Herkesin gençliğin bir evresinde yaşadığı ve atlatmaya çalıştığı duygu, utangaçlık duygusu. Her şeyin fazlası zarar. Her şey itidal üzerinde hayat bulmalı. Bu nedenle utangaçlıkta elbet, itidal üzere olması halinde güzel olur. Ancak utangaçlıktan dolayı kaybettiğiniz çok fırsatlar varsa bu, sizin utangaçlık seviyenizi aşağılara çekmeniz için çalışmanız lazım demek.
Eğer topluluk önünde konuşmanız gerekiyor ve siz bunu yapamadığınızdan dolayı zarara uğruyorsanız, bu iş bu şekilde süremez. Yeni arkadaşlar ve ortamlar kurmakta, utangaçlık kendinize güvenemiyorsanız, iletişim çağında bu durumların atlatılması gerekir.
Her insan toplum karşısında konuştuğunda heyecanlanır. Kızarır, bozarır ve terler. Ancak bu durum ilerleyen durumlarda atlatılabilecek bir olayı ifade eder. Toplum karşısında konuşmamak ise, durumun daha derinlerde yatan bir soruna bağlı olduğunu gösterir. İçerinizde ki şahıs, sizlere arkadaş ortamında konuştuğunuz takdirde, aptal gözüyle bakılacağını söyler.
Aynı şekilde, konuştuğunuz da, saçmaladığınızı beyan eder ve susmanız gerektiğini telkinde bulunur. Demek ki bu şahıs, kötü değil de iyiyi söyleyen biri olsaydı, belki de mutlu ve mesut olacaktınız.
Başarmak için içindeki sesi sustur
Öncelikle içimizde sürekli kaygılara ok atan kişiyi, kendi dürüst ve kontrollü atışlarla vurmamız gerekir. Onun söylediklerine kulak tıkamak ve utangaçlığın aşılacak bir durum olduğu düşünmek başta gelen iki şey. Bundan sonra reçetemiz şu şekilde: Utangaçlığınızı hiçbir arkadaşınızla paylaştınız mı? hayır. Çünkü paylaşılacak bir durum değil. Ama artık paylaşın ve utangaçlığınızla dalga geçin. Rahatlayın. Bunun normal olduğunu anlamak için bunu yapmalısınız.
Sonra yeni arkadaşlar edinmek adına, arkadaşlarınızın gittiği yeni ortamlara gidip, arkadaş edinin. Sürekli bir muhabbet yapmanıza gerek yok. Nasılsın? İyi misin? Deseniz yeter. Bundan sonrası ise, farklı olduğunuz yanları öner çıkararak, toplumda ben varım diyebilmek olmalı.
Çabayı, yani emeği hayattan çıkarmak; keyfi, neşeyi, sevinci, coşkuyu, zevki, tadı, hatta sağlığı da hayattan atmak anlamına gelir.
Sen hayatında ne için çabalıyorsun, söyle bana? En çok ne yaparken heyecanlanıp dikkatini veriyorsun? Çabalamadan, emek vermeden olsun dediklerin yok mu? Hani şu en çok “olsun bitsin artık“ diye telaş ettiklerini söylüyorum... Hemen oldurmaya çalıştıklarını, zeminden zemine zıp zıp atladıklarını...
Tabağındaki yemeği çiğnemeden yutarsan karnında şişkinlik yapar. Sen çiğnemeyi çoktan geçtin. Artık bu durumu ben, yemek yemeden hep tok olmak istemene benzetiyorum.
Bir eylemi hayatından çıkarmak istiyorsun. Çıkar hadi! Kim tutar seni! Peki, bunun, senaryodaki başrol oyuncularından biri olan “çaba“ olduğunun farkında değil misin? Sence bu mümkün mü? Olur tabii, öldürürsen her şeyi, bir kılıf da bulursun her olana. "Merak ediyorum, acaba seyirci beğenir mi?" dersin sonra filmini. Sadece aklı seçer dengeni bozarsan, sonra, alkış yerine para ile almak zorunda kalırsın takdiri.
Çabayı, yani emeği hayatından çıkarmanın; keyfi, neşeyi, sevinci, coşkuyu, zevki, tadı, hatta sağlığı da hayatından çıkarmak olduğunu bilmiyor musun? Peki, bu mu istediğin?
