MiSS-FENER

MiSS-FENER

Üye
18.05.2006
Genel Kurmay Başkanı
461.942
Hakkında

  • Dikkat Etmek Hayatı Farketmektir - hiperaktivite - Dikkat Dağınıklığı

    Dikkat dağınıklığı ya da hiperaktivite, ne zaman bir problem sayılmalıdır? Tedavi edilmeli midir? Kim tedavi etmelidir? Nasıl etmelidir?

    Önce Polemik

    İnternette dolaşan çocuklarda dikkat sorunlarının ve hiperaktivite diye bilinen davranış ve öğrenme sorunlarının tedavisine muhalif yazılar hakkında bir şeyler söylememi isteyen mesajlar yağdı. "Bir şeyler" söyleyeyim: Bu yazılar ilk bakışta ilaç tedavilerinin kötülüğünü göstermek için yalan yanlış bir takım bilgilerin iyi bir ifade ile dile getirilmesi gibi gözüküyor. Mesele ilaçlar değil oysa. Daha dikkatli okuduğunuzda, çocukların gelişimlerini zorlaştıran sorunların çözülmesine karşı çıkan, hayatın akışı üzerinde bir denetim kurmaya çalışmayı tehlikeli gören bir söylem beliriyor. Tartışmaya kapalı, dogmatik ve tutucu bir içerik hakkında bir doktor olarak ne diyebilirim?

    Kararlar nasıl verilecek? Peki, dikkat dağınıklığı ya da hiperaktivite, ne zaman bir problem sayılmalıdır? Tedavi edilmeli midir? Kim tedavi etmelidir? Nasıl etmelidir? İlaç mı kullanılmalıdır? Nasıl, ne zaman kullanılmalıdır? Bu çok önemli soruların cevaplarını aramak, her anne-babanın, çocukla ilgili herkesin beraberce gireceği bir süreçtir. Bu süreçte, kimlere kulak vereceğini seçmek hakkına saygı göstermekten başka ne yapabiliriz.

    Ama huyum kurusun, olmayacak yolda gideni gördüm mü, bir şeyler söylemeden edemiyorum. Anne-babalar, bir çocukla ilgili karar verilirken, eğitimi ve deneyimi olan birilerine kulak vermek gerektiğini hatırlatmakla yetinmeyeceğim. Daha önemli bir şey var: Sorumluluk almak.

    Sorumluluk alarak, bilgi ve deneyimini sorunun çözümü yolunda tahsis eden kişi(ler)i , herhalde, (okuduğunu bile anlamaktan âciz olması bir yana) bu hususta ciddi bir sorumluluk hiç üstlenmemiş insanlardan daha fazla ciddiye almanızı tavsiye ederim. Profesyonel olmak ise, zaten, sorumluluk almaktan başka bir şey değildir.

    İlaç ya da başka bir yöntem hakkındaki tartışmaları, sorumluluk sahipleri ile yapmak en doğrusu olur. Sorumluluk sahiplerine (biz doktorlara ve çocuk ruh sağlığı alanında çalışan diğer disiplinlerden meslekdaşlarıma) düşen ise, annebabanın ve çocuğun bilgilendirilmesine, her türlü seçenek hakkında özgürce ve sorumlulukla karar verecek hale getirilmesine önayak olmaktır. Bunu işimizin esası olarak görmektir.

    Sonra bilgi

    Dikkat dağınıklığı diye bir problem olabilir mi? Herkesin dikkati dağılabilir; eğer dağılan dikkatin toplanmasında bir gecikme ya da zorluk varsa, dikkat dağınıklığı bir problem sayılabilir.

    Aşırı hareketlilik diye bir problem olabilir mi? Herkes aşırı hareketli olabilir; ama aşırı hareketliliğini durdurması beklendiğinde veya gerektiğinde duramayan, buna da "canım istediğinde durabilirim aslında" diye bir açıklama getirenlerin, ama yine de duramayanların "aşırı hareketlilik problemi" olabilir.

    Sabırsızlık, yeterince/gereğince bekleyememek, bir problem sayılabilir mi? Herkes sabırsız ve aceleci olabilir; ama gereğinde bekleyebiliriz. Sadece, görebildiğimiz somut yararlar olduğunda değil, göremediğimiz ama düşünebildiğimiz gelecekteki yararlar olduğunda ya da başkaları için de gerektiğinde bekleyebilmek... Bunu yapamamak pekalâ bir problem sayılabilir.

    Hayatta ne lüzumlu, ne lüzumsuz; nasıl karar verilebilir? Herhangi bir durumu ya da kişiyi değerlendirirken "şu anda, şu saniyede benim işime yarıyor mu, yaramıyor mu?" sorusuna aldığı cevaplara göre hayatını yönlendiren (bunun da pek farkında olmayan) bir çocuk/birey yetiştirmek isteyip istemediğinize siz karar verin.

    Yeterince beklediğimizde görebileceklerimizi görememek, bir kitabı (sırf başını sıkıcı, kitabı da kalın bulduğu için) sonuna kadar okuyamamış olmak, matematiği sadece mühendislerin, edebiyatı sadece yazarların, resimi sadece ressamların işine yarayacağı düşüncesiyle lüzumsuz addeden bir zihniyete sürükleyecektir kişiyi.

    Dikkat dağınıklığı ve/veya aşırı hareketlilik; ya da hiperaktivite, ya da adına ne derseniz deyin; (meselâ, hayatın tadına varma güçlüğü, hayatı öğrenme güçlüğü), bir sendromdur, bazı çocukların kolayca etki alanına girdiği. Bu etkilenişi belirleyen genetik mekanizmalar kısmen bellidir. Genetik-biyolojik etkilerin varlığı ise âşikâr. Bu duruma dilerseniz hastalık deyin, dilerseniz bozukluk, dilerseniz güçlük. Ben bir tür "huy" (temperament) olduğu izlenimindeyim, bütün huylar gibi son derece biyolojik olarak belirlenen; hayat boyu çeşitli biçimlerde kendini belli eden (malûm, can çıkar, huy çıkmaz !). ama anne-babanın ve eğitim düzeninin de rolüyle, bir rahatsızlık yaratabilen veya yaratmayan... İşaretini erkenden veren veya vermeyen...

    Dikkatimiz dağınık kalsa ne zararı olabilir ki? Bir bakış açısıyla, hiç... Olacaklar kazanabileceklerimizden kayıplardır, tâcirlerin "kârdan zarar" dedikleri... Diğer yandan, kazanacaklarımız, basitçe bir kâr olmadığı için, asıl zarar ciddi boyutlara varabilir. Farkettiğinizde, zararın azaltılmasının daha kolay olduğu dönemlerden epeyce uzaklaşmış olabilirsiniz. Bir çocuğun hayatınca işine yarayacak hangi bilgi varsa öğrendiği bir dönemden söz ediyoruz.

    Öğrenme denince nedense herkesin aklına okuldaki dersler geliyor; davranış denince de anne-babanın ya da öğretmenin istediği gibi olmak anlaşılıyor. Keşke derdimiz dersler ya da sınıfta uslu durmak vsden ibaret olsa, tedavi muhaliflerinin "anladığı kadarıyla"...

    Çocuğun kendi değerini öğrendiği, bu değeri de büyükleri-küçükleri ve yaşıtlarıyla ilişkileri içerisinde yaşadıklarıyla, kaybettikleri ve kazandıklarıyla pekiştirdiği bir dönemi nasıl geçirdiği (ne kadar dikkat ederek, ne kadar farkında olarak geçirdiği) bence çok önemli.

    Gelecekte ona bugünden kalmış olan, öğrendiği çarpım tablosundan ziyade, başkasını dinleyebilme ve anlayabilme becerisi olacaktır. Bu beceriyi tam geliştiremediğinde, üstelik bunun da ayırdında olmayıp kendisine ya da başkasına kabahat bulmakla ömrünü geçirdiğinde, anlaşılmamış, "sevilmiş ama sevildiğini hissetmemiş" olma olasılığı artar.

    Dikkati dağınık, ya da aşırı hareketli çocuk ve yetişkin bireyler, bazen canlarının ne istediğini bilemedikleri için, bir istekten diğerine geçer durur, çok isteyip eriştikleri hiçbir şeyden tad almazlar. Hayatın tadını alamayarak, ama bir tad arayışı içinde geçen ömrün bir noktasında, hayatın bir tadı olmadığına hükmedip, hayatın tadını aramaktan vazgeçmeleri en ürkütücü olandır: o vazgeçişin adına ise depresyon denmekte... Talihliler istisna oluşturabilirler, elbette. Ama doktor olarak istisna ile kuralı ayırd etmek, planları ikisine de göre, ama tehlikeli olan olasılığı unutmaksızın, yapmak öğretilmiştir bize.

    Prof.Dr.Yankı Yazgan

    Okurlara notlar:

    Bu yazıda dikkat dağınıklığının birey açısından nasıl bir anlam taşıdığını ve neden önemli olduğunu özetlemeye çalıştım. İlaç tedavileriyle ilgili daha ayrıntılı bir yazım, editörlüğünü yaptığım "hiperaktif çocuk okulda" adlı kollektif kitapta yer alıyor (Evrim yayınları, 2002). Çocuk ruh sağlığı hakkında daha kapsamlı görüşlerimi Düşe Kalka Büyümek adlı kitabımda (Epsilon 2004) yazmaya çalıştım.
#01.07.2009 14:37 0 0 0
  • Çocuk Ve Adolesan Beslenmesi - Çocuk Ve Adolesan Beslenmesi Nedir - Adolesan Beslenmesi

    Sağlıklı bir yaşamı koruyacak ve geliştirecek en önemli etkenlerden birisi dengeli ve yeterli beslenmedir. Günümüzde hızla artan kronik hastalıkların kökeninde çocukluk ve adolesan çağda sağlıksız beslenme ile oluşan şişmanlık yer almaktadır.

    Çocuk ve adolesanlardaki şişmanlığın temelinde öncelikle beslenme, kalıtım, hormonal durum, yaşam tarzı(hareketsizlik), psikolojik etmenler yer almaktadır. Son 30 yıldır çocukların yeme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite durumları değişmiştir. Yağlı ve kalorili yiyeceklerin kolaylıkla bulunabilmesi, hareketsizliğin artması en önemli nedenler. Medya, çocukların besin değeri olmayan bu tür yiyeceklerin tüketilmesinde de en büyük etkiye sahiptir. Yapılan araştırmalara göre okul çağı çocukların %84'ten fazlası yüksek miktarda yağ tüketmektedir. %51'den daha azı günde 1 meyve, %29'u sebze, %56-85'i ise asitli içecek tüketiyorlar.

    Büyüme hormonundaki yetersizlik endojenik obeziteye neden olmaktadır. Genetik veya hormonal sendromu olan çocuklar genelde kısa boylu, idiopatik obezitesi olanlar ise uzun boylu olurlar. Hipotroidizm obez çocuklarda genellikle görülen bir rahatsızlıktır. Hipotroidizm beraberinde konstipasyon, üsüme, deri kurulugu, kızlarda adet düzensizliği gibi problemleri beraberinde getirecektir. Hiperkortizolizm ise bir diğer obezite nedenidir. Çocuklarda büyüme geriligi, kilo alımı ile etkisi bulunmaktadır. Çocuklarda obezite ile birlikte trigliserit seviyesi yükselir, HDL düşer, kan basıncı yükselir, akne ve deri problemleri gözlenir, fazla kilo tasıdıkları için ortopedik problemler yasanır.

    Genetik biliminde yapılan çalışmalara göre şişman anne ve babaların da şişman veya şişman olmaya meyilli çocukları olmaktadır.

    Hareketsiz yaşam süren, boş zamanlarını bilgisayar veya televizyon başında geçiren, spor ve egzersize yer vermeyen çocuklarda da şişmanlık yüksek oranda görülmektedir. Bunun yanında televizyon karşısında atıştırılan yüksek kalorili yiyeceklerde bu orana ivme katmaktadır. Her yaşta daha kolay ve kalıcı zayıflama, uygulanan diyetin yanı sıra eğer ciddi bir rahatsızlığı yok ise fiziksel aktivite ile hızlandırabilir. Çocuklarda özellikle yüzme, basketbol, voleybol, tenis gibi sporların bilinçli bir şekilde yapılması ve bunu bir alışkanlık olarak edinmeleri hem fiziksel hem de ruhsal gelişimlerini olumlu şekilde etkileyecektir.

    Çocuklar yapısal olarak yetişkinlere göre daha duygusal yapıda olduklarından ailelerinde ve çevrelerindeki olumsuz her türlü etmen onları etkilemektedir. İçe dönüklük, iletişim eksikliği, arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde veya derslerinde başarısızlık, asi davranışlar şişman çocuklarda gözlenen genel davranışlardır.

    Obeziteden korunma

    *Çocuğunuzun istahını gözleyin, tabaktakilerin hepsini veya bardagı tüketmek zorunda degildir.
    *Tatlı ve abur cuburdan uzak tutun.
    *Yüksek kalorili yiyecekleri evinizden uzak tutun.
    *Yarım yağlı veya yağsız süt vermeye çalışın(2 yaştan itibaren)
    *Yiyeceği ödül veya ceza olarak kullanmayın.
    *Yemeğin bitiminde şeker veya tatlı sözü vermeyin.
    *Televizyon seyretme süresini kısıtlayın.
    *Çeşitli aktivitelere katılmasını sağlayın.
    *Ailecek katılabileceğiniz sporlara katılın.
    * Çocugunuzu,düzenli ögün yemeye alistirin.
    *Su içme aliskanligi kazandirin,hazir meyve sulari ya da kolali içecekler gibi mesrubatlardan uzak tutun.
    *Ögünler disinda abur-cubur olarak adlandirilan yagli,sekerli ve fastfood tarzi gidalarin tüketimi önleyin ve çocukğu bunlari tüketmeye alistirmayın.
    *Patates kızartması ya da gazozlu içecekler gibi yiyecekleri sofradan uzak tutun
    *Ara ögünlerinde süt+meyve, ya da ekmek+peynir+domates gibi saglikli gidalardan olusan ögünler oluşturun.
    *Hamburger yerine yagsiz tost veya peynirli sandiviç i tüketmesini sağlayın.
    *Yavas yavas degisik besinler tattirin ve saglikli-sagliksiz gida ayirimi ögretin.
    *Tüm sebzeleri hafta boyunca değişimli olarak yedirin. Sevmediği sebzeyi ise makarna, pilav eşliğinde veya çorba içinde yedirin.
    *Sabahlari kahvaltı yapmak ıstemıyorsa evden cikmadan hic degilse 1 bardak sut + 1 elma dan olusan bir kahvalti yapmasını saglayın.
    *Çocuğunuz sağlıklı ise, kilo ve boy açısından normal bir gelişme içindeyse az ya da çok yemesi konusunda endişelenmeyin.


