Ekin tarlasında
İki buğday başağıydık biz.
Toprak anamızdı bizim
Güneş babamız.
Gün geldi boyun eğdik
Fırtınaya rüzgâra
Ortaktı yazgımız.
Kimi zaman
Ses vermedi bulutlar.
Unuttular bizi kavurucu sıcakta.
Hasret kaldık bir damla suya
Haftalarca sürdü yürek yangınımız.
Sonra yağmur el verdi
Güneşle aydınlandı karanlıklarımız.
Toprak doyurdu
Boy verdik gökyüzüne
Ağırlaştı başaklarımız.
Başaklarımızda arttıkça yükümüz
Eğdik başımızı toprağa
Doğuracak bir ana gibi
Başaklarımızda büyüyordu karnımız.
O zaman anladık kivakit tamam
Yaklaşmakta hasat zamanımız.
Esen rüzgârda
Dayadık gövdelerimizi birbirine
Bazen sarıldık
Biliyorduk ki bitecekti bir gün
Uzun sürmeyecekti aşkımız.
Tarlada bir altına dönüşünce varlığımız
Bastılar tırpanı belimize
Koptu gövdemizden başaklarımız.
Soyundukdökündük binlercemiz
Belki milyoncamız.
Utandık çıplaklığımızdan
Kalmadı el değmedik bir yer bedenimizde
Böylece çok gerilerde kaldı
Toprak üstündeki hayatımız.
Nasıl oldu bilmiyorum
İşte o çıplaklıkta kaybettim seni.
Bulamadım buğday taneleri arsında
Kara bir yılan gibi
Çöreklendi başımıza ayrılığımız.
İkinci bahar geline
Yine toprağa saçtılar beni.
Sakladı soğuktanrüzgârdan
O bereketlimerhametli toprağımız.
Baharda uyanıp yeşerince bir gün
Bir ses duydum yanımda
Sıcacıkinceciktanıdık bir ses.
Diyordu ki bana:
"Ben yanındayım işte.
Yeniden başlayacak
Yarım kalan aşkımız."
Sendin o
Benim eski sevdiğim!
Altın sarısı buğday başağım!
Haydi gel sarılalım.
Harman gelene
Tırpan belimize inene dek
Ayrılmayalım.
Bilmez miyim hiç?
Dar zamanların var senin!
Okunmamış mektupların mesajların...
Veremediğin selamın sabahın var
Kendine sakladığın....
Ve
Bana getiremediğin yazların var:
Kırmızı haziranında dal dal kiraz!..
Temmuzunda namluya yatan ekin!...
Altından kaçırdığın bıldırcınlarla
Bana geldi ellerin!..(biraz buğday biraz sevgi!.. )
Hani
Nerede gecemi delen gözlerin!...
Kendimden bilirim
Gidilmemiş hasretlerin var senin!
Taşlı uzak yolların ...(en incesinin dönemecindeyim)
Ot dolu yemyeşil bahçelerin var
Isırganlarında çil çil olmuş tenin!..(acını dindiremedim)
Yaprak yaprak ebegümeçleri
Madımaklar galdirikler...
Dağlara küsüp gelen kokulu çileklerin ....(şekli yüreğine benzer giremedim!.. )
Tarlalarını basan belemirlerin var (mosmor gökkuşakları olup gönlüme serilir... )
Diyemedim!...
Boy boy sakız otların var
Sevgine katıp çiğnediğim...
Biliyorum
Göçmen kuşlara katılmamış kanadın var bir de...
Hadi!
Açtım göç yollarını
Doldu mu heybelerin?!..
Unutma sana yolladığım mendili (adını işlemiştim)
Kırmızı yaşmağı (nişanesiydi bekaretimin.. )
İlk dizesini sana yazdığım son şiirin (seni seviyorum demiştim... )
Yüzünde ağarttığım geceyi (sabahında pembe gül dermiştin... )
Kahvaltıda yediğim iki zeytin tanesini (gözlerine benzettiğim)
Rengi değişmeyen zakkum çiçeğini (aşktı yani; kendimi zehirlemiştim... )
Unuttuklarımı da unutma sakın! (hepsini sana vermiştim... )
İkilemlere düşme sakın!
Çık gel beklerken seni
Beklemediğim zamanında saatlerin...(şimdi değilse bile yarın!)
