Ne adım kalır geriye ne sanım…
bir salâ okunur ardımdan… o da sabah ezanı vakti-herkes uykuda… duyan da olmaz nasılsa… merhum/e… vefat etmiştir… peşimden,” kaybettik” derler… neyimi kaybettiniz… neyim vardı ki benim… geldiğim gibi gittim…
ne adım kalır, ne sanım… şu toprak olacak bedenimden geriye…
yedi kat semâda yol alan dualarım kalır…adım, herkesin adından sonra anılır…ve “kim”liğim sol yüreğimdeki acıdan tanınır…
aminini yetiştiremediğim dualarım kalır geriye…bir benim amin dediğim dualar… “kabulüne yakînen inanarak” ettiğim dualar… payıma sabretmenin düştüğü; “acele etmedikçe kabul olunur” denilen dualarım…
vaktin yetmediği bir yaşam kalır geriye… ama adım da kalmaz; sanım da… yapılacak işlerin yığılı beklediği… hayallerim… geride kalan dünlerim, işte bugünlerim… hesabı verilecek günlerim kalır… daha derilmemiş ve yeni goncaya durmuş güllerim…
doğmamış güneşlerim kalır geriye… görünmemiş hilâllerim… “dolunaya dönmemiş hallerim” kalır… suya düşmemiş şavkım… denize düşmemiş balık ağım… kavgasına tutuşamadığım davam kalır ve bir elim yüreğimde sevdam… alınmamış nefes olur kalırım tam bu noktada… yürürken duruşum, gülerken ağlayışım), konuşurken susmuşluğum kalır… öylece bakakalırım… en beyaz kalabilmiş martıya takılır gözüm, onun peşinden ben de kanatlanırım…
gidilmemiş gurbetim kalır geriye, dönülmemiş sılam bir de… yolu erkânı bilmemişliğim kalır… taşa takılmışlığım…
kenara karaladığım kelimelerim kalır, bir türlü düzene sokamadığım… anlat(a)madığım hikâyem kalır, sonunu bulamadığım… ve üzerine vurulan her kalem darbesi ile küle dönen defterlerim kalır (-kalmaz) geriye…
konuşmadığım kalır geriye… “hadi söyle”; söylemezliğim… susmamışlığım kalır bir de… susamışlığım bende…
suyun adını duyarım… ve sesini…yağmur yağar bir yerlere.. benim yüreğim çorak kalır…
hatırlanır…bir ezan okudukları kulağıma da…ezandan sonra ne söylendiği unutulur… adım da kalmaz geriye sanım da… beni iyi bilen de kalmaz, kötü bilen de… beni bilen kalmaz zaten, adım sanım kalmadı diye…
Yildizlar kayarken gözlerinden,
Binlerce isik gecti..
Yeryüzüne indi melekler…
Saclarini taradilar.
Gözlerime vuran günesten, utanarak uyandim,
Engellerle dolu dünyada, engelli dediğim icin sana.
Yikarken yuzumu aynaya bakamadim.
Sen dünyaya tutunmaya calisirken,
Farkinda olmadan üşengeç bakişlarda,
Mavi bir düs caldik yüreğinden.
Unuturken seni kaldirimlarda, carparak gectik, göremedik.
Yeryüzüne indi melekler…
Ellerinden tuttular, farkedemedik.
Sen bir adim geride baslarken dunyaya,
Erken dusler kurdun engellere takildin,
Uzaktan seyrettin oyunlari,
Umursuzca gecerken yanindan hep sen sustun.
Gül bahcesinde gulleri kaybettik.
Yeryüzüne indi melekler…
Müjdeler verdiler sana, hissetmedik.
Sen dunyaya kıpırtısızca bakarken,
Geride binlerce engel birakarak,
Hırsızlar gibi caldik düşlerinden.
Engelli dedik adina,
Engeller birakarak kactik,
Bir gün ortak olabileceğimiz dünyana.
yeryüzüne indi melekler…
Isik oldular ruhuna.
Biz dalginliğinda iken dünyanin,
Ismini okudular kulağina.
“Yeryüzü melekleri” dediler, duyamadik…
ZAMANLA AFFEDECEKLERİM VAR...
AMA ZAMANA RAĞMEN ASLA AFFEDEMİYECEKLERİM DE.....
UNUTACAKLARIM DA VAR ELBET....
VE BİR DE UNUTAMIYACAKLARIM...
HAKKIMI HELAL EDECEKLERİM DE VAR...
AMA ASLA HELAL EDEMİYECEKLERIM DE.....
BEDDUA ETMİYECEĞİM, AMA..
BU DUAM NE OLUR KABUL OLSUN....
Ne Aradığını Bilmek!..
Neyi bulmak istediğini bilmeden sürekli aramaya kalkma.
Hiçbir şey bulamazsın.
Ancak inanarak, bilerek ve kendini vererek aradığını bulabilirsin.
Unutma!
“Bal arısı çiçeğe konan tek böcek değildir;
fakat ondan bal çekmeyi bilen yalnız odur....
Henüz gün yüzüyle göremediğimiz adamlar vardır,alıp götütürler kalbinizi, atarlar bir kamp ateşi kızllığına.