    Çocuk ve Adolesanlarda şişmanlık ile beraber oluşabilecek sağlık sorunları

    *Kronik hastalıkların (kalp-damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet..) çocukluk yaşlarında oluşmasına neden olur.

    *Besin öğelerinin yetersiz alımı ile beraber bağışıklık sistemi negatif etkilenir.

    *Ortopedik sorunlar açığa çıkabilir.

    *Erkeklerde meme bölgesinde yağ toplanması (jinekomasti) görülebilir.

    *Kızlarda regl düzensizlikleri, hormonal bozukluklar oluşabilir.

    *Karın ve kalça bölümünde deri çatlamaları gözlenir.

    *Deri enfeksiyonları, soluk alıp vermede güçlük, hırıltılı bir nefes görülebilir.

    Dyt. Özlem Sert
#01.07.2009 14:34 0 0 0
  • Karagöz İle Hacivat Hırsız - Karagöz İle Hacivat Hikayeleri

    Bir gece Karagözün evine hırsız girer. Karagöz sabahleyin uyanınca bakar ki, ev tam takır kuru bakır. Hırsız utanmamış ve sokak kapısını bile söküp götürmüştür. Karagöz olayı zaptiyeye, hanımı da komşulara haber verir. Komşular, evin önünde toplanır ve az sonra iki zaptiye gelir. Karagözün oğlu Yaşar, annesine sarılmış, ağlamaktadır. Küçük Yaşarın birkaç parça oyuncağını götüren hırsız acaba onları ne yapacaktır?

    Karagözün evinin soyulduğunu duyan kadim dostu Hacivat, eve gelir ve evde inceleme yapmaya başlar. İki zaptiye olayı soruşturur ve hırsızı yakalayacaklarını söyleyip giderler. Zaptiyeler gidince, komşular da dağılır. Karagöz ailesinin yanında Hacivat kalır ve Karagözü sorguya çekmeye başlar.

    Hacivat: Canım Karagözüm, hırsız gelmiş, dolapları, masaları götürmüş. Kapıyı sökmüş. Hiç mi gürültü, tıkırtı duymadın? diye sorar.

    Karagöz: Bu ne biçim soru, Hacivat. Gürültü, tıkırtı duysam kalkıp da hırsızın ümüğüne basmaz mıyım?

    Hacivat: Her neyse, olan olmuş, biten bitmiş, eşyalar gitmiş. Şimdi bir oyun etmeli de, şu hırsızı yakalamalı. Hah buldum!. Karagözüm, siz bir yandan, ben bir yandan komşuların arasına dalalım, onları senin evde bir kese altın olduğuna inandıralım. Bu durum kulaktan kulağa yayılır ve hırsızın kulağına giderse, hırsız mutlaka senin eve damlar.

    Karagöz: Sen ne diyorsun, Hacivat? Bende bir kese altın yok ki?

    Hacivat: Olduğunu farz et. Hırsızı yakalamak için, bu bir yem. Oltanın ucuna yem takarsan balık yakalarsın. Balık yeme gelir de, hırsız altına gelmez mi? Siz benim dediğimi yapın gerisine karışmayın.

    Karagöz: Tamam, Hacivat. Senin bu tür işlere aklın erer. Bende bir kese altın olduğunu yayarız. Haydi, hanım, Yaşar, kalkın gidiyoruz.

    Karagözün evinde bir kese altın olduğunu akşama kadar duymayan kalmamıştı. Eski kulağı kesiklerden olan Celal, gece yarısına kadar evin içinde dört döndü. Daha sonra evinden çıkıp, karanlık sokaklardan süzülerek geçti ve bir hayalet sessizliğinde Karagözün kapısız evinden içeri girdi. Evdekilere elindeki şişenin içindekini koklatıp altınlara konardı. Şişeyi koklattığı kazazede top atsan uyanmazdı, fakat bu defa durum bambaşkaydı. Evdekiler uyanıktılar ve onu bekliyorlardı. Celal yatak odasına girince Karagöz ile Hacivat tarafından yakalandı ve bir iple sıkıca bağlandı. Ertesi gün zaptiyeler tarafından sıkı bir dayaktan geçirilerek zindana atıldı.

    Karagözün eşyaları hırsızın evinde bulundu. Kader, zaten son günlerde işsiz olan, Hacivatın bulduğu işlerde çalışarak, kışın da turşu satarak geçimini sağlayan Karagözün alnının teriyle çalışarak kazandığı eşyaları kaybedip buldurarak, onu sevindirmişti.
#01.07.2009 14:32 0 0 0
  • Zihni Sinir Çizgi Film Kahramanı - Zihni Sinir - Çizgi Film Kahramanı - Zihni Sinir Kimdir

    Zihni Sinir, karikatürist İrfan Sayar tarafından 1977 yılında Gırgır dergisinde dünyaya gelen pratik zekâlı, meraklı ve mizahi bir bilim adamı karikatür karakterdir.


    Çalışmaları Ocak 2003'ten beri Bilim ve Teknik Dergisi'nde yayınlanmaktadır.

    noimage

    noimage
#01.07.2009 14:27 0 0 0
  • Horror Punk Müzik - Horror Punk Müzik Nedir

    Horror Punk, popüler bir müzik türüdür. Bu tür kendi içerisinde eski dönem saf Punk Rock, Doo-Wop, Rockabilly esintilerini korku filmi temaları, özellikle Zombi konulu filmlerin öğeleri ile harmanlamıştır. Parçalar genel olarak diğer Punk örneklerinde olduğu gibi kısa sürelidir. Bu tarzın ortaya çıkışı, Danzig'in kurduğu efsanevi grup The Misfits'in ortaya çıkış tarihi olan 1977 yılı ile doğru orantılıdır. Parçalarında klasik B sınıfı korku filmlerinin isimlerini kullanan grup o yıllarda büyük başarı elde etmiştir.
    Çoğu müzik türünün aksine Horror Punk daha çok underground olarak, çeşitli bölge festivalleri ve web sitelerinin forumları aracılığı ile yayılmaya devam etmektedir. Özellikle son yıllarda sayıları oldukça artan gruplar sayesinde daha uzun süre popülerliğini koruyacaktır. Bu tarz daha sonraları Death Rock, Shock Rock, Horror Rock ve Horrorcore gibi dallara da ön ayak olmuştur. Özellikle büyük Pop-punk grubu The Ramones zamanında bir çok parçasında korku öğelerini sıkça kullanmıştır.
    Ayrıca bu dala özgü korku temalı sahne şovları ve giyim stilleri de doğmuştur, ve bunlar görsel olarak müzik ile uyum içerisindedir.


    Önde Gelen Horror Punk Grupları

    * The Misfits
    * Mister Monster
    * Samhain
    * Eerie Ln.
    * The Undead
    * Dead And Drive In
    * Blitzkid
    * The Crpytkeeper Five
    * Nim Vid
    * Zombina And The Skeletones
    * Balzac
    * Osaka Popstar & the American Legends of Punk
    * The Creepshow
    * 45 Grave
    * TSOL
    * Glenn Danzig
    * Frankenstein Drag Queens From Planet 13
    * Wednesday 13
#01.07.2009 14:23 0 0 0
  • Başa Kakmak İle İlgili Ayet - Başa Kakmak Ayet - Ayet Ve Hadis

    Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/262)

    Ey iman edenler Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez. (2/264)

    (Gittiler ve Firavun:) Dedi ki: "Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?" (26/18)

    "Ve sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin; sen nankörlerdensin." (26/19)

    "Bana karşı lütuf-dediğin nimet de, İsrailoğullarını köle kılmandan dolayıdır." (26/22)

    Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)" (49/17)

    Daha çok istekte bulunmak için iyilik yapma. (74/6)
#01.07.2009 14:22 0 0 0
  • Basiret İle İlgili Ayet - Basiret Ayeti - Ayet Ve Hadis

    Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: "Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir. Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): "Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok" dediler. (O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (2/249)

    Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır. (3/13)

    Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan 'sonuç-çıkarabilenler,' onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz. (4/83)

    Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (6/104)

    Onlara bir ayet getirmediğin zaman: "Sen Onu (inmeyen ayeti) derleyip-toplasana" derler. De ki: "Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir; iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve bir rahmettir." (7/203)

    Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (10/43)

    De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." (12/108)

    Allah, gece ile gündüzü evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır. (24/44)

    Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa'ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler diye. (28/43)

    "Kör olanla (basiretle) gören bir değildir" (35/19)

    Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. (38/45)

    Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz." (40/58)

    Bu (Kur'an), insanlar için basiret (nuruyla Allah'a yönelten ayet)lerdir, kesin bilgiyle inanan bir kavim için de bir hidayet ve bir rahmettir. (45/20)

    İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir. (47/23)

    (Bunlar) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. (50/8)

    Kitap Ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, onlara hesaba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın. (59/2)

    Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. (75/14)
#01.07.2009 14:20 0 0 0
  • Barış İle İlgili Ayet - Barış Ayeti - Yaet Ve Hadis

    Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (2/208)

    Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Aziz'dir. Hakim'dir. (2/228)

    Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar ya da hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi, onları üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır. (4/90)

    Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız. (Ama) Fitneye her geri çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama) dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık. (4/91)

    Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (4/128)

    Onlar için Rableri katında barış yurdu vardır ve O, yapmakta oldukları dolayısıyla onların velisidir. (6/127)

    Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir. (8/61)

    Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. (10/25)

    Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin. Allah, sizinle beraberdir; O, sizin amellerinizi asla eksiltmez. (47/35)

    Ona 'esenlik ve barış (selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür." (50/34)
#01.07.2009 14:18 0 0 0
  • Tipitip Çizgi Film Kahramanı - Tipitip - Çizgi Film Kahramanı - Tipitip Kimdir

    Tipitip, Kent Gıda Sanayi adlı şirketin 1974 yılından itibaren ürettiği "karikatürlü" bazuka sakızkarikatürist Bülent Arabacıoğlu'dur. Karikatürler çok sevilince çizgi filmi de yapılmıştır. İlk Tipitip çizgi filmlerini Şener Şen seslendirmiştir. Maceralarında Tipitip sevimli, neşeli fakat her işi eline yüzüne bulaştıran beceriksiz bir aile çocuğu olarak canlandırılır. Tipitip karakterinin görünümü zamanla değişmiş, papyon yerine kravat takmaya başlamıştır. Tipitip maceralarının yeni kahramanları karısı Tipitoş, kızı Tipicik ve köpekleri Tipitop'tur.

    noimage
#01.07.2009 14:17 0 0 0
  • Ethereal Müzik - Ethereal Müzik Nedir

    Ethereal Müzik 80'li yılların başlarında İngiltere'de 4AD etiketiyle Dead Can Dance, This Mortal Coil ve Cocteau Twins adlı öncü müzik grupların etkisiyle ile ortaya çıkmıştır. Ruhâni, cennetsel müzik anlamına gelir. Darkwave müziğin alt tarzı olarak tanımlanır.
    Ethereal müzik de genellikle bayan vokal kullanılır. Bayan vokaller ağıtsal ya da sarhoş edicidir. Müziklerde karanlık materyaller, atmosferik akustik gitar melodileri, dingin elektronik melodiler, klasik enstrümanlar veya dünya müziklerinden öğeler kullanılır. Erkek vokallerin sunumu genellikle fısıldayan, rüyasal ya da bunlar dışında mütevazı bir tarzdadır. Sözler genellikle zor yorumlanacak şekildedir. Bu tarz üzerinde Ambient müziğin güçlü etkilerini olduğu da söylenebilir.
    Amerikan müzik grubu Siddal bu tarzı şöyle tanımlıyor. "Ethereal Wave; Cocteau Twins, Low, Slowdive, The Cure, ve Dead Can Dance gibi grupların ambient müzik, shoegaze stili gitarlar, synth'ler ve birbirini izleyen ritimleri kullanmasıyla meydana getirilmiş bir müzik türüdür."
    Ethereal müzik, Shoegaze ve Dream Pop tarzına çok yakındır. Bu sebebten bir çok müzisyen bir 4AD müzik şirketi grupları olan, Dead Can Dance, Cocteau Twins, ve This Mortal Coil'den etkilenmiştir. Hatta daha önceleri var olan Siouxsie and the Banshees ve aynı dönemde All About Eve gibi gruplardan etkilenildiğini söyleyenlerde olmuştur.
    90'lı yıllarda Alman müzik şirketinin Hyperium etiketli 5 adet "Heavenly Voices" derleme albümlerinin yayınlanması, bu tür müzikle ilgilenenler için önemli bir başlangıç oldu.
    Şimdiler bu tarz fazlasıyla "Projekt" müzik şirketi ile bağlantıdır. Projekt Records'tan birçok müzisyen Ethereal, Shoegaze ve Dream Pop tarzını yansıtır. Ve bunlar haricinde bir kaç örnek vermek gerekirse; Tess Records'dan (This Ascension), Yvy Records'dan (Faith & Disease) ve Middle Pillar'dan (Aenima) vardır.

