Halaskar

Halaskar

Üye
19.11.2005
Uzman Çavuş
5.566
Hakkında

  • Mehmet Emin Ay'ın "Ta'la el Bedru" kaseti Tarkan'ı, Mustafa Demirci "Yitik Sevda" albümü Mustafa Sandal'ı solladı.

    Binlerce çeşit ürünün bulunduğu büyük bir alışveriş merkezinin müzik reyonunda turlayan genç bir kız harıl harıl CD'leri, kasetleri çeviriyor. Üzerindeki blucin kıyafeti, çıkartmalarla dolu sırt çantası ve eşarbının üzerine taktığı güneş gözlüğü ile dikkati çeken bu kız, bir yandan walkman'inden dinlediği müziğin etkisiyle kafasını ritmik bir şekilde sallıyor, diğer yandan da markalı spor ayakkabısıyla tempo tutuyor. Reyon üzerindeki incelemesini bitirdikten sonra can alıcı soruyu soruyor görevliye: "Abi, sizde Demirci
    Hoca'nın zikir kaseti var mı?"

    HANGİ ALBÜMLER NE KADAR SATTI?

    Albümlerin satış rakamları;
    Mehmet Emin Ay, Taleal Bedru, 1 milyon
    Tarkan, A-acayipsin, 1 milyon
    Mustafa Demirci, Yitik Sevda, 300 bin
    Mustafa Sandal, Aya Benzer, 200 bin
    Ömer Karaoğlu, İzler, 150 bin

    Son iki yılda çok satanlar
    Abdurrahman Öndül, Efendim, 300 bin
    Abdurrahman Öndül, Sözüm Sana, 250 bin
    Hasan Dursun, Aşikar, 150 bin
    Mustafa Demirci, Aşk-ı Mevla, 120 bin
    Ömer Karaoğlu, Kim 40 bin
    Sezen Aksu, Şarkı söylemek lazım, 20 bin

    Belki pop listelerinde, top 10'larda yer verilmiyor, kendileriyle ilgili televizyon programları yapılmıyor; ama ilahi kasetlerinin sıkı hayranları var bugün. Hem de her kesimden. Üstelik bu kitle, sayıları değişmekle birlikte hep var oldu. Şimdilerde ise bu dinleyici grubuna hitaben müzik yapanlar kendi aralarında derin bir tartışma içerisinde: "Kim gerçekten İslamî müzik yapıyor?"

    Ezgiler ezildi, ilahiler zirvede

    Bir dönem "Yeşil Pop" kavramı ile anılan ve ezgi olarak nitelendirilen müzik yapımlarına imza atan sektör, son 10-12 yıldır İslamî kesim gençlerinin müzik dinleme ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Bugünlerde derin bir sessizliğin hâkim olduğu sektörde, son zamanlardaki satış rakamları konuşuluyor. Zira, kaset satışları gösteriyor ki gençler arasındaki eğilim ezgilere yönelik değil artık... Rağbet ise daha az müzik altyapısına sahip, zikir ya da nefeslerle ritm tutulan ilahi kasetlerine yönelmiş durumda... Bu gerçekten yola çıkarak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: "Neden bu tarz kasetler daha çok satıyor?"

    Ezgi ve ilahi sektörü kısa zamanda çok yol almış olsa da geçmişi pek o kadar da esiki değil. Sektörün çıkış noktası 1980'li yıllara dayanıyor. Bu dönemde, "Arkası Yarın" programlarından mülhem dini bilgileri ihtiva eden ya da İslam büyüklerinin hayatlarını anlatan ses tiyatroları hazırlanmaya başladı. Tiyatrolarda, anlatılan konuyla ilgili ilahiler yer aldı. Bu dönemde bağlama ve saz gibi müzik aletlerinin kullanılması tepkiyle karşılandığından, ritm ve nefesle yetinildi.

    1990'larda görsele geçişin hızlanması bant tiyatrolarının popülerliğini yitirmesine sebep oldu. Bu kez, bant tiyatrolarında seslendirilen ilahiler ve bu ilahilerin yer aldığı kasetler ön plana çıkmaya başladı. Hatta, bu tür kasetler 200 binden fazla satınca, ortaya çıkan boşluğu doldurmak da sektördekilere düştü. Bant tiyatrolarında ilahi söyleyen birçok sanatçı için kasetler yapıldı.

    1992 yılında, özel radyoların ortaya çıkmasıyla birlikte ezgi ve ilahi icracılarında gözle görülür bir artış oldu. Eserler, alternatif müzik olarak algılandı ve gençlerin ilgisini çekti. Bazı kasetler, tanınmış pop müzik sanatçılarının başarılı çalışmaları kadar sattı. Sektör, hızla büyümeye çalıştı.

    Acemice yapılan albümler, samimi dinleyiciler

    Ahmet Mercan, sektörün içinde yer almış bir isim. 1980'lerden bu yana sesli yayıncılıkla uğraşıyor. İlk ezgi çalışmalarında yapımcı, güfte ve bestekar olarak bulunan Mercan, Mustafa Demirci, Ömer Karaoğlu gibi sektörde tanınmış sanatçıların ilk kaset çalışmalarında bulunmuş biri. O dönemdeki albümlerin birçoğunun acemice yapıldığını söyleyen Ahmet Mercan, "Ayrıca, sanatçılar çok eğitimli değildi. Ama samimi bir hava vardı. Bu samimiyet, halktan aldığı destekle güçlendi. Bugün, 7 bin çeşit kaseti ve yüzlerce firması olan kendi çapında dev bir sektör var karşımızda" diyor. Sektördeki değişikliklere dikkat çeken Mercan, ilk dönemlerde enstrümanları kullanma konusunda bir sıkıntının olduğunu; bağlama ve sazın bile kullanılamadığını; kullanıldığında da eleştirildiğini söylüyor. Günümüzde bol enstrümanlı eserlerin daha çok tutuluyor olmasını da dinleyici kitlesinin müzik zevklerinin gelişmesine bağlıyor.