Yaşamdaki dengenin adım adım kurulduğunu, ilerlemek için sabrın da, çabanın da gerekli olduğunu unutuyorsun. Ne bu telaşın!
Çabalamadan, emek vermeden yapamazsın. Yapmadan yol alamaz, ustalaşamazsın. Usta olmadan da olamazsın. Bilmenin yetmediğini, bilginin çabayla, emekle yoğrularak sana karıştığını bilmiyor musun?
Yaşamında bundan sonra kendini yok edip zihninin zindanlarında zincirlenmiş bir köle mi olmak istersin, yoksa özünün rehberliğinde özgürce uçmak mı?
Uçmak istiyorsan dengeyi kurman lazım hayatında. Bunun içinde akıl, emek ve yüreğini koymalısın yaptığın her işe.
Bilmek yetmez uçmak için. Yapmalısın!
Akıl kafi gelmez olmak için. Çabalamalı, emek vererek, terini yaptığın işe katmalısın.
Yüreğindeki arzunun olması için; niyet etmeli, aklın süzgecinden geçirmeli ve ellerinle uzanıp almalısın.
İşte sen bunları pek çok kere yapabildiğinde, zeminden zemine sabırla ve şükürle geçtiğinde ustalaşır ve kanatlanırsın. Artık sen olursun!
İçinde olduğun sürecin farkında olmak ve optimum dengeye ulaşmak için çabaya, emeğe senaryonda hak ettiği yeri verebilmen dileğiyle...
Geçmiş yaşantılarımızda, yaşadığımız olumlu ve olumsuz olaylar bizleri sık sık etkiler.
Bu olaylar bize olumlu-olumsuz duygular hissettirir.
Unutayım demekle zaten unutulmaz.
Geçmişi unutmaya çalışmak, hatırlama oranını arttırır. Çünkü unutmak için devamlı “unutmalıyım”
telkinini hatırlamak zorundasınız. Bu durumda ise, problem ile devamlı baş başa kalıyoruz..
Olumsuz içerikli geçmiş olaylarla yaşamak, çoğu zaman bize , değersizlik, pişmanlık, suçluluk,
kandırılmışlık,öfke, kin gibi duygu ve düşüncelere neden olur.
Geçmişe takılmak, bugünü, anı yaşama arzusunu da alır götürür.
Yaşanılan olayları öncelikle kabul etmeliyiz. Çünkü kabul etmek,onaylamak değildir.
yaşanılanı doğru bulmasak bile kabul edersek, çözüm kolaylaşır.Keşkeler hayatımızda sadece hayal kırıklıkları ve
hataların suçluluk sonuçlarıdır.
Bugünümüzü şekillendirirken çıkmaza düştüğümüzde, bunu geçmişe bağlamak bir savunma mekanizmasıdır.
Sonuçta, duygularımız düşüncelerimizden çıktığı için, “ nasıl düşünür isek öyle hissederiz.
Olayları doğru yorumlamak, doğru hisleri de yaratır.
BİZİ ÜZEN VE MUTSUZ EDEN OLAYLAR DEĞİL, BİZİM ONLARLA İLGİLİ BAKIŞ AÇIMIZ,
DUYGU DÜŞÜNCE VE YORUMLARIMIZDIR.
Yalnız Çinlilerin değil Orta ve Güneydoğu Asyada yasayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynidir. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yamıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yasadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgâra karsı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını Kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
Günü Yakala:
Ömür bakiyemizden çaldığımız her dakika, hayatı yakalamak adına büyük bir adım olsa gerek.
Öyle ki yapılacak işler bu kadar çokken, tanınacak insanlar, söylenecek sözler,
aşılması gereken engeller mevcutken;
her anı dolu dolu yaşamak en doğrusu.
En son ne zaman bir yarayı sardınız?
Ne zaman el ele verip, bir aksaklığı düzeltmek için çabaladınız?
Ne zaman bir insan yüzündeki gülümsemenin nedeni oldunuz?
Bizler için mutluluk çok uzaklarda değil, içimizde bir yerlerde.. Günlük hayat telaşına kapılıp,
sosyal sorumlulukları ve desteğimize ihtiyacı olanları atlamak; yeni dünya düzenine yenik düşmekle eş değer.
