuna verilecek cevaba göre düşünebiliriz.Ama ondan da önce ilginç bir durumu tespit edelim: Ne âyet ve hadîslerde, ne de fıkıh kitaplarımızda, spordan spor olarak söz edilmemektedir.Kur'ân'da: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın..." (8/60) denmekte ve sebep olarak da "Bununla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve daha Allah'ın bilip te sizin bilmediklerinizi korkutup caydırasınız" diye belirtilmektedir. Beden kuvveti birinci derecede bir kuvvettir.

    Hadîslerde dolaylı ifadeler vardır: "Güçlü mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır"(Müslim- Kader) "Eğlence ancak üç şeyde olur:Adamın atını eğitmesi, ehliyle oynaşması, oku ve yayı ile atış yapması. Bunlar gerçektir ler"."Yarışa ücret ancak çift tırnaklı hayvanlarla; tek tırnaklı hayvanlarla ve okla olan yarışmada olur." Rasûlullah Efendimiz Rukâne adında birisi ile güreşmiş ve onu yenmişlerdir.

    Gaye Rukâne gibi bir pehlivana iman gücünü göstermek ve onun müslüman olmasını sağlamaktır.

    Âişe vâlidemizin anlattığına göre: "Bir defasında Rasûlullah'la koşu yarısı yaptık ve ben onu geçtim. Aradan zaman geçti, ben şişmanladım: Tekrar yarış yaptığımızda o beni geçti ve bu öncekinin rövanşıdır, buyurdu." Rasûlullah'ın Aişe validemizle ilk yarışını kadına değer verme ve gönül alma olarak yaptığına ve orada yenilmeyi tercih ettiğine, şişmanladığında da onu geçtiğine göre, onun şişmanlamasını hoş karşılamamış demektir.Bütün bu haberlerde dikkati çeken en önemli nokta, sporun -erkek için olsun kadın için olsun- bir gaye olarak değil, vasıta olarak yapılmasının istenmiş olmasıdır. Yani spor yapma diye bir meşguliyet yoktur. Ama maddî ve manevî düşmanlara karşı her an güçlü ve caydırıcı olmak gerekir: "Bir vacibin yerine getirilebilmesi için gerekli olan şey de vaciptir." Işte spor anlamı taşıyan oyunlar "düşmana karşı hazırlık sayıldığı için mübah olmuş, hattâ mescidlerde bile oynanması tecviz buyurulmuştur."

    "Kuş yarışı, güvercin uçurma ve bunlara benzeyip, savaşa hazırlık ve cihad eğitimi özelliği olmayan şeylerle yarış, yani spor olmaz, mahzurludur."Görüldüğü gibi spor sadece bir araçtır, şartların dışında yapılması malâyâni ya da haramla meşgul olmak olacağından uygun görülmemiştir. Gaye olmadığı için de bu konuda kadınla erkeği birbirinden ayıran sadece avret ve mahremiyet sınırları olabilir.Fetâvâ-yı Hindiyye'de: "Kadının kocası için beslenip semirmesinde mahzur yoktur" denir. Buna göre zayıflamak için rejim ya da,spor yapmanın da sakıncası olmamalıdır. Demek ki kadının spor aracını kullanmasını gerektirecek gayelerden birisi budur.Bir hadîste, Allah'ın göbekli ve şişman insanları sevmediğinden söz edilir. Buna göre, her nasılsa göbek ve yağ bağlamış bir erkek ya da kadının bu sevimsiz halden kurtulmak için spor yapması belki sevap bile olabilir. Ancak diğer yönden de elbette şişmanlayacak biçimde aşırı ve yasaklanan ölçüde yemek yememesi gerekir. Bunlara dikkat eden, sabah namazlarına hattâ teheccüde kalkan; pazartesi ve perşembeleri oruç tutan bir kadın (ve de erkek) daha az eforla (gayretle) hem en güzel ibâdetleri yapmış olur; hem de şişmanlamaktan kurtulur,Yukarıdaki Âişe hadîsi ile ilgili olarak Sevkânî şöyle der:"Bu hadîste kadınlarla, onların mahremi olan erkekler arasında yarışma yapılabileceğine, bunun vakar, şeref, yaş, ilim ve fazîletle çatışmayacağına işâret vardır." Buradan da kadının kocası ile helâl tarzda eğlenebileceğini, bu amaçla spor yapabileceğini söyleyebiliriz.