    İleri Gelen Müzisyenler

    * Aenima
    * Autumn's Grey Solace
    * Black Tape for a Blue Girl
    * Cocteau Twins
    * Dead Can Dance
    * Deleyaman
    * The Dreamside
    * Faith & Disease
    * Love Spirals Downwards
    * Lycia
    * Mors Syphilitica
    * Siddal
    * Soul Whirling Somewhere
    * This Ascension
    * Trance to the Sun
#01.07.2009 14:16 0 0 0
  • Fantastik Dörtlü - Çizgi Film Kahramanı - Fantastik Dörtlü Kimdir

    Fantastik Dörtlü, Marvel Comics tarafından yayımlanan bir hayali karakterler topluluğudur. Yaratıcıları Stan Lee ve Jack Kirby'dir. İlk Fantastik Dörtlü çizgi romanı 1961 yılının kasım ayında yayımlanmıştır.Türkiyede ise 1 Nisan 1988 yılında Alfa yayınları tarafından orjinal 190'ınıncı sayıdan itibaren Fantastik Dörtlü adıyla yayınlanmaya başlanmıştır.

    noimage

    Konusu

    Reed Richards Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan bir bilim adamıdır.Uzayla ilgili bir çok araştırma yapan Reed Richards'ın en büyük yardımcıları karısı Sue Richards ve onun erkek kardeşi Johnny Storm ve arkadaşı Ben Grimm'dir.Uzaya gönderilecek uzay gemisi üzerinde çalışan Reed Richards ve Sue Richards, Johnny Storm ve Ben Grimm normal uçuş gününden bir gün önce gizlice uzay gemisini uçuşa hazırlayıp uçururlar.Uzay gemisi normal bir şekilde kalkar.Uzayda yol alırken birdenbire kozmik radyasyon ışınlarına maruz kalırlar.Bu ışınlar hepsinin üzerinde değişkliklere yol açar. Hepsi kozmik radyasyon ışınlarından dolayı bayılırlar.Geminin Ko-pilotu uzay gemisini normal bir şekilde dünyaya indirir.Kozmik ışınlar yüzünden Reed Richards'ın her yeri uzamaya başlar.Sue Richards ise görünmez kadın olur.Johnny Storm ise Ateş adama dönüşür.Ben Grimm ise kaya adama dönüşür. Fantastik Dörtlü bir takımdır.Her zaman birlikte hareket ederler ve olayların üstesinden gelirler. Zaman zaman Dişi Hulk ve Medusada onlara katılır.



    Fantastik Dörtlü üyeleri

    * Bay Fantastik (Reed Richards)
    * Görünmez Kadın (Susan Richards, asıl adı: Susan Storm)
    * Ateş Adam (Johnny Storm)
    * Kaya Adam (Ben Grimm)
#01.07.2009 14:13 0 0 0
  • Konu: Swing
    Swing - Swing Nedir - Swing Hakkında

    Swing 1930'lu yıllarda ortaya çıkan caz akımı. 20. yüzyılın en popüler caz hareketlerinden biridir.
    Swing, 1920'li yılların sonlarına doğru gelişmeye başlamış ve 40'ların ortalarına kadar da etkisini sürdürmüştür. Bu dönem müzisyenleri müziklerine rahatlık hissi ve çok sıkı olmayan bir ritim anlayışı katmış, sekizlik nota kalıbını kullanmışlardır. Bütün bunlar da 'swing hissi' ni karakterize eden önemli unsurlardır. Dönemin eserlerinin çoğu orkestralar tarafından icra edildiğinden swing dönemi aynı zamanda caz orkestralarının 'altın çağı' olarak da düşünülebilir. Ritmik yapısından ötürü bu müzik pek çok dansçıyı da kendine çekmiştir.

    Dönemin Özellikleri
    Swing döneminin erken dönem cazına göre faklılıkları şöyledir:

    * Tercih edilen yapı küçük gruplar yerine büyük orkestralardır. Yazılı aranjmanlar daha çok kullanılmıştır.
    * Saksafon swing'te daha sık kendini gösterir.
    * Bas viyola daha sık görünür.
    * Davulda high-hat zilinin kullanımı artmıştır.
    * Kollektif doğaçlama pek görülmez.
    * Ritmik anlayış genel olarak daha gevşek ve yumuşaktır.
    * Swing müzisyenleri erken dönem caz müzisyenlerine göre enstrümanlarına daha hakimdirler ve yetkinlikleri daha fazladır.

    Caz Orkestralarının Enstrüman Açısından Yapılanışı
    Caz orkestraları on ya da daha fazla müzisyenden oluşmaktaydı ve müzisyenler de üç ana kategori altında toplanırdı:

    1. Ritim
    2. Bakır sazlar
    3. Saksafon grubu

    Ritim kısmı piyano, gitar, bas / bas viyola ve davulu kapsardı. Bakır sazlardan oluşan kısım ise kendi için ikiye ayrılırdı; trompet ve trombon grubu.
    Orkestradaki saksafon grubu (ham madde olarak bakır sazlarla aynı olsa da) bakır sazlardan ayrı bir gruptu. Burada şunu belirtmekte fayda var; saksafon gelişimi itibariyle tahta üflemeli (woodwind) sınıfına girer çünkü klarinet, flüt ve obua gibi tahta üflemeli enstrümanlar saksafonun atası sayılmaktadır. Saksafon kısmı aynı zamanda "kamışlı saz" (reed instrument) grubu olarak da adlandırılır. Bunun nedeni saksafoncuların yeri geldiğinde klarinet de çalması ve adı geçen iki enstürmanın da kamışlı saz olmasıdır.
    Alto ve tenor, saksafon ailesinin orkestralarda en çok kullanılan üyeleri olmuştur. 30'ların sonuna doğru bu gruba bariton da dahil olmuştur. Soprano ve bas saksafon ise yaygınlaşamamıştır. Saksafon kısmında müzisyen sayısı üç ile beş arasında değişir. 40'ların sonuna doğru 2 alto 2 tenor 1 bariton standart yapılanma olarak karşımıza çıkar. Bu kısımdaki sanatçılar genelde tek enstrüman çalmazar. Saksafonculardan kendi enstürmanları dışında klarinet ve saksafon ailesinin diğer üyelerini çalmaları beklenir.
    Trompet kısmı da üç ile beş müzisyen arasında değişmektedir. 30'ların sonu 40'ların başında standart sayı üçtür. Trombon kısmı ise bir ile beş arasında değişir. İki veya üç tromboncu genelde standart olarak kabul edilmiştir.

    Orkestra Aranjmanları
    Caz orkestralarının artmasıyla beraber yazılı aranjmanların kullanımı da artmıştır. Az sayıda müzisyenden oluşan küçük gruplar için yazılı aranjman gerekli görülmüyordu. Ancak gruptaki eleman sayısı artıp büyüdükçe müzisyenlerin ellerinde yazılı bir aranjman olmadan doğaçlama yapmaları git gide zorlaştı. Öyle ki, bir müzisyen yazılı aranjmanlar kullanmayan bir gruba katıldığında çok zor adapte oluyordu. Aynı zamanda, müzisyenlerin iyi bir repertuara sahip olabilmeleri için nota okuyup yazabilmeleri şart olmuştu.
    Aranjmanların çoğunda kompozisyonal yapı basitti. Melodiler bütün grup tarafından birlik ve uyum içinde çalınırdı. Bunu doğaçlama takip eder, doğaçlamalar ritim kısmının eşliği ve geri kalanların çaldığı figürler eşliğinde sürerdi. Melodiler ve eşlik sırasındaki müzikal figürler orkestra içindeki kısımlar arasında dönüşümlü çalınırdı. Bakır sazların çaldığını bir süre sonra saksafon kısmı alır, bakır sazlar da ritim kısmının çaldıklarını üstlenirdi. Bu da orkestra içinde müzikal bir çevrimdi.
    Kimi zaman aranjmanlar çalınan müzikal temanın varyasyonlarına dayanmaktaydı. İlginçtir ki, bazen bunların doğaçlamadan daha güzel bir hava yarattığını gözleriz.
    Kısa - karmaşık olmayan ve melodinin bir kısmını içeren yapılara "riff" denir. Riff'ler orkestraların stillerini yansıtmakta kullandığı önemli unsurlardan biridir. Farklı riff'ler farklı orkestra kısımları tarafından karşılıklı olarak çalınır. Hatta zaman zaman aranjmanların riff'ler üzerine inşa edildiği de görülür.

    Popülarite
    Swing dönemindeki caz müzisyenleri bugünkü rock starlarına benzetilebilir. Benny Goodman, Count Basie, Duke Ellington 30'lar ve 40'lar boyunca herkesin bildiği isimlerdi. Halk onları caz müzisyeni olarak değil, dans orkestralarının liderleri olarak görüyordu. Bu müzisyenleri sahip oldukları ün daha sonra çok az caz müziyenine nasip olmuştur.
    O dönemde orkestralarının (meşhur ya da değil) fazlalığı müzisyen ihtiyacına neden olmuş bu da caz müzisyenleri için iş olanaklarının artmasını sağlamıştır. Fakat pek çok orkestra doğaçlamaya önem vermediğinden müzisyenlerin bu orkestralarda kendilerini ne kadar geliştirebildikleri tartışılır.
    1950'lerdeki rock gruplarında olduğu gibi, swing gruplarının 1930'lar ve 1940'lardaki en önemli işlevi insanlara dans müziği sunmalarıydı. Popüler rock gruplarıyla swing orkestralarının bir diğer benzerliği de özenle hazırlanmış kıyafetler ve sahne şovlarıdır. Sergilenen performansın görselliği önemli sayıdaki dinleyici için başlı başına bir çekim oluşturmuştur. Bu yüzden swing döneminin popüleritesi kulağın yanı sıra göze de hitap etmesinden kaynaklanır.
    Peki bu popüleriteyi elde etmiş olan swing dönemi caz müziğinin zirvelerinden biri midir ? Bu soruya cevap vermeden önce cazı nasıl tanımlayacağımız önem kazanıyor. Eğer swing'e 'caz geleneğine ve bütünlüğüne olan bağlılığı' açısından yaklaşırsak, evet, gerçekten de swing cazın zirvelerinden biridir. Ama daha katı bir tanım kullanıp, cazın doğaçlama içermesi gerektiği ve doğaçlamanın cazın olmazsa olmazlardan biri olduğunu söylersek swing için bir önceki cümledeki yargı geçerliliğini kaybeder. Çünkü dönemin dans orkestralarına göre caz kategorisine çok daha yakın olan orkestralarda dahi öncelikli amaç doğaçlama değildi.

    Dönemin Önde Gelen İsimleri

    1. Orkestra Liderleri
    Swing orkestraları arasında en iyileri Fletcher Henderson, Count Basie, Duke Ellington, Jimmie Lunceford ve Benny Goodman'ın liderlik ettikleri orkestralardır.
    Henderson ve Ellington orkestraları erken dönem caz ile swing arasında köprü olmuş ve aradaki boşluğu doldurmuştur. Her ikisi de 1920'lerin başlarında ortaya çıkmış ve zamanla büyüyüp gelişerek 30'ların sonunda 'ihtişamlı' bir yapıya kavuşmuştur.
    Fletcher Henderson Erken dönem cazındaki pek çok büyük isim ve swing döneminin doğaçlama yapabilen önemli müzisyenleri 1920'lerin başından 1930'ların sonuna kadar Fletcher Henderson ile çalışmıştır. Bundan ötürü Henderson orkestrası bir 'yıldızlar topluluğu' orkestrası olarak da nitelendirilebilir. Henderson'ın stili caz orkestraları içinde temel akım / anlayışlardan biridir. Ellington'ınki ise bir diğeridir. Aranjmanlarında saksafonlarla bakır sazları adeta 'kapıştıran' Henderson, 'block voice' tekniğini de mükemmelleştirmiştir. Burada melodik ses akor dizileri içindeki en üstteki sestir ve akordaki her nota başka bir enstrüman ya da enstrüman grubu tarafından çalınır. Hat armonize değilse kalın / yoğun bir ses elde edilmiş olur.
    Henderson'ın aranjmanlarının meşhur olmasının nedenlerinden biri de bunların aynı zamanda Benny Goodman tarafından kendi orkestrasında kullanılmasıdır.
    Jimmie Lunceford, swing hissini çok iyi yansıtabilen ve müzisyenlerin örnek bir displin yansıttığı mükemmel bir orkestranın liderliğini yapmıştır. Bu orkestranın swing'i aktarmasındaki başarı ve olduşturduğu pürüzsüz havanın nedeni orkestradaki kısımlar arasındaki tutarlılık ve sürekliliktir. Lunceford'un orkestrası dönemin çok iyi doğaçlama yapabilen müzisyenlerine de sahip olmuştur.
    Benny Goodman Benny Gooodman 1930'lar ve 40'lar boyunca en çok popüleriteyi elde etmiş olan caz orkestrasının lideri olmuştur. Pek çok zor parçanın üstesinden gelen orkestra, liderinin sahip olduğu kusursuz swing'i dinleyiciye aktarmıştır. Benny Goodman'ın lakabının "King of the Swing" olduğu düşünülürse böyle bir liderin orkestrasının da swing konusundaki başarısı hiç şüphesiz daha iyi anlaşılacaktır.
    Benny Goodman kendisinden sonra gelmiş geçmiş tüm klarinetçileri etkilemiştir. Goodman öyle bir popülerite kazanmıştır ki 1890 ile 1954 arasındaki plak satışlarında ilk 5'e girmiştir! Goodman sadece caz için değil genel anlamda müzik endüstrisi için de en önemli isimlerden biri olmuştur. Yapılan araştırmalara göre bugün Louis Armstrong ve Dave Brubeck ile birlikte en çok tanınan müzisyenler arasındadır.
    Goodman caz dünyasında sadece klarinetteki yetkinliğinden dolayı değil, aynı zamanda gruplarında yer verdiği müzisyenlerden dolayı da önemlidir. Bu müzisyenler arasında Teddy Wilson, Charlie Christian ve Lionel Hampton sayılabilir.

    2. Ritim Kısmı
    Ritim kısmı genelde piyano, gitar, bas / bas viyola ve davulu kapsardı. Bascılar genel olarak parçada zamanı tutma görevine atanmışlardı. Bascının çaldıkları ya her dört vuruştan bir ve üçüncüsünde duyulurdu (ki buna two-beat style denir) ya da her vuruşta kendini gösterirdi (walking style).