Orjinal tasarımda ahşap kaplama kullanılmıştı. Ahşap malzemeye hakkını vererek temiz bir iş çıkarmak, evdeki malzemelerle pek mümkün gözükmedi bana. Üstelik iş bir an evvel bitsin istedim. İşlemesi daha kolay ve kalıplı bir malzeme aradığımda, henüz çöpe yollamadığım bir puzzle (yapboz) kutusunun uygun olacağını düşündüm. Peki orjinal tasarımda sabit akrebe paralel seyreden çizgilere sahip ahşap desenine benzer bir etkiyi bu kutuya nasıl verebilirdim. Tabi iş bittiğinde bunun kaplanmış bir kutu gibi görünmesini de pek istemedim. Aklımdan geçen seçenekler şunlardı; gerçek ahşap kaplama, kahve renkli gramofon kağıdı, ahşap desenli kendinden yapışkanlı folyo, ondüle karton, sprey boya, deri, metal folyo. Ben uygulamasının daha sorunsuz ve hızlı olabileceğini düşünerek ondüle kartonu (rulo halinde kırtasiye ve elişi malzemeleri satan yerlerde bulunabiliyor, fiyatı 1,5 TL) tercih ettim. Elimde bulunan iki renk ondüle kartondan gri olanı; kırmızı, sarı veya turuncu akrep ve rakamlarla kombine etmeyi tasarladım. Rakamları şablon kılavuzluğunda, yağlı boya ile boyayarak yapabileceğimi düşündüm, ama daha sonra bu işin fazla dikkat ve vakit istediğini ve istediğim temizlikte olmayacağını farkettim. Rakamları hazır satılan kendinden yapışkanlı rakam/abc setleriyle oluşturmayı tasarladım. Çarşıya çıkıp biraz piyasa araştırması yapınca, fazla bir seçeneğimin olmadığını gördüm. Saatteki gri ondüle karton zemine uygun renk ve fontta hazır bir set bulamadım. Aramaktan vazgeçip, bir dükkanda gördüğüm, taksi sarısı renkte kendinden yapışkanlı folyoyu (metresi azami 1,5 TL) aldım. Amacım rakamları, renginin fonla uyumlu olacağını düşündüğüm bu folyodan, maket bıçağı ile istediğim font biçiminde kesip çıkarmaktı. Rakamları yapıştıracağım saatin kadran zemini için bir malzeme bulmalıydım. Aklıma gelen asatat, akrilik ve benzeri çeşitli plastik malzemeler oldu. Asetatın, tam şeffaf ve neredeyse kağıt kadar ince bir malzeme olduğu için pek uygun olmayacağını düşündüm. Akrilik veya pleksiglas çok güzel bir tercih olabilirdi, fakat evimde bu malzemeyi şekillendirecek teçhizatım bulunmuyordu. Tabela işi ile uğraşan reklam atölyelerine bu malzemeden kesim yaptırabilirdim ama vazgeçtim (fırsat olursa yaptırmayı hala düşünüyorum). Başka bir seçenek polietilen, polipropilen saklama kaplarından/kutularından uygun birini keserek elde edilebilecek bir plaka olabilirdi. Elimin altında böyle bir malzemem yoktu, satınalmaya kalksam uygun bir malzeme için daha fazla vakit ve nakit kaybedecektim. Evde araştırma yaparken bir kataloğun plastik malzemeden yapılmış kapağını kullanabileceğimi farkettim. Kapak neredeyse 1mm kalınlığında, buzlu yarı şeffaf bir plastikten yapılmıştı. Evet bu akrilik kadar kaliteli bir malzeme değildi, ama bununla yetinmeliydim. Gerekli olan ana donanım olan saat motorunu (saat mekanizması) ise saat tamiri ile uğraşan bir dükkandan aldım (piliyle beraber 3 TL). Sıradan olanların dışında saat motoru bulmak zor. Rahatça bulunabilse daha güçlü motorlar ile daha güzel tasarımlar yapılabilir.
Malzeme temininden sonra saatin yapımına geçtim. Müstakbel kadran zeminini teşkil edecek katalog kapağını, pergel yardımıyla işaretledikten sonra, makasla daire şeklinde kestim. Saat motorunda akrep kolunun takıldığı çarka oturtulacak şekilde, hazırladığım dairenin merkezine, tornavida ile bir delik açtım. Kadranı oluşturmak için açı ölçer kullanarak rakamların yerleşeceği noktaları belirledim. Sıra rakamları oluşturmaya geldi. MS Word programında Agency FB fontunu kullanarak rakamları yazıcıdan kağıda çıktı aldım. Çıktıyı kendinden yapışkanlı folyo üzerine bir selobant ile sabitledim. Rakamları, çıktı üzerinden takip ederek maket bıçağı ile oymak suretiyle çıkarttım. Aynı işlemi saati gösteren işaret kolunu kaplamak içinde yaptım. Rakamları daha önce işaretlediğim noktalara yapıştırdım.
Kutunun alt kapağına, saati duvara asmak için bir askı deliği açtım. Kutunun üst kapağına, saat motorunu ve saati gösteren işaret kolunu takacağım delikleri de açtım. Puzzle kutusunu ondüle kartonla kapladım. Yapıştırmak için çift tarafı yapışkanlı bant ve yapıştırıcı kullandım. Yapılacak fazla birşey kalmamıştı, saat motorunu yerine vidalayarak taktım. Saati göteren kolu da daha önce açtığım deliğe uygun bir vida ile sabitledim. Kadranı saat motoruna taktım. Saat motoruna pilini takıp, saati ayarladım ve kutuyu kapattım. Duvara bir çivi çakıp saati astım. Saati günlerdir kullanıyorum, bir aksama yapmadı.
Bu tasarıma dakikaları belirten bir disk daha eklenebilir. Kadranın çapı daha da büyük yapılarak, saatin okunması kolaylaştırabilir. Tabi bu, bir göz temasıyla okunabilecek ergonomiklikte bir saat tasarımı değil. Daha çok dekoratif amaçlı bir tasarım olarak nitelendirilebilir.
Bunun gibi esinlenip yapmak istediğim birçok tasarım var, eminim sizlerinde vardır. Öyleyse deneyelim ve paylaşalım. Hepinize kolay gelsin!
Fimo Hamuru - Fimo Hamurundan Hayvan Figürü Yapımı
Televizyonda izlediğim bir belgeselde ki antilop dikkatimi çekti birden. Ne yapacağıma karar vermiştim sonunda , ama fimoyla ilk tanışıklığımdı acaba yapabilirmiydim ? Kaldı ki saatte 00.15 i gösteriyordu. Ama huyum kurusun bir şeyi kafaya taktım mı yapmadan bırakmam. Ve yine öyle olmuştu saat 04:00 sularında bitirmiştim sonunda.. Uykulu gözlerle onu uzun süre izledim ve hatalarımı gördüm.Hatalarımı düzeltmeyi aklımdan geçirsemde uykulu gözlerim KOCAMAN bir hayır dedi bana ve doğru mutfağa gidip öylece fırınladım. Sonuçta böyle bir şey çıktı ortaya işte.Şimdi annemin evini süsleyen bu antilop Figürünün boyu sadece 4 cm. Umalımda evde sergilenen bütün hayvanlar fimo yada başka bir materyalden olsun , asla duvarda sergilenmek için avlanmasın bu nadide hayvanlar
Gülçin Deniz Unutulmayan Şarkılar 2009 - Gülçin Deniz - Unutulmayan Şarkılar - Gülçin Deniz 2009 - Unutulmayan Şarkılar Yeni Albüm
SANATÇI ADI: Gülçin Deniz
ALBÜM ADI: Unutulmayan Şarkılar
ALBÜM YILI: 2009
COVER:
ALBÜMDEKİ PARÇALAR:
1. Enginde Yavaş Yavaş
2. Aşkın Izdırab-ı Leyla...
3. Beklenen Şarkı
4. Veda Busesi
5. Dök Zülfünü
6. Dertle Geçti Yıllarım
7. Aman Avcı Vurma Beni
8. Gözleri Aşka Gülen
9. Vardım ki Yurduna
10. Ümitsiz Bir Aşka Düştüm
11. Yadeller Aldı Beni
12. Muhabbet Bağı
13. Yıldızların Altında
14. Araz Üstü Buz Üste
İstanbul apartmanları, tatlı bir ikindi sonrası gölgelerini uzatmış, bir, iki saat sonra kendini kucaklayacak olan geceye bırakıyordu.
Sahildeki vapurlar; kafasında günlerce hesabını ettiği, bir çıkmaz sokak kadar karışık olan düşünceleri gibi bir gidip, bir geliyordu.
İlk akşamdan, minarelerin arasından yükselerek kendini İstanbul'a gösterecek olan dolunay kadar kararlıydı.
Günlerce ağlamaktan yorulmuş, etrafı mor bir renge bürünen, feri sönmüş, gece karası gözleri adeta kendisine ''Gel, gel'' diyen boğaza bakıyordu.
İçindeki, kurtulamadığı bu kara düşüncelere, bu zor hayallere inat, İstanbul semalarındaki mehtap, ona, hayatı yeniden yaşamaya, hayata yeniden sarılmaya davet eder gibi muhteşem güzellikteydi.
Ama ne olursa olsun bunu kafasına koymuştu Tolga. Başka bir çaresi yok gibi görünüyordu.
Onsuz olmanın, onsuz yaşamanın, karlı dağlarda, yapayalnız, biçare kalan bir yürek kadar çetindi, zordu onun için.
Her şey o gün başlamıştı.
O, bahar kadar güzel gözlerini ondan kaçırarak, sebep göstermeden,üzgün ve mahcup bir tavırla,'' Yapamayacağım, yapamayacağım, bu ilişkiyi daha fazla sürdüremeyeceğim'' diyerek, bir yıl önce büyük bir mutlulukta parmağına taktığı nişan yüzüğünü çıkarıp,oturmuş oldukları masaya bırakmıştı. Ardından da arkasına bakmadan koşar adımlarla oradan uzaklaşmıştı.
İşte Tolga'nın da yıkıldığı an, o an olmuştu.
Gözleri, az önce nişanlısının parmaklarında duran, ona, sevgilisiyle bir yıl boyunca yaşadığı o güzel günleri hatırlatan yüzüğe bakakaldı. Denizin orta yerinde vurgun yemiş gibiydi.
Bir türlü ellerini kaldırıp, onu, oradan almaya cesaret edememişti.
Gururunun kırıldığını, ruhunun incindiğini hissetti.
Kendisini hayata bağlayan, umutla geleceğe bakmasını sağlayan nişanlısı, az önce, bir güvercin gibi ellerinin arasından, bir daha dönmemek üzere uçup gitmişti.
İşte o günden bu güne kendini boşlukta hissetti Tolga.
Terkedilmişlik duygusu içindeydi. Sevgiye giden bütün yollarına gece çökmüştü.
Yapa yalnız, sevgisiz ve kimsesizdi.
''İnsanların bunca ızdırabını çekip çıkaran dünya, bunca acılarına çare olan dünya, bana niçin duyarsızdı? Bana niçin ilgisizdi?''diye sitem ediyordu.
Ölümü düşünmeye başladı. Ölmek istiyordu. ''Ölüm nerdesin?'' der gibiydi.
İşte, tam şu anda ,boğazın bir kenarında kendisi, diğer bir kenarında da, Üsküdar'ın o, ölgün ışıkları bulunmaktaydı.
Zaman, ayaklarının dibinden çağlayarak, girdaplar çizerek, gelip geçen, boğazın hırçın suları gibiydi.
Mehtap, onu, tekrar hayata bağlamak için, gece boyu sessiz çığlıklarını haykırmaktan yorulmuş olacaktı ki, yenilmiş bir savaşçı edasıyla, yavaş yavaş İstanbul semalarını terk ediyordu.
Vakit tamamdı.
Yapmalıydı artık. Çektikleri bu acılara son vermeliydi artık
Gece, yorgun yorgun, siyah eteğini toplayıp gitmeye hazırlanırken , o, son bir kez, veda eder gibi bir bakışla, yıllardır kahrını çeken İstanbul'a hüzünle baktı.
Ve ucu, sonsuzluğa değecek olan, o, ilk adımını büyük bir cesaretle attı.
Hayata yenilmiş bir ruhun, dayanılmaz ağrılarının eşliğinde son hamlesini yapmaya kalkışırken, o anda , İstanbul'un seher vakti rüzgarına karışarak, devasa binaların duvarlarından yankı yapa yapa kulağına gelen bir ses duydu.
Birden irkildi.
Durdu.
Bu ses başka bir sesti. Bu ses, umutsuzluğunu billur pınarlara dönüştüren, çoraklaşan ruhuna, bahar esintisi getiren, haz veren, huzur veren bir sesti.
Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, küllendir dağlarının tüm volkanlarını;
gel diyordu, gel, taşır umutlarını, gam denizinde. Erit devasa kaygılarını, erit içinde bulunduğun sıkıntılarının tümünü.
Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, gel ki; kurtul tutsağı olduğun sahte sevgilerden. Gel ki; kurtul çöllerine düştüğün sığ tutkulardan. Gel,gel, gel diyordu.
Bu ses sıcaktı, sımsıcaktı. Ana sesi kadar şefkat dolu, ana sesi kadar sevgi doluydu.
Bu ses, ''Allahu Ekber, Allahu Ekber '' diye minarelerden semalara doğru yükselen, ezandı.
