Norveçli fotoğrafçı Kjell Sandved, makinesiyle 40 yıl dünyayı dolaşarak, rengarenk kelebeklerden müthiş bir koleksiyon oluşturdu.
Sandved, kelebek kanatlarındaki şekillerin, harfleri andırdığını fark edince, alfabeyi fotoğraflamaya karar vermiş ve ortaya işte bu ilahi sanat eseri çıkmış...
Norveçli fotoğrafçı, kelebeklerin kanatlarında kendi dilinin alfabesini görmüş. Ancak kainattaki bütün alfabeler bir kelebek kanadına nakledilmiş olabilir. Nasıl bakarsanız, öyle görürsünüz...
Çocukluk sıcaktan bunaldığında nerede olursan ol üstünü başını çıkarıp, kenara bir yere atmaktır. Ayakkabılarını fırlatıp bir kenara, çıplak ayak taşlara basmaktır. Hiçbir şeyi kafaya takmadan içinden geldiği gibi davranmak, büyüklerin sana güldüğünde utanıp ağlamaktır. Restoranda tabağındakii yemekleri mıncıklamak, masalara çıkmak ya da masa altına girip, sandalyelerin arasında konuşlanıp, büyüklerin ayağını gıdıklamaktır.
Çocukluk büyükannenin evindeki koltuk minderlerinden çadır yapmak ve içine girip o küçücük alandayken büyük bir müteahhit edasıyla mağrur, evindeymişsin gibi hissetmek ve mutlu olmaktır.
Çocukluk en sevdiğin arkadaşının evine ziyarete gittiğinde saatlerce oyuncaklarla oyunlar oynamak, bazen onunla saç saça, baş başa girmek; sonra ağlayıp, birbirine sarılıp barışmak ve gitme vakti geldiğinde seslenen annene cevap vermeden arkadaşınla birlikte saklanıp, hiç sesini çıkarmadan babanın seni bulamayacağını sanmaktır.
Çocukluk evde oynanan saklambaçta ablanı ebe yapıp, kıkır kıkır gülerek saklanırken perdenin arkasında ayaklarının göründüğünü bilmemek, koltuğun arkasında çöktüğünde poponun havada kaldığını düşünememektir.
Çocukluk baban traş olurken 'Ben de olucaaam!' diye banyoya koşup, jiletin ters tarafıyla olmayan sakallarını traş etmektir.
Çocukluk hiç durmadan konuşmak, hiç durmadan soru sormaktır. Kelimeleri yarım yamalak söylerken büyüklerin içinin eridiğini, keyfinin yerine geldiğini, ruhunun beslendiğini, dertlerinden uzaklaştığını bilmemektir.
Çocukluk biraz da bencilliktir, kendi keyfini düşünmek, sadece kendi çıkarlarını önemsemektir. Ancak, ömrünün en naif döneminde olunmasına rağmen 'gerçek sevgi'yi kimin verdiğini bilmektir. En pahalı, en popüler oyuncakları kim verirse versin; onu taşıyan, iliğiyle, kanıyla, sütüyle besleyen; uykusuzluğa ve yorgunluğa alışmış annesine bağlı ve bağımlı olmaktır.
Onun kollarında huzurla uyumaktır...Başı sıkıştığında 'Anneeee!' diye mızmızlanmaktır.
büyüme küçüğüm senide harcarlar:
Biz küçükken çok büyüktük.
Mesela kollarımızı bir açardık, dünyayı kucaklardık. Güzeldik biz küçükken. Kaşlarımızı almayı bilmezdik,
makyaj çok büyüklerin işiydi sevmezdik. Arkadaşlarımızla beraber bir gece uyuyabilirsek eğer velinimetti bizim için,
lükstü, zenginlikti. Ailelerimiz en az beş kez arardı eve beş dakika geç kaldığımızda. Otobüsteyim bile diyemezdik,
otobüsle bir yere gidemezdik. Otobüs lükstü, zenginlikti. Koşa koşa eve varana dek nefes almazdık ve nerdesin sen
sorusunu duymadan cevabı verirdik. Biz bir gülerdik küçükken, kalbimiz kahkahalar atardı.
Biz küçükken öğretmenimiz en yakın arkadaşımızla sıralarımızı ayırmasın diye,teneffüse kadar konuşmazdık.
Not yazardık birbirlerimize. Biz diyorum küçükken bizdik böyle bayağı bir kalabalıktık. Yani biz diyebileceğim kadar çok.