    Diğer yönden kadının mahremi olan ve olmayan erkeklere, hattâ kadınlara karşı gösteremeyeceği yerlerinin, elbise biçiminin, hattâ yapamayacağı hareketlerin olduğunu da bilmemiz gerekir. Onun dikkat çekme gayesi ile ayağını yere vurmasının dahî yasaklandığını hatırlamalıyız.Ayrıca vücudunu güçlendirmeye, eşinin gönlünü almaya yaramayan, böyle olsa dahî bir meslek gibi sürekli hale getirilip başka işlerin yapılmasına engel olan her türlü sportif faaliyetlerin de câiz olamayacağın söylemeliyiz.Ama bütün bunlar meselenin fıkıhla karışık bir açıklaması sayılabilir. Işin pratiğine baktığımızda, müslüman bir kadın için spordan hasıl olacak meşru gayeleri dahi yakalamayı düşünecek kadar ileri seviyelerde olan bir kadının, spor yapmasına zaten gerek kalmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Öyle ya, şehirli ise ev temizliği, mutfak işi, çamaşır ve benzeri işler, köylü ise bunların yanında bağ-bahçe, tarla hayvan işleri aynı zamanda sporun gayesini de gerçekleştirmiş olurlar. Elbette kadın hukuken (fıkha göre) bunları yapmak zorunda değildir. Ama silicinin günlügü için kocasına 30-40 bin lira verdirip, televizyonun karşısına geçerek orada gösterilen hareketleri tekrarlamak, ya da tıka basa yiyerek yüzlerce bin liraya satın alınan kondisyon aletlerinde ter dökmek, İslam'ın, oh ne iyi yapıyorsun, diyeceği davranışlar olamaz. Sporu gaye olarak değil de, meşru gayelere vasıta olarak yapıyorsa, yapacağı rutin işlerle kadın hem sporunu yapmış, hem de iş başarmış olabilir. Özetlersek:

    1- Spor Islâm'da bir gaye değil, ancak meşru hedefler için bir araç olarak kullanılabilir. Bu konuda kadın erkek ayırımı olmaz.

    2- Spor gaye haline getirilip meslek yapılamaz, faydasız ve meşru olmayan sporlarla meşgul olunamaz.

    3- Kadının zindelik ve dinçlik kazanmak, fazla kilolarını atmak, kocasıyla oynaşmak için avret ve mahremiyet sınırlarına riâyet ederek spor yapması caizdir, yerine göre hoş ve sevap bir davranıştır.

    4- Vücût geliştirme ve kendilerine güven duyma gibi makul bir faydası olan karate, taekvando vb. sporları kadınların, erkeklerin muttali olamayacağı kapalı bir yerde, farz görevlerini aksatmayacak ve meslek edinmeyecek biçimde icra etmelerinde beis yoktur.

    Ancak buna gerek olup olmadığı iyi düşünülmelidir. Bu gerek, silme süpürme .gibi faydalı bir işle elde edilebiliyorsa, onunla sağlanmalıdır.

    5- Hz. Fâtıma'nın evde değirmen çevirmekten elinin yara olduğu düşünülmeli, günlük ibâdetlerini ve rutin işlerini -hukuken mecbur olmadığı halde- bir ibâdet olarak yapan, yemek için yaratılmadığını bilen düzenli bir kadının spor yapmaya nadiren ihtiyaç duyacağını bilmelidir.
#07.09.2005 21:49 1 0 0
  • Istimnâ" Arapça'da, "istihâ bi'l-yed" ve "hadhada" olarak da bilinen masturbasyon, genellikle fıtrata, yani genel olarak insanın yaratılışına, özel olarak da organlarının yaratılış gaye ve görevlerine ters görülmüş ve Islâm bir "fıtrat" dini olduğu, bu da fıtrata uymadığı için zaruret (zorunluluk hali) olmadıkça haram, ya da en, azından mekruh görülmüştür. Fıtratı daha iyi anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çivi, tahtaları birbirine tutturmak için yapılmıştır. Öyleyse onunla şiş kebabı yapılmaya kalkılırsa insanın eli yanar, kebap da iyi olmaz. Bu, işin fıtrat tarafıdır. Diğer yönden bir âyet-i kerîmede, irzlarını koruyanlar övüldükten sonra: "...eşleri ve câriyeleri müstesna. Onlarla olacak ilişkiden dolayı kınanmazlar. Işte bunun ötesine geçenler, haddi aşanlardır..." (K.K. el-Mü'minûn 23/5-7) buyurulur. Çoğu müfessirler, "bunun ötesine geçenler"e, eliyle istimna yâpanlar da girer, öyleyse onlar da haddi aşmış (haram işlemiş) olur, demişlerdir. (Örnek olarak bk. Kurtubî XII/105-106; Ibn Kesîr V/458; AIûsî XVNI/10-11) Ancak Alûsî, Cumhura (çoğunluğa) göre istimna âdet haline getirilmişse (cinsel sapma halini almışsa) bu âyetin kapsamına gireceğini, aksi halde girmeyeceğini söyler. (Alûsî, agk.)