Ezanın sesiydi.
Dinledi.
Ezanı hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar haz verici duymamıştı.
Ona doğru gitmeyi denedi.
Olmadı
Sanki, sanki ellerinden, sırtından, elbiselerinden yüzlerce el, onu tutup, tekrar aynı girdaba çeker gibi oluyordu.
Ezan ''gel, gel '' diyordu ona.
Bir anda büyük bir güçle kendini silkeleyerek, koşmaya başladı.
Kısa bir süre sonra kendini büyük bir huzur içinde, omuz omuza saf tutmuş cemaatin arasında buldu. Alnını seccadeye koymuş hüngür hüngür ağlıyordu.
O, artık, gerçek bir sevgili bulmuş, yepyeni bir hayata merhaba demişti.
İki çoçukluk arkadaşıydılar.Beraber büyüdüler, beraber kız tavladılar, her şey beraberdi. Bir gün ayrılık çıka geldi Ali askere gidiyordu.Kemal şimdilerde tek başına kalmıştı.Onsuz herşey anlamsız diyordu tek başına onsuz çekilmiyordu.Bir sabah haber geldi.
Ali şehit olmuştu...
Kemal kaç gün kendine gelememişti bunları bile hatırlamıyordu.Askere gitmişti ve bir daha yoktu geleceği günü iple çekerken,çekilmeyen günler başlamıştı... artık.Kemal`inde askerlik zamanı gelmişti.Babası Ali`yi çok severdi o şehit olduktan sonra Kemal`i askere göndermeme fikri dolaşıyordu kafasında,nasıl yapmalıydı.Sonra çürük raporu almak geldi aklına,göndermeyecekti biricik oğlunu askere, bu fikre Kemal`de katıldı.Gitmeyecekti! kardeşim dediği can dostunu kaybetmişti.Gitmeyecekti!
Çürük raporunu aldılar...Baba ve oğul rahatlamışlardı.Yalnız evin hanımı bundan oldukça rahatsızdı onlara defalarca anlatmaya çalışmasına rağmen,onu dinleyen olmamıştı..Vatan borcu demişti.Mevla iyi demez demişti ama,dinletememişti...
Nergis hanım,her gün oğlunu ve eşini öperek gönderirdi evden.Onlara dualar ederdi.bugünde onlar gibi her hangi bir gündü oğlunu gülücüklerle gönderdi.Kemal her sabah olduğu gibi annesine takılmadan kah onu güldürerek, kah onu kızdırarak evden çıktı.Anne gülücüklerini seyretti oğlunun ona tebessüm etti.Aradan bir saat geçtikten sonra bir telefon sesiyle irkildi Nergis hanım,olduğu yerde uyuya kalmıştı.
Kemal kaza yapmış!
Nergis hanım,ne yapacağını şaşırmış ağlayarak eşini aradı.Kaza yerine geldiler.İkisininde gözünde yaşlar vardı.Araba hurdaya dönmüştü virajda aşırı hız ve takla dediler...
Hastane`ye kaldırmışlardı.
Durumu ciddi,bekleyin dediler..
Nergis hanım ve Musa bey beklemeye başladılar yoğun bakım beklediler.Kaç gün onlar bile farkında değildiler.Herkes gelip gidiyor geçmiş olsun.Allah yardım etsin diyorlardı ama;onlar bunların farkında bile değillerdi sadece kafa sallıyorlardı aslında onların kalpleri içeride kemal`in yanında atıyordu ama;kimse geçit vermiyordu bir kere oğullarını görsünler.
Ateş düştüğü yeri çakıyordu...Alevleri gören yoktu!
Aradan bir ay geçti..
Kemal yoğun bakımdan çıkmıştı ama;kendinde değildi.Kendini sağa sola atıyor kimseyi hatırlamıyordu.vücudunda hiçbir yara yoktu ama;atıyordu.Anne babasına olmayacak şeyler söylüyor kimseyi hatırlamıyordu.Oğulları yarım gibi olmuştu.Ellerini kollarını bağlıyorlardı.Hiçbir ihtiyacının farkında değil,
Musa bey`in arkadaşlarından biri senin oğlan askere de gidememişti.diye sordu .baba`ya
Musa Bey,dondun kaldı.Çürük raporu geldi aklına,
Iğdır - Amman Avcı
Iğdır - Bahçalarda Barım Var
Iğdır - Ben Bir Avuç Darı Olsam
Iğdır - Dost Bağından Açılıp Gül
Iğdır - Iğdır Barı
Iğdır - Iğdırın Al Alması
Iğdır - Iğdır'ın Yolları Daşdı
Iğdır -Aman Avcı Vurma Beni
Iğdır - Asker Olup Vatana 1 Asker Olup Vatana 1
Iğdır - Asker Olup Vatana 2 Asker Olup Vatana 2
Iğdır - Ben Bir Avuç Darı Olup Ben Bir Avuç Darı Olup
Iğdır - Bir Bölük Periler Seyrana Varmış Bir Bölük Periler Seyrana Varmış
Iğdır - Bülbül Olsam Varsam Gelsem Bülbül Olsam Varsam Gelsem
Iğdır - Durnam Gelir Katar Katar Durnam Gelir Katar Katar
Iğdır - Iğdır'ın Al Alması Iğdır'ın Al Alması
Iğdır - Iğdır'ın Yolları Daşdı Iğdır'ın Yolları Daşdı
Iğdır - Mehriban (Dost Bağında) 1 Mehriban (Dost Bağında) 1
Iğdır - Turnam Gider Olsan Bizim Ellere Turnam Gider Olsan Bizim Ellere
Iğdır - Üzerliyim Çaddasın Üzerliyim Çaddasın
Örf-adet, gelenek ve görenekler, toplumun bütün geçmişinin ortaya çıkardığı ve yılların süzgecinden geçerek, toplumu temsil eden ve ona yaşama şevki veren, dinamizm kazandıran değerlerdir. İşte, Iğdır ve çevresinde de bu değerler çok güzel ve özüne uygun olarak kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Çocuğun doğumundan evlenmesine ve daha sonraki faaliyetlerine kadar birbirinden güzel adetler ard arda uygulanmaktadır.
