YILDIZYAGMURU

YILDIZYAGMURU

Üye
20.07.2016
Astsubay
9.100
Hakkında

  • noimage
    Bizim de bir ayrılık vaktimiz varmış zamanını hiç hesaba katmadığımız.
    Yıllara yaydığımız aşkı, nasıl da hunharca harcamışız meğer.

    Nasıl da tüketmişiz elimizde, avucumuzda ve yüreğimizdeki tüm bozuklukları,
    Artık harcayacak kuruş kalmamış…

    Zaman hesap yapma zamanı değil sevgili!
    "Koy yüreğini ortaya, iç hesaplaşma yap" demiyorum artık sana.

    Kimin ne kadar çok sevdiğinin de önemi yok artık
    "Riyasız, yalansız, çıkarsız, yarınsız" diye başlanılan aşkın "hiç kimseydin" diyerek kapatılması koyuyor insana…

    Şimdi avucumu açıyorum ve bir damlacık sevgi bulamıyorum, avunacak
    "Kim daha çok sevdi?" diyorsun ısrarla
    Bitmiş bir aşkın hesabını yapmak, yakışıyor mu bize?

    İllaki istiyorsan sevgimizin derecesini iyi dinle o zaman beni
    Benim aşkım bir okyanus;
    Seninse ;
    Elini suya batırdığında, parmağının ucundan süzülüp düşen su damlasıydı…

    Bu aşk sadece bir çıkmaz sokaktı...
    noimage
#16.08.2016 18:13 0 0 0
  • noimage

    İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta
    birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
    armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

    Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
    huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,
    birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında
    bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

    Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
    gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

    Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü
    bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin
    tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden
    çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."

    hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
    gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar
    insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
    incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

    Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu
    ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
    olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.
    İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,
    hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

    Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce
    heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

    Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
    İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
    Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
    Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
    oradan öteye gitmiyordu.

    Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
    "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
    Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
    En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
    Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."

    noimage
#16.08.2016 18:06 0 0 0
  • Konu: Z A M A N
    En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
    Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
    Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
    Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya
    yürüyerek gelirdik.
    Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
    Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile
    dalardık.
    Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek
    arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
    Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su
    içerdik.
    Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı
    bardaktan kana kana içerdik.
    Kısacacı evine girip gelen
    elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
    Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
    Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.
    noimage

    Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın
    üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
    Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
    Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi
    kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
    Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir
    bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan
    çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
    Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
    Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
    Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı
    alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

    Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
    Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin
    camında,
    temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
    Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
    Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş
    hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
    Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan
    çocuk yok.
    Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl
    vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
    Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

    Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
    hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
    Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady ' lerin beklediği yerlerden
    hep
    korkmuş çekinmişimdir.
    Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini
    bitiremediği
    arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
    Benim değildir bu kültür.
    Ne ruhuma, ne de kültürüme hitap eder.
    Nedir bunlar?
    Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
    Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
    İyi de neden böyle olduk ?
    Biz mi istemiştik?
#16.08.2016 17:25 0 0 0
  • Hayat bazı anlarda dalından düşer, sen bir nehir olduğunda...
    Önüne katıp sürüklersin onu.Yaprak kadar hafiflediği anlarda..
    Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş..
    En sevdiğin şey(ler)den ayrılmak, koyu kırmızı bir boşluk gibi oturur içine çoğu zaman. Bir şeftalinin ortasındaki çekirdeği çekip çıkardığında görürsün aynı boşluğu...
    Yaşamdır bu şarkısını söyler senin için, insanlar gönderir sana, görmezsen usulca kaybolurlar, çevirdiğin sayfaların arkasında kalırlar..Üzerine o kadar fazla sayfa eklenir ki, hayatta olduğun sürece bulamazsın artık istesen bile...
    Kuruntu ayaklarına paten geçirip hızlıca turlamaya başlar seni, ruhunu.. Aklını istemediğin ormanlara iter, iter ama ağaçlardan ormanı göremezsen, gözlerini suçlamamalısın...Zihnin kum olur arada hayallerinin resmini çizersin, dalgalar hayal kırar silerler tüm resimlerini..Oysa ki kalelerin vardır hiç yıkılmaz dediğin, kumdan kalelerin!..
    Hani okulda kullandığımız uçlu kalemler vardır ya, gövdesindeki uç bitmeye yakın ufalır ama yine de çok az bir şeyler yazabileceğini umarsın, işte öyledir kimi ilişkiler, sevdalar, yakınlıklar.. Bitmesine ramak vardır ama ağır hareket edersin..Yelkovan topallasın dersin, hep o "son anı" kazırsın aklının derinliğine..
    Duyarsın..Başına yıkılan duvarların seslerini.Yıkılan sözlerde ararsın ayakta kalan duvarları..
    Böyle acıtan durumlarda, insan hep aynı şeyi yapar. Gözle görülür bir şey arar...
    Kağıt hala beyazdır üzerindeki kahve lekesine rağmen. Lekeyi kabullenirsin kağıt gibi sonra gözün alışır buna.. Zaman en önemli kaynağımız ama buruşturur hepimizi..
    Sen de buruşturup atarsın bir şeyleri. Ve sonra anlarsın ki, yaldızlı kağıtlar gibi düzeltilmiyor kıvrıştırıp attığın "zaman".
    Biliyorum hepimizin hayatı bir nevi dondurma..Eriyip gitmeden avuçlarından, gecikme tadına varmakta.
    .Külah aracın olsun, muhteşem tadı daima amacın..
    Küpeler tak kulağına sıcağı sıcağına ki, boynuna dolanmasınlar. Biliyorsun ardında bıraktığını sandığın, onun seni arkada bırakmadığı olabilir..
    Hayat üstüne bir sürü laf edilir ordan, burdan..Söylenenler fragman gibidirler. Kısa, çarpıcı.
    Yaşamlarımızsa birer filmdir, metrajının nerde bittiğini bilemediğimiz..Başrol hep senindir ama rollerin sıkça değişir..
    Senaryo bazen kahreder, yerlere vurur, mutluluktan uçurur, sarhoş eder, dansettirir, törpüler... Hepsi filmin devamı için seni bekler..
    Şerbet yapmayı bilmeli..Yaşamın nabzına göre..Korkmamalı üzülmekten, sürünmekten. Geldiğinde de vakit gülmeyi, neşeyi körüklemeli..
    Sessizliğe bir kaç kelime borcun varsa, çıkıp söyle...

    Her şeyin yedeği, yaması vardır ama hayatının yok ki.
    noimage
#16.08.2016 17:18 0 0 0
#16.08.2016 16:55 0 0 0
  • noimage

    Yağmur Yağarken Yürümeyi Seviyorum Sanıyordu...!
    ____Bilmiyordu ki
    Ben Her Yağmur Yağdığında AĞLAMAYI SEVİYORDUM...!
    ____Bu Şehirde YÜREK IsLatmak Gibiydi VEFA...!
    YAĞMUR TOPRAĞA DÜŞERDİ...!
    ____AĞLAMAKSA BANA...
#16.08.2016 15:16 0 0 0
  • Çift Sarılı Yumurtalardan Çift Civciv Çıkar mı?.
    Çift sarılı yumurtalar,genellikle yeni yumurtlamaya başlayan ve yumurta oluşumları heniz senkronize olmamış genç tavuklarda görülür.Ancak bazı tavuklar kalıtımsal biçimde bu özelliğe sahiplerdir ve hayatlaro boyunca çift sarılı yumurtlama özelliği gösterebilirler.Peki,hiç merak ettiniz mi,çift sarılı yumurtalardan çift civciv çıkar mı?

    Çift sarılı yumurtalarda yavru gelişimi çok olası bir durum değildir.Embriyo için yaşamsal bir gıda olan yumurta akı,iki embriyo için yeterli değildir.Çift sarılı bir yumurtada yavru gelişimi meydana gelse de,yavrulardan biri yaşam savaşından diğerini yener;ancak genellikle iki yavru da heniz yumurtadan çıkmadan yaşamlarını yitirirler.Yani çift sarılı yumurtadan çift civciv çıkmaz.