    2.1. Bas
    Bascılar görsel olarak arka planda kalmanın yanı sıra swing döneminde müzikal anlamda da arka planda kalmışlardır. Basın özelliklerinin adam akıllı ortaya konması ve bu enstrümanın müziğe ağırlığını koyabilmesi 50'lere değin ender olarak gerçekleşebilen bir durumdur (Duke Ellington'un basçısı Jimmy Blanton bu 'ender' durumları yaratabilmiş basçılardan biridir). İlginç olan noktalardan biri de şudur : Grupta kötü bir basçı varsa (ya da basçı yoksa) dansçılar ve de iyi dinleyiciler müziğin ritmik yapısındaki bu eksikliği hissederler. Ancak bu hissedenlerin çok azı eksikliğin / yanlışlığın neden kaynaklandığını farkedebilmiştir...
    Bu dönemde Jimmy Blanton'un yanı sıra üç önemli basçı daha ön plandadır : Walter Page, Slam Stewart ve Milt Hinton.

    Milt Hinton
    Milt Hinton tanınmışlığı 1930'lardaki Cab Calloway orkestrasındaki çalışıyla elde etmiş, bununla beraber 90'lara kadar da caz dünyasından kopmamış ve farklı caz akımlarında da adından bahsettirmiştir. Kendinden emin şaşmaz temposu ve kocaman tonuyla kendisine 'Yargıç' ismi takılmıştır. Sebebi de parçanın temposunu belirlemesi ve bu temponun da parça boyunca hiç değişmemesidir.
    Slam Stewart zamanlaması iyi olan ve sorumluluk sahibi bir eşlikçi olarak Art Tatum'la çalarken kendini göstermiş bir basçıdır. Bununla beraber asıl yaratıcı solo yapabilme özelliğiyle göze batar. Bu bakımdan çalış stili basın sadece 'zaman tutma' işlevi olan bir enstrüman olarak algılanmasına karşı önemli bir yer tutar.

    2.2. Davul
    Swing davulcularının çoğu, dinleyicilere ve dansçılara gerekli vuruşları sağlamakla yetinmiştir. Swing havasını dinleyiciye aktarmakta üstlerine düşen neyse onu yapmak davulcuların önemli bir kısmı için yeterliydi. Swing davulcularının öncelikleri bu saydıklarımızdır; erken dönem caz davulcularında gördüğümüz nefesli sazların melodik yapısına paralel ve onunla örtüşebilecek ritmik aktivite tutumu swing davulcuları için listenin alt sıralarında yer alır. Cymbal zili ve gong'un kattığı efektleri saymazsak, pek çok orkestra davulcusu bas davulda ilgili ritmi hissettirip vurgulamak ve zamanlama görevini üstlenmek dışında fazla bir şey yapmamıştır. Nefesli sazların arkasında yeni, üretken, kışkırtıcı ritimler çalmaktan kaçınmışlardır. Fakat bu durumdan ötürü sadece davulcuları suçlamak da doğru bir değerlendirme olmaz çünkü riff tabanlı orkestra müziği swing davulcularını kısıtlamaktaydı : çalacakları karmaşık ritmik kalıplar nefesli sazlar için yazılmış olan melodik ritimlerle çakışabiliyordu. Aynı zamanda dönemin müzik anlayışı içerisinde bir nevi orkestra içi metronom olarak algılanıyorlardı. Bundan dolayı 30'ların swing davul stili gayet tutucuydu. Ana melodinin arkasında gelişen ritmik bir hat, doğaçlamada davulcuyla iletişim halinde olacak ve birbirinden beslenecek solist - davulcu ilişkisini görmek dinleyicilere ancak 40'lardan başlayarak gelişen modern cazın ve davulun gelişimiyle nasip olacaktı.

    Gene Krupa
    Peki bu tip oturmuş kurallara karşı çıkan alışılmadık davulcular yetiştirmemiş midir swing dönemi? Tabii ki yetiştirmiştir. Var olan standartlaşmış çalışa karşı kendi stilini ortaya koyan davulcuların başında Gene Krupa gelir. Çalış stilinin yanında tavırlarıyla da oldukça ilgi çekip popüler olan Krupa, adeta davulun gelecekte üstleneceği rol ile ilgili bazı sinyalleri aktarmıştır dinleyiciye. Önündeki melodik hattı bozmadan müziğe heyecan katmayı başarmış bir davulcudur. Kimi zaman eşlik olarak çaldığı bölümler başlı başına soloyu andırır. Bu açıdan erken caz dönemimdeki davulcu özelliklerini de taşımakta ve tipik swing anlayışı içinde sıkışıp kalmamaktadır.
    1930'ların sonuna doğru Krupa'nın tam tersi bir davul yaklaşımı Count Basie'nin davulcusu Jo Jones tarafından sergilenmiştir. Krupa'nın "gürültülü", her vuruşta bas davul kullanan çalış tarzına karşın Jones genelde bas davul kullanmaktan kaçınmıştır. Jones'un high-hat zili üzerinde çalışı Krupa'ya göre çok daha esnektir. Belki de bundan dolayı, Jones'un çalışında süreklilik duygusu hakimdir. Jones'un çalışı aynı zamanda basçıyla da yüksek bir koordinasyon kurabilmesini sağlamış bu da ritim kısmının diğer orkestralardakine göre daha akıcı olmasını sağlamıştır.

    2.3. Piyano

    Art Tatum
    Art Tatum caz tarihinin en çok takdir edilen piyanistleri arasında yer almıştır. 1940'lardan sonra ortaya çıkan üstün teknikli piyanistlerle kıyaslandığında bile yine de üst sıralarda yer almıştır. Doğaçlamalarıyla ve popüler melodileri parçaya monte ediş biçimiyle Tatum ne yapacağı tahmin edilemez bir müzisyendir. Müzik sürüp giderken aklına gelen fikirle cümlelerin yönünü aniden değiştirip yeni fikri doğrultusunda çalması Tatum'da görülen bir özelliktir. Tatum'un çalışı oldukça süslü, uzun ve bir o kadar da hızlıdır. Popüler melodileri çalarken aniden akor ekleme / değiştirme konusunda uzmandır (ki buna chord substition denir). Modern caz müzisyenleri Tatum'un akorlarla yaptıklarını kendi aletlerine adapte edip çalmak için uğraşmışlardır.
    Art Tatum'un caz tarihindeki etkisi muazzamdır. Klavyeye olan hakimiyeti diğer piyansitler için çıkış noktası olmuş, sololarındaki akor kullanım şekli tenor saksafoncu Don Byas ve altocu Charlie Parker tarafından adeta absorbe edilmiştir. Aynı zamanda modern cazın ilk günlerinde çok önemli yeri olan iki piyanisti de etkilemiştir : Bud Powell ve Lennie Tristano. Bu iki piyanistin vasıtasıyla Tatum'un etkisi dolaylı da olsa 1950'lerde de görülmüştür.
    Teddy Wilson da dönemin sivrilen piyanistleri arasındadır. Erken caz döneminde görülen ağır piyona sesini yumuşatmıştır. Bu vurgulu ağırlığın yerine akıcı ve yumuşak bir çalış stilini yerleştirmiştir. Wilson'ın sololarında sergilediği zerafet ve intizam dinleyicileri etkileyen unsurların başında yer alır.
    Dönemin üç büyük ismi olan Art Tatum, Earl Hines ve Teddy Wilson'dan Hines'ın etkileri 40'ların başındaki Nat Cole ve Errol Garner da kendini belli eder. Nat "King" Cole, nefesli sazların müzikal cümlelerini piyanoya taşıyanların başında yer alır. 1939 yılında Cole; piyano, gitar ve bastan oluşan bir trio kurmuş, bu trionun "hit" kayıtlatı ise 1943-49 yılları arasında olmuştur. Nat Cole'un caza etkisi pek çok insanın düşündüğünden fazladır : Oscar Peterson, Bill Evans ve Horace Silver gibi modern piyansitler kendi müzikal ifadelerini oluştururken Nat Cole'dan etkilendiklerini belirtmişlerdir.
    Peterson, Cole'un kendi piyano stilindeki ana etken olduğunu söylemiş ve Cole gibi piyano, bas, gitardan oluşan bir trio kurmuştur. Evans ise Cole'un melodik fikri alıp geliştirmesi ve sonra bunu doğaçlamalarının içine monte edişinden etkilenmiştir.
    Cole sesiyle popüler olup bir yıldız haline gelince piyano stili ve piyanoya olan yaklaşımı gittikçe daha az önemsenir olmuştur. Bu yüzde Nat Cole'un piyansitliği pek çok kişi tarafında maalesef 'es' geçilmiştir.

    Erroll Garner
    Erroll Garner caz piyanosunda başlı başına farklı bir yerde durmaktadır. Garner kendine özgü, ana akımlardan farklı bir stil geliştirmiş; bundan ötürü tam olarak ne swing ne de bop dönemine dahil edilmesi mümkündür. Garner'ın tanınmaya başladığı yıllarda swing zaten zirvedeydi ve modern caz yaklaşımları da kendini göstermeye başlamıştı. Garner, izlenmesi kolay swing'i yansıtan bir stile sahiptir. Popüler şarkıları yorumlayan piyano triosu ile geniş ölçüde tanınmışlık elde etmiştir. Diğer porçaları yorumlamanın yanında kendi bestelerini de çalan Garner'ın "Misty" isimli bestesi kendisini 50'ler boyunca en çok tanınan cazcılar arasına sokmuştur. Çalışının kökleri 1930'lardaki swing döneminden gelse de popüleritesini 1950'lerde kazanan Garner, Charlie Parker gibi modern cazın sembol isimlerinden biriyle de kayıt gerçekleştirmiştir.
    Garner'ın sağ eliyle çaldığı cümleler Earl Hines'ı hatırlatır. Ancak Garner'ın melodik anlayışı Hines'ınkine göre daha basittir. Hines'ı karakterize eden ritmik sürpriz yaratma anlayışı pek görülmez. Dikkati çeken bir diğer nokta da yıllar geçtikçe Garner'ın stilinin evrimleşip gelişmesidir.
    Garner'ın çalışı kimi zaman da zengin orkestral bir hava taşır. Armonik açıdan Fransız İzlenimcilik (Impressionistic) akımı temsilcilerinden Claude Debussy ve Maurice Ravel'i andırır. Garner parçalarını armonik yapıya dayandırmış, doğrudan melodiyi çalmamıştır. Bu da kendisinden sonra gelen piyanistlerin akora dayalı çalma yönünde Garner'ı incelemelerini sağlamıştır. Garner'dan etkilenen piyanistler arasında George Shearing ve Ahmed Jamal sayılabilir.
    Milt Buckner kilitli el tekniği stiliyle (locked-hands style) 1940'ların piyanistlerini etkilemiş bir şahıstır. Bu, akoru seslendirme biçimlerinden biri olup tepedeki nota melodi notası haline gelir. Bir elin melodik hattı diğer elin ise genellikle akorları çaldığı durumun tersidir. 40'ların sonu 50'lerin başında Lennie Tristano, George Shearing, Ahmed Jamal, Oscar Peterson bu tekniği kullanmıştır.

    2.4. Gitar
    Swing döneminde gitar, daha yeni yeni 'metronom' görevi dışında başka görevleri de üstlenebilecek bir enstrüman olarak algılanmaya başlanmıştı. Django Reinhardt ortaya çıkana dek pek çok caz gitaristi düz, akora dayalı ve piyano ile nefesli sazlara kıyasla gayet sönük bir biçimde çalıyordu. Bu durum Charlie Christian ve Django Reinhardt ile birlikte değişti.

    Charlie Christian
    Charlie Christian o zamana kadar keşfedilmemiş bir dünya olan 'elektrik gitar' alanında ustalığını sergilemiş bir müzisyendir. Uzun, swing içeren soloları gitarı nefeslilerin hegemonyasından kurtardı. Christian'ın kimi pasajları kendisine örnek aldığı saksafoncu Lester Young'dan esintiler taşır. Jazz-rock döneminden önce yetişmiş bütün caz gitaristlerinde şu ya da bu şekilde Charlie Christian etkisini görmek mümkündür. Hatta 1960'ların en önemli caz gitaristi olan Wes Montgomery de temelde Charlie Christian etkisi taşıdığından, Christian'ın etkisi dolaylı biçimde 1990'lara kadar uzanır.

    Django Reinhardt
    Django Reinhardt, Fransa'da yaşamış olan bir Belçika çingenesidir. Çoğunlukla Avrupa'da çalmış, Amerika'ya sadece bir defa gitmiştir. Bununla beraber kayıtlarına Amerika'da ulaşılabiliyordu ve özellikle swing dönemi boyunca Reinhardt Amerikalı caz gitaristlerin en çok tuttuğu kişilerden biri olmuştur. Reinhardt'ın aletine olan hakimiyeti had safhadadır. Hız konusunda, teknik açıdan çalınması daha kolay enstrümanlarla yarıştığı bile söylenmektedir. Süslü - şatafatlı bir çalışı ve oldukça belirgin bir vibratosu vardır. Çingene müzik ruhu ile caz anlayışını bir potada eritmeyi başarmıştır.

    Bu iki gitaristi daha iyi tetkik etmek için yaklaşımlarını ve bu yaklaşımlardaki farklılıkları gözden geçirmek gerekir:

    * Christian'ın soloları genelde süreklilik gösteren bir düzen içindedir ama bunlarla sınırlı değildir, Reinhardt ise sıradışı ve aniden ortaya attığı melodik fikirlerle sürprizlerle doludur.
    * Christian'ın cümleleri nefeslileri andırır, Reinhardt'ınkiler ise piyanoyu.
    * Christian kayıtlarının hemen hepsinde amfi kullanmıştır, Reinhardt için böyle bir durum söz konusu değildir.
    * Christian'ın tonu yumuşak ve yuvarlaktır. Reinhardt'ın tonu ise keskin ve metaliktir.
    * Christian'ın kökeninde blues geleneği vardır. Reinhardt'a Çingene müziği temel oluşturmuş, Fransız izlenimcileri Maurice Ravel ve Claude Debussy'nin stilini oluşturmasında önemli rolü olmuştur.
    * Christian çok az vibratolu çalmıştır buna karşın Reinhardt'ın vibratolu çalışı kendisini karakterize eden özelliklerin başında yer alır.