On Dökme :
Çocuğun doğumundan, on gün geçtikten sonra, anne ve çocuk banyo ettirilerek, temizlenmeleri sağlanır. Bu günde yakınları çeşitli hediyelerle çocuğu görmeye gelirler. Halk arasında "on dökme" olarak bilinen bu gün yalnız bayanların katıldığı şenlikli bir ortam içerisinde geçer. Çocuğun kısa bir süre sonra kopan göbeği özenle alınarak, ileride çocuğun olması istenen mesleğin icra edildiği yerlere gömülür. Çocuğun göbeği nereye gömülmüşse, ileride o işi yapacağına inanılmaktadır.
Kız Beğenme :
Iğdır ve yöresinde evlenme ile ilgili adetler de çok görkemlidir. Çeşitli vesilelerle (düğünlerde, bayram ziyaretlerinde, pazarda vs.) kızı, gören ve beğenen gençler, evlenme isteklerini ailelerine çeşitli yollarla duyururlar. Direkt olarak anneye ve babaya söylenmesi hoş karşılanmaz. Bunun için çeşitli simgeler veya aracılar kullanılmaktadır. Oğullarının bu isteğini öğrenen aile büyükleri kısa ve titiz bir araştırmadan sonra kızı ve ailesini beğenirlerse, kıza elçi gitmeye karar verirler.
Kız İsteme, Nişan :
Erkek tarafı, kız evine hatırı sayılır kimselerle elçi gider. Kız evine giden elçiler Allahın emrini anarak, kızı babasından isterler. Kız tarafından olumlu cevap alınınca hazırlıklar yapılıp birkaç gün içerisinde kız evine akrabalar, komşular ve yakınlarla birlikte gidilerek söz kesilir. Erkek tarafı bu gidişte bulunanlara ikram edilmek üzere tatlı başta olmak üzere, bir çok malzeme götürürler. Burada kız tarafına verilecekse başlık, altın v.s. gibi çeyiz ile ilgili işler karara bağlanır. Daha sonra hayır dualarla kızın parmağına "belge (söz) yüzüğü" takılır. Söz kesimini müteakiben, daha sonra kararlaştırılan bir günde nişan töreni yapılır. Nişan törenini bazı aileler çalgısız ve yemekli yaparken, bazı ailelerde çalgılı yapmaktadır. Törenin belli bir yerinde davetlilerin huzurunda, hatırı sayılır bir kişi tarafından nişanlılara yüzükleri dualar ve alkışlar arasında takılır. Bu arada törene gelenler de çeşitli hediyeler takdim ederler.
Nişandan sonra düğüne kadar, bayramlarda, çilelerde, sair özel günlerde mutlaka gelinin ziyaretine erkeğin yakınları çeşitli hediyelerle giderler. "Görüş" adı verilen bu ziyaretlerde "Honça" tabir edilen ve en önde giden tepsi içerisinde, üzeri kapalı hediyenin çok büyük bir önemi vardır.
Düğün :
Nişanın yapılmasından sonra, her iki ailede uygun olan bir zamanda düğün tarihi kararlaştırılır. Düğün vakti geldiğinde her iki aile yapılan hazırlıkları bir daha gözden geçirir varsa eksiklikler giderilir. Düğünler genellikle diğer safhalara nazaran daha görkemli olmaktadır. Eskiden üç gece, üç gündüz olarak yapılan düğünlerde, davul, zurna, mey, kabık hamame, akardion gibi çalgılar kullanılmaktadır. Bu düğünlerde, cambaz, güreş, at yarışı gibi bir çok etkinlik icra edilmekteydi. Ancak, her safhada olduğu gibi günümüzde bu adetlerde de büyük değişiklikler olmaktadır.
Kirvelik :
Kirvelik, Iğdır ve yöresinde önemli bir olgudur. Eski Türklerde de kirveliğe benzer bazı adetler görülse de, esas önemini islamiyetle birlikte kazanmıştır. Sünnet ettirilecek çocuğun kirvesi büyük bir özen ve dikkatle seçilir. Zira kirve olunduktan sonra her iki tarafta birbirlerini kendi ailelerinin içerisinde mütaala eder. Acısıyla, tatlısıyla, her zaman kirveler birbirlerinin yanındadırlar. Bu iş o kadar önem kazanmıştır ki, kirve, kirvenin kızını almaz, şeklinde bir adette geliştirilmiştir. Bazı aileler sünnet yaparken, aynen düğünde olduğu gibi çalgılı ve eğlenceli yaparlar. Genellikle, sünnetle birlikte geniş bir davetli topluluğuna yemek ikram edilir. Çocuklar sünnet olduktan sonra davetliler ve yakınları tarafından para ve çeşitli hediyeler verilir. Ayrıca iki gün sonra da "külden çıkarma" yapılır.
Asker Uğurlama:
Türk töresinin gereği olarak Iğdır ve civarında da askerliğe büyük bir önem verilmektedir. Askerlik çağına gelen her Iğdırlı erkek severek ve büyük bir şevkle askerlik hizmetine koşmaktadır. Asker uğurlamaları ise buna paralel olarak çok neşeli ve eğlenceli olur. Askere gidecek gençler, bir-iki ay öncesinden komşu, akraba ve arkadaşları tarafından eğlendirilir, yemek davetlerine çağrılır, çeşitli hediyeler verilir. Askerliğe gidileceği gün davullu, zurnalı bir şölene dönüşmekte ve bu eğlencenin sonunda asker adayları dualar ve kahramanlık türküleri ile vatani görevlerine uğurlanırlar. Asker dönüşlerinde yine ailesi, yakınları tarafından ziyaret edilerek göz aydınlığı verilir.