    Develerin Hörgüçlerinde Ne Bulunur?:
    Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğu ve uzun yolculuklarında bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru değildir.Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar yağ bulunur.Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini sağlar;ayrıca yağ çöl sıcağına karşı koruma görevi de yapar.Develer suya az gereksinim duyarlar.Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür.Soluk alırken havadaki nemin üçte ikisini kazanabilirler.Su kaybını dokularından kaybederler,kandaki su etkilenmez.

    Gökyüzü Neden mavidir?

    Gökyüzünün mavi görünmesinin tek sebebi kırılma hadisesidir.
    Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmız ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır!) saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
    Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur

    Niçin gözyaşı dökeriz?
    Dünyadaki canlılardan sadece insan ruhsal nedenlerle ağlar.
    İnsanı farklı kılan bu durum şüphesiz yaşam tarihindeki evrimin
    bir sonucudur. Aslında gözlerimize sürekli gözyaşı koruma amaçlı
    olarak salgılanmaktadır. Fakat ağlama ruhsal bir boşalmadır.
    Bu konuyu ilk inceleyen Darwin'dir. Daha sonra yapılan deneyler
    sonucu görüldü ki soğan doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal
    yapıları farklıdır. Ruhsal gözyaşları daha çok protein içermektedir.
    Fakat henüz bu farkın nedeni açıklanamamıştır.



#16.08.2016 11:44 1 0 0
  • Akıllı telefonlar oldukça hayatımıza yer edinmeyi başladı fakat en büyük sorularından bir tanesi de şarj sıkıntısı oluyor. Bir takım yöntemler ile bu sorunu ortadan kaldırabilirsiniz.

    Akıllı telefonlar gün geçtikçe sahip olmuş oldukları donanımsal ve yazılımsal olarak özellikleri açısından oldukça inanılmaz bir gelişme kaydetmekte. Fakat hala kullanıcılar için bir takım sorunlar bulunuyor; GBatarya ömrü ve şark süresi. Her geride bıraktığımız telefonların batarya kapasitelere yavaş yavaş artmakta fakat bu duruna baplu olarak larj süreleri de uzamakta. Özellikle acil durumlarda cihazların şarj durumunun azalması istenmeyen durumlardan oluyor.

    Cihazınızı Her Zaman 220 Volt Yani Prizlerden Şarj Edin

    Cihazınız için en ideal şarj yeri evlerimizin odasında yer alan priz yuvalarıdır. Burada direkt olarak cihazını bağlayarak kendi şarj adaptörüyle etkili şekilde şarj edebilirsiniz. USB yardımıyla yaptığınız şarjlardan uzak durun.

    Orijinal USB Adaptörü Kullanın
    Cihazınıza yan sanayi olan şarj aletleri takmak yerine satın aldığınız sırada sizlere verile kutunun içindeki adaptör ile bu işlemi gerçekleştirin aksine gün geçtikçe batarya ömrünüz kısalırken adaptör üzerinde yaşanan sorunlar evinizde beklenmedik sorunları yol açabilir.
    Taşınabilir Şarj Aletleri Kullanın

    Kullanımları her geçen gün artan Power Bank’ler gerçekten etkili yeteneklere sahip. O yüzden eğer sizlerde bir power bank sahibi iseniz, Bu gibi durumlarda şarjı ilk olarak power bank ile yapın.
    Uçak Moduna Alın
    Cihazınız şarj sırasında uçak moduna alırsanız çok daha kısa sürede şarj edebileceksiniz. Bu yöntem ile birlikte cihaz artık fazla servis vermeyecek ve güç tasarruf moduna geçerek sadece bataryaya odaklanacaktır.

    Şarj Durumunu Kontrol Etmeyin
#16.08.2016 10:59 1 0 0
  • noimage
    Benligimizi tehdit eden her hangi bir durum veya kisi karsısında sıklıkla kullandıgımız savunmalarımız vardır. Bu savunmalar bizi dıs dünyaya karsı korurlar ya da biz öyle sanırız. Hepimiz su veya bu nedenle az veya çok bu savunma sistemlerinden faydalanırız. Ancak çogumuz bu sistemlerin kullanımında asırıya kaçarak onlara bagımlılık gelistirir, onlara tutsak olur ve günlük iliskilerimizde kendimizi hep bir sis içinde sunarız. Hatta çogu zaman bunun farkında bile olmayız. Aynı uyusturucu bagımlılıgı gibi onlarsız yapamayız ve alıskanlık haline gelirler.

