SAMİMİYET istiyorum artık,boğuldum dili SÜSLÜ, ama yürekleri BOŞ kişiliklerden.
Kendimi ne kadar UZAKLARINA atsam da,yine de dili yüreğinden büyük bir VEFASIZIN girdabında buluyorum kendimi.
Onlar mümkün olan her eli tutup adına SEVGİ diyorlar, ben ise sevgide mümkün olmayan herşeye sırtımı dönüp...
Adına YALNIZLIK diyorum...Sevgiler AYAĞA düştüğünden bu yana,
el üstünde tuttuğum YALNIZLIĞIMI, daha çok SEVİYORUM...
Bir insanın yaşı ilerledikçe hayat komplikeleşiyor sanki, ilişkiler, dostluklar, iş hayatı, herşey ama herşey.
Geçmişe dönüp baktığımda, gençliğimdeki ben ile şimdiki ben arasında dramatik bir fark olduğunu belki yeni yeni farkediyorum. Bir zamanlar yolun yarısını çoktan geçmiş olduğumun bilincine sadece nüfus kağıdım elime geçtiğinde varırdım. Son birkaç yıldır ise maalesef bu gerçeği hergün ama hergün hatırlıyorum
Gençken aşık olmak çok daha kolaydı, sevmek, dost olmak, güvenmek, hatta iş değiştirmek… Yaşamak daha basitti, daha az sorumluluk, karar almak çabuk, fikir değiştirmek serbest. Kaybedecek vakit boldu, biryerlere yetişmeye çalışmadan sonsuz bir hayat süreceğine inanmak kolay.
İlerleyen yaşın içine yoğun deneyim ve birkaç hayalkırıklıklığı serpiştirilmişse, başka bir değişle sütten ağız yanmışsa, hayat eskisi kadar basit görünmüyor insanın gözüne.
Yeni dostlar eklenmez oluyor, birtakım arkadaşlıklar zaman içinde yokoluyor, ilişkiler karmaşıklaşıyor. Birbirini tanımanın en keyifli dönemleri bir tedirginlikle gölgeleniyor ve üflenerek yenen yoğurtların tadı hiç te aynı olmuyor.
Ama hayat sürprizlerle dolu, istisnalar oluşuyor ve bunların istisna olduğunu anlayabilmenin olgunluğuna sahipseniz değeri de o oranda büyük oluyor. 35 yaşından sonra hayatınıza yeni bir dost katabildiyseniz, 20 yaşınızın saflığı ve açıkgönüllüğü ile çıkar ve riyadan uzak bir ilişki kurabildiyseniz inanın bana siz de bir istisnasınız.
Çünkü 21. yüzyılda paylaşmak, güvenmek, sevmek ve dostluk herkes için bambaşka anlamlar taşıyor. Siz de bu sözcüklerde sizinle aynı anlamı gören birine raslarsanız eğer ona sıkı sıkı sarılın, inanın bana yolun yarısından sonra kurulan dostlukların tadı bir başka oluyor. Resim
farzedinki bu gece son
Bundan sonra yaşayacağınız geceler olsa da bu gece son…
Hani bazen kaçıp gitmek isteriz…
Kimsenin bilmediği, kimsenin bizi tanımadığı bir yere…
Hatta kendimizi bile tanımayacağımızı umut ettiğimiz bir yere…
Çünkü hepimiz geçmişimizi, aşklarımızı, kederlerimizi ve sırlarımızı bir çırpıda unutacağımız bir yer arıyoruz…
Yeni, yeniden başlamak ve bu kez hata yapmamak istiyoruz…
Oysa…
Her yeni yer, yeni bir hayat…
Her yeni hayat, yeni bir insan…
Her yeni insan, yeni bir yitiriş…
Her yeni sandığımız, aslında eskinin yeni yüzünden başka bir şey değil…
Farz edin ki, bu gece son…
Kelimelere, şarkılara, aşklara…
Hafızamızın kalleş katili hatıralara…
Fırından aldığımız ekmeğin daha eve ulaşmadan soğuması gibi…
Dünyanın yaratılıştan bugüne giderek soğuması gibi…
Bir zamanlar sıcacık olan evlerimizin içinin giderek soğuması gibi…
Bir gün bizim de bedenlerimiz soğuyacak…
Sonra…
Sonra, hiç…
Geride bıraktıklarımızın içi şöyle bir üşüyecek, hepsi bu…
Yarım kalmasın diye sustuklarım vardı benim
Çok şey vardı anlatılacak,
O yüzden sustum.
Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı,
Sen duydun mu sustuklarımı?
İçimden dedim beraber yürüyelim olur mu
Varsın gemilerimizi taşıyamasın sular
Varsın yarı yolda uyuya kalsın
Bize gönderilen bahar
İçimden dedim beraber yürüyelim olur mu
Varsın gölgemiz olsun hüzün
Dilediği gibi uzatsın canevimize ayaklarını
Varsın annemiz olsun tütün
Hayat daha sert vursun yumruklarını
İçimden dedim ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi
Nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren
Kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi
Nedir yalnız bize yakışan bu serüven
Bu serüven ki
Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
Ve terketti bizi huzur denen sevgili
Kalakaldık, şaşkınlığın avuçlarında
Billur bir kuş gibi
İçimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu
Beraber yürüyelim olur mu…
Yürürken sahabilerinin gerisinde yürürdü.
– Birisiyle karşılaştığı zaman önce kendisi selam verirdi.
– Rasûlullah Aleyhisselâm daima düşünceli idi.
– Kendisinin susması, konuşmasından uzun sürerdi.
– Rasûlullah Aleyhisselâm lüzumsuz yere konuşmazdı.
– Söze başlarken de sözü bitirirken de Allah’ın ismini anardı.
– Konuşurken kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu.
– Rasûlullah’ın sözleri hep gerçek ve yerinde idi.
– Rasûlullah Aleyhisselâm konuşurken ne fazla ne de eksik söz kullanırdı.
– Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi.
– En ufak nimete bile saygı gösterirdi.
– Bir nimeti ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için yererdi.
– Dünya için, dünya işleri için kızmazdı; fakat bir hak çiğnenmek istendiği zaman, onun öcünü almadıkça hiçbir şey kızgınlığının önüne geçemezdi.
– Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı.
– Bir şeye işaret edeceği zaman parmağıyla değil, bütün eliyle işaret ederdi.
– Hayret ve taaccüp ettiği zaman elinin duruşunu tersine çevirir, yani avucu göğe doğru ise onu yere doğru, yere doğru ise onu göğe doğru çevirirdi.
– Konuşurken el hareketi yapar, sağ elinin avucunu sol elinin başparmağının iç tarafına vurur dururdu.
– Kızdığı zaman kızgınlıktan hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi.
– Neşelendiği, ferahlandığı zaman gözlerini yumardı.
– En fazla gülmesi gülümsemekti. Gülümserken de ağzındaki dişleri inci taneleri gibi görünürdü.
– Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselâm insanların en güzel ahlaklısı idi. Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi.
– Çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamazdı. Fakat affeder ve bağışlardı.
– İnsanların en naziği, en iyi huylusu ve en güleci idi.
– Allah yolunda cihat dışında ne bir hizmetçiye, ne bir cariyeye ne de bir kimseye el kaldırmıştır.
Cancun, Meksika olan dünyadaki ilk sualtı heykel müzesi. Müzede su altında bulunan ve dünyada benzerleri olmayan bir dizi büyük Jason DeCaires Taylor heykelleri vardır. Proje, 2009 yılı Kasım ayında başlayan 100 heykelden oluşuyordu. Müze en geç 2010 ve 400 sualtı heykeli olarak bu yılın sonunda tamamlanması planlanıyor. Projenin ana hedefi - Sualtı dünyasının korunması. Bu bölgeyeyavaş yavaş turist akını terk etmeye başlayınca, bölgede mercan oluşumlarını turistlerin ilgisini arttırmak amacıyla Sualtı heykelleri projesi devam edeceği öngörülmektedir.
Cancun, Meksika Sualtı Heykel Müzesi...
"Balık çocuk" doktorları şok etti!
Doktorları şok eden 14 aylık bebeğin cildi, tıpkı bir balığın pulları gibi...
Doğu Çin'de yaşayan 14 aylık Song Sheng, derisinin balık pulları gibi görünümüyle doktorlarını şok etti.
Küçük Sheng'in derisinde gözenekler olmadan doğduğu açıklandı. Nadir görülen bir genetik sorun sebebiyle çocuğun vücudunun kendisini soğutamadığı düşünülüyor.
Yerel halk tarafından "balık çocuk" olarak adlandırılan Sheng'in doğumunu izleyen birkaç gün içerisinde "pul"ların oluştuğu öğrenildi. Doktorları çocuğun terleyemediği, ısı kaybedemediği için derisi
balık pulu şekline girip, dökülüyor.
