Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.
Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim... Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ?Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!? derdi. Annem de ?Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?? diye çıkışır, beni odama gönderirdi...
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ?Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hala ne istiyor anlamadım! diye bağırmaya devam ederdi.
?Keşke benim de bir odam olsaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık? derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim...
Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışam oda hapsim yeniden başladı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ?Bak, böyle uslu uslu oyna işte.? diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.
?Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum! diye komşulara anlatıyordu annem halimi..
Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ?Odanı topla!? diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ?Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım? dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?
Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı.
Hım, dedi ?Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde? dedi.
Ben ?Hayır o adam değil, bu çocuk sensin? dedim. O ?Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.? dedi.
Ben ?Hayır o adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem? dedim...
Babam benimle uğramaktan vazgeçip: ?Peki neden bizi küçük cizdin?? dedi.
Heyecanla başladım anlatmaya.
Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ?Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim! diyeceğim. Ve bir de bağıracağım ?Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar? diye.
Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi..
Farkında olmalı insan... Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı...
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti
Yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,
O da bugündür
SEN yüregimde hat olan sevdam.....
SEN dilimde dua dua dökülen, SEN damagımda sevdanın tadı....
canımdan öte CAN olan SEN....
hangi yana baksam gördügüm SEN....
nefes almak istesem cigerime dolan SEN... gözlerimde ışık ışık güneş gibi dogan SEN.... çiçeklerime dolan, mehtap misali yakamozum gecelerimde yine SEN....
meger ben sen olmuşum haberim yok.... yüregimde yanan ateşimde közüm çok....
beni bende arama sevdam, artık benden içeri bir ben yok.... şiiirimde SEN, dualarımda SEN....! bir AMİN de (SEN)...!
oracıkta kabul edil (SEN)...!
gündüzümde SEN, düşüncemde SEN.... ruhumda ömrümde hep SEN SEN SEN.... canımdan öte Can olan yine SEN....
ah sevdam daha nasıl söylesem. SEVİYORUM / SENİ SEVİYORUM / SENİ SEVİYORUM SENİ...
Hayatım da ilk önce SEVMEYİ öğrendim, çünkü sevdikce kendimi iyi hissettiğimi öğrendim.
AFFETMENİN ne olduğunu anladım ve afetmenin aslinda yeni insanlar kazandırdığını gördüm..
Birisini HATIRLAMANIN aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık!
Aslında BANA DEĞER VEREN İNSANLARIN çok yakınımda fakatgözlerimin ...hep uzaklarda olduğunu anladim..
Birisini kırdıktan sonra ÖZÜR DİLEMENİN aslında beni ben yaptığını anladım.
SEN BENİM İÇİN ÖNEMLİSİN kelimesinin verilecek en büyük hediye olduğunu buldum.
Bir yerden sonra KELİMELERİN mana ifade etmediğini biliyorum.
Sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni DÜŞÜNDÜĞÜ duygusu beni sevindiriyor.
MUTLU OLMANIN aslında bir kedinin güzel bir anını yakalamak kadar basit oldugunu anladım.
KAÇIRDIĞIM FIRSATLARIN aslında bana yeni fırsatlar yarattığını gördüm.
Yıldızların benim için parladığını hissediyorum.
GÖZLERİN kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum.
Hayatımda YANIMDA GÖRMEK istediklerimi yanımda göreceğim çünkü onların bana değer verdiklerini biliyorum.
YASAMIN YAŞAMAYA DEĞER OLDUĞUNU VE İSTERSEM MUTLU OLACAĞIMI
BİLİYORUMMM
Dünyanın en sadık ve eşine en bağlı canlısının tarla faresi olduğunu biliyormuydunuz!.
Bu canlılar hayatları boyunca gerçekten tek eşlidirler.
Ergenlik çağına geldiklerinde vucutlardında salgıladıkları sıvı sayesinde nerdeyse ilk gördükleri dişiye karşılıklı aşk beslerler.
Ve ömürleri boyunca beraber gezerler. Eğer dişi yada erkek ölürse hayatta kalan fare ölene kadar asla ilişkiye girmez ve
hiçbir şekilde aldatmaz. Bu özellikle erkek fare için çok baskın bi duygudur.
Bilim adamları konu üzerinde araştırma yapıp erkek faredeki bu sıvıyı insanlar üzerinde kullanmayı planlıyor.
Nedersiniz kocanız yada sevgiliniz tarla faresi gibi olsun mu?
Aşkın meyini yâr elinden içtim
Ateşinde yandım şu candan geçtim
Yüzlerce güzelden ben seni seçtim
Konuşsam olmuyor sussam olmuyor..!