    Bir hadîste: "elini nikâhlayan met'undur" (Mahlüf, Fetâvâ I/117: (Ancak mûracaat edebildiğim sahîh hadîs kitaplarında bu hadisi bulamadım. Bu hadisî AIûsî, "meşâyihin rivayeti" diye nakleder. bk. 16\11) Saîd b. Cübeyr'in rivayet ettiği bir hadiste: "Zekerleriyle oynayan bir ümmete Allah azab etmiştir" Atâ'nin bir rivayetinde: "Elleri hamile olarak hasredilecek bir kavim duydum. Bunların elleriyle istimna yapanlar olduğunu sanıyorum" demiştir.

    Ayrıca Allah (c.c.), evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmiş (K.K. en-Nûr 24/33) böyle bir yöntem uygulasınlar dememiştir. Rasûlüllah Efendimiz de: "Gençler! Imkân bulanlarınız evlensin, çünkü bu, gözü ve iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan oruç tutsun çünkü orucûn bunu sağlayacak bir kamçısı vardır." (Buharî, savm 10, nikah 2,3; Müslim, nikâh 1,3) buyurmuş ve bekârlara çare olarak orucu göstermiştir. Eğer istimna mübah olsaydı, çare olârak o gösterilirdi. Çünkü o daha kolay bir yoldur, denmiştir. (Mahlûf, age I/117)

    Ancak gerek sözkonusu âyetlerin istimnayı açıkça zikretmedikleri, gerekse bu konudaki hadislerin bir kısmının zayıf oluşu sebebiyle, çoğunluğun haram görmesine karşılık, istimnayı mahzursuz gören âlimler de vardır. Meselâ Ahmed b. Hanbel bunu, tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ve ihtiyaç duyulduğunda, vücuttaki fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için câiz olduğunu söylemiştir. (AIûsî XVNI/10: Burada AIûsî, Ahmed b. Hanbel'i o bu görüşünü, Cumhurun haram olduğu kanaatini verdikten sonra verir. Ama mahlûf HanbeIî fıkıh kitaplarında buna rastlayamadığını söyler, bk. Fet8v8 I/118: ibnü'I-Hümâm da "haramdır, çünkü genellikle şehvet için yapılır, ancak umarım ki, cezası yoktur" der. bk. AIûsî agk.) Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş, ancak; kişi bekârsa, ya da hanımından uzakta ise ve de şehvet kafasını aşırı meşgul ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendini teskin için yaparsa günah olmayacağı umulur. Ama zevklenmek ve şehvetlenmek için yaparsa günâhkardır, denmiştir. (ibn Âbidîn N/160: Mezühib-i erba'a'da: "Bazı Hanefi ve Hanbelîlerin, zinaya düşme korkusuyla caiz görmeleri zayıf bir görüştür" denir. bk. V/152; Mâlikiler de cevazı için iki şartı öngörürler: 1. Zinaya düşme korkusu, 2. Evlenmeye güç yetirememe. bk. Kardüvî, el-Helâl ve'I-harâm 165) Imam-i Şâfî önceki görüşünde (kadîm) câiz olduğunu söylerken, sonraki görüşünde (cedîd) haram olduğu kanaatına varmıştır. (Bu konuda geniş bilgi için bk. Zuhaylît VI/25) Mesele Rasûlullah'ın amcaoğlu Ibn Abbas'a sorulduğunda: "Zina yapmaktansa bu iyidir" (Sa'rânî, Kesf) cevabını vermiştir. Bütün bunlara göre; istimna genellikle hoş görülmemiş, fıtrata (normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini alması, psikolojik hastalık oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba katılarak, haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zararlara düsme endişesi olduğu yerde; "iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar tercih edilir", "zaruretler haram şeyleri mubah kılar" kurallarınca yapılması câiz görülmüş, hattâ zina endişesi kesin ise, vacip bile olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise ittifakla haramdır. Hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her halûkârda câizdir, helâldir.
#07.09.2005 21:48 0 0 0
  • İstihare, herhangi bir şey yapmak isteyen kimse, yapılmasının iyi olup olmayacağını hissetmek maksadıyla iki rekat namaz kılmak, iyi ve hayrın görünmesi için Allah'a yalvarıp dua etmektir. Bu namaza istihare namazı, duaya da istihare duası denilir. Uyumak veya rüya görmek istihare için esas değildir. Hatta vakit dar olup uyuyacak zaman bulunmazsa herhangi bir hayırlı mesele için yine istihare namazını kılmak sünnettir. Ancak Şerh Şir'atü'l-İslam kitabında şöyle denilir: Namaz ve dua yaptıktan sonra abdestli olarak kıbleye doğru yatar. Rüyada beyaz veya yeşil görürse o işde hayır vardır, siyah veya kırmızı görürse hayır yoktur. Ondan sakınmak daha iyidir.