    Son iki yıla gelene kadar İslami kesimde Ömer Karaoğlu, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu, Aykut Kuşkaya gibi müzik altyapısı olan sanatçıların çıkardığı; hemen hemen bütün enstrümanların kullanıldığı, ritim ve çok sesliliğin de ara ara hakim olduğu ezgi kasetleri gündemdeydi. İçeriklerinde ilahi aşklar anlatılırken beşeri aşklara da yer veriliyordu. Popüler kültürün etkilerinin gözlendiği bu tür albümlere olan ilgi sektörün gelişmesine katkıda bulundu. Hatta, tıpkı İMÇ piyasasında olduğu gibi her gün yeni bir kaset piyasaya sürülür oldu.

    Bugün durum oldukça farklı. Ezgi albümlerinin yerini ilahi kasetleri almış durumda. İlahi ve ezgi kasetlerinin yurtiçi ve yurtdışı dağıtımını yapan Azim Dağıtım Genel Müdürü Hasan Taştan Yıldız, özellikle zikirli ilahilerin son iki yılda şaşırtıcı derecede arttığına dikkat çekerek, "En çok satılan iki albüm de ilahi formatında. Ardından da ezgi sektörünün ilkleri denebilecek kişilerin kasetleri geliyor. Ezgi tarzında yapılan yeni albümlerin hiçbiri tutmuyor" diyor.

    Feyiz olmayınca tesir de olmuyor

    Toplam 28 kaseti bulunan ve en çok satan ilahi albümleri içinde eserleri yer alan Abdurrahman Öndül, bu tür çalışmaların revaçta olmasını 'tarz'a bağlıyor. İlginin, Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamberimizin isimlerinin daha sık ve anlaşılır dillendirilmesinden, duyguların daha yoğun hissettirilmesinden kaynaklandığını vurguluyor. Kendi albümlerinin çok satmasını ise "Genellikle albümlerimde Mekke-Medine, Peygamber ve cennet özlemini, Allah'a kavuşma arzusunu, ifade eden ilahilere yer veriyorum. Eserlerimde ritim de ön planda. Ayrıca gençlere de daha cazip gelmesi için bağlama, keman, kanun, gibi enstrümanları da kullanıyoruz" sözleri ile açıklıyor.

    Tasavvuf musikisi icra eden ve Türkiye'de ilk ilahi kaseti çıkaran isimlerin başında gelen Ahmet Özhan ise Öndül'e katılmıyor. Ezgilerin tasavvuf müziğinin deforme edilmiş hali olduğunu, ilahi kasetlerinin bu kadar revaçta olmasının ticarî gerekçelerden kaynaklandığını belirten Özhan, yoksa "insanların maneviyatlarını geliştirelim, Allah'a yaklaştıralım" gibi bir kaygının olmadığını düşünüyor. Ahmet Özhan, "İşin feyzi kalmadı artık. Feyiz olursa tesir de olur. Eserler insana medeniyet, estetik getirip insan hayatını yükseltmeli. Bu albümler bu amaçlara hizmet etmiyorsa sunuluşunda da, dinleyende de, seçende de sorun vardır" diyor.

    Sektöre, ses tiyatrolarıyla giren, sonra ezgi kasetleri çıkaran Ömer Karaoğlu, günümüz ilahilerini "Türkiye'de popüler müzik sektörü nasıl patlama yaşıyorsa, içeriksiz ama insanı bir yerinden yakalayan, arabesk unsurların varolduğu ilahiler için de aynı durum söz konusu" diye yorumluyor. Karaoğlu'na göre, piyasadaki tanınmış eserler, üzerine bir iki ekleme yapılarak kulağa hoş hale getiriliyor. Bundan dolayı da talep görüyor.

    İlahi ve ezgileri kim dinliyor?

    Azim Dağıtım Genel Müdürü Hasan Taştan Yıldız, ezgilere göre ilahilerin daha İslami olduğu görüşünde. Ezgilerde işlenen temalarda İslam'dan uzaklaşmanın olduğunu savunan Yıldız'a göre, dinleyiciler samimi olarak Allah'ı, Peygamberi duymak istiyor. Ezgilerde ifade edilenleri herkes anlayamayabiliyor.

    1990'lardan beri sektörün içinde bulunan ve hâlâ en çok satan albüm çalışmalarına imza atan Mustafa Demirci, gelinen noktanın ritim duygusunun ön plana çıkmasından kaynaklandığını söylüyor. Aynı zamanda, Beyza Müzik'in yapım sorumlusu olan Mustafa Demirci'ye göre, günümüz insanı çok hızlı yaşadığından bu ritme ihtiyaç duyuyor. Bu tür ilahiler, içinde Allah ve Peygamber isimleri geçince daha da cazip hale geliyor.

    İlahi ve ezgiler yapım ve içerik olarak birbirinden ayrı. Ne kadar aynı sektörün içinde var olsalar da tarzı, içeriği, tınısı, kültürü, söz ve besteleri itibariyle her ikisini farklı köşelere oturtmak mümkün. Tüm bu farklılıklar dinleyici kesimi de birbirinden kesin çizgilerle ayırıyor. Ezgileri genelde üniversite öğrencileri ve lise düzeyindeki kişiler dinlerken, ilahiler genel anlamda orta yaşlardaki kırsal kesimlere hitap ediyor. Ezgi dinleyenler, ilahilere özellikle de zikirli olanlarına hiç de açık değil.

    Abdurrahman Öndül, bu yargılara katılmıyor. Ona göre, ilahileri asıl üniversite gençliği dinliyor. Delil olarak da yurtiçi ve dışındaki konserlerine binlerce gencin katılıyor olmasını gösteriyor. Mustafa Demirci, ezgileri yüzde 90 oranında üniversite öğrencisinin dinlediğine dikkat çekerek, bunun sebebini şöyle açıklıyor: "Bizim güftelerimiz şiirlerden oluşuyor. Derinliği olan bu şiirleri anlamak için belirli bir eğitim seviyesi şart. Kırsal kesimin anlaması ve tat alması daha zor. Bu yönüyle de iki tarz birbirinden çok farklı."