Tarif gerekirse şayet, konuştukları kadar cesur değildir o tür adamlar..Cesur değillerdir aşklarına sahip çıkacak kadar.
Güzel ruhlar birkaç beden büyük gelir onlara ,baba olacak çağda yediler mi tokadı babadan, iyice çözülür kalpleri.
karşı gelemezler, sözü geçen hatırı sayılanlara.Aşklarını bile başkalarının tercihlerine bırakırlar kolayca,
doğacak mutsuz çocuklara aldırmadan..
O adamlar ki titreyen bir mumun alevinde sevdiklerini görmekten vazgeçebilirler korkaklıklarından.
.Tüm şairleri yanıltırlar, şiirlere " aşk için ölmeli aik o zaman aşk "dedirtmezler şarkılarda.
Laftadır yani o koca kamp ateşleri,asla sizin için yakamazlar onu konuştukları kadar.Korkularından,
o koca ateşin sıcağında size sarılmaktan bile vazgeçebilirler kolayca..
Ve asıl haklı olan daima şairdir.
Ve " aşk, aşk için ölürsen aşk olur ancak "
Ve yine yanlış anlayacaktır o adamlar "gerçek" kelimesinin anlamınıda tıpkı "cesaret" i kavrayamadıkları gibi..
Ve o adamlar sozsuza dek kaçacaktır..
Ve sözü geçen kamp ateşi kadar koca bir palavradır onlar ,
Ve ruhlar o adamlar için savaşmamaya çoktan karar vermiştir artık....
Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile
bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”
Ayrılığın acısına dayanmaya çalışırken
Son baharı yaşattığın şu garip gönlümde..!
Eskisi gibi
Hiç bir şey, mutlu etmiyor beni..!
Hazan sarısı yapraklarını dökerken
Yüreğim
Kahrolası sensizliğim..!
Hiç bir dilde anlatılmıyor işte..!
Oysa..
Sensiz geçen her günümde..!
Kimbilir..?
Kaç hüzünlü şarkıda
İsmin düşüyor dilime..!
Bu son desemde
Vazgeçilmezliğin..!
Ömrümü tüketirken
Sensizliğim..!
Sana dair çaresizliğim
Kimsesizliğim..!
Anlatılmıyor işte..!
Bu gün bayram ve sen yoksun
nerdesin..?
kiminlesin mutlumusun
sende aklından geçirdinmi beni bir an
seninde yüreğin sızladımı
ismimi anınca kalp atışların hızlandımı
sözcükler
seninde boğazında düğümlendimi..!
Beni görmesen uzaklarda olsanda
kalbinin bir köşesinde hâlâ yerim varmı
hâlâ sendemiyim..?
yoksa
senin için bir yabancı elmiyim..!
bilemiyorum..?
seni bilemiyorum...!
Ama ben senden hiç gitmedim
bıraktığın gibiyim
sendeyim
hayalin karşımda sesin kulaklarımda
sen benden gitsende
bir selamını çok görsende
ismin bir dua gibi hala dudaklarımda
bu gün bayram ve sen yine yoksun..!
Sana Sesleniyorum Karanlık Hüzünlerimle...
Seni Sevdim Ben... Seni Hep Sevdim .
Her Şeye Rağmen! Kahır Dolu Rüzgarlar Esiyor İçimde..
Yenildim Duygularıma! Şimdi Sanadır Bu Ağlayışım..
Gözümde Dağlar Gibi Büyüyor Hasretin.. Gelip Gelip Özlemin Doluyor İçime..
Artık Hep Hüzzamdan Çalıyor Şarkılarım...
Oysa Nelere Katlandı Bu Gönül... Ne Acılarla Halay Çekti Bu Yürek...
Ne İhanetlere Gülüp Geçti Bu Gözler...
Bir Yokluğuna Alışamadım Bir de Sensiz Bu Akşamlara...
Varsın Adı Hasret Olsun Artık Bu Sevdanın..
Varsın Sonu Ayrılık Olsun Bu Romanın..
Nerede Olursan Ol, Kiminle Olursan Ol
Bitmedi Bitmeyecek Bu Şarkım...!
Şimdi İçimde Bir Başka Yangın,
Şimdi Gözlerimde En Islak Bakışın...
Ölmek Kaderde Var Biliyorum, Her şeyin Sonu Yakın..
Ama Sen de Bil ki; Delice Sevdim Seni... Delice Sana Yandım...
Rusya'nın en büyük su altı mağarası olan Orda mağarası, dalgıçlar tarafından 6 aylık bir çalışmanın sonucu keşfedildi.
Dondurucu derecede soğuk olan suyun berraklığı da nefesleri keserken, kaşif dalgıçlar suyun altına girdi ve muhteşem görüntülere imza attı.
Rusya'nın Perm bölgesindeki Orda Gölü'nün altında büyüleyici bir dünya var.
Hollywood setlerinde çekilen filmleri andıran görüntüler Ural Dağları'nın altında yer alan Orda Mağarası'nda elde edildi.
Dalgıçlar, dondurucu derecede soğuk olan suyun berraklığının nefes kesici olduğunu söyledi.