Mecnun oldum gezdim çölde çok zaman
Kerem oldum yandım yâr aman aman
Sensiz kaldım halim bilsen ne yaman
Konuşsam olmuyor sussam olmuyor..!
Aşk’ınla delirdim çıkmaza girdim
Sayende ben aşk’ın sırrına erdim
Sen oldun amacım sen oldun derdim
Konuşsam olmuyor sussam olmuyor..!
Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu.
Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve
"Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.
Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı.
Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını.
Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.
Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can,
- "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı.
Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu.
Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.
Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.
Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.
Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti,içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.
Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.
Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.
Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?"
diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı.
Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.
Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...
Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
- "Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."
kadın! kadın topraktır, bağrını eştikçe karşılıksız veren..
kadın anadır geleceği şekilendiren. . ve;
kadın ab-ı hayattır susuzluğunu gideren!
kadın .. sonsuzluktur.
kadın gururdur,önünde düğme iliklenen!
kadın sevgilidir baş eğmeyen. kadın;
kitaptır okumasını bilirsen..
kadın insandır,insanca düşünebilirsen.. ve..
kadın anavatan gibidir
vazgeçilmeyen! !!!
Bazıları içerisinde kurumuş bir gül yaprağı taşırdı
Kimi çabuk gel özledim anlamında ucunu yakardı
Kimi karanfil kimi parfüm gül kokardı
Ne güzeldi gül şiir ve sevda kokan dost mektupları
Pembe mavi rengarenk olurdu ah o ölümsüz aşk mektupları
İçinden dost yüzlerin resmi çıkardı,kimi asker oğluna harçlık koyardı
Buram buram sevda kokardı her satıra yarin kokusu sinerdi
Ne güzeldi sevgiliye yazılan aşk ve özlem mektupları
Kimi ta dünyanın öbür ucundaki dostlardan gelirdi
Çağıl çağıl özlem gurbet dostluk kokardı
Zarflar açılırken kalpler küt küt atardı
Ne güzeldi gurbetten gelen dost mektupları
Kimi postacının yolunu gözlerdi
Abimden mektup varmı postacı amca derdi
Mektup yoksa postacı boynun bükerdi
Ne güzeldi sıladan gurbete dost mektupları
Bazan postacıya ödül verilirdi
Kimi hazır sofrasına buyur derdi
Postacı utanır teşekkür ederdi
Ne güzeldi sevgi dolu dost mektupları
Kimi defalarca okur ağlardı
Kimi sevinç kahkahası çığlık atardı
Kimi aceleyle cevap yazardı
Ne güzeldi yürek yakan dost mektupları
Telefon icad oldu dost mektupları kalktı
Can dostlardan geriye saklı nameler kaldı
Telgrafın tellerine sevda kuşları konardı
Ne güzeldi neş'e saçan sevgi kokan dost mektupları...
'Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi 'nasılsın oğlum iyi misin?' diye sordu.
Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi
misiniz?' dedi.
Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim' dedi.
Oğlu da 'anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında
konuşabilirdik' deyince annesi de 'rahatsız mı ettim oğlum?' dedi.
Oğlu 'evet anne rahatsız ettin' deyince annesi
'30 sene önce sen de beni bu
saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun'
Çocuk: Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun?
Baba: Bu senin işin değil..
Çocuk: Babacığım lütfen, bilmek istiyorum..
Baba: İlle de bilmek istiyorsan 20 lira.
Çocuk: Peki bana 10 lira borç verir misin?
Baba: Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat..
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...
"Al bakalım, istediğin 10 lira. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"... Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun? Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...
Çocuk "Param vardı ama yeterince yoktu" dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı; "İşte 20 lira...''Senin bir saatini alabilir miyim? Yarın 1 saat erken gelebilir misin? Seninle akşam yemeğini beraber yemek istiyorum.'' dedi...