    Yeşil Pop kavramı ile başlayan süreç

    Birbirinden farklı yüzlerce çalışmanın yapıldığı sektör son iki yıldır kan kaybediyor. Ortak görüşe göre, bunun çeşitli sebepleri var. Ancak, en önemlisi yapılan alternatif müzik için kullanılan "Yeşil Pop" kavramı. Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarı Sadık Albayrak'ın bu müzik türünü "Yeşil Pop" şeklinde nitelendirmesi sonun başlangıcı oluyor.

    Sanatçı Mustafa Demirci, ortaya bir kavram atıldığına, sonra da yanlı ya da yansız bunun altının doldurulmaya çalışıldığına dikkat çekerek, "İdeolojik hassasiyetlerin zirvede olduğu bir dönemde siz kendi insanınızı böyle bir şeyle yaftalıyor ve 'Yeşil' tanımını getiriyorsunuz. Toplumu ayıran, gruplaştıran bir müzik tarzı yapıyor konumuna düşürüldük" diye konuşuyor. Ömer Karaoğlu ise, "Yeşil Pop" tanımlamasının kısmen etkilemiş olabileceğini ama bu tanımlama kullanıldığında hiç üstüne alınmadığını ve yaptığı hiçbir eserin bu kavramın üzerine de oturtmadığını söylüyor. Ahmet Mercan'a göre, söz konusu kavram, işi karikatürize etti, hafife alınmasına sebep oldu ve önü açık sektörü mahkum etti.

    Kuşkusuz, sektörün önündeki engeller bununla kalmıyor. İlahi ve ezgi kasetlerinin maliyetleri arasındaki uçurum da bir başka faktör. Bir ezgi kaseti 18-20 milyar liraya mal olurken, ilahi kaseti 3-5 milyara doldurulabiliyor. Ezgiler için iyi bir enstrüman altyapısı gerekirken ilahiler için aynı ihtiyaç söz konusu değil.

    Mustafa Demirci, zaman içinde dünyaya bakışın değiştiğini belirterek, her kuşağın bir önceki kuşağı kendine basamak yaptığını, bu geçişin sektöre yansımasının doğal olduğunu söylüyor: "Doğal gelişim sürecinde insanların gündeminden çıktık. Geçmişteki başarıları sektör olarak devam ettiremedik."

    Sanatçı Ömer Karaoğlu, ne tam olarak sektöre ne de kendilerine bağlıyor. Karaoğlu'na göre, ilgiler de, fıtratlar da, zihinler de dağıldı. İletişim araçları çoğalırken insanların seslerini duyurmaları daha da zorlaştı. 1980'lerde dini hisleri yoğun olanların hassasiyetleri azaldı.

    Dindarlar ne tür müzik dinlemeli, sorusuna cevap aranmaya, çalışmalara eleştiriler ya da övgüler getirilmeye çalışılsa da Ahmet Mercan, tüm bu soruların gereksiz olduğu görüşünde. "Artık insanlar ortak müzik tarzlarına yöneliyor" diyen Mercan, "Dindar insan ilahi ve ezgi dinler mantığının geride kaldığını düşünüyorum. Kaldı ki bu çok doğal ve kaçınılmaz bir süreçti" diyor. Mercan Dede bu ortak müziğe bir örnek olduğunu söyleyen Ahmet Mercan, gelinen noktayı düşüncedeki uzaklaşmaların, müziğe de yansıması olarak görüyor.
#09.09.2005 18:45 0 0 0

  • Goethe'nin Hıristiyanlığın öze dönüşü sürecinde sergilemiş olduğu düşünce tarzı İslamın özüyle örtüşmekte. Ortaya çıkardığı bazı eserler İslam'ın özüyle paralellik göstermekte..


    valla ne diyeyim Goethe gibi bir insana Müslüman denmesi, Biz Müslümanlara gurur verir
#09.09.2005 17:57 0 0 0
  • Konu: biraz şiir
    aşk mahkumu kardeşim kendini tamamen aşka ve romantizme adamış. ne diyeyim ellerine sağlık
#09.09.2005 17:54 0 0 0
  • Öğretmen Ahmet'in velisini çağırdı.
    - Oğlunuz Mehmet'ten kopya çekiyor.
    Veli tepki gösterir:
    - Belki Mehmet oğlumdan kopya çekiyordur.
    Öğretmen hemen:
    - Ama yazılıda Mehmet "bilmiyorum" yazmış, oğlunuz aynı soruya "bende" yazmış..
    --------------------------------------------------------------------------

    Bir adam diğerine sordu:
    - Köpeğinizi almak istiyorum ama yeterince sadık mıdır?
    Adam:
    - Evet, yeterince sadıktır. 4 kere sattım. Hepsinde geri geldi..
    --------------------------------------------------------------------------

    Yavuz, gece yatarken kedisini yatağa almış.
    Annesi;
    - Kedi ile yatmak doğru olmaz oğul, bilmeden kediyi ezersin.
    - Biliyorum anne ama iki gecedir rüyama fareler giriyor. Kedimi onları yakalasın diye alıyorum.
    --------------------------------------------------------------------------

    Ali okula yeni başlamıştı. Akşam eve gelince babasına:
    -Bizim öğretmen hiç birşey bilmiyor...
    -Nerden anladın yavrum?
    -Çünkü her gördüğü şeye "Bu nedir?" diye soruyor.
    --------------------------------------------------------------------------

    Temel ile Dursun küsmüşler. Dursun keçisiyle gidiyormuş. Temel'de oradan geçerken sormuş:
    -Ula pu eşşehle nereye gideysun da?
    Dursun'da:
    -Ula pu eşşeh değil, keçidir.
    Temel kızarak cevap verir:
    -Pende seninle değil, keçi ile konuşuyorum.
    --------------------------------------------------------------------------

    Küçük kız eli yüzü bulaşık içinde mutfaktan çıkıyordu. Annesi görünce sinirle bağırdı:
    -Nedir bu halin? Artık sana ceza vermek lazım. Hah, akşama muhallebi yemiyeceksin.
    Küçük kız sessizce geri çekildi ve cevap verdi:
    Sizde yemeyeceksiniz, çünkü ben hepsini yedim.
#09.09.2005 15:03 0 0 0
#09.09.2005 14:29 0 0 0
#08.09.2005 02:31 0 0 0
#08.09.2005 02:03 0 0 0
  • Nature Dergisinde yayınlanan verilere göre, Antarktikada binlerce yıldır en büyük erime son 10 yılda meydana geldi.