Biz küçükken bir büyüktük ki böyle kollarımızı açsak sığmazdı eni boyu. Sonra mı? Büyüdük... Kollarımızı açtığımızda
bir kişiyi bile sığdıramayacak hale geldik. Küçülene kadar büyüdük, çok büyüdük yani. Biz olamadık bir daha. Sen, ben olduk.
Büyüklük lüks değildi, zenginlik değildi.
Koşa koşa büyüdük...
Büyürken ne de çok küçüldük...
Hasretin dir ey yâr içimi yakan
Umuduma hüzün pranga takan
Kirpikten süzülüp yaşları akan
Ben oldum her zaman bilmedin gitti..!
Bir gün de ne olur açsan kapımı
Bir tek sana verdim gönül tapumu
Gelipte dinlesen son hitabımı
Desem de kapımı çalmadın gitti..!
Ne idi kusurum ne dir ki suçum ..?
Yokluğun da senin sevdana açım
Binbir parca olmuş inan ki içim
Yıllar var bir muştu salmadın gitti..!
Yokluğun bir kabus uykumu böler
Bu biçare her gün hep seni diler
Sanma ki bu yüzüm neşeyle güler
Bu garip gönlümü almadın gitti..!
Artık viran bağım bülbülüm ötmez
Soldurdun gülleri bir daha tutmaz
Ciğerimi yaktın dumanım tütmez
Derdime bir çare bulmadın gitti..!
Medusa, yaşamına çok güzel bir genç kız olarak başlamıştır. O kadar güzeldir ki tanrıçaların kıskançlığını üzerinde toplamış, tanrıları da peşinde koşturmuştur. Tanrıça Athena ( Zeus’un en çok sevdiği kızı) onu çok kıskanmaktadır özellikle. Denizlerin tanrısı Poseidon ise MEDUSA’ya hayrandır. Başı öylesine dönmüştür ki bir gün Athena’nın tapınağında Medusa’ya zorla sahip olur.
Bu durumu kendisi için aşağılayıcı bulan Athena, MEDUSA’yı gorgon yaparak cezalandırır. Çok çirkinleşmiş, saçları yılana dönüşmüştür, yüzüne bakanlar taş kesilmektedir. Medusa insan olduğu için ölümlüdür. Gorgon yapma cezasını az bulur Athena ve Perseus’la iş birliği yaparak Medusa’nın başını kestirir. Başı kesildiği anda Medusa’nın Poseidon’dan olma çocukları Pegasus ve Chrysar gövdesinden dışarı fırlarlar. Medusa’dan sıçrayan kandamlaları Libya çöllerine düşer ve birer yılana dönüşürler.
Perseus, Medusa’nın kesik kafasını alır gider. Athena ise Medusa’nın derisini yüzüp Aegis’in markası yapar. İki damla kanını kral Erichthonius’a hediye eder. Bu iki damla kandan biri öldürücü zehirdir, diğeri ise panzehirdir, tüm hastalıklara deva olmaktadır.
Bundan bir kaç yıl önce küçük evinde gençliğinden beri hatıra defteri tutan ihtiyar bir kadıncağız ölmüştü...
45 yılın bütün basit olayları, dostlarla ufak tefek konuşmalar, sevgi ile titreyen bir sürü küçük anıları, arkadaş ve akrabaların ziyaretlerine ait bazı notlar bu defterde günü gününe not edilmişti...
Bu notlarda öyle önemli birşey yoktu ama defterin son iki yıllık yapraklarındaki notlar düşündürücüydü...
İki yılda defterin her gününe sadece şu cümleler kaydedilmişti;
"Yalnızım...
Yapayalnız...
Bekledim...
Bugün de kimse gelmedi..."
Her ne olursa olsun hayatta; gönül gözümüzle bakmayı, gönül dilimizi kullanmayı bırakmayalım.
Vazgeçmeyelim birbirimizden. Kazanmak varken, sevgimizi kaybetmelere tutsak olmayalım.
Aynı dili konuşmak güzeldir, lakin aynı duyguyu yaşamak ve paylaşmak bir başka güzeldir. Gönül dilidir işte bu;
insanları pekiştiren, birbirine sarıp sarmalayan, vicdani ve insani duygularımızı kuvvetlendirip iyiliğe,
güzelliğe kök salan manevi bir cevherdir, bizi kendimize yakınlaştıran.
Günümüz şartlarında ne ekmek ne de su? Bir tek sevgiye ve beraberinde gelen hoşgörü iyilik ve nezakete ihtiyacı var biz insanların.