    İSTİHÂRE'NİN ŞEKLİ

    Bazen istihâreye yatıp hiçbir şey görmediğimiz oluyor. Bu durumda ne yapmalıyız?

    "Istihâre"de aslolan "rüyaya yatmak" değildir. Gerçi "Istihâre", yani Allah'tan "hayırlı olanı isteme" güzel ve güçlü bir sünnettir. Rasûlullah Efendimiz'in ashabına hemen her tereddütlü konuda "istihâre" tavsiye ettiği bilinmektedir. Ancak "Istihâre", kılma şekli ilmihal kitaplarında anlatılan iki rekât namazdan ve duasından ibarettir. Dua yaptıktan sonra, doğrulugu kalbine damlayan yönde hareket eder. Bir defa kılmasıyla kalbi bir yöne doğru ağırlık kazanmamışsa, bu namazı üç, beş, yedi defa tekrarlar, yine de kalbi seçim yapamıyorsa istisare de yapamıyorsa âklına uygun geleni yapar. Bu yedi defa iki rekâtı, aynı anda da kılabilir. Sünnette öğretilen "istihâre" budur. Gerçi bazı rüyalar, bazı gerçeklere işaret ederler, ancak isabetli tâbir de ayrı bir ilimdir: Kişinin kendine göre hayra dalâlet eden bir rüya, aslında şerri gösteriyor olabilir. Bu yüzden istihâreyi sünnette olduğu gibi yapmak gerekir. Fakat, istihâreden daha önemli olanın,"istişâre" yani, salih ve temiz bilirkişilere danışma olduğu da bilinmelidir. Rasûlullah efendimiz: "Istihâre yapan zarar etmez, istişâre edende pişman olmaz" (65 el-Hîndî VN/813 (H. 21532)) buyurmuşlardır.
#07.09.2005 21:47 1 0 0
  • Belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüş. Kalıtım yoluyla geçen fiziki özelliklerle kişilik, zeka ve kültür özellikleri arasında bir sebeb-sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden Islâm tarafından kesin biçimde yasaklandı.

    Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. Israiloğulları gibi kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslam'ın tebliğ edildiği dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemişlerdi .

    Uzun geçmişine rağmen ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleşti. Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda kendisi ırkçı olmamakla birlikte Charles Darwin'in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın gelişmesine temel oluşturdu. Sosyal Darwincilik insan soyunun zaman içinde çeşitli evrim aşamalarından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobineau, beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de ârî ırkın en yüksek medeniyet seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau'nun izleyicilerinden Ingiliz asıllı Houston Stevvart Chamberlain, Almanya'da uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak Tötonlardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan olanlardan geri olduklarını savundu.

    Gobineau ve Chamberlain'in görüşleri, başta Nietzche olmak üzere Max Weber, Werner Sombart gibi düşünürlerce beslenerek Almanya'da Nazı ırkçılığının temelini oluşturdu. Adolf Hitler siyaset felsefeşinin ırkçılık yönünü "bilimsel" temellerini bu düşünürlerden aldı. Nazı ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca etken oldu ve Nazızmin Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel öğesini meydana getirdi.

    Nazızmden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu. Ispanyollar Amerika'ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin Ispanyollardan farklı oldukları, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan gibi davranmanın gerekmedığını öne sürdüler. Thomas Carlyle, James A. Froude, Charles Kingsley ve özellikle Rudyard Kipling'in yazılarında ısrarla işlenen "beyaz adamın misyonu" düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre beyaz Avrupalı öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlığa hizmet ediyordu. Başta Ingiliz, Fransız ve Portekızliler olmak üzere Avrupalı tüm sömürgeciler Asya'da, Afrika'da, Hindistan ve Uzak Doğuda sömürgeleştirme faaliyetlerini bu sözde "medenileştirme" görevlerine dayandırıyorlardı. ABD'de ise ırkçılık önceleri katliam ölçüsünde Yerlilere, daha sonra da Siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli ölçüde bir uzaklaşma eğiliminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tam Avrupa ülkelerinde varlığını sürdürmekte; özellikle ırk ayırımının yasal olarak sürdüğü Güney Afrika ile Israil'de en katıve acımasız biçimiyle egemenliğini yürütmektedir.

    Islâm, zulüm ve sömürüye yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur'an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile eşi Havva'dan yaratılmıştır. Insan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye neden olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. Insanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına, yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13).