    Güney Kutbunda binlerce yıldır en büyük erimenin küresel ısınma nedeniyle son 10 yılda meydana geldiği belirlendi. İngiliz Nature dergisinde bugün yayınlanan bir araştırmaya göre, Antarktikadaki Larsen-B adlı dev buz adasının kuzey kesiminden Ocak 1995 ve Şubat 2002 tarihlerinde iki büyük parçanın koptuğu, bunlardan ikincisinin yüzölçümünün 3250 km2 ve Lüksemburgdan daha geniş olduğu tespit edildi.

    Larsen-B buz platformunun çevresindeki 6 çökmeyi inceleyen ABDli bilim adamları, dev buz adasında son 10 bin yılda kalınlığın yavaşça azalmasına karşın küresele ısınmaya dek büyük kopma meydana gelmediğini belirlediler. Son yıllarda küresel ısınmaya bağlı olarak büyük kopmaların meydana geldiğini belirten bilim insanları, Larsen-B buzul platformunun son yıllarda yaklaşık 12500 km2 alanını kaybettiğini tespit ettiler.

    İngilterenin Cambridge Üniversitesinden bir ekip de 2003te, 1992 ve 2001 arasında Larsen-B buzul platformunun kalınlığının her yıl 30 cm azaldığını açıklamışlardı.
#08.09.2005 01:56 1 0 0
  • noimage


    ABDde bilim adamları deri hücresinden kök hücre elde etme konusunda, yeni bir teknik geliştirdiklerini açıkladı. Bu gelişme, deneylerde embriyoların kullanılması ile ilgili, etik tartışmasının sonu anlamına geliyor...

    İSTANBUL - Science dergisinde yayınlanacak araştırma sonuçlarına göre, kök hücre deneylerinde insan embriyonları kullanılmadan yeni hücreler üretme konusunda ilerleme sağlandı.

    Kök hücreler herhangi bir tür doku hücresine dönüşme özelliğine sahip, ancak embriyonlardan elde edilmeleri ahlaki tatışmaları da beraberinde getiriyor. Yeni yöntem başarıya ulaşırsa hastaya ve hastalıklara özel yeni organ dokuları üretilebilecek. Bu gelişkin hücrelerdeki genlerin yeniden gençleştirmeye programlanması anlamına geliyor.

    Örneğin deri hücreleri kullanılarak kalp hastalıkları ya da hücrelerdeki hasar nedeniyle ortaya çıkan Parkinson gibi hastalıklar embriyonlar ya da insan yumurtaları kullanılmadan tedavi edilebilecek.

    Ancak uzmanlar yaşanan gelişmelere rağmen elde edilen bulgularda hala çözülememiş sorunlar yaşandığını belirterek, bu son gelişmenin eski yöntemlerin kullanımından vazgeçilmesi anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ediyor
#08.09.2005 01:54 0 0 0
  • Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Hicret'in on altinci ya da on yedinci ayina kadar namazlarini Mescid-i Aksa'ya yönelerek kildi. Bununla birlikte, kiblenin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. Sonra bir gün ilâhi emirle bu da gerçeklesti.



    Bes yüz kisilik bir kafile&

    Medine'den yola çiktilar. Çogunlugu puta tapiyor, fakat Kâbe'yi ve Arafat'i kutsal biliyorlar ve kendi inançlarina göre hacca gidiyorlar. Aralarinda yetmis kadar müslüman da var.

    Birinci Akabe beyatinda iman etmis olan Medineliler, kavimlerinin hidayetine vesile olmak için çok gayret etmisti. Kur'an'i ögretmesi için Peygamber Efendimiz tarafindan gönderilen Mus'ab b. Umeyr, gece gündüz demeden insanlara Allah'in dinini anlatmisti. Iste simdi yetmis küsur müslüman olarak Mekke'ye, Rasulullah s.a.v.'e gidiyorlar. Yine Akabe'de O'nunla bulusacaklar.

    Kudüs'e yönelmek istemiyorum'

    Kafiledeki müslümanlarin çogu Allah Rasulü s.a.v.'i henüz tanimiyor. O'nu ilk kez görecek olmanin heyecani içindeler.

    Müslüman Medinelilerin ileri gelenlerinden Bera b. Marur r.a. arkadaslariyla konusuyor:

    - Arkadaslar! Benim bir düsüncem var. Ama bana uyar misiniz, uymaz misiniz bilmiyorum.

    - Nedir o? diye sordular. Bera Kâbe'yi kasdederek:

    - Bu binayi arkamda birakmak istemiyorum, namazimi ona yönelerek kilmak istiyorum.

    Arkadaslari söyle karsilik verdi:

    - Bize, Peygamberimiz'in sadece Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya dogru namaz kildigi haber verildi. O'nun yaptiginin aksini yapmak istemeyiz.

    Bera b. Marur yine de:

    - Ben Kâbe'ye yönelerek kilacagim, dedi.

    Kafiledekiler yol boyunca namaza durduklarinda Mescid-i Aksa'ya yönelirken Bera b. Marur Kâbe'ye dönerek namaz kildi. Fakat Mekke'ye vardiklarinda içine bir kurt düstü; acaba dogru mu yapmisti? Yegeni sair Kaab b. Malik r.a.'a durumu açti. Rasulullah s.a.v.'e gidip yaptigi isin dogru olup olmadigini soracaklardi.