Bir çocuk düşünün ki, sevmeye ve sevilmeye hasret büyütülmüş. Maneviyattan uzak, maddeci, sert ve tabi ki empati kurma yeteneği hiç ama hiç gelişmemiş. Aslında bir çocuk, göz göre göre kaybedilmiş. Yüreğine sevgi ve merhamet tohumu ekilmeden yitirilmiş.
“Sevgide güneş gibi ol; dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol; hataları örtmede gece gibi ol; tevazuda toprak gibi ol; öfkede ölü gibi ol; her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol…” diye ne güzel dile getirmiş Hz. Mevlâna... Sayfalarca yazılabilecekleri, iyi, güzel ve erdemli olabilmeyi bu özdeyişiyle özetlemiş…
Her ne olursa olsun hayatta; gönül gözümüzle bakmayı, gönül dilimizi kullanmayı bırakmayalım. Vazgeçmeyelim birbirimizden. Kazanmak varken, sevgimizi kaybetmelere tutsak olmayalım.
Farzet ki bir rüzgardım,esip geçtim hayatından, ya da bir yağmurdum,
sel oldum sokağında sonra toprak çekti suyu… Kaybolup gittim.Beklide bir rüya idim senin için.
Uyandım ve ben bittim.
Beni Güzel Hatırla.
BENİ GÜZEL HATIRLA!
Çünkü sevdim seni ben,her şeyini…Sana sırdaş oldum dost oldum,koynumda ağladın.Yüzüne vurmadım hiç bir eksikliğini,
beni üzdün kınamadım.Alıştım vefasızlığa el oldun,aldırmadım.
BENİ GÜZEL HATIRLA!
Sayfalarca mektup bıraktım sana,şiirler yazdım her gece,çoğunu okutmadım.Sakladım günahını ,sevabını içimde sessizce gittim.
Senden öncekiler gibi ,sende anlamadın.
BENİ GÜZEL HATIRLA!
Sana unutulmaz geceler bıraktım yorgun sabahlar…
Gülüşümü,gözlerimi,sonrada sesimi bıraktım.En güzel şiirlerimi okudum sana,gözlerine baka baka söylenmemiş
“MERHABALAR” sakladım her köşeye vedalar bıraktım duraklarda..Ne ararsan bir sevdanın içinde
fazlasıyla bıraktım ardımda..
Günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen cep telefonlarının '5' tuşu üzerindeki çıkıntıya hiç dikkat ettiniz mi? Bu çıkıntı ortadaki tuşu el yordamı ile bularak, tuşlamayı bakmadan yapabilmeyi sağlar.
Büyük bir ihtimalle bilgisayarınızdaki klavyede 'F' ve 'J' yada 'A' ve 'K' tuşlarında da böyle birer çıkıntı olduğunu fark etmemişsinizdir. Bu çıkıntılar da klavyeye bakmadan yazanlarda her iki elin klavyenin ortasını bulmasında yardımcı olur.
Yine gözden kaçan bir ayrıntı ise tuşların diziliş şeklidir. Telefondaki tuşlarda en üst sırada l, 2 ve 3 rakamları yer alırken bilgisayarımızda ve hesap makinemizde tam ters şekilde 7, 8 ve 9 rakamları dizilmiştir. Bu diziliş şeklinde hesap makinelerini ve bilgisayarları yapanlar, en süratli hesaplamayı esas almışlardır. Tarihi çok daha eski olan telefonun başlangıcında ise, hızlı tuşlama pek önemli kabul edilmemiştir. Ancak ev kadınları arasında yapılan bir araştırmada, telefondaki dizilişin onlara daha kolay geldiği ve daha süratli uygulayabildikleri saptanmıştır.
Bilmem hiç dikkat ettiniz mi, telefondaki tuşların içinde 'l' ve '0'ın üstünde hiç harf yoktur. Ama daha şaşırtıcı bir tespit ise, birçok telefonda mevcut harflerin içinde 'Q' ve 'Z' harflerinin bulunmamasıdır.
Günümüzde yaygın olarak acil servis (112), yangın ihbar (110), polis imdat (155)
ve alo trafik (154) gibi acil hizmetlere l ile başlayan, üç haneli numaralar verildiği için, eğer l tuşunun üzerinde de harfler olsa idi, cep telefonunuzla bir
mesaj gönderirken, daha üçüncü harfte bu servislerden birine otomatik olarak
bağlanabilir ve bunların santrallerini lüzumsuz işgal edebilirdiniz.