    3. Bakır Sazlar
    Bakır sazlardan oluşan kısım ise kendi için ikiye ayrılırdı; trompet ve trombon grubu.

    3.1. Trombon
    Erken döenm caz tromboncuları aynı zamanda swing döneminin önemli tromboncuları arasında yer almıştır. Bu sanatçıların stilleri rafineleşmiş ve caz orkestralarında Dixieland gruplarına göre kendilerini daha çok gösterme fırsatı bulmuşlardır. Jack Teagarden ve Tommy Dorsey de buna dahildir.
    Tommy Dorsey 30'lar, 40'lar ve 50'ler boyunca çok popüler olmuş olan dans orkestralarına liderlik etmiştir. Bunun yanı sıra saksafoncu kardeşi Jimmy Dorsey ile birlikte pek çok grubun liderliğini paylaşmıştır.
    Tommy Dorsey müzisyenler arasında çok iyi bilinen bir isimdir çünkü trombondan temiz ve yumuşak bir ton elde etmek için geliştirmiş olduğu bir tekniğe sahiptir. Aletindeki ustalık, sahip olduğu parlak ton ve tiz perdelerdeki çalışı Dorsey'în diğer tromboncular taradından örnek alınmasının sebeplerindendir. Lawrence Brown bu anlamda bir diğer önemli isimdir.
    Erken caz döneminde bilinmeyip swing'in caza kazandırmış olduğu isimlerden biri Bill Harris'tir. Harris, 40'larda Woody Herman orkestrasının bakır saz kısmındaki en orijinal ve etkileyici solistti. Kendisi aynı zamanda J.J. Johnson'dan önce modern caz trombonunun gelişmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Alışıldık soloların yanı sıra staccato'lu ve didikleyici yapıda figürler de kullanmıştır. Dönemine göre geniş bir ses aralığına sahip olan Harris'in tonu kalın ve geniştir.

    3.2. Trompet

    Roy Eldridge
    Trompetçi Roy Eldridge swing döneminin en ileri seviye doğaçlamacısıydı. O, swing ile modern caz arasında bir köprüdür adeta. Dizzy Gillespie kendi çalışının Roy Eldridge sayesinde şekillendiği söylemiş, Miles Davis de Eldridge'e olan hayranlığını dile getirmiştir.
    Roy Eldrige'in coşku dolu agresif bir stili ve eşine az raslanan bir teknik ustalığı vardır. Nota seçimindeki orijinalite ve saksafon tarzı müzikal cümleleriyle Louis Armstrong stili ile Dizzy Gillespie'nın öncülük ettiği modern yaklaşım arasındaki boşluğu doldurmuştur. Eldrige'in tonu kimi zaman temiz ve sıcak kimi zaman ise sert ve keskindir. Tiz perdelerde notaları kıvırırcasına çalmıştır. Roy Eldrige trompette uzun ve kuvvetli müzikal cümlelerin çalınabilmesinin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu söylediğimiz saksafonda yapılması çok zor olmayan ancak mekaniği nedeniyle trompette uygulanması zor olan bir şeydir.
    Eldrige'in etkisiyle trompetçiler aletlerindeki ustalığı geliştirmek ve daha özgün doğaçlamalar yapabilmek için çaba harcadılar. Aynı zamanda bu, trompetin parça içinde doğaçlama süresinin de uzamasına imkân sağlamıştır.
    Eldrige'in etkisi 1950'lere kadar uzanır çünkü Gillespie kendi modern yaklaşımını Eldrige'in tiz perdelerdeki çalışı, geleneksel olmayan nota seçimi ve saksafon tarzı cümleleri üzerine inşa etmiştir.
    Swing alanının en meşhur trompetçilerinden biri de Bunny Berigan'dır. Berigan'ın stili Louis Armstrong üzerine kuruludur. Pürüzsüz tonu ve artikülasyonu ile oldukça usta bir trompetçidir. 1937'de "I Can't Get Started" parçasındaki solosu o kadar sevilmiş ve tutmuştur ki adı geçen parça trompetçilerin repertuarında vazgeçilmezlerden biri olmuştur. Tommy Dorsey Orkestrası'nın 'Marie' kaydındaki etkileyici doğaçlaması da farklı aranjmanlarla diğer pek çok orkestra tarafından çalınmıştır.

    4. Saksafon Grubu
    Orkestradaki saksafon grubu (ham madde olarak bakır sazlarla aynı olsa da) bakır sazlardan ayrı bir gruptu.

    Coleman Hawkins
    Caz tarihine bakıldığında ilk önemli tenor saksafoncunun Coleman Hawkins olduğu görülür. 1920'lerde caz arenasına dahil olmaya başladığında saksafon müzik için sadece bir 'yenilik' ya da biraz fazlası olarak algılanıyordu. Ancak Hawkins'in çalışıyla birlikte saksafon nefesli ailesi içinde 'ün' ve 'prestij' elde etti. Onun enstrümanına olan hakimiyeti ile geniş, derin, kuvvetli tonu diğer saksafonculara örnek teşkil etti. Bugün saksafon cazın en popüler enstrümanlarından biri (kimileri için ise cazın ta kendisi) haline geldiyse bunun için teşekkür edileceklerin başında Coleman Hawkins gelir.
    Kendinden önceki saksafonculara kıyasla Hawkins akor ilerleyişine/değişimine (chord progression) büyük önem vermiştir. "Body and Soul" parçasındaki gibi komplike akor kullanım stili Hawkins'i betimlemekte önemlidir. Onun için melodik gelişme daha arka planda kalmaktadır. Bundan ötürü de dinleyicilerinden bir kısmı onu melodik değil armonik doğaçlamacı olarak gördüklerini belirtmiştir.
    Hawkins Fletcher Henderson Orkestrası'nda 1923'ten 1934'e kadar baş solist olarak yer almış daha sonra küçük gruplarla çalışmalarını sürdürmüştür. Her ne kadar swing dönemiyle bütünleşmiş olsa da, 1940'larda da yerini korumuştur. Teknik açıdan sağlam bir altyapıya sahip olduğundan yeni gelişen akımlara da ayak uydurabilmiştir.
    Caz tarihindeki en tutarlı ve ciddi solistler arasında yer alan Hawkins, sadece kendi dönemindekileri etkilemekle kalmamış, Sonny Rollins ve John Coltrane gibi saksafoncular tarafından da örnek alınmıştır. Hawkins, Coltrane ve Lester Young cazın en etkileyici tenorlarıdır.

    Don Byas
    Don Byas, çağdaşı olan diğer swing saksafoncuların çoğundan daha ileri bir seviyedeydi. Bundan ötürü de 40'ların modern müzisyenleri arasında da yer alır. Byas, ateşli çalışı, enstrümanındaki imrenilecek kontrol kabiliyeti ile armonik olgunluk ve melodik bir atılganlığa sahipti. Sebare çalmayı ve akordaki notaların altından girip üstünden çıkmayı seven bir saksafoncuydu aynı zamanda. Parçaların özgün yapısına yeni akorlar ekleyerek doğaçlamalarında her ikisinden de faydalanıyordu. Bu konuda piyanist Art Tatum'dan esinlenmiştir. Geniş ve kuvvetli çalışında Hawkins etkisi görülür, ancak Byas'ın çalışında swing'i yakalamak daha kolaydır. Bunun nedeni belki de Byas'ın geliştirdiği fikirlerin ritmik bazda daha az çeşitlilik göstermesidir. Byas'ın stili kendinden sonra gelen pek çok meslektaşı tarafından takdir edilmiştir. Onu kendisine örnek alan iki isim ise gerçekten öenmlidir: Lucky Thompson ve Benny Golson.
    Benny Carter ve Johnny Hodges swing döneminin en önemli alto saksafoncularıdır. Carter'ın çalışında dinleyicileri ilk olarak etkileyen özellikler sanatçının aletindeki rahatlığı ve sıcak - parlak tonudur. Carter'ın zengin ve 'lüks' bir tonu vardır. Soloları akıcı ve hafiftir. Aynı zamanda iyi bir trompetçi, klarinetçi ve aranjördür de.

    5. Şarkıcılar

    Billie Holiday
    Billie Holiday 1930'ların başlarından itibaren caz arenasında etkisi en büyük olan şarkıcıdır. Pek çok vokal kariyerine Holiday'i taklit ederek başlamıştır. Pek çoğu da çıkardığı albümü ona adamıştır. Caz müzisyenlerine "ıssız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız kayıtlar hangileridir" diye sorulduğunda pek çoğu yanıtlarına Billi Holiday'i de dahil etmiştir. Caz müzisyenleri tarafından enstrümantal müziğin hemen her zaman vokale tercih edildiği de göz önünde bulundurulsa bu cevabın önemi daha iyi anlaşılır.
    Holiday'in sesi Bessie Smith kadar güçlü, Sarah Vaughan kadar zengin değildi. Ella Fitzgerald'in sahip olduğu ses aralığına ve hıza da sahip değildi. Buna rağmen Holiday'in bu kadar takdir edilmesinin sebebi neydi peki ? Öncelikle orijinal ve taze bir sesi vardı. Şarkı sözleri gerçeğe dönüşürdü adeta ve doğrudan dinleyiciyle konuşuyor havasını oluştururdu. Hüzünlü şarkılarda yansıttığı keder ve ıstırap dinleyiciyi ağlatabilecek seviyedeydi. Bununla beraber 1930'ların sonundaki bazı kayıtlarında çağdaşlarında raslanmayan umarsız bir neşe de görülür.
    Holiday'i bu kadar önemli yapan nedenlerden biri de sunduğu 'caz tadı' idi. Gerçek anlamda bir blues şarkıcısı olmadığından Holiday'in sesi ve yaklaşımı nefeslileri andırırdı. Caz enstrümantalistleri gibi şarkıyı doğrudan sunmaktan kaçınmış, ritimleriyle oynayarak şarkıları farklı şekillerde yorumlamıştır.
    Holiday; Artie Shaw, Benny Goodman ve Count Basie gibi kendi döneminin dev müzisyenleriyle turnelere çıkmış, kayıtlar yapmıştır. 1938 yılında Teddy Wilson, Lester Young ve Basie Orkestrası'ndan bazı müzisyenlerle birlikte yaptığı kayıtlar dönemin sivrilmiş çalışmaları arasındadır. 1937 kaydı "Carelessly" listelerde birinciliğe yükselmiş, 1945' kadar da toplam 35 kaydı ilk 1920'de kendine yer bulmuştur. Kimi dinleyiciler Holiday'in 1930'lar boyunca yaptığı kayıtların en iyileri olduğunu savunurken, diğer bir kısım dinleyici ise 1950'lerde yaptığı kayıtların duygusal anlamda daha vurucu olduğunu belirtmektedir.
    1972 yılında yapılmış olan "Lady Sings The Blues" filminin esin kaynağı olan Billie Holiday'in albümleri ölümünden yaklaşık 40 sene geçmesine karşın hala pek çok müzik severe hitap etmekte, alıcı bulmaktadır.

    Ella Fitzgerald
    Ella Fitzgerald 20. yy'ın opera sanatçısı olmayan en etkileyici ve olağanüstü şarkıcısıdır. Adeta kusursuz bir tekniği vardır. Kıvraklığı ile dinleyiciyi etkiler. Swing'i yansıtmadaki başarısı ve senkoplardaki zamanlaması ile orkestra içindeki nefesli sazlardan biri gibidir (hem de en iyilerinden biri). Dönemin pek çok trompet ve saksafoncusu müzikal ifade açısından onun ulaşmış olduğu seviyeye ulaşamamıştır. 1930'ların ortalarında şöhret kazanmaya başlayan Fitzgerald, 1938 yılında Chick Webb'in grubuyla yaptığı "A-Tisket-A-Tasket" icrasıyla 1 numaraya yerleşmiştir. Bu grupla sonra daha pek çok kayıt gerçekleştirip turnelere çıkmış, Webb'in ölümünden sonra da yıllarca liderliğini üstlenmiştir.
    Ella Fitzgerald'ın tonu berrak ve esnektir. Ses aralığı ise 3 oktavdır ki buna pek rastlanmaz. Hangi tonda ve tempoda olursa olsun şarkılarında hep rahattır. Yaklaşımı genel olarak huzur ve sıcaklık duygusu taşır. Pek çok şarkıcının meyilli olduğu melodramik yaklaşımın aksine Fitzgerald neşeli ve coşkulu bir hava taşır. Pek çokları onun zirvede olduğu dönemin 1950'ler ve 1960'lar olduğunu söyler. Bununla beraber 1970'li 1980'li yıllarda da oldukça etkileyici performans sergilemiştir.
    Kendisi icat etmemiş olsa da "scat" tarzının en bilinen temsilcisidir. Ondan sonraki diğer tüm modern scat şarkıcıları kendilerini ilk etkileyen kişinin Fitzgerald olduğunu söyler. Scat tarzındaki bu etkisi onun sadece caz dinleyicileri tarafından sevildiği izlenimi uynadırmasın; şarkılara kattığı ruh ve gerçeklikten ötürü pek çok pop müzik dinleyicisi de Ella Fitzgerald'ı dinlemiş ve etkilenmiştir.
#01.07.2009 14:12 0 0 0
#01.07.2009 14:05 0 0 0
  • Fotoğrafın Etkisiz Elemanı Eleştirmen midir - Mehmet Oğuz

    "Eleştirinin işlevi yapıtın ne anlama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu, hatta onun o şey olduğunu göstermek olmalıdır" Susan Sontag

    Fotoğraf ile eleştiri (dolayısıyla eleştirmen) kavramları birlikte anıldığında, bu ilişkinin diğer mimetik sanatlarda olduğu gibi köklü ve hatta soylu bir uzlaşımı varedemediği görülür. Aristoteles'in Poetika'sı ile başladığı kabul edilen eleştirel girişimden, varılan süreçte fotoğraf, kendine ait bir eleştiri alt disiplini yaratacak kadar yararlanamamıştır. Haksızlık etmeyelim, bunun için fazla zamanı da olmamıştır. Şunun şurasında yüzyetmiş yıllık bir geçmişten ve sanat olduğu Fransa mahkemeleri tarafından kabul edilen teknolojik bir üründen bahsediyoruz!