    En sık kullandıgımız savunmalarımız, yok sayma, bastırma, entelektüellestirme, yansıtma, ve yer degistirmedir. Olayları oldukları gibi görmek ve kabul etmek istemedigimiz zaman, kendimiz ve baskaları için hemen sahte görünümler yaratmamıza neden olurlar. Ve bu savunmalarımızı da genelde hem kendimizin hem de sevdiklerimizin kusurları ile yüzlesmek istemedigimiz zaman kullanırız.
    ”beni aldatıyorsun” diye sizi suçlayan biri kendisi aldatıyor olabilir. Bazen de duygularımız yer degistirir ve birine karsı hissettigimiz yogun öfkeyi ona ifade edemeyecegimizden bunu asırı sevgi gösterileri ile sunabiliriz.

    Kendimizi oldugumuzdan farklı tanıtmaktansa oldugumuz gibi olmak, yalan söylemektense gerçekle yüzlesmek buna alısık olmayanlar için zor ve sancılı olabilir. Çünkü oldugumuz gibi görünürsek sevilmeyecegimizi, dogruyu söylersek istenmeyecegimizi ögrendik. Bu nedenledir ki; iliskilerde en çok istenmeyen ama en çok söylenen seydir yalan. En çok istenen ama en az bulunandır dürüstlük!
    Çünkü sürekli savunma içinde olmayı kendimiz olmaya, sürekli yalan söylemeyi de dogruyu söylemeye tercih ediyoruz. Bunları kabul ettigimiz an degisme için çabalayacak, daha az maske kullanacak ve daha çok kendimiz olacagız!
    noimage
#16.08.2016 10:14 0 0 0

  • Kaliteli bir zihin,
    Kaliteli bir yürek.
    İşte bu üçlem bizi kaliteli bir insan yapar.

    Kaliteli bir vücut;ASALET!
    Bazı insanlar doğuştan diğerlerine göre asil yaratılmışlardır.
    Topluluk için de hemen fark edilirler.
    Dikkat çekerler.Etraflarındaki insanları kolay etkilerler.
    Bu kaliteli vücudu kaliteli giysilerle süslemek,görenleri hayranlık için de bırakacaktır.

    Kaliteli bir zihin; ZEKA!
    Bazı insanlar doğuştan diğerlerine göre zeki yaratılmışlardır.
    Konuşmaya başlamalarıyla hemen fark edilirler.
    Dikkat çekerler.Etraflarındaki insanları kolay etkilerler.
    Bu kaliteli zihni kaliteli giysilerle süslemek,görenleri hayranlık için de bırakacaktır.