'O' ise bilindiği gibi dahili santrallerde operatöre ulaşmada, şehirlerarası numaralarda ve cep telefonlarında ilk çevrilen numaradır. Eğer bu 'O' tuşunun üzerinde harf olsaydı, daha o harfe basar basmaz doğrudan santrale bağlanacak
ve santrallerin kilitlenmesine sebep olabilecektik.
Tabii telefonun üzerinde zaten on tane olan rakam tuşlarının ikisine harf koyamayınca, geriye kalan 8 tuşa 24 harf yerleştirilebilmiş ve bu durumda İngilizce'de en az kullanılan 'Q' ve 'Z' harfleri tuşların üzerinde yer alamamıştır.
Şimdiki cep telefonlarında' l' ve '0'ın üzerinde hala harf yok ama teknolojinin gelişmesi sayesinde, bir tuşa dört harf konulabildiğinden 'Q' 7 tuşunda, 'Z' ise 9 tuşunda kendilerine yer bulabilmiş durumdalar.
Bu geleneğin kökeni eski deniz savaşlarına kadar uzanıyor. O devirlerde her bir savaş gemisinin direğinin tepesinde dalgalanan kendine özgü renkli bir bayrağı vardı. Bir deniz savaşından sonra yenilen gemi, galip tarafın bayrağını asmak zorundaydı, bunun için de kendi bayrağını yarıya çekerek üstte yer bırakırdı.
Günümüzde böyle bir durum söz konusu değilse de, bayrakları yarıya indirmek bir saygı ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde, önemli devlet adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını yarıya indirmeleri, mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek haline geldi.
Hangi ulustan olursa olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin, geçiş süresince bayraklarını yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir ifadesi olarak günümüzde hala devam etmektedir.
100'den fazla gözyaşı örneğinin kurutulmasından sonra standart mikroskopla alınan görüntüler, farklı duygularla akan gözyaşlarının aynı mahiyette olmadığını gösteriyor. Hislerin ve ruh hâlimizin vücudumuza tesiri ile alâkalı çalışma yapanlara yeni ufuklar açacak söz konusu fotoğraflar, herkese faklı düşünceler ilham ediyor... İşte fotoğraflarla temaşa şöleni..
ABD’deki 30 milyar dolar değerinde mahsulü tozlaştıran bal arılarının gizemli ölümleri, Amerika’nın arı nüfusunu o kadar azalttı ki, kötü bir kış mevsimi, tarlaların nadasa bırakılmasına sebep olabilir. Yapılan yeni bir çalışma, arı ölümlerinin olası sebeplerini ortaya koydu; elde edilen ürkütücü sonuçlar, bu sorunun çözümünün düşünüldüğünden zor olduğunu gösteriyor.
Bilim adamları, geçtiğimiz altı yıl boyunca, yaklaşık 10 milyon arı kovanını yok eden bu koloni çöküş sendromunun tetikleyicisini bulmaya çalıştı. Böcek ilaçlarından, hastalık taşıyan parazitlerden ve yetersiz beslenmeden şüpheleniliyordu. Ancak PLOS ONE dergisinde yayınlanan ve türünün ilk örneği olan bir araştırma kapsamında, Maryland Üniversitesinden ve ABD Tarım Bakanlığından bilim adamları, arıların kovanlarını beslemek için topladıkları polenleri kirleten bir böcek ilacı-mantar ilacı karışımı belirlediler. Arı kovanının bir anda yok olmasına sebep olan koloni çöküş sendromunun spesifik kaynağı saptanamasa da, elde edilen bulgularla arı ölümlerinin sebebi konusunda büyük ilerleme kaydedildi.
“Arıları, yalnızca mantar ilaçlarının etkilediğine dair giderek artan kanıtlar var. Bence bu durumun vurguladığı nokta şu: bu tarımsal kimyasalları etiketleme yöntemlerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.” diyor Maryland Üniversitesinden Dennis vanEngelsdorp.
Böcek ilaçları üzerindeki etiketler, çiftçileri yakınlarda polen yayan arılar olması durumunda ilacı püskürtmeme konusunda uyarıyor; ancak bu tür önlemler, mantar ilaçlarında kullanılmıyor.
Son yıllarda, neonicotinoid adındaki bir kimyasal sınıfı arı ölümleriyle ilişkilendirildi ve nisan ayında, arı popülasyonunda düşüş görülen bir diğer bölge olan Avrupa’da da bu ilacın kullanımına iki yıllık yasak getirildi. Ancak vanEngelsdorp’a göre bu araştırma, birkaç böcek ilacı etkileşiminin arı sağlığını etkilediğini gösteriyor.