Yarasaların salyasında bulunan bir tür proteinin beyin damarlarının tıkanması nedeniyle oluşan felci tedavi edebileceği öne sürüldü. Amerikan Kalp Sağlığı Örgütü'nün dergisi Stroke'da (Felç) yer alan araştırmaya göre, Amerika'nın Orta ve Güney kesimlerinde görülen bir tür yarasanın salyası, beyne giden damarlarda kan pıhtıları tarafından oluşan tıkanıklıkların tedavisinde kullanılabilecek. ‘‘Vampir yarasa'' olarak adlandırılan türün salyasını inceleyen ve içinde kan pıhtısının çözülmesini sağlayan bir tür protein bulan bilim adamları, bu maddenin kan pıhtılarının tıkadığı damarların açılmasında kullanabileceğini iddia ettiler.DSPA (Desmodus Rotundus Salivary Plasminogen) olarak adlandırılan maddenin hayvanlar üzerindeki
etkilerini inceleyen Clevaland Kliniği uzman doktoru Anthony Furlan, yarasa salyasının denekler üzerinde oldukça başarılı olduğunu belirtti. Günümüzde kullanılan ilaçlardan çok daha etkili olduğu iddia edilen yarasa salyası, ABD'nin saygın sağlık kurumlarından olan Cleveland Kliniği ve Kentucky Üniversitesi Lexington Kliniği acil üniteleri tarafından da sipariş edildi ve yakın gelecekte hastalar üzerinde denenmeye başlanacağı bildirildi.
ayakkabıcı yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken
sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi.
Okullar kapanmak üzere olduğundan,
spor ayakkabılara rağbet fazlaydı.
Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama,
küçük bir dükkan için yeterliydi.
Onların en güzelini ön tarafa koyunca,
çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı.
Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı.
Hem de güçlükle..
Adam ona bir kez daha göz attı.
Üstündeki pantolonun sol kısmı,
Dizinin alt kısmından sonra boştu.
Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.
Çocuğun baktığı ayakkabılar,
sanki onu kendinden geçirmişti.
Bir müddet öyle durdu.
Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda,
adam dükkandan dışarı fırlayıp:
? Küçükk!.
diye seslendi.
Ayakkabı almayı düşündün mü?
Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
? Gerçekten çok güzeller! diye tebessüm etti.
Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
? Bence önemli değil!. diye, atıldı adam.
Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!.
Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı.
Kiminin de aklı ya da imânı.
Küçük çocuk,
bir şey söylemiyordu.
Adam ise konuşmayı sürdürdü:
? Keşke imanımız eksik olacağına,
ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı.
Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
? Anlayamadım!. dedi.
Neden öyle olsun ki?
? Çok basit!. dedi, adam.
Eğer imanımız yoksa, cennete giremeyiz.
Ama ayaklar yoksa, problem değil.
Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak.
Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla,
daha fazla mükafat görecekler...
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti.
O güne kadar çektiği acılar,hafiflemiş gibiydi.
Adam, vitrine işaret ederek:
? Baktığın ayakkabı, sana yakışır!.dedi.
Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
? Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi.
Almam mümkün değil ki!.
? İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!.
dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer.
Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp:
? Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!.
dedi.
Onu kim alacak ki?
? Amma yaptın ha!. diye güldü adam.
Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı.
Adam, devam ederek:
? Üstelik de öğrencisin değil mi?
diye sordu.
? İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk.
Üçe geçtim sayılır.
? Tamam işte!. dedi adam.
5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira.
O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir,
sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları
arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar,
onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu.
Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı.
Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi.
Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
? Benim satış işlemim bitti!. dedi..
Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
? Şaka mı yapıyorsunuz?
diye kekeledi çocuk.
Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı,para eder mi?
? Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam.
Antika eşyalardan haberin yok her halde
Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.
Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk,
art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.
Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen
avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra,
10 liralık banknotu geri vererek:
? Bana göre 20 lira yeterli.. dedi.
İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı.
Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu.
Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.
Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu.
Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu.
Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
? Babam haklıymış!. dedi.
?Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!.?
demişti.
Bizim de bir ayrılık vaktimiz varmış zamanını hiç hesaba katmadığımız.
Yıllara yaydığımız aşkı, nasıl da hunharca harcamışız meğer.
Nasıl da tüketmişiz elimizde, avucumuzda ve yüreğimizdeki tüm bozuklukları,
Artık harcayacak kuruş kalmamış…
Zaman hesap yapma zamanı değil sevgili!
"Koy yüreğini ortaya, iç hesaplaşma yap" demiyorum artık sana.
Kimin ne kadar çok sevdiğinin de önemi yok artık
"Riyasız, yalansız, çıkarsız, yarınsız" diye başlanılan aşkın "hiç kimseydin" diyerek kapatılması koyuyor insana…
Şimdi avucumu açıyorum ve bir damlacık sevgi bulamıyorum, avunacak
"Kim daha çok sevdi?" diyorsun ısrarla
Bitmiş bir aşkın hesabını yapmak, yakışıyor mu bize?