    Kaliteli bir Yürek;VEFA-MERHAMET
    Bazı insanlar doğuştan diğerlerine göre daha koca bir yürekle yaratılmışlardır.
    Tanınmaya başlamalarıyla hemen fark edilirler.
    Güven duyulurlar.Etraflarındaki insanlara güven verirler.
    Bu kaliteli yüreği kaliteli giysilerle süslemek,görenleri hayranlık için de bırakacaktır.
    Dikkat ederseniz hepsin de kaliteli giyinme ön koşulu var.
    Çünkü biz,bizi tanımayan insanlara kendimizi ilk önce kıyafetimizle tanıtmış oluruz.
    Kişinin kendine saygı duyması,kendi için iyi bir kıyafet beğenmesiyle başlar...
    unutmayın! kadın ya da erkek olmak fark etmez.
    Mesele İnsan Olabilmek
    İnsana Yakışır Şekilde Yaşayabilmek.
#16.08.2016 10:08 1 0 0
  • Konu: 2 ŞEY...
    noimage
    İki şey insanı "nitelikli insan" yapar:
    1 İradeye hakim olmak
    2 Uyumlu olmak
    İki şey "ekstra değer" katar :
    1 Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
    2 Anla***** hızlı okumayı öğrenmek
    İki şey geri bırakır:
    1 Kararsızlık
    2 Cesaretsizlik
    İki şey kaşif yapar:
    1 Nitelikli cevre
    2Biraz delilik
    İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
    1 Baskın yeteneği bulmak
    2 Cidden sevdiğin işi yapmak
    İki şey başarının sırrıdır:
    1 Ustalardan ustalığı öğrenmek
    2 Kendini güncellemek
    İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
    1 Niyetin saf olması
    2 Ruhsal farkindalik
    İki şey milyonlarca insandan ayirir:
    1 Sorunun değil çözümün parçası olma
    2 Hayata ve her şeye yeni (özgün,orijinal,farklı)bakış acısıyla yaklaşabilmek.
    İki şey gelişmeyi engeller:
    1 Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
    2 Felakete odaklanmış olmak
    İki şey çözüm getirir:
    1 Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha değil!)
    2 Sukût (susmak)
    İki sey"kalitesiz insan"ın özelliğidir:
    1 Şikayetçilik
    2 Dedikodu
    İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
    1 Bakış acısını değiştirmek
    2 Karsındakinin yerine kendini koyabilmek
    İki şey yanlış yapmanı engeller:
    1 Şahıs ve olayları akil ve kalp süzgecinden geçirmek
    2 Hak yememek
    İki şey kişiyi gözden düşürür:
    1 Demagoji (laf kalabalığı)
    2 Kendini ağıra satmak (övmek,vazgeçilmez göstermek)
    noimage
#16.08.2016 06:46 1 0 0
  • noimage
    Konuşurken kullandığınız olumsuz kelimelerin hayatınız üzerindeki negatif etkileri olabileceğinin farkında mısınız? Peki ya söylediklerinizin, hatta düşündüklerinizin bile sizi nasıl kısıtlayabileceği veya sınırlarınızı ne kadar daraltabileceği konusunda
    herhangi bir fikriniz var mı?

    Keşke söylemeseydim! Bunları aklıma bile getirmeseydim! Keşke hiç düşünmeseydim! Dediğiniz olaylarla karşılaştığınız oldu mu?
    Peki ya konuştuğunuz veya düşündüğünüz şeylerin başınıza geldiğini gördünüz mü?
    Zannederim hemen hepiniz bu tür duyguları zaman içinde yaşadınız.

    Olumsuz sözler, düşünceler ve olumsuz kurulmuş cümlelerinde ikili ilişkilerimizi istenmedik bir şekilde etkilediği göz
    kapatılamayacak bir gerçektir. Ne kadar açık ve rahat olursak düşünme sürecimizi o kadar sağlıklı kullanmış oluruz.
    Suçlama dolu cümleler kurmaktan kaçınalım.

    Gerçekten haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda dahi karşımızdakilerin durumu ile ilgili değerlendirme yapmadan ve düşünmeden konuşmaktan kaçınalım.
    noimage
    Karşılaştığımız her zorlukta veya başarmak istediğimiz her işte öncelikle sakin kalmaya özen gösterelim. Olaylar arasında ayırım yapmadan her zaman ve her koşulda başarılı olacağımıza önce kendimiz inanırsak başarıyı elde etmede önemli bir adım atmış sayılırız.

    Çalışmaya açık olup düşüncelerimizde kendimize engel koymaktan uzak kaldığımız sürece başarıyı yakalama şansımız her zaman daha yüksek olacaktır.

#16.08.2016 06:41 1 0 0
  • Konu: DEDİKODU...
    noimage

    Bilge, karşısında duran iki adamı ilgiyle süzerek, "Sorun nedir?" diye sormuş.

    Adamlardan biri diğerine işaret ederek,"O, yaptığı dedikodularla sadece benim şöhretimi mahvetmekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı!" demiş.

    Öteki hemen atılmış: "Üzgünüm...
    Böyle olsun istememiştim. Tüm söylediklerimi geri alıyorum."

    "Yaa... bunun gerçekten her şeyi düzelteceğini mi sanıyorsun?" '
    diye söze katılmış bilge,

    "Yarın köy meydanına kuş tüyü yastığınla gel."

    "Nasıl yani?..."