VanEngelsdorp'a göre: “böcek ilacı konusu düşündüğümüzden de karmaşık. Tek bir ürüne indirgenemeyecek kadar kompleks; çözüm, yalnızca tek bir ürün sınıfını yasaklamakta değil.”
Araştırma arıları kurtarma çabaları içerisindeyken bir başka komplikasyon daha buldu: Avrupa arılarının soyundan gelen ABD bal arıları, eve yerli Kuzey Amerika mahsullerinden polen getirmiyor; yakınlardaki otlardan ve yabani çiçeklerden yiyecek topluyorlar. Ancak bu polenler de böcek ilaçları ile kirleniyorlar – püskürtmenin hedefi bu bitkiler olmasa da.
“Böcek ilaçlarının bu bitkiler üzerinde birikip birikmedikleri net değil; fakat zirai ilaçlama uygulamalarına yeni bir bakış açısı getirmemiz gerekiyor.” diyor vanEngelsdorp.
Adamın biri bara oturmuş 1 bira söylemiş. Kara kara düşünmeye başlamış. Kapıdan baba yiğit bir adam gelmiş masasına oturmuş birasını içmiş ve sormuş. Hayırdır birader ne düşünüyorsun . Adam.
ben ne bahtsızım demiş sabah karımla tartıştım karım beni boşadı. İşe geç kaldım patron beni kovdu. İşten çıktım yolda araba çarptı. Eve gidip karımla barışim dedim karımı biriyle yakaladım.
Kendimi öldüreyim dedim tabanca tutukluk yaptı. Asmaya karar verdim ip koptu doğal. Gazla ölim dedim faturayı ödememişim, fare zehiri alıp geldim bira bardağıma koydum onuda sen içtin of offf...
Hayatta tüm başarılar çalışılarak elde edilir. Bilinmektedir ki hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır.
Bu sebeple güzel günlere ulaşmak için emek vermek ve bu emeği verirken de çok çalışmak gerekmektedir.
Hayatta tembelliği seven insanlar zamanlarını genellikle boş işlerle öldürürler. Bu kişiler her ne kadar güzel günlerin ve güzelliklerin hayalini kurmuş olsalar da bu güzel günlere hiçbir zaman ulaşamazlar
İnsan başarıya ulaşabilmek için öncelikle hedefini belirlemeli ve bu hedef doğrultusunda plan yaparak çalışmasını sürdürmelidir.
Kişi ne yapmak istediğine önceden karar verir ve bunun için emek harcarsa mutlaka istediğine kavuşacaktır.
Başarı her zaman çalışma ve emeğin ürünü olduğundan her insan bunu kendine görev bilmelidir.
Hiçbir başarı bize kendiliğinden gelmediğinden kişi başarıya ulaşmak için elinden ne geliyorsa yapmalı ve sonunda başarıya ulaşarak bunun mutluluğunu yaşamalıdır.
Dinlemedin ey yâr bir gün sözümü
Anlamadın hiç sen derdim gizimi
Sende açmıştım ben inan gözümü
Ömrümü uğruna verdim Ne Oldu.?
Aşk’ın da yalanmış kendin de meğer
Boşuna vermişim ben sana değer
Ne yürek dayanır aşk’a ne ciğer
Kalbimi önüne serdim Ne Oldu..?
Yanlızlık yaradır elle sarılmaz
Vuslat bir menzildir yanlız varılmaz
Sevda bir mumamma sebeb sorulmaz
Aşk denen o sırra erdim Ne Oldu.?
Kalmadı kıymetin şimdi gözüm de
Yüreğim de sustu inan sözüm de
Çektiğim acılar belli yüzüm de
Aşk’ın otağına girdim Ne Oldu..!
Kişilere hayattan beklentileriniz neler diye sorarsanız her biri farklı yanıtlar verebilir. Ama totale baktığınız zaman genel olarak insanlar aşk, sağlık, para, mutluluk, huzur, zenginlik, güzellik bunların hepsini birden ister. Peki, bu istekler arasında bir denge söz konusu mudur? Eskiden sıklıkla söylenen birkaç söz geldi aklıma; “zorla güzellik olmaz… Parayla saadet olmaz… Büyük başın büyük derdi olur, Önce sağlık… Azıcık aşım belasız başım…” Bu sözlerden milyon tane sayılabilir elbette. Ama günümüz koşulları düşünüldüğü zaman bu sözlerin bazılarının etkisini ve geçerliliğini kaybettiğini de görüyoruz. En basit örnek; günümüzde para saadet getiriyor!