Koç Katımı :
Türk kültüründe önemli bir yeri olan hayvancılık, koç katımı törenleriyle önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Iğdır ve yöresinde eskiden beri süre gelen bu adet genellikle koyun sürüleri olanlar arasında yapılır. Ekim ayının son haftasında yapılan bu törende, koçlar rengarenk boyanır, çeşitli meyve (elma, armut v.s.) ve şekerlemelerle süslenir. Çobana çeşitli hediyeler alınır. Koç katım günü bir bayram havasında koçlar sürünün içerisine bırakılır.
Iğdır Yöresel İnançları - Iğdır İli Yöresel İnançları
Çarşamba Gelenekleri
En eski Türk inanç sisteminin bakiyesi olarak "Nes", yani uğursuzdur.Bu inanıştan çeşitli çarşamba adetleri doğmuştur; Gara Çarşanba, Kül Çarşanba, Gül Çarşanba, Gözel Çarşanba, Su Çerçenbesi, Yel Çerçenbesi, Evvel Çerçenbesi, Ahir Çerçenbe gibi. Bunlardan bu yörelerde ahir çarşanbaya önem verilir. Ahir çarşanba;
21 Marttan önceki Salıyı, Çarşambaya bağlayan geceye Ahir Çarşamba; yılın ahir tek günü denir. Bu gece evlerde ve mahallelerde öbek öbek ateş yakılır. Kızların bu gece bahtlarının açılacağına inanılır:
Gızlar diyer atıl matıl çarşanba
Ayna tekin bahtım açıl çarşanba
gibi deyişleri tekrarlayarak eğlenirler.
Yeddi Levin
Yedi çeşit demektir. Bayramın en önemli etkinliklerindendir. Bu gece her evde meyve ve yemiş harmanlaması yapılır: kuru üzüm, kuru incir, fındık, fıstık, ceviz, lokum, ama boyanmış yumurta mutlaka bu çeşitlerin içinde bulunur. Çeşit listesinin uzunluğu veya kısalığı, hiç şüphesiz ailenin ekonomik gücü ile orantılıdır. Bu meyve ve yemiş harmanlaması, evin büyüğü tarafınfdan hakça pay edilir. Bu pay etmede yaşa, oğlana, kıza hatta doğmamış fakat doğmak üzere olanlara, uzaktaki akrabalara bile dikkat edilir. Ev halkı bunları tatlı tatlı yiyip, tatlı tatlı konuşurlar. Çünkü, bu gece evler de dinlenilmektedir. Bu da bir gelenektir.
Kulak Asmak / Gapı Pusmak / Niyet Tutmak
Bu gece "Yeddi Levin" in yenildiği gecedir. Evlere gelinerek gizlice içeride ne konuşulduğu dinlenir. Özellikle evlenecek yaştaki erkek veya kızlar, önceden niyet tutarak, akraba veya komşuların kapı veya pencerelerinin arkasında dinlemeye koyulurlar. Olumlu konuşmalar duyarlarsa niyetlerinin tutacağına inanırlar.Bu herkes tarafından bilindiği için bazen sürprizle de karşılaşabilirler.
Su Başı Adetleri
Akarsu başına gidilir, akarsu soğuk ta olsa yıkanılır, bu sudan eve de getirilir.Suya iğne, yüzük, yaprak, gül vb. şeyler atılarak bunlarla ilgili çeşitli oyunlar oynanır. Her oyun bir niyetle başlar ve sonuca göre de yorumlanır. Ayrıca bu oyunlarla beraber çeşitli maniler, türküler de okunur.
Ağaçta alma
Deri yere salma
Gel canım al
Yarımı alma
veya;
Gızılgül olam
Goncaya dolam
Sennen ayrılsam
Sararıp sollam
Bacadan Şal Atmak
Eski köy evlerinin, tam tepesinde bir havalnadırma penceresi vardır. Buna aynı zamanda "baca" da denir. Ahir çarşanbadan sonra bazı delikanlılar gizlice evin damına çıkar, kendi şallarını "bayramlığımı istiyorum" anlamında bu bacadan evin içine sarkıtırlardı. Ev sahibi de bayram hediyesini şalın ucuna bağlar. Şair Şehriyar bu adeti şöyle dillendirmiştir;
Şal istedim men de evde ağladım
Bir şal alıp tez belime bağladım
Gulam gile gaçtım şalı salladım
Ay ne gözel gaydaydı şal sallamah
Bey şalına bayramlığın bağlamak
Baca Baca
Bu akşam her evin önünde, her mahallede, köylerde köyün ortasına ateş yakılır ve üzerinden atlanır. Ateş üzerinden atlanırken:
"Ağırlığım, uğurluğum bu odun üstüne" tekerlemesi söylenir. Veya;
Ağrım uğrum tökülsün
Oda tüşüp kül olsun
Yansın alov saçılsın
Menim bahtım açılsın
İl Tefili
Yılın tahvili, değişmesi anlamındadır. Eski yıla ait gecenin bitip te yeni yıla ait gecenin başladığı gün, saat, dakikadır. Bütün niyetlerin ve duaların bu anda ( il tefilinde) olduğuna inanılır. Bu değişim saatinde ailenin bütün fertleri "honça" adı verilen yeddi levin sofrasının başına toplanarak daha iyi bir seneye girilmesi için dua edip Allah'a yalvarırlar. Bu geleneğe günümüzde ancak bir kaç evde rastlanılmaktadır.
Kösa-Gelin
Nevruzda oynanan bir orta oyunudur. Aynı zamanda Nevruzun habercisidir. Mahalli takvimde de yerini almıştır. Özellikle de küçük çocuklar bu maskeli oyundan çok korkarlar.
Kösa; bey rolünde bir köy delikanlısıdır. Kıyafetler özeldir. Ekibin boynuna zil veya çıngıraklar takılır. Kösaya kambur yapılır. Bu oyunda bir da gelin rolünü üstlenen delikanlı vardır. Gelin gibi giydirilir. Başına kırmızı bir duvak, alnına küçük bir ayna takılır. Ayrıca ekibe, yaş ve başlarına uygun özel kıyafetler ile katılanlar olur. Çeşitli maniler eşliğinde oynanır.