    Memlekette fotoğraf üzerine düşünen, yazan, araştıran bir kesimi yok sayamasak da, derinlikli bir fotoğraf eleştirisinden, kuramsal bir birikimden, nitelikli bir tartışmadan söz etmek kolay değildir. Gezegenin bu bölümünde fotoğraftaki eleştiri pratiği daha çok didaktik önermeler ve/veya katıksız fikirler üzerinden belirlenen koridorlarda konumlanmıştır. Sanatsal bağlamdaki eleştiri kültürü, bu alanda çoğu zaman yergi ile övgü arasında derin boşluklar bırakan bir icazet söylemi üzerine temellenmiştir. Fotoğraf üzerine gecikmelerle ithal edilen kavramsal bağlar ise, kendi içine dönük pürüzsüz bir eleştiri görüntüsü yaratmıştır. Arkasına burjuvalaşma sürecinin yatırımı olan teknolojiyi alan fotoğraf eleştirmeni, izleyicinin yüksek zevkini okşayıcı görsel okumalarla toplumsal beğeni mühendisliğine soyunmakta bir sakınca görmemiştir. Ardında en fazla yüzeysel bir görsel bellek bırakan fotoğraf eleştirisi de, çok geçmeden fotoğrafla birlikte tüketilip, kendiyle uzlaşacak yeni imajlar peşine düşmüştür. Bu aldatıcı ve gürbüzleştirilmiş popüler imgelem kıskacında hızla irtifa yitiren ise yine fotoğraf ve yaratıcı düşünce kırıntıları olacak gibi görünüyor.

    Böyle bakınca, meseleyi ferah tutmak adına konuyu fotoğraf-eleştirmen ekseninden, sanat-eleştirmen eksenine kaydırmak daha hayırlı da olabilir...

    Aslında, yönetimi profesyonel işletmeci ve pazarlamacıların eline geçmiş durumda olan kültür endüstrisinin mekanizmaları arasında tutunmaya çalışan küratör, eleştirmen ve diğer sanat/kültür uzmanlarının varlığında, söylem ve eleştirinin doğal coğrafyasından uzaklaşmasına şaşmamak gerek. Global güç ağlarının şekillendirdiği tüketim toplumu modelinden süzülerek izleyicisi ile buluşan eleştirinin içeriğini, meta-estetik zihinsel kodlamalar doldurmakta. Küresel ve yerel kültür sektörü, eleştirinin ortaya sürdüğü her kuramı, uyarıyı, tartışmayı hortumlayıp kendi teyidinden geçirdikten sonra dışarıya yansıtıyor. Günümüz kültür sanayiinin ticarileşen ve medyatikleşen sanat ve sanatçı üretme yapısının ortaya çıkardığı düşünsel eylemin boşluğunu ise, trendlere uyan yıldız sanatçılar (fotoğrafçılar) dolduruyor. Hegemonik sistem, kendisine karşı olan eleştirel tutumu da, eleştirmeni de evcilleştirmenin yollarını yaratmakta uzun süredir. Bunu başaramadıklarını ise tecrit edip, görünmezleştirmekten çekinmemekte. Hal böyle olunca, sistemle barışık olanların önü açılıyor, yerleşik yapı ile henüz ilişki kuramayanlar ise kolektifleşerek, sanatın (fotoğrafın) heterojen dokusu içinde kendilerini görünür kılmaya çalışıyorlar.

    Radikal gazetesindeki kültür markası çağı isimli makalesinde, "Sanat açısından tartışma ve eleştiri alanındaki durgunluk ve sanat ol(a)mayan birtakım ikincil üretimlerin ayıklanamaması gibi iki sorun var. Bütün resimler, heykeller, fotoğraflar, videolar ve yerleştirmeler 'en önemli, en anlamlı, en değerli, en geçerli, en uluslararası', yapılan bütün sergiler de 'kusursuz ve ilginç'... Sanki, geleneksel sembolizm, bayat sürrealizm, santimantal kitsch, çarpık imgelem ilüstrasyonları, Pop-art bozuntuları, dekoratif soyutlar, idolleştirilmiş ve fetişleştirilmiş imgeler, amatör sanatçılık Türkiye sınırlarından içeri girmemiş gibi... Sanırım, bunlardan kurtulmanın tek yolu, 'sanatmış gibi üretimler müzesi' açmak..." diyor Beral Madra. Gerçekten de, fotoğraf, arkasında görece sağlam bir örgü bulunan eski kuşak sanatçı/yorumcunun dokunulmazlık ağını delip, kusurlarını acımasızca ortaya koyduğu halde, hoşgörü ile karşılanabiliyor. Çoğunlukla sorunlu bir modernizmin ürünü olan yeni kuşak fotoğrafçı/eleştirmenler ise, içinde devinilen bu paradigma ile hesaplaşacak güçte değiller. Basın bültenleri, TV kültür programları, kataloglar vs. büyük oranda sanatçıya (fotoğrafçıya) övgüler içeriyor, yapıta da tarihsel bir değer kazandırma kaygısı taşıyor. Süregiden düzenin dayattığı heterojen üretim, aynadaki görüntüsü ile barışık, kendini imal edilmiş arzuları yanıtlamak üzere ortalığa sürülmüş sabiteler üzerinden sistemin çıkarlarına uygun şekilde anlamlandırabiliyor. Kaygan, hızlı ve değişken bir ortamda; önceden belirlenmiş bakış biçimleri, eleştiri normları, irdeleme teknikleri yaşamın taşıdığı veri zenginliğini keşfedip ortaya çıkaramıyor. Bu tutum, fotoğrafın izleyicisi (alımlayıcısı) ile paylaşabileceği çoğul anlamlandırma olanaklarını tahrip ederek, eleştirmenin verili ideolojilerinin direnciyle, fotoğraf ile izleyicisi arasında bariyerler kuruyor. Böylece fotoğraf eleştirisi de, kendi öngörüleri ve varsayımlarının açtığı izlerle fotoğrafın taşımadığı kökler keşfederek, tanımlı fantezileri üzerinden fotoğrafı yeniden üretirken bulabiliyor kendini. Daha da vahimi, eleştiri, yalnızca sıradan kişilerin dehalara düzdüğü övgülerden ibaret sanılıyor. Bu da mesela, yakın tarihin bir yerinde bir kez tescil edilmiş olan bir fotoğrafçının, sistemin hantallığına kapılarak yerini doldurulamaz görmesini kolaylaştırabiliyor. Sistem değişmeyince, sistemi üreten, geçmişteki konumu/üretimiyle kendini paketlemeyi becerebiliyor. Bu didişmeden de maalesef fotoğraf zaferle ayrılmıyor. Modernizmin popüler kültürle girdiği gönüllü işbirliğinde popülerleştirilmiş fotoğraf, hiyerarşik güç ilişkileri ile biçimlenen değer yargıları üzerinden beğeni ve estetik kategorilere uzandıkça, büyüsünü yitiriyor, yaldızları sökülüyor. Bu arada eleştiri ise _araya yüksek sanat görüşlerinin serpiştirildiği_ fotoğrafın aksesuvarı oluyor.


    Bu durumda akla, geçerliliklerin gerçeklerin yerine kullanıldığı olumsuzlama koşullarında, 'has eleştirmen' mümkün müdür sorusunun gelmesi kaçınılmazdır. Bu bir tür, ontolojik soruşturma gibidir. İstenirse ilkçağ düşüncesindeki ünlü bir tartışmaya, "olmayan" tartışmasına dek geri de gidilebilir. Fakat bunun yerine, fotoğraf ile eleştirmen arasındaki mesafeyi kapatacak olanakları sezinletebilmenin yollarını aramak daha yararlıdır.

    Öncelikle, eleştirmen kendini böyle bir hizmet vermek üzere "arz" ettiğinde, sanat tüketicileri de onun böyle bir hizmeti vermeye ehil olup olmadığı bilmek isterler. Bu nedenle, eleştirmenin ilgi alanında varlık iddia edebilmesi için, fotoğrafla etkileşimini sağlayacak altyapısının ve bu yapıyı sürekli besleyen bilgi kanallarının güncel ve açık tutulması önkoşuldur. Hani biraz, uzun erimli bir dünya görgüsü gereklidir de denebilir.

    Eleştiri en basit tanımıyla, çözümleyerek anlama çabasından oluşan söz veya düzyazı irdelemeleridir. Bu çaba; görüntü ile tarih, estetik ile ideoloji, üretim ile göstergebilim, görsel temsil ile teknoloji, felsefe ile siyaset gibi bağlantıların ortaya çıkardığı meselelerin kesişimini de kayda geçirmeyi sağlayacak bir örgü aslında. Eleştirinin ördüğü bu motif ve temalar, fotoğrafları sözdizimsel bir ilişkiye de sokar. Bu yolla, zamanı anlık olarak bir görüntüde sabitleyen fotoğraf makinesi gibi, imgeler biçimsel olarak kopyalanarak izleyicinin fotoğrafla olan ilişkiler ağının sınırları geçirgen bir çerçeve içinde yoğunlaşması sağlanabilir. Çünkü eleştirinin nihai özü, özgün olan fotoğrafı yeniden üretmek olsaydı, eleştiri olanaksız olurdu. Böylesi bir çaba sadece, aklına ve bilincine uymayanı kökünden kesip atan, düşlenen kutsal ilkeleri dayatan bir grup normu oluşturur. Bu, "otokinetik etki" diye bilinen bir görsel algı yanılgısına benzer biçimde, bireylerin 'mutlak gerçeği'! kabul etmesini kolaylaştırır. Böylece aynı tornadan çıkmış, birörnek fotoğraflarla dolu bir standartlaşma yaratılır. Halbuki eleştirmen, fotoğrafın sadakatsizliğini kabul etmek durumundaki fotoğrafçı gibi, özgün fotoğrafla hesaplaşma derdinden kurtarmalıdır kendini. Eleştirmen bir fotoğrafa ancak fotoğrafçısının yakınlaşabildiği kadar yakınlaşabilir, hissedebildiği kadar hissedebilir. Aksi durum, fotoğraf eleştirisi ile özgün fotoğraf arasında özsel bir kopukluk olduğunu gösterecektir.

    Fotoğraf eleştirisinde işlevsel bir yörüngeye doğru hareket; _klasik fotoğraf okuma ölçütlerinin varlığı ve saygınlığı korunsa da_ yeni arayışlar, yeni duruşlar, yeni bakışlar, görüşler, algılamalarla geniş pencereler açarak varolan çerçeveleri kırmayı gerektirir. Eleştirmen, ele aldığı fotoğrafın içeriksel katmanlarını, teknik yeterliliğine ilişkin düşünceleriyle de şekillendirerek yeniden üretilebilirlik sorunlarıyla didişmeden yepyeni çözümleme çabaları etrafında örgütlenmelidir. Eleştirmenin sözü; fotoğrafın alımlayıcısını imgesel bir alana taşıyarak, farklı düşüncelerle kendini yeniden sorgulamasını sağlama kaygısı içermelidir. Söz konusu kaygı, mekan değişikliği duygusu ile bağıntılıdır. Eleştiri, fotoğraf izleyicisini kendinden uzağa düşürmelidir. Bu, gerçeklikten imgesel bir alana geçmek anlamındadır. Diğer bir tanımlamayla, nesnel gerçekliği imge yoluyla aşmaktır. Bu, fotoğrafın içsel sesi dile getirmedeki gücü ile ilişkilidir. Çünkü içsel sesin etkisi, imgelemle doğru orantılıdır. Zaten fotoğrafın özgürlüğü de "imgeleme yönelmiş bilinç"te anlamını bulur. Böylesi bir bilince müdahale ise olanaksızdır. Böylece eleştirmen; hem kendine, hem fotoğrafçıya, hem de alımlayıcıya bir özgürlük alanı açmış olur. Çoğu eleştiri tavrına bakıldığında ise, farklı kaygıların yönlendirdiği ve pekala geliştirilebilecek içbükey bir düşüncenin kişisel seçim yoluyla yazıya veya söze dönüştürülme gayreti görülür. Aslında sahici fotoğraf eleştirisini diğerlerinden ayıran da, bu bütünden yapılan eksiltmelerle ilgili. Birisinde kesip biçerken eleştirmen kendini korumaya çalışırken, ötekinde, fotoğrafın evrensel değerlerini koruması gerekiyor. Ama fotoğrafı sadece "görüntüye dönüştüren eylem" fiiliyle sınırlamak da indirgeyici bir tavır olur. Fotoğraf çekme eylemi, nihayetinde, yanlamasına yada dikey yönde büyük hareket özgürlüklerine açıktır. Arayış ve anlamlandırma birçok duyuyu ve ona bağlı olarak birçok fiili işe koşmayı gerektirir. Bu da, fotoğrafı, evreni en geniş biçimiyle kavramaya yarayan bir süreç haline getirir. Fotoğrafın yaslandığı bu diyalektik, sağlam bir eleştiri için fotoğrafın kurgusunun yanında, yorumcunun yaşamdan başlangıç noktaları bulması gerektiğini de hatırlatır.