    Yola çiktilar ama ikisi de Allah Rasulü s.a.v.'i tanimiyordu. Karsilastiklari bir adama, O'nu nerede bulabileceklerini sordular. O da Kâbe'nin yaninda amcasi Abbas r.a. ile birlikte bulundugunu söyledi. Bu habere memnun oldular, çünkü ikisi de Abbas r.a.'i ticaret için arada bir Medine'ye ugradigi için taniyorlardi.

    Keske sabretseydin'

    Mescid-i Haram'a girdiklerinde Rasulullah s.a.v.'i amcasi ile otururken buldular. Selam verip oturdular. Efendimiz s.a.v. amcasina sordu:

    - Bu iki adami taniyor musun?

    Abbas r.a. cevap verdi:

    - Evet. Bu, Bera b. Marur. Kavminin ileri gelenelerindendir. Bu da Kaab b. Malik.

    - Sair olan mi?

    - Evet.

    Kaab r.a., Allah Rasulü tarafindan giyaben taniniyor olmasina çok sevindi. Bera b. Marur söz aldi ve meselesini söyle arz etti:

    - Ey Allah'in Nebisi! Bu yolculuga çiktim, Allah beni Islâm'a hidayet etti. Bu binayi arkama almamayi düsündüm ve namazlarimi ona dogru kildim. Arkadaslarim bu konuda bana uymadi. Benim içime de bir kurt düstü. Ne buyurursunuz ya Rasulallah?

    Efendimiz s.a.v. söyle buyurdu:

    - Bir kiblen (Mescid-i Aksa) vardi. Onun üzerine sabretseydin ya!

    Bu görüsmeden sonra arkadaslariyla birlikte Mescid-i Aksa'ya dogru namazlarini kilmaya basladi. (Ahmed b. Hanbel: Müsned)

    Bera b. Marur r.a., bu görüsmenin gerçeklestigi günlerde yapilmis olan Ikinci Akabe Beyati'nda Medinelilerden seçilen on iki kisiden birisi oldu. Medine'ye döndüklerinde pek fazla yasamadi. Bir süre sonra, Efendimiz'in hicretinden bir ay önce vefat etti. Malinin üçte birinin Rasulullah s.a.v.'e verilmesini vasiyet etmisti. Diger bir vasiyeti de yüzü Kâbe'ye dönük olarak defnedilmesiydi. Böyle yapildi.

    Efendimiz s.a.v. Medine'ye hicret ettiginde onu sordu. Bir ay önce vefat ettigi bildirildi, vasiyetlerinden söz edildi. Efendimiz s.a.v. vasiyet etmis oldugu malinin çocuklarina verilmesini emir buyurdu ve mezarinin basina gidip cenaze namazini kildi.

    Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Hicret'in on altinci ya da on yedinci ayina kadar namazlarini Mescid-i Aksa'ya yönelerek kildi. Mekke'de iken Kâbe'nin yakininda bulundugunda, Kâbe'yi araya alarak Mescid-i Aksa'ya dogru namaz kildigi da nakledilmistir. Bununla birlikte, Efendimiz s.a.v. kiblenin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. (Cessâs: Ahkâmu'l-Kur'an)



    Rastlanti olabilir mi?

    Bir gün Rasulullah s.a.v. Efendimiz, namazlarini Kâbe'ye yönelerek kilmak isteyen Bera b. Marur r.a.'in mahallesine gitmisti. Ögle vakti girdiginde, oradaki Benî Seleme mescidinde namazi kildirdi. Her zaman oldugu gibi Kudüs'e dogru namaza durdu ve ilk iki rekati o sekilde kildi. Tam bu esnada Yüce Mevlâ, bundan sonra kible olarak Kâbe'yi seçtigini söyle ferman buyurdu:

    Biz senin yüzünün göge dogru dönüp durdugunu görüyoruz. Iste simdi seni, memnun olacagin bir kibleye döndürüyoruz. Artik yüzünü Mescid-i Haram tarafina çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursaniz olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Süphe yok ki Ehl-i Kitap, onun Rablerinden gelen gerçek oldugunu çok iyi bilirler. Allah onlarin yapmakta oldularindan habersiz degildir. (Bakara, 244)

    Rasulullah s.a.v. Efendimiz kilmakta oldugu namazin son iki rekâtini Kâbe'ye dönerek kildi. Bu haber kisa zamanda yayildi. Artik o günden sonra Kâbe müslümanlarin kiblesi oldu.

    Benî Seleme mescidi, böyle önemli ve mübarek bir olaya sahitlik ettigi için iki kibleli mescid anlaminda Mescidü'l-Kibleteyn diye anildi.

    KIBLE NEDIR?

    Kible, yön ve yönelinen taraf ya da yönelinen sey anlaminda bir kelimedir. Dinimizde müslümanlarin namaz kilarken dönmeleri gereken istikameti yani Kâbe'yi ifade eder.
#08.09.2005 01:30 0 0 0
  • noimage
    Johann Wolfgang von Goethe, 1749-1832

    Bati dünyasinin gelmis gecmis en büyük edibi olarak kabul edilen Wolfgang von Goethe (1749-1832),  Insanlik her seyini Hz. Muhammed'e (s.a.v.) borcludur " derken, hem kendi cagdaslarini, hem de 20. yüzyilin Avrupa'sini hayrette birakiyor.