    Islâm'a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle Islâm toplumu Islâm'ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur. Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler (el-Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. Iman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu onun ailesinden sayılamaz (Hud, l l/46). Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler (et- Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi besleyemez (el-Mücadele. 58/22).

    Hz. Peygamber (s.a.s)'de câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklının siyaha, siyah renklının beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. ikinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır." Irk üstünlüğü düşünceşinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur "Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. Insanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler" (Tirmizi Tefsir sure, 49).

    Hz. Peygamber (s.a.s) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde "Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır." buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: "Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar (Müslim, Birr, 33; Ibn Mâce, Zühd, 9). Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin müslümanlık iddiasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s), "ırkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir". (Müslim, Imare, 53, 54, 57) buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir.

    Islâm, getirdiği evrensel kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen Islâm, Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve Iranlı Selman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu. Ne yazık ki Emeviler döneminde Islam egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte birçok cahiliye adeti gibi ırkçılık da yeniden canlandı. Arap olmayan müslümanlar tümden mevali sayılıyor, Kureyş dışındaki Araplar bile küçümseniyordu. Emevilerin sürdürdüğü ırkçı politika kısa zamanda Arap olmayan müslümanlar arasında da ırkçı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Farslar ve Türkler arasında başlayan bu eğilim giderek Şuubiye olarak anılan ırkçı, ulusalcı hareketlere dönüştü. Emevilerin yıkılmasında önemli bir etken olan Şuubiye hareketi Abbasıler döneminde etkisini yitirmekle birlikte bütünüyle yok olmadı.

    Irkçılık eğilimleri Islâm dünyasında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden canlanmaya başladı. Batılı devletlerin Osmanlı Devletinin parçalama planlarının bir parçası olarak canlandırmaya çalıştıkları bu düşünce, Ittihad ve Terakki yönetiminin benimsediği ırkçı politikaların da etkisiyle ayrılıkçı hareketleri besledi. Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra oluşan birçok yeni devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti de ırkçılıktan önemli ölçüde etkilendi. Yeni devletin özellikle dil ve kültür politikalarında etkili olan ırkçı eğilimler zamanla Türkçülük, Turancılık adıyla bilinen bağımsız bir politik hareket haline geldi. Bu hareket çeşitli parti ve örgütler içinde varlığını günümüzde de sürdürmektedir.
#07.09.2005 21:45 1 0 0
  • Içki içmek Mâide suresi 90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezası Hz. Peygamberin sünneti ve uygulamasıyla sabittir. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar (bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389).

    Içki içme cezası uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şahidler vasıtasıyla tesbit edilen kimseye bu ceza uygulanır.

    "Rasûlullah (s.a.s)'a şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz" buyurdu. Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: Allah seni rüsvay etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): "Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana yardım etmeyiniz' buyurdu" (Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd, 35; Ebû Dâvud, 35, 36; Tirmizî, Hudûd,14,. 15).
#07.09.2005 21:43 1 0 0
  • Konu: İÇKİ
    Aklın sıhhatli düşünme ve muhakeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içecekler.

    Kur'an-ı Kerîm içkiyi yasaklamış ve haram olduğunu bildirmiştir: "Ey Iman edenler! içki (hamr), kumar, dikili taşlar ve fal okları Şevtanın işlerinden bir pisliktir" (el-Mâide, 5/90). Ayette geçen hamr kelimesini fakihlerin çoğu aklı gideren bütün içkileri kapsamına aldığını söylemişlerdir. Hanefiler hamrı şöyle izah etmişlerdir: Köpüklenip kuvvetlenen yaş üzüm suyu, yalnızca bu tür içkilerin ismi hamr'dır Bunun dışındaki sarhoşluk veren içkiler hamr kelimesinin şumûlüne girmez. Bu tür içkiler sarhoşluk verdiği için hamr'a kıyasla haramdır Fakihlerin çoğunluğu, sarhoşluk veren bütün içeceklerin azının da çoğunun da haram olduğunu ve hamr kelimesinin kapsamına dahil olduğunu söylemişlerdir (Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerh, A. Davudoğlu, IX, 247, vd.).

    Içki içmek Islâm'da yasak olduğu gibi, önceki semavî dinlerde de bu konuda bazı yasaklar getirilmiştir. Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'ta şu cümleler dikkatıçeker: "Ve Rab Hârun söyleyip dedi: Sen ve seninle beraber oğulların, toplanma çadırına girdığınız zaman, ölmeyesiniz diye şarap ve içki içmeyin, nesillerinizce ebedî kanun olarak, tâ ki, kutsalla, bayağı şeyi ve murdarla temiz olanı birbirinden ayırdedesiniz" (Tevrat, Levililer, Bab, 10, A. 8, 9-11)

    Incil'de bu konuda şöyle denir: "Onlar yemek yerlerken, Isa ekmek aldı, şükran duası edip parçaladı ve tâbilerine verdi ve dedi ki: Alın, yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir kâse şarap alıp şükretti ve onlara vererek dedi ki, bundan içiniz. Çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekûtunda sizinle taze olarak onu içeceğim o güne kadar, ben asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim" (Incil, Matta, bab, 26, A:26-29, Yuhanna, Avd.).