    Fotoğraf eleştirmeni fotoğraf üzerine tartışmaları sona erdirmek için değil, aksine, bu potansiyeli zenginleştirici bir zemini yaratmak için söz kurmalıdır. Hatta eleştiri, fotoğrafçıdan çok alımlayıcısı için yapılmalıdır dahi denilebilir. İsteyen fotoğrafçı da bundan yararlanır. Zaten toplumsal gelenek ile fotoğraf arasındaki ilişki anlaşılmadan, bir görüntünün ne olduğuyla ve bir görüntünün sorumluluğunu almanın ne anlama gelebileceğiyle ilgili bir hissiyat oluşmadan, eleştirel bir kuram olamaz. Bazı sözler/yazılar ise eleştiri değil, "eleştirel"dir. Önyargılar dışında eleştirmenin mutlak olumlama önermesi gerektiği söylenemez tabii ki, hatta nesnel olma zorunluluğu bile yoktur. Fakat derinlikli eleştiri, derinlikli incelemeleri de gereksinir doğal olarak. Bazen de fotoğrafa eşlik ettiği düşünülen eleştiriler ondan rol çalar, öne geçmeye çalışırken izleyicisini fotoğrafsız bırakır. Oysa fotoğraf; alımlayıcısını farklı meraklarla, farklı bakışlarla, farklı okumalarla, farklı sorularla başa döndürecek kadar hırçın, sarsıcı, rahatsız edici ve hatta saldırgan olabilir. Burada, fotoğraf ile mücadele etmeyen ama onunla diyalog kuran, kendi kalıplarını geri planda tutan bir kişinin sabrına gereksinim duyulur. Fotoğraf karşısında yaşanan duygu yoğunluğunun bireyin zihninde ve ruhunda yaptığı sıçramalar, en azından fotoğraf üzerine düşünmeyi, araştırmayı tetiklemelidir. Eleştirmenin görevi, fotoğrafın dilini kendi dilimiz diyebileceğimiz bir forma aktarmak değil, fotoğrafın yabancılığını korumaktır. Aksi koşulda "popüler tanıtımlarla" yetinmek zorunda kalan, ayaküstü okumalarla karşılaşılır ki, zaten çoğu yerde yapılan da budur.

    O'na bakmaya razı bir buluşmayı bekleyen fotoğraf; kendine bir daha baktıracak, varolan sorularla yetinilmemesi uyarısını yapacak, sonraya kalabilen örtünmesiz temasları çoğaltacak, seçili bellekleri kurcalayacak, kısaca hayırlı rahatsızlıklar verecek eleştirilere gereksinim duyar. Belki de en iyisi, eleştirmenin işinin, fotoğrafı içindeki görüntülerle sınırlı görmemek olduğunu kabul etmek olacak

    Mehmet OĞUZ
#01.07.2009 14:03 0 0 0
  • Konu: Aşk Hal Su
    Aşk Hal Su - Mehmet Asım Erdoğmuş

    Ansızın akla düşer...

    Hayır.

    Değmemeli nefesin nefesime
    Rüzgâr olur
    Düşer dudaklarımız vuslatın ateşinde.

    Akla düşen ancak sudur.
    Kelimeler kifayetsiz.
    Ansızın sel olur.
    Aşk

    Soruların cehenneminden
    Çıktım.
    Sırtımda ünlemler.
    Virgüller bırakmıyor peşimi
    Her noktada bitiyorum.
    Ah bu aşkın imlası bozuk sevgili

    noimage

    Bak;

    Temize çekilmiş bir müsveddeyim ben
    Şiirinin ses hali.
    Redifler dağılıyor
    Mensur nesire bulanıyor
    Notalarım karışıyor.

    Şimdi;

    Kuyular kuyular kazıyorum
    Gömüyorum iklimleri.

    Akla düşen sudur.
    Kelimeler kifayetsiz.
    Ansızın sel olur.
    Aşk

    "Gurbetine düşüyor ne söylesem. Ne yazsam sana benziyor kelimeler. Hangi aynanın önünden geçsem yüzün. Otobüs durakları şehrin bulvarları nereye gitsem sen. Ah nasılda bulanıyor kelimeler. Şiirlerin içinden çıkıyorsun. Hikâyelerin içinden kaçıyorsun gözüme. Ben kirpiktir diyorum yüzümü yıkıyorum suyun içinden geliyorsun sen. Yağmur tanelerini biriktiriyorum avucumda. Kuşlar gelir diye. Çağ yangınlarını çekiyorum içime. Sen üşüme diye."

    Akla düşen sudur.
    Kelimeler kifayetsiz.
    Ansızın sel olur.
    Aşk


    Mehmet Asım Erdoğmuş
#01.07.2009 14:01 0 0 0
  • Gül Mü Biter Senin Olmadığın Yerde - Nuri Can

    'Od düştüğü yeri yakar
    Değme dalda gül mü biter?
    Ko dört dilin çok kuş öter
    Bülbül ünü gelmemiştir.'
    Karacaoğlan

    Senin geçmediğin bahçede gül mü biter?
    bülbül mü öter senin olmadığın yerde?
    ömrümün en kırılgan yerindeyim
    tut elimden
    alıp beni yüreğine götür ey yar

    noimage

    Boynu bükük biriyim işte
    deliyim divaneyim avareyim
    sen yoksun dardayım
    sen yoksun sonbahardayım
    ne başımı okşayan bir el
    ne de gözyaşımı silen var

    Gözlerim yaralı bir gül
    sesim kırık karanfil feryadı
    özlemlerimle hasretimle sensizim
    yalnızlıklar büyütüyorum sokaklarda
    gel yağmur ol rüzgar ol boran ol
    savur beni diyar diyar
    ey yar

    Sen yoksun
    virandır gülistanım
    hayalim düşistanım
    Mecnun gibi şaşkınım
    dikenler sarmış gönül bahçemi
    çöle döndü nevbahar
    feryadım ah-u zar
    ey yar

    Sensiz bahar mı gelir gül mü açar bahçeler?
    gül mü kokar çiçek mi açar gün mü doğar?
    hüzün kokuyor şimdi her yer
    hıçkırığa boğuluyor ırmaklar
    rengini terk eden gül gibi solgun
    acısı saklı bir bağ gibi suskunum
    umutlar boynu bükük
    yarınlar yaralı
    yürekler yorgun sonbahar
    ey yar
    Senki goncaydın gülşen yolunda
    gel gittiğin iklimlerden artık
    sevdam yüreğim ve ben sensizim
    bilki hasretinden başka yurdum
    sevginden başka muskam yok göğsümde
    gel
    hasreti çölü ölümü bana bırak
    alıp götür yalnızlığımı buralardan
    ey yar

    Bilki baharlar gelmiyor sensiz
    gül açmıyor bahçeler?
    gül kokmuyor gün doğmuyor
    küsmüş dalına yaprak
    yağmura toprak
    kaynağına ırmak

    Sevgi bir güldür
    yürek bahçesinde yetişen
    sevgi bülbüldür
    kanatları aşk nakışlı

    gül mü biter senin olmadığın yerde?
    bülbül mü öter ey yar?
    ey yar?
    gel
    geçmeden aşk-ı baharlar


    Nuri Can
#01.07.2009 13:58 0 0 0
  • Fotoğrafın Eleştirisi - Enver Şengül

    Hep ülkemizde neden fotoğraf eleştirmeni yok diye merak ederim. Sinema eleştirisi vardır, tiyatro eleştirisi vardır, edebiyat eleştirisi vardır da fotoğraf eleştirisi yoktur.

    Kimse fotoğraf eleştirisi yapacak kadar yetkin bulamamış mıdır kendisini acaba?

    Diğer ülkeleri doğrusu bilmiyorum, bu alanda çalışmalar yapılıyor mu?

    Ama bence her sanat dalında olduğu gibi fotoğrafta da fotoğraf eleştirmenleri olmalı.

    Görsel sanatlar mutlaka soyut kavramları içerir ve güzel yönleri kişiden kişiye değişir. Olsun, bu bir fotoğraf yapıtının eleştirilmeyeceği anlamına gelmez.

    Her sanat dalında olduğu gibi fotoğrafında temel doğruları ve kuralları vardır. Bu temel doğru ve kurallar üzerinde sanatçı kendi özgün teknik ve anlatımını geliştirebilir. Tıpkı bir konunun sinema diline aktarılması, yazarın farklı bir üslupla kaleme alması ve ya bir ressamın kullandığı renklere ve fırça darbelerinin özgünlüğü gibi

    Fotoğraf her şeyden önce teknik bir olaydır. Fotoğraf sanatının aracı makinedir, objektiftir, sensördür, ışıktır. Bir fotoğrafta teknik beceriler ne oranda kullanılmıştır? Yoğunluk, keskinlik, renkler ve lekelerin kullanılması doğru yapılmış mıdır?


    Her şeyden önce fotoğrafın tekniği rahatlıkla eleştirilebilir bence

    Fotoğrafın estetiğinin temel kavramları da eleştirilebilir. Konunun kare içinde yer alışı... Düzenlemeler, dengeler, oranlar falan

    Görsel sanatların bin yıllardan beri insan gözünün rahatlatıcı etkileri fotoğrafta ne oranda kullanılmıştır? Ana ve yardımcı elemanların fotoğraf içindeki dizilişleri nedir? Sadeleştirme ve zenginleştirme yeterince yapılmış mıdır?

    Fotoğraf sonuçta başkaları ile paylaşmak için üretilir. Acaba başkaları bu üretimden görsel keyif alıyor mu? Başkalarını ne oranda etkiliyor fotoğraf?

    Biri kalemi eline alıp önüne koyduğu bir fotoğrafı bu yönleri ile neden eleştirmez.

    Eleştirmenlik kurumunun bir alandaki gelişmenin önünü açması tartışma götürmez bir gerçektir. Her şey eleştirilecek ve sanatçı da izleyici de bundan nasibini alacak.

    Dikkat ederseniz bizde fotoğraf yarışmalarının sonuçları ile ilgili gerekçeli bir karar yazılmaz. Bu fotoğraf birinci ama neye göre birinci. Diğer yarışmacılar birinci fotoğrafın birincilik kıstaslarını bilmeli ki, bundan sonra üretiminde bunu göz önüne alarak daha iyisini üretsinler.

    Evet, bir yarışmanın birincisi olan fotoğrafın gerekçesi açıklanmalı ve birileri de çıkıp bunu eleştirmelidir.

    Jüri üyeleri büyük oranlarla puanlama yaparak sonuca gidiyorlar, kimin zevkine ve beğenisine göre fotoğraf? Sonuçlar sadece yalın bir beğeni ile değerlendirilebilir mi? Jüri üyeleri çıkacak, dereceye giren fotoğrafları açıklayacak. Bu fotoğraf birinci çünkü, tekniği, estetiği, düzenlemesi, kompozisyonu ve verdiği mesaj şu şu diyecek

    Son dönemlerin popüler fotoğraf paylaşım sitelerinde her kes her kesi eleştiriyor aslında. Ama asıl olan yetkin kişilerin eleştirisi olmalıdır. Örneğin bu sitelerde "günün eleştirisi" bölümü olmalı ve fotoğraf hocalarından biri bu fotoğrafı artıları ve eksileriyle masaya yatırmalıdır.

    Ünlü fotoğraf yazarlarımız, fotoğraf dergilerinde teknik ayrıntılara bizleri yeterince boğdular

    Artık biraz nefes alalım ve son günlerde öne çıkan bazı fotoğrafları eleştirelim. Birçok fotoğrafçı iyi fotoğrafın neden iyi olduğunu artık bilmek istiyor

    Kötü fotoğrafın da neden kötü olduğunu bilmek istemesi gibi...


    Enver ŞENGÜL
#01.07.2009 13:48 0 0 0
  • Özlem Çevik Kurşunlanmış Sevdalarım 2009 - Özlem Çevik - Kurşunlanmış Sevdalarım - Özlem Çevik Kurşunlanmış Sevdalarım Yeni Albüm

    SANATÇI ADI: Özlem Çevik

    ALBÜM ADI: Kurşunlanmış Sevdalarım

    ALBÜM YILI: 2009


    COVER:

    noimage


    ALBÜMDEKİ PARÇALAR:

    1. Kurşunlanmış Sevdalarım
    2. Günahı Ne
    3. Oyuncak Oldum
    4. Yüreğin Varsa Gel
    5. Esmerim
    6. Gitme
    7. Karbeyazım
    8. Senin Olsun
    9. Yandım Anam
    10. Aşkına Yandığım
    11. Bileyim
    12. Giderim Kırağınan
    13. Bir Seni Özledim


    MAIN-BOARD FARKI FARK EDENLERİN DİYARI
#01.07.2009 13:45 0 0 0
  • Eleştirmen Kimdir - Fotoğraf Eleştirisi Nedir

    Sözlükler "eleştiri", eski deyimle "tenkit" sözcüğünü; "iyiyi kötüden ayırma, bir eser hakkında hüküm yürüterek, iyi ve kötü taraflarını ortaya koyma ve hatta daha çok kötü taraflarını belirtme" olarak açıklar. Eleştirinin, eserin yalnızca iyi ya da kötü yapısını belirtmek dışında, kültür alanında yapıcı bir işlevi olduğunu da düşünürüm.

    Kuşkusuz eleştiri zorlu bir uğraştır. Ciddi bir bilgi birikimini, yaşanan kültürü, üretilen sanat eserlerinin takibini gerektirir. İnceleme için geniş zamana, derinlemesine bakışa, hangi alan ile uğraşılıyorsa o alan üzerine uzun soluklu, kapsamlı bir çalışma ve devamlılığa ihtiyaç duyar. Eğer eleştiri sanat üzerine ise, öncelikle sanatın sanatçılar tarafından yapıldığının kabulü ve ilgili alanın sanatçı profillerinin, sanki sicil katibi gibi izlenmesi zorunludur

    ELEŞTİRİ NASIL OLUŞUR?

    Sanatta eleştiri, sanatın tüm alanlarında, edebiyatta, müzikte ve plastik sanatlarda yapılır. Eleştiriyi edebiyatın bir dalı haline getiren büyük eleştirmenler yetişmiştir. Ürünü ortaya çıkaran sanatçının kimliği de eleştirmenin ilgi merkezine oturur. Sanat eleştirisinin uzun tarihine baktığımız zaman bunun özellikle modernitenin yapılandığı süreçle bir sistematiğe oturduğu görülür.

    Sanatçının eleştirisi de öncelikle ürünüyle ne anlattığı, bunu nasıl bir biçim dünyasına taşıdığı, kullandığı teknik ve son hesaplaşmada da üretilen sanat ürününün sanatçısına dair bir kimlik taşıyıp taşımadığı konuları irdelenir. Böyle bir inceleme şemasıyla sanata yaklaştığımız zaman ürünün iyi - kötü değerleri, bu arada olayın "ruhu" ortaya çıkar. Eleştiri tekniğe yaslanır, psikolojiktir, estetik araştırılır ve sosyolojik tabanlıdır. Temelde felsefi bir uğraştır.