    Onun Islamiyet hakkinda ileri sürdügü düsünceleri, disaridan bir sempatizanin sörleri olarak degil, icinden bir mensubunun ifadeleri olarak kabul etmek gerekir. Goethe'nin "Mahomet's Gesang- Muhammed'in Nagmesi" isimli siiriyle (bkz. Bir Gül Demeti, s.18) baslayan bu alâkasi, Faust'tan sonra en büyük eseri kabul edilen, "Dogu-Bati Divani"'nda zirvesine ulasmis ve yazar, bu eserin girisinde, "son derece sasirtici" olarak yorumlanan su ifadeyi kullanmistir:

    "BU KITABIN YAZARI, BIZZAT MÜSLÜMAN OLDUGU SEKLINDEKI KANAATI REDDETMEZ"

    Yukaridaki sözler, Goethe'nin Islâmiyeti kabul ettigine dair son derece kuvvetli bir delil teskil etmektedir. Zaten kendisi, Kur'an-in indirildigi geceyi, yani Kadir gecesini bizzat kutladigini da aciklamaktan cekinmemistir. Goethe'nin Islâmiyetle ilk karsilasmasi, 23 yasinda iken inceledigi bir Kur'an tercümesiyle olmustur.

    Bu tercüme, Kur'an'in orijinal metninden cok uzak olmasina ve ifade yanlislariyla dolu bulunmasina ragmen Goethe'yi hayran birakmis ve ona su sözleri söyletmisti:

    "Kur'an'in, kitaplarin kitabi olduguna Islâmi vecibeden dolayi inaniyorum."

    Goethe, gelinin 1820 yilindaki hastaligindan duydugu aciyi, bir arkadasina yazdigi mektupta söyle ifade ediyordu:

    "Burada da kendimi Islâmiyette tutmaya çalismaktan baska yapacak bir seyim kalmiyor"

    Goethe ölümünden bir yil önce de Eckermann'a söyle demisti:

    "Sevgili çocugum, bizim Uluhiyyet fikrinden ne haberimiz var ki ? Ve bizim dar tasavvurumuz, o yüce varliktan neler anlatabilir ki ? Ben de bir Türk gibi Allah'iyüz isimle tâbit etmeye çalissam, yine de o sonsuz kudrete karsi bir sey söylemis olamazdim"

    noimage
    Goethe 22 Mart 1832 yilinda hayat yolculugunu tamamladi. Ölmeden önce eliyle gögsüne sürekli olarak W harfini çiziyordu. Leo Kettler, bu W harfinin Goethe'nin ilk ismi Wolfgang'a isaret ettigini açiklamisti. Oysa ki Goethe'nin Kur'an harflerine uzun süre calistigi ve Allah lafzini cok iyi yazdigi bilinmekteydi.

    Size okumus oldugunuz yazisini tercüme ederek yayinladigimiz A. Moghaddas:

    "Iste bu sebepten dolayi Goethe'nin, birçok hristiyanin ölüm aninda gögüslerine elle çizdikleri haç yerine, Allah lâfzini yazdigini saniyoruz" demektedir. (Bilindigi gibi Allah lâfzinin basindaki elif olmazsa, mânâ degismemekte ve Allah kelimesinin yazilisi tam olarak W harfine benzemektedir)
#08.09.2005 01:28 0 0 0
  • Islâm'a göre; erkekler de kadınlar da yüzük takabılirler. Ancak, yüzüğün takılış maksadı ve yapıldığı madde ile ilgili bazı şartların gözetilmesi gerekir.

    Hanefî mezhebine göre, maddesi ne olursa olsun ihtiyaç duyulmaması halinde yüzük takılmaması daha iyidir.

    Altından yapılan yüzükleri erkekler takamazlar. Takarlarsa haram işlemiş olurlar. Kadınlar ise takabılirler (el-Mevsılî, el-Ihtiyar fi Ta'lili'l-Muhtar, Mısır IV, 224: Merginânî, el-Hidaye, IV, 82; Ibn Abidîn, Reddü'lMuhtar, Ist. 1233, V, 216). Hz. Peygamber bir hadisinde; Ipek ve altın ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helal edilmiştir" buyurmuştur. (Tirmizî, Libas, 1).

    Gümüşten yapılan yüzüğü hem erkekler hem de kadınlar takabılirler. Ancak, erkeklerin takacakları yüzüğün, kadınların taktıklarına benzememesi ve ağırlığının üç gramdan daha az olması gerekir (el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezahilai'l-Erbaa, II, 16; Alâuddin Abidin, El-Hediyyetü'l-Alâiyye, 1978, 318).

    Demir, bakır, kurşun ve tunç gibi madenlerden yapılan yüzükler hem erkeklere hem de kadınlara mekruhtur (el-Mevsılî, a.g.e., IV, 224). Akîk ve yeşim gibi kıymetli taşlardan yapılanlar ise kadın erkek herkes için caizdir. (Ibn Abidin, a.g.e.; V, 315).

    Yüzüğün kaşına Allah'ın, Peygamberin ya da kişinin kendi adını işletilmesi de mahzur yoktur. Fakat insan ve hayvan gibi bir canlının resminin konulması günahtır. Kaşında Allah'ın ismi veya Peygamber'in adının yazılı olduğu bir yüzükle helâya giren kişi, yüzüğünü gizlemelidir. Eğer yüzük sol elinde ise taharetleneceğinde parmağından çıkarmalıdır (Ibn Abidin, a.g.e., V, 317).

    Yüzük, her iki elin her hangi bir parmağına takılabilir. Ancak, küçük parmağa takılması sünnettir (Ibn Abidin, a.g.e., V, 316; Kamil Miras, Tecrid Tercemesi, XII, 108).


    --------------------------------------------------------------------------------

    YÜZÜK TAKMANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VAR MIDIR?

    Yüzük takmak hususunda ihtilaf vardır.

    Hanefi mezhebine göre yüzük gümüş olursa erkek ve kadın için mübahtır. Tunç, demir gibi şeylerden olursa erkek için haramdır.

    Şafi'i mezhebine göre ise gümüş yüzük takmak sünnettir. Çünkü Peygamber (sav) gümüş yüzük takardı. Enes'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) Kisra, Kayser ve Necasi'ye birer mektup yazmak istedi. Peygamber'e (sav) "Bunlar mühürsüz mektup kabul etmezler denildi. Bunun üzerine Peygamber (sav) gümüş bir yüzük yaptırdı. Ve üzerindeki nakış "Allah'ın Resulü Muhammed cümlesinden ibaretti.