Bu konuları kısa bir şekilde tek tek ele alınırsa;
Aşık Olmak:
“Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma vardır, duygulanmanın da temeli aşktır” demiş Sigmund Freud. Her aşka dair yazıda olduğu gibi bende bu başlığa bir özlü sözle başlamak istedim ve Freud’u seçtim. Diğer sözler gibi süslü püslü değil, net söylemiş aşkı. İnsanın doğası aşktır ve aşık olmak ister.
Aşık olmak yalnızca bir kadının bir erkeğe veya bir erkeğin bir kadına aşık olması değildir.
Güzel Olmak :
Özlü sözler demişken güzellik üzerine Aşık Veysel’in efsanevi şiirinin sözlerinden bahsetmemek olmaz. “Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa…” Güzellik dünyanın en çok anlama sahip kelimelerinden birisidir ve üzerine tartışılmaya başladığında genellikle tartışılmayacak bir konu diyerek tartışmanın en alevli yerinde kesilip atılır.
Güzelliğin fiziki bir anlamı olduğu gibi ‘kalpten gelen güzellik’ kavramı da söz konusudur. Kalbinin güzelliği yüzüne yansımış dediğimiz birçok insan var elbette, ama günümüzde çok geçerli olan ‘poker face’ durumu da söz konusu. “Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş...
Para Kazanmak :
Gerçek hayata döndüren bir başlık kesinlikle. Eminim herkes aşk ve güzellik gibi konuların ardından hayal alemine çoktan ışınlandı bile. Ama günümüz gerçeği işte bu: Para kazanmak istiyorum!
Hepimizin paraya olan ihtiyacı ve para kazanma istediği. Yükselen yaşam standartları, gelişen teknoloji gibi birçok günümüz etkeni nedeniyle hepimizin paraya olan ihtiyacı arttı. Hatta acı gerçeklerden birisi de ‘parana göre muamele görmek’ diye bir durum günümüzde soğukluğunu daha da hissettiriyor.
Sağlıklı Olmak :
İşte en önemli istek kesinlikle budur! Gerçekten sağlığı yerinde olmayan bir kişiye ne sunarsanız sunun gözü görmeyecektir. Bu nedenle de herşeyden önce sağlık gelmektedir. Para kazanmak için, güzel görünmek için, aşık olmak için, huzurlu olmak için ve yaşamdaki herşey için önce sağlık gereklidir. Bu nedenle sağlığımıza dikkat edelim ve önceliğimiz hep sağlık olsun.
Zengin Olmak :
Hemen hemen herkesin aklından bir kere bile olsa zengin olma isteği şiddetli bir şekilde geçmiştir ve bu gayet normaldir. Yaşamış olduğunu hayat belki de sizi fazlasıyla yordu, faturalara yetişemiyor, çocuğunuza harçlık vermekte zorlanıyor, alışverişlerinizi fazlasıyla kısıtlamak zorunda kalıyor olabilirsiniz. Bu nedenle artık bende bir gün zengin olsam da kurtulsam demişsinizdir.
Niye bir türlü “bilmiyorum” diyemiyoruz şu hayatta hemen hemen hiçbir konuda? En bilmediğimiz zamanlarda bile
bilirmiş gibi yapmalarımız neden? Basit bir adres de sorsalar, kapsamlı siyasi ya da felsefi analizler yapmamızı da
isteseler verdiğimiz tepki aynı:
Bilirmiş gibi yapmak...
Kelimeler köşeli bir uçurtma gibi çıkıyor boğazımızdan. Kuyruğu uzun mu uzun bir uçurtma, git git bitmiyor.
Her konuda habire bir şeyler söylüyor, tanımadığımız şahıslar hakkında gayet iyi tanırmış gibi ileri geri konuşuyoruz.
Bazen konuşmakla kalmayıp yazıyoruz da. Bilmeden ama bildiğimizi zannederek..
Kitap okumak veya derinlemesine sabırla araştırmak yerine, internetten üstünkörü bir şeyler öğreniveriyoruz.
‘fikir sahibi’ olmaktan çıkıp ‘sabit fikir sahibi’ olmaya doğru yol alıyoruz..
Çok bilenin çok daha iyi anladığını sanmak hata olur.
Her zaman başkalarından öğrenmeye açık ol. En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma. Cümlelerinin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy. Açık bir kapı bırak daima. .
Güzel şey, “Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum…” diyebilmek.