Çocuğun ailesinin, vücut ısısını korumak için buz banyosu yaptırırken, babası "Eğer yeterince buz bulamazsak canı çok yanıyor" diyor. Doktorları, Lamellar ichthyosis adındaki bu hastalık için bilinen bir tedavi olmadığını söylüyor.
Baba Song Dehui, durumunun kontrol edilebildiğini, ancak tedavi edilemediğini söyleyip ekliyor:
"Bir mucize olması ya da bir kocakarı ilacı bulabilmek için dua ediyoruz"
Dünyanın bütün renkleri birgün biraraya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu tartışmaya baslamışlar ;
YEŞİL demiş ki :
"Elbette en önemli renk benim... Ben hayatın ve umudun rengiyim. Çimenler, ağaçlar ve yapraklar icin seçilmişim. Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı..."
MAVİ hemen atılmış :
"Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben? Ben hem gökyüzünün hem de denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hicbir işe yaramazsınız..."
SARI söz almış :
"Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim. Güneşin rengiyim. Ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz..."
TURUNCU onun sözünü kesmiş:
"Ya ben? Ben saglık ve direncin rengiyim. İnsan yasamı icin gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur. Portakalı, havucu dusunun.. Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayin..."
KIRMIZI daha fazla dayanamamış :
"Ben hepinizden üstünüm! Ben kan rengiyim! Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve cesaretin rengiyim! Savasın ve ateşin rengiyim! Askın ve tutkunun rengiyim!!! Bensiz bu dünya bomboş olurdu..."
MOR ayaga kalkmis:
"Hepinizden üstün olan benim. Ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni secmislerdir. Ben otorite ve bilgeligin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz... Dinler ve itaat ederler..."
....Ve bütün renkler hep bir agizdan kavgaya tutusmuslar... Her biri digerini itip kakıyorken ;
"En büyük benim" diyormuş...
Derken bir anda simsekler cakmis,ve yagmur damlaciklari gokten dusmeye baslamis... Bütün renkler neye ugradiklarini sasirmis, korkuyla birbirlerine sarilmislar..
Ve YAGMUR'un sesi duyulmus... "Sizi aptal renkler. Bu kavganizin anlami ne? Bu ustunluk cabaniz neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farkli bir görev icin yaratildiniz, birbirinizden farklisiniz ve her biriniz kendinize ozelsiniz... Simdi elele tutusun ve bana gelin!"
Renkler bunun uzerine kendilerinden cok utanmislar. Elele tutusup birlikte gokyuzune havalanmislar ve bir yay seklini almislar...
Yagmur onlara ; "Bundan boyle..." demis. "Her yagmur yagdiginda siz birlesip bir renk cumbusu halinde gokyuzunden yeryuzune uzanacaksiniz ve insanlar sizi gordukce huzur duyacaklar, güc bulacaklar. İnsanlara yarinlar icin umut olacaksiniz... Gokyuzunu bir kusak gibi saracaksiniz ve size GÖKKUSAGI diyecekler. Anlastik mi "
Bu yuzden ne zaman dunyamiz yagmurla yikansa, ardindan gökyüzünde GÖKKUSAGI belirir..
Biz de gokkusagindaki o renkler gibi birbirimizden farkliyiz ve hepimiz çok özeliz...
Biraz biraz akıp gidiyorum yağan yağmurda…
Cama vuran yağmur damlaları bozuyor sessizliği.
İçimde bir şeyler ölüyor bu gece ve ben öylece seyrediyorum.
Biliyorum daha zamanım var ölmeye. Ama ben nedensiz ölümü bekliyorum.
İçimdeki karanlığa hüküm süremiyorum artık. Her şey ölüyor birer birer… Yollarda akan sulara takılıyor gözüm.
Onlara katılasım geliyor. Bir gülün dibine varıp ona can suyu olasım. Ahh şimdi bir gülün kokusunda zerre olmak vardı.
Peki her kapım bir umuda çıkarken içimdeki bu umutsuzluk ne? Bu sonu gözükmeyen arayış ne zaman bitecek. Daha ne zamana kadar camdan akan damlaları izleyeceğim. Bak akıp gidiyor hayat. Ben ne zaman yaşamın bir kıyısına tutunacağım. Sarılasım geldi…
Bir sarılsak ya?
Kıskançlık bir duygu olsa da geri planında düşüncelerden oluşan bir senaryo vardır.