İşte tam bu noktada ‘’gönüllülük’’ devreye giriyor.
Gönüllülük içten gelen bir duygudur. Karşılık beklemeden, çıkar gözetmeden ortaya konulan emek ve sevgidir.
Yaşadığımız topluma karşı sorumluluklarımız var. Önce insan, sonra birey olarak… Her şeye rağmen bu hayat bizim ve
yapılacak çok iş var. Zorluklar bizi yıldırmasın, güzellikler gönül gözümüzü açsın...
Bir Meksika atasözünde söylendiği gibi;
‘‘Felek sana hayat diye ekşi bir limon uzattıysa, sen üstüne tekila ve tuz iste’’…
İnsan toplumun bir bireyidir ve yapısı gereği toplum içerisinde hayatını devam ettirir. Diğer insanlar ile olan ilişkilerde sevgi, saygı ve güven kavramları çok önemlidir.
Bu kavramlar olduğunda kişi çevresindekiler ile etkili bir iletişime geçebilecek ve bu sayede mutlu bir sosyal hayata sahip olabilecektir.
Bu noktada çevredeki insanların kişiye güven duyması son derce önemlidir. Peki, çevrede güven duygusunu arttıran davranışlar nelerdir?
Bir kişi çevresindeki insanların kendisine güvenmesini istiyorsa öncelikle dürüst ve doğru davranışlar sergilemelidir. Çünkü söylediği ile yaptıkları birbirini tutmayan, verdiği sözü yerine getirmeyen insanlara hiç kimse güvenmez. Bir toplulukta herkes birbirini gözlemleyerek ve zamanla da tanıyarak yaşar.
Bu nedenle bizim yapmış olduğumuz en ufak bir davranış bizim hakkımızda çevredeki insanlara ipucu verebilmektedir.
Yardımseverlik, verdiği sözü tutma, sorumluluk sahibi olma, yapılan davranışların ölçülü olması, boş konuşmama, başarılı olma gibi özellikler toplumdaki diğer insanların bize güvenmelerini sağlayan diğer özelliklerdir. Bu nedenle herkes toplum içerisindeki davranışlarına dikkat etmeye çalışmalıdır.
ir konuşmacı düşünün; bir konferans veriyor ama dinleyicilerine hiç bakmıyor. Size bilgi vermeye gelmiş ama göz teması kurmuyor. Böyle bir konuşmadan bir şey öğrenir misiniz? O kişiyi dinlemek ister misiniz? Samimi bulur musunuz?
Sözsüz iletişimde en büyük rollerden birini gözler üstlenmiştir. Gözlerimiz, bizimle ilgili inanılmaz derecede çok bilgi verir. Diğer tüm vücut hareketleri istemli olarak değiştirilebilir; ama gözler refleks biçiminde tepki verdiği için onlara müdahale edemeyiz.Acaba gözlerimiz çevremize ne tür mesajlar veriyor;
Göz teması kurmak kendine güven göstergesidir. Az göz teması güvensiz bir imaj ortaya çıkarırken, aşırı göz teması kurmak saldırgan izlenimi bırakır. Normal bir konuşmanın yüzde 70-80 inde göz teması kurmak idealdir.
Yalan söylediğimizde göz kırpma sayımızda belirgin bir artış olur. Sorguya çekilen insanlarda buna dikkat edilir.
Hoşlandığımız birine bakarken göz bebeklerimiz önemli ölçüde büyür. Tersi de geçerlidir.
Bunların dışında gözlerin baktığı bölgeler de iletişimle ilgili ip uçları verir. Karşımızdaki kişiyle konuşurken onun gözleriyle alnı arasındaki bölgeye bakıyorsak bu, ona karşı resmiyet duyduğumuzun ve onun da bize karşı resmi davranması gerektiğinin işaretini verir.
Gözlerle ağız arasında kalan üçgen bölgeye bakılmasına "iletişim bakışı" denir. Bu samimi, sıcak sohbetlerde göze çarpar. Günlük hayatta en çok kullanılan bakıştır.