Ay kos kosa gelsene
Gelip selam versene
Çömçemi doldursana
Kosanı yola salsana
Kosa oyununun sonunda, kışı soğuğu, karı, çileyi ve sıkıntıları temsil eden kösa ölür. Baharı, hayatı, sevinci, hürriyeti temsil eden kız hayatta kalır.
Oyun bittikten sonra hangi evin önünde sergilenmişse o ev tarafından ödüllendirilir. Para, yağ, un, şeker verilir. Oyun bazen de tulum ve zurna ile de icra edilir.
Iğdır'da Nevruz sofraları çok zengin olur. Bir nevruz sofrasına rastlayan mahalli aşığımız Karahanlı Murat YILDIZ, olayı şöyle destanlaştırarak, gördüklerini tam onbir kıtada ifade etmiştir.
Yetmişiki türlü yemek var idi
Bilinmez ahvali, bu ne sır idi
Cem oldu, ol ile pilav yürüdü
Yanımca haşabı düştü dediler
Ballı börek tavuk eti salata
Kuzu pirzolası taze yumurta
Ağır hasta yese, gelir hayata
Arayıp bulması işte dediler.
Yukarıda kısaca sıraladığımız etkinliklerden de anlaşıldığı üzere, Nevruz, Iğdır'da da insanımızın karşılıklı olarak sevgi ve saygısını, yardımlaşma duygusunu pekiştirmektedir. Dargınlıkların unutularak, kardeşçe yaşamayı telkin etmekte, milli birlik ve beraberlik içerisinde yaşama arzusunu kuvvetlendirmektedir. Nevruzla birlikte bölge, zirai faaliyetlere başlayarak, önündeki yılın hazırlıklarına girişir.
Hıdır-Ellez (Hıdır-İlyas)
Küçük çilenin bitimine doğru evlerde bir hazırlıktır başlar. Herkes, "Gavıt" yapmak için can atar. Çocuklar, büyükler bu gavıt denen macunu lezzetle yerler. Gavıt, bir tepsi içine konularak yanına bir tas su, bir tarak, bir ayna, bir şişe kolonya ve bu tepsinin üstüne de kırmızı bir örtü örterek, sessiz ve sedasız bir yere koyarlar. Böyle, sessiz ve sedasız bir yere konmasının sebebi, "Hızır" peygamberin gelme ihtimali içindir. İnanışa göre, Hızır peygamber gelip, o kırmızı örtüyü açarak gavıt yedikten sonra, su içecek ve aynaya bakarak ta saçını tarayıp, atıyla çıkıp gidecektir. Atının ayak izlerine rastlanabilinirmiş. İşte o zaman bu izler, Hızır Peygamber'in geldiğine delâletmiş. Ayrıca, gavıtda el izi varsa, bu olayı bütünüyle doğruluyor.
Bununla ilgili şöyle bir inanış daha vardır. Hıdır ve Ellez adında iki kardeş Allah'ın çok sevdiği kullardan imiş. Bunlar, Allah'tan darda kalanların yardımına yetişmeleri için izin istemişler ve istenilen bu izin de verilmiştir. Onların bu iki adını halk, bir ad şeklinde telaffuz ederek, Hıdır-Ellez demişlerdir. Bundan maksat aynı zamanda da Hızır Peygamberdir. Bunların her ikisi de, (Gerek iki kardeş, gerek Hızır Peygamber olsun) her tehlikeli anda olan iyi insanların yardımına koşup, onu, düştüğü tehlikeden kurtarırmış.
Hızır'ı tanımak için de eline bakmak lâzımmış. Eğer böyle bir sıkışık anda seni kurtaran adam, ortadan kaybolmadan elinde bir kemik görürsen, bil ki Hızır'dır. Bu anda farkında olup, yalnız bir dilek dilersen Allah katında kabul olunurmuş. Birden çok dilek kabul olunmazmış.
Hızır, şubat ayının soğuk ve fırtınalı günlerinde atına binerek, dolaşıp, her sıkıntıya düşenin yardımına koşarmış. Hızır'ı daima atı ile birlikte anarlar. Hızır'ın attan inmesi şubat ayının yirmisine en yakın olan cuma gününe denk gelirmiş. İşte o cuma gecesi ve gündüzüne ait bazı inanışlar vardır.
Bu gün oruç tutan genç, gece rüyasında onunla konuşan kızı alırmış. Genç kızlar o günkü cuma gecesi tuzlu ekmek yiyerek çok susamış vaziyette uyurlar. Rüyalarında kendilerine hangi erkek su verdiyse onunla evleneceklerine inanırlar. Daha başka bir inanışa göre, evlilik çağındaki gençler, bu tuzlu ekmekten (koka) yüksekçe bir yere koyarlar. O ekmeği, gelip götüren kuşun gittiği istikametten gelen birisi ile evleneceklerine inanırlar. Hızır, aynı zamanda yazın geleceğine de işarettir. Halk, şöyle söyler:
Iğdır Yöresel Yemekleri - Iğdır - Yöresel Yemekleri Tarifi
QATIĞAŞI
1 Su bardağı pirinç ve lepe
1 Demet kazayağı
1 Demet maydanoz
1 Demet dereotu
½ Demet salmanca
1 Su bardağı et suyu
2 Su bardağı su, yeteri kadar tuz
1 Kg. yoğurt
Tencereye su, lepe/lapa, pirinç kurutularak ateş üzerine alınır. Kaynayınca kazayağı, salmanca, dereotu, maydanoz sırasıyla küçük küçük doğranarak ilave edilir. Sebzeler piştikten sonra tuz eklenir. Ateşten alınır. Ateşten alınan karışım buzdolabında veya soğuk bir yerde soğumaya bırakılır. Diğer tarafta yoğurt iyice çarpılır. Soğuyan karışım porselen bir kâsede yoğurt ve soğumuş et suyu ile karıştırılır. Tuzu eklenir. (Fazla karıştırılmaz; çünkü sebzelerin rengi yoğurda çıkabilir.) Katı olmuşsa su ilave edilir.