    Hulefa-yı Raşidin'in de birer gümüş yüzüğü vardı. Hz. Ebubekir'in yüzüğündeki nakşı (Ni'mel Kadiru Allahu) Hz. Ömer'inki ise(Kefa bil mevti vaizen), Hz. Osman'ın ki de "Le ta'tebirunne ev letendemun'ne), Hz. Ali'nin ki de (El-Mülkü lillah) idi.
#08.09.2005 01:22 0 0 0
  • Konu: TÜP BEBEK
    Kadının çeşitli sebeplerle gebe kalamaması halinde, doktorların erkek ve kadından alınan eşey hücreleri (sperm ve yumurta) laboratuarda dölleyerek oluşturdukları cenini, kadının döl yatağına (rahim) zerk etmeleri işlemine halk arasında tüp bebek denir. Bu işlem tıpta yapay dölleme ya da tüpte dölleme olarak anılmaktadır.

    Nikâhlı eşler arasında sun'î tohumlama yoluyla çocuk sahibi olmak mümkün ve caizdir. Nitekim eş-Şirbînî, bu konuda şöyle der: "Bir kadın ihtilam olmuş kocasının menisini cinsel organına yerleştirmek suretiyle gebe kalsa, doğan çocuk meşrûdur ve kadın bu işlemden dolayı günahkâr olmaz" (eş-Şirbînî, Muğnî'I-Muhtâc, III, 384). Aşılama ve ceninin gelişmesi aşamalarında tıbbî usullerden yararlanarak çocuk sahibi olmak da bu niteliktedir. Ancak spermin evli olmayan kimselerden alınıp aşılama yapılması veya doğumu gerçekleştirmede aracı bir kadın kullanılması bir çeşit zina olur. Bu durumda çocuğun annesi doğuran kadın, nesebini reddetmediği sürece bu kadının nikâhlı kocası da babası olur.

    Kısaca sun'î âşılama veya tüp bebek uygulaması tıbbî bir tedavi yöntemi olup, yalnız karı-koca arasında olmak şartıyla caizdir. Çünkü vücuttaki organların normal fonksiyonlarını yerine getirememesi halinde, tedavi olma hakkı ve görevi vardır. Hz. Peygamber, "Tedavi olunuz" buyurmuştur. Bir erkek veya kadının çocuk sahibi olmaya çalışması hem vazgeçilmez bir hak, hem de bir zarurettir. Çünkü evliliğin en önemli amaçlarından birisi neslin devamıdır. "Zarûretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar" kaidesince, erkek veya kadın tedavi imkânlarını kullanır (bk. eş-Şirbînî, a.g.e., III, 384, IV, 306; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, s. 640; Halil Güvenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Istanbul 1990, II, 153-156).
#08.09.2005 01:20 0 0 0
  • Konu: TASAVVUF
    "Küçük cihaddan büyük cihada yani, nefisle cihada döndük"anlamında bir hadis var mıdır?

    Yanlış anlaşılmaktan korktuğum için önce şu hususu, hatırlatmayı yararlı görüyorum: Hadis deyince biz -en dar anlamıyla- Rasulûlullah'ın (s.a.) bizzat söyledigi sözlerini, fiillerini ve takrirlerini (gördüğü halde ses çıkarmamasını) anlıyoruz. Binaenaleyh, bu anlamda bir sözün hadis olabilmesi için onu bizzat Rasulüllah'ın mübarek ağızlarıyla söylemiş olması gerekir. Onun söylemediği bir sözü - ne kadar doğru olursa olsun- bile bile ona isnad edenin, yani, hadistir, diyenin, cehennem de yerini hazırlaması buyurulmuştur. (Buharî, Ilim 38; Müslim, Zühd 72.)Imdi, bu söz manası bakımından bir yönüyle doğrudur. Çünkû bir hadisi şerifte, "Mücahid (gerçek mücahid) Allah'a itaat yolunda nefsiyle cihad edendir. Muhacır (gerçek muhacır) de A1lah'ın yasakladığı şeylerden hicret edendir (kaçandır)" (Ahmed VI/2l ; Hakim 1/NI.) buyrulmuştur. Demek ki, asıl mesele nefisle cihad edip onu yenebilmektir. Zaten bunu başaramayan diğerini de başaramaz.Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda hakkıyla cihad edin" (K. Hac (22) 78) buyrulmuştur. Cihadın "hakkıyla" ve "gereğigibi" olması nasıl olur? sorusunu alimlerimiz, bütün şartlarıyla anlamaya çalışmışlar ve bu şartları tek tek saymışlardır. Mesela Abdullah b. Mübarek: "Hakkıyla cihad etmek kişinin nefsi ve havaniyla cihad etmesidir" diyor.( bk. Ibn Kayyim,Zâdü'I-meâd NI/ S-7 (Terc. NI/20-24 )) Bu açıdan bakıldığında nefisle cihad önemli bir olaydır, isin esasıdir. O olmadan, diğerinin de olamaycağı açıktır. Ama bütünbunlar nefisle cihadın, zahir düşmanlarla cihaddan daha büyük olduğunu da göstermez. Çünkü bir şeyin asıl ve ilk şart olması ayrı bir şeydir, daha büyük olması ise ayrı bir şeydir. Nitekim Rasulüllah Efendimiz (sa) zahir düşmanlarla cihadı " Islamin zirve noktası" olarak vasıf lamıştır. (Tirmizî, fedâilül'/-cihad 22; Ahmed N/287) Kurtuluşun yolu nefisle cihad edip onu tezkiye etmektir. (K. Sems (9l ) 9) Ama hakiki cihad yaparken ölenler, sadece.kurtulanlar değil, ölümsüzleşenler (K. Bakara (2) I54: (3) l69) ve en yüce hayatı yaşayanlardır. Bunu da böylece tespit ettikten sonra şimdi de sorudaki "söze" gelelim :