Bakışlar sandığımızdan çok daha önemlidir. İstem dışı hareketleri, istemliye çevirmeye, kontrolü eleimize almaya çalışalım.
Gidişinle soldu yâr güllerim benim
Bir daha derecek gülmü bıraktın
Gönül sarayımı yıktın sen benim
Sana söylüyecek bir sözmü bıraktın..!
Sensiz bu dünyada artık gülemem
İstesemde bir daha seni sevemem
Çağırman boşuna yâr inan gelemem
Sana doğru giden bir yolmu bıraktın..!
Sahte gülüşüne ben aldandım kandım
Seviyorum dedin ya ona inandım
Aşkınla tutuştum ben sana yandım
Bir daha yanacak yâr ,aşk\'mı bıraktın..!
Sadece nefes alıp vermek midir?
Yaşamak; küçük şeylerden mutlu olmak, tatsız olaylardan yıkılmamak, evi çekip çevirebilmek, eşi yönetmek, çocukları yönetmek, velhasıl hayatı yönetmek için; sanatkâr gibi davranmak değimlidir?
Hayat bize çoğu zaman hazır çizilmiş bir mutluluk tablosu vermez. Boş bir kâğıt atar önümüze bizim çizmemizi, ustalığımızı ve Sanatkârlığımızı göstermemizi ister. Akılımızı kullanarak, düşünce gücümüzü bizzat yöneterek, bakış açımızı pozitif yaparak, yüreğimizdeki sevgi gücünü kullanarak boş kâğıda çok hoş hayat tabloları çizebiliriz... Çevremizde bazen iyi sanatkârlarla karşılaşırız hayatı mutluluk tablosuna çevirdiklerini yüzlerindeki mimiklerden anlarız. Bazılarının yüzüne baktığımızda da kâğıdı anlamsızca karaladığını hissederiz.
Savaş meydanlarında bulunanları,
Esir kamplarında yaşayanları düşünüyorum...
Onlar gittikleri yerlerde hayatı bulmadılar.
Zaten gittikleri yerlerde hayat yoktu.
Onlar gittikleri yerlere hayatla mücadele gücünü, yaşama azmini ve kurtuluş ümitlerini beraberinde götürdüler.
En büyük sanat;
Hayatı yaşama sanatıdır...
En iyi sanatkâr;
Bulunduğu ortamdaki hayat şartlarını önemsemeden hayata dair ufacıkta olsa tutunacak dal bulan,
Zorluklar karşısında sanatını iyi yapıp hayatı her halükarda yaşanabilecek hale getirendir.
Süratli yemek yenildiginde yutkunma neticesinde
yemek ile birlikte bir miktar da hava alinir.
Yiyecegin yüzeyine yapisarak sindirim sistemine
giren bu havayi atmak icin vücut sistemi tepki verir.
Diyafram süratle büzüsür cok ani ve hizli nefes almaya yol acar.
Bu arada Ses tellerinin oldugu kisimda bir kapanma olur.
Buradan gecen hava Bloke edilir.
Buda "HICK" seklinde bir sesin cikmasina yol acar.
Yaz ve kış aylarında sofraları süsleyen meyve ve
sebzelerin şekillerinin faydalı oldukları organlara
benzediği bildirildi.
Kivi. "Dilimlenmiş kivi göz bebeğine benzerlik gösterir. Kivi,
antioksidanlar (E ve C vitamini) ve carotenoidlerce (beta
caroten, lutein) zengindir. Lutein, yaşlılığa bağlı ortaya çıkan
görme bozukluklarının önlenmesinde önemli yer tutar.
Patlıcan, avakado ve armutun ortadan ikiye kesildiğinde, anne
rahmine benzer şekil gösterdiği bu gıdaların, dengeli
tüketilmesi durumunda hormonal dengeyi sağlayacağı ve
rahim kanserlinin önlenmesine yardımcı olacağını belirtiliyor.
Domates. Ortadan kesilmiş domates dört kompartımanlı görülür.
Kalp de kýrmýzý ve 4 bölümden oluþur. Domates, kalp
hastalıklarının önlenmesine yardımcı rol oynayan lycopene
içerir.
Nar. Nar çekirdekleri, kan hücrelerine benzerlik gösterir.