Senaryo, kişinin kaybetmesi,ilişkisinin sona ermesi ,paylaşmak istememesi,terk edilmesi,
başka biriyle mücadele edemeyeceğini düşüncesi hakimdir. Aslında ilişkisel açıdan baktığımızda,
kaybetmek istemeyen birey, kazanmak yerine çoğu zaman partnerini daraltıp yine kendine zorunlu hale getirmek ister.
Bu tavır,” her durumda beni sevmelisin, bana muhtaçsın,başkası olmamalı “bencilliğinin yansımasıdır.
Kıskanmak ile imrenmek farklıdır. İmrenen, özenir ve olumlu duygu besler iken kıskanan haset eder çekemez ve olumsuz duygu besler.
Kıskanan kişi, kıskanmayan kişinin sevmediği,önemsemediği varsayımı devreye konur ve ilişkinin sorunu kıskanmak olgusundan çıkar ve sevmek- sevmemek sorununa kayar. Aslında kıskanmak, doğal bir duygudur. Fakat çoğu zaman kişiler bunu bir ilişki yaşama şekline sokar.
Kıskanan kişi, kıskanmasını çoğu zaman kılıflamak için,” ona değil, çevresine güvenmiyorum” diyerek problemin taraflarını değiştirmek ister.
Kıskanılan kişi :Kıskanan kişiye, devamlı hesap vermek zorundadır. Hesap vermediğinde, suçlamalar artar ve suçlamaları kabul etmiş sayılır .
Hayatı çekilmez hale gelir. Devamlı hesap vermenin yarattığı stres ile başa çıkamamak ilişkiyi ve kendi ruh sağlığını bozar.
Kıskanan kişinin devamlı ithamlarına muhatap olduğu için, değersizlik,suçluluk, kendini başına bir şey yapamayan düşüncesine kapılır.
Sosyal hayatı aksar,çevresi izole olur.
KISKANMAK da KISKANMAMAK da problemdir. Ama kıskanmanın rahatsız edici olmaması yani dozu olması gerekendir.
Hepimiz yaşarken bir şekilde hayatı severiz,iyi ve kötü yanlarını benimseyerek ya da benimsemeyerek.
Buna rağmen hepimizin bir hayatı vardır.Ve bir de yaşamakta olduğumuz hayatın içinde küçük de olsa
bir yerlerde barındırdığımız , hayalimizde hep yaşamak istediğimiz hayatımız.
Belki varlığının farkındayız belki de farkına yeni varmaktayız kim bilir...
Keşke herkes kendi istediği hayatı yaşayabilecek kadar şanslı ve istediği hayatı yaşarken
dilediği kadar mutlu olabilseydi.
Böyleleri yok mu,tabi ki vardır ama çoğunluğun çok altındadır sayıları eminim.
Tüm bunların ötesinde hayatımızın kontrolü başkalarının elindedir çoğu zaman.
Peki ama o zaman şu soruyu sormamız gerekmez mi: ”Hayat kimin hayatıdır?”
Hayatımız sayıca fazla zamanlarda tamamiyle kendimize ait olmaktan çıkar gider.
Kontrolünü aileler,büyükler,tanıdıklar,sorumluluklar... alır.Bize sadece gösterilene uymak düşer.
Ya biz farkında olmadan başkalarının hayatlarını kısıtlıyor ve onların hayatlarını yönetmeye
çalışmıyormuyuz?
İllaki bir yerlerde bir hata yapıyor ve farkına varmıyoruz.
Tüm bunları yaşarken neden kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak
onun duygularını anlamaya çalışmadan hareket ediyoruz?Belirli kalıpları kırmamak,
başkalarına hesabımızı kolay vermek,elalemin yanlış anlamasına olanak vermemek adına
hayatımızı nasıl oluyor da istediğimiz gibi yaşadığımızı sanıyoruz.
Hayat nasıl yaşanır.Kendine göre mi,başkalarına göre mi?
Kime göre?Neye göre?Cevapları ne yazık ki bir tek kelime değil....
Hayatı yaşamak anlayarak,
Hayatı yaşamak anlatarak.
Hayatı yaşamak görerek,duyarak,hissederek.
Geriye asla dönemeyeceğini bilerek.
Hep ileri giderek,düne dönemeyerek,yarını bilemeyerek.
Hayat bizim hayatımız......
Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar..
Ölünce ne diyecekler?
Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı.
Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler !
Neyzen Tevfik demiş ki:
Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer…
İçsen de tükenir içmesen de;
Bu yüzden hayattan tat almaya bak…
Çünkü yaşasan da bitecek…,
yaşamasan da..