    "Dediğimi yaparsan anlayacaksın. "

    Ertesi gün köy meydanında buluşmuşlar.
    Bilge, adamın eline bir makas vermiş ve yastığı kesip içindeki tüyleri boşaltmasını söylemiş.
    Yastıktan boşalan tüyler rüzgârla birlikte etrafa savrulunca,
    "Şimdi," demiş bilge,

    "Bunların hepsini toplayıp bana getir."

    Adam saşkınlıkla, "Ama bu mümkün değil!" diye cevap vermiş.
    "Baksanıza, duvarların ardındaki bahçelere kadar savruldular.
    Öyle geniş bir alana yayıldılar ki, bunların hepsini toplamak imkânsız..."

    "Tıpkı başkalarının hakkında sarf ettiğin sözler gibi" demiş bilge,
    "Yaptığın dedikoduların nerelere, ne kadar uzak mesafelere
    kadar gittiğini ve nelere sebep olduğunu bilebilir misin, söylesene? '
    noimage
#16.08.2016 06:31 0 0 0
  • noimage

    Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

    Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

    Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

    Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

    Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

    Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

    Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
#16.08.2016 06:27 0 0 0
  • Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.

    Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle yaşıyoruz.

    Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı.

    Diplomamız bol ama sağduyumuz az.

    Uzmanlar arttı ama sorunlar çoğaldı.

    İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.

    Çok para harcıyoruz Ama az gülüyoruz.

    Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.

    Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.

    Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.

    Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.

    Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak için karşı sokağa gidemiyoruz.

    Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.

    Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.

    Atomu parçaladık, önyargılarımızı yıkamadık.

    Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.

    Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.

    Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.
    Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.

    Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.

    Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.

    Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.

    Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.

    Ve nihayet: Hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık...

#16.08.2016 06:24 0 0 0
  • noimage

    Bugünü yaşamak , Kum saatlerini izler gibi zamanı sessizce akan bir nehir misali seyrini izlemek. Varım , hissediyorum , düşünüyorum ama tutamıyorum. Bu nedenle Şu dakika hayatı sorguluyorum. Neden böylesine anlamlı tüm yaşananlar ve biz neden acıyı bile sever hale geldik

    Geçmiş ; bırakamayana parmaklıklıkları siyaha boyanmış bir zindan adeta. Kapalı kaldığımız tüm saatler hüznü , mutluluğu ve göz yaşını bir arada getiriyor. Ya gelecek ?
    O'nu unutur olduk , yaşadıklarımızın yaşayacaklarımızın garantisi görmeye başladığımız düşünceden itibaren ne gelecek kaldı ne şimdi , sadece geçmişte bir kaç anı.!

    Kırdık kırıldık , üzdük üzüldük hepsinde haklıydık , tüm olanları yaşamalıydık. Hayat dedik , kader dedik adına ve çekmecesi dâhi olmayan mazi dediğimiz sandıklara sakladık.

    Sevdiklerimizi mutlu etmek adına nelerden vazgeçmedik , hangi isteklerimizi görmezlikten gelerek başka zamana , nasip değilmiş demedik ki avuntusuyla geçiştirmedik. Mecburiyetler olmasa bir çoğumuz oturup kalırdık yıllarca kare kumaşlı eski koltuğumuzda.
    Karanlıkta görebildiğini söyleyen kişi sayısı çok azdır , oysa ki karanlıkta görme yetisini kazanmak için gözlerimizi bir kaç dakika sımsıkı kapattığımız taktirde aydınlanır ve belirginlik kazanır. Böylesine gerçekleri öğrendikçe iç huzuru yakalıyor insan ne geçmiş kalıyor ne gelecek herşey sadece bulunduğu an'dan ibaret. Bakıyoruz , görüyoruz
    Zamana ve getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen en içten gülümsememizi takınarak kabullenelim ve Bırakalım Hayat bildiği gibi Gelsin , Bırakalım her sabah güneş yüzümüze tekrar tekrar sevgiyle doğsun.


#16.08.2016 05:54 0 0 0
  • Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor? Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı da ‘hipotalamus’. Ayrıca derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her santimetrekaresinde 400 ince kanal var.

    Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır. Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.

    Gözle görülen ve görülmeyen olmak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde soğuması sağlanmış olur. Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terlerken, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi göstermez, hallerinden memnun otururlar.

    Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba? Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır. Terleme ve dolaşım sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat hissederler.
#15.08.2016 20:50 1 0 0