    Eski Türklerin Islâm'dan önce Şamanizm'e bağlı oldukları bilinmektedir. Bu dinde genellikle sevinçli zamanlarda ve kutsama törenlerinde Kımız vb. çeşitli içkilerin içildiği bilinmektedir (Mehmet Aydın-Osman Cilacı, Dinler Tarihi, Konya 1980, s. 97 vd.).

    Islâm'dan önce ve Islâm'ın ilk devirlerinde, câhiliye Arapları içki içer ve bunu hayatın bir parçası gibi görürlerdi. Islâm beş şeyin korunmasına büyük önem vermiştir. Bunlar: Akil, sağlık, mal, ırz ve dindir. Içki içen kimse bu beş unsuru da koruyamaz duruma düşer. Amerika'da içki aleyhtarlarının kurduğu bir teşkılat yeryüzünde ilk defa içkiyi kimin yasakladığını araştırır. Ilk yasağın Hz. Muhammed tarafından ortaya konulduğu anlaşılınca O'nun hatırasına New York'ta "Muhammed Çeşmesi adını verdikleri bir âbide yaptırırlar (Yeşilay Dergisi, sy. 441, Ağustos 1970).

    Kur'an-ı Kerîm'de içki yasağı tedrîc prensibine göre gelmiştir.

    Mekke'de inen ilk ayette yasak hükmü yer almaz.

    "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden içki yapıyor güzel rızık ediniyorsunuz, bunda aklı eren bir kavim için elbet bir ibret vardır" (en-Nahl, 16/67).

    Bundan sonra Hz. Ömer bir gün Resulullah (s.a.s)'a gelerek şöyle dedi: "Ya Resulullah! Şarap malı helâk edici ve aklı giderici olduğu malumunuzdur. Yüce Allah'tan, şarabın hükmünü bize açıklamasını iste. Hz. Peygamber; "Ey Allah'ım, şarap hakkında bize açıklayıcı beyanını bildir" diye dua edince şu ayet indi:

    "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar, de ki. "Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak günahları faydalarından daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219). Bu ayet inince, bazı sahabîler "büyük günah" diye içkiyi bırakmış bazıları ise "insanlara faydası da var" diyerek içmeye devam etmişlerdir.

    Bir gün Abdurrahman b. Avf bir ziyafet vermiş, ashâb-ı kirâmdan bazıları da bu ziyafette hazır bulunmuştu. Yemekte içki de içmişlerdi. Akşam namazının vakti girince, içlerinden birisi imam olmuş ve namaz kıldırırken "kâfirûn" sûresini yanlış okumuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Ya Rabbi bize içki konusundaki beyanında ziyade yap" diye dua etmiş ve daha sonra şu ayet inmiştir: "Ey iman edenler, siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" (en-Nisa, 4/43). Bu surette içki yalnız namaz vakitlerinde olmak üzere yasaklanmıştır. Artık onu içenler yatsı namazından sonra içiyorlar, sarhoşlukları geçtikten sonra sabah namazını kılıyorlardı.

    Yine bir gün Utbe b. Mâlik (r.a) bir evlenme ziyafeti vermişti. Sa'd b. Ebî Vakkas da oradaydı. Deve eti yediler, içki içtiler, sarhoş olunca da asalet iddiasına kalkıştılar. Sa'd bu konuda kavmini öven ve Ensar'ı hicveden bir şiir okudu. Ensar'dan birisi buna kızarak, sofradaki bir deve kemiği ile Sa'd'ı yaraladı. Sa'd da durumu Resulullah (s.a.s)'a şikâyette bulundu. Bunun üzerine bu konuda kesin içki yasağı bildiren ayetler indi:

    "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır. Bunlardan kaçınınız ki, felaha eresiniz. Şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el-Mâide, 5/90-91)

    Hz. Peygamberin çeşitli hadisleri bu konuda uygulama esaslarını gösterir:

    "Her sarhoşluk veren şey şaraptır ve her sarhoşluk veren şey haramdır. Bir kimse şarabı dünyada içer de ona devam üzere iken Tövbe etmeden ölürse âhirette kevser şarabını içemez" (Müslim, Eşribe, 73).

    "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır" (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, lV, 61 vd.).