    Bu söz çok eskilerden beri dillerde meşhur olmakla beraber (bk. Ali el-Kârî, el-Esraru'I-merfu'a 2ll, (Askalânî'nin sözü)) "Kütüb-i Sitte"yi birinci derece alırsak, üçüncü derecedeki hadis kitaplarımızda dahi yer almamaktadır. "Ihya" ve "Tarihu Bagdat" gibi kitaplarda vardır. Hadis hakkındaki en hafif değerlendirme ...ki'nindir ve hadisin zayıf olduğunu söyler. (age. 212.) Aliyyu'1- Kâri bu sözü: "Küçük cihaddan büyük cihada döndük, buyuruldu. Nedir büyük cihad? diye sordular. Kalbin cihadıdır, buyruldu" şeklinde alır(Hatib Bagdadî, Tarihu Bagdat XNI/493.) Tarihu Bagdat'taki rivayetinde bu soruya: "Kulun, havası ile mücahedesi"dir" diye cevap verilmiştir (Ali el-Kârî, agk.; Ayrıca Aclunî, Kesfu'I-hafa I/5ll -l2.)Daha sonra Aliyyu'1-Kâri, Ibn Ebi Abla'nin (v. 152 H.). bir sözü olduğunu söyler. (Ali el-Karı, agk.) Adünî, aynı bilgileri tekrar eder. (Aclunî, agk.) Aliyyu'1- Karı'nin el-Esrâru'1-merfura adlı kitabını tahkik eden Muhammed b. Lutfi es-Sabbâg, aynı hadis münasebetiyle bunun hakkında bir kitapçık yazdığını ve orada hadisin zayıf bile değil hatta "batıl" olduğunu ortaya koyduğunu söyler. (Ali el-Kârî, agk.) Allahu a'le-mü bis-savâb)
#08.09.2005 01:19 0 0 0
  • Eski çağlara kadar giden bir süslenme vasıtasıdır. Arap kadınları "mikhale" denilen şişeler içerisinde korunan sürme maddesini kendi çocuklarının gözlerine çekerlerdi. Kirpiklerin iç kısmına çekilen sürmenin göze şifa verdiği ve kirpikleri güçlendirdiğine dair rivayetler vardır. Hz. Peygamber (s.a.s) yatmadan önce "ismid" Artimnan adı verilen sürmeyi tavsiye etmiştir (Tirmizi, Libâs).

    Isnadı zayıf bir hadise göre kendisi de yatmadan önce gözlerini üçer defa sürmelerdi (Bağavî, Şerhu's-Sünne, XII, 117-119).

    Dul kalan arap kadınları yas tuttukları zaman süslenmeyi bırakırlar, tekrar evlenmek istediklerini göstermek için ise süslenirlerdi. Sürme çekmek de evlenmeye hazır duruma gelmenin bir göstergesiydi. Müslim'in rivayet ettiği bir hadis de Ümmü Atıyye şöyle demektedir: "Biz ölüye üç günden fazla yas tutmaktan nehyolunuyorduk, yalnız koca için dört ay on gün müstesna idi: O esnada sürme çekinmez; koku sürünmez ve boyalı elbise giymezdiler" (Müslim, Talak, 66, 67). Dârimî, bir hadise göre oruçlu olanların gündüz değil gece sürme çekmesi istenmişse de (Dârîmî, Savm, 28) devamında bizzat kendisi bunda bir beis görmediğini ifade etmiştir.

    Ihramlı iken ise sürme yerine "sabır" denilen acı bir ilacın kullanılmasını Eban b. Osman tavsiye etmekle beraber (Müslim, Hac, 90; Ahmed b. Hanbel, I, 60, 65) kokusuz olan sürmenin çekilmesinde ulemâ bir sakınca görmemiştir (Müslim, A. Davudoğlu Ter. Şerhi, VI, 369).
#08.09.2005 01:17 0 0 0
  • Konu: SAÇ BOYAMA
    Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere "pigment" denir. Bedende üç ana pigment vardır.

    1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.

    2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.

    3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.

    Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit" denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.

    Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle "B" vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.

    Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.

    Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm'a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam'ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah'a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)'tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka'b ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.

    Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû Bekr'in yaşlı babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa'd b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).

    Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: "Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in ise yalnız saf kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).

    Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I, 224).
#08.09.2005 01:15 0 0 0
  • Bilindiği gibi abdestin sahih olabilmesi için suyun, abdest azalarının dış kısmına, yani deriye ve tırnağa temas etmesi gerekir. Bu temasa mânî olan şey abdeste de mânidir. Kına yakmada âzada kalan şey sadece renktir, suyun temasına engel bir kalınlık (hacımli madde) yoktur. Oje ise, tırnağı balık pulu gibi kapatmakta ve suyun temasına engel olmaktadır. Öyleyse abdeste de engeldir. ( Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i Islâm 45) Nitekim balık pulunun abdeste engel olduğu fıkıh kitaplarımızda açıkça zikredilmektedir. ( Vehbe ez-Zuhaylî, el-fıkhu'I-Islâmî I/239)
#08.09.2005 01:10 0 0 0
  • NE DEMEK PAYLAŞMAK GÜZELDİR..HELE DE KONU İSLAM OLUNCA BİLDİĞİNİ SAKLAMAK YANLIŞ OLUR..KAYNAKLAR HARİCİNDE BİLGİMİZİN YETTİĞİ ÖLÇÜDE YARDIMCI OLMAYA GAYRET EDERİM.
#07.09.2005 22:54 0 0 0
  • BENCE BU ÇOK CİDDİ BİR KONU.HEM DİNEN HEM DE SAĞLIK AÇISINDAN ÖNEMLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜM İÇİN BURDA YER VERDİM ...


    GERÇEKTEN BİZ GENÇLER BU KONUDA ÇOK FAZLA BİLGİYE SAHİP DEĞİLİZ. UMARIM YARARLI OLUR
#07.09.2005 22:23 0 0 0