İllaki istiyorsan sevgimizin derecesini iyi dinle o zaman beni
Benim aşkım bir okyanus;
Seninse ;
Elini suya batırdığında, parmağının ucundan süzülüp düşen su damlasıydı…
Kaplumbağalar kendi aralarında yarış yapmak istemişler, zor yokuşlu tepeyi kim çıkarsa ona çok büyük ödül verileceği duyurulmuş.
Ama bu tepe o kadar yüksekmiş ki, kimse oraya çıkmaya ve tırmanmaya cesaret edemiyormuş. Sırf ödülü kazanmak için, hile yapmak niyetiyle bu yarışmaya katılmak istemiş bazı kaplumbağalar, ama katılmaya cesaret edemeyenler ise, dedikodu yapıyormuş kendi aralarında.
‘’ Kimse o tepeyi çıkamaz, boşuna uğraşmayın diye !..’’
Kaplumbağalar yarış zamanı gelince başlamışlar tırmanmaya, aradan saatler geçmiş, tepe varılacak gibi değil, bazıları pes etmeye başlamış, bazıları ise devam ediyormuş ama arkalarından bir ses; ‘’ Boşuna uğraşmayın, çıkamazsınız o tepeyi !.. ‘’
Kaplumbağalarının bazıları da, bu sese ve dedikoduya yenik düşmüşler. Ve pes etmişler, içlerinden bir tanesi yoluna devam etmiş, hiç yılmadan ve pes etmeden tepeyi tırmanmış.
Aşağıya indiğinde, o tepeyi nasıl tırmandın diye sormuşlar kaplumbağaya, hiç yanıt vermemiş kaplumbağa. Çünkü sağırmış. Sizde bazı şeyleri duymazdan gelin ve pes etmeden yolunuza devam edin....
Bakarken, hissettiğim sevgi’m!
Sen Beni Büyüttün. Sevgini Verdin, Sevgimi aldın, Sevgimle birlikte her şeyimi aldığını bilmeden…
Gidiyorum demiştin. Neden gidersin, hala anlamış değilim. Bişeylermi Yolunda gitmedi Desem bile Koymuştun bir Kere Kafana.
Çok kolaydı dimi, Bir hırsız gibi gelip, Sessizce… Ansız… Bir o kadar Uzun… Ben Daha doyamamıştım ki sana, Sana alışmaya çalışırken, Şimdi yokluğuna Alışmak Zorunda Bıraktın beni. Neden, Diyebilsem Sana. Ne yaptım yada ne yapmamalıydım diyebilseydim sana, elin elimde, gözlerimiz ise aynı ufuktaydı, belki de. Gelişin gibi
Gidişinde Ani oldu.
Doyamamak, Doymamak tı galiba.
Sevgi, özlem, Hasretti Bizim ki.
Ne Var ki Yoksun artık.
Gittin, Gitmelimiydin, gitmen mi gerekiyordu, niye benden gidiyordun, niye bensiz gidiyordun. Bilmiyorum Hiçbir şey. Sadece Bitti, Gidiyorum Diyebildin.
Ardında Neler bırakabilirdin Sence. Geçip Geçiştir Bir kalp’ mi, Yoksa, Yoksa… Yoksa, Sevmemişmiydin. O güveni verememişmiydim sana, O sıcaklığı İletememişmiydim Sana, Ne Anlatabildin, Nede anlayabildim.
İçimde Fırtınalar Kopsa Ne fayda Artık, Gül bahçelerine Benzettiğim, Hayallerimi onla birleştirdiğim, onsuz hayalim olmayan, Hayalimin Onsuz anlamı olmayan Sen.. Yoktun ki. Hiçte olmayacaksın galiba. Dönsen, Yine Burdayım Desen. Yine Sendeyim Hadi Sar beni Desen, Aptalca Bir düşünceydi Kendimi tutamadım Desen.
Şimdi Gönlümün Kapısını Kapattım Herkese.
Artık Sevsen de Boş, Sevmesen de.
Artık Dönsen de Boş, Dönmesen de.
Gitmek İçin, Bir daha Gelme Yüreğime.
Vakit Tamam Artık, Kaldırmaz Bu Bünye..