    Hz. Peygamber'e ilaç için şarap yapmanın hükmü sorulunca; "Şüphesiz şarap deva (ilâç) değil aksine derttir" (el-Askalânî, a.g.e, IV, 61).

    "Ümmetimden bir takım kimseler, çeşitli adlar koyarak içki içeceklerdir" (el-Askalânî, a.g.e, IV, 61).

    Içkinin yasak oluşu icma-ı ümmetle sâbittir.

    Islâm fakihleri bu konuda görüş birliği içindedirler. Ancak müctehidler arasında bazı içki çeşitleri üzerinde ihtilaf vardı. Hz. Ömer bu konudaki şüpheleri kaldırmak için, Allah elçisinin minberinden "aklı perdeleyen her şey içkidir" sözüyle özlü bir tarif yapmıştır. Buna göre insana aklını kaybettiren ve onu iyi ile kötüyü, hayırla şerri ayıramaz duruma getiren herşey içki sayılır. Sıvı veya katıolması sonucu değiştirmez. Afyon, eroin ve benzeri bütün uyuşturucular aynı niteliktedir. Çünkü bunları kullanan kişilerde aklın fonksiyonları değişir; uzağı yakın, yakını uzak görür; olağan şeylerden ayrılarak, olmayan ve olmayacak şeyleri hayal etmeye ve rüyalar denizinde yüzmeye başlar. Bazı uyuşturucular da vücûdu durgunlaştırır, sinirleri uyuşturur, ruhsal çöküntülere yol açar, ahlâkı düşürür, iradeyi zayıflatır ve ferdi topluma faydasız hâle getirir. Işte Islâm dini, fert ve toplum için faydalı olan şeyleri emrederken, zararlı olanları da yasaklamıştır. İslam'ın yasakları tıb tarafından incelendiğinde, bunların fert ve toplum yararına olduğu görülür. Nitekim, içki ve domuz eti gibi yasaklar ilmin ve tıbbın süzgecinden geçirilmiş, nice maddî ve mânevi zararları uzmanlarca açıklanmıştır (bk. Yusuf el-Kardâvî, el-Helâl ve'l-Harâm fi'l-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 50-53, 75-88).

    Islâm, içkinin içilmesini yasakladığı gibi, müslümanlar arasında ticaretini de yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Peygamber (s.a.s) içki konusunda on kişiyi lanetlemiştir: Sıkan, kendisi için sıkılan, içen, taşıyan, kendisi için taşınan, içiren, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alınan..." (Tirmizî, Büyû', 59; Ibn Mâce, Eşribe, 6).

    Mâide suresindeki kesin içki yasağı bildiren ayet geldikten sonra Allah Resulu uygulama ile ilgili olmak üzere şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu ayeti haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın..." (Müslim, Müsâkât, 67; bk. Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû, 93; Fer', 8; Ibn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 213, 362, 512, III, 217, 324, 326, 340; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsîri Ibn Kesîr, Beyrut (t.y), I, 544-547).
#07.09.2005 21:43 0 0 0
  • Konu: HATİM DUASI
    Evde, yalnız başına hatim bitiren birisi, hatim duası bilmiyorsa ne yapmalıdır?

    Hanefi âlimlerine göre Kur'ân-ı Kerimi hatmettikten sonra, camide ya da başka bir yerde topluca dua etmek Rasûllulah Efendimizin ve ashabının uygulamadığı bir bid'attır. (166 Bezzâziye VI/380; Hindiyye V/380; Hindiyye V/318) Ancak hatim yapanın kendi çoluk çocuğunu toplayıp, evinde onlarla beraber dua yapması müstehaptır, denmiştir. (167 Hindiyye V/317) Çünkü Enes b. Mâlik'in böyle yaptığı rivayeti vardır. (168 Dârimi N/469; Ibn Kudâme, el-Mugnî I/803;) Ayrıca "Kur'an-ı Kerîm hatmedildiğinde yapılan dua kabul olunur" (169 Dârimî N/470) rivayeti de olduğuna göre, bid'at olanın, dua etmek değil, topluca ve sesle dua etmek olduğu anlaşılır. Hele hatim okuyanların adlarını okuyarak yapılan dualar, bid'at üstüne bid'at demek olur.
#07.09.2005 21:41 0 0 0
  • Gece tırnak kesmek mekruh mudur?