    Fotoğraf bağlamında düşünürsek, kişiye özel de olsa görselliğin dünyasında "fotoğraf", sanata yeni bir bakış açısı getirmiştir. Fotoğrafın miladıyla, estetikte yeni bir sayfa, sanatta yeni ufuklar oluşmuştur. Fotoğraf üzerine eleştiride bu yeni bakışı kavramak gerekir.

    ELEŞTİRMEN KİMDİR?

    Eleştiri kim için yapılır? Elbette önce ürünün sahibi, sanatçısı için yapılır. Ancak eleştiri, genel kültür dışında düşünülecek konu değildir. Yapılan eleştiri sanat ürünlerini izleyenler için de bir yol haritası, çözümleyici bilgi anahtarı olmalıdır.

    Sanat üzerine "altın üçgen" şemasıyla düşünecek olursak, tasavvur ettiğimiz bu üçgenin bir ucunda sanatçı, diğer ucunda "ürün"ü ve son köşede de "izleyen"i görürüz. İşte eleştiri, bu yapının en önemli bağlacı, köprüsüdür.


    Sanat için eleştiri çok önemlidir. Adalet sistemi içinde avukatlar nasıl mevzuat ile yargı arasında düzenleyici rol üstlenmiş iseler, sanatı düzenleyen, geliştirenler de eleştirmenlerdir. Ülkemiz eleştiri tarihine baktığımız zamanyazar açısından eleştirmenin önemini vurgulayan bir örnekten bahsedeceğim. Ünlü yazarlarımızdan bazılarının, önemli edebiyat eleştirmeni Ataç için, "biz edebiyatı onun için yapardık" söylemi gerçekten dikkat çekicidir.

    Müzik alanında Filiz Ali ve Selmi Andak'ın bakışları, yorumları, resim üzerine Kaya Özsezgin'in görüşleri, bu alanlardaki sanatçı kadrolarını her zaman ilgilendirmiştir. Karikatürümüzü Turgut Çeviker'siz düşünemeyiz.

    En köklü sanat alanımız olan edebiyat çevresinde pek çok eleştiri yazımı görülürken, plastik sanatların bazı alanlarında henüz eleştiriden eser yoktu. Ciddi bir bibliyografik çalışma yapıldığı zaman anlaşılır ki henüz seramik, sanatsal cam üzerine yapılmış eleştirilere rastlayamayız. Heykel alanında da bazı haberler ve genellemeler dışında kişi ve ürünü çerçevesinde ortaya konmuş kapsamlı eleştirilere rastlanmaz.

    Fotoğraf bir görsel sanat olduğuna göre, görsel sanatların tüm bilgi birikimi, kuramları, fotoğraf eleştirisine eğilen kişinin eli altında, yanı başında olmalıdır. Görsel kültür, günümüze kadar nakışlı bir şekilde işlenmiş, fotoğraf üzerine pek çok yerli ve yabancı yayın yapılmıştır. Fotoğraf eleştirisiyle uğraşan kişilerin elbette bunlardan haberdar olmaları, yazılanları özümsemesi ve izlediği fotoğraf eserini değerlendirmesi için gerekir.

    Eleştiri yazılıdır, kalıcıdır ve kuşkusuz "haber" değildir. Eleştiri yazısında bazı deyimler, sanat jargonları kullanılsa da son hesaplaşmada yazının berrak ve anlaşılabilir olması önemlidir.

    KİMLİKTEN BAKIŞ

    Sanat üretimi her şeyden önce kültür izdüşümüdür, kültürel bir olaydır. Sanatçı da insandır ve yaşadığı coğrafyada, tarihten gelen bir birikimin sosyolojik yapılanması içindedir. Her sanatçı ülkesiyle vardır. Yarattığı ürün, sanat eseri de bu yapılanmadan soyutlanamaz.

    Sanırım işin püf noktası da burada yatar. Tekil olarak fotoğrafı tek başına ele almak sağlıklı bir eleştiri için yetmeyebilir. Fotoğrafı, önce onun dahil olduğu büyük görsel kültür zinciri içindeki yerini belirlemek ve bu değerlendirme ile eleştirisini yapmak gerekir.

    Fotoğraf kültürü ve eleştirisi üzerinde yazmanın bazı öncelikleri de olmalıdır. "Bizi biz yapan değerler bütünü nelerdir?" sorusu ortaya konulmadan, ülkemizde plastik sanatlar üzerine yapılan eleştiriler eksik kalmaktadır. Kültürel yapımız gerçeği üzerinden düşünülmeden konulara tamamen "batı düşüncesi" üzerinden yaklaşılmaktadır.

    Toplumumuzun kültürel kimliği "dil", "din", "yaşam şekli", "kurumları", "tarihi", "coğrafyası" aracılığıyla oluşan özgün değerler bütünüdür. Bunlar her ülkenin birbirinden ayrı olan kültürünü oluşturur. Sanat üzerinden düşünürsek, bir Danimarkalının sanat eseri Meksikalınınkine veya Ganalınınki İranlı sanatçının işine benzemez. Dünyamız genelinde Çin, Hint, Japon, Afrika, İslam, Avrupa, Rus, Amerika ve Latin Amerika kültürlerinden oluşan bir kültürler bütünü vardır. Bu yapıdan anlaşılacağı üzere kültürlerin "evrensel" ortaklığı olmakla birlikte, ayrı ayrı yapılanmaları ve "ulusal - yerel" değerleri olduğu da açıktır.

    Bir örnekle düşünelim. Yurdumuz insanının çok belirgin ırki özellikleri yoktur. Ama hiç kuşkusuz ki Türkler ton olarak "esmer" tenli bir halktır. Buna rağmen özellikle büyük kentlerimizde yeni burjuvalaşan kadınların çoğunda siyah saçlarını sarıya boyatarak sarışın olma gayreti göstermektedir. Herhangi bir davet, nişan, düğün, davet gibi toplantılarda bu yaygın durumu gözlemek çok kolaydır. Sanatımızın sosyolojik gerçeklerini düşünürsek, batı sanatından farklı bir yapılanmamızın olması gerekir. Bazı sanatçılarımızın da bu bilinçle "devşirilmiş bir sanat" yerine kendi gerçeğimizden hareket ettikleri de ortadadır, "sarışınlaşmayan" sanatçılarımız da vardır.

    FOTOĞRAFIN ÖZELİNDE ELEŞTİRİ

    Plastik alanda "fotoğrafın sanatsal söylemi" üzerine eleştiri yapmak, bünyesinde pek çok zorluklar barındırır. Ülkemizde sanatsal fotoğrafın kurumsal eksiği çoktur. Balıkesir - Emin Tan Kitaplığı örneği dışında İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerimizde çeşitli girişimlere rağmen henüz bir çağdaş, bağımsız "Fotoğraf Müzesi" kurulamamıştır. Bu öncü oluşuma saygı duymakla beraber sonunda Balıkesir'in bir metropol olmadığını unutmayalım. İstanbul Modern Güzel Sanatlar Müzesi'nin bu bağlamda fotoğraf galerisi ile tartışılan bağışlarla toplanan mütevazı koleksiyonu vardır. Yetmiş milyonluk Türkiye'nin, neredeyse bir ülke büyüklüğünde 15 milyonluk kültür başkenti İstanbul'un, günümüze kadar fotoğrafta farklı bağımsız bir yapıya kavuşması beklenirdi. Fotoğraf müzeleri büyük metropollerin tümünde var olan bir kültür yapısıdır.

    Ülkemizde fotoğrafın eleştiri yapılanmasına, tarihine baktığımız zaman bu konuya eğilmiş az sayıda kadroya rastlarız. Fotoğraf üzerine, daha çok fotoğraftan gelen kişilerin eğildiği ortadadır. Ancak rahmetli Onat Kutlar ile Kaya Özsezgin gibi fotoğrafa ilgi duyan sanat insanlarının, eleştirmenlerin de emekleri hatırlanmalıdır.

    Fotoğrafımız üzerine rahmetli Sayın Seyit Ali Ak'ın bir dönem çalışmalarını, Sayın Mehmet Bayhan'ın bazı yazılarını, Sayın Nevzat Çakır ile rahmetli Samih Rıfat'ın şimdilerde Murat Yaykın'ın kalem çabalarını hatırlamalıyız. Fotoğraf üzerine yine kalem oynatmış Sayın Burçak Evren, Sayın Sabit Kalfagil ve Sayın Engin Özendes'in fotoğraf yazımımıza katkıları vardır. Bu kadroların arasına Alberto Modiano, İlker Magda, Özcan Yurdalan gibi arkadaşların isimlerini de ekleyelim. Bir dönem yayınlanan "Geniş Açı" dergisinin genç kadrolarının yazıları da fotoğrafımızın eleştiri külliyatına katılmalıdır.

    Ben de geçmişte yayıncılığını yaptığım "Yeni Fotoğraf Dergisi"nde, daha sonra çeşitli fotoğraf ve sanat dergilerinde, bir dönem günlük "Radikal" gazetesinde, aktüel fotoğraf eleştiri yazıları yayınlamıştım. Özelde günlük gazetelerde aktüel eleştiri yapmak çileli bir iştir. Kültür sayfasına reklam girer, yazınızı çıkarırlar. Niye çıkmadığını takip edersiniz, yine reklam girer ve konu aldığınız sergi kapanır, gündemden düşer, esasen temelde karşılıksız olan emeğiniz sonuçta boşa gitmiş olur. Üzerine yazdığınız kişi yazınızı beğenmezse, size küser. Eleştiri emeğinin, ülkemizde maddi zemini yoktur.

    Yine ülkemizde Sayın Nejat Türkmen dışında profesyonel bir fotoğraf koleksiyoncusu da yoktur. "Koleksiyoncu", "müze" ve "yayın" yapılanması tamamlanmamış ortamda eleştirinin nasıl gelişeceği tartışılacak bir konudur. Kültürel üretimde talep olmayınca gelişmenin de olamayacağı yaşanan bir gerçektir.

    Şu an ülkemiz basın yayın ortamında beş dergi, "Fotoğraf", "PhotoDigital", "Photoworld", "Photoline" "İz", sayısal ortamda "fotoritim", "fotomatdergi", "gölge-fanzin", "fotopya", "fotografya" dergileri yayınlanmaktadır. Bunlar hiç de küçümsenecek çabalar değildir.

    NE YAPMALI?

    Sanat eleştirisi, sanat tarihiyle bağlantılı bir disiplin olduğu için, üniversitelerimizin edebiyat, sanat tarihi bölümlerinde sanat eleştirmenliği çerçevesinde eğitim çalışmaları yapmaları, verilen yüksek lisans ve doktora tezlerinin, buna göre yönlendirilmesi gerekir. Eleştiri tarihimizin bazı önemli isimlerinden, örneğin rahmetli Sezer Tansuğ'un üniversite ocağından yetiştiği bilinir.

    Ülkemizde YÖK'e kayıtlı vakıf üniversiteleri dahil 110 civarında yüksek eğitim kurumu vardır. Özellikle her ilimizde en az bir yüksek eğitim kurumunun oluşmasına çalışılmaktadır. Bu kuruluşların 57'sinde Güzel Sanatlar Fakültesi ve buna bağlı olarak 16 Fotoğraf Bölümünün eğitim yaptığını bilmekteyiz. Ancak bu çabaların hiçbir kültürel alt yapısı bulunmayan, müzesi, koleksiyonu, galerisi, yayına dönük "entelektüel üretimi" olmayan beldelerde yetersiz kadrolarla yapılmış olması, kültür ve sanatımıza hiçbir yarar ve sonuç getirmemektedir. Üniversitelerimizin Güzel Sanatlar Fakülteleri, hovarda bir kişinin yakasına takılan fantezi bir çiçek gibi gözükmektedir. Bölümler, bilim ve sanat üzerine genelde "iş" yerine "işsizlik" üreten, ortaya etik sıkıntılar çıkaran, "tabela kuruluşlar" haline gelmektedir.

    Konuya yine bir örnekle yaklaşayım. Geçenlerde sergi ve konferans için gittiğim Antalya - Akdeniz Üniversitesi'ndeki duyumlarım ilginçti. Güzel sanatlar eğitimindeki kişiler, müzikte piyano dersine hiç piyano bilmeyen birinin girdiğini, İç Mimarlık bölümünün başında bir Orman Mühendisi olduğunu anlattılar. Bunları Bilgi Üniversitesinin fotoğraf bölümündeki bir dostumla paylaştığımda aldığım cevap daha da ilginçti. "Gene iyi, bizim üçüncü sınıfta Ara Güler'in önemli bir ressam olduğunu söyleyenler bile var" dedi. Bu durumda hergün yeni üniversiteler açma düşüncesine de temkinli yaklaşmak gerekmiyor mu acaba?

    Bugüne kadarki gelişmelere bakarsak, sağlıklı gelişmeden artık umutlu olmadığımı söylemem gerekir. Bunu anlamak için fotoğraf çevresinde yapılan tezlere bakmak yeterlidir. 85 yıllık geçmişine rağmen ülkemiz Cumhuriyet dönemi fotoğrafının kapsamlı araştırması yapılıp, ortaya bir "fotoğraf sanatı tarihi" kitabı çıkarılamamıştır.

    Ülkemizdeki en kapsamlı "Cumhuriyet dönemi fotoğraf koleksiyonu"nun sahibi olarak, kendileriyle yakın ilişkime rağmen bazı hocaları yapılacak tez çalışmalarında vermeyi vaat ettiğim geniş desteklere rağmen, konuyu bu çerçeveye çekememenin çaresizliğini yaşamaktayım.

    HÜKÜM CÜMLESİ

    Fotoğraf sanatçısı çalışmalarına anlam yükleyerek, biçimleri konuşturup, ona "fotoğrafça" yaşam veren kişidir. Fotoğraf eleştirisi, eserin "dara"sını alıp "öz"üne varmaktır. Şunu unutmayalım ki, ancak eleştirinin gelişmesiyle fotoğrafımız canlı, sağlıklı bir ortama kavuşabilir.


    Gültekin ÇİZGEN
#01.07.2009 13:39 0 0 0