Kader sandığımız şeyin yaptığımız seçimlerden ibaret olduğunu öğrendim…
İnsanın kendisini değiştirmesi bile ne kadar zorken, karşımdakini değiştirmeye çalışmamayı, kabul edemediğim yerde çekip gitmeyi öğrendim…
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmeyi öğrendim…
Gerçek bir gelecek için geçmişi affetmeyi öğrendim…
Aslında sadece affetmeyi öğrendim, herşeyden önce kendini affedebilmeyi…
İlk aşkımın aslında çocukluk aşkım olduğunu, her son sandığım aşkımın da aslında son aşkım olmadığını, insanın defalarca aşık olabileceğini öğrendim…
Aşkın ömrünün kelebek ömrü kadar olduğunu, onun da genellikle pamuk ipliğine bağlı olduğunu öğrendim…
Aşkın en ızdırap vereninin bile aşksız kalmaktan daha az acıttığını öğrendim…
Birini gerçekten sevmenin onu özgür bırakmak olduğunu öğrendim…
Kimseyi sevgiye mahkum etmemeyi öğrendim…
Ne kadar başarılı, zengin olursak olalım en büyük başarının kalpten sevebilmek, en büyük zenginliğin sevdiğin kadar sevilmek olduğunu öğrendim…
Hayatta mucizelerin var olduğunu ama mucizeyi beklerken hayatı ıskalamamak gerektiğini öğrendim…
Annemin nasihatlarının ne kadar doğru olduğunu, gerçekten kaşların küsebileceğini ve bir tel beyaz saçı kopardığınızda 10 tanesinin, diğerinin cenazesine gelebileceğini öğrendim…
Pazartesinin rejime başlamak için doğru bir gün olmadığını öğrendim…
İnsanın en büyük yatırımının, kendisini geliştrimek için ve dost kazanmak için yaptığı olduğunu öğrendim…
Sağlıklı yaşamak için sağlığını kaybetmeyi beklememek gerektiğini öğrendim…
Sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemenin delilik olduğunu öğrendim…
Tek başarısızlığın denememek, hayal kurmamak ve cesaret etmemek olduğunu öğrendim…
Hayatın küçük oynayamayacak kadar kısa olduğunu ve büyük hayaller kurmayı öğrendim…
Malzemeleri ve doğru tarifi bilsenizde başarının tek doğru teşhisinin bitmiş sonuçlar olduğunu öğrendim…
Hayatta en önemli şeyin aile olduğunu ve bir gün daha fazla anne, baba diyebilmenin dünyalara bedel olduğunu öğrendim…
Hayatta “keşke”lerimi “iyiki” lerle değiştirmeyi öğrendim…
Sonunda ölüm olmadığı sürece, hiçbir şeye çok fazla üzülmemek gerektiğini, en büyük sandığımız acıların bile kalıcı olmadığını ve
herşeye rağmen hayatın yaşamaya değer olduğunu öğrendim…
Siz hayattan neler öğrendiniz?
Küçük bir taktikle, hızlı okuma kurslarına, kitaplarına bütün paranızı harcamanıza gerek kalmayacak. Anında daha hızlı okumaya başlayabilirsiniz. ancak öncelikle , taktiği öğrendikten sonra her gün mutlaka kitap okuyacaksınız 5 sayfa bile olsa.
Şu an bu yazıyı okuyorsunuz ve yazıyı okurken içinizden burada yazan kelimeleri tekrar ediyorsunuz. duymaya başladınız mı? merhaba. dışarıya ses vermeseniz bile boğazınız, diliniz, dudaklarınız dahi hareket ediyo olabilir. evet işte bunu yapmak sizi çok fena yavaşlatıyo bunu bırakmalısınız.
Nasıl okuyacağız peki? gözlerimizle. yazıya sadece bakarak anlamaya çalışın. daha iyi anlamanız için şöyle bir yöntem uygulayabiliriz. bu cümlenin devamını içinizden bir,iki,üç,bir,iki,üç.. şeklinde tekrar ederken gözlerinizle kelimeleri takip edin ve anlamaya çalışın. bu sizi biraz zorlayabilir ama mantığı anladınız sesi, dil hareketlerini tamamen kesiyoruz gözlerimizle okuyoruz. özellikle hepsini okumamıza gerek olmayan haberleri köşe yazıları, internet sayfalarını bu şekilde hatta bazı kelimeleri atlayarak okuyabilirsiniz. kitaplarda da çoğu zaman bir sürü doldurma bölüm vardır buralarda da çok işinize yarayacaktır. okumaya başlarken harf harf okuruz daha sonra hece heceye okumaya başlarız. normal bi insan ise kelime kelime okur. neden burada durasınız ki bir cümlede bir sürü boş kelime var. artık cümle cümle okumaya geçmenizin vakti geldi. zamanla bu teknikte mükemmel hale gelebilirsiniz.
Kitap okurken önemli gördüğünüz veya hoşunuza giden şeyleri not almaya çalışın çünkü insanlar çok çabuk unuturlar.