    Mekruh değildir. Imam Ebû Yusuf buna böyle cevap vermiş ve "Delilin nedir?" diye soranlara "Hayır geciktirilmez" hadîsini okumuştur. (159 Hindiyye V/358)
#07.09.2005 21:40 1 0 0
  • Konu: FLÖRT
    Kadın-erkek arasındaki duygusal ilişki. Flört etmek, kadın ve erkeğin duygusal ilişki kurması. Batı toplumlarında flört, gençlerin duygusal açıdan olgunlaşmalarını, çeşitli komplekslerinden kurtulmalarını, cinsellik konusunda bilgilenmelerini, eşlerin evlilik öncesinde birbirlerini tanıyarak bilinçli bir beraberlik oluşturmalarını sağlayacak bir tecrübe ve eğitim biçimi olarak kabul edilmiş ve hoş görülmüştü. Fakat duygusal ilişkiler, kendisine ilişkin bütün düşünce ve varsayımların iflasını ilan edercesine büyük bir hızla fiziksel ilişkiye dönüşerek gündemden düştü. Batılı toplumlar günümüzde bir yandan bir süre önce son derece masumane ilişkiler olarak baktığı flört olayının önüne yığdığı toplumsal sorunlarla boğuşurken, bir yandan da artık duygusal ilişkinin yerini alan cinsel özgürlük gibi kavram ve olguları tartışmaya başladı.

    Kadın-erkek arasında serbestçe kurulan ilişkilerin farklı bir sonuca varması mümkün değildir. Çağımızın önde gelen ruhbilimcilerinden Erich Fromm izlenerek söylenirse, karşıt cinsler arasındaki duvarın yıkılması durumunda duygusal ilişkilerin karşı konulmaz bir cinsel isteğe dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu cinsel isteğin tek amacı da birleşmektir. Bu nedenle bu tür ilişkiler düşünüldüğünün tersine sürekli değildir ve utanç, umut kırıklığı, nefret ve düşmanlıkla noktalanır. Böylesine olumsuz bir biçimde sonuçlanan ilişkiler doğal olarak birçok bireysel ve toplumsal soruna neden olur. Ruhsal bunalımlar, aileden kopmalar, kötü yollara düşmeler, çocuk denilecek yaşta ortaya çıkan gebelikler, terkedilmiş gayr-i meşrû çocuklar, intiharlar bu tür ilişkilerin Batı toplumlarının önüne yığdığı sayısız sorundan yalnızca birkaçıdır.

    Islam Açısından Flört

    Islâm, yalnızca ortaya çıkan sorunlara çözümler getiren bir inanç ve hukuk sistemi değil, aksine, getirdiği kurallarla öncelikle sorunların ortaya çıkmasını önleyen bir dindir. İslam'ın bu özelliği kadın-erkek ilişkileri alanında da kendini göstermekte, Islâm toplumlarında, Batı örneği câhili toplumların karşı karşıya geldiği sorunların ortaya çıkmasına imkan tanımamaktadır.

    Islâm, toplumun çürümesine neden olan başlıca amillerden birisi kadın-erkek arasındaki gayr-i meşrû cinsel ilişkiyi (zina, fuhuş) yasaklamış, caydırıcı bir etken olarak cezaî müeyyideler getirmiştir. Fakat asıl önemlisi bireyleri bu tür fiillere götürecek bütün yolları kapatması, oluşmasını önleyici tedbirler almasıdır. Bu tedbirlerin başında karşıt cinsteki yabancı kişilerin yalnız başlarına bir arada bulunmaması kuralı gelir. Hz. Peygamber, böyle bir durumun doğuracağı tehlikeli sonuçlara dikkat çekmek üzere, "Çünkü -bu takdirde- üçüncüleri şeytandır" (Ibn Hanbel, Müsned, I, 227, III, 339) buyurur. Diğer bir önleyici kural da tesettür ve sürekli bakış gibi uyarıcı davranışlardan kaçınma (en-Nur, 24/30-31) kuralıdır. Dokunma, el sikisma ve benzeri fiziki temas yasağı da başka bir önlemdir (el-. Mavsılî, el-Ihtiyarî Ta'lili'l-Muhtar, IV, 156). İslam'ın kadın-erkek ilişkileri hakkında getirdiği hüküm ve kurallar açısından bakıldığında flörtün bütünüyle Islâm sınırlan dışında kaldığı görülür: Çünkü, biçimi, şartlan ve sonuçlan bakımından İslam'ın hüküm ve kurallarına ters düşen bir ilişki biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.

    Islâm insanın cinsel yönünü görmezden gelip bu alandaki ihtiyaçlarını yok saymaz. Tersine, bu yönünün meşrû' ve hem birey, hem de toplum için yararlı olabilecek biçimde tatminini öngörür. Evlilik kurumunun önemli varlık nedenlerinden birisi de insanın cinsel ihtiyaçlarının böyle bir yönde karşılanmasıdır. Bu nedenle Islâm'da evlilik teşvik edilmiş, olabildiğince kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.
#07.09.2005 21:39 1 0 0