Not: Kazayağı ve salmancanın her mevsim bulunmaması ayrıca mevsiminde bulunsa bile toplanmasının zor olması nedeniyle bunların yerine ıspanak kullanılmaktadır.
KELECOŞ
1 Çay bardağı bulgur
1 Su bardağı lepe
1 Orta boy patates ve soğan
5 Tane kurut
2 Yarım kaşık margarin
Tuz - 1 tatlı kaşığı pul biber
Tencereye bulgur, lepe konularak pişirilir. Patates kare şeklinde küçük küçük doğranıp bulgur ve lepe eklenir. Daha sonra kurut bu karışıma eklenerek kaynatılır. Diğer yanda soğan küçük küçük kıyılıp yağda kavrulur. Pul biber eklenerek pişen çorbanın üstüne gezdirilir.
Not: Kurut kış hazırlıkları bölümünde hazırlanmıştır.
SABAHAŞI
3 su bardağı çiğden (olmamış buğdayın dövülmüş hali)
2 lt. su, 1 tatlı kaşığı tuz
4 parça kemikli et
Bütün malzemeler güvece konulduktan sonra güveç tandıra yerleştirilir. Etler iyice eriyip su ve buğdayla karışıncaya kadar kaynaması beklenir. Yaklaşık iki saat kaynadıktan sonra tandırdan çıkarıp servis edilir.
Not: Çorbanın özelliğinin başında tandırda pişmesi gelir. Ayrıca diğer bir özelliği ise çok kaynamasıdır. O kadar kaynar ki malzemeler tanınmaz hale gelir.
TAŞ KÖFTE
500 gr kemiksiz et
1 çay kaşığı sarıkök
1 tatlı kaşığı salça
1 yemek kaşığı ayçiçeği yağı
1 çay kaşığı karabiber
3-4 dal maydanoz
½ kuru soğan
1 çay bardağı lepe
1 çay bardağı pirinç
1 yumurta
1 orta boy patates
1 yemek kaşığı margarin
Et dövme taşında tokmakla dövülür. (Kıyma olarak da kullanılabilir.) Et iyice dövüldükten sonra salça ayçiçeği yağı, ince ince kıyılmış maydanoz, lepe, pirinç ete karıştırılıp yoğrulur. Yoğrulmuş etin üzerine sarı kök, karabiber serpilip yumurta kırıldıktan sonra tekrar yoğrulur. (Köftelerin pişerken dağılmaması için iyice yoğrulması gerekir.) Yoğrulduktan sonra et avuç içinde yuvarlanarak orta boy bir patates büyüklüğünde köfteler hazırlanır. Diğer yanda margarinle ince kıyılmış soğan kavrulur. Salça, su eklenip suyun kaynaması beklenir. Su kaynayınca köfteler suya ilave edilip beş dakika kadar kaynatılır. Sonra patatesler 5-6 parçaya bölünerek Yemege eklenir. Tuzu da eklenip bir süre daha kaynatılır. Patatesler pişince ateşten alınır.
TAVUK ŞORVA
1 tavuk
1 orta boy soğan
1 çay kaşığı tuz
125 gr margarin
1 Çay kaşığı sarıkök
1 orta boy domates
3 sivri biber
1 orta boy patates
½ su bardağı lepe
1,5 lt su
Öncelikle tavuk parçalara ayrılarak bir tencereye konulur. Lepe ve su eklenerek ateş üzerine alınır. İnce ince kıyılmış soğan ve tuz, hazırlanan karışım içine konarak tencerenin kapağı kapatılır. Lepenin pişmesi beklenir. Lepe pişince rendelenmiş domates, halkalar halinde doğranmış biber ve patates eklenerek bir süre kaynatılır. Daha sonra yağı konularak, üzerine sarıkök serpiştirilir. Patatesler ve tavuk pişince ateşten alınır.
TANDIR ŞİŞ
500 gr kemiksiz et
6 adet domates
6 adet sivribiber
Tuz
Et kuşbaşından büyük olacak şekilde doğranır. 2 m uzunluğunda ucu çengelli bir şişe dizilir. Diğer yandan domatesler ve biberler bütün halinde diğer şişlere dizilir. Şişler tandıra sarkıtılır. Piştikten sonra geniş bir tabağa domatesler ve biberler doğranıp yerleştirilir. Tabağın bir kenarına etler de yerleştirilerek servis yapılır. (Genelde ayranla ikram edilir.)
EKŞİLİ
500 gr kemiksiz et
1 Su bardağı lepe
1 domates veya 1 çay kaşığı salça
5 gr limontuzu
2 su bardağı su
1 çay kaşığı sarıkök
1 yemek kaşığı margarin
Tuz
1 orta boy kuru soğan veya yarım demet sebzi "Yöresel bir ot" Et kuşbaşından biraz büyük parçalara ayrılıp tencereye konulur. Lepe ve su eklenerek ateş üzerine alınır. Diğer yanda yağ ile bütün bir soğan kavrulur. (Eğer sebzi varsa soğan kullanılmaz sebzi 2 cm büyüklüğünde doğranır ve yağla kavrulur.) Kavrulan limontuzu konularak tencereye boşaltılır. Daha sonra salça veya rendelenmiş domates, sarıkök, tuz eklenerek iyice pişirilir. Lepeler pişince ateşten alınır.
CIZDIK
Bir miktar koyun kuyruk yağı
Tuz
Koyunun kuyruğu iyice temizlenir. Küçük küçük parçalara kesilip bir tencereye konulur. Ateş üzerine alınarak kavrulur. Tuzu ekledikten sonra rengi pembeleşmeye başlayınca ateşten alınır. Ya sıcak tüketilir ya da çeşitli yemeklerde kullanılır.