Nar, kalp sağlığı için önemli bir antioksidandır.
Zararlý hücrelerin tutulmasına yardımcı olur.
Ceviz. Ceviz þekil olarak beynin loblarýna benzer bir özellik
gösterir. Ceviz yüksek oranda omega-3 yaðlarý ile birçok
vitamin ve mineral içerir.
Bunlar, beynin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde yardımcı olurlar."
Ne adım kalır geriye ne sanım…
bir salâ okunur ardımdan… o da sabah ezanı vakti-herkes uykuda… duyan da olmaz nasılsa… merhum/e… vefat etmiştir… peşimden,” kaybettik” derler… neyimi kaybettiniz… neyim vardı ki benim… geldiğim gibi gittim…
ne adım kalır, ne sanım… şu toprak olacak bedenimden geriye…
yedi kat semâda yol alan dualarım kalır…adım, herkesin adından sonra anılır…ve “kim”liğim sol yüreğimdeki acıdan tanınır…
aminini yetiştiremediğim dualarım kalır geriye…bir benim amin dediğim dualar… “kabulüne yakînen inanarak” ettiğim dualar… payıma sabretmenin düştüğü; “acele etmedikçe kabul olunur” denilen dualarım…
vaktin yetmediği bir yaşam kalır geriye… ama adım da kalmaz; sanım da… yapılacak işlerin yığılı beklediği… hayallerim… geride kalan dünlerim, işte bugünlerim… hesabı verilecek günlerim kalır… daha derilmemiş ve yeni goncaya durmuş güllerim…
doğmamış güneşlerim kalır geriye… görünmemiş hilâllerim… “dolunaya dönmemiş hallerim” kalır… suya düşmemiş şavkım… denize düşmemiş balık ağım… kavgasına tutuşamadığım davam kalır ve bir elim yüreğimde sevdam… alınmamış nefes olur kalırım tam bu noktada… yürürken duruşum, gülerken ağlayışım), konuşurken susmuşluğum kalır… öylece bakakalırım… en beyaz kalabilmiş martıya takılır gözüm, onun peşinden ben de kanatlanırım…
gidilmemiş gurbetim kalır geriye, dönülmemiş sılam bir de… yolu erkânı bilmemişliğim kalır… taşa takılmışlığım…
kenara karaladığım kelimelerim kalır, bir türlü düzene sokamadığım… anlat(a)madığım hikâyem kalır, sonunu bulamadığım… ve üzerine vurulan her kalem darbesi ile küle dönen defterlerim kalır (-kalmaz) geriye…
konuşmadığım kalır geriye… “hadi söyle”; söylemezliğim… susmamışlığım kalır bir de… susamışlığım bende…
suyun adını duyarım… ve sesini…yağmur yağar bir yerlere.. benim yüreğim çorak kalır…
hatırlanır…bir ezan okudukları kulağıma da…ezandan sonra ne söylendiği unutulur… adım da kalmaz geriye sanım da… beni iyi bilen de kalmaz, kötü bilen de… beni bilen kalmaz zaten, adım sanım kalmadı diye…
Su, ateş ve ahlak dostluk kurmuşlar; birbirlerini pek sevmişler. Uzun süre dolaşmışlar birlikte. Sonra birden bir burukluk kaplamış üçünün de içini. Ayrılırlarsa bir daha birbirlerini ne zaman nerde bulabileceklerini merak etmişler ve birbirine sormuşlar.
Önce Suya sormuşlar, "Kaybolursan seni nasıl bulacağız?"
Su cevap vermiş ateş ve ahlaka, ve demiş ki "Nerede bir şırıltı duyarsanız ben oradayım. Bu yer bazen yeşilliklerin bazen kayaların arası, bazen de vadilerin içi olabilir ama şırıltıya kulak verin ben ordayım dostlarım " demiş,
Ateşe, sormuşlar "Seni yitirirsek ne yapalım?"
Ateş, "Nerde bir duman görürseniz o yerde ben varım.oraya gelin ben ordayım "demiş.
Sıra ahlaka gelince, ahlakın dostlarına cevabı şu olmuş,
"BENİ KAYBEDERSENİZ BİR DAHA KESİNLİKLE BULAMAZSINIZ"..