Bu berraklık sayesinde 45 metre önlerini bile rahatlıkla gördüklerini anlatan fotoğrafçı kaşif Victor Lyagushkin'in başında olduğu ekip, mağarayı 6 aylık bir çalışmanın ardından keşfetti.
40 yaşındaki cesur Lyagushkin keşfi için "Bu mağaranın eşi benzeri yok.
Mağarayı kendi gözleriyle görmek isteyenlerin özel bir eğitim almaları gerekiyor.
Herkes "İLK" olmak ister,"iLk Aşk","iLk Öpücük"..
Oysa "iLk" qeçicidir.
Sahip oLduğunuz Hangi "iLk" haLa Sizin,
yada sizinLe Düşündünüz mü?
Oysa kimsenin beğenmediği "Son" da durum farkLıdır.
Ondan ötesi yoktur.
Heyecandan AvuçLarınızın terLeyerek Tuttuğu "iLk" eLLe değiL,
qüvenerek Sımsıkı Tuttuğunuz "Son" elle qirersiniz mezara.!
Durup Tekrar Düşündüğünüzde ;
"iLk" oLup yok oLmak mı?
"Son" oLup Sonsuz oLmak mı iSterdiniz. ??
Hadi Cevaplayın Bakalım )
Çocuklarınızı iyi yetiştirin....
Doğruları söyletin....
Canı istemediği için çalışmadığında elektrikler kesikti
demesin....
Vazoyu kim kırdı dediğinizde ben kırdım diyebilsin.
Sorumluluk almayı öğretin.
Sadece kendi üzerine düşeni yapıp kenara çekilmemesi
gerektiğini; her zaman her yerde herşeyden sorumlu olduğunu öğretin.
Birini ezmeden de yukarılara çıkabileceğini hatta bazen
yukarılar denilen şeyin çıkılmasada olur bir yer olduğunu öğretin.
İlla birini örnek alsın diyorsanız Mustafa Kemal'i öğretin.
Kızlarınızı iyi yetiştirin.
Kendi kendilerine yetmeyi öğretin.
Namuslu olmanın yürekten geçtiğini öğretin. Evden çıkar çıkmaz
ilk köşede eteğinin boyunu kısaltmasına gerek olmadığını öğretin.
İstediğini giymeyi öğretin . İnsanın ahlakının sadece kendi
beyninde olduğunu öğretin.
Kıskanılmanın sevilmeyle aynı olmadığını öğretin. Kıskanılmanın
güzel, saygısızlığın kötü olduğunu öğretin.
Beni çok kıskanır, dışarı çıkarmaz, şunu bunu giydirmez diyen adamla gurur duymamayı ,
bunun aslında kendine hakaret olduğunu öğretin.
Arayıp neredesin ; kiminlesin vs. diyen adama seni tanımadan önce nasıl
davranacağımı bilmiyor muydum haddini bil demeyi öğretin.
Eşlerini aldatan erkeklerin yanındaki ikinci kadın olmamayı öğretin.
Erkeklerle sadece arkadaş olunabileceğini çünkü onlarında sadece
insan olduklarını öğretin.
Oğullarınızı iyi yetiştirin.
Karşı cinse saygı duymayı öğretin.
Gece yarısı evine dönen kadının aranmadığını öğretin.
Bir kadının omzuna arkadaş olarak da sarılabileceğini öğretin.
Dokunmaktan korkmamasını öğretin.
Sevmenin değer verme olduğunu öğretin.
Sahip çıkmayla sahibi olmanın farklı olduğunu öğretin. Bütün
gençliğini birileriyle beraber olmaya çalışarak geçirdikten sonra kimseyle
beraber olmamış birini bulup evlenmeye çalışmanın ikiyüzlülük olduğunu
öğretin.
Bulunmaz hint kumaşı olmadıklarını; olsalar bile burun silinen
mendillerinde kumaştan yapıldığını; hiçkimseyi küçük görmemeyi
öğretin.
AMA ÖNCE KENDİ İÇİNİZDEKİ ÇOCUĞA ÖĞRETİN......
İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
-Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
– Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.
Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.
Her şey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda… Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.
…Nerelere gitseydi? Annesi kapattı telefonu.
Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
-Sana yardım edeyim mi ? dedi, en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı:
-Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.
Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :
-‘Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni..’
diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
—Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.
—Uykuya dalayım da, gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.
Bu kelimeden nefret ediyordu.’Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken’….
—Anneciğim sen yorulma, diye…
—Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.
Hani siz yoruluyorsunuz ya…Eeee….Ben de oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem?
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden.
Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
—Mum da yok! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.
Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını.
Deli tavsanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak
tavşan kafası yaptı.
”Bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür
dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça
kanepeden aşağı sarktı.
Sonra ışıklar geldi.
Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.
Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.
Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı;
— İşin bitince beni sever misin anne? dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı…
Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür.
Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar.
Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.
Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.
Ama Hintli adam şöyle der:
Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var.
Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?"
Sevmekten vazgeçmeyin. İyiliğinizden vazgeçmeyin.
Etrafınızdaki insanlar sizi soksalar da...